30 Mart 2022 Çarşamba

Hayâller, hayâl kırıklıkları, kararlar

Ne isterdim biliyor musun? Ufacık bir ev, genişçe bir arazi, mümkünse denize ya da bir dereye, kıpırdayan ya da akan bir suya yakın.. Öyle lükste de gösterişte de gözüm olmadı hiç.. Sakin, sessiz, kendi halinde. Kendi kendini devir daim ettirebilen bir yaşam. Çok mu işi olur, olsun varsın. Ben biliyorum girdiğim yeri güzelleştireceğimi.. Basit bir yaşam. Bolca sevebilmek.. Doğayı, hayatı.. Belki kendimi bile.

Burada, Almanya'da bunu yapamaz mısın? dersen.. Yapamadım. Çok fazla sorumluluk var, sürekli benden bir şeyler bekleniyor. Değil böyle bir hayata, kendime zaman ayıramıyorum bazen.. Ayırdığımda da suçluluk duyuyorum, sürekli birilerinin beklentilerine koşmam gerekiyor hissi var üzerimde. Kültürün "boş duran"a bakışı nedeniyle belki. Ama sadece his de değil, his olsa bir şekilde eeeh dersin, sonuçta bencil yaratıklarız biz insanlar. Bir noktada yeter deriz ama bu his değil, gerçek bir yük. Bazen gece 3'te uyandırıp "hay bin kunduz şunu unuttum ya" dedirten, bazen sıkıntıdan dağ tepe yürüten, bir yetememek, yetişememek hissi.. Ondan kendimi yalnız hissetmem, yoksa çevremde yeterince insan var gülüp eğlenebildiğim ama ağladığımda yeterince destek yok, tüm yük benim omuzumda.. Hasta olmaktan, ölmekten korkum bile bu nedenle. Üç kaburgayı kırıp ertesi hafta çocuk kucaklayan kaldıran olmam da bundan. Ben yapmazsam çünkü kimse yapmayacak.

Hayır vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz sanmıyorum kendimi. Elbet yerim de dolaaar, unutulurum da. Benim gibi binlercesi var. Sevgi arsızı da değilim, karşımdaki sevmezse sevmesin.. Önemli olan benim hissettiklerim, sevebiliyor oluşum, sevebilmiş olmam.. Hayır sandığımın aksine, aslında mükemmelliyetçi de değilim, çünkü hırs yok içimde bir damla. Kendimi kimseyle karşılaştırma yok. Ama söz verdiğimi yaparım, ölsem yarım bırakmam.. Sözüm kendimedir çünkü. Çocuk yaptıysam, layıkıyla bakarım. Sonuçta dünyaya gelmeyi onlar istemedi ve onlara sunabileceğim, imkanlarımın elverdiği en iyi çocukluğu yaşatmak benim görevim. "Olduğu kadar" benim defterimde yok.. Çok denedim, olmuyor. Nereden geldiğini bilmediğim, çözemediğim bir suçluluk duygusu tıkıyor boğazımı.

Bunu ben mi yaptım? Eşime meselâ "dur o öyle yapılmaz" mı dedim ya da "aman bırak ben yaparım" mı dedim? Onu demotive ettim ve bir süre sonra vazgeçirdim, onun görevlerini de ben mi yüklendim? Hayır sanmıyorum.. Yaptıklarına teşekkür ettim ve son yıllarda kaliteyi de takmamaya başladım.. Bu da değil..

Ya da kültürden öğrendiğim bir şey midir bu? Kadın 10 görevi yüklenir, erkekse büyümeyen bir çocuktur, onu öyle kabul et, hı-hı de geç, bildiğini oku.. Hayır sanmıyorum. Annem geleneksel bir kadın değildi, babam %50 olmasa da %30-40 yüklenirdi görevleri. Ailenin kadınları güçlü ve aşırı başarılı örnekler önümde.. Yok o da değil..

Peki ne?

Nedir beni "amaaaağn, mızmızlanırsa mızmızlansın, istediği kadar ağlasın sinirlensin, bu benim hayalim, ben bunu yaparsam mutlu olacağıma ve dahası bunu hak ettiğime inanıyorum" diyip Urla'ya taşınmaktan alıkoyan? Hattâ "yeter artık, gelen gelir, gelmiyorsanız da ben bir süre gidiyorum çünkü buna gerçekten ihtiyacım var" diyemeyişimin nedeni? Çünkü bensiz de gayet başarırlar, biliyorum, hatta belki daha bile iyi başarırlar çünkü onlar için “olduğu kadar” yeterli bir ölçüt.

Yalnızlık mı peki? Biri olsa yanımda "ben seninle her şeye varım" diyen.. Onun güvencesini mi istiyorum ya da sadece C.'ye, kendime güvenemeyişim mi.. Belki. Tek başıma da başaracağımı biliyorum aslında, zaten hep tek başıma başarmadım mı?

O zaman geriye tek bir şey kalıyor..

Kızım bebekken ilk defa onu annemlere bırakıp eşimle yemeğe çıktığımız gece, kızım kolikli bebek, annemler 35dk sonra yemek yediğimiz yere gelmişlerdi ellerinde ağlamaktan şişmiş bir bebek ve sinirleri fırlamış bir dede, arada kalıp stresten patlama noktasına gelmiş bir anane.. Babam "yaptıysanız bakacaksınız" diye kükreyip çocuğu bize iade etmişti. Belki o gün anladım, artık geçmiş hayatım bir daha dönülmemek üzere sona ermişti.....

Bazen ona bakıyorum. Uyurken melek gibi bir yüz.. Uyanıkken de fena değildir :) ama çok güçlü bir karakteri var, kolikli bebeklerin çoğu gibi.. 

Geçen gün meselâ pankart açtı okulda, yemeklerden memnun değilmiş, Greta Thunberg gibi protesto edecekmiş, işin komiği tüm çocukları ve 4 de öğretmeni ikna etmiş, hepsi pankart açıp gösteri yürüyüşü yapıyorlardı okula gittiğimde.. Gurur duydum duymaz mıyım! Ama herkes aynı düşünmedi tabii, bazı anneler sinirlendi, pankartları yırtmaya kalkanlar, çocuklara bağıranlar.. Faşizmin doğuşu.. "Kızım" dedim, "sen çok muhteşem bir şey yaptın, sen istemediğin bir şey için mızmızlanıp oturmak yerine, bir fark yaratabilecek bir eylem yaptın. Sonuç belki değişmemiş olabilir, yenildin ama denedin de yenildin.. Hiç denemeden yenilmekten bin kat iyi bir sonuç bu.." 

Yaşı 8.

Bazen onun annesi olmak çok zor. Bazen çok güzel. Bazen ondan sıkılıyorum. Bazen onsuz yaşayamayacağımı düşünüyorum. Bazen kaçıp gitmek istiyorum. Bazen kapana sıkışmış gibi. Bazen nereye kaçarsam onu da götürmek istiyorum. Bazense ondan kaçmak.. Belki bu kadar uçta değil ama her annenin benzer hisler duyduğunu biliyorum. Dile getirmese de.. 

O nedenle, Urla'ya hayır diyeceğim. Çünkü bana "ben varım, ben senin yanındayım." diyecek kimsem yok ve tek başıma tüm bu değirmenlerle ve özellikle de kızımla savaşmak istemiyorum..

Bu akşam bir mail yazacağım. Bu seneki teklifinize hayır diyeceğim çünkü kızım bu sene hazır değil ama seneye onu ikna edebilirsem (ki edeceğimi düşünüyorum çünkü "nasılsa okul değişecek" fikri onu yatıştırıyor) yeniden başvuracağım ve umarım o zaman şansımız yaver gider ve bizi yine kabul edersiniz, diyeceğim. Sonra bilgisayarı kapatacak, bir bardak kırmızı şarabımı alıp, tek başıma bahçeye çıkacağım. Elma ağacımın tam yanına oturacağım, biraz göğe bakacağım, biraz içeceğim, belki çakırkeyf de olurum.. Bu şartlarda böyle davranman gerekiyordu diyeceğim. 

Vazgeçmedin, sadece erteledin diye kendimi avutacağım. 

Evet. Böyle yapacağım.....

Hamiş. Kararımı verdiğim için, bir önceki yazıyı sildim fakat tekrar, yorumlarınız için çok teşekkür ederim, gerçekten çok iyi geldi bana.. 

27 Mart 2022 Pazar

12: Mart biter.

Birkaç gün sonra Mart yerini Nisan’a bırakacak bile. Zaman ne kadar hızlı geçti bu kış.. Kış resmi olarak bitti ama bu memlekette belli olmuyor, 12 Mayıs’ta lapa lapa kar yağdığına şahidim. Yine de bere-kar botu-sıcak su torbası dönemi geçti diye umuyoruz en azından (bu satırları yazdıktan sonra hava durumu çarşamba %80 kar veriyor, al burdan yak!)

KENDİME ÇİÇEK ALDIM:

Geçen hafta bisikletle geçerken dikkatimi çekince durup bu buketi kendime hediye etmiştim :) 

Bu sabah baktım hâlâ tazecik duruyor, kopartılmış olsa halbuki, çoktaaaan solmuştu..

KIŞI RESMİ OLARAK KAPATTIM:

Haftaiçi 19 dereceyi bulan hava nedeniyle kayak sezonu bu hafta sona erdi. Bu kış gerçekten bol bol kayabildik, üstelik ailemizin en ufağı da kayak yapmayı öğrendi sonunda, çünkü pandemi sürecinde pistler kapalı olunca, eşim "çocuğun yaşı geçti ah vah" diyip duruyordu (çocuğun yaşı 5!) 

Şimdi tam bir kültür şoku yaşatacağım size hazır olun: Bu coğrafyada çocuklar 3 yaşındayken becermeleri beklenen 3 şey vardır: yüzmeyi, bisiklete binmeyi ve kayak yapmayı öğrenmek! 

Bu 3 şeyi 3 yaşındayken yapman gerekiyor, ciddi sosyal baskı var. 4 yaşında altı bezli ya da ağzı emzikli olabilir, hiç sorun değildir Almanlar için; "ona zaman vermelisin" derler ama yüzemiyor, bisiklete binemiyor ve kayak yapamıyorsa "bi doktora mı görünse" :))) Ay şaka yapmıyorum, adamlar manyak. 

-5 derecede büyük kardeşi kaymayı öğrenirken 
kızak tepesinde uyutulan alman yavrusunun dramı ;)

Ama pandemi sağolsun tüm pistler ve havuzlar 2 senedir kapalı kalınca, hiçbir Alman yavrusu yüzme ve kayak öğrenemedi. Hâl böyle olunca bu kış Almanları bir telaş aldı; yaşları 3-5 arası olan tüm yavrular aynı anda kayağa başladılar :))) Milletçe hırs yaptık yani. O kayak öğrenilecek! 

Yoğunluk nedeniyle öğretmen bulamayınca, kendim sıvadım kolları ve ayağına hiç kayak giymemiş çocuğun şu aşağıdaki hale gelmesini sağlamam sadece bir saatimi aldı - ablasının kayak tulumunu giyiyor oluşuna takılmayalım lütfen ;)

Öğrenene kadar çok protesto etti ama hızlanmaya başlayınca tabii hoşuna gitti. Ben de Ocak, Şubat ve Mart boyunca neredeyse her Çarşamba işi kırıp, oğlanı anaokuluna yollamadım ve ana-oğul başbaşa dağlara vurduk. 

Son seferimizi de bu hafta - hem de tepedeki kırmızı piste - yaptık, inişte sezon boyu gelen tüm çocuklara verilen “altın madalya”yı da kazandık ama daha önemlisi L. artık rahatlıkla ve keyif alarak kayabiliyor, gururlu ve mutluyum.. Artık yeni bir sporumuz var ailecek :)

ŞOK OLDUM:

Urla’dan email geldi, yarın ikinci görüşme!!! :)) Yazarım ama olacak galiba! 

Ve tabii Zihnin Arka Sokakları’nın challenge’ıyla bitirelim haftayı:

Şalanj 12: Biriyle ilk tanıştığınızda sizce onun üzerinde bıraktığınız izlenim nedir?

Sıcak, samimi, rahatlık ve olumlu enerji veren biriyim, öyle derler. Odaya girildiğinde genelde ilk görülen, sunumlarda ve tez savunmaları gibi destek isteyen anlarda gözüne bakılan, birbiriyle tanışmayan insanların genelde yanına gelip konuşmaya başladığı ilk kişiyimdira. Bir defasında biri “enerjin tüm odayı dolduruyor, seni fark etmemek ve sana çekilmemek mümkün değil” demişti. Çok hoşuma gitmişti. Çünkü olmak, anılmak istediğim karakter tam olarak bu..

20 Mart 2022 Pazar

10 - 11: Almanya'ya dönüş

Almanya’ya dönüşte bahar karşıladı beni, sanırım tarihimizde ilk defa buraya bahar Türkiye’den daha erken geldi; sıcak ve güneşli hava sayesinde minik minik kardelenler, çiğdemler, frezyalar ve benim favorim olan, ünlü romandaki gibi "vadideki zambak" da denen, kenarları dantelli gibi görünen o narin inci çiçekleri (mine) çıkmış ortaya! 

Hava güzel olunca benim de keyfim ve enerjim ciddi yüksek oluyor. Bir de ay başında yapıp uygulamaya başladığım "Bahar Programı" vardı hani, 1 "yapılması gereken iş" yaptıysam 2 de "keyif işi" yapma kuralı koymuştum ya kendime ;) Şahane gidiyor!

BİS'SÜRÜ BİS'SÜRÜ İŞLER YAPTIM:

Bu 2 hafta içinde yapıp hallettiğim zorunlu işler şunlardı; çocukların küçülen kıyafetlerini ayırıp, eksikleri tamamladım ve artık oynanmayan tüm oyuncaklarla birlikte, şehre yeni gelen Ukraynalı mültecilere eşya dağıtan bir STK'ya verdim. Nevresimleri, havluları ve evdeki bilimum yastıkları da eledim, sadece 2 misafirlik yedek bıraktım, geri kalanların hepsini attım. Banyo fayanslarını ve evdeki tüm kapıları cifledim, mutfak dolaplarının içlerini boşaltıp temizledim, bahçedeki ayrık otlarını söktüm, çiçek tarhlarını çapalayıp üstüne taze toprak attım, biraz budama yaptım, sardunyaları dışarıya çıkardım, kış çiçeklerini söküp, soğanlarını her sene gazete kağıdına sarıp sakladığım bahar çiçeklerimi diktim, ev içi bitkilerimin de saksılarını ve topraklarını değiştirdim. Amaaa bunları yaparken hep podcast dinledim. İş yaparken kahkaha atılabiliyormuş (Cenk & Erdem Atasözleri podcasti boş geyiğin dibine varsa da, beni çok güldürüyor).

Kalan son kış çiçeğim..

2 psikoloji seminerine katıldım (birinde uyuyakaldım ama sayılır heralde), öyle deli gibi çalıştım ki harddiskim yandı (!) hem de garanti süresinin dolmasından sadece 4 gün sonra :)) klasik! Noe ile yeni iş projelerimiz var onlar için buluşup workshop yaptık, danışanları planlayıp yeni bir haftalık düzene soktum, süpervizörüm (75 yaşında) corona geçiriyordu, biraz ona meyve sebze götürdüm, onun işlerinden bazılarını kendime aktardım, kızımın okulunda gönüllü bir projede çalıştım ve yine gönüllü olarak sezonun son çorbasının dağıtılmasında görev aldım. Baharın gelmesi ve Ukraynalı mültecilere ağırlık vermek istememiz nedeniyle çorba işine Aralık’a dek ara verdik.

süsen çiçekleri

Yapmam gerekenleri yapınca, sanki keyiflerim de daha "hak edilmiş" gözüktü gözüme. 

KEYİFLERDEN KEYİF BEĞENDİM:

Fiziksel Keyifler: bu son 2 haftada yavaş yavaş da olsa, kışa göre daha aktif yaşamaya zorladım kendimi. 4 defa sabah koşmaya çıktım, 3 defa Leslie ile walkwalkwalk yaptım, her gün çocuklarımla kovalamaca gıdıklamaca oynadım ya da parka gittim, 14 günün sadece 3'ünde arabayla geri kalan zamanda bisikletle gidip geldim (benzinin litresi 2,29 euro olunca :( kolay oldu bu), bir defa da "Salı Yürüyüşü" yaptım. 

Resmen bir buket çiçek! 
Doğal ortamında, rengârenk çiğdemler 

Sosyal Keyifler: B., K. ve N. ile buluşup canlı canlı görüştüm, Yunanlı arkadaşlarımıza brunch'a gittik ve bir tane çok "baba" arkadaşım var - iki babalı bir hanenin babalarından biri ;) o nedenle "çok" baba diyorum ona ben, onunla bir sabah kahve içip Almanların dedikodusunu yaptık, aşırı iyi geldi.. Bu bahsettiğim insanların hiçbiriyle Kasım'dan beri görüşmemiştim - suçu artık pandemiye atmayacağım, bildiğin asosyale bağlamıştım, artık kendimi zorlayacağım. Buradan da SÖZ! Kesinlikle insana insan lâzım; ekran gerisinden falan değil, dokunmalık, sarılmalık insan lâzım!

eflatununa meftun olduğum çiğdemler

OKUDUM / DİNLEDİM / KATILDIM:

Tam 5 haftadır film / dizi izlemiyorum (ekran zamanımı azaltma yöntemlerimden biri) bu sayede okuma oranım 3 kat arttı, iki haftada tam 6 kitap okumuşum! Bunlardan biri olan Ekmekçi Kız'ımın hediyesi Leylâ Erbil - Mektup Aşkları üzerine yazdığım yazıyı alıp, podcast’inde seslendirerek, resmen bir üst seviyeye çıkartmış canım Momentos'um, güzel sesine, emeğine sağlık! Her sabah Momentos'un Podcast'i ile 5dk çıplak ayak bahçe keyfi yaparken, bir sabah kendi yazımı dinleyiverince, öyle heyecanlanıp gurur ve utanma arası, isimsiz tuhaf bir duygu hissettim ki; bunu ben mi yazmışım yaaa dedim, resmen ;)

Bahar dalları 💕

Diğer bir etkilendiğim kitap ise Leylâk Dalı'mın Mutfağın Hatıra Defteri oldu. Fikrine de, yazılma şekline de hayran kaldığım bu kitaptan bir alıntı: 

"Avlunun ortasında kocaman bir dut ağacı vardı. Yemekler bu ağacın altına kurulmuş masada yenirdi. Kimi zaman çorba tabağına, pilav tenceresine, salata kâsesine, kimi zaman da oturanlardan birinin başına pat diye bir dut düşer, gülüşmelere sebep olurdu. Yıllar sonra babaanne ve dede ölüp bahçeyle ilgilenecek kimse kalmayınca, ağaçlar söktürülüp tarlaya dönüştürülmüştü. Küçük kızın içi en çok o kocaman dut ağacına acımıştı". - bu nasıl cam gibi bir tasvirdir, sanki orada o keyifli aile sofrasındaydım! 

kitabı okurken yaptığım yemeklerden biri; 
pırasalı, kremalı, somonlu pay, fırında pişerken..

Okumak dışında çok çok dinledim. Fiziksel iş yaparken podcast dinliyorum (Nasıl olunur? bu sıra favorim), bir de şu yeni Yeni Türkü Zamansız albümünü aslında büyük önyargıyla edindim ama bu konuya özel yazı yazacağım, azzz sonra. Bir de TRT radyo tiyatrosu’nu keşfettim bu ay. Evişi yaparken favorim!

Aaa bir de senenin ilk kuş cilveleşmelerini kaydettim; günümün tortusu olarak ;)

O kadar çiçeğe bir kuğu olmasın mı yani..
🦢 

Fakat! Kesinlikle bu haftanın, ayın, yılın değil resmen son 2 yılın en önemli (çünkü ilk) gösterisine, Louis C.K.'in canlı performansına gitmem bomba oldu! Hem de 5. sıra ve en ortada olunca, “umarım bize elleşmez, pip-pi falan göstermeye kalkmaz” :P diye korka korka ama çok da gülerek izledim. Fakat Lui çok yaşlanmış, daha 54 yaşında saçlar bembeyaz olmuş, bir de gözlük edinmiş!!! Pip-pi olayı dağıtmış adamı yazık :P ama yine komik, hâlâ political incorrect, biraz daha temkinli.. Lui'nin komedi tarzından ufak bir alıntı:

Kısacası, oldukça yoğun ama birçok iş başardığım ve yaptığım her şeyden keyif aldığım iki hafta geçirdim. Bahar Planı gerçekten işe yarıyor, daha denemediyseniz tavsiye ederim :) Son 4 gündür eşim "temaslı" ve evde olduğu için biraz ruhsal tempom düştü ama umuyorum yarından itibaren, yeni bir şevkle listemdeki 55 adet (!) yapılması gereken ve 35 adet keyif verici maddeye saldırıyor olacağım.. Mart'ın geri kalanını hep birlikte sağlıkla, neşe ve güzelliklerle geçirelim inşallah..

Her sene karşı komşudaki ağaç,
Aynı fotoğraf :) Aynı heyecan 

Tabii ki unutmadım; Zihnin Arka Sokakları'nın ŞALANJı:

9: Bugün olduğunuz insanı şekillendiren, çocukluğunuza ait şey nedir?

Tek çocuk olmanın etkisiyle sanırım kendimi oyalayacak şeyler konusunda yaratıcı ve hızlı arkadaş edinme konusunda da sosyal biri oluşum.

10: Hangi klişe sizi sinir eder?

Klişeler adı üzerinde, klişe. Kulaktan dolma, gerçekliği test edilmeden onaylanmış söylemler. O nedenle beni hiç sinir etmezler, hattâ çok güldürürler çünkü biri bana bir klişeyle geldiğinde mutlaka onu yalanlayacak bir yol bulur, klişeyi önüme getireni de, getirip getireceğine pişman ederim. Tüm klişeler için bir cevabım mutlaka vardır, isterseniz deneyin yorumlarda :)) Beni bu sıra en çok güldüren klişe ise; "dış mihraklar.." diye başlayan herhangi bir cümle..

Lâlelere vuran ışığın güzelliği..

11. Kendinizi hangi kötü karakter / anti kahraman ile özdeşleştiriyorsunuz?

Tam anti kahraman sayılır mı bilmiyorum ama ben bir Seinfeld tutkunuyum ve kesinlikle kendimi Elaine ile özdeşleştiriyorum, hattâ ben değil çevremdeki herkes de - bugün dahi - aynı şeyi söylüyor. Başıma çok Elaine'sel durumlar gelmiştir, gelmektedir yani. En son bu hafta bir "eve Ukraynalı mülteci alma planı"m var ki, eşim üç bölüm Seinfeld'lik malzeme çıkardı tek seferde.. 

Elaine eve büyük bir heyecan ve gazla Ukraynalı mülteci alır, sonra ilk geceden uyuyamaz, sinirle uyanır, mutfakta yarısı içilip tezgâha konmuş sütü bulunca kriz geçirir ve Jerry'ye (kendisi oluyor Jerry tabii) der ki "mültecileri bu akşama kadar evden çıkart yoksa..." Jerry Kramer'a haber verir, olayı ve mültecilerin 24 yaşında afet bir kızları olduğunu duyan George da gelir vs vs vs. Elaine bunlar olup biterken çoktan evi terk etmiş, ofisteki DHL-boy'la platonik şekilde flört ediyordur, takip eden saatlerde patrondan DHL-boy'un corona olduğunu duyar duymaz Elaine mültecilerden kurtulmak için evde corona geçiriyorum numarasına başlar. Bu sırada George ona inanır ve tüm belirtileri o da göstermeye başlar, sol baldırında tuhaf bir kızarıklık oluşur. Kramer salgının başından beri immündür o nedenle mültecilerle o ilgilenir fakat işler ters gider ve polis bir şekilde Jerry'nin evini basar. Sonunda da zaten mültecilerin Romanya'dan gelip yankesicilik yapan bir aile oldukları ve kızın da DHL-boy'la kaçtığı ortaya çıkar. Jerry'nin altın işlemeli porselen musli kasesi kayıptır..

Bitti.

14 Mart 2022 Pazartesi

Mektup Aşkları - bir aşk sorunsalı

Bir kitap okudum, aşka inancımı kaybettim.. diye yazsam şimdi, gülersiniz. Bir kitapla hiçbir şeye inanmayacağımı ya da inandığım hiçbir şeyden vaz geçemeyeceğimi bilirsiniz çünkü. O kadar kolay değil.. Bir kitap okudum hayatım değişti'ler.. Fakat bu kitap, içimde can çekişmekte olan bir şeyleri, umudu belki, daha da kanattı sanırım. 

Şöyle açıklayayım.

Ben başkasına yazılmış mektupları asla okumazdım. 41 yaşıma dek de okumadım. İki kişinin arasındaki mahremi üçüncü kişinin görmesi aklımı karıştırır, içimi sıkar. Tomris ve Turgut Uyar'ın oğulları yaşadığım duyguyu tam olarak anlatmış burada. Fakat 41 yaşımdan sonra tutup, ikisi de hediye olduğu için, iki mektup kitabı okumuşluğum oldu. Biri Cemâl Süreya'nın eşi Zuhal Hanım'a yazdığı Onüç Günün Mektupları, diğeri Orhan Veli'nin aşık olduğu Nahit Hanım'a yazdığı Yalnız Seni Arıyorum. Açık söyleyeyim, okurken sıkıntı çektim. Hem özeline girdiğim için, hem de aslında şairi "insan" olarak gösterdiği için.. Benim için yazar ve şairlerin yeri insandan bir tık üsttedir çünkü. Kişilikleri de, özel hayatları da pek ilgimi çekmez, sanatlarının önüne asla geçirmem. Neyse olan oldu, doğrusu kitabı hediye eden kişiye sevgimden, okumuş bulundum (insan sevdiği için çiğ tavuk durumları..) Fakat bir daha yapmayayım bu işi diye de karar verdim. Sonra, Ekmekçi Kız bana Leylâ Erbil'in "Mektup Aşkları" kitabını hediye etti...... Başımı yakan hep bu arkadaşlar :)

Leylâ..

Şaka tabii. Aslında bir önceki gün elim rafta tam üzerine gitmiş ama hemen bir sola çekip "Tuhaf Bir Kadın"ı almıştım onun yerine ama demek ki bazı kitapların size "geleceği varmış".. Daha o gün uçakta okumaya başladım ve ilk 30 sayfada aslında fikir olarak çok hoşuma gitti çünkü kitap "Jale" isminde bir kadına, 4-5 erkek ve 2 kadın tarafından yazılan "hayalî" mektuplardan oluşuyor ve biz bu mektuplarda yazılanlar üzerinden, kendi kafamıza göre hem yazanların, hem de Jale'nin kimliğini oluşturuyor, kişilerin üzerinden dönemin sağ-sol kavgasına, değer ve alışkanlıklarına değin hisler ediniyoruz. Fikir muhteşem geldi bana, hem kimsenin özelini de okumuyordum. Oh ne âlâ. 

Fakat 35. sayfa civarı bir yerde, birden, tek bir cümlede, Leylâ Hanım'ın aslında "çaktırmadan" ne yaptığını gayet iyi "anlayıverdim". Nefesimi tutup kitabı kapattım o an. Çünkü "atmasyon" falan değildi bu mektup, biraz dikkat eden herkes, dönemin yazarlarını az çok okumuş, bu yazarların kimlerle arkadaşlık yaptığını, kimlerle flört ettiğini az çok bilen herkes, bu mektubun tavrından, kullandığı kelimelerden, "ruhundan" diyeyim, aslında Leylâ Hanım'ın bu mektubu "kime yazdırdığını" çok kolay anlayabilirdi. Resmen elimde bir magazin dosyası tutuyor gibi hissettim ki normalde ben tek satır magazin okumayan, ünlülerin ismini bilsem görüntüsünü bilmeyen biriyim.. Offff. O zaman bir sıkıntı çöktü içime ama başlamışım merak da ediyorum ne olacak bu adamların ve kadınların hâli..

Tezer..

35. sayfa civarı yaşadığım "aydınlanma" sonrası tabii diğer mektupların da az çok kimler düşünülerek tasarlanmış olduğunu anlamaya başladım. Bazen 2-3 şairi bir araya katıp tek bir Ahmet yapmış bazen çok bariz bir İhsan var, Zeki yine çok bariz, kadınlar biraz daha gizli tabii ama kadınlar erkeğe dönüşmüş, erkekler kadına, velhasıl-ı kelâm, Leylâ Hanım gayet yaşadığı edebiyat çevresine giydirmiş bu "Mektup Aşkları" isimli kitabı.

Fakat, beni yakaladığı nokta bu hoş oyun değil, kadınların iç dünyasındaki zenginlik çok öne çıkarılırken, erkeklerin aslında hep aynı oyunu oynadıklarının altını çizmesi de oldu. Yani aslında doğru, o kadar çok şair ve yazarımızın mektupları basıldı ve o kadar çok kadına, o kadar çok aşıklar ki.. İnandırıcılığı yok. Ya da aşk, erkekler için gerçekten gelip geçici bir heves, Ayşe, Fatma sadece figüran olarak değişiyor (allahım 42 yaşında fark ettiğim şeye bakın :)) aklın neredeydi C.!) Neyse bu kitabı bu nedenle sevdim, tüm o okuduğumuz mektup aşklarının aslında sadece mektup üzerinde kaldığını bu kadar cesaretle gösterdiği için. Hakikaten o dönemin "ahlâk anlayışı" da düşünülürse, bence çok "cesurca" yazılmış bir kitap bu.

Fakat..

İlk cümleme dönersek.. Maalesef, içimdeki umudu, sanırım oldukça kaybettirdi bana. Aşka dair, iki insan arasındaki duyguların karşılıklı olabileceğine dair üç beş kırıntı vardıysa da, bu kitaptan sonra sanırım o da uçtu.. 

Mektup yazarlarından biri olan - ve kendime benzettiğim - Ferhunde'den dinliyoruz: ".. beni yaşamaya iten temiz bir duygunun, sevme duygusunun katledilişi, güzel bir şeye bilerek kıyılışı, gaddarlık.. 

biz nasıl ve neden inandırıldık dostum? peki ama aşk gerçekten yoksa, benim içimde küçücük bir kızkenden beri varolan o duygu neydi? o bile aşkın varolduğunu ispata yetmez mi? yoksa sadece biz kadınlara mahsus bir duygu mudur aşk?

*

Daha beteri, Jale'nin kitabın sonunda "kötü kız Sacide"ye yazdığı tek bir mektup, aslında her kadının eninde sonunda "aşk"ın, kadınlığın ve anlamın ne olduğuna dair geldiği noktanın çok güzel, sade ama net şekilde dile getirilmesi: "Nedir asıl sorun diye düşünüyorum. Asıl sorun? Asıl sorun? Asıl sorun tek başına ayakta durabilmekte, yalnızlığı öğrenebilmekte mi? Asıl sorun sevgisiz yaşayabilmekte mi? Sevgisiz kalıp direnmeyi, sevgisiz kalıp yine de boyun eğmemeyi, dilenmemeyi öğrenmekte mi? Asıl öğrenmemiz gereken şey sevgisiz bir yaşam düzeni mi?"

Vay be...

Aşkı arayan, bulamayan, onun yerine iki yüzlülüğü, aldatılmayı ve kandırılmayı bulmuş tüm kadınların vardığı nokta demek ki bu: aşka inanmamak. Yalan yok, bu kitap bu noktaya getiriyor ve orda bırakıyor insanı ama işte dedim ya, ben her şeye rağmen aşka inanan kadınlardanım ve Ferhunde gibi, dışımda ne olursa olsun, içimde hissettiğim duyguya inanıyorum ben.. Olayın erkek kısmını bilemeyeceğim, onlar için aşk bence de daha yüzeysel ve fiziksel bir duygu ama biz kadınlar için aşk doğal akan bir nehir.. Ne kadar içine yaprak da düşse, çamur da karışsa, o nehir kendi doğallığı içinde akıyor yani, baraj da yapsan durduramazsın.. 100 sene 200 sene sonra baraj kalmaz ama nehir devam eder.. O nedenle yani ben aşka inanmaya devam ediyorum. Ama Tomris'çe ediyorum ;) İçimdeki aşkı tüm hayata yayarak, baktığım her şeyde aşkı görerek, dünyayla flört ederek..

Tomris..

6 Mart 2022 Pazar

8 - 9: Türkiye!

İki haftalık Türkiye "nefes tatili"m sona erdi, bugün döndüm kürkçü dükkânıma. Dünya hızla krize ve bilinmezliğe doğru yol alırken, kendi kişisel gündemimi yazmayı tuhaf buluyorum ama bunca zamandır öyle çok umutsuzluk içindeyiz ki, sanki yaşamda güzel şeylerin olduğunu da unuttuk ve bunu da ruhum kaldırmıyor artık.. Önce pandemi sonra ekonomik kriz sonra savaş derken battıkça batıyoruz, umutsuzluğun dibi yok resmen.. Bu nedenle güzel şeyleri yazmak farz. Kimseyi değil, en başta kendimi ikna etmek için.. Neye mi; tabii ki "devam etmeye"..

YİNE ÇOK YÜRÜDÜM:

Türkiye'ye her gelişim benim için bir tür terapi oluyor. En son Kasım'da 1 hafta tek başıma gelip uzun uzun Mimas'ta yürümüştüm, Bursa'ya uğramadan da dönmüştüm. Bu sefer sadece Bursa'da olmak istedim. Oğlumla ikimiz anaokulunu ve işi kırıp, kızımla babasını Münih'te bırakıp kaçtık Türkiye'ye. Oğlan tabii 5 senelik fanî hayatında ilk defa tek çocuk olmanın tüm keyfini çıkarttı anane ve dedeyle.

meraklı "hans", "helga"sız keyiflerde..

Ben de uzun uzun yürüdüm şehrin kuzey yakasındaki zeytin ağaçları arasındaki patikalarda. Attığım her adımda kış uykumdan uyandığımı, hımbıllığımdan ve huzursuzluğumdan silkindiğimi hissettim. Öyle ki, Türkiye'nin havası mı, suyu mu, denizimin mavisi mi çimenin yeşili mi bilmem, resmen fabrika ayarlarıma dönmüş gibi hissediyorum.Yanlış ellerde yönetildiği için çok yanlış işler olup bitse de, insanımız başıboş ve güvensiz ortamda bir bunalım içinde de olsa; ülkemiz cennet, vallahi cennet.. 

her sabah yaptığım yürüyüşten bir kesit..

15 gün boyunca bol bol yürüdüm; utangaç bahar güneşine, şakır şakır yağmura hattâ bir sabah yağan sulu sepkene bile aldırmadım. Tam 182.000 adım atışım :) Neredeyse Kasım'dakine yaklaşmış. Ama bu sefer sadece yürümek yerine, özlediğim ne varsa onları da yaptım. 

ÇAY ÜSTÜNE ÇAY İÇTİM:

Denize bakan bir cafe'de oturup çay üstüne çay içmek, hele yanına kitabını alıp.. Bu cafelerin çok geniş kahvaltıları da oluyor ama benim sevdiğim her şey şu alttaki fotoğraftakinden ibaret olunca, bu geniş kahvaltılar pek benlik olmuyor. 

mutluluk, bu kadarcık bir şey işte..

Peynirin köşesini kesip kalp yapan benim elbet :)) Fakat son zamanlarda önüme o kadar çok kalp çıktı ki, bazen "ben de seni seviyorum!" diyesim geliyor bu tür şakaları pek seven tanrıya. Şu son iki haftada önüme çıkanlara bakın Allahaşkına!

instagram aç, buncağızları ko! diyorlar ama ı-ıh, 
sosyal medya kullanmama inadıma devam..

İNANILMAZ SEVİNDİM:

Canım Leylak Dalı'm bu pandemide hem de iki defa risk aldı benim için, içim hop hop etti çok mahcup oldum ama elime aldığımda bana yolladığı iki kitabı beşer gün arayla, aaaaah dedim, yahu bu blog nasıl bir ortamdır, görmeden konuşmadan seviyorsun insanları kayıp aile bireylerin gibi.. İlki benim "memleketim"de geçtiği için, ikincisi ise yazarından özel imzalı olduğu için, çok değerliler, gerçekten çok teşekkür ederim! Bu arada Leylak'cığımın güzel sesinden kitapları, yazarları ve araya serpiştirilen ufak tefek anılarını ara sıra kahkahalar atarak, arada hüzünlenerek dinlemek için de buraya tık tık. (22.Bölüm).


SOHBETE DOYAMADIM:

Joe'mla ben ne zaman Türkiye'ye gelsem sık sık buluşup hasret gideriyoruz, bu sefer Ekmekçi Kız da katıldı bize, daha doğrusu ben onlara katıldım demeliyim zira onlar birer İstanbul Hanımefendisi, ben de ağzı açık limonata delisi :)) Sohbetlere doyamadık, bir dahaki sefere umarım ekibin diğer üyeleri bir araya gelebilir ve ben de umarım katılabilirim, yine yeniden ve her zaman: yaşasın blog dostlukları!


Bu güzellikler dışında, aslında uzun uzun düşünüp bazı konularda önemli kararlar verdim. Bunları başka bir yazıda ele almak istiyorum, ayın psikoloji yazısını da bu konuda hazırlamayı umuyorum. 

İşte son iki haftam da böyle geçti. Okuduklarımı, dinlediklerimi, gece pijamalarımla katıldığım bir semineri, ve zeytin ağaçları içindeki şu yıkık evi satın alma hayallerimi yazamadım uzatmamak adına ama bu kadarıyla bile dolu dolu ve enerji depoladığım bir 15 gün oldu gerçekten... Ah memleketim ah..

satarlar mı dersin?

19 Şubat 2022 Cumartesi

5 - 6 - 7: Yine corona, yine karantina..

Şubat'ın başından beri keyfim yok, haftalık yazmak istemedi canım. Çünkü hep aynı geçti: hastalık, karantina, 2 gün normal hayat sonra yine hastalık, karantina. Çocuklar evde olunca ne çalışabiliyorum, ne spor ne arkadaş; sonuç depresyon. Bu döngüyü pandeminin 3. senesinde bile kıramadım ve doğrusu bu ya, bıktım. Hayatımda bu döngünün dışına beni çıkartabilecek tek bir şey / biri olsa kurtaracağım ama yok. Neyse.. Mızmızlanmanın da alemi yok. Sonuçta denebilecek tek şey "sağlıklı ve hayattayız ya.." oluyor çünkü ama ben "hayatta mıyız hakikaten?" diye düşünmeden edemiyorum..


Malumunuz burada her gün test yapıyor, okula ve işe ancak negatifsek gidebiliyoruz. Şubat'ın ilk haftası önce L.'nin anaokulunda 4 çocukta covid çıktı sonra da M.'in sürekli sarmaş dolaş olduğu arkadaşı pozitif olunca, ve takip eden bir hafta içinde 25 kişilik sınıfın 14'ü birden (8'i henüz sadece ilk aşıyı olabilmiş, 5'i aşısız, 1'i çift aşılı) covid olunca, haliyle paçalarımız tutuştu. 

Mart 2020'de koca bir ayı sürünerek geçirdiğimiz için ve sonrasında bir çok insanın ölümüne şahit olduğum için, tabii ki dördümüzün de aşıları tam ama belli mi olur? Bir hafta endişeyle, her gün test yaparak ve evde karantinada geçti. Sonra rahatladık, bu kadar dipdibe oldukları hattâ hastalanmadan bir gün önce bizde sarmaş dolaş oturup aynı şeker ayıcık torbasına ellerini daldırıp daldırıp çıkarttıkları halde, bulaşmamıştı! Çok şükür.. 

Bunun tek açıklaması; aşıdır. Bu kadar bulaşıcı bir varyantın başka türlü bulaşmaması mümkün değil.. Çocuklarınızı aşılatıp aşılatmamayı düşünürken, bu yazıyı hatırlayın isterim. 

Tüm bu endişeler ve içinde olduğum korkunç yalnızlık, desteksizlik nedeniyle her şey üstüme üstüme geliyor son zamanlarda.. Şu son iki yılda yaşadığım her şeyin; hastalıkların, ölümlerin, hayatın dur kalk dur kalk yaparak beni perişan ettiği karantinaların, sabrede ede sabır taşına dönüşmemin, tüm hayat sanal aleme taşınınca gerçek insanların sıcaklığına duyduğum açlığın, hayatımın son 2 senesinin beklemekle ve bomboş geçmiş olduğu gerçeğinin, hepsinin bir karabasan olmasını ve uyanıp herkesi ve her şeyi yerli yerinde bulup bir ohhh! çekebilmeyi yani imkânsızı :,( istiyorum..

Bilet alıp âni bir kararla bu akşam Türkiye'ye geldim! Biraz havam değişsin istedim. Hem de sevdiğim insanları kanlı canlı görüp, karşılıklı bir çay içip, hasret gidermeyi başarabilirsem, biraz toparlarım diye düşündüm. Haydi bakalım inşallah..

11 Şubat 2022 Cuma

Uyku sorunları, depresyon ve CBT-I

Bu ayın psikoloji yazısına oldukça zor karar verdim. Pandemi sürecinde çok fazla karşıma gelen, panik ataklar ve anksiyete atakları ile uyku sorunları arasında kaldım. Tercihimi ikinciden yana kullanmamın nedeni; uyku sorunlarının aslında birçok psikolojik sorunun tetikleyicisi olması.

Normalde başını yastığa koyar koymaz uyuyan biri olarak, pandemi sürecinde ciddi uykusuzluklar yaşadığımı belirterek başlamak isterim. Özellikle gece 03.05'te ne vardır bilmiyorum ama defalarca tam bu saatte uyanıp sabaha dek tavanı izlemişliğim oldu. Hem aile doktoruma, hem süpervizörüme danışarak, bu sorunun üstesinden gelebildim ve bu yazıda size yaptıklarımı, hem bir uykusuz baykuş, hem de bir psikolog olarak aktarmak istiyorum.

Bu yazıda uykusuzluğun neden olduğu olumsuzluklara girmek istemiyorum, zaten yeterince uykusuzluk canımıza tak etmişken, ben daha çözüm odaklı yazmak ve uykusuzlukla nasıl barışabileceğimize ve bu sayede de uykumuza nasıl geri kavuşacağımızı (evet!) anlatmak istiyorum.

Öncelikle, ufak ve şaşırtıcı bir bilgiyle başlamak istiyorum: Aralıksız gece uykusu aslında insanın doğasında olmayan bir durum, 1800'lerin sonuna dek insanlar geceyi ikiye böler ve gece yarısı dolaylarında uyanıp, 3-4 saat uyanık kalarak işlerini hallederlermiş! Bunu duymamış ve şaşırmış olabilirsiniz. Bu bilgiyi bir kenara alalım. İkinci bilgi, uykularımız aslında 45-90dk'lık evrelerin tekrarlanan ritmlerinden oluşuyor ve saat 3 sıralarında uyku sistemimiz neredeyse ters dönmeye başlıyor. Saat 3’ten sonra derin uykuların süresi azalırken, REM uykusu denen "rüyalı uyku"ların süreleri uzuyor. Dolayısıyla, saat 11-03 arası alınan 4 saatlik uykunun kalitesi, saat 03-07 arası alınan 4 saatlik uykudan daha fazla ve insanı daha fazla dinlendiriyor. Dolayısıyla gece kuşları kusura bakmasınlar ama erkenden yatağa girip 3'te uyanmak ve uyumak için inat etmeyip işleri halletmek, saat 4'e dek oturup sonra ezan okunurken sızmak ve öğlene doğru uyanmaktan çok daha "sağlıklı" bir yaşam tarzı, hem de daha az saat uyunduğu halde! Fakat tabii ki bizim hedefimiz, nihayetinde sağlıklı kabul edilen 6-8 saat'lik (bebeklerin 18 saat, 12 yaş öncesi çocukların 11 saat ve ergenlerin 10 saat uykuya ihtiyaçları vardır) uykumuzu kesintisiz ve dinlendirici şekilde alabilmek olacak..

İlk aşamada, "melatonin" denen uyku hormonunu tetikleyici haplardan, magnezyum, baldiran ya da melissa çaylarından medet umabiliriz. Ilık banyolar, saat 20'den sonra bir şey yememek, akşam kahve, alkol, çay ve özellikle şekerden uzak durmak da tabii ki iyi fikirler. Tabii ki cep telefonu, bilgisayar, tv gibi aygıtlardan yayılan mavi ekran ışığının ya da genel anlamda evlerimizde kullandığımız (florasan türü dahil) beyaz ışıkların uykusuzluğa neden olduğu da artık herkesin bildiği bir gerçek. 

EKLEME (15.02.21): Bir başka önemli ama bilinmeyen gerçek; beyin uykuya nasıl bir ortamda daldıysa, hafif uyku süreçlerinde o ortamın devamını arar. Yani tv sesleriyle uyuduysanız, beyin tüm uyku boyunca tv sesi ister yoksa “ortam değişmiş, güvende değilsin!” diye vücudu uyandıracaktır, bu içgüdüsel bir “alarm sistemi” aslında. Bebeklikte de bu nedenle “aman memede uyutmayın” derler annelere, yoksa bir süre sonra bebek memeyi aradığı için çok sık uyanacaktır. Fakat biz yetişkinler ilerleyen hayatlarımızda bu en temel bilgiyi unutuveririz :)

Ayrıca bir şey var ki; çoğu insan atlıyor: depresyon ve anksiyetenin uykusuzluğa etkisi..

unutulmaz..

Eskiden; depresyon, endişe ve sıkıntıların uykusuzluğa neden olduğu, bunları geçirebilirsek uykusuzluğun da geçeceğini sanıyorduk biz psikologlar. Fakat son yıllarda uykusuzluğun kendi başına, depresyon ve anksiyete nedeni olduğu anlaşılalı beri, CBT (bilişsel davranışçı terapiler)'e bir "I" yani insomnia eklendi: CBT-I. Bu yeni tedavi protokolü, uykusuzluk yani insomnia'nın depresyon ve anksiyeteden ayrı ele alınıp müdahale edilmesini amaçlıyor ve tamamen uykusuzluk odaklı çalışılıyor. Yapılan temel olarak şudur:

1). Uykusuzluğun sonuçlarına değil uyku süreçlerine dair danışanı bilgilendirmek. Yani doğal (circadian) ritmimiz, buna etki eden çevresel durumlar ve kişinin özel (biyolojik) durumunun belirlenmesi ve psiko-eğitim.

2). Gerekli durumlarda yaşam koşullarına müdahale, circadian ritmi 48 saat boyunca tamamen doğal ışık ortamlarında bulunarak, en baştan onarma (uyku saati ve dolayısıyla uyanma saatlerini 2 saate yakın öne çekmeyi başarıyoruz).

3). "Uykusuzluk Endişesi"nin aslında uykusuzluğu birebir etkileyen tek neden oluşu, yani "şimdi uyumalıyım, şimdi uyursam sabaha dek 3 saat daha uyumuş yani toplamda.. saat uyumuş olacağım" gibi zihinsel işlemlerin yapılmasının, aslında uykunun tamamen açılmasına neden oluşunun danışana açıklanması, "uykusuz kalırsam .... olacak" gibi zihinsel çarpıtmaların ve felaketleştirmelerin düzeltilmesi, endişe yerine konacak rahatlama yöntemlerinin ve yeniden uykuya geçmek için uygulanacak bilişsel tekniklerin aktarımı.

ah o bebeklik uykuları :) <3

Uykusuzluğumuzun önüne geçer, kendimize ait biyolojik ritmimizi kurmayı ve sürdürmeyi başarabilirsek, depresyon ve anksiyete düzeyimizde ciddi bir düşüş olacak, bağışıklık sistemimiz güçlenecek, kalp ve şeker hastalığı riskimiz azalacak, kilo alma eğilimimiz düşecektir. 

Sorularınız varsa (bu bölümdeki yazılara anonim tabii ki kabul ediyorum) yorumlarda cevaplamaya çalışabilirim. İyi uykular, tatlı rüyalar ve dolayısıyla daha enerji dolu, umutlu, huzurlu, neşeli günler :)

30 Ocak 2022 Pazar

4: Delice, takıntılı, çılgınca ve mega

DELİCE ÇALIŞTIM:

Bu hafta ne yaptın, tek kelimeyle anlat derseniz; çalıştım derim. Geçen haftaki karantinadan bu haftaya kalan tüm işler, ay sonu süpervizyon ve vaka analizi toplantılarıyla da birleşince, gözlerim kan çanağına dönene dek çalıştım. Ama doğası gereği dikkatini tek noktaya toplayamayan, yayılıp dağılmayı seven, kıpırdak bir insan olduğum için, bir yandan da ikinci pencerede sürekli açık tuttuğum blogger'daki komşularıma laf yetiştirip durdum. Öneri, keşif ve yorumlarınızla öyle iyi geldiniz ki! 

Hafta boyu, hattâ lâf etmeseler, hayat boyu eşlikçim.. 
Zaman yok diye değil, seviyorum diye :)
peynir ekmek domates çay = mutluluk.

TAKINTILI ŞEKİLDE DİNLEDİM:

Hafta başı, blog komşum ve çocukluk arkadaşım Hirondelle; "çarpıldığı" Hania Rani konseri 'ni bloğuna eklemiş olmasaydı, bu muhteşem kadından asla haberim olmayacaktı. Fakat aynen onu çarptığı gibi, beni de çok fena çarptı Rani! Sürekli onu dinledim. Hattâ öyle abarttım ki, "yok bu kadarı da normal değil artık" korkusuyla, kendimi zorlayarak, normalde son bir aydır öle bayıla dinlediğim Suite Espanola op.47: No 5. Milos Karadaglic (Mediterraneo) ve vazgeçilmezim David Gilmour Meltdown konseri kaydını "az ara" babında dinlemeye çalışsam da, ı-ıh, 2 saat sonra yine Rani'ye geri döndüm.

Rani'nin müziği; kalkmadan tüm gün masa başında oturacaksanız, kulak ve hayat kurtaran bir müzik.. Şiddetle tavsiye ediyor ve tadımlık bir kuple ekliyorum:

 
ÇILGINCA OYNADIM:

Hayatımıza Meta sanal gerçeklik gözlüğü denen bir şey girdi geçen hafta. Çünkü eşim benzer bir sistemin markalaştırmasıyla cebelleşiyor bir süredir ve pazardaki ürünleri deneyip duruyoruz. Fakat itiraf edeyim çok detaylı ve gerçekçi bir sistem kurmuş bizim sinir bozucu Zuckerberg, maalesef hayran kalmamak elde değil. 

Dinozorlu videolar, roller coaster deneyimi ve savaş oyunları o kadar gerçekçi ki, inanılmaz bir deneyim gerçekten. Gelecekte insanlık acaba dünyayı yaşanamaz bir yere çevirip, sonra da kendini tamamen bu aletlere bağlayıp sanal nostalji evreninde mi yaşayacak diye düşünmeden edemiyor insan.. Ürkütücü. Ama bir yandan da çok eğlenceli.. 

Tyrannosaurus Rex görmüş Bavyera Köylüsü.. 

MEGA - SEVİNDİM:

Bu hafta inanılmaz duygulandım, kelimelere nasıl dökeceğimi bilmiyorum ama karşı komşum beni öyle mutlu etti ki.. Kendi sözleriyle "mega-mutlu" oldum resmen.. Bu adamcağızla aylardır mutfak penceremin önünde el sallaşıp duruyorduk, bazen yolda karşılaşınca da ayaküstü konuşuyorduk. Sonra bir gün bana bir kitap armağan etti "çünkü mega-tatlı bir insansınız" dedi, penceremin gerisinden benim gülümseyişimi görmek gününü aydınlatıyormuş :) Açık söyleyeyim hislerimiz tamamen karşılıklı; bazı insanlarla aramda böyle güçlü bir bağ olduğunu hissediyorum bazen.. Hani kan bağının olmadığı akrabaların, dünyanın dört yanına yayılmış kayıp insanların gelmiş ve seni bulmuşlar gibi.. 

Bu kitap olayından sonra, ben zaman kolluyordum. Denk geldi sonunda ve ona yaptığım çikolatalı muffinlerden verdim, oğlum da kutuyu deniz kabukları ve ona çizdiği bir resmiyle süsledi. Pencerenin önünde pusuya yattık ve geçerken hemen yakalayıp eline tutuşturduk. Nasıl sevindi! O sıcaklığı anlatamam <3 Aradan üç gün geçti, bir sabah yine mutfakta çalışıyorum, baktım elinde beyaz bir zarf, karşıdan bana el sallıyor.. Zarfın üstüne bir oyuncak kutup ayısı iliştirmiş oğluma, içindense iki sayfalık bir hikâye çıktı!! Aman Tanrım...... 

Öyle güzel, öyle tatlı yazılmış ki! Bizim evi bir şato olarak anlatmış, içinde sihirli kakaolu keklerin piştiği, hep sıcak ve mutlu bir yuva olarak yazmış. Öyle duygulandım ki sevgili blog.. Daha önce kimse bana böyle bir hediye vermemişti, dünyaları verdi sanki o iki sayfacık hikâye bana! Bazen düşünüyorum, tamam anne baba olarak elimizden gelen sevgiyi veriyoruz (bazen boğazlamama da ramak kalmıyor değil ama seviyorum sıpaları şimdi..) şükür popüler çocuklar, arkadaşları tarafından seviliyorlar ama ne anane dede var yakınımızda (babanne malum zaten Alman-tipi uzaktan..) ne teyze dayı amca kuzen.. Yapayalnız büyüyorlar... Hani köy gerekir derler ya, doğru be blog.... maalesef doğru.  


Çok üzülüyorum bu tek başımalığımıza bazen. Çoğu benim içine dönük, kendi küçük dünyasına kapalı yapımdan kaynaklanıyor tabii (yazarkenki aşırı sosyalliğime bakma, gerçek hayatta çok insan-seçici ve asosyal bir yapım var aslında) ama ne bileyim, Alman kültürü de işimi kolaylaştırmıyor doğrusu..

Neyse ağır konular bunlar. Boşver.. Sonuçta az ama öz, birilerini biriktirdim hayatımda (nedense hepsi çocuksuz denk geldi şansıma ama neyse karıştırma artık), biriktirdiklerim yeter bana.. Küçük güvenli evrenimde, yeter..

Diyor ve huzurlarınızdan burnumu çeke çeke yok ayol, elimdekilere şükrede ede, ayrılıyorum :)

tam şu an "elimdeki"ler :)))

Pardon pardon! E hani ŞALANJ!? 

3 - Yaparken size zaman kavramını unutturan şey?

Salı Yürüyüşlerim! Bu hafta yapamadım ama.. Son 5-6 haftadır her Salı günü öğleden sonramı (ve bazen işten fırsat bulabilirsem öğleden öncemi de!) yürümeye ayırıyorum. Saatime ve gideceğim yöne hiç bakmadan, tamamen içgüdüsel ve bedenimi dinleyerek en az 5 saat durmaksızın yürüyorum. "Ayaklarımla düşünüyorum". 

Hava kararmaya başlayınca, önce nerede olduğumu bulup, sonra eve nasıl döneceğimi (yine telefonsuz) anlamaya çalışıyorum. Muhteşem bir "İçsel-GPS egzersizi" oluyor benim için çünkü şehir hayatında elimizde telefonlar, saatler, arabamızda gps'lerle içimizdeki doğal yön bulma duygumuzu körelttiğimizi düşünüyorum ve bu bence insanı çok mekanik, çok "sıkıcı" biri yapıyor... Yürürken, yön duygumu geliştirmeye çalışırken, kaybolduysam sakin kalmaya ve çözüm bulmaya uğraşırken, sadece zaman kavramını değil, sanırım her şeyi unutuyorum, tamamen o anda yaşıyorum ve bu muhteşem bir his!

Geçen haftaki keşfim. Tabii ki tırmandım, 
öğle yemeğimi de tepedeki kral dairesinde yedim :)

4 - Yeniden başlama şansın olsa, eğitimine dair neyi farklı yapardın?

Sanırım aynı şekilde yapardım. Fakat belki Boston'dan dönmezdim. Bunun kariyerim açısından bir hata olduğunu düşünüyorum çünkü bizim alanın ennnn'lerinden biri olan David Barlow'un asistanlığında kalmaya devam etseydim, sonunda da ekibindeki terapistlerden biri olurdum. Ama o zaman da, Amerika'dan Türkiye'ye döndüğüm andan sonra yaşadıklarımın ve şu an hayatımda olan insanların hiçbiri (! gerçekten, çok tuhaf ama hiçbiri!) hayatımda olmazdı.... 

I-ıh. Boston dursun yerinde, hatırası kalsın yeterli. Böyle iyiyim ben.. :)

Haftaya görüşmek üzere..

23 Ocak 2022 Pazar

3: Zorluklara rağmen

Kötü bir haftaydı. Zordu, ağırdı, bitmeyecek gibiydi. Hiçbir şey yazmadan es geçeyim diye düşünüyordum ama sonra.. Böyle haftalar da var hayatımızda, iyisi ve kötüsüyle, olduğu gibi kabul etmeli..

Mızırdanmayacağım. Çünkü bugün mükemmeldi ve tüm haftanın ağır ruh halini sildi süpürdü. Sabah en sevdiğim müzikler eşliğinde 15.000 adım attım (hafta boyu evden çıkamamıştım, hareket edememek duygusal durumumu çok etkiliyor), simitçi açılmıştı burada yeni, tazecik çıtır simit aldım! Çay ikram ettiler Türkçe konuşuyorum diye, nasıl güzel kekremsi tadı vardı.. 

Öğlen çorba kazanının başındaydım son 5 haftadır yaptığım gibi.. Çok üşürken, bu denli ısınmak muhteşem bir duyguydu yine. Bazen, işi gücü tamamen bırakıp sadece gönüllü çalışasım geliyor. Para çünkü beni hiçbir zaman etkilemedi, mevkî de, statü de. Ama insanlarla birebir ilişkide olduğumda ya da insanlık adına ufacık ama benim olan bir zafer kazandığımda, ne bileyim; tamamlanmış ve anlamlanmış hissediyorum.. Birini doyurmak, fiziksel ya da psikolojik bir açlığı dindirmek yani, büyük anlamı olan bir şey benim için. Ama kıçım dondu yine, yalan yok :)

Eve gelip kaynar bir duş alıp çakma çay içtim (demliksizliğim devam ediyor). Sonra masaya oturup Deniz’in yarım kalmış hikâyelerinden birini daha bitirdim, bu hafta içi bir defa daha okuyup, düzeltip yollarım. Beni mutlu etti yazmak.. İçim dolup dolup taşıyor bazen. Kadın hikâyeleriyle.. Yazacağım evet. Çıkaracağım içimden..

İkindi vakti, meyve hazırladım çocuklara. Babamı düşündüm; her kış tv başında onun cerrah ellerinden ustalıkla kesilmiş, dilimlenmiş meyveleri yiyişimi.. Bazen insan seni seviyorum diyemez de, elma yer misin der, mandalina soyar mısın bana der.. Öyledir; babalar bilir, söylemene gerek yoktur bazen. Sen de kendi kızına, oğluna soyarsın. Sen de öyle bilirsin işte aranızdaki bağın kelimesiz gücünü….. Böyledir bazı şeyler.

Sonra, bisikletle parka gittik çoluk çocuk. Onlar ağaçlara tırmanırken ben çok üşüdüm yine. İki çocukla gittiğim parktan eve üç çocukla döndüm :) Onlar oynarken, ben de ağır ağır, az biraz Ergülen okudum, Üzgün Kediler Gazeli. Sevdiğim her şeye yaptığım gibi, çok ağırdan aldım.. Adeta ters adımlarla okudum.. Haftaya da kalsın istedim..

Öyleydi işte bugün. İdil gibi derdi, Eskiden Terzi.. Idyllic.. Ne muhteşem bir sıfat ve isim..

Hafta kötüydü ama görüyorsun işte, gün mükemmeldi. O nedenle, unutmamalı; bir anda değişebilir her şey. Kötüye de; ama iyiye de. 

Umudunu asla kaybetmemeli insan..

Şalanjı haftaya bırakıyorum Zihin Bey bilir beni, ses etmez, biliyorum.. 

Bu hafta böyleydi……

16 Ocak 2022 Pazar

2: Rutine dönüş

Çok şükür, tatil bitti! Ama ben de bittim a dostlar.. Pazartesi günü minikleri okula ve anaokuluna tıktığım gibi, haftalık alışverişi yapıp hızla eve döndüm ve ilk icraat olarak evi şartladım, iki posta da çamaşır yıkayıp astım ve tüm işler bitip koltuğuma oturunca "hay bin kunduz, görüyor musun yine aynı hatayı yaptım!" diye kalakaldım.

Efenim ben 40 yaşımdan sonra "artık kendime de diğerleri kadar önem vereceğim" mottosuyla yola çıkıp, her tatil sonrası ilk gün işi kırıyor yani kendime kafa izni verip çalışmıyorum ve tamamen keyfime göre takılıyorum ya, ha işte o her sefer istisnasız patates oluyor. Çünkü "insanî hakkım" olarak gördüğüm "terrrrrtemiz ve minimalist düzende yaşamak" maddesi yerine getirilmeden ben bir türlü keyfime göre takılamıyorum.. Evet herkesin bir takıntısı var, benimki de temiz, düzenli ve minimalist yaşam alanları.. Çocukluğuma gidebiliriz bunun nedenlerini anlamak için ama uzatmayalım, kısaca çocuklar gelene dek 2 saat de olsa, o tertemiz, herşeyin ev dekorasyonu dergilerindeki gibi göründüğü evde tek başıma sessizce oturup bir fincan çay içmek var ya... O duygu işte, muhteşem bir duygu!

Duygunun görseli..

Sonra gözüme noel ağacı takıldı tabii, kurallı Almanlar 7 Ocak günü bu ağaçları önceden belirlenmiş yerlere getirip ağaç toplayanlara verirler, ben tabii gayet kuralsız kontrolsüz bir "ecnebi"yim bu memlekette. Henüz kuruma belirtisi yok ve inanılmaz güzel kokuyor, biraz daha dursun dedim. Bir de evin bu köşesi hakikaten "kış köşesi" gibi oldu, kitabımı alıp yeşile baka baka okumak inanılmaz bir keyif.. Ben de öyle yaptım. Çocuklar 14'te eve dönene dek o sarı koltukta kımıldamadan okudum, okudum, okudum.. 

OKUDUM:

Elena Ferrante'nin aynı isimli kitabından uyarlanan The Lost Daughter beni çok fazla etkiledi, 2 saatlik filmden sonra 3-4 saat de hakkında yazılanları okuyunca, dedim bu böyle olmayacak, ana kaynağa dönelim. Film beni çok fena çarptı fakat kitap da üstüne tüy dikti diyeyim.. Spoiler vermemek adına tek kelime yazamıyorum ama lütfen, okuyan ya da filmi izleyenler varsa, bu konuda konuşmak isteğim gerçekten had safhada. Hattâ bir gece şarap & kitap tartışması yapabiliriz zoom üzerinden. İnanılmaz doldum, taşmak üzereyim.... Tamam sustum.

EKLEME (06.02.22): İlgilenenler için bir link.

İZLEDİM:

Anne with an E'yi Leylak Dalı'mdan duymuştum. Geçen haftadan beri izlemeye çalışıyorum ama eşim sürekli "aaaa aynı sen, yahu seni izliyoruz, ah işte tipik sen" gibi ünlemlerle kesip durduğu için "eeeeh" dedim, "benim nerem benziyor bu duygu yumağı çilli kız çocuğuna?!"..... 

hiç yani...!

Ama diziyi yarıda bıraktım çünkü evet biraz andırıyor gibi ve kendimden yoruldum yani öyle diyeyim.. En azından bir zamanlar olduğum kız çocuğundan.. Zira artık daha uslu ve sakinim :P Ve saçlarım da uzun zamandır kahverengi tabii ;) Kızıl saçla "ateşli ruh" arasında kesinlikle bir bağ olduğuna inananlardanım bu arada ve bazen özlemiyor değilim o kızıl saçlı, fazlasıyla fevrî kızı..... (Her fırsatta fotoyu yeniden temcit pilavı gibi ısıtıp durmamın nedeni de bu hihihi ama çok tatlı, ben n’apayım.. İdare ediverin.)

KENDİME ÇEKİ DÜZEN VERDİM:

Tabii ki sadece okudum, izledim, ev temizledim'le geçmedi hafta. Çocuklardan boşalan, günde 5 saatlik zamanın 3'ünde malum çalışıyorum.. Yeni yılda günün 1 saati de Almanca çalışmaya başladım yeniden. Geriye kendime günde 1 çocuksuz saat kalıyor, onu da düzenli spor yapmaya ayırdım. Her yere yetmeyi isteyen ama program yapmadan yaşayamayan biriyim, Joe'mun dijital ajandası gerçekten muhteşem işime yarıyor, hele o “günden kalan” ve “yarına ertelenen” kısımları yok mu! Danışanlarıma her seans sonunda benzer bir soru sorarım; "bu seanstan kendine kattığın nedir ve bir sonraki seansa çalışmaya devam etmek istediğin nedir?". Ajandam da şimdi bunun aynısını bana yapıyor, çok keyifli! Bakalım neler yapmışım ajandama göre:

- Bu haftanın 4 günü 10.000, diğer 2 günü 8000 ve SALI YÜRÜYÜŞLERİ'mde de tam 31.000 adım attım <3


- Günden bana kalanı not defterime kaydetmeye devam ettim, ne kadar çok ayrıntı yakaladığıma ben bile şaşıyorum bazen, hayat bomboş değil dopdolu ve bir o kadar da neşe doluymuş da haberim yokmuş!

Oğlumun kitabında "aniden" karşımıza çıkan bir detay :))))

- Çocuklarla bağrış çağrış geçen 17 günün sonunda biraz "asosyallik ve sessizlik ihtiyacı" içindeyim, kimseyi arayıp sormak gelmedi içimden ama Noe’m bana sürpriz yaptı canım benim, çok iyi geldi onu görmek.. Ve bunu getirmiş kese kâğıdı içinde.... Aaaaaaaaaaah! 


Bu nedir? Samosa! Creole mutfağında ve Uzak Doğu mutfağında çok rastlarsınız, genelde içi sebzeli (patates, soya filizi, bezelye) hafif acılı, bizdeki kızartılmış muska böreği gibi bir şeydir bu.. İnsana, sen tatile gitmeden tatil sana gelmiş hissi verir, özellikle kese kâğıdında yenirse <3

Tatil demişken.. Malumunuz Urla'ya taşınma işimiz patladı. Tuhaf olan, ilk anda bir hayâlkırıklığı yaşadıysam da, çabuk geçti hattâ birden açıklıkla şunu fark ettim; ben bu işi ailecek değil tek başıma yapmak istiyorum! Bunu kendime itiraf etmek amma zamanımı aldı ama evet, ben ne karavan alıp toto kadar alanda iki mızmız çocukla bağrış çağrış burnumdan gele gele dünyayı gezmeyi, ne de çoluk çocuk Urla'ya taşınıp aslında Türkiye'den yıllar önce gitme nedenimin tam içine geri dönmeyi istiyorum! Hayır benim istediğim başka türlü bir şey! Hemmmmen bir hayâl revizyonu yaptım:

YENİ VE GELİŞTİRİLMİŞ "BÜYÜK KÜÇÜK HAYÂLİM"E GEEEL:

Ufak bir arazi arayacağım. Mümkünse sessiz sakin, tek tük insanın olduğu ya da olmadığı, suya (deniz olur, dere olur) bakan, içine şöyle 60mt2'lik bir yaşam alanı ve 30-35mt2'lik bir bahçecik sığacak ufak sakin bir yer.. Son derece minimalist bir ev yapacağım. Bahçesine zeytin dikeceğim, bol bol çiçek, yenilebilir sebze ve meyveler.. İçini de tamamen kendim için döşeyeceğim, banyosuna özel ilgi gösterecek, mutfağı küçücük tutacak, salonda yere dek inen camlarımın tam önüne rahat bir okuma koltuğu, bir de kocaman kitaplık koyacağım. Öyle kendi halimde, son derece sade, son derece aydınlık, küçücük bir yerim olsun istiyorum evet! Garsoniyer :)))) Ama tamamen sessizlik, tek başımalık, iki üç günlük arınma kaçışları için... Neden olmasın? Dur bakalım araştıracağım.... Şimdilik hayâlini kurmak bile yetiyor.... Belki gerçek olur?

Bak bu dışı meselâ:


Bu da mutfak banyo yatakodası üçlüsü <3 Ama ben daha sade döşerdim mutlaka..

Ve son olarak;

ŞALANJ-2:

Zihnin Arka Sokakları fire vermezsek yıl boyu sürecek haftalık şalanjımızda bu sefer de şöyle seslenmiş biz Romalılar'a:

"Konuşmaktan en çok zevk aldığın konu ne?" - Seyahat anıları. 

Ne kadar az gidilmiş bir ülkeyse o kadar keyifle dinlerim, eh benim de fena bir birikimim yok doğrusu ;) Dolayısıyla karşımda kendime denk bir seyyah buldum mu, susmam.. Sürekli soru sorarım, en ince ayrıntısına dek anlattırırım, kendim de çok severim maceralarımı anlatmayı. İlk üç'ümü yazarsam:

3 - Laos'tan Tayland'a sırtımızda çantalar, yürüyerek, 1 Fransız, 2 İngiliz, 1 Alman ve bendeniz (Temel) olarak girişimiz ve Bengal Kaplanı Doğal Yaşam Alanı tabelasıyla burun buruna gelişimiz. Pirinç tarlaları arasında bir köy evinde yalvar yakar derdimizi anlatıp, yanyana sığışıp uyuyuşumuz...

2 - Filistin lideri Yaser Arafat'ın cenazesine katılmam - ki tamamen tesadüf eseri bir durumdu o an Ramallah'ta bulunuyor olmam :P Vallahi. 

sonra da dönüp israilli asker kızların fotosunu çekmek.. 

1 - Malawi'de ölümden döndüğüm hafta boyunca yaşadıklarıma hiç girmeyeyim, roman olur :)

Bu haftalık da böyle. Haftaya görüşürüz! :)