26 Mayıs 2020 Salı

Tepedeki çimenlikten


.. seyr’eylemek şu âlemi
küçülmüş, ufacık olmuş insanların âlemi!

Bu sabah içime nedensiz bir mutluluk doldu. Gökyüzü masmavi! Pamuk şeker gibi bulutlar. "Neden olmasın?" dedim, bastım pedala. Rüzgâr saçlarımı uçuşturdu, şehri ardımda bıraktım, 10-20-30km.. Henüz uyanmamış köylerin içinden geçtim. Daha sararmasına çok zaman olan yemyeşil buğday ve arpa tarlalarını, dağdan eriyen karların debisiyle muthiş bir coşkuyla akan ırmakları geride bıraktım. Dümdüz Münih'in, gördüğüm bildiğim tek tepeciğine tırmandım.

yemyeşille masmavinin ortasında uzanarak
hayâller kurarak
rüzgâra savurarak..     (vazgeçmek? birdenbire. herşeyden? vazgeçmek..) istedim.
Deniz yok halâ, sen zaten yoksun ama ben varım! Tüm duyularımla yaşadığımı hissediyorum dedim.


Dört bir yandan kuş sesleri hattâ arı vızıltıları geliyor. Doğa şarkısını söylüyor ve ben yemyeşil çimenlere sırt üstü uzanmış, ağzımda bir kır papatyasının sapını geveleyerek, bu çok sesli koroyu dinliyorum. Gözlerim kâh kapanıyor, kâh açılıyor. Hayâllere dalıyorum. Yaşamak diyorum, ne güzel..!

Henüz kahvaltı bile yapmamışım. Aklıma bile gelmemiş. Aç da değilim, doğa doyurmuş beni. Fakat öyle susuyorum, öyle bir susuzluk çekiyorum ki! Bizdeki yayık ayranı gibi ama çok daha kıvamlı "tereyağ sütü" (buttermilch) denen bir içecek var, canım onu istiyor. Ama nerede bulunur, bir köye girsem, çiftçilere sorsam? Pedala bastıkça daha da artıyor susuzluğum, dudaklarım kuruyor, çatlıyor.. Tam o anda, göz alabildiğine geniş bahçesinin çevresi çitlerle kaplı bir çiftlik evi çıkıyor karşıma. Ve durmamla da bunlar:


Adımın anlamı, ceylan yavrusu.. Onların sırtlarında beyaz benekler, benim yüzümde kızıl çiller, birbirimizi hemen tanıyoruz. Hemen bir yerlerden karahindibağ çiçeği ve yapraklarını buluyorum, avuç avuç yediriyorum onlara. Sürmeli gözleri, ıslak simsiyah burunları öyle güzel ki. Ve birden yaşlı bir adam yanaşıyor arkamdan "servuuuus" diyor bölgenin lehçesiyle, "merhaba" anlamında. Biraz laflıyoruz ve nasıl oluyor bilmiyorum, yüzüme bakıp "taze süt ister misin?" diyor! Bir sonraki sahne bu:

Hayatta hiç büyük isteklerim olmadı benim, söylemiş miydim? Ama isteklerimin hepsi de gerçek oldu! İnsan zaten daha başka ne ister ki, biraz süt, gözünün alabildiği kadar yeşillik, biraz muhabbet. Başka ne ister? Ne isteyebilir?

Eve dönerken kahvaltılık bir şeyler almak için markete uğruyorum, küçük bez heybeme biraz ekmek, lavantalı köy peyniri, iki tane kıpkırmızı domates atıyorum. Tam köşeyi dönecekken o kırmızı araba birden önüme çıkıyor. Panikle gidonu bir sağa bir sola kırdığım bisiklet huysuz bir boğa gibi üstünden beni asfalta atıyor. Ağır çekimle uçuyor ve dizimle kolumun üstüne konuyorum. Yaralar bereler, hayır başımı çarpmadımlar, iyi miyim, iyiyimler. Yavaş çekimde herşey. Bir miktar kan, bol miktar adrenalin salgılamışım. Ama hayattayım. Şükrediyorum.

Ve hayata kaldığım yerden devam ediyorum....

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Neden okuyorum ve düşünüyorum? Bilmiyorum.

Gün boyu devam eden fırtınalı yağmur, geceye taştı. Günün bittiği saatte, anne örgüsü battaniyenin güvenli sıcaklığına sarılıyım. Elimde Pessoa. Bir aydan fazladır aynı kitabı okuyorum; uzaması aşırı derecede zevk alıyor olmamdan. "Ne okuyorsun?" diyor. "Sana bir cümle okumama izin ver" diyorum.

Tam bir Pessoa paragrafı; ağdalı ve çift anlamlı bir dil, varoluşsal kıvranmalar, nihilist buhranlar. Enfes! Oysa, zorla ekşi erik yedirmişim gibi suratını büzüyor. Ve aramızda kelimesi kelimesine şu konuşma geçiyor:

F: "Kendine bunu neden yapıyorsun?"
C: (İçses: Tanrım, 1 ay içinde bana aynı soruyu soran ikinci kişi! Rastlantı mı, yoksa bana başkalarının ağzından bir şey mi söylemeye çalışıyorsun?) Neyi?
F: Bunu! Neden böyle ağır ve buhranlı şeyler okuyorsun?
C: Üzerinde düşünmek hoşuma gidiyor, şu cümlenin kuruluşundaki estetiğe bakar mısın? Her bir kelime ne eksik, ne fazla ve tam olması gereken yerde.. Bu muhteşem bir sanat değil mi?
F: Üzerinde düşündüğünde ne oluyor peki?
C: (içses: ???) Bilmiyorum ne oluyor, sadece düşünmeyi seviyorum. Kendi düşünce sınırlarımı yoklamayı, varlık felsefesine, bilgi tözüne hattâ belki yaşamın anlamını...
F: (sözümü keserek) Yaşamın anlamı olduğuna mı inanıyorsun?
C: (???)  Evet ama, büyük olasılıkla bulamayacağım ama herkes gibi ben de arıyorum.
F: Herkes aramıyor. Herkes yaşamı yaşıyor, üzerinde fazla düşünmeden, anlık hazlara, yaşamlarındaki basit mutluluklara, ufak hırslara ve isteklere odaklanıyorlar, düşünmüyorlar.
C: Hayır, bence herkes öyle ya da böyle düşünüyor.. Felsefeciler daha kapsamlı, sıradan insanlar daha yüzeysel belki ama hepimizin düşündüğüne eminim ben. Düşünmek insan olmanın yegâne yetisi!
F: Felsefecilerin düşünmesi farklı. Onlar hipotezler yaratıyor ve yayın yapıyorlar, panellerde tartışıyor, yeni sorular ortaya çıkartıyorlar ama bunların çok azı çözülebiliyor. Sense felsefe araştırmacısı değilsin, düşüncelerini toparlayıp yazmıyorsun. Sen düşünüyorsun ama tartışmadığın sürece bu boşa düşünüp durmak ve kendini "hiç bir sonuca varamıyorum" diye mutsuz etmek dışında bir işe yaramıyor. Düşüncenin sınırlarına ulaşamayacağına göre, sadece açılıp kaybolacaksın, çırpınıp duracaksın ve sonunda da hiç bir şeyi çözememiş olarak herkes gibi ölüp gideceksin. Ve yaşadığın diyelim 70-80 senenin dışında binlerce sene de "ölü" olacaksın. Koca bir yaşamı düşünmeyle harcamaya değer mi? Anlamı aramak yerine elindekinden keyif almaya odaklanmalısın bence.
C: Bu kadar basit ve tekdüze olamaz. Faydacılık değil yaşamın anlamı ve hedonist de değilim ben! Benim aradığım haz almak değil, benim aradığım neden buradayım, amacım nedir, hayatımın bana özel olan nedeni nedir.. Bunları anlamak isterdim. Büyük resmi görebilmek yani.. Bütündeki yerimi çözebilmek, bunu "kendi sınırlarımı anlamak ve diğerlerine etkimi, varsa faydamı görmek" olarak da tanımlayabilirim. Ve belki ulaşmak istediğim nihai sonuç Tanrı'ya ulaşmak olabilir? Yani evrenle ve tüm yaratılanlarla bütünleşme ihtiyacı, Tanrı'yı anlama ihtiyacı?
F: Tanrı'nın varlığından emin misin?
C: Evet.
F: Nasıl eminsin?
C: His...
F: ve ona kızgınsın da aynı zamanda. Kızdığın bir şeyle neden bütünleşmek istiyorsun?
C: (uzunca bir süre susarak) Bilmiyorum.

*

F: Şöyle sorayım o zaman. Düşünmeyi seviyorsun. Bunu da Tanrı'yla bütünleşme ve "anlamı" anlamak için yaptığını söylüyorsun. Peki sence düşündükçe yaklaşıyor musun? Yoksa karışıp uzaklaştığını mı hissediyorsun?
C: Okyanusta kaybolduğumu hissediyorum.
F: O zaman niye düşünüyorsun, mutsuz olacağını bile bile? Daha hafif yaşamaya, kendi küçük dünyana odaklanmaya, o dünyadakileri mutlu etmeye ve onlardan mutluluk almaya? başkasına faydalı olmak için yaratılmadığını hiç düşündün mü? Yani belki hayatının tek anlamı; milyon yıllık bir boşluk içinde en fazla 80 yıllık bir "hediye" olan hayatı kendini mutlu etmek için kullanmak olmasın?
C: Dedim ya, hedonist değilim. "Ben"den çok "Biz hepimiz.." diyorum.
F: (gülerek) Evet sorunun bu. Halbuki kimsenin sana ihtiyacı yok, su akar, yolunu bulur, herkesin çocuklarının bile sensiz varolacağını biliyorsun. Başkalarının beklentilerini onların kucağına eken sensin, halbuki tamamen kendine odaklansan ve mutluluğuna, belki başkaları seni mutlu gördükçe, onlar da mutlu olacaklar. Biz'den kast belki budur?
C: Bir katkım olmalı ama hiç mi bir etkim yok???
F: Bilmiyorum. Belki koca okyanustaki bir midye kadar ancak.

*

C: Kur'andaki bazı ayetleri düşünüyorum. Bakara Suresi 156, Yasin suresi 83. ayet. "O'ndan geldiniz ve O'na döndürüleceksiniz.." Bu bana şunu ifade ediyor: aynı yaşamın farklı boyutlarda defalarca yaşanma şansı var belki de? Yani tek bir ruhla, farklı seçimlerde bulunarak, her bir boyutta farklı şeyler öğrenmek ve sonunda mutlak ve Tanrısal bilgiye olmasa da, bunun bir "fracture" yani kısmına ulaşıp, dolayısıyla Tanrı'ya dönmek.
F: Ben Kuran'dan anlamam ama bu bana daha ziyade "başta yoktunuz, sonra size bir yaşam armağan edildi, sonra yine yoksunuz" gibi geliyor, yani ölümden sonra doğum ve yine ölüm.
C: Bence mutlak bilgi tek bir doğum ölümden oluşan kısa hayatta bulunamaz, tek bir hayatta çözemezsin, bu hayattan birşeyler öğrenir, bir sınav verirsin, ruhun ancak bir milim yol alır. Ama bir anlamı olmalı bu sınavın, tüm sınavlar gibi amaç "sonunda öğrenmek" olmalı, ruhun yavaş yavaş gelişmesi olmalı.
F: Tüm sınavların amacı bu değildir. Bazen çakarsın, tekrarı da olmaz, biliyorsun. Tanrının bizi yarattığına inanıyorsun ama bunun üstüne bir de amaç arıyorsun. Ya amaçsızca yaratma olasılığı? Ya da sadece birbirimizi sevelim, verilen hayatı elimizden geldiğince keyifli geçirelim, bir işe yaratalım ya da keyfimize bakalım, düşünüp durmayalım, kaybolan koyunlar olmaktansa, karşı çimenliği fazla merak etmeyen ama elindekinin keyfini çıkartan mutlu koyunlar olalım diyeyse?
C: Hayır bu kadar basit olamaz! Düşünemiyorsam insan bile değilim ki! Koyunum evet..
F: Olmadığını kanıtlayabilir misin?
C: Bilmiyorum.

*

F: Neyse özetle... tüm bunları Pessoa ve diğerlerini okuyarak anlayabileceğini düşünüyorsun?
C: (Şah? Hayır henüz değil...) Pessoa'nın karışıklıklarında kendimi buluyorum, onun benim de hissettiklerimi yazıya aktarışındaki becerisine hayranlık duyuyorum, özeniyorum ve evet, onun açtığı yoldan düşünmeyi de seviyorum.
F: Ama bu "neden düşünüyorsun?" sorumun cevabı değil, biliyorsun değil mi?
C: "Şah, mat!". Biliyorum....

*

Neden okuduğumu bilmiyorum.....
Ya da okuduğumdan neden bunca zevk aldığımı....
Neden düşündüğümü de bilmiyorum.
Siz biliyor musunuz?
Ağır bir yazı olduğunu ve az okunacağını biliyorum ama fikirlerinizi duymayı çok isterdim..

*

Pessoa'dan bazı cevaplar:

"Gerçeği bilseydik zaten görürdük. Şöyle bir düşünecek olursak, evrenin anlaşılamazlığını tesbit etmiş olmak bize yetmeli; onu kavramaya çalışmak bir insandan daha azı olmak demektir. Çünkü insan olmak zaten evrenin anlaşılamayacağını bilmek anlamına gelir.."

"Ve kendime ağırlık yaptığımı hissediyorum, evet, bilinçlenmeye mahkum olmaya benzeyen bir ağırlık veriyorum üzerime.."

"Önemsiz olduğumu söyleyen içgüdünün, küçücük olup da mutlu olmayı düşünebilmenin tesellisi.."

*

Ve dün gece, karşıma bu çıktı. Şaşkınlıktan oturdum kaldım. F. Ricky, bense Russell..! Kelimelere kadar aynı şeyi tartışmışız. İnanılmaz.. Lütfen bu kısa bölümü izleyin, bence muhteşem bir tartışma:


Bu yayının 70dk’lık tamamını da şu linkte bulabilirsiniz.

Foto: Yağmurlu bir gün Kabataş. Şehrin şelâleleri... (Internetten). F.'in baktığında "harika bir manzara" dediği, benimse "aksaklıklar, plansızlıklar.. kısaca: korkunç" diye düşündüğüm.....

22 Mayıs 2020 Cuma

Ennn bi' arkadaş!

Kelime "muharebesi"nin beni en zorlayan sorusu şu oldu: "en" yakın arkadaşınızı tanımlayan bir kelime (Soru no 2). Tam 35 senelik bir "en" yakın arkadaşım var (evet anaokulunda tanıştık!) ve onu "vazgeçilemezim" olarak tanımlayacağımı biliyorum. Bu kolay. Ama benim zorum "En" kelimesiyle! Kendimi bildim bileli bu "En" kelimesine alerjik reaksiyon gösteriyorum. Meselâ bana "en sevdiğin renk, en sevdiğin yazar, en sevdiğin müzik grubu, en en en.." derseniz, bende o ortamı topuklarım totoma vura vura kaçma isteği baş gösteriyor! Çünkü bulamıyorum "en"lerimi, kenarlarımı, köşelerimi, sınırlarımı ve kesinliklerimi.. Böyle bir sorunum var. En'lerin tamamı benim için koşula, ortama ve zamana göre değişiyor..!

vazgeçilmezimmm!

Meselâ; şimdi Burcukum benim 35 senelik ve hakikaten en yakın dostum. Fakat benden taaa 2500km ötede. E ne olacak şimdi? Ya da meselâ, Burcu ile hiç kopmadık ama onsuz girdiğim farklı ortamlarda farklı "en yakın"larım oldu. Bazen ona anlatamadığım bir derdimi ya da anlık bir sevincimi ilk başkasına açtım, o başkasını o an, orada en yakınım gördüm.. Bu ona ihanet mi oldu şimdi?

Ben bazı kavramların sınırının, köşelerinin olmasına karşıyım. Sevgi, dostluk, aşk bunlardan bazıları. Bu kavramlara "en" yapıştıramıyorum. Dostlarım ve arkadaşlarım dediğim kişileri zaten "en çok" sevmişim ki, hayatımdalar. Zaten karşılıklı sevgimiz azalır ya da biterse hayatımda da yerleri azalmış ya da bitmiştir, öyle değil mi? E bu durumda, şu an hayatımdaki herkes benim için "en".. Herkesin bir yönü "en", sevdiğim her şeyin "en"i var.

3 kafadarlar; orta ve lisede ayrılmaz üçlü - ve yavruladık..

Üstelik "en" kelimesinin ardına bir de sıfat eklenirse, çileden çıkıyorum. En iyi, en güzel, en tatlı, en çirkin, en kötü.. Dünya siyah ya da beyaz, 0 ya da 1 değil ki!

Bir de sanırım asıl sorun; birine "en" etiketini yapıştırdığımda aslında hayatımdaki diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünüyorum ben. Evet Burcukum benim vazgeçilemezim ama farklı ortam ve zamanlarda, koşullarda onun kadar derinlemesine dostluklar kurduğum, birçok en iyi dostum daha var. Belki bu size saçma geliyor; "en iyi" sadece 1 tanedir diyorsunuz ama şunu sorayım: "en" sevdiğiniz çocuğunuz hangisi? :) Seçemezsiniz. Çünkü sevgi böyle bir şey; birini sevince, kalbinizde yeni bir bölme açılır, onun ardından şanslıysanız bazen biri daha girer hayatınıza ve yeni bir bölme açılır, daha da şanslıysanız biri daha ve böylece genişler sevginiz. Bölünmez, artar. İşte bence arkadaşlık ve dostluklar da böyle.. "En"i, sınırı, sonu yok..

Gençliğimi de bu Bünyamin midir Benjamin midir nedir, 
bu lumbersexual herüf yedü, afiyet ola..

Bu anlamda evet ben aslında aynı anda iki kişiye aşık olunabileceğini, sevilebileceğini de savunuyorum. Bunlar olabilir ama "arkadan dolap çevirmek ve aslında sevmediğin birini seviyormuş gibi aptal yerine koymak, daha iyisini bulana dek oyalamak ve aldatmak" işte o benim kitabımda büyük günah.. Ama bunlar bambaşka bir konu, poligami anlayışına ya da açık evlilik konusuna, "aldatma nerede başlar"a falan girersek çıkabilir miyiz, emin değilim :)) Neyse ki kelime muharebemizde yok öyle zor sorular.

"İstanbul'a gelmeyi istiyorum" diyince, 
3 mum birden yakıp amin diyen bi'tanem de bu.

Hazır en konusuna dalmışken, izninizle diğer "en"li soruları da cevaplamak istiyorum:

Soru no 5: En sevdiğiniz renk için bir kelime: Nar çiçeğinin rengi, Ege'nin "firûze" de denen kendine has mavi/yeşil rengi, içine minicik bir etek giyilmiş upuzun bir paltonun hâkiye kaçan koyu yeşil rengi, sardunyalarımın kıpkırmızısı, oğlumun saçlarının ve kızımın gözlerinin rengi.. Bir de renk olarak hiç sevmediğim ama ismini çok sevdiğim "fuşya" vardır, onu ne yapacağız peki?

Soru no 10: En sevdiğiniz spordan bir kelime: su sporlarını çok seviyorum; aletli dalış, kulvarda yüzme ve denizcilik. Her birinin çok güzel kelimeleri var ama beni asıl büyüleyen, bir fırsat çıksa da kullansam dedirten; denizcilik terimleri. Bazen sırf denizi özlediğimden, günlük hayatta kullanıyorum: “alesta!” diye bağırdığımda hazırola geçip bekleyen tayfalarım pardon çocuklarım var meselâ :) Ya da beklenmedik bir anda çocuklardan biri bana sarılırsa ve şaşırırsam "Aborda? Hayrola?” derim. Severim denizcilik terimlerini günlük hayatta kullanmayı.

Bunlar da son 7 yılımın en yakınları: A., N., S. (ve 4 eşantiyon)
Olmasalar... çıldırırdım!

Soru no 15: En sevdiğiniz kitapta bulduğunuz bir kelime: İşte şimdi tam eyvah! Kitaplarıma da yazarlarıma da hiç “en” diyemedim ben ama bu soruyu en son okuduğum olarak değiştirip şu kelimeyi huzurlarınıza sunuyorum: Bergüzâr. Anlamı; birine seni hatırlatması amacıyla verdiğin hediye. Üzerinde hoş bir el yazısıyla "benden sana ufak bir bergüzâr.." yazan bir paketçik aldığınızı düşünsenize, içinden de evdiğiniz bir kitabın orjinal ilk baskısı çıkmış meselâ! Mutluluğun bizatihi resmi değil de nedir bu?!

Fotolar: çocukluk, ergenlik, gençlik, ilk yetişkinlik ve artık ortayaş dönemimdeki bestieee'lerim; hepsi hâlâ duruyo ha, yanlış anlaşılmasın :))) Ömürlük bunlar, ömürlüüüüük.. Allah herkese versin!

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Tehlikeli düşünceler

Berlin’de ortalık yıkılıyor. Corona’ya rağmen yaşama eskisi gibi devam etmek isteyenler sokakları dolduruyor. “Yeter artık!” diyorlar, “işimizi gücümüzü, çocuklarımızın eğitim hakkını, dostlarımızı görebilme özgürlüğünü geri istiyoruz!” Hak veriyorum. Hem de çok.

Bir daha geçirir miyiz, geçirirsek daha mı hafif geçiririz, bilmiyorum. Uzmanlar da bilmiyor. Ya da kendim geçirmeden, üstümdeki kıyafetlerden başkasına geçer mi, bilmiyorum. Bir yanım “dünya üzerindeki en şanslı insanlardan birisin” dese de, öbür yanım temkinli, korkuyor. Belki market alışverişini yıkamadan direkt dolaba koyma özgürlüğüm var, çocuğumu korkmadan okula yollama özgürlüğüm var ama öte yandan da.... Hayat asla eskisi gibi değil. Ve eskisi gibi olacak mı, emin değilim..

“E tamam hasta olduk iyileştik, peki şimdi?” psikolojisi yavaş yavaş beni tüketiyor. “Bari bizim gibilere bir çözüm bulunsun” diyorum, artık hayatıma devam etmek istiyorum!

Başkaları ise, tehlikeli buluyorlar bu düşünceleri. Herkes böyle düşünmeye başlarsa, herkes sokaklara dökülüp "yeter artık!" diye ortalığı yıkmaya başlarsa, ne olur bu işin sonu diyorlar. Onlar da haklı, ucunda ölüm olan bir korku bu, çok haklılar..


Tüm bunları düşünerek yavaş yavaş biçiyorum çimenleri. Hiç acele etmeden, makinayla defalarca ve boydan boya tüm bahçeyi adımlıyorum, sonra enlemesine yürüyorum. Fakat çimenlerin arasında kendiliğinden bitmiş papatyalara, belki içlerinde dört yapraklıların olabileceği yoncalara kıyamıyorum. Bahçenin çeşitli yerlerinde papatyalar öbek öbek gülümsüyorlar bana, yoncalar çapkınca göz kırpıyorlar. Karşı komşu sesleniyor "yine mi kıyamadın?" ellerimi açıyorum iki yana, benden bi' cacık olmaz.. Gülüyor.. El sallayıp giriyor içeriye.


Kesim bitince, su veriyorum çiçeklerime ve saksılara ektiğim, hafif hafif kızarmaya başlayan, mis kokulu, mini minicik yabani çileklerime. Kana kana içiyorlar suyu. Çimenlerin kokusuna kır papatyalarımın, sardunyalarımın kokusu karışıyor. Elma ağacım.. Böğürtlenlerim, frenk üzümlerim, yaban mersinlerim ve hatta karadutlarım.. Gözlerimde karanfiller... Ufacık bir bahçe ama karma karışık düşüncelerime verdiği yeşil serinlik, tarifsiz büyüklükte.


İşim bitince, bahçedeki hortumdan akan buzzzz gibi suyla önce çıplak ayaklarımı, sonra ellerimi, en sonunda da yüzümü yıkıyorum. Tenimden suya akan tehlikeli düşüncelerin buğusu tüterken, gözlerimi kısıp keyifle bakıyorum batmakta olan güneşe. Bir gün daha bitti.. Keşke hiç bitmese bu güneşli günler... Keşke donup kalsa zaman tam şu anda, hortumdan fışkıran su damlacıkları havada asılı kalsa, zaman çocukluğumun geçmek bilmeyen Ağustos akşam üstlerindeki gibi asılı kalsa, akmasa.. Herakleitos geliyor işte o an gözümün önüne. Yaşlı bir zeytin ağacına dayamış simsiyah kıvırcık saçlı başını ve gülümsüyor: "Her şey;" diyor. "Akar!" Öğren artık bunu, direnip durma..


Ve kelime meydan okumamız, tabii. Bu günden, bahçemden aldığım ilk hasattan bana kalan: İçinde 4 sesli harf olan bir kelime (Soru No. 19): Karnabahar :) Hem 4 sesli harf, hem 4 farklı renk!


Bugünlerde söylemeyi sevdiğim kelimeler (Soru No.18); ladin, servi, manolya, jakaranda (bu konuda yazmışım bu linkte, muhteşem..), nar ve en çok da zeytin! Ve bence simsiyah bir köpeğe isim olarak konulabilecek en güzel kelime (Soru No. 23) de; Zeytin! Hattâ, zeytinin bence düpedüz mutlulukla bir ilişkisi var!

Bunu soran yok ama; bu sıra yapmayı en çok sevdiğim şeyleri yazarak bitirmek istiyorum: Monocle veya Düşünbil dergileri eşliğinde, kulağımda Andrea Motis, kesmeye kıyamadığım papatya ve yonca öbekleri üzerindeki mavi hamakta zaman geçirmek.. Evet. Seviyorum!

18 Mayıs 2020 Pazartesi

Güneşli günler

Öyle güzeldi ki..! Şu son üç gün. Baharı iliklerime dek hissettim. Yaşadığımı hissettim. Herşeyin eskisi gibi olduğunu hissettim. Hayır rüya falan değildi, "yakında biz de.." diyebilmeniz için her anını yazmak istiyorum. Umut çünkü..

Geçen hafta başından Cuma akşamına dek sürekli sağanak yağmurlu ve bir türlü 12 derecenin üstüne çıkamayan hava, Cumartesi sabahı birden ısınıverdi. Ama sıcak değil, serin değil, şeker gibi bir bahar havasından bahsediyorum. 20 derece, masmavi bir gökyüzü, tek bir bulut yok!


Cumartesi sabahı bu tatlı havaya, çalı bülbülleri ve kırlangıçların aşk şarkılarıyla uyandığımız gibi, hemen dışarıya fırladık. Dachau kasabasının yakınlarında, Amper ırmağının kıyısında muhteşem bir yürüyüş yolu vardır, oraya gittik. 10km ve sık ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla giden bir patikadır bu. Ara sıra ırmağın dağılan kollarının üstünden tahta köprüleri aşar, ırmağın debisinin azaldığı yerlere çeşitli dal ve saman parçalarını azimle taşıyarak yuva yapan balıkçılları, yumurtadan yeni çıkmış çirkin ördek yavrularını ve sinirli şekilde etrafı süzen kazları, gizli ufak köşelerden dönüverdiğinizde birden önünüze çıkan, ırmağa inen merdivenlerin kenarında oturabileceğiniz ufak doğal kayalık alanları görürsünüz. Muhteşem bir yerdir ve yerliler dışında pek bilen olmadığı için, kimsecikleri de görmezsiniz. Piknik torbasına meyveler, ufak atıştırmalıklar attım, çocukların 10km yürüyememe olasılığına karşı bisiklet römorkunu da yanıma aldım ve başladım yürümeye...


Ben yürümeye başlayınca duramıyorum :) Ayaklarımla düşünmeyi seviyorum..


Çocuklar doğayla oynarken, açtım kitabımı, ayaklarımı ırmağın buz gibi sularına daldırdım, onların neşeli “keşif” çığlıklarını dinleyerek okudum, okudum, okudum.. Güneş yükselip, biz acıkınca dünyanın bence en güzel yemeği olan ekmek, peynir ve domates üçlüsüyle piknik yaptık, üstüne tarladan topladığımız çilekleri yedik, birden önümüze çıkıveren ufak çimenliklerde “tepedeki çimenlikten seyr'eylemek şu alemi” şarkısını söyleyip, kollarımızı iki yana açıp döndük döndük döndük, çimenlere yuvarlanıp, sırt üstü uzanıp, tepemizde hâlâ dönüp duran dünyaya ve kendi ufacık ve gülünç hâlimize şaşırdık..


Papatyalardan taç yaptık, büyük bir ciddiyetle çiftleşen böcekleri izledik, onlara özenip biz de öpüşüp kucaklaştık ve akşam inerken de, yorgun ama mutlu eve döndük..

Ve bugün, yine istediler :)

Fakat bugün özel bir gün. Bugün okullar açıldı ve tam 10 hafta sonra bu sabah kızım okuluna gitti! İlk defa hayat sanki normalleşmeye bir adım daha yaklaştı. Öğlende onu aldım, bisikletlerimizle yarışarak, gülüşerek orman yolundan evimize döndük, hiç oyalanmadan, bizi bekleyen ufaklığı ve piknik sepetimizi alıp geri çıktık. Bu seferki keşfimiz sadece çocuk bahçesiydi ama binlerce böcek, kuytu gölgelikler ve üstüne tırmanılacak bir sürü ağaç olunca, yine akşamı bulduk..


Akşamsa yine bir güzellik: Münih’li olmanın en keyifli yanı olan bira bahçeleri açıldı! Rezervasyonla ve az sayıda insanın aralıklı oturacağı şekilde olsa da; giydik drindle ve lederhose’lerimizi! Çünkü senenin ilk bira bahçesine gitmenin bir adabı olmalı.. Üstelik bugün özel bir gündü; bugün, normalleşmeye başlama günüydü!


Hayatın normale dönmesini istiyorum! Sabah çocuklarımı okullarına bırakıp işime gitmeyi, harıl harıl çalışmayı, öğlen onları alıp güneş altında ve doğada zaman geçirebilmeyi istiyorum! Akşam bira bahçelerine gitmeyi, karşı masadakilerle birbirimize laflar atmayı, gülmeyi, kendimi sağlıklı, mutlu ve güzel hissetmeyi istiyorum!


Doya doya, keyfini çıkarta çıkarta, her anıma şükrederek yaşamayı istiyorum...!
Ve hemen, şimdi istiyorum!

Kelime meydan okuması No 11: Sizi rahatsız eden bir kelime: İmkânsız! :P

14 Mayıs 2020 Perşembe

Alfresco yaşam nedir?

Tante Rosa bloğunda Merriam-Webster kelime meydan okumasını paylaşmış ve ilgilenen herkesi davet etmiş. Tam bir kelime tutkunu olarak (buna geleceğim aşağıda) ben de varım! Ama soruları sırayla degil de; aklıma geldikçe, karışık cevaplama hakkımı kullanabilir miyim?

1.Sizi mutlu eden bir kelime?

Alfresco! Daha doğrusu Alfresco yaşam tarzı. Nedir? Bence cennettir! Tam anlamı; ev içindeki yaşamın dış mekâna taşınması. Görsellerdeki gibi; doğaya karışmak. Mesela yemek masasını bahçeye çıkartıp; uzuuuuun uzun, ağır ağır, konuşa gülüşe yenen yemekler. Ya da balkona bir sedir atıp; gece boyu yıldızlara bakarak hayâllere dalmak. Ya da bahçeye bir yer masası kurup; dostları etrafına toplayıp, sabahlara dek usul usul, fısıl fısıl konuşmak..


İtalya'nın cennet köşesi Toskana'dan çıkma bir kelime bu. Çünkü Toskana'da evler avlulara açılır ve mutlaka tahta masalar, zeytin ağaçları ve servilerin altında gecenin çok geç saatlerine dek süren sohbetlere ev sahipliği yapar. Bu tarzı Akdeniz’in çevresindeki tüm şehirlerde, limanlarda, kasaba ve köylerde bulursunuz. Toskana’da geçen tüm filmlerde mutlaka alfresco sahneler vardır ama en çok da, izleyen hiç birimizin aklından çıkmayacağına inandığım, Woody’nin Vicky Christina Barcelona filminin o ünlü “verandadaki gitar dinletisi” klasik sahnesinde hatırlarız bu kelimeyi..

Alfresco, İtalyanca’dan tüm dillere geçmiş bir terim olsa da; güncel İtalyanca’da Al fresco “hapse girmek” anlamına geliyormuş! Bir kelime zamanla değişir de, bu kadar mı zıt anlam edinir?! Alfresco’yu doğuran kültür, şimdi bu kelime yerine “all’apperto” (dışarıda) kelimesini kullanıyormuş. Fakat Fransızca’daki “en plain air” (dışarıda), özellikle ressamları etkileyen bir akım haline gelmiş. Bu tarzın ressamları ise elbette Monet, Renoir, Bazille gibi Impressionist’ler..

Alfresco’nun bir başka türevi de Amerika’da moda olmuş. Onlar da bu terime "çiftlik evi tarzı" (farmhouse style) demişler ve romantizmini - bence - öldürüp, yerine bolca Güneyli aksanı, mangalda  pişen kırmızı etler, hantal tahta mobilyalar ve avlanmış hayvanların doldurulmuş kafalarını eklemeye cüret etmiş ve kapitalist dişlerde öğütüp tüketmişler.. Ama ona girmeyelim, biz Akdeniz’imizin etrafında biz bize kalalım.

Fakat; tahta önemli! :)

Etrafına toplanacağımız masanın tahta olması; çok önemli..! Çünkü tahtaya dökülen yemeğin yağı, şarabın lekesi, tahtaya bir “kişilik” ya da ruh verir zamanla; yaşanmışlık verir, anlam verir.. Ucuna köşesine bazen birşeyler kazırsın, yeri gelir bir kalp çizersin meselâ. Böyle böyle, nesilden nesile, aile mirası olarak aktarılan tahta masalar biliyorum, ben. Müthiş bir zenginlik gibi gelir bana tahta masalar..


Evimdeki tahta masayı çok uzun aramalar sonunda, bir antikacının arka köşesinde bulup, kalbim çarparak aldım. Bana göre çok güzel bir tahta masa. Masamı ararken, çeşitli dergilerde Alfresco masalara bakma tutkusu edinmiştim.

Üstteki fotoğrafı da bir "dış mekânda yaşam" dergisinde gördükten sonra (Toskana’da Villa Dilemma adındaki bir butik otele ait) sadece dakikalar içinde, tüm sokakları aşka çıkan bir hikâye yazmıştım bir zamanlar. Şöyle bir şeydi; belki seversiniz:

"Zeytinler büyüdüğümüz coğrafyanın en belirleyici özelliğiydi. Şimdi düşünüyorum da, insanlar zeytin ağaçlarına sadece geçim kaynağı gözüyle bakmaz; aynı zamanda olağanüstü bir saygı duyarlardı. Çünkü bir zeytin ağacı, özensiz kalırsa 500; bakım görürse 2000 seneye yakın yaşıyor! İnsan onun gölgesinde sadece kendi ufacıklığını düşünebilir..


Bahçemizde bir çok zeytin ağacı vardı ama bu ağacın değeri farklıydı. Annem güzel elleriyle onu daha ufacık bir fideyken toprağa dikerken, ben hemen yanında, eteğinin dibindeydim. Kendi ufacıklığıma ve fidenin ufacıklığına rağmen, bunun hayatımdaki önemli anlardan biri olduğunu anlamış, her saniyesini hafızama haydetmeye çalışmıştım.

Zeytin fidesi yıllar boyunca denizin nemini yemiş, denizin kokusu ve sesiyle büyümüş, benim oyunlarıma, çocuk neşeme, ergen hüzünlerime, yetişkinlerin dünyasına geçişime ve tüm hislerime, düşünce ve hayâllerime yaren olmuştu. Artık ikimiz de yetişkindik. Onun verimli dallarımdan sarkan yemyeşil zeytinleri, benim eteklerimden ayrılmayan üç küçük çocuğum, deniz gözleri bana aşkla bakan sevgilim..

Ellerine hayran olduğum ve hayatını elleriyle kazanan bu adam, bir gün ellerimden tuttu ve "sana bir şey göstereceğim ama gözlerini kapatman lazım" dedi. El ele bahçeye çıktık, seslerden, kokulardan ve 40 senenin alışkanlıklarından biliyordum beni zeytinimin altına götürdüğünü. Ve gözlerimi açmamı söylediğinde.....

Oradaydı işte! Verniksiz, boyasız, makyajsız. Benimdi!


Ve sonrasındaki 35 sene boyunca her akşam zeytinin dibindeki tahta masamızda oturduk. Sofralar kurduk. Gecelerden sabahlara sohbetler ettik. Seviştik. Misafirler ağırladık. Cocuklarımızın büyüdüklerini, birer birer kendi yollarına gittiklerini izledik birlikte. Ve ben ellerimi hiç bırakmayan o güzel ellerin zamanla yaşlanıp beneklendiğini, bakmaya kıyamadığım deniz gözlerinin yorulduğunu izledim günden güne. Hep o zeytinin altındaki tahta masamızda oturarak.

Ve bir gün göçtü gitti.. Kırlangıçlar gibi, birden..

Ne zaman tahta masamın üzerinden kırkangıçlar geçse, mevsim ilkbahar ya da sonbahar farketmez, seni düşünüyorum. Tahtaya hayat veren o güzelim ellerini, yumuşacık gözlerini.. Seni en çok bu zeytinin altındaki tahta masamızda tek başıma otururken özlüyorum.."

Yaa işte böyle. Bazen bir masa insana neler yazdırabiliyor.. Ama kabul edelim.. "Masa da masaymış ha"! :) İlk sorunum cevabı biraz uzun oldu ama, dedim ya; ben kelimelere tutkunum dostlar....

8 Mayıs 2020 Cuma

Ağaç ev nasıl yapılır?

Terapist olmasaydım, marangoz olmayı çok isterdim! Daha çocukken, sahilde bulduğum ufak tahta parçalarından (ananemin en kıymetli bıçaklarını mahvetmek pahasına) oyarak, küçük kayıklar yapmayı çok severdim. Yumuşak bir tahtaya şekil vermek, onu eğip bükmek ve bir eşya ya da sanat eseri haline getirmek beni mest ediyor.

Meselâ IKEA'dan eve gelen (ama mutlaka tahta olacak!) eşyanın kutudan çıkıp birleştirilmesi gibi basit şeyler bile, bana çok büyük keyif veriyor. En son 250cm'lik gardrobu tek başıma yapmaya kalkıp, tabii altında kalma hikâyem var (çünkü, öhöm, nihayetinde 47 kiloluk bir cüceyim ben) ama onu karıştırmayın.. Kuyruğu dik tutmak adına, başarılarıma odaklanalım :))

Üniversite için tek başıma yaşamaya başladığımda, kağıt üstüne çizdiğim tamamen kendi tasarımım olan planla, babamın marangozuna gidip siparişimi vermiş, tam istediğim gibi (ama tabii 150kg'a yakın - hesaplama hatası) simsiyah kocaman bir orta masası yaptırmıştım. Masanın üstü kalın kesme camdı ama içi derin bir oyuktu ve ben bu bölmeye, yıllardır daldığım çeşitli denizlerden topladığım kestane kabuklarını, deniz canlılarından kalan iskeletleri koymuştum. Bu masa (120x120x40cm'dir), gerçekten uzun süre övünç kaynağım oldu, hâlâ da annemlerin evinde duruyor.


Sonrasında ufak tefek başka işlerim de oldu. En son şu kuş evini yaptım geçen hafta.. Kendim kestim çaktım, hazır değil. Çocuklar da boyadı. Uyduruk ama fonksiyonel.. İçine bulgur koyduk biraz, henüz gelen giden yok ama umutla bekliyoruz. Belki sallandığı için korkuyorlar, duvara sabitlesem daha mı iyi olur bilemedim ama ağaçta salıncak gibi sallanması hoşuma da gidiyor...

Neyse. Şimdi nereden aklıma geldi bunlar anlatayım. Internetten bahçe için fikirler bakarken şunu görmeyeyim:


Delirdim.. Delirdim! Ah dedim, bir atölye kursam kendime. Araç gereç alsam. Marangozluğa soyunsam bu yaşta, kadın başıma demeden. Öğrenebilir miyim acaba, internetten kurslarla olur mu? İlle ustasından, mekânında mı alınır çıraklık? Ne bileyim bir oyun evi yapsam meselâ (içinde 1 defa bile oynamasalar tabii). Ya da hep hayalini kurduğum Alfresco ya da Toskana tarzı da denen, ağaçların altına konabilen, en az 10 kişilik (çünkü keşke kocaman bir ailem olsaydı; 2 çocuk bana çok az..) hem yemek yiyip hem de sohbete doyamayacağımız kocaman bir yemek masası yapabilsem şöyle muhteşem:


Ya da yaz gecelerinde bir sürü yastık, bir sürü mum falan eşliğinde kitabını alıp gömüleceğin söyle bir alan..

Hayâl olarak kalmasa! Marangozluğa gerçekten çok özeniyorum ama tepsi yapma, ahşap süsler yapma değil de bildiğin ahşap mobilya marangozluğuna özeniyorum.. Bir de ne kadar bedensel güç ister, benim boyutlarımda bir kadının marangoz olması imkânsız mıdır? Bir araştırsam mı acaba? Bilen ya da tanıdığı marangoz olan ve bu konuyu sorabilecek olan var mıdır?

Değerli linkler:
DIY Ağaç ev planları ve fotoğrafları şu linkte, şahane: https://morningchores.com/playhouse-plans/
Bu linkte de şahane :D Üstelik sadece ağaç ev değil, çeşitli mobilya planları!!! https://www.thesprucecrafts.com/free-playhouse-plans-1357134

5 Mayıs 2020 Salı

Hıdrellez ve el ele yaşlanmak

Bugün sevgili Vladimir'in Hıdrellez hakkında taaa 9 sene önce yazdığı yazısını yeniden okuma şansım oldu. Buyrun, linki buraya bırakıyorum. Hıdrellez benim için gerçekten özel, Hıdır ile İlyas'ın hikâyesinin içinde ismimin geçtiğini ise ilk defa bu yazıdan öğrenmiştim. Kalbi temiz diye seçilmiş Ceren...

Kalbim temizdir gerçekten, övünmek gibi olmasın (oldu) :)) Karşımdaki için dileklerim, dualarım içtendir. Sinirim de uzun sürmez, saman alevi gibi geçer. Ne düşmanım, ne kırgın olduğum biri var şu dünyada.. Şanslıyım. Tabii mutlaka bilmeden kırdığım insanlar vardır ve malesef birkaç tanesini kırmış olduğumu da biliyorum.. Düşündükçe iç çekerim, pişmanım ama ne çare.. Hayat böyle, malesef bazı şeyler karşındakini kırarak, üzerek öğreniliyor. Yeter ki "niyet" daha baştan kırmak, üzmek olmasın.

Kendi içime bakınca, "meselem"in kendimle olduğunu, başkasıyla olmadığını görüyorum. Bunu görebilmek biraz da meslekten tabii, sonuçta herşeyin (öfkenin, kırgınlığın, neşenin ve mutluluğun hatta aşkın bile) kendi içimizde olduğunu öğrendik eğitimimiz boyunca. Yani benim de meselem aslında kendi içimde. Ama insan ilişkileri işte.. Eğilip bükülmek, kırılmamak, kırıldıysan da filiz verip yeniden devam edebilmek.. Katı olmamak, affedici olmak, empati yani modern tabirle.. Hep bana dememek, biraz karşındakini dinlemek; cevap vermek için değil, anlamak için.

Bu gece hıdrellez. Sadece kendimiz için değil, hepimiz, birbirimiz için de güzel şeyler dileyelim ne olur... Sevdiklerimizin değerini düşünelim, yaşadığımız anların kıymetini.. Çünkü hepsi, geçiyor..

Bu sabah markete gitmem gerekti. Ben de herkes gibi sağa sola paranoyak bakışlar atıyor, maskenin altında hiç gülmeyen yarım suratlı insanları şüpheyle süzüyor, işimi hızla bitirip güvenli bölgeme dönmeye bakıyorum.. Tam çıkarken, ben diyeyim 100, sen de 90 yaşlarında iki insan gördüm kapıda. Markete gelmişler. Yüzlerinde maske olmadığı için güvenlik içeriye almıyor, ikisi de incecik, kemikleri eğrilmiş, kamburları çıkmış, kendileri kadar yaşlı görünen kıyafetleri üzerlerinden sarkıyor. Kadının saçları bembeyaz ve upuzun, omuzlarından aşağıya salınmış. Adamın az saçı var ama onunki de bembeyaz. Dışarısı yağmurlu ve 7 derece; ne üstlerinde ceket, ne ellerinde şemsiye. Ama elleri sıkı sıkı kenetlenmiş, el eleler!


Güvenlik ne yaptı etti, almadı. Zaten kural bu. Adam kadına döndü ağır ağır "Hazinem; bugün sokmuyorlar bizi, yarın yine gelelim olur mu.." dedi. Kadın pek ikna olmadı ama başını ağır ağır salladı, adamın elini daha da sıkı tuttu, incecik kıyafetleriyle çıkıp gittiler...

Ne almak istemişti kadın, acaba onların yerine benim almama izin verirler miydi, bi koşu gidip alsaydım keşke.. Ama işte bazen sadece izliyorum olan biteni, sonra da oturup hikâyeler yazıyorum. Neye yarıyor bilmem..... Sanırım; el ele yaşlanmak ve birinin hazinesi olmak da mümkün bu hayatta.

Umarım en az bir kişinin, mümkünse de birçok kişinin hazinesi olasınız.... Sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum, hepimize!