29 Haziran 2022 Çarşamba

22'den 26'ya: Yârim, Haziran!

Haziran'ın nasıl geçtiğini anlayamadım.. Hani durulmayan istasyonlar gibi der ya Sait Faik, öylesine hızlı geçtik Haziran'ın içinden ve birden Temmuz durağı'na geliverdik.

AĞIRLADIM:

Oz.'un gidişinden iki gün sonra M.'in doğum günü vardı ve annemle babam ona sürpriz yaparak Türkiye'den geldiler. En son Corona öncesinde yani 2,5 sene önce gelmişlerdi, bu ziyaret çok iyi geldi hepimize. Çocuklar öğlene dek okula gittiler, ben de ailemle aynen kendi çocukluğumdaki gibi "çekirdek 3'lü" olarak bahçede kahvaltı ettim, sohbet ettim. Sonra çocukları okuldan alıp, tatile özel yoğun yüzme antremanına götürüp getirdim, öğleden sonra da bazen göle, bazen parka gittik hepbirlikte. Annemin dizleri sorunlu olduğu için fazla yürüyemesek de, sanırım mümkün olduğu kadar gezdirebildim onları. Oz'la bir, sonrasında annemlerle 2 hafta, bana gerçekten çok iyi geldi..

çekirdek üçlü 🧿

KUTLADIM:

M. bu sürprizden en mutlu olanımızdı tabii. Umuyorum ki çok güzel bir doğumgünü geçirdi. 11 çocuk ve 5 yetişkindik evde! Önceki geceden pastasını kendim yaptım ve oynayacağımız dedektiflik oyununu hazırladım. Bu dedektiflik oyunu tam bir saatimizi aldı, mahallede kaldırıma tebeşirle oklar koyup önceden belirlediğim ve balonlarla işaretlediğim 12 durakta 12 bilmece/bulmaca çözdük ve katilin kim olduğunu anlamaya çalıştık (tabii ki benmişim katil, Allah Allah!) 

Sonra eve gelip pastamızı kestik. İçinde 1kg çilek püresi, dışında da çikolatalar, şekerlemeler olan 9 yaş pastası - sonunda - yaptığım en iyi pasta oldu. Tabii ki Türkiye'deki pastane pastalarının yanından geçemez ama el emeği, sevgi, bir sürü de çilek yani..

ÇALIŞTIM:

Annemler döndükten iki gün sonra, F. çocuklarla 4 gün İtalya'ya kampa gitti, ben de bir önceki postta anlattığım gibi günümü gün ettim, hakikaten nasıl iyi geldi bu aralık bana anlatamam. Pazartesi günü okullar geri açıldığında, ben de resmen çalışmayı ve rutinimi özlemiştim! 

Tatil dönüşü iki hafta boyunca haftanın 4 günü Ukraynalı kızlarla toplantılarımız vardı ve 5. işgününde de üstüste, soluksuz diyebileceğim bir tempoda danışanlarımı görmek durumunda kaldım ama öyle yüksekti ki motivasyonum, yorgunluğu bırak, neşeyle çalıştım. Karşı taraftan da defalarca teşekkür aldım "C. Hanım siz beni herşeyimi kaybettiğimi düşündüğüm bir anda yeniden hayata bağladınız" dedi bir kız çocuğu.... Daha büyük bir ödül olabilir mi? Neden çalışıyorum sorusunun cevabı çok açık benim için.. Darısı "neden yaşıyorum" sorusunun da cevabına :))

Hayâlimdeki ofis!!! 😍 Aminnn.

İLK HASATI ALDIM:

Bahçeme 21 baharında diktiğim çeşitli orman meyveleri, bu sene sıcak giden havalar sayesinde daha da erkenci, her sabah bir avuç meyve topluyoruz.. Hiç gübre ve ilaç kullanmadığım için yarısını da toplarken dalından yiyoruz, gerçekten büyük keyif!

Küpe çiçeklerim, sardunyalarım ve karanfillerimden sonra, güllerim de açtı; bu sene beyaz, pembe, sarı ve kavuniçi güllerim var. Diğerlerine çaktırmayın fakat ennnn sevdiğim bu:

Bir maşallah'ınızı alırım 🧿

OKUDUM - DİNLEDİM - İZLEDİM:

Bu ay güzel okudum, tortuya arada yazıyorum zaten okuduklarımdan alıntılar ama beni en çok etkileyen, Sait Faik'in yıllar önce başka bir ruh haliyle okuduğum Alemdağ'da var bir yılan'ı oldu. Neden bilmem, bu öyküleri çok içimde yaşadım yeniden okuduğum şu son haftalarda.. Bazı kitapları her okuduğunda farklı katmanlarına girebilmen, ne kadar hoş.

Hani bazen insan "keşke şu satırlar sadece bana yazılmış olsa.." der ya, aslında her yazılan sadece sana yazılıyor zaten. Ve senin her okuyuşun da farklı anlamlara ve deneyimlere açılan bir pencere oluyor. 

Okuduğumun içine girdiğimde, hayatın başka alanlarında da karşıma o öykülerden bir şeyler çıkar hep. Yine öyle oldu. Sait Faik'in satırları ile Comfortably Numb'ın sözlerinin 20 sene arayla birebir aynılığını keşfettim meselâ. Ya da All for Mankind'ı izliyorum bir süredir ve oradaki duyguyla Hişt Hişt'in son paragrafının paralelliğine şaşırıyorum.. Hele çağımızın en ses getiren filozoflarından Judith Butler ile Sait Faik’in aynı paydada - hepimizin ortak paydasında - birleştiği satırları yakalayabilmek..?

VEEE GURUR DUYDUM:

Haziran, Pride month. Bu ay ne yaptın dersen, tabii ki renkli foroğraflar çektim, kutladım vs ama, asıl bir başarı kazandım ki, onun ağzımızda kalmasını istediğim güzel tadıyla bitirmek istiyorum aylık yazımı. Çünkü evet; GURUR duyuyorum.

Tasarım: John Jay Cabuay

Çocuğunun LGBTQ birey olduğunu çok zor kabullenen bir ebeveynle çalışıyorum bir süredir. "Bu bir hastalık, bu benim suçum, sürekli medya önümüze çıkarıyor ondan böyle oldu, ama çocuğum çok zorlanacak ve üzülecek" derken derken, şu an evladını her şekilde kabul edebilen, homofobik yaklaşımlara karşı dimdik durabilen, cevap verebilen, çocuğuyla ilişkisi daha güçlü ve bağlı bir anneye dönüşmesinde kendi yoğun çabası kadar benim de emeğim olduğunu biliyorum! Birilerinin yaşamına dokunmak ve iyileştirmek; işte bu beni çok mutlu ediyor sevgili blogcuğum, hem de çok! 

Bu ayki etkinliklerimizden biri de LGBTQ bayrağının renklerine ait fotoğraflar çekmekti, benim bayrağım böyle oldu :)

yaşam; rengârenk.

Ben ay boyunca gökkuşağını ararken, bu da şans eseri önüme çıktı:

kolumla küçük parmağım pek tombik çıkmışlar niyeyse :))
amaaağn, boşver. seven böyle de sever, sevemeyenin de kendi suçu :P
beğenmeyen küçük oğluna parmağına almasın :)))

19 Haziran 2022 Pazar

4 Günlük bekârlık sultanlık - 2

Haziran 2020'deki efsanevi bekârlık sultanlık günlerimi hatırlıyor musun sevgili blog? En altına "Unutmayım not düşeyim ki ilerde yeniden yapacak motivasyonu bulayım" diye yazmışım.. Resmen 2 senenin sonunda bu şen-ruh, sonunda yeniden evde tek başına! Bizimkiler Perşembe sabahının köründe (5.30 Alman dakikliğiyle) arabaya doluşup İtalya'ya kampa gittiler. Geçen seneki karavan maceramızda tanışıp kanka olduğumuz 3 çocuklu bir aileyle hem de. Ben "gaffam galdırmaz 5 çocigi" dedim, aslen beşi değil onu bile kaldırır da, bu kısmet kaçmaz. "Siz gidin, ben de çıkayım sultanlığın kerevetine" durumları..

çadır? yok almayayım :))

Geçen seferki gibi zamanımı saniye saniye planlamadım bu sefer. Ama öyle sürprizler getirdi ki bana hayat, gel yamacıma da anlatayım.. 

Bekârlık sultanlık - Gün 1:

Biz kimiiiiz? Türk kadınları. Evde yalnız kalınca ilk iş ne yaparız biiiiz? Temizliiiiiik :))) Sabahın 6'sında kulağıma podcastlerimi, ellerime de yemyeşil plastik eldivenlerimi takıp temizliğe başladım, öğlen 11'e doğru tüm işlerimi bitirdim. 

Ev misler gibi olunca vallahi canım keyfini sürmek istedi çünkü çocuklar varken, 2 saat cebelleşip aynen dekorasyon dergilerindeki evlere çevirdiğim ev, 2 dakikada eski haline geri geliyor. O nedenle, hazır mis gibi yakalamışım, tüm gün evimden çıkmadım. Uzattım ayaklarımı; gelsin limonatalar, gitsin aburcuburlar. Bütün günü kitap okuyup, film izlemekle geçirdim. 

daha güzel bir aburcubur yok bence..

Akşam öyle tatlı bir hava vardı ki, yemekten önce azıcık yürüyeyim diye çıkıp 2,5 saat yürümüşüm! Yemek de hikaye oldu tabii saat 10'a doğru eve dönünce. Bekleyenim mi var ohoooo, gel keyfim gel, aldım önüme tepsi içinde biraz peynir, biraz ekmek, bol da meyve.. Açtım yine bilgisayarı, artık bilmemkaçıncı Harlan Coben mini dizimi izlerken salon koltuğunda uyuyuvermişim :)

Bekârlık sultanlık - Gün 2:

Sabah 5.30'da uyandım, her yerim tutulmuş. İncecik örtüyle yatınca boğazım da ağrımış ama yemezler. Bu fırsat bir daha kimbilir ne zaman elime geçecek, fırladım kalktım hemen. Bugünü dün gibi evde geçirmeye hiiiç niyetim yok. Hızla hazırlandım, atladım trene, sabah 7'de vurdum dağlara. 5 saatlik bir tırmanışın ardından Wendelstein'ın zirvesindeydim..

alttaki vadiye kurulu kasaba minicik kaldı..

Doğada olmak muhteşem; o yalnızlık, o ıssızlık, o ter, o ritm, tüm o gömdüğünü sandığın düşüncelerin, korku ve endişelerin tek tek beynine üşüşmesi sonra hepsinin bir sis bulutu gibi yavaşça dağılıp yokolması ve geriye sadece nefes alıp verişinin kalması. Bu hissi çok seviyorum!

Tepedeki Alm'de ufak birşeyler atıştırıp, 3,5 saatte geri indim ve yine trenle eve döndüm. İniş çıkıştan daha çok yoruyor bacaklarımı.. Bu tip uzun tırmanışlarda çocuklar olunca ara sıra duruyoruz ama tek olunca vurdum başımı gittim resmen, zorladım biraz kendimi, kaslarım yanıyor.. Ama iyi geldi, çok iyi geldi! 

beni çizmiş.

Tüm günümü alan bu doğa yürüyüşü pilimi de bitirmiş tabii.. Saat 9 gibi - yine Harlan'la koltukta - uyuyakalmışım.

Bekârlık sultalık - Gün 3:

Sabah yine erkenciyim. Bugün extrem sıcaklık bekleniyor, o nedenle güneş yükselmeden bahçeleri suladım, tavşancıkların alanını da iyice ıslattım. Sonra taktım yine kulaklıkları, çıktım. Çiçekli bir elbise almak istiyorum bulabilirsem, oysa alışverişi hiç sevmem. Ama buldum! Üstelik ilk girdiğim dükkanda, tam istediğim renklerde ve kesimde. Hemen aldım, hemen döndüm eve, öğle sıcağı bastırmadan girdim içeriye.

kasksız çıkmam aaaabi.

Aslında niyetim göle gitmek ve tüm günü göl kenarında - ve çok soğuk değilse içinde - geçirmekti ama aklıma Noe'nin ikide bir reklamını yaptığı "yok böyle bir şey, mutlaka denemelisin, adam tam senlik bir karakter ve şehrin en lezzetli bistrosu" diyip durduğu falafelci düştü! Kaç senedir duyuyorum, adam aynen Seinfeld'deki "soup nazi" vardı ya, öyle bir tipmiş. Falafel-nazi! Yüzü hiç gülmez, aşırı sert mizaçlı, tam bir film karakteri ama döner dürümünü ve falafelini bir yiyen bir daha iflah olmuyormuş. Geçirdim yeni çiçekli elbisemi üstüme, çiçekli bisikletime atladım, düştüm yola.

Hakikaten adam romanlık çıktı. Bangır bangır hiphop çalıyor, bistronun önünü hipsterler basmış ama ikinci sırada halktan insanlar, öğle arasında döner alan birkaç inşaat işçisi, bir başörtülü teyze, tam bizdeki "esnaf lokantası" mantığı ama bildiğin sokak büfesi. Falafelimi sipariş verdim, adam aynı anda 5 sipariş alıp hiç eksiksiz yapıyor. Beklerken gizlice bir foto çektim, falafel-nazi'ye yakalanmayayım diye hipster abimizin ardına saklanarak. 

hazır ol'da bekleyen teyzeyle hipster abinin ortasından, 
yakalanmadan bir pozunu almışım sizler için ;)

Falafel-nazi hiç gülümsemeden falafelimi hazırladı, bir ara "herşey olsun mu?" diye sertçe sordu, ben de ürkekçe "soğanla acı olmasın" dedim, ters ters baktı, etrafta çıt çıkmıyor, hazırolda beklerken hiphop dinleyerek tek sıra halinde kıpırtısız duruyoruz. Ağzımızı açsak "no falafel for you! neeext." diyecek resmen.. Neyse siparişimi aldım ve bisikletime geri atlayıp ver elini CENNET.

Cennet neresi derseniz; işte burası. Ara yoldan sağa sap, dereciğe inen merdivenlerden in..


Eğer buralara yolunuz düşerse, söz sizi de getireceğim. Bence Münih'in ennnnn güzel gizli köşesi ve iddia ediyorum "Münihliyim ezelden" diyen bilmez! Ben böyle gizli ufak köşeleri keşfetme konusunda biraz yetenekliyimdir sevgili blog, nereye gitsem bulurum böyle gizli köşeleri.. Ama bu başka gerçekten. Etrafımda mavi ve yeşil helikopter böcekleri uçuşurken, ayaklarımı şırıl şırıl akan dereciğin buzzzz gibi suyuna sarkıtıp, falafelimi gömdüm. Ama hakikaten Noe haklıymış, yediğim (anavatanı İsrail ve Filistin, hattâ Lübnan dahil) ennnnn muhteşem falafeldi. Adam hakikaten efsaneymiş. 

o ünlü falafel buymuş.

Uzunca bir süre kaldım cennette. Biraz ayaklarımı dereciğe sarkıttım, biraz mavi helikopter böceklerini izledim, biraz hayâllere daldım, bir iki şarkı mırıldandım, derken akşam inmeye başladı. Hızlıca eve dönüp, duş alıp başka bir çiçekli :)) elbise giyip, yeniden çıktım. Gece K. ile alemlere akacağız. Bu sefer hedef yine dere kenarındaki İtalyan restaurantı..

K.'i beklerken, yalnız değilim, Sait Faik'leyim!

Kestane ağaçlarının altındaki tahta masalarda oturup uzuuuun uzuuuuun konuşmak, biri gidip biri gelen rosé şarabın tatlı serinliği, Almanların dedikodusunu yaparken İtalyan güzeli çilekli mascarpone'yi paylaşmak, öyle güzeldi ki.. 

Ve artık gece iyice inmiş ve garsonlar arka masada hepbirlikte yemeğe oturmuşken (bu da her zaman güzel bir işaret değil midir, bir restaurantın "ailevi" yapısını gösteren?!) e artık kalkıyoruz, sarılıp vedalaşıyoruz ve çakırkeyf vaziyette, bisikletten düşmemeye çalışarak eve dönüyorum. Artık bu üçüncü gecede, yatağıma gideyim diye hiiiiç zorlamıyorum, yine koltukta sızıveriyorum.

Bekârlık sultanlık - Son gün:

Tabii ki erken kalktım. Sayılı saatim olduğu için, bugünü çok iyi değerlendirmem lazım. Bugün Pazar, burada her yer kapalı. Ama önemli değil, zaten benim derdim doğayla ve kendimle. Bizimkiler akşama doğru gelirler ve yarın 15 günlük "ilkyaz" tatilinden sonra okulun ilk günü (Ağustos'ta kapanıyoruz biz). Çocuklar iyice temizlenecek ve okul-modu'na geçirilecek.. Yorgun ve huysuz da gelecekler kesin. Eşim de keçileri çoktan yitirmiş olur.. O nedenle hakikaten çok iyi değerlendirmem lazım bugünümü.

Hızla sırt çantamı yapıyorum. Kitabım, kulaklığım, ufak not defterim, kalemim, gerekirse yere serebileceğim bir piknik örtüsü, suluğuma hazırladığım limonatam - ki enfes, naneli ve ahududulu! 

iki elma (biri yeşil), güneş kremim, içimde bikinim, dışımda efil efil ve elbette yine çiçekli :)) bir başka elbisem, kafamda bisiklet kaskım, biraz para, kimlik, kendim, tamamız.

Fakat dışarı çıkınca kötü bir sürpriz beni bekliyor: bisiklet yok! Ya çakırkeyf dediğime bakma, eve gayet edebimle döndüm, bisikletimi yerine kitledim - emin misin C., kitledin mi? offffff!

Homurdana ağlaklana oflaya poflaya bisikletin olması gereken yerde şaşkın şaşkın dikilirken, karşı komşu (hani corona günlerinde el sallaşıp sonunda da vişneli pastamı alıp misafirliğe gittiğim yaşlı kadın) elini kolunu sallayarak dikkatimi çekiyor, "ileri git ileri" işareti yapıyor pencereden sarkmış vaziyette! Nasıl yani? İşaret ettiği yere yürüyorum o da ne, bisikletim evin doğu köşesinde bir direğin dibinde duruyor! Yahu o kadar mı sarhoştum?!? Hayır. Mahallenin şakacı ergenlerinden biri bisikletimin yerini değiştirmiş espri olsun diye.. Hay ben böyle esprinin.. Neyse eşeğimi bisikletimi kaybedip yeniden bulmanın verdiği yaşam sevinciyle güne devam ediyorum.

başakların önünde poz veren şakacı bisiklet

Uzuuun bir bisiklet yolculuğundan sonra en sevdiğim gölün en sessiz köşesindeyim. İnsanları gerçekten anlamıyorum sevgili blog. Bu gölde ufacık yapay bir plaj var ve herkes dipdibe oradan göle girmeye çabalıyor, oysa biraz ileride saklı gizli ve tamamen insansız öyle güzellikler var ki! Bunlardan birine yerleşiyorum ve terim kurumadan buzzzz gibi göle atıveriyorum kendimi. Nasıl güzel bir his o ürperme anları..

Biraz yüzüyorum sonra çıkıp bir elma yiyorum, biraz müzik, biraz kitap, bir yüzme daha derken... Saatler koşturuyor. Hep öyle olmaz mı zaten.. Bitiveriyor 4 günlük sultanlığım. Bizimkiler "1 saate evdeyiz" diye mesaj atıyor, ben de eş zamanlı olarak eve girebilmek için kalkıyor toparlanıyor ve bisikletime atlıyorum. Mısır tarlalarının içinden, Emir Kusturica'nın "beyaz kedi siyah kedi"sini düşünerek ve gülümseyerek, yavaş yavaş dönüyorum.

Alman dakikliğiyle, tam kararlaştırdığımız gibi, cümbür cemaat, bol gürültü, bir sürü çalı çırpı, kokuşmuş kıyafetler, çamurlu terlikler, kumlu mayolar eşliğinde eve dalıyoruz. Eşim "havlulardan birini kaybettik" diyor, "sorun yok, en azından çocukları kaybetmemişsin" diyorum.. Tahmin ettiğim gibi: "Hangi çocukları?" oluyor cevabı. Hep birlikte gülüşüyoruz.. Bu hikâye de burada bitiyor. Ya da:

Game over. 
Hayat kaldığı yerden devam..
Darısı bir sonraki sultanlık macerama inşallaaaah...

11 Haziran 2022 Cumartesi

Bir ufak üçkağıtçılık hikâyesi


Annemlerin dönmesine sayılı gün kala, hâlâ ahududular olamadı. L. çok özeniyor geçen seneki gibi dalından avuç avuç toplamaya. Sabırsız. Yaşı daha 5..

Sabah erken kalkınca, aklıma yıllar önce anaokulunda müdürken yaptığım bir üçkağıtçılık geldi. Ben aslında çok üçkağıtçıyımdır sevgili blog, bilmezsin ne üçkağıtçıyımdır hem..

Bir sabah - yine böyle bir sabah - işe erken gittim. Yoldan da beş kilo mandalina aldım. Okulun bahçesindeki ağaçların birine o beş kilo mandalinayı iki öğretmenle tek tek iple bağladık :) Gör curcunayı..

O aklıma geldi sabahın 6’sında. Kalktım buzdolabından tüm ahududuları çıkardım ve tek tek henüz ham meyvelerin üstüne giydirdim. Şimdi uyanmalarını bekliyorum :) Birazdan sen gör curcunayı!


Bu iş tutarsa, tepedeki “ışgın”ı da toprağa saplarım yarın :)) Ordan yürürüz yani.. Ne dersin?

28 Mayıs 2022 Cumartesi

19-20-21: Mayıs sen ne tatlıydın..

Ortadan kayboldum yine, farkındayım; ama mazeretim vardı: Mayıs! Bu yarımkürede, nerede olursan ol, ayların en güzeli Mayıs bence. Her şey yeni, tazecik ve umut kokuyor..

Doğa insanı nasıl da çağırıyor!

Mayıs normalde hareketlidir bizde; bir sürü kutlama, şenlik, doğumgünü, diğer bazı özel günler derken neredeyse deliye her gün bayramla geçer. Bir de canım Oz'um geldi! Bu Münih'e ilk gelişiydi, ben de ona her yeri gezdireyim diye işi bir hafta kırmıştım. Hava da muhteşem olunca şansımıza; gezmelere tozmalara doyamadık ama asıl insanın çenesi konuşmaktan ağrır mı yahu? Vallahi ağrıdı! Yürümekten bacaklarım, gülmekten karnım, konuşmaktan da çenem ağrıdı! 

Kelimelere bile gerek yok aslında, buyrun Mayıs'ı fotoğraflar anlatsın..

Tavşancıklar sonunda Mayıs güneşine ve bahçedeki evlerine kavuştular
kışın gece -15'lere düşen hava nedeniyle (kıyamıyorum kuzularıma) evdeler 
ama itiraf edeyim evde tavşan gerçekten zor, kedi köpek bakımı inanın çok daha kolay..


Biz de akşam yemeklerini kahvaltı şeklinde hazırlayıp bahçede yeme sezonunu açtık, 
normalde Almanlar akşam "soğuk" yerler yani bizdeki kahvaltı gibi yaparlar ama ben sıcak yemek sevdiğim için haftanın 7 günü yemek pişiriyorum, seviyorum da. 
Fakat itiraf edeyim, kahvaltı çok daha pratik ve kolay, özellikle yoğun çalışan bir kadınsanız..


Fakat Mayıs'ın en güzel yanı; Bira Bahçelerinin de açılmış olması tabii. 
Bira bahçeleri aynen bizim çay bahçeleri gibi; evden piknik getirebilirsiniz ya da işletmeden sipariş verebilirsiniz. Ama çaylar biralar oradan alınıyor. Sadece bira değil elbette;
en çok içilen beşli: Weißbier, Radler, Johannisbeerschorle, Holunderbeerschorle, Spezi ;) 
Bir de Weißweinschorle, Gespritzter var gelirseniz mutlaka deneyin!


Oz'um geldi, evimiz şenlendi <3
Mayıs'ın ilk çileklerini tarladan topladık, 
ben onları şampanya kadehlerinde kakaolu bisküvi, çilekli yoğurt ve fındıkla güzelledim
Oz'um kırmızı meyveleri pek beğendi :))


Oz sayesinde ben de bir gece "partilemeye" çıktım, daha doğrusu "şehre indim" :))
enfes kokteyller yuvarladık son gece birlikte.. 
Oz'u dağ tepe gezdirmeyi ummuştum ama tam bir "city-boy" kendisi; hayallerim kursağımda kaldı. 
Oz her gece çıkıp sabaha karşı 3'te falan geldi, resmen evde bir "ergenimiz" varmış gibiydik 
(acaip keyifli; ama geldi mi gelmedi mi başına bi iş geldi mi diye düşünmekten eşimle harap olduk, ergen velisi olmak hakikaten çok zor galiba yaaaa!)
Of özledim bile!!

Bu arada eşim de babalar gününde (Almanya'da Mayıs sonunda kutlanıyor) arkadaşlarıyla 
"boys-night-out" yaptı, ama hakikaten BOYS kendileri çünkü tahtaları yakmışlar keyfine
ve itfaiye uzaktan ateşi görüp 5 itfaiye aracı ve 2 ambulansla gelmiş partiyi basmış :))))
Allahım bu erkekler hiç büyümüyorsunuz!! Hiç!


Ben tabii Heidi'ye bağladım iyice, dağ tepe yürümeye devam :P 
Instagram'da sizlerle paylaştım ama, bu "yalak"ları çok seviyorum.
Bavyera köylüleri, yürüyüş yapanlar için doğanın ortasındaki tahta kulübeler (Alm'ler) 
kapalı olsa da, sürekli akan buz gibi suyun yalağı içine 
bira ve meyveli gazoz bırakırlar, 
sen de ücretini yandaki kumbaraya atar, istediğini alır içersin.


Uçan bir adama şahit oldum, inanılmaz güzeldi..



Mayıs'ta çok güzel günler geçirdim. Birçok özel gün kutladım, çok gezdim, çok yiyip içtim ama Oz varken bile çalıştım vallahi, tam bir Alman disipliniyle hem de.. İkimiz karşılıklı oturup öyle güzel çalıştık ki.. Oz bana Koç Üni'deki asistanlık günlerimden yadigâr, yani aynen eski günlerdeki gibi, birlikte çalışma nostaljimizi de gerçekleştirmiş olduk :)

pek ciddiyiz.

Ve son olarak, bu ayın en tatlı sürpriziyle bitirmek istiyorum. Bu tatlılar bir arkadaşımla kahve içmeye çıktığımızda, anayolda karşımıza çıktı. Tam bir cümbüş! :)) Resmen hayatın sürpriz mutlulukları! Sizlerle de paylaşmak istedim..


Keyifli, sağlıklı, güzel sürprizlerle dolu bir Haziran dilerim herkese!

13 Mayıs 2022 Cuma

Internet unutmaz!

Dün oğlumla yaşadığımız sokağın google maps'teki görüntüsünü incelerken, oğlum evi "street view"den görmek istedi ve ben de programı açıp tam evin önüne gelecek şekilde ayarladım ve incelemesi için ona verdim. Kurcalarken kurcalarken, birden "anne bu kim?" diye bir soru sordu.. Ve ekranda iyice büyüttüğü bu görüntüyü elime verdi:

Önce anlamadım, street view ne de olsa net değil. Fakat karanlıkta zor seçilen beyaz ev elbiseli - belki gecelikli - beyaz saçlı bir kadının, bir bahçeyi suladığını siz de görebiliyorsunuz değil mi? Ha işte o bahçe bizim bahçe!!!

Biraz küçülttüğümde ekranı, bu fotoğrafla karşılaştım:

Bu bizim evimiz ve bahçe de bizim bahçemiz! Fakat "street view"deki bu görüntü yaklaşık 5 sene öncesine ait. Öndeki ağacımız hâlâ durduğu için, onu tanıdım ve çok şaşırdım! Bu görüntü bizim evimizden önce bu arazide olan üçgen çatılı yaşlı bir eve, yemyeşil bir bahçeye ve evet, bu evin eski sahibine ait! 

Bu yaşlı bir kadın ve belli ki yemyeşil bahçesini sulamaktan zevk alan, muhteşem bir kadın..... Sadece 5 sene önce, bir yaz akşamı google'ın street view'ini çeken araba önünden geçerken, bu kadın keyifle, belki zorlanarak, belki dizi beli ağrıyarak, belki eski yıllarını düşünerek, cennet bahçesini suluyormuş.. İçim buruk buruk oldu; ne o ev, ne o bahçe, ne o kadın var artık geride...... Oysa şu değil miydi hayat:

"Bir toplum; ancak yaşlılar gölgesine asla oturamayacaklarını bildikleri ağaçları 
yine de diktiklerinde, gelişir.."

Oysa o ağaçların hiçbiri kalmamış :( Üstelik sadece 5 senede.. 

Ama biz varız... Biz gelmişiz..

bu da geçen yazdan görüntü.. 

O yemyeşil yaşlı evden sonra pek çirkin geldi bana! Her şeyimiz ortada, ön bahçedeki şemsiyemiz, çöp kutularımız, yan bahçedeki hamağımız, bankımız, banyonun penceresi önüne koyduğum sardunyalar, ay biraz daha zoomlasam neredeyse kendimi göreceğim! Ön bahçedeki o beyazlı şey, çiçeklerini sulayan ben olmayayım? Bir beyazlı yaşlı kadının yerine, başka bir beyazlı kadın..

Eşim ve çocuklar "bizim evdeki hayalet buymuş, kameraya yakalandı!" diye dalga geçseler de, ben severim böyle sürprizlerini hayatın. Sevgiyle baktım yaşlı kadının fotoğrafına ve dedim ki "Ara sıra ziyaret edebilirsin bizi, ben de elimden geleni yapmaya çalışıyorum bahçe konusunda, senin kadar olmasam da henüz, deniyorum yemyeşil, çiçeklerle dolu bir bahçe yaratmak için en baştan.. O ağaçları ben bilsem hiç kestirir miydim, asla! Ama olmuş bir defa.. Senin geleceği düşünerek suladıkların kesilmiş, yok edilmiş ve bu çok acı.. Ama deniyorum, yeniden yemyeşil olacak bu bahçe inan bana.. Eminim hissediyorsundur.. Umarım mutlu oluyorsundur.."

Bu da ön bahçemin geçen yazki hali.. Bu sene inanıyorum daha da yeşillenecek.



Ne bileyim.. Evin benden önceki sakiniyle aramda bir bağ olmasına, bir bahçe olmasına, çok sevindim. Buraya da yazıp, o güzel kadının bize kalan son fotoğrafını koyup, bu bağın kalıcı olmasını istedim.. 

Bu arada siz de ben ve oğlum gibi google images'a, street view'e falan meraklıysanız ve yaşadığınız yerleri tepeden veya kameradan görmekten hoşlanıyorsanız, bu da o görüntüleri çeken aracın fotoğrafı :)) Dün yanımdan geçerken, ben de onu çektim. Eeee, eden bulur sevgili kamera!

sevimli de bir şeymişsin :)) 
japonların minik oyuncakları gibi gözlerin ağzın..

Ve meraklısına; street view weird photos diye google'da arattırdığınızda, karşınıza çok acaip şeyler çıkıyor, tavsiye ederim :)))

10 Mayıs 2022 Salı

Şişman Teyze'nin aşkı

Zamanın hatırlayabildiğim ennn eski noktalarından birine gittim bugün ve orada, bundan belki 30 sene önce ölmüş bir kadının daha dünmüş gibi hatırladığım görüntüsüyle karşılaştım. 

Çok yaşlı, çok şişman, çok tuhaf ve üç yaşındaki bir kız çocuğu için de çok korkutucu bir kadındı “Şişman Teyze”. Asıl adını hatırlayamıyorum. Yan komşumuzdu. 

O yıllarda doktorlar ev ziyaretine gittikleri için, bu kadıncağızın da sürekli ya tansiyonu ya şekeri, genelde ikisi birden yükseldiği için, annemi sürekli çağırırdı. Annem bazen yanına beni de alırdı. Aslında pek hoşlanmadığım, düpedüz korktuğum ama kibarlığı beni büyüleyen bu tuhaf ve etkileyici kadını, karışık duygularla, çıt çıkarmadan, yerimden kıpırdamadan, ağzıma verilen dev akide şekerini bir yanağımdan öbür yanağıma takır tukur döndüre döndüre izlemekten keyif alırdım.

Şişman teyzeler aslında iki taneydi. Benim korktuğum yaşlı şişman teyze ve ona bakan, biraz daha genç şişman teyze. Yaşlı şişman teyze, bembeyaz upuzun saçlarını tepede topuz yapar ve şişmanlığı ve yaşlılığı nedeniyle yataktan kalkamaz, bembeyaz dantel ve el oyası işlemeli dev yatağın tam ortasında otururdu. Çok zengin, çok görmüş geçirmiş, hiç evlenmemiş bir kadındı. Çok şişmandı ama çok.. Ve yemeyi, ikramı, sohbeti - çok az konuşarak, fakat dikkatle dinlemeyi çok severdi. Sanırım ben onu nasıl çocukça bir merakla izliyorsam, o da beni yıllardır çocuk görmemiş yaşlı bir kadının merakıyla izlerdi..

Ona bakan daha genç ve daha az şişman teyze ise, yıllar içinde yardımcıdan çok öz kızı gibi olmuş, yirmi dört saat ve yedi gün, yıllarca bu kadının yanından ayrılmamış ve elbet o da hiç evlenmemişti. Şişman (ve çok zengin) kadınları beğenen tuhaf tipler çıkardı elbette ara sıra, ve bu iki kadının penceresi önünde nağralar atan, bıyıklarını burup duran külhanbeyi kılıklı tuhaf yağız bir balıkçıya dair bazı hikâyeler de hatırlıyorum (özellikle mercan çıktıysa o gün Mudanya’dan, aman yarabbi, mahalle inlerdi) ama onları bir başka zamana bırakalım..

Bu iki kadın, öyle yaşayıp giderken, birgün Ankara’dan teyzem geldi.

Teyzem ama o yıllarda Türkân Şoray’ın ikiz kardeşi, o gözler, o saçlar, o eda.. Hâlâ da güzeldir ama o yıllarda afetti. Bir de hoşsohbet, genç güzel hikâyesi bol ve kahkahası şen bir kadın. Tabii ki teyzem gelince, annem, bu ziyaretlere eşlikçi olarak, benim gibi bir köşeye büzülüp dehşet içinde takır tukur akide şekeri yalayıp duran bir çocuk yerine, elbet teyzemi götürdü. Aman allahım; o ne sohbet o ne muhabbet, kahkahalar sokaklara taşar, gencecik albenili teyzem tüm marifetini, tüm edasını, bu yapayalnız iki kadını neşelendirmeye, sohbete dökünceeeee, olan oluuuur.

Çok yaşlı ve çok şişman teyze, teyzemi o kadar sever, öyle sever ki; eskilerin işte tüm naifliği tüm güzelliği tüm doğallığıyla dayanamaz ve der ki “ben size.. aşık oldum!”

Ahhhhhhh. 

Belki benim çocuk dimağımda aşkın tarifi ilk defa o anda vuku buldu, çünkü bugün 43 yaşımda, ben o yaşlı ve şişman teyzenin "aşık oldum.." derken tam olarak ne demek istediğini, ne hissettiğini çok ama çok iyi anlıyorum. Ve bazı insanlara aynen o şişman teyze gibi aşık oluyorum ben.. Sadece insanlara da değil üstelik, bazen bir buket çiçeğe, bazen bir ağacın nehre inmiş dalına, bazen bir buluta da. Hayır hayır sevmek değil bu, bambaşka, çok daha derin bir coşku. Evet, Aşk..

Bu öyle güzel bir his, insanı hayata bağlayan, hayatı güzelleştiren bir his ki; ara sıra, teyzeme aşkını dile getiren o yaşlı kadına içimden teşekkür ediyorum.. Bana bu duyguyu bir kelimeye giydirme fırsatını bunca küçük yaşımda sunduğu için.

Özellikle de böyle Mayıs gecelerinde..

8 Mayıs 2022 Pazar

18: Bayram haftası hastası pastası postası şarkısı

Delice bir tempo. Haftanın 4 günü öğlene dek Ukraynalı kızlarımlayım. Grup çalışmaları, adaptasyon kursu, psikolojilerini dengede tutma egzersizleri, gerektiğinde de (baya gerekiyor..) bire-bir terapiler yapıyorum. Bu kadar rağbet göreceğini düşünmemiştim programın; tek grupla başladık, şu an 32 ergen kızım var, üç gruba böldük. Çalışmak, emek vermek güzel şey.. Gönüllü çalışmak ise, çok çok güzel bir şey. Olayın para olmadığını, tamamen "bir işe yaramak, kendini yararlı hissetmek, bir amaç ve uğraş sahibi olmak" olduğunu zaten biliyordum da, bir "gönül işi"nin bu kadar tatmin verebileceğini tahmin etmemiştim.. Şimdiye dek birçok gönüllü işte çalıştım ama bu kızlar, onların enerjisi, yaptığım şeyin sonucunu görmek; bambaşka! Mutluyum dostlar. Umutsuzluk içinde ufacık da olsa bir şeyler yapabildiğimi gördüğüm için, mutluyum.

Denizsiz ama yine de güzel bir bankım var benim de..

Bu hafta zordu aslında; aynen covid belirtileri olan ama test sonucunun negatif çıktığı bir salgın var şu an Münih'te, kimi tanısam yatak döşek yatıyor.. Bizi de pas geçmedi elbette. Her gün +1 çoğalan hastaların bakımıyla geçti koca hafta. Önce oğlum, sonra kızım, en son eşim, hepsi birden hastalandılar. Eşim hastalanana dek canım çıktı ama o hastalanınca aslında yüküm hafifledi, hepsini yanyana yatırıp, yemeklerini ilaçlarını yanlarına koyup evden kaçtım :)) Nasılsa babaları var, biraz sesli kitap, biraz tv, biraz topluca uyku derken idare ettiler, ben de Ukraynalı kızlara koştum.. Projeyi sun ve ortadan yok ol, olmuyor çünkü.. Gönüllü de olsa, işimi çok ciddiye alan bir yapım var. Bir işi yaparım dediysem, yaparım. Fakat çok yoruldum.. 

son keşfim; kahveye çikolata likörü eklemek
bu hafta hayatta kaldıysam, bunun sayesinde ;)

Bir de bayram, zaten yalnız hissettiğim, normalde ağlak olduğum bir dönem. Annemlerle iki teyzemi görüntülü aradım. Bir iki arkadaşa yazdım. Bloglara baktım, daha beter oldum. Ne güzel herkes sevdikleriyle, ailesiyle yanyana.. Yaş ilerledikçe bende normalde nefret ettiğim ailevi durumlara karşı bir hassasiyet gelişti. Buraneros'un yazısına ağladım mesela oturup; ne güzel yaa ne güzeeel, işte bu, bayram buuuu diye.. Halbuki ne baklavayı, ne el öpmeyi çocukluktan beri sevmem, geniş ailelerden kalabalık başın derdi çok olur diye hazzetmem ama gel gör ki, yaşlanıyoruz blogcuğum.. Ve bayram; ya çocuk ya da yaşlıysan güzel..

Dalları çiçek bastı..

Bu hafta kutlaması bol bir haftaydı. 1 Mayıs burada çok renkli geçer. Mayıs Ağacı denen bir gelenek var. Daha önce yazmışım burada, merak ederseniz.. Sonra bir de hıdrellez vardı ve ben çok önem veririm, her dileğim gerçekleşti şimdiye dek <3 ama bu sene yapamadım yoğunluktan 5dk bile zamanım olmadı. 

Salı günü radyoda Lola Marsh konserini duyunca hemen koşup iki bilet aldım ve Perşembe tam 2 sene 3 ay sonra ilk defa kapalı bir mekanda maskesiz ve de mesafesiz deli gibi dans ettim! Lola Marsh benim 2020'de pandeminin ilk günlerinde keşfedip tüm pandemi süresince dinlediğim İsrailli bir grup ve pandeminin - umuyorum ki - son günlerini de onun konseriyle "kapatmak" benim için çok sembolik anlamı olan bir durum oldu. Tuhaf ama bundan 20 sene sonra pandemi dendiğinde arka planda Lola Marsh çalacak benim için.... 


Fakat dans etmek ve konsere gitmekten daha fazla, maskesiz olmak acaip mutlu etti beni. İnsanların gözleriyle değil dudaklarıyla gülümsediğini görmek muhteşemdi. Eskiden olduğu gibiydi her şey! Pandemi geri gelecek mi ya da daha beter bir şey mi çıkacak yerine bilemem, muhtemelen, ama o zamana dek, gittiğim her konserin, her müzenin, serginin, oyunun, sosyal her durumun kıymetini bileceğime inanabilirsiniz! Çok özlemişim..


Bu hafta da böyle geçti. Hastaların bakımı, Ukraynalı kızlarım ve Lola Marsh ile. Bu haftayı son defa Şalanjla bitiriyorum çünkü sevgili Zihnin Arka Sokakları bloğuna sonbahara dek biraz ara veriyor ve dolayısıyla şalanjımız da kim vurduya gitti ;) Şaka tabii ki kendisini çok iyi anlıyorum ve destekliyorum. Konserler, etkinlikler onu (ve umarım bizi de) bekliyoooor! 

mayıs yeşili <3

Şalanj 18 ve son. Yazmak için en gözde yerin neresi?

Bu sıra günün tortusu. Hattâ instagrama da taşıdım, belki hoşunuza gider. Günden bana kalanı, ufak tefek düşünceler ya da alıntılar eşliğinde aktardığım hesabım işte bu:


Fakat malum instagram'ın acemisiyim, sosyal medyadaki davranış etiketlerinden de bi'haberim. Tanımadığım kimseyi de takip etmiyorum (muhitimize geldik lütfen peşimi bırakınız edalarım batsın), o nedenle gelirseniz lütfen kendinizi, kim olduğunuzu bir şekilde mesaj falan atıp belli edin yoksa tanımam, ayıp ederim, üzülürüm ;) Şimdilik sevdim gibi instagramı, dur bakalım nereye kadar.. Olmadı silerim değil mi (siliniyor değil mi bu meret?)

Hepimize güzel, sağlıklı, neşeli, şans dolu, çokomastik bombastik haftalar dilerim e'fenim!

Fotoğrafların içine Lola Marsh şarkıları ekledim, ilk fotoğrafın içindeki şarkı benim favorim ve videosunu da çooook seviyorum. Bakalım siz de sevecek misiniz.