21 Ocak 2021 Perşembe

Müzik; kulak mı, bilgi mi?

Çok ilginç. Bugün müzik hakkında yazacaktım ama yazıya başlamadan haydi önce bir bloglara bakayım dediysem, önce Elisabeth'in yazısıyla, sonra Buraneros'un yazısıyla karşılaştım ve elimde olmadan gülümsedim. Ne güzel bir metinler-arası, bloglar-arası köşe-kapmaca fırsatı! 

Elisabeth demiş ki, "keşke müthiş bir kulağım, müthiş bir bilgi birikimim olsaydı da, dinlediğim şeyleri gerçekten dinleyebilseydim". Buraneros ise, "okudukça çoğaldım, çoğaldıkça dinledim".. Ne güzel satırlar, insanı daha derinlere çeken.

Dün beş çayına eşlik etsin diye, sevdiğim bir müzik severe şu çılgın adamları yollarken (aşağıya eklediğim videoyu göremiyorsanız lütfen buraya tıklayınız) "ah şimdi onunla Verona'da canlı izlemek vardı tüm konseri.." dedim. Verona burnumun dibinde ama aynı zamanda da "ulaşılamaz.." Ne acı. Ama biz buna takılmayalım, Verona konserinin kaydına ulaşabiliriz sonuçta. Benim yazmak istediğim konu başka.

Vivaldi'nin Dört Mevsim konçertosunu ezbere biliyorum. Beni hiç sektirmeden 5 yaşıma, kırmızı bir Tofaş Şahin arabanın içine götürür. 16 KC 668. Ruhu olduğuna, nerede olursak olalım evin yolunu ezbere bildiğine, içinde yalnız olduğumda beni dinlediğine inandığım araba.. Günlerden Pazar, mevsimlerse değişmektedir. Hem arabanın içinde, hem dışında. Vivaldi'yi (ve diğer bestekârları da) öyle çok dinledim ki, konçertoyu ezberlemiştim. Çalarken mırıl mırıl mırıldandığım bir gün, bir yetişkin "bu çocuk yetenekli" diyip elimden tutup piyanon derslerine başlatmıştı. Kısa zamanda ortaya çıktı ki, çocuk sadece dinlemekten keyif alıyor. İş nota öğrenmeye ve çalışmaya gelince, yan çiziyor. İlerleyen yıllarda oturmalı düzenli bir konserde en ön masada oturup bilinçsizce ritm tutarken, verilen arada baterist yanıma gelip "tek vuruş kaçırmadan çalabiliyorsun" diye gülümsemiş, bense hayranı olduğum bu grubun bateristine "yok, sadece ritm, hiç çalmadım.." diye cevap vermiştim utanarak. Yine aynı "ama yeteneğin boşa akmaması.." nasihatlarını dinlemiştim uzun uzun.

Bu adamı canlı yakalarsanız kaçırmayın. Olmo Tigre. 
Vurmalı çalgılara yeni bir anlam katan adam.

Yıllar içinde (nota öğrenmeden, kulaktan) piyano ve klasik gitar çalmayı öğrendim. İlkokulda girdiğim bandodan devamsızlık nedeniyle atıldım (yine aynı yeteneği boşa akıtma nutkunu dinledim). Herkes gibi flüt çalıp, herkesin dışında yanflüt çalmaya özendim. Bir süre bir samba ekibinde drums çaldım, ellerim acıdığı için bıraktım. Bu arada tabii yıllar içinde müzik zevkim değişti. Yıllar içinde senfonik rock ve elektronikaya, indierock'a yakınlaştım. Yıllar içinde üniversitede herkes uluslararası ilişkiler, işletme, en kötü sosyoloji yan dalı yaparken, ben müzik yandalı yaptım :) Ama müzisyen olmayı hiç düşünmedim. Hiç.

Çocukluktan çok yakın bir arkadaşım (şu milli kayak takımından atılma hikâyemizin de kahramanı olan) Türkiye'nin en ünlü rock gruplarından birinin gitaristi. Onun yaşadıklarını izlemek beni yoruyor.. Ona baktıkça ve ayda yılda bir konuştukça, müzik sevmek ile müzisyen olmanın çok farklı iki uç olduğunu tekrar tekrar anlıyorum. Ve ben iyi bir dinleyici olmayı tercih ediyorum.

Ella......  ..  . 

Fakat bu noktada, acaba kulak mı, bilgi mi? sorusu geliyor aklıma. Nedir iyi bir müzik dinleyicisinin özellikleri? Ben de Buraneros'a ve Elisabeth'e katılıyorum. Önce bilgi.. Okumak, öğrenmek, derinlemesine bilmek.. Ve sonra kulak, müziği dinlerken arka planı çalışmak, ezginin gidişini, kesilmelerini, kısırdöngülerini görebilmek. Bir kitabı okur gibi dinlemek müziği.. Gerekiyorsa konçertoyu ezberlemek..

Fakat bir de şu var. Bir konuda öğrendikçe, okudukça, bilgi kulağın önüne geçmeye başlıyor. Müzik, herşeyden önce bir sanat, bilim değil. Bir güzellik anlayışı üzerine kurulu. Duyusal. Düşünsel değil.. O nedenle, müzik bilgisi arttıkça insanın aldığı keyfin azaldığını düşünüyorum ben.. Biraz düz bir tabir olacak belki ama "bakir bir kulakla dinlemek" ile alınan hazzın çok daha "öz", çok daha "gerçek" olduğunu düşünüyorum. 5 yaşımda dinlediğim "Sonbahar"dan aldığım haz, resmen bedenseldi. Orgazmik diyebileceğim bir keyifti benim için beynimde dönen tını. Oysa şimdi 40 yaşında ve farklı müziklerin girip çıktığı han kapısına dönen beynimle dinlediğim, hikayesini (Vivaldi'nin sara hastalığı nedeniyle yazdan nefret edişi, kışın bitmesini istemeyişi.. Ya da aslında 4 mevsim değil de "köylülerin dansı", "pınarların fışkırması", "saka kuşu", "buzda kayan adam" ve "avcıların kovaladığı ceylan" olması isminin..) bildiğim, farklı yorumlar arasında tercihlerim olan konçertodan aldığım keyif çok daha farklı... Belki daha ince ayar fakat doğrusu ben o asla geri kavuşamayacağım "bedensel, temel hazzı" arıyorum..

Kısaca müzik; bence kulak işi, tamamen keyif işi.. Sizce?

Bu arada bu çılgın çocukların Verona konseri linki için buraya tıklayabilirsiniz. Onların hikâyesi de bir tuhaf, hep birbirlerine karşı çalarlarmış yarışmalarda, günün birinde "neden birbirimize karşı çalacağımıza beraber çalmıyoruz?" demişler :) iyi demişler. 

19 Ocak 2021 Salı

Muhteşem.

Meğerse tek ihtiyacım olan, kar sessizliğiymiş.


Birkaç saat yürüdüm. Önce Güney Amerika'ya gittim, ne kadar uzun boylu ağaçlar var dünyada! Altlarına yapılan ve en az 10mt yüksekte duran ağaç evler, devlerin arasına düşmüş Gulliver'in cüceler evi gibi kalıyor! Tepesine tırmanmayı denedim, bolkara saplandım, yalnızlığımdan tedirginlik duyup daha fazla zorlamadım. 


Güney Amerika'dan kısa bir yürüyüşle Japonya'ya geçtim, kıpkırmızı Şitsu tapınağının tam ortasında durup dört bir yanıma baktım, minyatür ve mükemmelleştirilmiş insan yapımı bir doğanın tam ortasındaki sessizliği dinledim. Kışın ortasında olmamıza rağmen, çalı bülbüllerini duyar gibi oldum ya da hayâl ettim.

siz görebildiniz mi peki, bu fotoğraftaki siyah bülbülü? ;)

Yeniden yukarıya, ağaçsız Orta Asya'ya tırmandım. Yanımda taşıdığım tahta kızağımla hızla Doğu Amerika'ya doğru kaydım, ince uzun ağaçların tam sınırında durmayı başardım. Bunu bir sefer daha yapabilir miyim? diye düşünerek, şüphesiz, Rusya'nın sık ağaçlarının arasında yaz mevsiminde kıvrıla kıvrıla akan ufacık derenin donmuş yüzeyinde, hafif çıtırtılarla ürpererek yürüdüm. 


Açık hava ayinleri için bahçesine tahta banklar konmuş Ortodoks kilisesini geçip, sola kıvrılan patikayı takip ederek bu sefer de Kuzey Amerika'nın Güney Batı'sına ulaştım. Orada donmuş bir göl ve göl üzerinde keyifle "curling" oynayan yaşlı adamlarla karşılaştım. Biraz onları izledim, sonra el sallayıp yoluma devam ettim. 


Birden kaybolduğumu anladım fakat korku yerine keyif duydum. Waldeinsamkeit (Alm. orman içindeyken duyulan yalnızlık hissi) hissedebildiğim için huzur duydum. Sonra çok yaşlı bir adam çıktı önüme, yolu sordum. Bana "sen bana kilisenin nerede kaldığını söylersen, yolu birlikte bulabiliriz" dedi.. Bu beni gülümsetti. Bir süre beraber yürüdük, kilisenin önünde o sola, bense sağa döndüm. 

Arabayı park ettiğim noktaya geri döndüm, kontağı çalıştırdım ve "usul usul, sessiz ve inceden yağan şu kar, hakikaten muhteşem bir şey!" diye düşündüm..


Hamiş. Münih'e 30dk uzaklıkta Freising'e yakın "Weltwald" bölgesi, hakikaten bu işe meraklı bir oduncu tarafından "Dünya Ağaçları"na ayrılmış, tüm kıtaları yürüyerek gezebiliyor ve o kıtaya özgü ağaçları, flora ve faunayı öğrenebiliyorsunuz. Kışın gidecekseniz mutlaka kızak götürün, tırmanıp tırmanıp kayarak inmek çok keyifli oluyor.. 

15 Ocak 2021 Cuma

Ufak bir delirme fotoromanı

Sen sus, fotoğraflar konuşsun. Eve kapandığımız bu son bir haftanın fotoroman tadındaki özeti:

Duvarlarınız itinayla delinir, en moda renklere boyanır; uzman kadromuz 7/24 görevdedir. 

Anamız ilgisiz değil, bizi oyalamak için elinden geleni yapıyor.. Fakat;

Biz yine de makasla koltukları kesmeyi, içindeki pamukları çıkarmayı tercih ediyoruz.

Dört ayaklı iki kardeşimiz de boş durmuyor, anamızın yufka yüreğine, hayvanları kafese koymak yerine ev içinde özgürce dolaştırma inancına cevaben, Allah ne verdiyse, internet kablosu olsun, bilgisayar kablosu olsun, kemiriyor. Anamız boş bulunup, lügatındaki en ağır küfürlerden biri olan "Allahın Yahnisiiiii" diye bağırsa da, oralı olmuyorlar.

Ödevlerimizi yapıyoruz ama aklımız Sümüklüböceklerimizde takılı olduğundan, yarısını yanlış yapıyoruz. Ama iş kitap okumaya gelince, kitap başına anamızdan 2 Para almadan asla kat'a tek kelime dahi okumak istemiyoruz. 

Alacaklarımızı öyle ince hesaplıyoruz ki, ileride muhasebeci olacağımızın sinyallerini veriyoruz. Sayfanın kenarını dört ayaklı kardeşlerimize yediriyor, bunu pek şirin buluyoruz.

Bulmak demişken, hakikaten tuhaf şeyler bulmakta üstümüze yok. Bu mini zarı meselâ, kum parkında buluyor, annemizin tüm "evladım bize ait olmayan şeyi alamayız, sevdiğimiz bir şeyi yitiririz bak"larına rağmen eve getiriyor, "nasılsa yolda düşer ufacık şey kaybolur hemen" diye düşünen anamızı, tam 4 haftanın sonunda elini attığı her yerden karşısına bir Alfred Hitchcock filminden fırlamışçasına çıkan bu zarla delirtiyoruz.


Anamız delirmemek için Küçük Joe'nun zevkli dükkanından taze taze çıkan JoeZ Design'ın hayat kurtaran Mandala'larına koşuyor, kendine bir bira açıyor, avuç avuç kabuklu yer fıstığına bağımlılık geliştiriyor (ve 2 haftada tam 3kg alıyor!!!), dört kitabı aynı anda okuyor ya da hiçbirini 5dk bile okuyamıyor.. 

Ha bir de bir akşam aniden kalkıp bize "genç kız rüyası" denen bir şey yapıyor, "o ne demek" diye soruyoruz, cevap alamıyoruz.. Annemiz tiz kahkahalar atarak, sokağa fırlıyor, dans ede ede uzaklaşıyor.. Bu onu muhtemelen son görüşümüz oluyor....
                      .... Tabii ki yarın sabah saat 05.25'e dek.
Sonra elbet, sar baştan başlıyoruz. 

Karda izini bırakmayan sinsi düşünceler

 

Pıtır pıtır kar yağıyor. Kar kokusu, sessizce üstünü örtüyor kentin ucuz kömür, yoksulluk ve ıslak yün çoraplara, kazaklara sinmiş isli nem kokusunu. Gecenin en karanlık ikinci yarısı olmasına, hattâ kadın olmama dahi aldırmıyor, aynen kar taneleri gibi hiç biri birbirine değmeden kafamın içine yağıp duran düşüncelere daha fazla dayanamayacağımı hissederek, dışarı çıkıyorum. Kimsecikler yok, sadece kar ve ben. Bir de lastik çizmelerimle çiğnediğim karın, gorf gorf gorf diye gıcırdayan, insanı rahatlatan o bildik sesi. Yıl 2008. O öldü. Hayatımın dönüm noktalarından biri. Kararımı veriyorum. Gidiyorum.

O karlı geceden 3 sene sonra yine tam bugün, Malawi'de konforlu bir otobüste başlayan ama kısa süre içinde tuhaf bir kavis yaparak, boksör yapılı ve gece kadar siyah bir adamın, bir başka boksör yapılı ve gece kadar siyah adamın kafasına koca bir kayayı indirmesi ve eş zamanlı olarak hemen yanımda boğazı kesilmekte olan bir keçinin bağırsaklarının dışa çıkarılmasını izledikten sonra, duvarda bir delik diye tabir edilebilecek bir hastane ziyaretini takiben, birkaç suskun fahişenin arasında ve onlarla hiç çakışmayan bir şekilde sona eren tuhaf bir yol öyküsü ile, ateşli ve kusar halde Tanzanya'ya varıp, duvarları çağla yeşili bir odadaki yatağa yıkılıyorum. Aslında ben Malawi'de otobüse bindiğim andan sonrasını hatırlamıyorum, olan biteni bana o anlatıyor. Benim tek hatırladığım şey, çağla yeşili duvarlar.. Duvarların 7 ateşli gecenin sonunda beyaza dönüşmesi mi, benim hayata dönmem mi daha büyük mucizeydi bilmiyorum. Fakat Malawi - Tanzanya geçişi, sanırım kaderime yön veren "makas"lardan bir başkası oldu. Yine karar veriyorum. Ben ölmedim. Yine gidiyorum.

Ve bu gece. Yağan kar tam 13 sene önceki o isli gecede yağanla aynı. Şehir farklı olsa da, çizmeler farklı olsa da, karın sesi ve kokusu, huzursuz ruhumu merhametle örtmeyi vaadeden bir battaniye kadar davetkâr. Ve yine; gecenin en karanlık ikinci yarısı olmasına, kadın olmama, hattâ sokağa çıkma yasağı olmasına dahi aldırmıyor, düşüncelerimi kara bırakmaya çıkıyorum. 

Ve sonunda, çocukluğumun güvenli hayâl alemine, Bursa'nın en karlı kışlarından birine, 

zamanın geçmek bilmediği
gençliğimin sırtıma bir yük gibi bindiği 
(..kar kokulu gecelerimden..)
hiç olmazsa birine 
..
geri dönmeyi (!!!) başarıyorum.


Bursa'nın meşhur karı bir yağdı mı, çoluk çocuk dışarı koşardık. Anne babalar bile kartopu oynar, ensemizden aşağı yavaşça kayan ya da tam kulağımızın içine denk gelen o son kartopundan hiç birimiz kurtulamazdık. Sonra evlere gidilir, sıcacık sahlep içilir, kuzinelerde ya da sobalı evlerde kestaneler pişirilir, evin tüm kokusunu değiştiren ince kabuklu ve bol sulu portakallar yenir, üşüyen ayaklar muhacir ("macir") işi örgü patiklerde ısıtılırdı.. 

Çocukluğumda, şimdikinden çok daha az sayıdaydım ama şimdiki gibi yalnız hissetmezdim......... Neden? diye düşünüyorum. Belki çocukluğun o güvenli hayâl alemi, belki de hayatın genelde sokakta ve insanlarla ilişki içinde geçmesi. Bir mahalle ruhu olması insanlar arasında, komşudan gelen bir tabak kabak tatlısının hafif karanfil kokusu ya da tabak boş verilmez diye, fırından yeni çıkmış ve tepeleme doldurulmuş (anne bize de kalsaydı?) poğaçaların üstüne örtülmüş o mor çiçekli kağıt peçete. Tüm bu ayrıntıların içinden dalga dalga yayılan bir güven duygusu.. Özlem..


Hepimiz gibi ben de çatıma, sıcak aşıma, sevdiklerimin sağlığına şükredip gelecek güzel günleri umutla bekliyorum.. Ama bazı geceler.. İnsan şükür değil de küfür etmek isteyebiliyor.. İnsan sonuçta bu.. Karda izini bırakmayan sinsi düşünceleri de olabilen, sıradan bir insan..

9 Ocak 2021 Cumartesi

Süreya ile Cemâl

 "Bir içim su..." derlerdi onu görenler. Bursa şeftalisi gibi bir ten; pembe beyaz, açık kumral. Açık tene zıt koşan, zeytin gibi simsiyah, pırıl pırıl, kocaman gözler. Gözlerden de siyah hatta hayır, siyah değil de resmen derin deniz mavisi ama dalgasız, hattâ çarşaf kadar kıpırtısız, dümdüz bir denizin mavisi gibi, kalın telli, upuzun, boğum boğum saçlar. Sadece güzel değil, zekiydi de. Zaten zekâ olmasa, güzellik nereye kadar.. Upuzun boynunu düşünceli olduğu zamanlar hafifçe sağa kırardı. Dudakları hafifçe gerilir ama asla aşağı süzülmezdi kenarları.


Sevginin bir insandan diğerine, doğal aktığını öğrettin sen bana. Bir nehir gibi. "Keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni.."

Çok güzel bir kadındı Süreya. Güzelliğinin farkında olmayan, kendisi dışında herşey ile ilgili, rengârenk bir kadındı.. Yalan dolan, dedikodu ve hattâ Şiir! bilmezdi. Olduğu kadar, olmadığı kader derdi; hiçbir zaman ağırlaşmazdı, hafif yaşardı. Akar giderdi Süreya.

Bizim normal iki insan gibi konuşabilme, dostça kaynaşabilme şansımız hiç olmadı.. İlk kelimenin ilk harfinde bile aşk vardı. Nehir gibi akan bir aşk. Bazen çağlayan, gürül gürül yağan kelimelerin vardı. Bazense sakin, yaprak kımıldamaz.. "Sevmek" derdin.. "ne uzun kelime!".



Kendine has bir edası vardı. Okurken, saçlarını tek eliyle alelade bir tavırla geriden kavrar, kulağının ardından boynunun bir yanına atardı mesela.. Farkında olmadan yapardı bunu. Göğüslerinin hemen altına dek uzanan, simsiyah, kapkaranlık, kıpırtılı bir kütle. Sanki boynunda kıvrılıp uyuyan kömür karası bir kedi varmış gibi.. "Masal dinlememiş çocuklar, büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler."

Hatırlar mısın, ne kadar soğuktu o kış.. Ellerimiz buz gibi ikimizin de, yine de sıkı sıkı kenetlenmiş, hiç ayrılmamasına. Upuzun yollar vardı önümüzde; insansız, sakin kentler. Bir durgun su derdin, yeterdi..

*

Ya Cemâl'e ne demeli?! İnce uzun. Servi ağaçları gibi biraz öne eğiktir onun başı da; düşünmekten.. Ne düşünür bu adam; aile geçindirmeyi mi, bitmeyen evrak işlerini mi, salondaki sobanın sıcağını mı o kara kışta? Yok! Adam şiir düşünür.. "Küçük bir çocuğun yokuş aşağı koşması gibi seni düşünmek; biraz heyecan, biraz da düşecekmiş korkusu.."

Seni düşündüğümde hep "yavaş!" derdi içimdeki ses. Koşma, düşersin.. Sakin, yavaş, aceleye getirme. En sevdiğin roman gibi, sonu hiç gelmesin ister gibi; oyalanarak, bazen geri dönüp aynı cümleyi bir defa daha okuyarak, hiç bitmesin diye umarak..


Süreya ile Cemâl; hiç bir araya gelemeyen, birbirini tanımadan, bilmeden upuzun yaşamlar geçiren iki sıradan insan sadece. Belki Süreya o kadar okumasa, oturduğu hasır koltuktan başını az kaldırıp, hemen önünde vapur bekleyen o adama bir defalık bakmış olsa.. Vapur bekleyen adam da martılara bakmak yerine, az ilerdeki çayhaneye girip bir çay alsa. Esse o gün rüzgar bir başka türlü.. İlk defa demli değil, açık içse o çayı.. Görecekler belki birbirlerini? Görmemeleri mümkün mü?

Açık çay içerdi hep
Demli olunca, bardağın diğer tarafından 
beni göremezmiş!
Öyle derdi..

Şairin ölüm yıldönümü bugün.. Anısına, oyunlu ufak bir (ya da içiçe 2?) ters-düz öykü.. 

6 Ocak 2021 Çarşamba

26 senede 215 ülke

40'lı yaşlarının sonuna doğru bir gün Günther Holtorf, hayatın "başka türlü bir şey" olduğunu fark eder. O güne kadar büyük bir görev aşkıyla çalıştığı işinden ayrılır, bir Mercedes Benz G-Class alır, bir kaç sene süresince aracın dışını ve içini modifiye eder, haritalar üzerinde çalışır ve 52 yaşına girdiği günlerde gazeteye bir ilan verir: "benimle dünya turuna çıkacak bir bayan arkadaş arıyorum".

O günlerde, yani 1989'da 34 yaşında olan Christine ise, Doğu Almanya'da tek başına yaşayan 10 yaşında bir oğlu olan sıradan bir kadın. Berlin Duvarı'nın düşüşünü takiben, bir gün ilk defa eline Die Zeit gazetesini alıyor ve gazeteyi açtığı gibi de bu ilanı görüyor. İçinden çok güçlü bir ses: "gitmelisin!" diyor. 

Hikâyeleri tam olarak böyle başlıyor. 

20 sene boyunca birlikte, Otto adını verdikleri araçlarıyla, tüm kıtalarda 200 civarı ülke görüyorlar. Dijital olmayan bir çağdan bahsediyorum; ne youtube ne instagram, sadece kendileri için çektikleri fotoğraflar ve kendileri için yaşadıkları deneyimler var. Günther zaten tipik bir Alman, her işi kendi görmeye koşullanmış, Christine ise Doğu Almanya'nın kısıtlanmışlığından kurtulmuş, asla dönmek istemiyor.. 

2010 senesinde hâlâ yollarda olan Christine, 5 senedir onu ele geçirmiş bulunan kanserden ölüyor, ölmeden iki hafta önce Günther ile evleniyorlar. Evlendikleri gün Günther'e ne olursa olsun yola devam etmesini söylüyor..

Christine'in o yıllarda 27 yaşında olan oğlu Martin, bir dönem Günther'le seyahat ediyor ama sonunda Günther Otto ile başbaşa kalıyor. 2015 senesinde artık yaşlılığı öne sürerek 78 yaşında Günther de eve dönüyor. Tam 215 ülke ve 26 sene sonra, Otto'yu Stuttgart'taki Mercedes Müzesi'ne bağışlıyor. Kendisi henüz hayatta ve 84 yaşında; Münih'e çok yakın bir göl kenarında yaşıyor, sessiz sakin içedönük ama keyifli bir adam.. Son röportajlarından birinde kameraya gülümseyerek: "Sanırım göreceğimi gördüm, artık eskiye oranla çok daha huzurluyum" diyor.

Bu hikâyeyi ben bir ay önce keşfettim. Ondan beri günler ve geceler boyunca bir çok benzer hikâye izledim / okudum ama bu kadar uzun sürenine rastlamadım. Beni büyüledi. Dahası, sanırım bana biraz da umut verdi çünkü yapılamayacak iş değil... ;) Daha geçen sene İsviçre'li kuzenlerden biri motorsikletle dünyayı dolanıp da gelmişken hem (tabii çocuksuzluk.....)

Şöyle bir şey düşündüm: 2025'te yani 4 sene içinde ben kendimi 4x4 sürüş konusunda geliştirebilirim. Mekanik öğrenebilirim. Tabii benim iki çocukla sığabileceğim araç türü ancak Earthcruiser EXP olabilir :)) Büyük düşünelim.

Harita bilgim ve güncel coğrafya merakım haliyle var, 4 senede daha da gelişir. E daha önceki sırt çantalı yaşam deneyimimden gelen bazı artılar da var. 4 sene hazırlanıp 1 sene diyorum, hayattan çalsam? Çocuklar 4 sene sonra 11 ve 8 yaşında olacaklar. O yaştaki çocuklarla gidilemeyecek ülke yok bence.. Valla gelen gelir, gelmeyen kaybeder :)))  

Video ekleme linkleri nedense hâlâ ve inatla açılmıyor, o nedenle ilgilenenler için linkleri şuraya bırakıyorum:

- https://youtu.be/-Ad3mbgqmCg

- https://www.youtube.com/watch?v=79iEK2DKqJU

- Fotoğraflar: (c) Günther Holthorf - Ottos Reise.

4 Ocak 2021 Pazartesi

Ölmekten iki harf fazla*

Kül kadar gri bir kedi kadar ağır bir kış akşamı kadar boğucu zamanlar.. Önümüzdeki üç ay, küllü kahve ve gri dışında fazla bir renk göremeyecek bu gözler. Dolayısıyla özlüyor. Denizin mavisini, mandalina ağaçlarının yeşilini, nergisin sarısını ve siklamenlerin kırmızı, pembe, capcanlı tonlarını. Ya da sadece insanların yüzündeki renkleri özlüyor, beton gibi soğuk bakışlar yerine, pırıl pırıl siyah gözleri, nadiren karşına çıktığı için umut veren mavi gözleri, daha sık gördüğün ama daha efkârlı bulduğun yeşil gözleri.. Genelde koyu renk saçları, kalın keman kaşların üstünde biraz tuhaf duran naif çakma sarışınlıkları. Tüm bu renk karmaşası içinde Türkiye'yi yani. Özlüyor. Bu sene her seneden biraz daha çok. Çünkü istesem bile gidememek var. Yasaklar özlemleri arttırıyor. 

Gidiversem şimdi, çat kapı sana, ben geldim desem. Misafir gibi hissetmesem, koltuğun ucuna rahatça ilişiversem. Işık ne güzel vurdu desen, çekiversen. İlk defa bir pozumu beğensem. Portrelerde ne kadar yeteneklisin desem, gülümseyiversem. Sonra kendime bile açamadığım şeyleri anlatsam bir solukta; özlemi, kısılmışlık hissini.. Seni bunalttığımı hiç düşünmeden. 

Kalkıp sahile insek. Bozayı aldığın market rafında leblebi ve tarçın da olsa. Türkün pazarlama zekâsı işte desek. Gülüşsek. O an güneş açıverse birden. Sapsarıya boyanmış bahçeli apartmanların üstünü bir kat da neşeye boyayıverse. Taburede oturan çingeneden iki para üç dua karşılığı bir buket nergisi alıp kucağına bırakıversem. 

Sen çay demlesen, fırından yeni çıkardığın pırasalı börekten ikram etsen, ben uyuyamam deyip, demini iyice açtırıp, çayı madara etsem. Bu seferlik bi'şey demesen.

Sohbet sohbeti açsa, gece kayan bir yıldız kadar hızlı geçse, bir an dalıversem. Uyandığımda şaşkınlıkla aaa sabah mı oldu.. desem; sense sakince, öyle bir kabulleniş ve kendini koyvermişlikle, fısıldar gibi maalesef deyiversen..

İki poğaça, bir simit, iki demli çay, içimdeki sen ve dışımdaki ben, yakaladığım ilk vapurla Beşiktaş'a geçiversem. Vapurda sana baksana, denize bir tek şu karşıdaki turist bir de ben bakıyorum, herkes kafasını telefonuna gömmüş, farkında değiller? desem. Sense köpüklere dalıp gitsen.

Bir vapur yanı, bir otobüs arkası, bir taksi kenarı kadar süre sonra, o çatallı yolun ortalarındaki nohut oda bakla sofa eve gelsem. Ner'de kaldın ya, midem yapıştı açlıktan diyerek karşılasan. Elimde çeyreği yenmiş simitle, ucundan hilal şeklinde ısırılmış poğaçadan kalanları uzatsam, otobüs geç kaldı ben n'apiim, açtım desem. Sütün dibi kalmış, kendime koydum kusura bakma, sütsüz nescafe? diyerek rövanşı alsan. Öyle gülsem ki, çocukluğumuzdaki gibi, karnıma ağrılar girse.

Yarım saatliğine diye geldiğim evden beş saatte çıkamasam. Sonra da koştura koştura son otobüse, son vapura ve son uçağa yetişsem.. Sohbete doyamasam. Simite.. peki, doysam.

Ufacık bir zaman çalmış olsam hayattan sırf kendim için. O da hızla geçip bitse.. Gün batarken uçuuuup, uzak ve gri ve sessiz ve sensiz ve yalnız ve puslu şehre geri dönsem. Boğazımda simidin susamı, midemde özlem.. 

* Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk.. - Cemal Süreya.

1 Ocak 2021 Cuma

Mutlulukla başlayalım

Kararımı verdim. Bu sene ben "küçük şeyler" üzerinden mutlu olmaya çalışacağım sevgili dostlar. Hafif yaşayacağım, "ne olacak bu işin sonu?" diye diye, Nuri Bilge Ceylan gibi ovalarda dağlarda Bavyera'nın fotoğrafik mükemmelliklerinde dikilerek düşünüp durmayacağım. Seveceğim. Mutlu olacağım. Yaşadığımı iliklerime dek hissedeceğim. Bu kadar.

Bir kaplumbağa, düşmüş yollara..

İyi de, nasıl mutlu olunuyordu? Tam da geçen hafta sizler Ağaç Ev Sohbetleri'nde "mutluluk nedir?" diye sormuş, güzel güzel yazılar yazmışsınız. Herkes kendine göre mutluluğun resmini çizmiş ve hepsi de kendi özelinde doğru. Fakat kusura bakmazsanız, daha en baştan bir kavram karışıklığıyla yola çıkıldığından, işler karışmış. Vah dostlar, ah sevgili Romalılar: Mutluluk hali ile sevinç / neşe dediğimiz duygu karışmış! 

Psikoloji okuyanlar, psikolojik testlerle ve terapi süreçleriyle uğraşanlar iyi bilir. Duygu-durum ile genel ruh hali, farklıdır. Kısa süreli, beynimizin nörotransmitterleri, hormonlar ve kimyamızla ilişkili "salgılanan" duygular ile, bu duyguların uzun süreli, adeta alışkanlık ve tutuma çevrilmiş hâlleri farklıdır. Duygular misal sevinç, neşe, kızgınlık, öfke vs. iken; ruh halleri mutluluk, huzursuzluk, öfkenin kalıplaşıp nefrete dönüşmesi vs. gibi tutumlardır. State (durum) ve Trait (süreklilik) bu nedenle psikolojide çok farklı ele alınır. Sevinç ve neşe kısa süreli ve anlıkken, mutluluk uzun süreli ve kalıplaşmış, kişiliğe kazınmış kavramlardır denir (misal: mutluluk içten gelir / mutluluk öğrenilir).

Biri "pembe panjurlu ev" mi demişti? 
Aa karşı komşunun eviymiş!

Bloglarda okuduğum anlar, küçük şeyler, hisler; bunlar hep neşe hep sevinç... Bir dosta sarılmak, bir seyahate çıkmak, sevdiğimiz birinden aldığımız bir kart, ufak detaylar, hisler, bunlar hep neşe. Kısa süreli, duygu anları, beynimizin ani nörotransmitter salgıları bunlar. Mutluluk ise; tüm bunların birleşimi, bir karakter ağı gibi, insanın üstüne oturan, bir sis gibi dokunamadığın tanımlayamadığın 5 duyunla kavrayamadığın ama varlığından ya da daha doğrusu en çok da yokluğundan emin olduğun bir "hâl"dir. Neşe ve sevinç duyguyken, anlık ve kişiselken, mutluluğun soyut bir kavram olması ve bu nedenle de tam açıklanamaz olması çok normal değil midir?  

Diğer bloğumda "neler için yaşıyoruz?" diye sordum kendi kendime ve aldığım cevap: denge ve mutluluk idi. Dengeyi karşıt kavramların bir arada kullanılmasındaki tamamlanmışlık hissi diye tanımlarken, mutluluğu tanımlamam tam 20 yazı sürdü! Buyrun hepsini özetlediğim son yazıyı buraya iliştiriyorum

Bazen de yerde bulunan minicik eldivenlerdir, mutluluk..

Bana öyle geliyor ki, mutluluğu bulmak istiyorsak; mutluluğu değil de, neşeyi ve sevinci aramalıyız ve bulduklarımızı daha fazla, daha sık elde etmeye, bir "state" (durum)'dan bir trait (süreklilik)'e çevirmeye çalışmalıyız. Mutluluk işte bu: sevinç anlarının artması, süreklilik içermesi, daha hızlı ve kolayca elde edilmesi ve genel duygu durum içinde çoğunluğu kapsaması. Mutluluk: uzun süren ve bir kişilik yapıtaşına dönüşen neşe ve sevinç hali de denilebilir. 

2021'de benim de ilk hedefim bu. Beni neşelendiren, mutlu eden, sevindiren, umut veren o "küçük şeyler"i, hayatıma daha sık ve daha sürekli bir şekilde yaymak.. Buradan değil tabii söz verdiğim gibi diğer blogdan devam edeceğim bu alıştırmalarıma. Burası işte; deli kızın bohçası şeklinde oradan buradan, ortaya karışık. Ama zaten siz de beni böyle seviyorsunuz değil mi, evet evet ;)

Fotoğraflar: Son dönem yürüyüşlerimde beklenmedik şekilde karşıma çıkan "küçük şeyler".. Nedense hepsi bir neşe verdi bana, umarım size de.

29 Aralık 2020 Salı

Noel de geçti, yıl bitti

Geçen perşembe akşamı noel kutlandı. Bu sene noel pazarları, sıcak şaraplar ve tarçın kokuları ve rengarenk, neşeli insanlar doldurmadı sokakları. Buz pateni alanları kurulmadı, akşam saatlerinde eli kolu paketlerle dolu insanlara da pek rastlanmadı.. Herkes evindeydi, "annenizi seviyorsanız, bu sene ona gitmeyin" diye bir kampanya vardı meselâ, akıllar karışıktı.

Biz de evdeydik. Sade bir kutlama yaptık. Covid konuşmadık, havadan sudan, risk grubu aşılandığında yapabileceklerimizden konuştuk. Yemek yedik, hediyelerimizi açtık, noel şarkıları söyledik, ağacımızla hatıra fotoğrafları çekildik. Öyle sessiz sakin geçti bu noel. 2020 bitmek üzere ve kimsenin bundan şikayeti yok sanırım. 

Ben bazı insanların aksine, 2021'in güzel olacağına inanıyorum. Çünkü umuda doğru ufak adımlarla yürümeye başladık gibi geliyor bana. Uzun bir yol ve bu ağır yürüyüş tüm yılı alacak ama hissediyorum, herşey daha güzel olacak.

Herkese öncelikle sağlıklı, huzurlu, neşeli, sevdiklerimize korkmadan sarılabildiğimiz, güzel hatırlayacağımız bir 2021 diliyorum. 2020'den öğrendiklerimizi unutmamamız, bu seneden daha güçlü çıkmamız temennisiyle.. Mutlu Yıllar!

22 Aralık 2020 Salı

Blogda kullanılan görseller suç mu?

Bu konu son günlerde alevlendiği için, bazı arkadaşların ricası üzerine kısaca bildiklerimi aktarmak istedim. Danıştığım iki sanatçı arkadaşım, bir yayınevi sahibi ve yayıncılık alanında çalışan bir avukat arkadaşımın ortak fikirleri doğrultusunda, konunun uzmanı olmadığımı, sadece kendi öğrendiklerimi aktardığımı baştan belirtmek isterim.

1. Reklam alsın ya da almasın, okuyucuya açık her tür blog "yayın" sayılıyor ve telif hakları kanununa tabi. Bu demek oluyor ki, telif hakkı olan bir görseli ya da eseri izinsiz kullandığınızda, hakkınızda cezai işlem başlatılabilir. 

2. Bloglarda kitap / film / albüm tanıtımı yapmak tabii ki serbest fakat kitabın kapak tasarımını, filmin afişini kopyalayıp kullanmak yerine, kitabınızın ya da beğendiğiniz afişin bir fotoğrafını çekip kullanmanız isteniyor. Meselâ:

afişin fotoğrafını arka planla birlikte çekmek, ok

Kitabın içinden sayfa numarası ya da kaynak göstererek birkaç bağımsız paragrafın paylaşılmasında ve bu paragraf tırnak içine alınıp hakkında eleştiri ya da görüş bildirilmesinde sorun yokken, kitabın tamamının ya da şiir kitabıysa şiirin tamamının bloğa aktarılması suç. Aynı şekilde kitabın / şiirin izin alınmadan farklı dile çevrilmesi, sesli okunması da yasak. Yani: youtube'da kardeşinizin çocuğuna hediye olsun diye kitap okumak da yasak :) Fakat yayıncılar / yazarlar sesli okunmaya özellikle sosyal duyarlılığı olan geçerli bir nedeniniz varsa oldukça sıcak bakıyorlar, izin almanız bazen yeterli olabiliyor (lütfen izni yazılı alın ve saklayın).

3. Bloglarda kullanılan fotoğraflar eğer telif hakkına sahipse (google'ladığınız çoğu fotoğraf sahip) ya istock gibi programlara üyelik alacaksınız ya da telif hakkı olmayan resim ve fotoğrafların bulunduğu siteleri tercih edeceksiniz (bilgi burada). 

4. Karikatür, resim ya da fotoğraftaki sorunun nedeni şu: bu eserler kitaplar gibi "bir kısmı" alınmaya uygun değil, tamamı alınıyor, bu nedenle telif hakkı yasası çok daha sert. Beni mi bulacaklar demeyin, istock gibi büyük firmaların sadece bunun için çalışan programcıları ve avukatları var, buluyorlar. Blog ticari değil, reklam almıyorum geçerli bir neden değil çünkü yayınladığınız her yazı, okuyanla buluştuğu için "yayın" sayılıyor. Kazandığınız para dışında kazandığınız sosyal medya imajının da bir "ederi" olduğu farz ediliyor. 

5. Youtube müzik videolarını yüklerken blogger üzerinde buna izin veren sistem var zaten, bunda sorun yok. Aynı şekilde çoğu klasik eserde, anonim retro fotoğraflarda ve kimliksiz eski eserlerde de telif hakkı olmadığı zaman ya da bazı eserlerde sanatçının ölümü üzerinden 20 seneden fazla geçtiğinde (bu konu çok bulanık) telif hakkı düşebiliyor. Bu durumdaki medyayı da kullanabiliyorsunuz ama dediğim gibi riskli.

 6. Şark kurnazlıkları: eğer fotoğrafın büyük bir kısmını kırparsanız ya da tablonun dikkat çekmek istediğiniz kısmını kesip kullanırsanız, karikatürün köşesini alırsanız sorun olmaz diye düşünmek, ya da kullanmak istediğiniz görselin ekran görüntüsünü alıp ya da photoshoplayıp birkaç yerden embed etmeye de kalkmayın, o da aslında pek yasal değil. Hayatını bu işten kazanan avukatlar bir şekilde ayrıntıdan yakalıyor (kullanılan fotoğrafın göz yansımasından orjinalini yakalayan avukat tanıyoruz). Ha tek yolu şu olabilir, kullanacağınız görseli mizansen yapıp şu alttaki şekilde kullanmak :) Eh bu artık ayrı bir "eser" sayılabiliyor. Banksy çok kullanır bu esprileri ama Banksy'nin avukatları da az tilki değildir, unutmayın.

7. Bir fotoğrafın / karikatürün tamamını kullanmanın tek bir şartı var ki o da yine yazarıyla iletişim içinde olmak anlamına gelecek, bilimsel ya da eleştirel bir yazı yayınlamak istediğinizde, tamamen kaynak vererek, neden bu fotoğrafı kullandığınızı açıklayarak (görsel olmadan anlatamayacağınız durumlarda). Örneğin AHA'ya ait bir fotoğraf ödül alıyor ve siz bu ödülün haksız olduğunu belirteceksiniz, fotoğrafı diyelim ırkçı buldunuz ve bunu yazmak istediniz. O zaman öncelikle fotoğrafın bulunduğu asıl kaynağın linkini, çeken kişiyi, tarihi vs veriyorsunuz. Daha sonra neden bu fotoğrafı kullandığınızı anlatıyor ve sonra ırkçılık üzerine olan fikrinizi belirtiyorsunuz. 

8. Genel kural aslında şu: siz nasıl yazılarınızı ya da fotoğraflarınızı biri olduğu gibi kopyalasın istemiyorsanız, siz de başkasına bunu yapmıyorsunuz. Yazınızın bir paragrafı alınıp link verildiği zaman huzursuz oluyorsanız ama müsamaha gösteriyorsanız, karşınızdakinin de bunu yapabileceğini ama yapmak zorunda olmayacağını biliyorsunuz. Kısaca en güzeli: "şu konuda bu linkte şöyle bir yazı var" diyip, ona atıfta bulunduğunuz kendi fikrinizi / görselinizi kullanmak.

Yazar çizer ve müzisyenlerin bu konudaki hassasiyetini anlamak lazım. Çoğu gerçekten çok fazla müsamaha gösteriyor, izinsiz olduğu halde metinlerinin kullanılmasına bir şey demiyorlar ama bazıları da "tak etti artık" diyebiliyor, sonuçta adam 7 sene oturmuş bir şiir yazmış, bir bakıyor bir antoloji içinde hiç bilmediği bir yayınevi yayınlamış! Tabii ki bloglardaki durum çok daha masumca ve çoğunlukla sizin peşinize de düşmeyeceklerdir ama yine de en azından bir link vermek, "alıntıdır" yerine nereden alıntıdır, kimin eseridir belirtmek, en azından "niyetinizi" göstereceği için, bence yeterli olacaktır. Geçmişe yönelik yazıları silmek sıkıntılı bir süreç ve benim kişisel fikrim gereksiz olduğu yönünde fakat çok endişeleniyorsanız, bloğunuza bundan sonra dikkat edeceğinizi belirten bir yazı ekleyip bundan sonra hakikaten samimiyetle dikkat etmeniz yeterli olacaktır (bu dediğim istock avukatları dışında, onlar çok belâ, herhangi bir görsel kullandıysanız hemen şimdi silmenizi öneririm). 

Umarım yeterince açıklayıcı olmuştur ;) 

EKLEME: Gönüllü kitap / şiir seslendirme konusunda şu adreste güzel bir proje var. Mesela burada seslendirme yapıp bloğunuza bilgi linki verebilirsiniz ;) Tamamen yasal. 

20 Aralık 2020 Pazar

Pabuçlarıma bakarken..

Her yer kapalı ama neyse ki yürümek serbest. Üstelik maskesiz. Beklenti düzeyim o kadar düşük ki, "daha ne olsun?" diyecek oluyorum. Hava buz. Gece eksiye düşüyor, gün içinde 2'yi geçmiyor, henüz kar yok. Kar mikrop kırar derler, Corona'yı da kırar mı ki?

İngiltere'de aşı başladıktan bir hafta sonra Almanya İngiltere'ye sınırlarını kapatma kararı aldı çünkü Corona mutasyona uğrayarak %70 daha fazla bulaşıcı hale gelmiş. "Bu bir savaş resmen!" demek geliyor içimden, ya da kıyasıya bir satranç maçı... Virüs ve İnsanlık karşı karşıya.

Bunları düşünüyor, pabuçlarımın burunlarından gözümü ayırmadan yürüyorum. Birden yanımda yaşlı bir adam beliriyor. İşaret parmaklarıyla kulağını işaret ediyor, dudakları oynuyor ama ses çıkmıyor. O anda fark ediyorum, ben yine ses geçirmeyen kulaklıklarımı takmışım ama "play" tuşuna basmayı unutmuşum! Bunu çok sık yapar oldum, sanırım müzik dahil her tür sesten kopmak istiyor bilinçaltım..

Kulaklığı çıkartıyorum. "Hah sonunda!" diyor yaşlı adam ve gülümsüyor. "Üç gündür aynı saatte aynı yerde karşılaşıyoruz genç bayan, günaydın diyorum cevap alamıyorum, gözünüzü yerden kaldırmadan yürüyorsunuz, bu hiç doğru değil" diyor! Öyle güzel diyor ki ama, "sana ne" diyemiyorum.. Zaten ben kimseye "sana ne!" demem ama bazı uykusuz geceler bazı insanlara demiş olmayı isterim..

"Kusura bakmayın" diyorum ve gülümsüyorum. "Hah şöyle" diyor Öğreten Adam (bir tek, elinde çay bardağı eksik...) "Yürürken lütfen pabuçlarına değil etrafına bak" diyor. Ben ne cevap vereceğimi düşünüyor ve ona "Düşünceler.. ve karıncalar.. Ben hep karıncalara basmaktan çekinirim" demek istiyorum ama mevsim geliyor aklıma ve ben tüm bunları Almanca Gramatik yapıda düzgün kurabilmek için der-die-das-dem-den'erden hangisini kullanacağımı hesaplarken, o yürüyüp gidiveriyor.. 

O zaman, yeniden kulaklıkları takıyor, bu sefer müziği de başlatıyorum. Kulağımda şu çalarken (video eki görülmüyorsa, link de burada) ben tüm bunları, ilk defa fark ediyorum:



Dahası yanımdan geçen genç yaşlı istinasız tüm insanların bana gülümsediğini de fark ediyorum! Tanrım insanlarla göz teması kurmayalı, ne çok şey kaçırmışım karıncalara / pabuçlarıma bakarken...... 

Acaba yaşlı adamı yarın sabah da görebilecek miyim? Sanırım bir teşekkür etmem gerekiyor...

Hem (olmayan) karıncaları incitmeye endişe etmek yerine, akıp giden yaşama bakmayı hatırlattığı için, hem de "pause"dan "play" tuşuna geçmemi sağladığı için. Hem de... hakikaten bu sıra hayat bana hep aynı şeyi mi gösteriyor??? Gör be kadın, artık! ;)


16 Aralık 2020 Çarşamba

Uyumuş da çözülmüş.

 Bak aklıma ne geldi. Pandemi öncesi son ziyaretimde Çocuk Evi'nin müdürü Doğan Hoca bana ısrarla akşamın 5'inde kahve ikram etmeye kalkışmıştı. O saatte bırak kahveyi, diyet kola içsem uyuyamayacağımı söylediğimdeyse "bu gece de uyumayıver, ne olur ki?" demişti :) O kahveyi içtim, öyle de güzel sohbet ettik ki, gece mışıl mışıl uyudum. Bir de "hayırlı bir işe önayak olmanın" hafifliği vardı tabii. 

Dün artık 1 saatlik uykuyla durduğum 3. gecenin ardından hayâllerimi yazarken kendi kendime, dedim ki... İşte bu. Seni uyutmayan namussuz bu! Uyursan ne olur? Tabii ki hayat boşu boşuna geçmeye devam eder, e senin sorunun ne, yaşayamadan ölmek korkusu. Ne zaman başladı, malum hastalık süreciyle.. Hey Allahımmmm, bak ne kolaymış sorunun nedenine inmek. Bir hocamız derdi 5 (ya da 7 - aklımda kalmamış) defa Neden? sorusuna dürüst cevap verirsen, sorunun köküne inersin. Hiç şaşmaz. İlginç bir yaklaşım tabii, tamamen dürüst olabilenlerimiz için.

Yaşayamadan ölmek konusu da bu senenin modası oldu bende ama insanım ya, aklım karıştı korktum. Normal yani, çok hırpalamadan üstüne gitmek lazım. Bakalım ilmek ilmek çözebilecek miyim hakikaten. Sorunu saptadım ya, dün gece tam 5 saat uyudum ben! Nasıl farklı hissediyorum anlatamam, bende benden gayrı yepyeni bir ben var resmen.. Uykusuzluk ne kötü bir şeymiş!

bir gün sol, bir gün sağ.. 
bunu da sinirlenmeden çözdüm ya bu sabah, helâl yani.

Bu sabah doktora gittim. Bende bir huy var, yaşı 60'ın altı olan doktora gitmiyorum :)) Size de tavsiye ederim, farklı bir yaklaşım var onlarda, hem de dünya genelinde. Genç doktorlara laf ettiğim sanılmasın aman ama biraz pişmeleri gerekiyor ya.. Psikolog da öyle bak, ben de daha pişiyorum, olmadım.. Süpervizörüm meselâ 70 yaşında, bilgimiz belki aynı ama yaklaşımımız, deneyimimiz, oturuşumuz bile çok farklı.. Neyse. Gittim doktoruma, 72 yaşında bembeyaz saçlı, "gel bakalım bayan C." dedi, "nedir derdin?" omzuma iki patpat. Daha orda tamam dedim, bu adam çözer meseleyi.

Anlattım işte olan biteni. Üstüne kalp çarpıntılarımı, uykusuzluk sürecimi. Yaşıyor gibi hissetmediğimi. Yaşamımın anlamını bulamadığımı. Önce tüm bunları sonra steteskopunu takıp oramı buramı dinledi. Sonra dedi ki: "40'lı yaşlar zor Bayan C.", "ama geçiyor, zaman ver, bak bana ne dert ne kaygı, yaşadığımı yaşadım, şimdi keyfime bakıyorum". Bunu anlamam 50 yaşımı buldu dedi, senin de bulacak dedi. Öyle kendinden bilgelik bekleme ha, bu tamamen hayattan bıkmakla ilişkili dedi ve güldü! Sonunda bir gün geliyor dedi, "baya bir şey yaptım aslında" diyormuşuz ve "e yeter bu çırpınma koşturma, artık her nefesin keyfini çıkaracağım" diyormuşuz. Ona 50'de olmuş, ben daha akıllı gibi görünüyormuşum (güldü), bana 45'te olurmuş.... 

benim doktor..

Haydaaaa. Bu mudur yani. E bir de kan ve idrar verdim. Sonuçlar haftaya. "Meditasyon" dedi, ilacım buymuş günde 2 defa, aç karnına, melisa çayı eşliğinde. Kalp çarpıntıları için de magnezyum. Peki bakalım..