15 Mayıs 2026 Cuma

Mutluluk ve mutsuzluk salınımı

Bundan bir ay önce, babamla konuşurken "zeki insanlar nedense hep mutsuz ve huzursuz oluyorlar sanırım.." dedi. Tüm hataları, yanlışlıkları, riskleri, ters gidecek her şeyi öngörüp, nasıl düzeltilebileceğini de bilip, yine de düzeltememek sanırım insanı mahvediyor... 

Bir de şu vardır ya, akıllı, entelektüel insanın bu dünyada mutlu olması mümkün değildir denir.. Sanki neşe, mutluluk, hoşnutluk, daha aptal, daha primitif, daha sığ insanlara atfedilen bir huy gibi... Şimdi gel, bu kadar "bu böyledir"e karşı dur ve "ben hem zekiyim, hem de mutluyum" diyebil! Mümkün mü???

İnsan utanır.

:)

Fakat blogcuğum... İçten içe, en basit görünen çözüm aslında en doğru olandır ya.... Yani huzursuzluk, mutsuzluk, öfke, ne bileyim, bence bize satıldığı kadar da zeka ve derinlikle ilişkili olmayabilir aslında, biliyor musun... Çünkü toplumları manipülasyonla mutsuz ve öfkeli hale dönüştürmek bu kadar kolayken, onları yeniden mutlu ve huzurlu insanlara dönüştürmek için totomuz yırtılmazdı sanki? Yani mutluluk, mutsuzluktan daha fazla emek isteyen bir durum, bu kesin bence..... Emek varsa, o zaman ona "daha basit / kolay / aptalca" diyemeyiz.... Aksine, asıl grift olan duygu, asıl derinliği olan, asıl zeka ve beceri isteyen (hele ki bu çağda) bence: iç huzurumuzu, mutluluğumuzu, dengemizi bulabilme yetisidir..

Bunu neden yazdım. Çünkü Ekim'den bu yana mutsuzum. Ve totomu yırtıyorum mutsuzluğumu giderecek bir yol, bir yöntem bulabilmek için ve olmuyor.... Ol-mu-yor. Başaramıyorum. Aylar geçti.... Başaramadım.

kanayan kalp çiçeği

Sonra geçenlerde düşündüm, belki de mutlu olmaya korkuyorum ben?

Çünkü mutlu olanı ya saf diye ya umursamaz diye etiketliyoruz ya. Bunca şeye rağmen mutlu, pes! falan diyoruz. Ne kadar sığ bir tip, bunlar yaşanırken insan mutlu olur mu yahu diye ayıplıyoruz falan.. Ve ben fabrika ayarlarımda çok küçük ve çok manevi şeylerle çok büyük mutluluklar yaşayan bir insan olarak bilinirdim, "aman C., enerjin ne güzel, gözlerinin içi gülüyor, vay ne güzel gülümsüyorsun güler yüzlüsün" falan filan fişman. Nazar değdi derler ama değil, ben kendime mutlu olmayı yasakladım!

Ben kırlarda çıplak ayak koşan biriydim. Ben buz gibi sularda keyifle yüzen, trampolinlerde zıplayan, ufacık bir böceği saatlerce izleyebilen, meraklı, neşeli biriydim.. Ben mutlu olmayı çok iyi başarabilen biriydim.... 

Şimdi bunları yazmak bile üzüyor beni, ağlattı ağlatacak.....

Neden?

bir kent olsam.. bu sıralar bu olurdum.

Ve mutluluğu yasaklayınca, insan mutsuzluğun kalesine kapatıyor kendini. Tek gördüğün mutsuzluklar olmaya başlıyor. Evet çiçek böcek var ve seni yine gülümsetiyor anlık, haydi de birkaç dakikalığına ama sonra yine o kasvetli kulene dönüyor, mutlaka üzülecek, öfkelenecek, haksızlık gibi gözüken bir şey görecek ruh haline geri dönüyorsun... Yapışkan, bulaşıcı bir hal bu... Elini uzat, kolunu kaptırıyorsun..

Çok mutsuzum!

Hiçbir şeyden keyif alamaz hale geldim. Ne Mayıstan, ne çocuklarımdan, ne arkadaşlarımdan, ne okuduğumdan, yediğim içtiğim zaten nicedir zevk vermez oldu, gördüklerimden, yazdıklarımdan, konuştuklarımdan ve en fenası da düşündüklerimden bile keyif alamıyorum artık, o derece bir mutsuzluk içine battım..

Bloğu kapatıyorum olmuyor, geri açıyorum olmuyor... 

Öyle bir Ol-mu-yor hali işte....

İnsan mutluluğu bilmese, böyle de yaşanır elbette. Görüntüde herşey yolunda, sorumluluklarını  yerine getir, görevlerini yap, gereken anlarda gülümse, önemli günleri de unutma, tamam. Ama yaşamak bu mudur, yaşamın anlamı, insanın "olma" nedeni bu mudur?

kızımın ve oğlumun birkaç sene arayla 3. sınıfın sanat dersinde yaptıkları
evinde bundan 4 tane olan aileler de var :P

Açık söyleyeyim, mutluluk bence asıl amacımız, nedenimiz değil. Sevgi de değil. İlişkiler de değil. Görev, performans tabii hiç değil. Çocuklar değil, iş değil.. Hiçbiri değil. Bence asıl amacımız, salınabilmeyi öğrenmek. Yani iki karşıt arasında, tatlı tatlı gidip gelebilmeyi ve bundan aynen bir salıncakta sallanırken ya da trampolinde bir aşağı bir yukarı gidip gelirken aldığımız keyfi alabilmek. Salınımın keyfi, hiçbir uçta takılı kalmadan, tatlı bir ritmle salınmak.. Mutlu olmak veya mutsuz olmak, sevinmek veya üzülmek, sevmek veya umursamamak gibi uçların hepsini deneyimleyebilmek. Duygu skalasında her duygunun hakkını verebilmek ama hiçbirinde takılı kalmamak. Hissetmeyi bilmek kadar, bırakmayı da bilmek.. 

Ben mutsuzluğu bırakamıyorum bu sıra. Takılı kaldım. Sıkı sıkı yapıştım mutsuzluğa ve ellerimi çözemiyorum ondan. Oysa biliyorum, karşı taraftaki his çok güzeldi. Çok küçücük şeylerdi mutluluklarım benim.. Yeşil bir elmayı dişlemek, sıcacık betona ya da serin çimlere çıplak ayak basabilmek falan gibi şeyler..... Tanrım üstelik ne çoktular.... 

kavuniçi güller mesela..

Diyorum ki, acaba bir defter alsam (bugün bir blogta öğrendim, Flaubert de yaparmış bunu!) yazsam hepsini alt alta.. Ya da defteri bırak, buraya yazsam mesela, aynen Günün Tortusu'nda yaptığım gibi, kısa kısa, ama hergün görev ahlakıyla değil de, önüme çıktıkça... Biriktirsem ya da, üç beş olunca yayınlasam, paylaşsam, çoğaltsam.... 

Zorla güzellik olur mu acaba? İnatla mutluluk anlarını biriktirsem, güzellikleri biriktirsem, bir noktada, otomatikleşir ve olumsuzdan çok olumlular mı çıkmaya başlar yeniden önüme? Hani bir ara kalpler falan çıkıyordu (artık hiç çıkmıyor) bir tür algıda seçicilik, gerçekliğini yaratma işi, ne diyordum ben ona bir isim vermiştim: güzel anlar koleksiyoncusu mu demiştim, küçük tatlı şeylerin koleksiyonu mu öyle bir şey diyordum..... Tanrım nasıl da unutmuşum!

Evet evet, yeniden başlamalı... Denemeli en azından. Son olarak, bir de bunu denemeli........