12 Haziran 2024 Çarşamba

İzledim okudum yedirdim falan işte

Eskiden haftalık yazılar yazarken, okuduklarımdan ve izlediklerimden daha çok bahsediyordum. Aylık yazmaya başlayınca, bu bölümleri ister istemez atlıyorum, yoksa yazı bitmiyor (ne zaman bitirebildin ki bağırışları, yuhlamalar, alkışlar vs vs.)

Öhöm ne diyorduk. Bu sıralar birkaç güzel keşfim oldu, belki bayram tatilinde sıkıl.. öhöm keyif yaparken elinin altında bulunsun istersin.

İzledim:

Geçen hafta Netflix’te Flight Attendant dizisinin ilk sezonunu gülerek ve ilgiyle izledim. Boş ama hoş bir dizi. İkinci sezon çok kötüydü, bıraktım.

Moritz Bleibtreu komik bir Alman (komik ve Alman kelimeleri pek aynı cümle içinde geçmez malum öhömm). Prime’da yeni bir dizisi var, aşırı gülüyorum: Viktor bringt’s (Dağıtımcı Viktor), hem Almancanı geliştirmek hem de Berlin’in “tuhaf” (ve gerçekliğinden nedense şüphe duymadığımız) sakinlerini izlemek istersen öneririm. 

Okudum:

Aylık okumalarımı goodreads ve bloğun sağ tarafındaki sütunda paylaşıyorum aslında ama bu sene özellikle bir yazarı alıp suyunu çıkarana dek ve başarabilirsem kronolojik sırayla okuyorum. 

Fakat bunun dışında, geçen gün bir danışanımın üzerinde konuşma isteği üzerine (hep psikolog kitap önerecek değil ya, bazen de danışan psikoloğa öneriyor, ne iyi oluyor) Alaycı Kuş’u okudum ve çoook uzun yıllardır distopik roman mı deniyor işte geleceğe dair ütopyalar, hiç ama hiç okumadığım bir türdü (çünkü hepsinin de konusu aynı ve 1984 ile Hayvan Çiftliği’ni kimse geçemedi bana göre) ama bunu okudum ve sevdim. 

Hemen öncesinde de Ercan Kesal’ın Peri Tozu’nu okumuştum. O da aşırı bir Türkiye gerçekleri travması tabii. 1970-80 Türkiyesi ile distopik 2380 dünyası arasında kafam bin oldu.. 

Kafam bin deyince. Almanya’da marijuana yasal ya artık, herkes saldırdı tabii birden. Umudum şu: totosuna sopa girmiş gibi kasılıp duran Almanlar biraz gevşer belki bu sayede, bir de bakıyormuşsun bir sene içinde Almanlar pamuk gibi olmuş böyle raggee dinliyor, hiçbir şeyi kafaya takmıyorlar.. :)) Haydi inşallah. Fakat iki kitabı okurken de, bunu kafa dumanlıyken okumak lazım diye düşündüm.. Birine katlanabilmek, diğerini anlayabilmek için..

Dinledim:

Storytel’de Didier Laroche’un yazdığı ve sesini çok beğendiğim Mehmet Atay’ın seslendirdiği “Anadolu’da medeniyetlerin hikayesi” serisine başladım, kısacık kısacık bölümleri çok keyifli ve bilgilendirici, tavsiye ederim.

Güldüm:

Bu sıralar Almanya’nın bir numaralı toplumsal derdi, düşüp çevre kirliliği yarattığı için fikslenen süt ve meyve suyu kapakları :)) Evet adamların derdi bu. Fakat hakikaten sinir bozucu bir kapak, sert plastiği kopartamıyorsun ve o dönüp eline dolanıyor ya da sürün döküldüğü yere gelip etrafa saçıyor sütü, kapak oturmuyor falan yani bu tetrapak kapağı konusunda evrimimizi tamamlayamamış oluşumuz bir gerçek ama gerçek bir dert mi, bilemem. Referandumlar falan düzenleniyor :)) Yediğimin 1. Dünya meseleleri…..

Kafayı taktım:

Bu ay emekli memurlar gibi sudoku’ya kafayı taktım (çünkü 7 yaşındaki oğlum hepimizi satrançta hallaç pamuğu ediyor artık keyfi kalmadı onu oynamanın). Aman sudoku nasıl güzel bir keyifmiş :)) Sağda solda sürekli sudoku çözüyorum, bilişsel bir faydası olduğunu sanmıyorum ama keyifliymiş.

Yedirdim:

Bir hastalık daha belirdi bende. Çilek dönemi başladı ya, ben sürekli pasta ve kekler yapıyorum, ama sürekli. Neredeyse her gün! Sanırım bir tür stresle başa çıkma yöntemi.. Üstelik rejimdeyim kendim de yemiyorum :)) Ekmek yoksa pasta yesinler durumları.. (Gixli emelim aslında hepsini şişmanlatıp, ortalarında ipince göxükmek hehe) Fotoğraflar sadece bu ay yaptıklarımdı..

İşte böyleee, ağız tatlılığıyla yazayım, ağzımız tatlansın dedim..

31 Mayıs 2024 Cuma

Mayıs: Güllerin hakimiyeti

Bugün akşama dek yalnızım, bir sürü ev işi ve akşamki partinin hazırlığı beni beklese de; yeni huyum şu: güne sevdiğin bir şeyi yaparak başla, yapılması gereken işleri ertele :)) Bugüne dek tam tersini yapıp sorumluluklarımı hep öne koydum da ne oldu; mutlu mu oldum, şilt mi verdiler, işler daha çabuk mu bitti de kendime zaman bulabildim? Bir de böyle deniyorum işte! Hıh :))

Mayıs bol inişli çıkışlı geçti. 

Analiz zorluyor. Yıllardır bastırdığım konuları açıp deştikçe, kendimi hasta mı ediyorum diye düşündüğüm anlar oldu. Meğerse gerçekten hastaymışım :)) 15 gün önce bir ameliyat atlattım. Ve en büyük korkularımdan biriyle yüzleştim. Fakat sanki apayrı bir C. olarak geçtim o ateş çemberinin içinden, şaşırdım.. Daha vakur, kabullenmiş ve tuhaf ama cesaretliydim! Elbette mızmızlandım ve bolca sevgi ile şefkat istedim ama öteyandan, kendim de şaşırdım, ilk defa kaçmadan ve anksiyete atakları yaşamadan, tıbbi müdahale korkusu olan küçük bir çocuk gibi değil, olgun bir C. olarak yaşadım bu süreci. İşte o zaman anladım, analiz beni değiştiriyor.. İyi anlamda :)


Tarladan topladığım Allium’lar

Bu ay çok komik birkaç şey geldi başıma. İlki, bizim evin kilerinde bir su borusu patladı ve evi su basınca, alt katın duvarları kavladı. Bir grup usta geldi ve eve şu düzeneği kurdular:

Evin zeminini deldiler, bu boruları soktular, deliğin çevresini betonla ördüler. Bu aletler evin temeline sıcak hava üflüyor ve zeminin nemini emiyor. Aletin tepesinde de bir elektrik sayacı, ne kadar ekstra elektrik kullandığını hesaplayıp, o miktarı hem belediyeye mazeretiyle bildiriyor ve çevreci ev statümüzü koruyor, hem de ücreti bizden düşüp sigortaya aktarıyor :)) Dedim Alman kafası bu işte; tek kuruş dolandırıcılık ve haram yok adamlarda..

Yine bu Alman Kafası’na bir başka örnek de ustalardan biriyle yaşandı. Bu aletlerden biri ilk çalışma anında aşırı sıcak oluyor. Adam da eldivenli maşalı elinde alet, yürürken beni uyarıyor: “dikkat et şu an çok sıcak (heiss)” sonra 2 metre yürüdü ya, düzeltiyor: “şu an sıcak (warm)” :))) 2 metrede alet aşırı sıcaktan bir derece azaldı ya, kelime de değişti.. Gül Allah gül, Alman netliği de bu işte.

Bu aletlerle 15 gün yaşadık ve hergün alet tam 5lt su çekti duvarlardan! Ya biz nasıl nemli bir ortamda yaşıyoruz?! Acaba benim psikolojik sandığım tüm eklem ağrılarım nemden mi yahu?! İmdaaat, ben diyorum size Almanya beni çürütüyor!

Bizim altkat :)) 
komşunun minik zen havuzu

Şaka bir yana; Almanya’nın en güzel mevsimi başladı. Gündüz şeker gibi hava, gece sağanak yağış. Yemyeşil olduk. Mayıs-Ekim arası bura bir cennet, güller de açtı üstüne! Baktığım her yerde bir güzellik görüyorum, duygulanıyorum, sanırım yaşadığım hastalığa dair korku nedeniyle de hayata bambaşka gözlerle bakıyorum.. Hayat güzel dostlar; kolay değil ama güzel.

Umarım bu sefer hayatın bana vermek istediği dersi (yavaşla, sakinleş, sadeleş ve aslında sana kısacık bir hediye olan yaşamının tadını çıkartmaya çalış) öğrenmişimdir. Ben öğrenmedikçe tekrar ediyor çünkü.. En azından bunu anladım artık.

Hepimize iyi sağlık, denge ve farkına varabildiğimiz anlık mutluluklar ve güzellikler diliyorum! :)

7 Mayıs 2024 Salı

Uyan! Dediysem..

Geçen gün “Ceren, uyanmaya hazır mısın?” dediğimde, gecenin 3’ünde uyanmaya başlamayı kastetmemiştim! 

Son dört gündür 3 dedin mi gözlerim açılıyor; umarım alışkanlık olmaz. Orta yaş zor azizim, ikinci ergenlik her anlamda. Yine değişmeye başlayan hormon düzeyi insanı 5-7 sene zorluyor. Hormon-bilim hakikaten eğilmemiz gereken bir alan, nasıl her şeyi bu kadar etkiliyor?! Kendimizi komplike entelektüel bir birey sanarken, aslında bizi belli bir şekilde davranmaya zorlayanın temelde hormonlar olduğunu görmek de çok tuhaf bir duygu..

Bu konuda bilgim arttıkça psikolojik anlamda daha rahat hisseder oldum çünkü ayın belli günlerinde gece yarısı uyanıp saçma sapan şeylere endişelenmek ya da gün içinde aniden düşen enerjimin, pamuk gibi bir insanken birden tahammülsüzleşmemin nedenlerini ve dolayısıyla suçunu da üstlenmemeye, aha yine östrojen coştu anlaşılan deyip topu ona atmaya başladım. Terapi kadar hormon-bilim eğitimi de beni rahatlattı doğrusu. Bu konuda bilgilenmeni tavsiye ederim..

Bu hormon konusu sadece biz kadınlar için geçerli değil tabii. Birlikte büyüdüğüm erkek arkadaşlarım da benzer ama yine de benzemez bir süreçten geçiyorlar :) ama onlarınki daha eğlenceli duruyor: extrem sporlar, azgın teke sendromu vs, neyse ki kırmızı korvet araba modası kalmadı :))) Neyse, uzaktan izlemek ve biraz da kendilerini düşürdükleri hallere gülmek eğleceli..

Kimimiz de güzel yaşlanıyor. Böyle sakin, kendi halinde, hayatın tat veren ayrıntılarına odaklı. Kendine bakarak, şefkat vererek. Onlardan kan alıp baksak bence çok farklı bir hormon yapısını göreceğiz :)) Evet genç arkadaşlar bakın size hazır doktora konuları.

Neyse gecenin 4’ünde bana bunları yazdıran işte bu. Alternatifi düşünüp düşünüp karalar bağlamak. Gecenin bu saatinde hiçbir düşünceden hayır gelmeyeceğini ve hepsinin de aldatıcı olduklarını bildiğim halde..

Onu yerine demin Konserve Ruhlar’dan öğrendiğim bu muhteşem grubu dinliyor ve bloglarıma yazıyorum. Böylece bir sıkıntıyı keyfe dönüştürüyorum. Birkaç günün uykusuzluğuyla, umarım gün içinde sinirlerime hakim olabilirim. Ya da olmam, önceden uyarayım yine de koca ve çocukları, kişisel almasınlar.

Şimdi biraz Jeremy’nin çiftliğindeki son durumu izleyeceğim, bu adam da resmen çiftçi oldu yahu! James dünyayı gezer, Richard mühendislik harikası buluşlarla bizi etkilerken, Jeremy yine Jeremy işte :) Seviyorum bu üçlüyü..

Bir saate güneş doğmuş olur, az kaldı. Bu sabah spor sabahım, umarım yapacak enerjiyi bulurum.. Haydi tüm erkenci ortayaşlı yoldaşlarıma güzel günler!

Fotolar. Günün güzeli Leylak Hanım, biizm Leylak Hanım’ımıza sevgilerle :)

2 Mayıs 2024 Perşembe

Ceren: Uyanmaya hazır mısın? :))

Aslında bu yazıyı 1 Mayıs’a hazırlamıştım ama sabah Paul Auster’ın vefatını duyunca çok kötü oldum.. Sanki dünya birden ıssızlaştı.. Yollayamadım.

Fakat hayat hâlâ bize emanet.. Meşâle bizde.

bu güzeli tanıştırayım:
brunnera, ya da göğcegözü çiçeği <3

Bahar diye bir dizi var ya; bazı noktalarda sanki benim hayatımı dizi yapmışlar gibi hissediyorum. Önce aman ne saçmalık, ne abartılı oyunculuk falan dediysem de, evet izlemeye başlayınca, ben de duramadım. Malum toplumumuzda kadınların yarısı Bahar. Hepimiz kendimizden bir şeyler buluyoruz.

Bahar'da benim ve sanırım bir çoğumuzun kendini bulduğu konu ise şu: kendini hep sevdiğin diğer insanların geri planına atmak. Onlar için kendini parçalarken, kendini unutmak... 

Aman ayıp olur, x kişi üzülür, y kişi kırılır’larla büyütüldüğümüz için de böyle oluyor biraz değil mi? Blogta bile öyle, aman annemin arkadaşı okur, ayıp olur, aman bizim ünlü “anonim huysuz” alınır, aman türk örf ve adetlerine ters gelir. Ayıp ayıp ayıp.. Ay yeteriniz.

Sonunda gittikçe renksizleştim, sıradanlaştım, politik doğrucu, sıkıcı bi tip oldum. Yahu insan değil miyiz? Hangimiz mükemmel? Ayrıca düşünsene karşında mükemmel biri olsa, onu sever miydin, uyuz mu olurdun? Eğri oturalım doğru konuşalım; ben sinir olurdum sinir! İnsan dediğin azıcık hata yapacak, başını belaya sokacak, ara sıra rezil olacak, önemli olan “sıçtık mavisini mi gördün, gülümse, dersini al, devam et”.. Değil mi?

maviş panjurlu evimi <3
Allah sahibine de, inşallah günün birinde bize de bağışlasın :))

Nasılım? Bahar gibi ben de aydınlanmamış mıyım Allasen? Bu aydınlanma bana son 2 aydır aldığım terapi sayesinde geldi. Vallahi, aynen Bahar gibi bir sürecin içinden geçiyorum.. Aynen Bahar gibi ben de yeniden kendim olmayı, kendim gibi davranmayı, kendimi hatırlamayı öğreniyorum. Bunu da bencilleşmeden, 'diğerlerinden çok ben' demeden, 'diğerleri kadar ben' diyerek yapmayı öğreniyorum..
 
mor salkım olur da, sarı salkım olma mı :)
bu haftanın galibi: laburnum ağacı.

Ah bilsen 45'inde bunu öğrenmek ne zor.. Ama imkansız değil :) 

Yılın ilk karpuzu <3 

Mayıs; ayların en güzeli, böyle de güzel başlasın bakalım.. Merkür retrosu geçmiş diyolla, duydunuz mu? Ay doğru mu ayol? İnanmam ama (sol cebime koy) doğruysa çok şükür.. Bitirdi anam hepimizi… Uğurlar ola..

Fotolar. 1 Mayıs 2024 <3 

Ekleme: Bu akşam sarı ve mor salkımı içiçe görünce dayanamadım, ekleme yapıyorum :)

28 Nisan 2024 Pazar

Nisan: Jetgiller

Aman ne hızlı bir aydı, değil mi? diyecek oluyorum ama ayın yarısı tatille geçerse tabii ki hızlı geçer! Hele ben bir de bayram tatilinde telefonla konuşmak yetmeyince, âni bir kararla bilet alıp, sırf haftasonu için Ankara'ya gitmeye kalkınca, iyice kısaldı Nisancık. 

manolyacık.

mor salkımcık.

Ankara çok spontan bir karar oldu; açıkcası arkadaşların bayram yazılarını okuyunca karar verdim bu seyahate, ertelememeliyim! dedim. Bloglardaki geniş ve mutlu aile tablolarının aksine, benim dünya üzerinde kan bağım olan insan sayısı el parmaklarımı bile geçmiyor, üstelik 3 farklı kıtaya dağılmışız.. Dolayısıyla biraraya gelmek gerçekten zor ve öyle değerli ki..

Ankara Leylakları ve bana sürpriz Erguvanları ile muhteşemdi. Bu sefer zamanımı sadece teyzem ve enişteme ayırdım ve doya doya geçirdik. Gece 3’lere dek sohbet edip, sonra sabah 7’de uyanıp yeniden sohbete devam ettik! Eniştem 80, teyzem 73 yaşındalar, onları çenemle birhayli yordum :)) Ama hepimize çok çok iyi geldi bu kısacık seyahat, özellikle de bana. 

leylak, kuğu, erguvan: ankara..

Tabii çan çan çan konuşup, içimin taşlarını döküp, bir de sevgi ve şefkatle sarmalanınca; hayat güzelmiş, derdim tasam yokmuş, terapide işim neymiş gibi geldi biraz.. Belki de ihtiyacım olan sadece ailem ve güneşli sıcak hava?!

Değil tabii ki. Keşke o kadar basit olsa.. Ama işler karışık, deniz dalgalı, havalar rüzgârlı. O nedenle yan çizmeden analize devam.. 

Nasıl gidiyor dersen; psikanaliz yabancısı olduğum bir terapi yöntemi ve anladığım kadarıyla, bu yol biraz inişli çıkışlı. Bilmem ki iyi mi ettim kötü mü. Tabiatı derin ve karışık biriyim, daha da derinleşmek mi iyi gelecek bana; yoksa aksine, daha yüzeysel, sade, anlık bir şeylere mi ihtiyacım var, emin değilim. Benim alanım (davranışçı terapiler) çözüm odaklı olduğu için, analizde biraz kaybolmuş hissediyorum. Konuş konuş konuş nereye kadar :)) 

Freud'un ünlü divanı.. 
Neyse ki artık koltuk denen bir şey var.

Bence bir psikanalist için de, benimle ya da herhangi bir davranışçı terapistle çalışmak çok zor, açık söyleyeyim. Leb demeden leblebinin ansiklopedik bilgisini veriyorum adama, çan çan çan konuşuyorum, bir de sonunda “bunun bundan olduğu belli, ee nasıl çözeceğiz” diyorum. Kabus gibi; herşeyi pek bi bilen ve terapistten sihirli değnek bekleyen danışan modeliyim resmen! Buna karşılık o da bana sürekli: “Önemli olan çözmek değil, belki de çözemeyeceksin ama anlayacak, ilişki kuracaksın” diyor. Kardeşim ben zaten anlıyorum anlamasına da….. Yıllar boyu hep çözmek, iyileştirmek olmuş amacım, şimdi böyle “bağlantı kurmak”, durup “haaaaa” demek yetmiyor bana.. Hızlı hızlı bir sonuca varalım, kökten çözelim, bitirelim istiyorum :)) Tabii sorun da tam olarak orada.. “İyileştirme delisi sabırsız C.”

Neyse, genel olarak şimdilik memnunum. Arada hüngür hüngür ağlayıp duruyorum, bazen de adamcağıza eureka! bu işte yaaa! diye bağırıp sarılasım geliyor. Adam da Freud mübarek! Aynısının tıpkısı! Beyaz sakalı falan.. Fakat en komiği; adamın soyadı “uzunyolbiletsatıcısı” :)) Çok sembolik değil mi? Hayat.. Ah şu zıpır hayat…. Tamam tamam, bileti aldım, yola çıktım, dönmek yok….

Yol demişken; Anadolu köylerinin güzelliği..... 

Ay yeter bu kadar terapi muhabbeti. Başka şeyler anlatayım.. Mojo listemi hatırlayan var mı :))) Onu da boşlamıyorum ha! 115 maddeden 45 tanesi en az 1 defa yapıldı bu dört ayda. Olacak bu iş..! Çok keyifli maddeler seçmişim, ne olur siz de yapın böyle bir liste (ama 3-5 maddelik olsun 🤣🙅🏻) bana öyle iyi geliyor ki.. Hatırlamak için buraya tıktık.

oğlumun yatağında, uyku oyuncaklarıyla kucak kucağa olma maddesi 
listede yoktu, amolmalıymış,
ne tatlı hismiş.. büyüyünce unutuyoruz..

Bu ayın en güzel yanı, tam 5 ay sonunda yeniden spora başlamam oldu. Kışın aldığım 3 kiloyu vermeye çalışıyorum (ki geçen seneden de +1 ile aslında 4 kilo, ama çaktırma). Evde olmuyor bu iş, artık bir spor salonunda bir grup kadınla spor yapıyorum. Spor ile sosyalleşme bir arada, daha iyi geldi bana.. Bir de online ama yine tek başıma değil de yine grupla yapabileceğim bir yoga ya da pilates bulsam keşke.. Var mıdır öneriler? Biraz kendime bakmam lazım artık.

yine bunları satılmadı diye markette çöpün yanına bırakmışlar,
yine aldım eve, bu sefer sinirlenmedim.... 
evimi güzelleştirdiler <3

Bu ay Barış Bıçakçı ve dostları (Behçet Çelik, Ayhan Geçgin) ayıydı. Güzel okudum, güzel yazmışlar, goodreads’e ay sonuna dek yorumlarımı ekleyeceğimi umuyorum. İlgini çekerse bakarsın.

İşe de çok yavaş (çalışmayı en çok sevdiğim iki danışanımla) döndüm bu son hafta. Biraz ağırdan almayı düşünüyorum bu sıra. Yavaş yavaş, kendimi yeniden tüketmeden..

simit çay <3 mutluluk budur.

İşte bende son haberler böyle. Bugün (23 Nisan) bu yazıya ekleme yaparken, lapa lapa kar yağıyordu Münih’te ama bekliyoruz bakalım, elbet güneşli günler de gelecek.. Önümüzde yılın ennnn güzel ayları bizi bekliyor, umarım bol bol keyfini çıkartırız! Herkese çok sevgiler..

16 Nisan 2024 Salı

Brezilya Seyahati

Aslında sürpriz oldu; TAP Portekiz Havayolları’ndan bulduğumuz biletler gerçekten çok ucuzdu. Seyahati de bu sefer tamamen eşim planlayınca, bana öğleden sonra klinikten çıkıp, 3 saatte bavulları hazırlayıp, aynı gece uçağa binmek düştü. Hayatımın en sorumsuz, en plansız ve en laid-back seyahatiydi :)

ilha grande

paraty

hamaklı kitap keyfi <3

14 saatlik uçak yolculuğu sonrası Sao Paulo’ya varınca, kendimize gelmek için havaalanının yakınındaki Marriott’ta bir gece kaldık, ertesi sabah erkenden (Türkiye ile saat farkı -6, Almanya ile de yaz saati nedeniyle -5 olunca, hakikaten erkenden) yeniden havalanına gidip, kiraladığımız arabamıza kavuştuk. Eşim aceleden ehliyetini Almanya’da unuttuğunu fark edince, bir başka hoş sürpriz de benim direksiyona geçmek zorunda kalmam oldu. Sao Paulo dünyanın 4. büyük kenti olduğu için, İstanbul’la karşılaştırıp biraz çekindim ama alakası yokmuş. İnsanlar çok saygılı, trafik kurallarına herkes uyuyor. 

ilk ama son olmayan caipirinha :))

kaldığımız yerlerden biri ve 
Brezilya'nın meyve ve pasta ağırlıklı kahvaltısı

Kiralık arabamıza atladığımız gibi, kendimizi dağlara, ormanlara vurduk. İlk durağımız İtatiaia kasabası oldu, sonra Rio de Janeiro’da 3 gün, ardından tropik bir ada olan Ilha Grande’de 5 gün, yine bir sahil kasabası olup, sömürge dönemi mimarisiyle ve taş yollarıyla ünlü Paraty’de de 3 gün kalıp, yeniden Sao Paulo’ya döndük. Bu “elips şeklindeki” rotayı, 15 gün için aşırı öneririm, Brezilya’ya ilk defa geldiyseniz, “herşeyden biraz” var: ormanlar, okyanus, gastronomi, kültür sanat, gündelik yaşam deneyimi ve elbette graffiti:




Türk insanı tipi nedeniyle Brezilyalıya çok benziyor gerçekten ve sokaklarda herkes benimle Portekizce konuşmaya çalışınca, ikinci gün ben dili çat pat çözmeye ve bizimkilere tercümanlık yapmaya başladım! Bizimkiler şok oldu, itiraf edeyim ben de şaşırdım ama yahu anlıyorum ben bu dili! Beden dillerimiz çok uyumlu belki biraz ondan, ama bence 3-5 hafta kalsam ben bildiğin Portekizce konuşmaya başlayacaktım :)) çok komik ve şaşırtıcı bir durum değil mi?! 

En çok nereyi sevdin dersen; ada dışında benim en çok hoşuma giden, Paraty ve ormanların içinden geçtiğimiz maceralı SP dönüş yoluydu. Direksiyonda baya ter döktüm ve eşim “işte şimdi Bolivya’daki Kuzey Yungas Yolu’na hazırsın” diye dalga geçti durdu ama itiraf edeyim, seyahatin ennn keyifli 4 saatiydi. Hele karşımıza çıkan sürpriz şelaleler, yolda karşıdan karşıya geçen piton yılanının zarif süzülüşü ve mola için durduğumuz su başındaki örümcek efsaneydi.




Brezilya sadece doğasıyla değil, kültürel çeşitliliği (Japonundan Finlandiyalı komününe, en koyu siyah tenden en açık beyaz tene) ve hiçbir ülkede görmediğim kadar derin hoşgörülülüğüyle de beni çok etkiledi. Ne olursan ol, Brezilya’da “kabulümsün”.. Bayıldım ben bu kültüre! İnsanı sıcak ama mesafeli, asla yanına gelip konuşmuyor, birşeyler satmaya çalışmıyor, hatta seni pek umursamıyor ama birşey sorduğunda nazik ve yardımsever. Ha tabii 2 hafta boyunca İngilizce konuşan belki ancak 4 kişiye denk geldik ama google translate denen bi’şey var yahu, artık dil seyahat için sorun değil.. 




Ama para sorun. Brezilya pahalı bir ülke. Günlük harcamanız bir Avrupa ülkesi seyahatiyle aynı (merak eden olursa ayrıntılı yorumda anlatabilirim) fakat asıl sorun: kağıt para geçmiyor ülkede! Aynen İskandinavya gibi Brezilya da özellikle Corona sonrası (ve tabii şehirlerdeki güvenlik sorunu ciddi düzeyde olduğu için) parayı kaldırmış. Biz genelde Apple Pay ve kredi kartı kullandık ama oteller, uçak bileti ve günlük harcamalar kredi kartı limitimizi iki defa arttırmak için Almanya’daki bankaya telefon etmemize neden oldu. Brezilya seyyahları bu konuda dikkatli olmalı.

ya da kumsal alışverişi :)) 
ihtiyacın olan her şey: bikini, şapka, caipirinha

copacabana bomboşken :) 
almanlar bu havada ve dev dalgalara rağmen tabii ki yüzer!

Yeme içme eh işte; genelde kızarmış ya da ızgara balık yanında pirinç pilavı, patates kızartma, salata heryerde klasik ve en ucuz menü (fiyatlar Avrupa'yla yarışıyordu). Yöresel ve mutlaka denenmeli diyeceğim yemeklerse; Frijoles negros yani kara fasülye, pao de queijo (peynirli puf poğaça), coxinha (içi tavuklu bizim güneydoğu mutfağındaki içli köfte gibi kızartma işler), içi peynirli ya da kıymalı aynen bizdeki çiğ börek tadındaki pastel ve tatlı olarak da Açai (bizdeki pepeçura ama üstüne kinoa ve meyveler ekliyorlar, muhteşem bir şey). İçecek tabii ki Caipirinha (limonlu olan klasik, kiwilisinden daha iyi) ve çocuklar için bir tür kirazlı gazoz olan Guarana.

ve tabii hindistancevizi sütü

biberler ve baharatlar

ilk defa gördüğüm annona meyvesi (muhteşem bir tadı vardı)
brezilyalı arkadaşıma sorunca bilemedi, 
resmini gösterince aaa fruta do conde, bu meyvenin bin farklı ismi var dedi :)) 
sonunda kendime benzeyen deli bi meyve buldum!

pazardan tazecik balıklar

yine caipirinha, hep caipirinha.

Mutlaka yapın diyeceğim şeyler; 

1). Sao Paulo’da merkezdeki sanat müzelerine ve Japon komünü’ne (Liberdade) gidin ve tepeleme sushi yiyin, incik pincik Japon ıvırzıvırı satın alın. Kolyelik, yüzüklük ve küpelik pahalı ve doğal ham taşlar da bölgede çok ucuz. İlgilisine.
2). Rio'da efsane sarı tramvaya binin, en tepeye dek tırmanın ve tüm şehre, fakir mahallelere (favela) ve artizan mahallelere yukarıdan bir göz atın. Favela'lar gezmek için asla güvenli değil aklınızda bulunsun.
3). Paraty bence fazla turistik ama bir gece pazarları ve artizan el işlerini görmeden geçmeyin. Şehrin dışında kumsallara kurulu ufak ve sevimli restaurantlarda hindistan cevizi soslu balık yemeklerini yiyin.
4). Ilha Grande’de mutlaka trekking yollarını yürüyün (sivrisinekler çok minik, çok sessiz, çok azılı ve gündüz vakti ısırıyorlar dikkat, Dang ateşi (aşısı yok) ve Sarı Humma (mutlaka seyahat öncesi aşı olun) çok yaygın!) ufak kumsallar keşfedin. Yanınıza kitap, piknik ve bol su alın, tüm gün deniz keyfi yapın (hava bulutlu bile olsa 50+ faktör kremi unutmayın, istakoza dönmeyin).



mutlaka yapın: anneyi şezlongu ve kitabıyla birlikte kuma gömme :)

Asla yapmayın diyeceğim şeyler;

1). Brezilya aşırı Body Positive bir kültür. Çok tombik, 9 aylık hamile ya da aşırı yaşlı kadınlar bile Brasilian denen tanga türü bikiniler giyiyor :) Totolar fazlasıyla özgür ve asla bakan, rahatsız eden kimse yok (ben klasik bir bikiniyle haşema giymiş gibi oldum diyeyim, anlayın) ama bikini üstü çıkararak güneşlenmek kesinlikle tabu, aklınızda olsun.
2). Rio ve Sao Paulo’da gece çıkacaksanız, suç oranının ciddi yüksek olduğunu bilin, yanınıza değerli eşya ve para (tanıdığımız bir çift uyararak bize yüzüklerimizi bile çıkarttırdılar) almayın. Gece taksiyle gidip gelin, yürümeyin. Karnaval zamanı bu kentler çocukla imkansız, aklınızda olsun.
3). Rio’da ünlü ipanema ya da copacabana kumsallarına gideceğinize - gidin tabii çünkü insan kaç defa bu kumsallara gelme şansı bulur ve hakikaten “manzara” şahane :)) ama bence daha küçük ve pırlanta gibi kumsallar olan Prainha ve Leme’ye gidin.
4). Sao Paulo'dan havaalanına gitmek, yoğun trafikte 2,5 saat sürebiliyor, son dakikaya bırakmayın (bizim gibi).

Sao Paulo'ya akşam inerken / Bizim de kaldığımız, mimarisiyle ünlü Copan Binası

sao paulo yaşamı :)

Mevsim seçimimiz (Nisan başı) çok iyiydi. Sonbahar yeni başlamıştı ama derece 24-32 arasında seyretti, çoğu gün hafif bulutluydu (ki güneşli olunca rutubet nedeniyle 30 derece dayanılmaz olabiliyor) ve bazı günler şakır şakır yağmur yağdı. Yüksekler serin, deniz kenarı sıcak, denizse hafif serindi. Her yer çiçek doluydu ama sapsarı mimozaları görmek - hem de bu mevsimde - beni çok şaşırttı. Acaba bu mevsimde bir daha mı açıyor bu kıtada?!

otelde duvara asılmış günlük turlar, 
maviden turkuaza seç beğen al :)

Dönüş yolu hakikaten yorucu ve maceralı oldu, çünkü 22 saat sürdü. Önce SP'da 2,5 saat trafikte kalıp uçağı kaçırdık sanarken, anlaşıldı ki pilotlar da aynı trafikte kalmışlar, rötar yedik. Tabii bize göre hava hoş, nasılsa Lizbon'da 3 saat bekleme var. Rötarlı varmamız daha bile iyi. Ama 14 saat sonra inince bir de Lizbon'da rötarı yiyince, "haydiiiii... bari çocuklar yeni bir ülke görmüş olsun" diye - fazla gezenler bilir bu hissi :)) havaalanından çıktık, metroyla merkeze gittik, mükellef bir öğle yemeği ve şarap keyfi yaptık, sonra ağırdan ala ala, sallana sallana havaalanına döndük. Bir de baktık ki rötar kalkmış! Uçak zamanında gözüküyor ve havaalanından çıkış yaptığımız için de boarding pass'lerimizin yeniden işleme tabii tutulması gerekiyormuş. İşlemleri hallettik, koştura koştura kapıya ulaşmaya çalışırken bir de baktık ki, uçak yeniden rötar gösteriyor :)) Neyse 22 saatin sonunda eve vardık ama ne varmak.. Bir defasında Avustralya'dan eve gelmem tam 42 saat sürdüğü için, Lizbon'daki yemek sırasında "bana komaaaz" surat ifadem:


Bir de, bu iki oldu; Lizbon'a gidip de Pessoa'nın evini göremeden geldik yine. Neyse ki bu sefer havaalanı metrosunun duvarındaki graffitisiyle poz verebildim :)) 


Şu anda evde herkes jetlagten muzdarip ve zencefilli çaylarımızı içerken, birbirimize bıçakla saldırmaya hazır bir ruh halindeyiz :)) ama değer miydi, valla değerdi! Yine gelir miyim, gelirim ama öncesinde görmek istediğim çok ülke var, belki artık anca yaşlılığımda bir daha gelirim.... Amin bin.

daha çoooook var :P