Saat sabah 11.02 ve 7800 adım atıldı bile..
Pazartesi sabahlarımı ev işlerine ayırıyorum. Evin temizliği, düzeni, haftalık alışverişin yapılması, çamaşır vs. Bunları bitirince de analize gidiyorum. Haftam yani, biraz hızlı ve ağır başlıyor. Tüm bu işlerin öncesinde de, oğlumla ve Havhavcan'la okula ve sonra da ormana doğru uzunca bir sabah yürüyüşü de var tabii.
Bu hız beni yoruyor aslında.. Daha doğrusu, bu sene yormaya başladı. Eskiden cıvıl cıvıldım, kıpır kıpırdım, bu sene birşeyler değişti, yorgunum bildiğin.... Bezgin, hımbıl.. Sadece psikolojik anlamda zorlandığım için değil, artık bedensel anlamda da inişe geçtim sevgili blogcuğum, bunu hissediyorum bu son bir senedir... Olsun. İnişler bazen çıkışlardan daha güzel olabiliyor :)
Ceren Ceran hiç okumamıştım. Tercih'i okuyorum ve pek sevdim. Biraz araştırınca Ceren Hanım'ı da pek sevdim :) Sanırım tek tek okuyacağım.. Tercih'te geçiyordu: "Olgunluk, insanın dertlerini başkasına yığmamayı öğrenmesidir" diyordu. Buna katılıyor muyum diye düşünüyorum sabah beri. Sen katılıyor musun buna?
Açıkcası mesleğimin büyük kısmı "dert dinlemek", en azından ilk birkaç seans dertleri üzerime yığarlar, boca ederler, sonra o yığın arasından eşeleye eşeleye aradıklarımızı çıkarır, ayırır, kümeler, kimini atar, kimini tutar, kimini onarır ve hayata devam ederiz. İşim bu. Ben de analistime yığıyorum her hafta.. Ama açık söyleyeyim, yetmiyor.. Bir dostla dertleşmek istiyor bünye. Ya da ailene anlatmak.. Fakat hemen akabinde pişman da oluyorum, yahu tüh, insanları gereksizce gerdim sıktım üzdüm diyorum.. Ama yapım gereği ketum biri değilim, içimde ne varsa dışa yansır. Ne yalan söyleyebilirim, ne rol yapabilirim.. Boşaltıp rahatlamayı severim.. Ama.. İşte, ama... Ama, boşaltılan kişinin durumunu bazen bencilce göz ardı edebiliyorum.... Bu insan bu bilgiyle ne yapacak diyemeyebiliyorum..
Son 2 haftadır konuşmadan önce düşünmeyi deniyorum. Önce annemlerle, akrabalarla başladım, sonra arkadaşlara geldi sıra. Anlatmıyorum. Dilimin ucuna geliyor, tutuyorum. Tutamayacağım diye de pek aramıyorum artık insanları zaten.. Çünkü ağzımdan çıkan son 1 senedir hep dert hep dert.. Halbuki ne güzel şeyler de oluyor hayatta ve ben bunları hakikaten görmeyi başaran da bir insanımdır, ama son zamanlarda üzerimde gri gri bulutlarla gezdiğim için, sürekli gri her şey. Renkler yok oldu sanki!
İnsanlara da yazık... dedim ve bıraktım. Bakalım çenemi ne kadar kapalı tutabileceğim :))) Göreceğiz. Ama gerçekten deniyorum!
Eh bir yerden başlamak gerekiyor galiba bu "olgunlaşma" işine......
Fakat bi'şi diy'cem, ben dertlenme mızmızlanma dışında sohbeti unutmuşum galiba yahu?!? Konu bulamıyorum konuşacak.....! Bana ailenizle, arkadaşlarınızla, çocuklarınız, memleket meseleleri, dünya ağrısı dışında ne konuşuyorsunuz Allahaşkına söylesenize? Herkes edebiyat sanat felsefe de sevmiyor.... :P
Fotoğraflar: Oğlumun bir kızdan aldığı ilk aşk mektubu :)))) Kız bizim 5 yaşındaki komşumuz, inanılmaz tatlı bir Rus Prensesi, sapsarı dümdüz saçlar, maviş gözler, nazlı mı nazlı. Bu onun el izi, simlerle süslenmiş, ikiye katlanmış, içine bir kalp çizilmiş ve geldi L.'ın odasının penceresinden içeri atıp kaçtı :))) L.'ın tepkisi gülüp geçmek olsa da, ben çok sevimli buldum, sanırım saklayacağım <3

