Oda arkadaşım horluyor.
Özlemiştim onu ama bu özlem onun horlayan bir insan olduğu, benimse ritmik seslerle (saat tiktakı, horlama, damlatan musluk..) asla uyuyamayan bir insan olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik kulak tıkaçlarına rağmen.
Bir de üstüne, aynen çocukluğumuzda yaptığımız gibi yanyana yataklarımıza yatıp uzuuun uzuuun konuştuğumuz için geç de uyuduk. Yani bu şu demek; yarın iki saat uykuyla gün geçecek. Bu sorun değil ama ertesi gece uyumam lazım çünkü sabahına direksiyon sallayacağım, dar virajlı ve kaba sürücülerin çoğunlukta olduğu turistik tek şeritli bir yolda.. Yok yok, uyumam lazım. Lazım dedikçe de kaçar ya bu meret..
Yatağımdan “neredeyse dolun” ay’ın deniz üzerinde bıraktığı yakamoz pırıl pırıl gözüküyor. Onu izliyorum sana yazıyorum, blogger devrinin de yavaş yavaş geçtiğini bittiğini, bittiğimizi düşünüyorum. Hüzünlenmiyorum ama içimde hani çok sevdiğin ama yaşlandığını görüp, çok yakında bir gün ayrılığın kaçınılmaz olacağını hissettiğin bir yakınına karşı duyduğun o “yanında olduğun halde hissedilen özlem” var - ki kesin Almanlar bu duyguya da bir isim vermişlerdir. Kesin.
Dile bunca hakimiyetlerine rağmen onlara da artık tahammül edemiyorum ya, bir kez olsun gerçeği itiraf edeyim, günde iki kez olsun doğru vakti gösteren bir saat gibi..
Tik tak tik tak horrrr horrrrr horrrrrrrr.
Geceler saat 3 ilâ 5.30 arasında neden bu kadar uzun ki sahi?
Foto önceki gecelerden birinden. Uyuduğum, neredeyse dolunay’sız, horultusuz ama / ve de arkadaşımsız bir geceden.. Bu gece de böyle oluversin, bu gece de uyumayıvereyim……
