18 Mart 2026 Çarşamba

Salı: Raising Hare

Dün sabah Havhavcan'a bir kıyak yapasım geldi. İlk seansım 8.45, ikincisi 11'de olmasına rağmen, "gel çocuğum, güne yaya yaya başlayalım" dedim ve L.'i okula tıkar tıkmaz, arabayla, uzun zamandır gitmediğimiz o büyük ormana gittik. Bu arada önceki gün lapa lapa kar yağmıştı ve hava hakikaten soğuktu. Beremi, eldivenimi taktım ve tam 45 dakika yürüdük. Hayat da bu çabama, önüme koca iki tarla tavşanı çıkartarak selam çaktı... O kadar büyüktüler ki, ilk başta ceylan yavrusu (yani ceren!) sandım ama sonra koca kulakları ve zıplayışları ele verdi, en az 10-12 kiloluk tarla tavşanlarıydı bunlar!!! Nasıl güzeldiler, nasıl neşe içinde hopluyorlardı ve nasıl da hızlıydılar yarabbi..... Yabani kelimesini, şehrin içinde bile insan tam iliklerine kadar hissediyor.. Bu muhteşem bir his.

Onları izlerken, aklıma geçen gün okuduğum Chloe Dalton'un "Raising Hare" röportajı geldi. Birkaç ay önce basılan kitabında, Dalton pandemi zamanında bahçesinde tek başına bir bebek tarla tavşanı bulmasını, hiçbir bilgisi olmasa da, ona bakıp büyütmesini ve sonrasında yaşadığı büyük aydınlanma ve değişimi anlayor. Dalton'un özellikle yabaniliğini koruyabilmek için isim vermediği "Tavşan", aslında bir insan tarafından büyütülse de yabaniliğini bir ölçüde koruyor. Her gece ormana gidiyor, her sabah Dalton'un evine geliyor, onun için monte edilen kapıdan eve giriyor ve evde Dalton ile zaman geçiriyor... Dalton Tavşan'dan çok büyük dersler öğreniyor; aslında vahşi bir canlı ile birlikte yaşamanın ve birbir sınırlarına saygı duymanın önemi, başarı odaklı kariyer anlayışı yerine daha doğal, yavaş bir yaşam tercihini başarı yerine koymak gibi.. 

Bak bu o:

özel kapısı

bebekliği

her akşam doğaya koşuşu

Tavşanlar ve diğer tüm hayvanlar, aslında genelleyebiliriz, doğanın kendisi, muhteşem öğretmenler.. Tabii öğrenmek istiyorsan. Kendini açabiliyorsan.. 

Ben bunu yapabildiğimi düşünüyorum :) Bu da güzel bir his.