16 Nisan 2021 Cuma

Arınma 1. Hafta

Bazen hayatın hayhuyu arasında kendimi bir sümüklü böcek kadar yavaş ve dışarıda hissediyorum. Sanki her şey etrafımdan ışık hızıyla geçiyor ve hiç biri bana dokunmuyor gibi tuhaf bir his bu.. Aynen bir sümüklü böcek gibi kendi kendime ördüğüm ve yüklenip sırtımda taşıdığım kabuk gibi üstüme yapışmış bir yük hissediyorum. Beni ağırlaştıran, yoran, yavaşlatan bir yük. Oysa ben doğam gereği sümüklü böcek olamayacak kadar uçucu bir varlıktım bir zamanlar.. 

Türkiye'den dönerken, bu ağırlık hissini görsel olarak aktarabilmek için, havaalanında şu videoyu çektim:

Bu hafta başlayan "arınma ayı" boyunca niyetim, ağırlıklarımdan kurtulmak ve "olması gerektiği ölçüde yaşamıyorum" sabit fikrinden arınıp, kendi kendime "aslında yaşadığımı" kanıtlamak.. Bu hafta hızla başladım. İlk olarak şu ünlü "dört kollu denge terazim" için kolları sıvadım ve:

Fiziksel arınma adına kıştan üstüme yük olanları atmak ve yeniden bedenimi sevmek için koşmaya başladım! Tam bir deniz insanı olan, spor yaparken terlemekten hiç hoşlanmayan ben, meğerse ne çok seviyormuşum at kuyruğumun bir o yana bir bu yana gidişinde rüzgârı hissetmeyi, sabahın ilk saatlerine özgü o neşeli kuş cıvıltılarını duymayı, ayaklarımın altındaki topraktan çıkan o ritmik kırt kırt kırt seslerini... Gün aşırı koşuyor, koşmadığım günlerde de kalbimi çarptıracak başka bir şey buluyorum :)

Starnberger Gölü, sık sık gittiğim, koşmayı çok sevdiğim bir bölge. 

Terapilerimi de artık tamamen ofis dışına, doğaya aktardım. Hem danışanlar sevdi, hem de ayda bir yaptığımız süpervizyon grup toplantımızı da aynı şekilde yapmaya başlayınca, kendi aramızda bir "yürüyüş terapistleri grubu" kurduk diye gülüp eğleniyoruz.. Bu sayede her sabah en az 1, bazen 2 saat açık havada bulunma şansım da oluyor; hay aklımı seveyim!

Eve dönüp duşumu aldıktan sonra sıra bilişsel arınmaya geliyor, ay başından beri mesleğime özel bir aşkla eğildim iyice. Geçen hafta şahane bir seminere katıldım ve özellikle son yıllarda beni zorlayan "varoluşsal anlam arayışı" adına daha profesyonel bir adım atmaya karar verdim. Tüm hafta boyunca hocamla yazışıp bana uygun bir program dahilinde beni yönlendirmesini istedim ve ta taaaa, yeniden öğrenci olmak ne güzel!

Sosyal arınmaya gelince.. Bu hafta Oz'la neredeyse her gün telefonlaştık. Hani bazı zamanlar olur, kendinizi fırtınanın ortasında kalmış gibi hissedersiniz ve birden bir deniz feneri size güven verir, yol gösterir ya. Sanırım Oz da benim deniz fenerim :) Beni hem kendime güldürüyor, hem de gerçekten kendimle barıştırıyor, tekrar tekrar..... 

Tabii ya, sonuçta cingöz ama taş kalpli biri olmaktansa, yumuşak kalpli bir salak olayım, ne olacak ki.... 

Psikolojik arınma anlamında da, Oz'la yaptığım bu konuşmalar bana çok iyi geliyor, meğerse iki ergen gibi telefon ucunda kikirdeşip durmaya, bir yandan da ayak parmaklarıma oje sürmeye ne çok ihtiyacım varmış! Yaşım 40 oldu diye üstüme anlamsız bir "olgunluk" yapıştı bir süredir ve bu uçuş uçuş bir kadın olan bana hiç yakışmıyor! Bunu Natalia da söyledi geçenlerde (hoş o direkt "kendini niye renksizleştirmeye çalışıyorsun" diyerek dan diye daldığı için biraz bozuldum) ama haklı sonuçta; güzelim kızıl saçı artık bu yaşta fazla dikkat çekiyor diye inatla küllü kahveye boyayan, cildim nefes alamaz diye gayet de lekeli ve çilli yüzüne hayatta 1 defa dahi fondoten sürmemiş, hijyenik gelmiyor ve acır diye hayatında maniküre pediküre gitmemiş, "iyi de eskimedi, bozulmadı niye gereksiz tüketim yapayım" diye senede 1-2 kıyafet alan, kocasının ayakkabı sayısı da tam bu nedenle kendininkinin 3 katı olan Allahlık bir şaşkın var karşınızda! 

Ama cevabım hep aynı: "tüketme üret", "doğalı seç" ve bilimum hippi zırvalıkları kalbimin en derininde, vallahi inanmışım.. Değişmez. Ama "ilkelerini kaybetmeden de iyileşebilirsin"! Yani evet, kendime biraz öz-bakım vereceğim. Bu hafta ilk adımı Rwandalı Kadınlar Dayanışma Derneği'nden sabun ısmarlayarak attım :) Gelirin tamamı Rwandalı kız çocuklarının eğitimine gidiyor ve anlatamam size nasıl yumuşacık oldu bedenim..... Hele renkleri ve kokusu ve %100 el yapımı, yerel sermaye ve doğal oluşu! İşte böyle şeylerle gel bana kokoş hippi C.'ciğim :) 

Bunların dışında, "yaşadığımı kendime kanıtlamak" adına arşivlemeye karar verdiğim (fikir: Yüreğimin İklimi Mart Ayı Dökümü yazısından araklanmıştır) şöyle güzel şeyler daha oldu:

İZLEDİM - OKUDUM - DÜŞÜNDÜM:

Bu hafta uzun süredir elimde sürünmekte olan Buddenbrooklar sonunda bitti. Aslında kitap yorumu okumayı da yazmayı da sevmem ve yapmam çünkü herkesin okuduğundan kendine alacağı çok kişisel bence ama benim karşıma şu cümle çıkınca, düşünmeden edemedim: "Uomo non educato dal dalore rimane sempre bambino!" (İta. Acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır!)

"The Serpent" isimli mini diziyi izledim ve itiraf edeyim çok uzun süredir bu kadar iyi bir yapım izlememiştim. 70'lerin ruhunu çok iyi bir set kurarak yakalamışlar, kamera çekimlerinin tarzı bile 70'lerdekiyle aynı, şaşırdım ve bayıldım. Gerçek hayat hikayesi olduğu için ayrıca etkileyiciydi. Bolca gerilmeyi ve "tıkınırcasına izleme"yi göze alacaksanız, çok tavsiye ederim.

ÖĞRENDİM - ŞAŞIRDIM:

Kuğu yumurtası maceramız malum.. Okumayanlar için, çocuklarım haftabaşı orman içinde terk edilmiş bir kuğu yumurtası buldular. Yaşar mı yaşamaz mı derken telefonlaştığım veteriner "doğanın işine karışmayın, terk edildiyse bir nedeni vardır" deyince biz de bir şey yapmadık. Fakat yine dayanamadım koşarken sabahları gidip baktım, diğer yumurtaların üzerinden kalkmıyor ama yuvadan oldukça uzakta bir köşede duran o yumurtaya yanaşmıyor anne kuğu... 4-5 gündür yumurtanın yeri milim oynamadı yani biz bulduğumuzda da çoktan terk edilmiş demek bu.. Yapacağımız bir şey yokmuş gerçekten..

Biraz araştırınca, kuğuların yavru sayısına kendileri karar verdiğini okudum! Yani gereğinden fazla sayıda yumurta olduğunda annenin belirli bir nedenle içgüdüsel olarak bazı "az avantajlı, belki küçük?" yumurtaları bilerek dışarı attığını öğrendim. Gerçekten de bu kuğu çifti (kuğular tek eşli bireyler, alanları belli ve 100 seneye yakın yaşıyorlar) dikkat ediyorum her sene sadece 2 yavru büyütüyor, belki "istenmeyen" 3. yumurtaydı bizimkisi :( Oldukça üzücü ama bu sayede kuğular hakkında bir çok şey öğrenmiş oldum.. İlginizi çekerse şu linkte güzel bilgiler mevcut.

ÇOK SEVDİM:

Kızımın topladığı çiçeklerle tamamen kendi kafasından uydurup yaptığı bu tasarımları çok sevdim. Bu fikrin nereden geldiğini sorduğumda verdiği yanıtsa çok tatlıydı: "anne çimenlerde yaşayan pericikler böyle giyiniyor işte!" <3 



DİNLEDİM:

Ve son olarak bu upuzuuuun yazıya, bu hafta içinde en çok dinlediğim şu eski ama eskimeyen ;)) albümü ve göremeyenler için de linkini şuraya bırakarak son veriyorum:

Herkese güzel bir haftasonu dilerim!

Şaka gibi! Yayınla düğmesine dokunmamla eş zamanlı radyodan duyduğum şok gelişme: Sadece 1 hafta sürdü yaaa! Okullar yine kapandı :( Vah bana vahlar bana....

12 Nisan 2021 Pazartesi

Hoş geldin Arınma Ayı

Yarın Ramazan Ayı başlıyor. Oruç aslında sadece bedensel bir arınma ve disiplin değil, ruhanî kısmı çok daha derin. "Oraya ait olmayanlar"ı atmak için; bedenen, kalben, ruhen ve aklen üzerimde taşıdığım fazlalıkları "sakince yere bırakıp" devam etmek için çok iyi bir fırsat...

Aslında çok ilginç, her dinde var böyle bir ay. Önünde bir "hazırlık dönemi" ve ardında bir kutlama da var. Hıristiyanlar için bu, geçtiğimiz hafta sona eren Paskalya dönemiydi. Paskalya, öncesinde belirli gıdalardan uzak durulan uzun bir oruç ayını da ihtiva eder. Museviler için de benzer bir Pesah (Hamursuz) dönemi vardır ve ortaya çıkışı insan yerine koyun kurban edilmesi geleneğinin başlamasına kadar gider. Her iki dinde de, belirli gıdalardan uzak durulur ve beden arınırken ruhun da hafifleyeceği söylenir. Çok tanrılı dinlerde de benzer "arınma ve meditasyon" dönemleri vardır, yine sonunda tanrılara armağanlar sunulur ve bu dönemin bitişi bayram olarak kutlanır.

Benim için Ramazan ayı, bir tür "düşünme ve arınma" dönemi oluyor. Bu yıl bu döneme özellikle ihtiyaç duyuyorum çünkü kendimi çok "ağırlaşmış" hissediyorum. Birkaç gündür heyecanla hazırlandığım bu aydan ve kendimden beklentilerim çok basit; yaşamın dört denge kolunda da sadece birer hedefim var:

- Fiziksel denge: üzerimde kıştan kalan bir fazlalık hissediyorum, aralıklı oruç sistemi ile ve biraz hareketlenerek bu fazlalıktan kurtulmak ve yeniden bedenimle olumlu bir ilişki kurmak.

- Bilişsel denge: mesleki bir seminere katılmak ve son zamanlarda özellikle ilgimi çekmeye başlayan "varoluşsal psikoterapiler" konusunda kendimi geliştirmek.

- Sosyal denge: daha fazla açık havada olmak ve insan ilişkilerimi güçlendirmek, aldığım kadar kendimden de vermek, kendim dışında birilerine faydalı olabilmek, bir şeyler katabilmek.

- Psikolojik denge: özbakımıma odaklanmak, kendim için mutluluk anları yaratmak ve kaydetmek.

Yazarken bu kadar basit ama uygulaması benim için oldukça zor. Aslında son 3 ayda bu konuda çok kafa yordum, yaşam önceliklerimi ve neler için yaşadığım konusunu özel olarak masaya yatırıp, parça parça ele alıp çalıştığım ve benim için çok faydalı olan Proje 365 Blog yazılarımı belki takip etmişsinizdir. Oradan öğrendiklerim, kendi önüme koyduğum engelleri fark edişim, özellikle şu linkteki son yazımda da açıklıkla anladığım, sürece bağlı kısır döngülerimi nasıl aşabileceğime dair yaşadığım aydınlanma ile, yeni bir dönem başladı kendi içimde.

Belki bu nedenle beni eskiden zorlayan konularda biraz daha olgun davranabiliyorum, özellikle varoluşsal anlam arayışı ve "kayıplar ve ölümler" konusundaki bocalamalarımda görüyorum bunu. Daha önümde çoooook uzun bir yol var ama yavaş yavaş yürüdüğüm bu yolun benim için "doğru yol" olduğunu hissediyorum. "Bu sefer olacak gibi" diyorum kendime.. "Yürümeye devam et, öğreneceklerin seni çok güzel bir yere getirecek" diye motive ediyorum.. Proje 365 Blog'u kapatmayı tercih ettim ama bu blogda zaman zaman Proje 365 etiketi ile kendi gelişimim hakkında yazılar yazacağım, özellikle bu Ramazan ayı boyunca düşüncelerim, yaşam tarzım ve yazılarım "arınma" odaklı olacak... 

Kişisel gelişime çok mesafeli duran biri olarak, merak ediyorum bu "Arınma Ramazanı" beni nereye getirecek... Herkese şimdiden hayırlı, sağlıklı, güzel bir Ramazan ayı dilerim!

9 Nisan 2021 Cuma

Dalgalar

Döndük bakalım. 5 günlük karantinadayız, ikinci testin sonucu da negatif çıktıktan sonra ancak Pazartesi günü çıkabileceğiz evden. Oysa biraz koşmaya, olmadı yürüyebilmeye ne çok ihtiyacım var, bugün.. Ya da yazarak belki.. o sıkıntıyı.. bilmiyorum.

Türkiye'den her sefer biraz buruk, çok önemli bir şeyleri geride bırakmışım hissi ile dönerim evime ama bu sefer gerçek bir eksikle döndüm. Sadece iki senelik bir dostluk olmasına rağmen, kısa sürede çok şey paylaştığım, kendimce çok önemli bir yere koyduğum arkadaşım Elif'in dostluğunu kaybederek. Onun tercihi ve kendisi nedenlerini öyle güzel açıklamış ki attığı mesajda, hak verdim gidişine.. Canı sağ olsun, mutlu olsun. 

Bu kayıp, tabii ki kayıplar ve ayrılıklarla ezelden beri çözülememiş bir iç-savaşı olan beni çok etkiledi. Bazen Elif'i yaşamım boyunca bir daha asla göremeyeceğimi düşününce nefesim kesiliyor gibi oluyor. Hakikaten nefes alamıyorum yani, edebi bir yakıştırma değil.. Fiziksel, tuhaf bir acı bu.. tam midemin üstünde. Aslında ben bu acıyı 3 yaşımdan beri çok iyi biliyorum, defalarca aynı noktada buldum kendimi. Birinde yanımda katledilen can dostumun ardından o acıyla verdiğim savaşta 42 kiloya düştüm, diğerinde sevgilim kucağımda öldüğünde, aynı acıyı bir daha kendime de çevreme de yaşatmamak için dünyanın öbür ucuna kaçtım, tüm yaşamımı yıkıp sıfırdan tekrar kurdum ve bir daha bu yıkıma izin vermeyeceğime söz verdim.

Doğrusu bu ya; 2009'dan bu yana yaşadığım onca kayba rağmen, hep bir bahane buldum o acıyı hissetmemek için. Ananemin vefatında meselâ, "dolu dolu yaşanmış bir yaşamı ölüm anına indirgemeyeceğim" dedim, yaşamını, yaşadıklarımızı hatırladım hep; sevgisini, paylaştıklarımızı hep hissettim ve hissediyorum... En son 2015'te yaşadığım travmatik kayıptan sonra çözdüm sanmıştım bu ayrılık ve ölüm temasını, bana hissettirdiği acıyı da artık hissetmem sanıyordum. Üstünden bir kaç ölüm geçmişti ve hakikaten ben hep "yaşama odaklanmayı" başarmıştım.. Ama bugün, nedensizce ve birdenbire bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi bir özlem sağanağı var içimde.. Batan güneşin ardından hissedilen bir iç çekiş gibi.. Ve bu canımı çok acıtıyor. 

Elif'in kararına saygılıyım ve gidişinin nedenlerini anlıyor, kabul ediyorum. Fakat aynı zamanda da artık hayatımda olan kimse gitmesin, ölmesin, benden vaz geçmesin istiyorum...... mümkün mü? Tabii ki değil, hele artık içinde bulunduğum yaşlar bana hep kayıplar, ölümler getirecek.. O zaman "kalan olmak"la başa çıkmanın, gidenin ardında bıraktığı boşluğu doldurabilmenin bir yolunu bulmalıyım.....

Ya da. Belki de sadece, o boşluğu olduğu gibi bırakmalıyım içimde. Savaşmadan, yerini doldurmaya çalışmadan, bir yere koymadan, kaçmadan yüzleşmeliyim ve kabullenmeliyim..... Çünkü hayat sonsuz bir deniz gibi sürekli bir değişim içinde. Ve ben bazen dalgaların altında kalarak, nefes alamadığımı ve bu sefer boğulacağımı sanarak, bazense o dalgaların üstünde keyif yaparak, arada durgunlaşan denizden sıkılarak, sonra yeniden kabaran dalgalarla mücadeleye devam ederek geçireceğim bu hayatı, bu da bir gerçek..... sadece mutlulukları değil, acıları da tadarak.

1 Nisan 2021 Perşembe

İyi şansla başlayalım

Her ayın ilk günü yazdığım "... ile başlayalım" başlıklı iyi dilek yazıları bende tatlı bir alışkanlık olmaya başladı. Çünkü o ay için ne dilediysem gerçek oluyor!

Bu ay için “iyi şans” diliyorum çünkü şans aslında ne kadar önemli bir kavram! Eskiden şansa dudak büker, insan kendi şansını kendi yaratır derdim. Eğitim, zekâ, empati, çalışmak, didinmek, doğru zamanda doğru yerde olmak şansın yaratılması anlamına gelirdi. Ama şimdi şansın bunlardan çok ayrı, farklı bir yeri olduğunu görüyorum..

Keza insan ilişkileri, dostluklar bile belki de şans işi? Ananem beni ne zaman kapıdan uğurlasa hep “Allah zihin açıklığı versin ve iyilerle karşılaştırsın” derdi. Ve ben hep “aman ananeee kötülerle de karşılaşayım ki insanları tanıyayım, hayatı öğreneyim” der, o arkamdan okkalı bir “tövbeee” sallarken ben gülüverirdim. Oysa son yıllarda benim de dilimden düşmeyen dualardan oldu “iyilerle karşılaştır Allahım, iyi yolları seçmeme, şansımın iyi gitmesine vesile ol!”

Yaşlanıyorum galiba :) 

Ben başıma gelen olaylar bakımından değil ama hayatıma giren insanlar bakımından çok şanslı biriyim. Bunu da daha geçen gün fark ettim! Okuduğum bir blogda “yaşamımda nefret ettiğim, lanet okuduğum, gebersin dediğim insanlar var” cümlesini okuyunca fark ettim ki: Benim yaşamımda nefret ettiğim kimse olmadı şu hayatta! İnşallah bundan sonra da olmaz ;) 

Çevremdeki herkes “iyi ki” benim için.. Ben herkes için de böyledir sanıyordum. Bir iki kişiye sordum hemen; a-aa? İnsanların hayatlarında hakikaten güçlü olumsuz duygular hissettikleri birileri var!? Eski bir kin, yaşanan bir haksızlığın unutulamaması, o insan hatırlanınca “şeytan görsün yüzünü” hissi :)) Var mı sizde de yahu? Eski bir sevgili / akraba / patron / hoca, arkadan bıçaklayan dost? 

Fakat şimdi diyorum ki, yahu ne kadar şanslıymışım ben! İnşallah şansım bundan sonra da yaver gider.. Fakat.. Bu durum gerçekten şans mı? Çünkü bu “şans”ın kaynağı sanki biraz benden de kaynaklanıyor; belki his, bir yeti, belki ananemin duaları, belki de başka bir nedenle ben belki de içgüdüsel olarak kötülerden uzak duruyorum.. Olabilir çünkü insanlar konusundaki ilk intibama da çok güvenirim doğrusu, olumsuz bir enerji aldıysam 1-2 seferden fazla uzatmam o insanla ilişkilerimi... Belki de bir tür “erken uyarı sistemi” var bende iyi çalışan, bu nedenle hoşlanmadığım kimseyi iç çeperime yaklaştırmıyorum. Bu sayede de sonradan bozuk çıkan insana rastlamıyorum?

Peki siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? İnsan ilişkileri şans mıdır yoksa bir tür öğrenilmiş erken uyarı sistemi ya da içgüdüsel 6. hissimiz mi düzenler insanî ilişkilerimizi?

Bu ay hepimiz için iyi şans diliyorum :) iyi insanlar, doğru seçimler ve hayırlı yollar diliyorum..... Başla bakalım Nisan! 

24 Mart 2021 Çarşamba

Benim büyük hayâlim - 3

 
iveco 4x4 camper

Geçen haftasonu eşimin kuzenleriyle buluştuk ve benim planlar üzerine biraz konuştuk. Onlar 2 sene önce motorsikletle Almanya'dan yola çıkıp, Balkanlar ve Rusya üzerinden Alaska'ya varmış, Amerika ve Kanada'yı geçerek yeniden eve dönmüşlerdi. Benim gitmek istediğim rotayla alâkası yok tabii ama yine de deneyimlerini merak ediyordum çünkü yıllar önce keyifle izlediğim (aslında bloğa yazdığımı hatırlıyorum ama silmişim demek ki..) Charley Boorman serilerini (long way down, long way round, race to dakar, by all means..) hatırlatıyordu bana! 

Onlarla konuşup ara gazı almış vaziyette eve dönerken, arabada çok sevdiğim bir Podcast yayını olan Unfolding Maps'in Charley ile yaptığı söyleşi 'yi dinledim. Oldukça keyifli ve son derece de gaza getiriciydi. Orada ettiği bir cümleyi aklımda kaldığı kadarıyla yazmadan geçemeyeceğim: "yolda başınıza gelecek aksiliklerin hepsi aslında o yola değer katan anlar. aksilik ya da macera olmazsa, o yoldan hatırınızda hiç bir şey kalmaz.." gibi bir söz etti. Kesinlikle katılıyorum. Dönüp geriye baktığımda, Afrika seyahati meselâ, bir çok insanın "ya nasıl yapabildin?!" dediği bir yolculuk olmuştu ama tüm o aksilikler, hastalıklar ve maceralar aslında o yolu "yol" yapan deneyimlerdi.. Belki de bu nedenle seviyorum ben gidilmeyen yerlere gitmeyi. Herkesin gittiği yerler, herkesin aşağı yukarı aynı şeyleri deneyimlediği yerler, bu nedenle beni çekmiyor.. 

Bir süredir (7-8 senedir) kendimi rutine düşmüş hissediyorum. Evet daha öncesinde yaşadıklarım bir çok insanın gitmediği yoldu. Ne zaman ki evlendim, çocuklarım oldu, o zaman ben de herkesin gittiği yolda yürümeye başladım. Bundan yakındığım sanılmasın, pişman değilim.. Fakat bir süredir hayata karşı heyecanımı, neşemi kaybettiğimi hissediyorum. Yine gülüyorum, keyf alıyorum fakat o heyecan, tutku, "challenge" denen o tatlı mücadele yok hayatımda. Herşey rutin... Sanırım bu yola da bunu kırmak için çıkmak istiyorum. Kendim için bir şey yapmak adına, içimdeki kontrolSÜZ çılgın C.'nin ölmediğini, sadece biraz "rahata erip tembelleştiğini" kendime kanıtlamak adına..

Peki, bu ay neler yaptım?

- Iveco ile Mercedes arasında ayrıntılı bir karşılaştırma videosu izledim ve gönlüm Iveco'dan yana olsa da (iç alan çok geniş) mantığım Mercedes demeye başladı. Bu araçlar resmen kamyon aksamı ve şasi üzerine ekstradan karavan karoseri giydirilerek özel üretilen araçlar, o nedenle kamyon kadar pahalılar. Fakat ikinci el istediğim gibi bir aracı sanırım 60.000-70.000 euro aralığında bulacağımı öğrendim (ilk başladığımda fiyatlar 150.000 civarıydı, bu aslında arama konusunda biraz geliştiğimi gösteriyor).

- Neden düz karavan almıyorsun? sorusuna sonunda mantıklı bir yanıt buldum. Düz karavanların neredeyse hiçbiri 4x4 değil. Fakat biraz araştırınca 4 çekerden çok aracın yüksekliği ve süspansiyon sisteminin önemli olduğunu öğrendim ki, bu kesinlikle karavanlarda yok. Uzun süreli (ben 12 ay düşünüyorum) offroad deneyimi karavanla mümkün değil, sadece içindeki eşyaların dökülüp saçılmasından bahsetmiyorum. Araç sürekli titrediği ve sallandığı zaman, karavanların yaşam alanları çelik değil tahta ya da plastik bazlı yapıldığı için, ömrü çok kısa oluyor. Dolayısıyla 1 senelik bir yol deneyimi için, süspansiyon sistemi kamyon-tipi olmak durumunda.

- 160'lık bir hatun olarak bacağın frene yetişecek mi? sorusunu da çözdüm :)) evet, sorun yok.

komşuda gördüm, heyecan bastı :) 
sileceğine not mu bıraksam "tanışalım" diye dedim ama 
sileceğe boyum da yetişmez ki :))))

- Araç içindeki her bir "lüks ayrıntı" yani mesela "aaa çamaşır makinesi bile var!" ekstra yük demek, dolayısıyla çok dikkatli davranmam gerektiğine ve bir çok "normal yaşam koşulu"mun yolda lüks sayılacağını ve bir çok lüksten de vazgeçmek zorunda kalacağımı anladım. Fakat olmazsa olmazlarım: araç içi duşlu tuvalet ile internet bağlantısı :) Zaten bunlar çoğu araçta fiks ama şeytan ayrıntıda gizli tabii.. Kimi duşun özel kabini var, kiminin yok meselâ ve bu baya bir "sınıf farkı" dolayısıyla fiyat farkı oluyor...

- Karavan ve kamyon şasi farkını anlamak için bir karavancıya gittim ve aslında almak istediğim yaşam alanı tasarımını buldum! İki çift kişilik yatak (çocukların arasına tel örgü çekmeyi planlıyorum hehe), geniş ve yüksek alan (bizim bey 188 olunca..), minimalist mutfak ama geniş ve "kapalı sistem" duş ve dolaplar dolaplar dolaplar yani evet iç tasarım bu olsa iyi olur (6mtlik araç bu). Ama maalesef dış tasarım karavan tipi yani mümkün değil yola dayanması... Dur bakalım, bir yolunu bulacağız. IVECO üstüne bu yaşam alanının çelikten giydirilmesi ne kadar zor olabilir ki?! Göreceğiz.. Takipte kalın ;)

Kısacası, bu ay bol bol Charley izledim (kameramanın tembelliğine bunca sene sonra yine çok güldüm), araçların özelliklerini karşılaştırdım ve hayat lükslerim üzerine düşündüm ki çok yokmuş, şükür.. Ha bir de saç modeli üzerine :))))) en önemli şeymiş gibi! Fakat sevgili dostlar, bu kafamdaki üç kişilik kuş yuvasını ne yapmalı bilmem. Kısa saç sevmiyorum ve kabardığı için kullanamıyorum ama uzun da zorlayabilir, side cut modası geçmeden gideydim bari, uzun görünümlü yarı yarıya azaltılmış saç fena fikir değil sanki.. Kadın olmak zor azizim! :)

Bu linkteki tüm yazıları buradan okuyabilirsiniz.

21 Mart 2021 Pazar

Farklı bir veda yazısı

Ne zaman çocukluğumdan bu yana tanıdığım birini yitirsem, binayı yerinde tutan ana sütunlardan biri yıkılmış gibi düşünür, ayağımı bastığım sağlam zeminin titrediğini hisseder ve korkarım. Dünya asla eskiden olduğu gibi gelmez bana; gidenin ardından bir eksiklik, bir ıssızlık, bir kuytu karanlık çöker sanki. Yazılarım ağırlaşır, kararır.

Bu sefer başka türlü yazmak istedim. Bilmem başarabilecek miyim..

Nizam eniştem sanırım tanıdığım en zeki insanlardan biriydi. Henüz 20 yaşındayken devlet bursuyla  İngiltere'de fizik doktorasına başlamış. Fakat işi gücü o yılların tabiriyle ineklemek de değil ha.. İngiltere'ye yalnız mı gidecek, elbette hayır! Hele şu komşunun kızı, bir içim su gözleriyle pencere gerilerinden, kapı önlerinden kendisini süzen 18'lik dilber yok mu? Takmışlar parmağa yüzüğü, avukat dedemi bile dinlememiş teyzem, gitmiş sevdiğinin peşinden İngiltere'ye. Ananem anlatırken yine yaşarcasına ağlardı, "o zamanlar telefon yoktu, hanımın keyfi tutacak iki satır mektup yazacak diye aylarca bekleriz.." Hanım, hakikaten güzel, süzmeli, alımlı. Yıl 68, tam bir çiçek çocuk. Süslensin gezsin, İngiltere'nin altını üstüne getirsin, modayı müziği popüler kültürü doya doya yaşasın, yutsun. Yalayıp yuttuğu yalnız maalesef sadece kültür değil... Eniştemin üniversitedeki odasında buzdolabında bekletilen doktora projesini de çikolatalı puding sanıp yiyor teyzem! :)

Öyle böyle, İngiltere'deki ilk yılın sonunda aşklarının meyvesini beklerken, bir de canı elma çekiyor teyzemin. "Sakın elma almadan gelme" deyince enişteme (eskiden öyleymiş hamileler), eniştem bisikletin ardında külçe gibi okul çantası, önünde iki kilo kıpkırmızı elma, hızla eve döneyim derken, Piccadilly Meydanı'ndaki orta yuvarlakta fiziği de kanunu da unutuyor. Fizikçi adam bisikletle bir yana, elmalar ters güçle öbür yana.... Eniştem bu hikâyeyi ne zaman anlatsa öyle gülerdi ki sonunda katılır, daha da konuşamazdı.. Gurbette garibanlık işte derdi.. Oysa bana çok tatlı gelirdi o nohut oda bakla sofa gurbet hikâyeleri.

Bir de İngilteredeki doktora macerası post-doc olarak yerini Fransa'ya bırakınca, teyzem tutuyor, Fransa'da yaşarken İngilizce öğrenmeye kalkıyor! Eniştem bunu anlatırken de "sen ve teyzen ailenin iki ters doğan (evet biz ikimiz ayaklar önde kafa sonradan doğmuşuz) bireyi olduğunuz için, size karışılmaz, neden diye sorulmaz" derdi bana.... Eşimle ilk tanıştığında da "işin zor" demiş "neden diye sorgulamadığın sürece güvendesin" diye de eklemişti. O nedenle eşim bana hiç karışmaz, delidir ne yapsa yeridir der geçer :)

Yıllar geçiyor. Kuzenim pıtır pıtır yürüyor, hem İngilizce hem Fransızca konuşuyor ama tek kelime Türkçe konuşamıyor. Ananemler panikte. Çocuk Türkiye'ye ne zaman gelse, sokakta yabancı birini gördüğü an "hellooo helloooo" diye onların kollarına atılmaya çalışıyor. Bu böyle olmayacak, yavru Türklüğünü unutacak endişesiyle, tabii bursu da mecburi hizmet olarak memlekete geri ödemek için dönüyorlar. Sonrası genç bir Prof için bile çok zorlu... 

Önce Ankara, sonra Kayseri, Malatya, İzmir belki arada hatırlayamadığım başka illerde hep Fizik Kürsülerinin kurulması, binlerce öğrencinin yetiştirilmesi. Bu arada çiçek çocuk teyzem Ankara'da kuzenim ilkokula başlayınca eğitimine geri dönüyor. Hem çalışıyor hem okuyor hem de çocuk yetiştiriyor. Önce Sosyoloji sonra İletişim dalında Prof oluyor. Şu an 74 yaşında ve hâlâ çalışan üreten şahane bir kadın.... Çocuktan sonra hayatı bırakmayanlardan.

Eniştem sayesinde alkımların “neden”ini öğrenen ben..

Benim için teyzemle eniştemin evliliği çok acaip bir evlilikti, ne birlikte olabildiler ne ayrı kalabildiler. Onlara dair hatırladığım en eski anılarım hep şu Ege kasabasındaki dede ocağı evde. Ben ufacığım. Eniştem bütün "neden" sorularımı cevaplamayı kendine görev edinmişti, onun sayesinde neden dolunayın kızıl olduğunu, denizin mavi olduğunu, uzaylıların neden bizimle iletişime geçmediklerini ve hattâ zamanda yolculuğun kaidelerini öğrendim. Eniştem ailede bana prenses gibi değil de normal bir çocuk gibi davranan tek yetişkindi ve ona bu nedenle çok saygı ve sevgi duyardım. Bir de kara mizah anlayışımız ve insanların psikolojik noktalarını bulup direkt hedefe saldırma huyumuz benzerdi. Bu benzerliğimiz nedeniyle aslında ailede "gıcık" lakabını da aramızda paylaşırdık.. Sanırım şimdi ben yalnız kaldım....

Eniştem, Stephen Hawking ile çok benzer bir kaderi paylaştı ve ASL hastalığının bir türevine yakalandı. 5 senelik çok zor geçen bir sürecin sonunda kendisini geçen hafta 76 yaşında yitirdik. Ölümü bir huzura kavuşma olarak görülebilir elbette. Üstelik dolu dolu yaşanmış, faydalı, üretken bir ömürdü. Eniştem "fizik okuyup da tanrıya inanmamak mümkün değil, sorguladığın her yerde tanrıyı buluyorsun" diyen "sorgulayarak inanan" bence gerçek müslümanlardandı. Hayatımda gördüğüm en adil, en temiz kalpli, içi adeta bir çocuk merakı ve saflığında kalabilmiş insanlardandı. Biraz huysuzdu ama sanırım çok zeki insanların normal zekalı insanlar arasında yaşamak zorunda kalmasının bir sonucuydu bu...

Kuzenim "ardından mızmızca ağlanmasını istemezdi" dediyse ve ona gerçekten katılsam da, bu satırları ağlayarak yazıyorum çünkü ben onu Madımak yangınında, hayvanlara karşı işlenen suçlarda ya da teyzemin sokaktan getirdiği kedileri sağaltırken, fakirlik ve özellikle de adaletsizliklerde hüngür hüngür ağladığını da gördüm... Bir de salak covid yüzünden, test sonucum zamanında yetişmediğinden cenazesine katılamadığım için, teyzelerim kuzenlerim dahil artık toplamda sadece 7 kişiden, 7 sütundan ibaret kalan ailemin yanında olamadığım için de ağlıyorum........ 

Fakat ağlayarak bitirmeyeceğim. Gülerek bitireceğim. Eniştemle ilgili en tatlı anılarımdan biri, sanırım 1995 yılbaşıydı. Teyzemle ikisi bizim Bursa'daki evimize gelmişlerdi. Annem tabii abarttı öyle bir sofra hazırladı ki, kuş sütü bile var. Eniştem 80 yılında mide kanaması geçirip ölümden döndüğü ve midesinin büyük kısmında sinirlerden kaynaklanan bir sorun olduğu için, doyma hissini bilmeyen bir adamdı. Önüne ne koyarsan onu yiyordu ve kontrollü olduğu için incecik de bir adamdı ama ne acıktığını ne de doyduğunu "hissedemiyordu". O gece annemin yaptığı 150 çeşit yemeğin hepsinden tatmaya kalkınca öyle bir şişti ki yazık, resmen karnı 9 aylık gibi şişti ve sonunda halının üstüne sırtüstü uzandı kaldı. Biz de gülüyoruz adamcağıza tabii, işimiz dalga, ben bir iki fotoğraf da çektim sanırım. Neyse ki birkaç saat içinde rahatladı ama o günden sonra da bizde yemek yemedi sanırım bir daha :))) 

Eniştem deyince aklıma ilk 
ortak kuruyemiş aşkımız geliyor..

Canım eniştem... Çocukluğumun temel taşlarından biri. Allah yerinde huzur versin, rahmet eylesin, mekanın cennet olsun, yetiştirdiğin öğrencilerin, eserlerinin izi kaldı şimdi senden. Bir de hafızalardaki anıların işte.... Işıklar içinde uyu inşallah....

En üstteki video: bu seneki bahar ekinoksu 20 Mart’a denk gelmiş. Hattâ 2101 senesine dek 21 Mart’a denk gelmeyecekmiş.. Şaşırdım.

15 Mart 2021 Pazartesi

İlişkiler üzerine hisler

Bu yazıda biraz botanik, bol özgürlük, az psikoloji, biraz da cinsellik var; uyarmadı demeyin.

Yeni bir podcast keşfettim: “Betreutes Fühlen”. Bakıma alınmış duygular gibi çevirebilirim. Psikoloji mezunu bir girişimci olan Leon Windscheid ile komedyen Atze Schröder birlikte kaydediyorlar. Dolayısıyla oldukça eğlenceli, güncel psikoloji ve değişen modern toplum konularına dokunan bir podcast (ama uyarı: her bölümü en az 1,5-2 saat..) 

Modern love dizisini sevdiyseniz, bu podcast’in  “poliamori” bölümü de ilginizi çekebilir. 1 kadın, 1 erkek ve çocuk(lar)dan oluşan klasik aile yapısının ötesinde, birden fazla insanın birbirinden haberdar olduğu “açık” evliliklerden biri ele alındı bu bölümde ve bize 17 senedir birlikte yaşayan, 10 senedir de çocuklu olan bir kadın ve iki erkekten oluşan bir aile tanıtıldı. 

Bu tür bir ilişkiye şaşırdım ben tabii. Fakat sonra düşününce; hop ters çevir, tek erkek iki kadın hatta dört kadın islami örfler.. Ya da açık ilişki ters diyelim, eh dünyada bir çok insan monogamiye uygun yapıda değil ve bu insanlar açıkça “ben hem seni hem onu seviyorum” diyemedikleri için (aynı anda iki kişiyi eşit şekilde sevmenin mümkün olduğunu, birden fazla çocuğu olan her ebeveyn gayet iyi bilir) sevdikleri kişiyi kaybetmemek niyetiyle onu aldatıyor, aldatmak açıklıktan daha mı doğru, daha mı etik?

Ya da, bizzat tanıdığım bir aile var. İkisi de erkek ve çocukları var, bu yanlışsa, o zaman yine bir aile tanıdım ben, yine bizzat yakın arkadaşımdı. Babası gay, annesi sevdiği evli bir erkekten hamile kalmış, ikisinin de aileleri aşiret ve duysalar kıyamet kopacak. Ne yapmışlar, bu ikisi birbirlerine destek olmuş bir aile kurmuşlar, arkadaşım bu şekilde büyüdü.. Bu mu doğru peki?

Ya da iki kadın tanıdım. İkisi de kadınlardan değil erkeklerden hoşlanıyor, hattâ biri 15 senedir aynı erkekle birlikte. Ama iş beraber yaşama ve aile kurmaya gelince, bu kadınlar asla erkeklerle yaşamaya yanaşmıyor ve ikisi çocuklarını da alıp birlikte bir aile kuruyorlar. Bu yanlışsa, erkekten sürekli dayak yediği halde gidecek bir kimsesi / yeri olmadığı için o evde kalan kadın mı doğru?

Bilemiyorum.. Ben ilişkilere toplum genelinden farklı bakıyorum belki. Bunda elbette ki çevremde bu tür ilişkiler yaşayan arkadaşlarımın / gördüklerimin etkisi var. Ve mutlaka insan görmediği şeyden korkabilir, yadırgayabilir ve hemen kabul etmeyebilir diye düşünüyorum. Hayatında tek bir gay tanımamış insanın gaylerden korkması ve bu korkusunu öfke olarak yansıtması beklenebilir..

Bilgisizlik de yaftaları arttırıyor tabii. Özellikle şunu çok duyuyorum: “olan çocuklara oluyor”. Halbuki biraz araştırılsa, bilgi korkuyu da tepkiyi de kıracak.. Meselâ heteroseksüellerin yetiştirdiği çocuklarla gay ya da biseksüel çiftlerin yetiştirdiği çocukların HİÇ BİR alanda farklı olmadığını bağıran araştırmalara rağmen yine de bu insanlara “kötü örnek” yaftası yapıştırmak neden?

Bu muhafazakâr heteroseksüeller neden korkuyor acaba?

13 Mart 2021 Cumartesi

Gelin tacı nergisi

Denizimi özledim. 

Homeros’un “sessiz ve rüzgârlı Mimas” diye betimlediği koyun çocuğuyum ben. Narcissus’un durgun suda kendi yüzünün güzelliğine aşık olduğu kara parçasının. Ve tabii bahar geldi mi, buket buket tüm ülkeye yayılan nergisin ana vatanının. Nergis kokusu, bu nedenle yuva kokusu, ana kucağı, baba ocağı kokusu benim için.. Bazen de aşkın kokusu.

Diktiğim soğanlardan sadece biri o özel nergisten; “gelin tacı” (bridal crown) diye bilinen nergisten ama filizlenip de çiçeğe durur durmaz tüm evi kokusuyla doldurdu.. Öyle bir özlemek ki, kelimeler yetmiyor. Fakat özlediğim şey, aynı zamanda da ulaşılamaz.... Sadece mekânda değil zamanda da yolculuk gerektiriyor çünkü.

Ruhunun ait olduğu yerle aranda 2500km olması büyük haksızlık, çok büyük haksızlık. Oysa orada olsam (belki de haklıydı bizim büyük şair) eninde sonunda ben de herkes gibi olacaktım... Nergis kokusu hep uzaktan güzel.. Belki de.

9 Mart 2021 Salı

Bilgisayarsız Hafta

Bilgisayarımın ufak bir mantar bulutu çıkartıp hakkın rahmetine kavuşmasını izleyen şu son 8 günde, kendimi teknoloji karşıtı Amişler gibi “tuhaflığından memnuniyet duyar” hissettim. Zira bilgisayar olmayınca, sandığımın aksine, tüm haftam hem çok verimli geçti hem de birden zaman zengini oluverdim! Ben de şaşkınım..

8 gündür tamamen ellerimle iş görüyorum. Uzun süredir yumuşamış hatta yok olmuş olan orta parmak kalem nasırım geri döndü :) İşyerinde danışanın karşısında elimde, topuzumda, kulağımda bir sürü kalemler, sayfalar dolusu ve sürekli uçuşan kağıt öbeklerim.. Filmlerdeki gibi yerlere saçılan dosyalarım.. Kalem açacağım bile var masamın kenarında! Resmen 90’lardaki mutlu analog çocukluğuma geri kavuştum!


Bu hafta iş dışı zamanımda Virginia’nın sözünü tutup evde depo olarak kullandığımız odayı tamamen boşaltıp, “kendime ait bir oda” kurdum! Hattâ kızım kapının üstüne solak solak “anИemin Çolaşma oDası. Kimde Giramaz” bile yazmış :) Çocukların okulda olduğu günler ofisten, çocukların evde olduğu günlerse bu odadan “online” çalışmaya devam edeceğim. Danışanlardan biri ofis yerine yürüyüş terapisini tercih ettiği için, memnuniyetle dışarıdan da çalışacağım. 

Hah yürüyüş terapisi demişken.. Bu hafta Clubhouse’a davet edildim (Beyaz Yakalı çok iyi anlatmış ortamı), denedim ve memnun kaldım. Birçok meslekdaşım bu sıra ICBT (Internet-based Cognitive Behavioral Therapy) üzerine makale yayınladı, o konuda çok güzel tartışmalar sürüyor ve ben de yürüyüş terapimi anlatıyor, fikir alıyorum. Görünen o ki, etik süreçlere dikkat edilerek gayet yapılabilir, sürdürülebilir bir yaklaşım. Bu beni sevindiriyor çünkü mesleğimde yeni şeyleri denemek beni de geliştiriyor. Fakat şunu duydunuz mu? Yapay Zeka hani “insanları öldürmeyi düşünmüyorum” konulu bir makale yazmıştı ya, geçen ay tıpta kullanılan versiyonu “kendimi öldürmeyi düşünüyorum, yapmalı mıyım?” diye soran bir hastaya (ve sonra defalarca farklı şekillerde denendiğinde de) “evet” yanıtını vermiş! :))))  Bu konuyu da geçen Kaystros’ta tartışmıştık ama anlaşılan o ki, mesleğim sanırım bir süre daha bana kaldı.


İş dışında konuşamıyorum (çok özlemişsem demek ki...) ama bir iki şey daha yaptım bu hafta! Şekeri azalttım, hareketi çoğalttım, tartıda hemen farkı görünce acaip motive oldum ve bir de kendim için “Daha İyi bir Ben” şeması hazırladım. Ama onu da artık bir sonraki yazıya bırakayım çünkü telefondan yazmak hakikaten çok yorucu!

Bilgisayarımın gelmesine Türkçe klavye ısrarım nedeniyle daha 15 gün var, fakat doğrusu Zihnin Arka Sokakları’nın “Cancel Culture” üzerine yazdığı yazıyı okuyunca, aaaah dedim şimdi bu konuda uzuuun uzuuun iç dökmek vardı ya... Ama yazılan yetti, tekrar eline sağlık diyorum..!

2 Mart 2021 Salı

Tatminle başlayalım

Vazgeçme hakkımı kullanabilir miyim?! Mart ayına verimlilikle başlayalım dedim ama ilk iki günde yaptıklarımdan sonra, üzerimden resmen tır geçmiş gibi hissettiğim için, yok yok vazgeçiyorum - daha doğrusu azıcık değiştiriyorum: Ocak ayına Mutlulukla, Şubat ayına Hayâllerle dedim, Mart ayına da haydi mutlu üretkenlik yani Tatminle başlayalım!

İşini çok sevenlerdenim. Hayatımın hiç bir döneminde hırslı biri olmadım ama yaptığım işi titizlikle yaparım. Geri dönüşü maddi değil manevi açıdan değerlendirir, kazandığımdan çok karşımdaki insana verdiğime bakarım çünkü benim işimde esas “müşteri memnuniyeti” sonuçta.. Çok şükür bugüne dek de hep olumlu geribildirim aldım. 7 yaşındaki kızım okulda “ailenizin mesleğini anlatın” sorusuna “annem üzgün ve korku duyan insanları mutlu ediyor” demiş :))) Öğretmeni artık ne anladıysa.. 

Mart ayı okullar da açılınca, benim için sevdiğim işime geri kavuşma ayı oldu. Biraz tahminimden hızlı başladı doğrusu. Danışanlar adeta sıkmış sıkmış artık tam patlama noktasında terapiye gelmiş gibiler. Üstüne bir de ofis çok soğuk çünkü toplu alanlarda (okul, işyeri gibi) içerideyken camları sürekli açık tutma kuralı var. Akıllı bina olduğu için enerji tasarrufu adına, güneş vurdukça kalorifer de kapanıyor!!! Akıllı işte.. Bana kalsa mümkün mertebe yürüyüş terapilerine devam edeceğim ama ofis ortamı daha ciddi ve daha verimli oluyor.. Dolayısıyla tatmin düzeyi de daha yüksek.

Tatmine dönersek.. Bu ay kendimden beklentim işte verimli, üretken ve mutlu olmak. Danışanlar kadar kendi iç tatminim de önemli. Bunun da tek yolu iş / özel hayat dengesini kurabilmek.. Bakalım nasıl olacak. Ben kurdum diyenlerden fikirler, öneriler, püf noktalar bekliyorum :)

26 Şubat 2021 Cuma

temizlik ve çay

Pazartesi 3 aylık sürecin sonunda ilk defa okullar açılır açılmaz, ben kendimi eve kitleyip, kıtlıktan çıkmışcasına, dip köşe bal dök yala tarzı bir temizliğe giriştim. Tam 4 gündür ev temizliyorum! O kadar mı pistin kadın? derseniz, aslında hayır. Sanırım temizlik temizliği açtı; temiz eve parmak, avuç, burun, ayak, Allah ne verdiyse izleriyle kaplı camlar olmazdı meselâ. Ya da pırıl pırıl camlardan yansıyan güneş ışığı koltuktaki lekeleri gözümün içine soktu, o bitti kapı üstleri, çekmece içleri, buzdolabı, kiler derken işte bilirsiniz, kendimi kaybettim. Henüz bahar da gelmedi ama 2021 bahar temizliğini bitirdiğimi gururla bildiriyorum! Fakat bu arada hafta da bitti. Ben de bittim.

5. gün; Eski Ahit'te geçen 6 günde dünyayı yaratan Tanrı'nın 7. günü dinlenmeye ayırması gibi epik boyutta (birkaç doz Jamie Dornan bile içeren) bir dinlenme planlamıştım ama oğlan burnunu çeke çeke uyanınca; anaokulu da, Jamie Dornan da, benim dinlenme planım da yalan oldu. Şimdi kendisi tertemiz koltukta (umarım kusmaz) üzerinde renkli battaniyesi, oyuncaklarıyla oynuyor. Bense Pazartesi işe döneceğim için (umarım oğlan düzelirse) evrak işlerimi hallediyorum. 

Bu haftadan bana kalan temizlik dışında bir kaç güzel şey var mı dersem, şükür ki var; kardelenler açtı ve beyaz, mor, sarı çiğdemler belirdi. Temizlik saplantım arasında her öğlen biraz kitap okuyabildim, çayımı kahvemi (elbet yanında olmazsa olmaz) rengârenk şekerlemeler ve çeşit çeşit çikolatalar eşliğinde (ve soğutmadan!) içebildim, tüm İspanyolca ödevlerimi bitirdim ve bu dili şimdiden çok sevdim! Netflixte "I care a lot" diye bir film izledim ki beni tüm karakterlerinin birbirinden kötü olduğu bu senaryo çok etkiledi. Siz yazabilir misiniz sadece kötü karakterlerden oluşan bir hikâye? Ben bunun çok zor olduğunu düşündüm.. Spoiler olmasın, iyiydi film.

Haftasonu kayınpederin mezarına çiçek dikeceğim.. Başka da bir planım yok. O zaman son bir kış fotoğrafıyla bu yazıyı, bu ayı ve bu mevsimi bitirereeeek, biraz kendimle başbaşa kalmaya çekiliyorum. Mart'ta görüşmek üzere! Fotoğraflarda sürprizler gizli ;)

21 Şubat 2021 Pazar

Bakış

Hiç adetim değildir aynı görsele ardı ardına, hem de aynı gün içinde yazı yazmak ama.. Bu hikâye, kendi kendini yazdırdı. Dökülüp saçılmadan beni rahat bırakmadı.


Küçük kız, kocaman kocaman açtığı kömür gözlerini, karşısında dikilen ve daha önce hiç görmediği uzunca oğlana dikmiş, bakıyor. Gördüğü ilk anda, onu ömrünün sonuna dek çok seveceğini henüz bilmeden bakıyor. Tanıdığı bildiği her şeyden, hattâ kucağındaki sıkı sıkı sarıldığı oyuncak bebeğinden bile vazgeçebileceğini henüz bilmeyerek ama bu yazgıyı midesinin tam üstünde bir yerde hissederek bakıyor. Olacak hiç birşeyin önüne geçemeyeceğini, bir gün her şey sona erdiğinde bile sil baştan yeniden yaşansa, yine aynı yoldan gideceğini bilmeyerek bakıyor. 

Oğlansa bir, bilemedin iki saniye kararsız ve çekingen bir ifadeyle bakıyor kıza. O kısacık anda dikkatini neyin çektiğini, ne olup bittiğini tam da anlamıyor. O anın birlikle oynadığı oğlan çocuklarından da, toptan da, birazdan kalesine girecek olan golden de önemli olduğunu bilmeden bakıyor. Bir yandan baktığının bebeğine sarılmış küçük bir kız olduğunu görüyor, öbür yandan gözlerini kızın kırmızı başlığından alamıyor, tüm bunlar olup biterken kaleye yaklaşan topu göremiyor ve..... goooool.

Gürültüyle irkilip başını çevirdiğinde anlıyor olan biteni..

Küçük kızı suçluyor mu, yoksa aslında topu bırakıp onun yanına gelmek mi istiyor, bilinmez. Hepi topu birkaç saniye.. Olan biten, düşünceden daha hızlı.

Annesi kapının önündeki kadınlarla konuşmayı bitirmiş, gel Elif diyor, gidiyoruz kızım. Küçük kız tutuyor o sıcacık, kocaman ve güvenli eli, dünya üzerinde olmak istediği - ama bunu henüz bilmediği - tek noktadan yavaş yavaş uzaklaşıyor. Yürüdüğü süre boyunca önüne değil, dönüp arkasına, aklının - aslında kalbinin - kaldığı noktaya bakıyor. 

O ise çoktan oyuna geri dönmüş.. Bir bilemedin iki saniye bakmış küçük kıza. Kızın saçtığı ışık oğlanın gözmerceği tarafından ters çevrilmiş, gözün sarı tabakasına aktarılmış, bu tabaka üzerindeki sinirler bu küçük, kırmızı başlıklı ve ters durmakta olan kızı beynin görme merkezine aktarmış, küçük kız orada yeniden ters çevrilmiş ve bu sihirli andan ufacık, bir atom boyutunda bir iz - o da kesin değil, bir ihtimal - beyninin hafıza bölgesine yollanmış, kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe bir mucize eseri geçmişse bile, uzun yıllar kuytu bir köşede saklanmış. Sonra, belki 10 belki de tam 35 sene sonra bir gün, beynin kim bilir hangi çapraşık nöron bağlantısı nedeniyledir bilinmez, kendini aktive edesi tutmuş. Oğlan birden o kırmızı eşarbı hatırlamış, o sümbül kokusunu, duvarda gezen sarman kediyi hatırlamış ve ahhhhh demiş, bir şeyler eksik.... Bir şeyler ters.. Bir şeyler yanlış. 

Kızsa.. Ailesiyle birlikte çocuk yaşta İran rejiminden kaçıp Amerika’ya göçmüş, oranın sistemi içinde yetişmiş, büyümüş, serpilmiş. Doktor olmuş, çalıştığı hastanede tanıştığı bir Amerikalıyla evlenmiş, iki oğlu bir de kızı olmuş. O akşam üstü, tam da kızını emzirirken, çocuğun ağzına burnuna doğru düşen upuzun kıvır kıvır saçlarını zapturapt altına ancak kırmızı bir eşarptan çevrilme bandana ile alabilmiş. Pencereden bahçede top oynayan oğullarını izlerken, yüzüne düşen saçlarından burnu kaşınmaya başlamış ve gülerek eşine dönmüş, “biliyor musun, bizim orada burnun kaşınınca ne derler?” diye sormuş neşeyle. Okuduğu kitaptan bir iki saniye gözünü kaldırmış eşi ve yüzüne öylece bakmış... bakmış.. 

Kadın cevap alamayacağını anlayınca, sessizce, sadece kendi duyacağı bir sesle “dayak yiyeceksin derler” diye fısıldamış. Amerikalı koca anlamamış, gülmemiş de.. Orta Doğunun kadını aşağı gören saçma sapan huylarından biri daha işte, demiş ve gözlerini elindeki kitaba geri indirmiş.

Kadınsa, ananesini düşünmüş uzun uzun. Çocukken her burnu kaşındığında, aynı espriye birlikte dakikalarca güldüklerini hatırlamış.. İçine bir hüzün çökmüş. Ahhhhh demiş, belki de herşeyin çok farklı olduğu başka bir boyut vardır..

Ve o boyutta belki o oğlan kaleyi bir süreliğine bırakıp kızın yanına gitmiş ve adı ne bebeğinin? diye sormuş bile olabilir.... Belki duvarın üstünde oturup ayaklarını aşağıdaki dünyanın karmaşasına doğru sallamış, üstü reçelli bir ekmeği paylaşmış ve sadece çocukların anlayabildiği bir şekilde gülüşmüşlerdir.... kim bilir?

.

Öğle üstü ufak bir ekleme (görülmüyorsa buraya tık tık):


17 Şubat 2021 Çarşamba

kar/o/ben

Ben pencereden dışarıyı, usul usul yağan karı izliyorum. O ise beni. Kaç saat, kaç gün, kaç haftadır sürüyor bu an, bilmiyorum. 

Neden yazmıyorsun artık? diye soruyor.

Yağan karı izliyorum, bu yazmaktan daha güzel, diyorum.

Doğrusu bu ya, artık yazamıyorum. Yazabilmem için biraz mutsuzluk, bir tutam aşk acısı, bir dal hayâl kırıklığı ve hayata dair bolca güvensizlik gerekiyordu ve ben artık bunların hiç birine sahip değilim. Onunlayken mutluyum. Ve çoğu yazar gibi, mutluyken yazamıyorum.. 

Usulca yanıma sokuluyor, başını kucağıma, ısrarla ellerimin avucuna sürtüyor. Sıcacık bir baş, kavisli yeşil gözler.. Hayır tam yeşil de değil, içinde sarı başakların oynaştığı, düşünceliyken gri, neşeliyken mavi, endişeliyken elâya dönen gözler..

Yıllar boyunca beni hep yazı masasında gördü. İşaret parmaklarımın arasında tuttuğum, bazen çenemle alt dudağım arasındaki o çukura dayadığım - ve bundan tuhaf bir zevk aldığım - sayısız kalemimi inceledi. Bazen pencereden dışarı bakışımı izledi. Perdelerimin tülünü, antika ceviz masamın oyuklarını, yorulduğumda ya da yazar kabızlığı denen illete tutulduğumda uzandığım küf yeşili kanepenin kadifesini dahi tüm ayrıntılarıyla ezberledi. Yazarken yüzüm hep cama dönük olurdu. Sırtım ona.

Evet, bana arkanı dönerek otururdun.. Sırtının hafif kambura çalan kavisini, upuzun ince kemikli ellerini izlerdim. Sadece dışını değil, bir süredir içini de.. Fırtınalarını, kasırgalarını, dalgalarının durulmasını, güneşin pırıl pırıl parlamasını, gecelere vuran yakamozlarını hepsini birbirinden ayırdedebilirdim. Gelip kucağına kıvrılabilir, başımı göğsüne koyup kalp atışlarımız eşitlenen dek seninle oturabilirdim. Ama ben sadece izlemeyi seçtim. Sen yazarken, arkanda oturup seni izlemeyi. Çünkü, yeterdi..

Bir süre sonra yetmemeye başladı. Ben yazmadıkça, yazamadıkça, birbiri ardına, bir süngerin emdiği suymuşçasına içtiğim şarabıma laf etmeye başladı. Sigaramı suçlu bulmaya.. O öksürdüğü zaman, koklamaya kıyamadığım deri ceketinin incecikliğine kızdım. Kulaklarının ardından taşan bebek bukleleri tam örtemeyen kasketine. Boynuna tam oturmayıp onu üşüten, ama gözlerine çok uyan o gri kaşkolüne kızdım. Ama ona kızamadım.

Ve bir gün benim yerime o yazmaya başladı. Önce, aşık olduğu bu büyük yazarın artık başı sonu tutmayan cümlelerini düzeltti. Sonra bir paragrafımı çıkartıp, yerine bir başka paragraf koydu. Biraz kendini toparlayabilse bu paragrafı eminim o yazacaktı.. Sonra bir sayfayı diğerine ekledim, ötekini berikine.. Bir süre sonra, işte tam olduğumuz noktaya geldik. Artık yazı masasında oturan o, sırtındaki kavisi izleyense bendim.

Kalem tutmaya alışkın olmayan sol elim, acemi elim, zavallı elim* onun güzelim ellerinden daha hızlıydı; pencerenin önünden geçen hikâyeleri daha çabuk yakalıyor, hızla yazı odasına çekebiliyordum. Ama o değildim hâlâ. Onun o ahenkli satırları, birbiriyle dans eden kelimeleri, birbirini tamlayan ve tamamlayan sıfatları uçuşmuyordu kağıtlarda. Ruh eksikti, sanat eksikti, ateş eksikti. 

Öğrenirsin, dedim. 

Çok çalış, dediNoktalı virgülle şaka etme, virgülü ondan küçük görme, bir de şu devrik cümlelerine şiir kat artık, dedi. 

Boynundan, kulaklarının arasındaki o yumuşacık sıcacık alandan son bir kere öptüm ve kapıyı, kapımı, kapımızı, onun kapısını 

           açıp, 

      usul usul yağan karın altında, bembeyaz upuzak bir nokta olana dek 

                     yürüyüp gitti..

m.


* Sol elim. Orhan Veli.

Hamiş. Fotoğraflarda bazı şarkılar saklı ;) 

Hamiş 2. Hayır kediler benim değil ve tam 14 taneler :)

14 Şubat 2021 Pazar

Bu öykü nasıl bitiyor?


Daha önce aklıma neden gelmedi ki? Oysa tüm bu kısıtlanmışlık, yaşamın bekle düğmesine basılmışçasına yaşanmadan geçip gitmesi ve üretememe bulantısının altında yatan ölüm / yokoluş temasının çözülmesi için, daha en baştan gerekliydi.. Nasıl yaşamalıyım ki, ölüm bana geldiğinde, beni huzur içinde bulsun?

Ya da ters yüz edelim ve daha direkt, sade, basitçe soralım: başkalarına dair öyküler yazıp duruyorsun, peki senin öykün nasıl bitiyor C.? 

Umuyorum ki, şöyle:

Bembeyaz çarşaflar, fakat hastane beyazlığı değil. Ev huzuru. Dışarıda buhuru tüten bir Ağustos öğle sonrası, tül perdeler hafifçe dans ediyor. Sakince perdeleri izliyorum, gerisinde dalgası henüz dinmiş bir Ağustos denizinin varlığını duyumsayarak.

Öyle yaşlıyım ki Tanrım! Ellerim bir deri bir kemik, saçlarım upuzun, bembeyaz, pırıl pırıl, yastığın üstünden yanlara doğru dağılmış. Bedenim ufacık. Gözlerimse hâlâ dudaklarımdan çok önce gülmeye hazır.. İçeriyi zor duyduğum halde dışarıya kulak kesilmişim.

Torunlar bahçede top oynuyor. Küçük olan zeytin ağacına tırmanıyor; gülüşmeler duyuluyor uzaktan.. Öyle çok şey yaşamışım ki. Sevmişim, sevilmişim. Gülmüş güldürmüşüm. Bahçeyle uğraşmışım genelde. Bazen dalgın dalgın denize bakmışım. Biraz yazmışım, bolca okumuş, sıkça düşünmüşüm. Gençken düşündüklerime - hatırlıyorum, 40'lı yaşlarımda takıldığım bir nokta olmuştu yaşamımın anlamı hakkında - gülümsemişim. Naifliğime ama aynı zamanda enerjime, merâkıma, neşeme. Bir sürü insan biriktirmişim heybemde; güzel anılar, dostluklar, duygular paylaşmışım. 

Hepsini değil ama, görmek istediğim kadarını görmüşüm dünyanın. Doymuşum. Anlamışım. Tanımışım. Hepsinin ve her şeyin aslında bir bütün olduğunu öğrenmişim. Tamamlanmışım.

Çocuklar ve torunlar büyütmüşüm. Evden uçuşlarını ve sonra ara sıra dizimin dibine dönüşlerini görmüşüm. Herkesi olduğu gibi kabul etmeyi, kimseyi değiştiremeyeceğimi anlamış, her birini aynı ama farklı sevebilmişim. Tanrım ne çok sevmişim.. 

Benim için ennn önemlilerin insanları sevmek, dünyayı görmek ve neşeyle yaptığım bir işin sonuçlarını alabilmek olduğunu anlamışım. Yaşam doyumu denen şeyin, huzur denen şeyin bu olduğunu fark etmişim. 

Ve şimdi, artık alıp vereceğim hiç bir şey kalmamış defterimde. Eşitlenmişim. Daha fazlasının gerekmediğini, bu ömrün bana karar geldiğini, yettiğini hissetmişim. Ve işte bu sıcacık Ağustos öğleden sonrasında, bir kelebek gibi sessizce, uçuuuup gidivermişim......

Fotoğraflar: Bir gün satın almak ve sade, sakin, denize bakan bir taş eve dönüştürmek istediğim eski zeytinyağı fabrikasının kalıntıları / 3 yaşındaki ben :) koştur koştur huymuş demek ki bende / botanik bahçesinin güzeli..

..peki sizin öykünüz nasıl bitiyor?

12 Şubat 2021 Cuma

Çocuk gibi düşünebilmek

Yaşamak ile yaşamın keyfini çıkarmak arasındaki fark, tam olarak şu:

Mahallemizde böyle insanlar var.... Salon balkonlarından aşağıya kayarak inen ve arabalarına binip işe giden (bu kısımdan emin değilim) bazı insanlarla birlikte yaşıyoruz. Bu eve baktıkça, kendimden utanıyorum. Benim içimdeki çocuğa ne oldu??? Odasından denize inen kıvrımlı bir kaydırak isteyen ve bu "proje"sini ailesine açıp "kaymak isteyen her komşudan 1TL alsak yapım parasını çıkarır, kâra bile geçeriz" diyen o çocuğa ne oldu....? Çünü birileri (denize inemese de) başarmış işte bunu! Anne, sana diyorum; haydi asıl şimdi bir "isteyince oluyormuş?" desene....

Annem susuyor. Onun yerine Bernardo Soares: "o yapıyor, sense yazıyorsun. aranızdaki fark işte bu." diyor*. Haklı olsa da, böyle küt diye yüzüme söylenmesinden hiç hazzetmiyor, sayfayı kapattığım gibi dışarıya çıkıyorum. Kabak da hep bu huzursuz muhasebecinin başına patlıyor doğrusu ama ben ne yapayım, o benden daha önce yazdıysa..... 

Aslında dışarı çıkmak iyi geliyor. Öyle şeyler görüyorum ki; kendime: "yine fena değilim, en azından görme, duyma, tat alma ve koklama duyum hâlâ çocuk gibi çalışıyor" diyebiliyorum çünkü şu ufacık ayrıntıları da asla kaçırmıyorum:

Keyfim yerine gelince, dönüş yolunda şunu düşünüyorum: 

Aslında büyümek, çocukluğun o özgür çıplaklığından mahrum kalmak demek.. Büyüdükçe çeşitli rolleri üzerine giyiniyorsun. Eş, anne / baba, işveren ya da eleman, birinin 30 senelik dostu, öbürünün doktoru / terapisti / dişçisi / öğretmeni... Bunlar hep birer kıyafet. Ve roller arttıkça üstündeki katlar artıyor. Kış boyunca iyi, mutlusun ama bir gün bahar geliveriyor...

Ve baharın o ilk günü vardır ya.. Dışarıya çıkarsın ve ilk defa hava serin değildir, kuşlar cıvıldar, topraktan kışkırtıcı bir koku duyumsarsın ve tam o anda üzerinde mutlaka kaz tüyü o palto vardır! Hiç şaşmaz... Çünkü farkında değilsindir o ana dek baharın geldiğinin. Ve yürüdükçe kan ter içinde kalmaya başlarsın ama terledikçe de "şimdi çıkartsam hiç olmaz, rüzgâr da çarparsa iyice üşütür ve tutulurum" diye düşünürsün. Öyle bir noktaya gelir ki iş, ne yürüdüğünden ne havanın güzelliğinden keyif alamaz, paltonun ağırlığı altında kan ter içinde ezilip durursun. Halbuki paltoyu fırlatıp atman beklenmiyor ki senden; alt tarafı bir süre omzuna, koluna falan alacaksın, bir süre belki dolaba asacaksın.. Mevsimi yeniden geldiğinde de yeniden giyeceksin.... Bu kadar basit. Suyu bulandırmayacaksın.

Evet. Önce bu kaz tüyü paltodan bir kurtulmalı.. Çocukluktan kalan bir çıplaklığı olmasa da, etekleri efil efil esen, çiçekli elbiselerin hafifliğini hissetmeli.. Yaşamı değiştirecek bir iklim değişimi, bir göç, bir aydınlanma yaşamalı.. Bir hayâl kurmalı meselâ. Neşelenmeli. Hafif, uçuşkan, akışkan yaşamalı...

da...... nasıl?                                      Şu kış bitse artık.

* Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı.