Bizimkiler bu paskalya tatilinde Kralıça'mızın 80. doğum günü kutlamaları şerefine Fas'a gittiler. Ben de Havhavcan ve tavşancıkları bahane ederek ;) evde kaldım. Dönmelerine 2 saat kala, bu muhteşem haftayı yazmak, unutmamak, dönüp bakıp hatırlamak istiyorum.. Çünkü meğerse ben de herkes gibi hafif, mutlu, dertsiz tasasız bir insancık olabiliyormuşum!
Hafta aslında zor başladı, ufak bir gel-git yaşadım duygusal anlamda. Yazdım biliyorsun ama sildim sonra, çünkü içim duruldu. Tam bir Andy Warhol ânıyla "so what" diyip, hem de gülüp geçmeyi istiyorum.. Çünkü şunu idrak ettim; gerçekten de 47 yaşımda bu "bilgi" hiçbir şeyi değiştirmeyecek hayatımda. Belki meselelerime farklı bir ışık tuttu ama doğrusu bu ya, gün ışığına çıkartmadı hiçbir şeyi... Dolayısıyla, "oyuna devam...."
Bu 7 yalnız gün bana çok iyi geldi. Her gün ortalama 20.000 adım attım, her sabah 7.30'da evden çıkıp hiç gitmediğim yerlere gittim, ormanlık alanlarda, dere kenarlarında yürüdüm ve doğanın yavaş yavaş uyanışına şahit oldum.
Bu 7 günde tamamen kendim için, kendime göre yemekler hazırladım. Muhteşem salatalar ve mezeler yaptım, girl dinner'ın resmen kitabını yazdım. Uzun zamandır hayvanları yemiyorum ama başkaları için de hayvan pişirmemek bana öyle iyi geldi ki! Sanki enerjim değişti, temizlendi ve sanki doğa beni yeniden koynuna kabul etti..
Bu 7 günde, çok güzel uyudum. Çünkü yatağa uzandığında gökyüzü görünen tek oda olan kızımın odasına taşındım ve kepenkleri de kapatmadım, bahçeyi, ağaçları, göğü izleyerek uyudum ve gece boyu ne karabasanlar, ne fırlayarak uyanmalar, ne de bir daha uyuyamamalar... Bebek gibi mışıl mışıl uyudum! Üstelik eşim asla istemediği için şimdiye dek hep minderinde uyuyan Havhavcan'ı da yatağa aldım :)) Ayak ucumda, ayaklarımın üzerinde, ayaklarımı ısıta ısıta uyudu köpekciğim ve her sabah 7'de çalar saat gibi zıplayarak, büyük bir neşe ile uyandı, beni de yalaya yalaya, üzerime pati ata ata uyandırdı. Bazı insanlar için iğrenç olabilir ama bu his bence öyle güzel ki! O bulaşıcı sabah neşesi, fırfır sallanan kuyruk ve yatakta hoplayıp zıplayan sıcak tüylü şey.... Aynen çocukluğum ve gençliğimde Semo'nun yaptığı gibi..... Bu duyguyu, yani hiç acele etmeden, yavaş yavaş ve büyük bir neşeyle uyanmayı öyle özlemişim ki.....
Duş yapmadım bir hafta boyunca! Ama her akşam bahçede çalıştıktan sonra, küveti doldurup uzuuuun uzun banyolar yaptım, mumlar yaktım, suyun içine dalıp, bir süre nefesimi tutup, saçlarımın denizdeki yosunlar gibi bir sağa bir sola dansını izledim.. Tüm bu hareketlerdeki yavaşlığı, sakinliği, estetiği doya doya içime çektim... 47 yaşımda, vücudumun adım adım değişimini izlemek çok hoşuma gidiyor! Tüm çizgilerimle, beyazlarımla, sarkmalarımla.... Bu benim! Doğallığım çok hoşuma gidiyor....
Bu 7 günde, HİÇ kitap okumadım! Radyo dinlemedim. Haberlere bakmadım. Çoğu gün en az 2 saat bahçede çalıştım. Önce çimi yeniledim, sonra çiçek tahtlarına ek dikimler yaptım sonra saksıları temizledim, toprak ve tohumlarla doldurdum.. Ama sadece çalışmadım bahçede, oturdum da.. Kahvemi aldım oturdum, suyumu aldım oturdum, yoga matımı aldım oturdum.. Hiçbir şey dinlemeden, sadece anlık sesleri, bızzzz'ları, vrrrrr'ları dinleyerek, okumadan, yazmadan, konuşmadan oturdum.
Ah evet, bu 7 günde, o kadar az konuştum ve insan sesi dinledim ki.....! Sadece 2 danışanım tatilde değildi, dolayısıyla neredeyse hiç çalışmadım, düşünmedim, başkalarını iyileştirmek için, bitmek bilmeyen talepleri karşılamak için uğraş vermedim. Bir iki önceden söz verilmiş sosyal aktiviteye icabet etmek dışında, kimseyle görüşmek istemedim, konuşmak istemedim. Kendimi özlemişim...
Ah evet, geceleri tek başıma olunca, dizilere sardırdım :)) Ocak'tan beri izlediğim ve beni resmen "suyun yüzünde tutan" Younger dizisini bitirdim önce. 2000'lerin Sex and the City'si ayarında, sabunköpüğü, son derece sığ ama senin de dibe batmanı engelleyen, tatlış dedikleri türde bir dizi bu. Hakikaten "feel good" dizisi. Bölümler 20dk falan, tam çıtır çıtır, sanki dünya pek şirin bir yermiş, herkes sürekli süslenip püsleniyor, bolca aşk, bolca eğlence, dolce vita halindeymiş gibi... Dizinin en "low"u bile 5dk falan sürüyor :))) Çok iyi geldi bana.. Favori karakterim tabii ki Diana'ydı, Miriam Shor ne kadar güzel bir kadın yahu....
Sonra Stephen King uyarlaması olan Mr. Mercedes'e başladım ve esiri oldum. İlk sezon muhhhhteşemdi. İkinci sezon Stephen King temaları daha da bariz ve ağır olunca biraz bıktırdı açıkcası. Üçüncü sezon ise izlenmese de olur... Fakat 1. sezonu aşşşşşııııırı öneririm; iyi bir psiko-polisiye, egzantrik bir katil ve anti-kahraman bir polis bazında gelişen hikayeleri seviyorsan, bayılırsın.
Bir de bitmeden Mother, Father, Sister Brother'ı izlemeyi başardım sinemada. Jim Jarmusch zaten üniversiteden beri severim, yine sevdim tabii ki... Tom Waits yaşlanmış diyenlere dil çıkartıyorum, yaşlanmaz o keçi. Adam Driver'ı ben nedense sürekli Adrian Brody ile karıştırıyorum. Neden bilmiyorum, benzemediklerinin farkındayım :)) Fakat daha geçen hafta bilmem kaçıncıya The Darjeeling Limited (Wes Anderson) izlemiştim ve aaa ne tesadüf bu sıra ne izlesem Adam Driver çıkıyor karşıma dedim durdum film boyunca :P Yaşlanıyoruuuuum. Bu arada Darjeeling Wes Anderson'un en sevdiğim filmidir, bana çok komik geliyor yaşananlar çünkü Hindistan seyahatimde çok benzer bazı olaylar geçmişti benim de başımdan :))) Çok abartı değil yani aslında, olabiliyor böyle absürt şeyler.....
Bu 7 gün boyunca, çok da düşündüm. Ceren olmak ne demek, benim için hayatta önemli olanlar neler, ne yapmayı gerçekten seviyorum, tutkularım ne, bunları düşündüm durdum.
Bu 7 günde eşlik ve annelik rolümden ne kadar bunaldığımı fark ettim. Onların dünyanın bir başka ucunda olmalarının bende rahatlama, huzur gibi duygular yarattığını fark ettim ve gelme zamanları yaklaştıkça içimin karardığını, endişelerimin adım adım arttığını, sorumluluk ve zorunluluk hissimin boğucu bir hale gelmeye başladığını fark ettim. Buna üzüldüm..
Sonra aslında bu hissin çocuklar ve eşimle değil de, okul, günlük katı rutin, desteksizlik ile ilgili olduğunu da düşündüm. Yani çocuklarımla ne kadar güzel zaman geçirebildiğimi, birbirimizi sevdiğimizi de kendime hatırlatmam gerekti.. Sadece son zamanlarda sürekli sorun çözme rolünü yaşamak, beni çok zorladı.. Sorunlar çözülemediği gibi, bir de ben anneliği de "iyileştirme" olarak algılamaya başladım ve iyileştiremedikçe "başarısızlık" hissi yaşadım, yaşıyorum... Bunu nasıl kırabileceğimi bilmiyorum... Çocuklarımın mutluluğu, aidiyet hissi ve başarı algısı sanki tamamen bana bağlı gibi hissetmekten nasıl vazgeçebileceğimi bilmiyorum.... Başarıları onların, başarısızlıkları ise benim hatammış gibi görmek beni çok zorluyor.... Kızımın mutsuzluğu, oğlumun okul sorunları sanki hep benim yetersizliğimmiş gibi geliyor bana.... "13 yaşında her ergen mutsuz ya da 9 yaşında her oğlan çocuğu okula ilgisiz" diyip geçebilmek istiyorum... Yapamıyorum... Sanki yapmam gereken birşeyi yapmadığım için kızım somurtkan, oğlum okula ilgisiz oldu gibi hissediyorum...... Pof. Duruyorum yoksa yine başlayacağız.... Görüyorsun ne kadar hızlı ve önüne geçilemez şekilde işliyor bu konuda beynim... Pof.
Bu yazı; tatlış, sığ ve huzurlu bir yazı olacaktı halbuki :)
Öyle başladık. Arada cortladık. Öyle de bitirelim o zaman.... İki saat sonra çocuklarım ve eşim eve dönecekler. İstedikleri kadar mutsuz, huysuz olsunlar, güneşli bu güzel Çarşamba gününü yılın ilk Bira Bahçesi akşamında bitirmek istiyorum. Ne evi temizledim, ne de sevdikleri yemekleri yaptım. Canım hiçbirini yapmak istemedi çünkü canım bu son 2 saatimi en sevdiğim şeyi yaparak bitirmek istedi: Yazmak....
Şimdi burayı kapatacağım, kahvemi alacağım, bahçeye çıkacağım ve defterime uzuuuun uzuuuun yazacağım :) Bu sene eşimin çocuklarla başka bir seyahat planı yok (hatta "uzunca bir süre de gitmem artık" gibi laflar etti, biraz zorlanmış iki Diva ve bir aktif canavar ile) yani ben de uzuuuunca bir süre evde tek başıma kalamayacağım demek bu. Olsun... Bu 7 güzel günün hatırası yeter de artar bana.... Ama umudu da korumak istiyor ve şöyle bitiriyorum: İnşallah nicelerine, yakın zamanda, amin...


.jpeg)

.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)


.jpeg)
