8 Ekim 2026 Perşembe

Zeytin Ağacı - 3

Zeytin ağacı bana dedi ki: Dur! Yeter çırpındığın, artık dur.. Sen de bir insansın. Sen de herkes kadar değerlisin. Kimsenin sana kendini kötü hissettirmesine izin vermemelisin, bu evladın da olsa, annen baban kardeşin eşin de olsa. Senin bu hayattaki amaç ve görevin kimseyi mutlu etmek, kimsenin hayat kalitesini arttırmak, kimsenin yolunu temizlemek değil. İletişmek, etkileşmek, evet nazik, dürüst, kibar bir insan olmak ve bu değerleri yaymaya çalışmak, haklısın, bunlar insan olanların ortak görevi. Ama sen kimsenin "oluş"undan (human-being anlamındaki oluş), kimsenin mutluluğundan ya da mutsuzluğundan sorumlu değilsin ve aslında bundan sorumlu hissetmek de çok büyük, taşınamaz ölçüde büyük bir sorumluluk... 

Bırak o "kutsal annelik" nanesini bir kenara. Bırak "doğurduysam en iyi şekilde bakmak, dünyaya hazırlamak, etik ve anlam değerlerini vermekle yükümlüyüm" zırvalıklarını. Doğaya bak.. Kedi ne yapıyor; hayatta kalması için gerekli teknikleri öğretiyor evet ama bir de ne yapıyor: zamanı gelince tırnak atıyor, diş gösteriyor, itekliyor yuvadan dışarıya. Yani görev çocuğu "tek başına" hayatta kalacak şekilde hayata hazırlamak.

Ama. Kendini de. Şunu unutma: Sen de teksin, tek doğdun, tek öleceksin, bu bir gerçek. Evet "arkadaşlar iyidir". Ama bir yere kadar. Asıl "iyi" olan insanın kendiyle başbaşa ilişkisidir, kendine saygısı, sevgisi, kendini koruması, yüreklendirmesidir.. Çünkü hepimiz biliyoruz: bu dünyaya fırlatıldık biz (Zeytin Ağacım Heidegger'den alıntı yapıyor burada) ve hepimiz kendi hikayemizi iyi kötü yazmaya çalışıyoruz. Kimimiz dünyayı değiştirecek, kimimiz de camının önüne çiçek koyacak.. Ki cama konan çiçeğin belki uzun vadede dünyayı değiştiren birçok buluştan çok daha "hayırlı" işlere vesile olmayacağını kim söyleyebilir?

bicumlefazlasi diye bir instagram hesabından

Dolayısıyla; Dur ve Kabul et. Kabullen değil. Kabul et yani içine öfke, yenilmişlik hissi, umutsuzluk gibi duyguları sızdırmadan, olanı, olduğu şekliyle kabul et. Kötü bir anne misin. Kabul et. İnsanları kişisel ideallerinle darlıyor muymuşsun, kabul et, temizlik manyağı mısın, kabul et, öfke problemin mi varmış, kabul et. Evet de, haklısınız, ben bunların toplamıyım. Bu kadarını yapabildim. Koşullarım buydu. Denedim. Tembelliklerim de oldu elbette. E buyum.. İnsanım ben de... Ben de ilk defa annelik yapıyorum, ilk defa evliliği tecrübe ediyorum, ilk defa ortayaşa geldim.. Ben de öğreniyorum bu hayatı, kendimi, sınırlarımı, korkularımı, başarısızlıklarımı.. Mükemmel değilim ki, insanım ben de... Hata da yapabilirim. Öfkelenebilir ve kontrol edemeyebilirim. Depresyona da girebilirim. Sana yeterli ilgiyi gösteremeyebilirim bazen. Öncelikler listemde 15. sıraya dek düşebilirsin de... Bunlar insan olmak halleridir, benim de herkes kadar hakkım olan hallerdir bunlar da.... Bunlar başıma geldiğinde, senin de bir tekme atman, içindeki çöpleri üzerime dökmen gerekmez yani. Aksine, dostluk, kardeşlik, eşlik, hatta evlatlık dahil, şefkattir yahu.. "O da bir insan sonuçta" diyebilmektir. "Annem de bir insandı sonuçta, hata yaptı ve hatasının sonuçlarını da kendince çekti" diyebilmek.. Ya da "anneniz bas bas bağırdı ama o da insan, ona da bazen çok gelmiş olabilir" diyebilmek... Ya da "yahu o şımarıkça davrandı şimdi ama günün birinde o da aynı / benzer olayın bu tarafında yer aldığında anlayacaktır mutlaka" diyebilmek... İnsanız.... Kusurluyuz.. Hatalıyız..

Ve bunu diyemeyen insanlarla zaman harcamak zorunda da değiliz. İster annen baban kardeşin eşin ister dostun kaşarlı tostun, ister evladın olsun. Bir sınır var! Sen tek bir insandan sorumlusun: kendinden.

Bazı ruhsal bedensel hastalıkları dışında tutuyorum. Ama. Öfkelendiysen bir nedeni vardır. Bağırıp çağırdıysan bir nedeni vardır. Bunları bulmakla yükümlüsün, değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışmakla yükümlüsün. Ama başarırsın, başaramazsın, bu artık o sürecin bir sonucu. İlk kadeh mecburi, sonrası ıhtiyari.. Ki sen gerçekten deniyorsun, bunu biliyorsun.. Tembel değilsin, kötü niyetli değilsin, gerisi takdir-i ilahi...... Bazı şeyleri başaramayız bu hayatta.... Evlilik, çocuklarımızın huzuru ya da başarısı, annebaba ilişkilerimiz, dostcanlısı bir insan olmak, kariyerimiz; bunların bazılarını başaramayız. Herşeyi başarmak zorunda değiliz.. Başarısızlıklarımız bizi daha "az" biri yapmaz, daha az sevilesi, daha az mutlu, daha az önemli.... Biz de "var"ız ve olduğumuz halimizle sevilmeyi, mutlu olmayı, özel ve önemli hissetmeyi hak ediyoruz.

Haydi, dedi sonra şefkâtle. Susadın. Yoruldun. Şimdi eve dönme zamanı. Eve dön, kendine bir plan çiz. 5-6 senelik bir "hazırlık planı" olsun bu. İkimiz de biliyoruz bu sürecin sonunda, çocuklarını yetiştirip, tek başına, ufacık bir taş evde, denizin kokusunu duyarak, maviliğine bakarak, o güzel kütüphanende, o geniş avlundaki tahta masanda, sakin, basit bir yaşam kurmak istediğini. Tek başına. Ama şimdi değil, 5-6 senen var önünde ve bu bir "bekleme" değil, bu bir "hazırlık". Kalk ve planını yap, kendini hazırlamaya başla. Bedenini, finansal durumunu, psikolojik durumunu, sosyal ilişkilerini tek tek planla, şu an hayatında olan insanları (eşini, çocuklarını, ebeveynlerini ve arkadaşlarını) da bu fikre hazırla, ve zamanı geldiğinde, onların da desteğini kanat rüzgarına ekleyerek, bir kuş gibi özgürce uç... Ve yeni hayatına kon. Tamam mı?

Dedi bana Zeytin Ağacım ve ben de gözyaşlarımı sildim, tamam! dedim, ayağa kalktım ve eve döndüm.

O günün üzerinden tam 2 ay 2 gün geçti ve ben hâlâ "evdeyim". Ev çünkü benim için "yol" demek. Yoldayım ben, daha çok başındayım ama yoldayım. 

BİTTİ.

Hamiş. İnşallah 5-6 sene sonra bir de bu yazının "vardığım yer" kısmını yazmak nasip olur :) Belki o zaman, artık yazdıklarımı bir süre sonra silmeme de gerek kalmaz..