30 Ocak 2022 Pazar

4: Delice, takıntılı, çılgınca ve mega

DELİCE ÇALIŞTIM:

Bu hafta ne yaptın, tek kelimeyle anlat derseniz; çalıştım derim. Geçen haftaki karantinadan bu haftaya kalan tüm işler, ay sonu süpervizyon ve vaka analizi toplantılarıyla da birleşince, gözlerim kan çanağına dönene dek çalıştım. Ama doğası gereği dikkatini tek noktaya toplayamayan, yayılıp dağılmayı seven, kıpırdak bir insan olduğum için, bir yandan da ikinci pencerede sürekli açık tuttuğum blogger'daki komşularıma laf yetiştirip durdum. Öneri, keşif ve yorumlarınızla öyle iyi geldiniz ki! 

Hafta boyu, hattâ lâf etmeseler, hayat boyu eşlikçim.. 
Zaman yok diye değil, seviyorum diye :)
peynir ekmek domates çay = mutluluk.

TAKINTILI ŞEKİLDE DİNLEDİM:

Hafta başı, blog komşum ve çocukluk arkadaşım Hirondelle; "çarpıldığı" Hania Rani konseri 'ni bloğuna eklemiş olmasaydı, bu muhteşem kadından asla haberim olmayacaktı. Fakat aynen onu çarptığı gibi, beni de çok fena çarptı Rani! Sürekli onu dinledim. Hattâ öyle abarttım ki, "yok bu kadarı da normal değil artık" korkusuyla, kendimi zorlayarak, normalde son bir aydır öle bayıla dinlediğim Suite Espanola op.47: No 5. Milos Karadaglic (Mediterraneo) ve vazgeçilmezim David Gilmour Meltdown konseri kaydını "az ara" babında dinlemeye çalışsam da, ı-ıh, 2 saat sonra yine Rani'ye geri döndüm.

Rani'nin müziği; kalkmadan tüm gün masa başında oturacaksanız, kulak ve hayat kurtaran bir müzik.. Şiddetle tavsiye ediyor ve tadımlık bir kuple ekliyorum:

 
ÇILGINCA OYNADIM:

Hayatımıza Meta sanal gerçeklik gözlüğü denen bir şey girdi geçen hafta. Çünkü eşim benzer bir sistemin markalaştırmasıyla cebelleşiyor bir süredir ve pazardaki ürünleri deneyip duruyoruz. Fakat itiraf edeyim çok detaylı ve gerçekçi bir sistem kurmuş bizim sinir bozucu Zuckerberg, maalesef hayran kalmamak elde değil. 

Dinozorlu videolar, roller coaster deneyimi ve savaş oyunları o kadar gerçekçi ki, inanılmaz bir deneyim gerçekten. Gelecekte insanlık acaba dünyayı yaşanamaz bir yere çevirip, sonra da kendini tamamen bu aletlere bağlayıp sanal nostalji evreninde mi yaşayacak diye düşünmeden edemiyor insan.. Ürkütücü. Ama bir yandan da çok eğlenceli.. 

Tyrannosaurus Rex görmüş Bavyera Köylüsü.. 

MEGA - SEVİNDİM:

Bu hafta inanılmaz duygulandım, kelimelere nasıl dökeceğimi bilmiyorum ama karşı komşum beni öyle mutlu etti ki.. Kendi sözleriyle "mega-mutlu" oldum resmen.. Bu adamcağızla aylardır mutfak penceremin önünde el sallaşıp duruyorduk, bazen yolda karşılaşınca da ayaküstü konuşuyorduk. Sonra bir gün bana bir kitap armağan etti "çünkü mega-tatlı bir insansınız" dedi, penceremin gerisinden benim gülümseyişimi görmek gününü aydınlatıyormuş :) Açık söyleyeyim hislerimiz tamamen karşılıklı; bazı insanlarla aramda böyle güçlü bir bağ olduğunu hissediyorum bazen.. Hani kan bağının olmadığı akrabaların, dünyanın dört yanına yayılmış kayıp insanların gelmiş ve seni bulmuşlar gibi.. 

Bu kitap olayından sonra, ben zaman kolluyordum. Denk geldi sonunda ve ona yaptığım çikolatalı muffinlerden verdim, oğlum da kutuyu deniz kabukları ve ona çizdiği bir resmiyle süsledi. Pencerenin önünde pusuya yattık ve geçerken hemen yakalayıp eline tutuşturduk. Nasıl sevindi! O sıcaklığı anlatamam <3 Aradan üç gün geçti, bir sabah yine mutfakta çalışıyorum, baktım elinde beyaz bir zarf, karşıdan bana el sallıyor.. Zarfın üstüne bir oyuncak kutup ayısı iliştirmiş oğluma, içindense iki sayfalık bir hikâye çıktı!! Aman Tanrım...... 

Öyle güzel, öyle tatlı yazılmış ki! Bizim evi bir şato olarak anlatmış, içinde sihirli kakaolu keklerin piştiği, hep sıcak ve mutlu bir yuva olarak yazmış. Öyle duygulandım ki sevgili blog.. Daha önce kimse bana böyle bir hediye vermemişti, dünyaları verdi sanki o iki sayfacık hikâye bana! Bazen düşünüyorum, tamam anne baba olarak elimizden gelen sevgiyi veriyoruz (bazen boğazlamama da ramak kalmıyor değil ama seviyorum sıpaları şimdi..) şükür popüler çocuklar, arkadaşları tarafından seviliyorlar ama ne anane dede var yakınımızda (babanne malum zaten Alman-tipi uzaktan..) ne teyze dayı amca kuzen.. Yapayalnız büyüyorlar... Hani köy gerekir derler ya, doğru be blog.... maalesef doğru.  


Çok üzülüyorum bu tek başımalığımıza bazen. Çoğu benim içine dönük, kendi küçük dünyasına kapalı yapımdan kaynaklanıyor tabii (yazarkenki aşırı sosyalliğime bakma, gerçek hayatta çok insan-seçici ve asosyal bir yapım var aslında) ama ne bileyim, Alman kültürü de işimi kolaylaştırmıyor doğrusu..

Neyse ağır konular bunlar. Boşver.. Sonuçta az ama öz, birilerini biriktirdim hayatımda (nedense hepsi çocuksuz denk geldi şansıma ama neyse karıştırma artık), biriktirdiklerim yeter bana.. Küçük güvenli evrenimde, yeter..

Diyor ve huzurlarınızdan burnumu çeke çeke yok ayol, elimdekilere şükrede ede, ayrılıyorum :)

tam şu an "elimdeki"ler :)))

Pardon pardon! E hani ŞALANJ!? 

3 - Yaparken size zaman kavramını unutturan şey?

Salı Yürüyüşlerim! Bu hafta yapamadım ama.. Son 5-6 haftadır her Salı günü öğleden sonramı (ve bazen işten fırsat bulabilirsem öğleden öncemi de!) yürümeye ayırıyorum. Saatime ve gideceğim yöne hiç bakmadan, tamamen içgüdüsel ve bedenimi dinleyerek en az 5 saat durmaksızın yürüyorum. "Ayaklarımla düşünüyorum". 

Hava kararmaya başlayınca, önce nerede olduğumu bulup, sonra eve nasıl döneceğimi (yine telefonsuz) anlamaya çalışıyorum. Muhteşem bir "İçsel-GPS egzersizi" oluyor benim için çünkü şehir hayatında elimizde telefonlar, saatler, arabamızda gps'lerle içimizdeki doğal yön bulma duygumuzu körelttiğimizi düşünüyorum ve bu bence insanı çok mekanik, çok "sıkıcı" biri yapıyor... Yürürken, yön duygumu geliştirmeye çalışırken, kaybolduysam sakin kalmaya ve çözüm bulmaya uğraşırken, sadece zaman kavramını değil, sanırım her şeyi unutuyorum, tamamen o anda yaşıyorum ve bu muhteşem bir his!

Geçen haftaki keşfim. Tabii ki tırmandım, 
öğle yemeğimi de tepedeki kral dairesinde yedim :)

4 - Yeniden başlama şansın olsa, eğitimine dair neyi farklı yapardın?

Sanırım aynı şekilde yapardım. Fakat belki Boston'dan dönmezdim. Bunun kariyerim açısından bir hata olduğunu düşünüyorum çünkü bizim alanın ennnn'lerinden biri olan David Barlow'un asistanlığında kalmaya devam etseydim, sonunda da ekibindeki terapistlerden biri olurdum. Ama o zaman da, Amerika'dan Türkiye'ye döndüğüm andan sonra yaşadıklarımın ve şu an hayatımda olan insanların hiçbiri (! gerçekten, çok tuhaf ama hiçbiri!) hayatımda olmazdı.... 

I-ıh. Boston dursun yerinde, hatırası kalsın yeterli. Böyle iyiyim ben.. :)

Haftaya görüşmek üzere..

27 Ocak 2022 Perşembe

Bir ülke, bir film, bir yemek - 1: İran

Yeni yıl projelerimden biri daha :) Seyahat etmeyi, farklı mutfakları ve amerikanca konuşulmayan filmleri seviyorsanız benim gibi, gelin yamacıma. İlk ülkemiz; İran. 

 
 
 

İran'ı iyi biliyorum diyemem ama sırt çantamla gezdiğim ülkeler arasında yeri özeldir.. O yıllarda henüz coca cola'nın bile girmediği bir ülkeden bahsediyoruz, insanların sizi sokakta görüp evlerine yemeğe aldıkları, bir yandan yükselişe geçen şeriatın kendini hissettirdiği, öte yandan bir dönem dünyayı yönetmiş, daha iyi bir yer haline getirmiş Pers Medeniyeti'nin izleri.. 

 



Aşırı kültürlü ama evlerinin dört duvarı arkasında gizlenen insanlar, gözleriyle kalbimi delip geçen kadınlar, doğululara özgü sakinliği ve bilgeliği ile erkekler, o tatlı, neşeli çocuklar... Sokaktaki graffitiler.. Mesajlar, söylevler, duruşlar.. Ve bana İran-burger ikram eden o liseli kızlar..


Bir daha gitmeyi istiyorum ama dünya daha "iyi bir yer" olduğu zaman, çocuklarımla.. Şimdilik İran'ı eve getirmekle yetineceğim. Filmimiz, Majid Majidi'nin "Children of Heaven"ı:


Vakti zamanında En iyi Yabancı Film kategorisinde Akademi Ödülleri'ne aday olmuş ama ödülü Roberto Benigni'nin "Life is beautiful"una kaptırmıştı. Yıl 1998. Henüz İran'a gitmeme 6 sene var ve İran kafamda "gericilerin yuvası", dövülen kadınlar, hayvan gibi kıllı erkekler, doğuştan anarşist çocuklarla ilişkili. "İran gibi olmak" toplumsal korkumuz o yıllarda.. Ben de çocuğum daha, henüz inanıyorum büyüklerimizin sözlerine, daha kendi duyu organlarıma ve duygularıma inanmayı öğrenmemişim.. O yıllarda izlemedim elbette filmi. Çok sonra izledim.. İyi de etmişim.. 

Fakat bu gece, biraz da ocakta kıtır kıtır pişmekte olan safranlı pilavın kokusuyla, yeniden izlemek iyi gelir diye düşündüm.. Hayır pilavın altı tutmuyor, korkma; İranlılar özellikle kıtır kıtır yaparlar pilavı.


Basmati cinsi pirinci güzelce yıkarsın (nişastası kalırsa ve pişirirken karıştırırsan lâpa olur), sıcak suda biraz dinlendirirsin ve türk usulü, (1'e 2), tereyağını ve tuzunu ayarlayarak bildiğimiz gibi tane tane pişirirsin. Sonra pişmiş pilavdan birkaç kaşık alıp, bir çay kaşığı safranı (tane, toz değil) az sıcak suyla karıştırıp rengini iyice çıkartırsın ve ayırdığın pilavı bu suyla bir taşım daha kaynatırsın. Her iki pilav da biraz çıtır çıtır olacak, önce beyazı sonra sarıyı servis tabağına alır, üzerine eğer seviyorsan biraz ateşte karamelize edilmiş badem ve nar taneleri de ekler, servis edersin. Eğer seviyorsan, yeşil Edameme fasülyesi ile ya da maydonozla renklendirebilirsin..


Afiyet olsun ve iyi seyirler!

23 Ocak 2022 Pazar

3: Zorluklara rağmen

Kötü bir haftaydı. Zordu, ağırdı, bitmeyecek gibiydi. Hiçbir şey yazmadan es geçeyim diye düşünüyordum ama sonra.. Böyle haftalar da var hayatımızda, iyisi ve kötüsüyle, olduğu gibi kabul etmeli..

Mızırdanmayacağım. Çünkü bugün mükemmeldi ve tüm haftanın ağır ruh halini sildi süpürdü. Sabah en sevdiğim müzikler eşliğinde 15.000 adım attım (hafta boyu evden çıkamamıştım, hareket edememek duygusal durumumu çok etkiliyor), simitçi açılmıştı burada yeni, tazecik çıtır simit aldım! Çay ikram ettiler Türkçe konuşuyorum diye, nasıl güzel kekremsi tadı vardı.. 

Öğlen çorba kazanının başındaydım son 5 haftadır yaptığım gibi.. Çok üşürken, bu denli ısınmak muhteşem bir duyguydu yine. Bazen, işi gücü tamamen bırakıp sadece gönüllü çalışasım geliyor. Para çünkü beni hiçbir zaman etkilemedi, mevkî de, statü de. Ama insanlarla birebir ilişkide olduğumda ya da insanlık adına ufacık ama benim olan bir zafer kazandığımda, ne bileyim; tamamlanmış ve anlamlanmış hissediyorum.. Birini doyurmak, fiziksel ya da psikolojik bir açlığı dindirmek yani, büyük anlamı olan bir şey benim için. Ama kıçım dondu yine, yalan yok :)

Eve gelip kaynar bir duş alıp çakma çay içtim (demliksizliğim devam ediyor). Sonra masaya oturup Deniz’in yarım kalmış hikâyelerinden birini daha bitirdim, bu hafta içi bir defa daha okuyup, düzeltip yollarım. Beni mutlu etti yazmak.. İçim dolup dolup taşıyor bazen. Kadın hikâyeleriyle.. Yazacağım evet. Çıkaracağım içimden..

İkindi vakti, meyve hazırladım çocuklara. Babamı düşündüm; her kış tv başında onun cerrah ellerinden ustalıkla kesilmiş, dilimlenmiş meyveleri yiyişimi.. Bazen insan seni seviyorum diyemez de, elma yer misin der, mandalina soyar mısın bana der.. Öyledir; babalar bilir, söylemene gerek yoktur bazen. Sen de kendi kızına, oğluna soyarsın. Sen de öyle bilirsin işte aranızdaki bağın kelimesiz gücünü….. Böyledir bazı şeyler.

Sonra, bisikletle parka gittik çoluk çocuk. Onlar ağaçlara tırmanırken ben çok üşüdüm yine. İki çocukla gittiğim parktan eve üç çocukla döndüm :) Onlar oynarken, ben de ağır ağır, az biraz Ergülen okudum, Üzgün Kediler Gazeli. Sevdiğim her şeye yaptığım gibi, çok ağırdan aldım.. Adeta ters adımlarla okudum.. Haftaya da kalsın istedim..

Öyleydi işte bugün. İdil gibi derdi, Eskiden Terzi.. Idyllic.. Ne muhteşem bir sıfat ve isim..

Hafta kötüydü ama görüyorsun işte, gün mükemmeldi. O nedenle, unutmamalı; bir anda değişebilir her şey. Kötüye de; ama iyiye de. 

Umudunu asla kaybetmemeli insan..

Şalanjı haftaya bırakıyorum Zihin Bey bilir beni, ses etmez, biliyorum.. 

Bu hafta böyleydi……

16 Ocak 2022 Pazar

2: Rutine dönüş

Çok şükür, tatil bitti! Ama ben de bittim a dostlar.. Pazartesi günü minikleri okula ve anaokuluna tıktığım gibi, haftalık alışverişi yapıp hızla eve döndüm ve ilk icraat olarak evi şartladım, iki posta da çamaşır yıkayıp astım ve tüm işler bitip koltuğuma oturunca "hay bin kunduz, görüyor musun yine aynı hatayı yaptım!" diye kalakaldım.

Efenim ben 40 yaşımdan sonra "artık kendime de diğerleri kadar önem vereceğim" mottosuyla yola çıkıp, her tatil sonrası ilk gün işi kırıyor yani kendime kafa izni verip çalışmıyorum ve tamamen keyfime göre takılıyorum ya, ha işte o her sefer istisnasız patates oluyor. Çünkü "insanî hakkım" olarak gördüğüm "terrrrrtemiz ve minimalist düzende yaşamak" maddesi yerine getirilmeden ben bir türlü keyfime göre takılamıyorum.. Evet herkesin bir takıntısı var, benimki de temiz, düzenli ve minimalist yaşam alanları.. Çocukluğuma gidebiliriz bunun nedenlerini anlamak için ama uzatmayalım, kısaca çocuklar gelene dek 2 saat de olsa, o tertemiz, herşeyin ev dekorasyonu dergilerindeki gibi göründüğü evde tek başıma sessizce oturup bir fincan çay içmek var ya... O duygu işte, muhteşem bir duygu!

Duygunun görseli..

Sonra gözüme noel ağacı takıldı tabii, kurallı Almanlar 7 Ocak günü bu ağaçları önceden belirlenmiş yerlere getirip ağaç toplayanlara verirler, ben tabii gayet kuralsız kontrolsüz bir "ecnebi"yim bu memlekette. Henüz kuruma belirtisi yok ve inanılmaz güzel kokuyor, biraz daha dursun dedim. Bir de evin bu köşesi hakikaten "kış köşesi" gibi oldu, kitabımı alıp yeşile baka baka okumak inanılmaz bir keyif.. Ben de öyle yaptım. Çocuklar 14'te eve dönene dek o sarı koltukta kımıldamadan okudum, okudum, okudum.. 

OKUDUM:

Elena Ferrante'nin aynı isimli kitabından uyarlanan The Lost Daughter beni çok fazla etkiledi, 2 saatlik filmden sonra 3-4 saat de hakkında yazılanları okuyunca, dedim bu böyle olmayacak, ana kaynağa dönelim. Film beni çok fena çarptı fakat kitap da üstüne tüy dikti diyeyim.. Spoiler vermemek adına tek kelime yazamıyorum ama lütfen, okuyan ya da filmi izleyenler varsa, bu konuda konuşmak isteğim gerçekten had safhada. Hattâ bir gece şarap & kitap tartışması yapabiliriz zoom üzerinden. İnanılmaz doldum, taşmak üzereyim.... Tamam sustum.

EKLEME (06.02.22): İlgilenenler için bir link.

İZLEDİM:

Anne with an E'yi Leylak Dalı'mdan duymuştum. Geçen haftadan beri izlemeye çalışıyorum ama eşim sürekli "aaaa aynı sen, yahu seni izliyoruz, ah işte tipik sen" gibi ünlemlerle kesip durduğu için "eeeeh" dedim, "benim nerem benziyor bu duygu yumağı çilli kız çocuğuna?!"..... 

hiç yani...!

Ama diziyi yarıda bıraktım çünkü evet biraz andırıyor gibi ve kendimden yoruldum yani öyle diyeyim.. En azından bir zamanlar olduğum kız çocuğundan.. Zira artık daha uslu ve sakinim :P Ve saçlarım da uzun zamandır kahverengi tabii ;) Kızıl saçla "ateşli ruh" arasında kesinlikle bir bağ olduğuna inananlardanım bu arada ve bazen özlemiyor değilim o kızıl saçlı, fazlasıyla fevrî kızı..... (Her fırsatta fotoyu yeniden temcit pilavı gibi ısıtıp durmamın nedeni de bu hihihi ama çok tatlı, ben n’apayım.. İdare ediverin.)

KENDİME ÇEKİ DÜZEN VERDİM:

Tabii ki sadece okudum, izledim, ev temizledim'le geçmedi hafta. Çocuklardan boşalan, günde 5 saatlik zamanın 3'ünde malum çalışıyorum.. Yeni yılda günün 1 saati de Almanca çalışmaya başladım yeniden. Geriye kendime günde 1 çocuksuz saat kalıyor, onu da düzenli spor yapmaya ayırdım. Her yere yetmeyi isteyen ama program yapmadan yaşayamayan biriyim, Joe'mun dijital ajandası gerçekten muhteşem işime yarıyor, hele o “günden kalan” ve “yarına ertelenen” kısımları yok mu! Danışanlarıma her seans sonunda benzer bir soru sorarım; "bu seanstan kendine kattığın nedir ve bir sonraki seansa çalışmaya devam etmek istediğin nedir?". Ajandam da şimdi bunun aynısını bana yapıyor, çok keyifli! Bakalım neler yapmışım ajandama göre:

- Bu haftanın 4 günü 10.000, diğer 2 günü 8000 ve SALI YÜRÜYÜŞLERİ'mde de tam 31.000 adım attım <3


- Günden bana kalanı not defterime kaydetmeye devam ettim, ne kadar çok ayrıntı yakaladığıma ben bile şaşıyorum bazen, hayat bomboş değil dopdolu ve bir o kadar da neşe doluymuş da haberim yokmuş!

Oğlumun kitabında "aniden" karşımıza çıkan bir detay :))))

- Çocuklarla bağrış çağrış geçen 17 günün sonunda biraz "asosyallik ve sessizlik ihtiyacı" içindeyim, kimseyi arayıp sormak gelmedi içimden ama Noe’m bana sürpriz yaptı canım benim, çok iyi geldi onu görmek.. Ve bunu getirmiş kese kâğıdı içinde.... Aaaaaaaaaaah! 


Bu nedir? Samosa! Creole mutfağında ve Uzak Doğu mutfağında çok rastlarsınız, genelde içi sebzeli (patates, soya filizi, bezelye) hafif acılı, bizdeki kızartılmış muska böreği gibi bir şeydir bu.. İnsana, sen tatile gitmeden tatil sana gelmiş hissi verir, özellikle kese kâğıdında yenirse <3

Tatil demişken.. Malumunuz Urla'ya taşınma işimiz patladı. Tuhaf olan, ilk anda bir hayâlkırıklığı yaşadıysam da, çabuk geçti hattâ birden açıklıkla şunu fark ettim; ben bu işi ailecek değil tek başıma yapmak istiyorum! Bunu kendime itiraf etmek amma zamanımı aldı ama evet, ben ne karavan alıp toto kadar alanda iki mızmız çocukla bağrış çağrış burnumdan gele gele dünyayı gezmeyi, ne de çoluk çocuk Urla'ya taşınıp aslında Türkiye'den yıllar önce gitme nedenimin tam içine geri dönmeyi istiyorum! Hayır benim istediğim başka türlü bir şey! Hemmmmen bir hayâl revizyonu yaptım:

YENİ VE GELİŞTİRİLMİŞ "BÜYÜK KÜÇÜK HAYÂLİM"E GEEEL:

Ufak bir arazi arayacağım. Mümkünse sessiz sakin, tek tük insanın olduğu ya da olmadığı, suya (deniz olur, dere olur) bakan, içine şöyle 60mt2'lik bir yaşam alanı ve 30-35mt2'lik bir bahçecik sığacak ufak sakin bir yer.. Son derece minimalist bir ev yapacağım. Bahçesine zeytin dikeceğim, bol bol çiçek, yenilebilir sebze ve meyveler.. İçini de tamamen kendim için döşeyeceğim, banyosuna özel ilgi gösterecek, mutfağı küçücük tutacak, salonda yere dek inen camlarımın tam önüne rahat bir okuma koltuğu, bir de kocaman kitaplık koyacağım. Öyle kendi halimde, son derece sade, son derece aydınlık, küçücük bir yerim olsun istiyorum evet! Garsoniyer :)))) Ama tamamen sessizlik, tek başımalık, iki üç günlük arınma kaçışları için... Neden olmasın? Dur bakalım araştıracağım.... Şimdilik hayâlini kurmak bile yetiyor.... Belki gerçek olur?

Bak bu dışı meselâ:


Bu da mutfak banyo yatakodası üçlüsü <3 Ama ben daha sade döşerdim mutlaka..

Ve son olarak;

ŞALANJ-2:

Zihnin Arka Sokakları fire vermezsek yıl boyu sürecek haftalık şalanjımızda bu sefer de şöyle seslenmiş biz Romalılar'a:

"Konuşmaktan en çok zevk aldığın konu ne?" - Seyahat anıları. 

Ne kadar az gidilmiş bir ülkeyse o kadar keyifle dinlerim, eh benim de fena bir birikimim yok doğrusu ;) Dolayısıyla karşımda kendime denk bir seyyah buldum mu, susmam.. Sürekli soru sorarım, en ince ayrıntısına dek anlattırırım, kendim de çok severim maceralarımı anlatmayı. İlk üç'ümü yazarsam:

3 - Laos'tan Tayland'a sırtımızda çantalar, yürüyerek, 1 Fransız, 2 İngiliz, 1 Alman ve bendeniz (Temel) olarak girişimiz ve Bengal Kaplanı Doğal Yaşam Alanı tabelasıyla burun buruna gelişimiz. Pirinç tarlaları arasında bir köy evinde yalvar yakar derdimizi anlatıp, yanyana sığışıp uyuyuşumuz...

2 - Filistin lideri Yaser Arafat'ın cenazesine katılmam - ki tamamen tesadüf eseri bir durumdu o an Ramallah'ta bulunuyor olmam :P Vallahi. 

sonra da dönüp israilli asker kızların fotosunu çekmek.. 

1 - Malawi'de ölümden döndüğüm hafta boyunca yaşadıklarıma hiç girmeyeyim, roman olur :)

Bu haftalık da böyle. Haftaya görüşürüz! :)

11 Ocak 2022 Salı

Terapist olmak, terapi almak

Yeni yıl hedeflerimden biri de ayda bir psikoloji / psikoterapi üzerine yazmak. İlk yazımı; hem halk arasındaki "psikoterapi hiç bir işe yaramıyor" anlayışının olası nedenlerini belirlemek, hem destek almak isteyen insanlara "nelere dikkat etmeliyim" konusunda yol göstermek, hem de psikoterapist (kısaca terapist olarak kullanacağım) olmak isteyen arkadaşlara bilgi vermek amacıyla yazıyorum. 


Çok sık karşılaştığım bir sorun bu.. Çeşitli nedenlerle psikoloğa gitmiş, terapi almış kişiler "hiçbir işe yaramadı, ben terapiye inanmıyorum" diye geliyorlar. Biraz araştırınca görüyorum ki, bu işin ehli olmayan birinden alınmış bir hizmet söz konusu ve maalesef bu "önceki kötü deneyim" kişinin hem iyileşme sürecini olumsuz etkiliyor hem de mesleğe olan güvenini ve inancını zedeliyor. Boşuna zaman ve para kaybı da söz konusu. Peki bunun önüne nasıl geçilebilir?

Danışan yani hizmet talep eden olarak, terapistin yetkinliğini sorgulama hakkınız (hattâ kendinize karşı yükümlülüğünüz) var. Yani terapistin hem bilgisini hem deneyimini sorgulamalısınız. Terapistin aldığı eğitimi, ne süredir bu işi yaptığını ve varsa müşteri memnuniyetini lütfen mutlaka araştırın (genelde web sayfası saydam olanları yani CV'si açık uzmanları tercih etmenizi öneririm). İlk seansta terapistin sizde bıraktığı ilk intibaya inanın çünkü bu güven ve iletişim bağı kurabilme becerisi aslında terapötik süreçte "en önemli" noktadır ve kişiden kişiye değişir. Terapistin size karşı sıcaklığı kadar sizde bıraktığı "uzmanlık" hissini, dinleme becerisini tartın ve terapiste kullandığı terapi yöntemini sorun, size "uygunluğu"nu tartışın. İlk seans en önemli seanstır, eğer kendinizi rahat hissediyor, sorununuzu çalışabileceğinizi düşünüyorsanız doğru yoldasınız, terapi odasından umut ve "evet bu insan bana bu sorunumu aşma konusunda fikir verebilir, yol gösterebilir" hissiyle çıkmadıysanız, o terapist ya da yöntemi size uygun değildir. Bu durumda farklı bir terapist denemenizi öneririm.. Terapistinize bunu çok rahat söyleyebilirsiniz, "alınma" gibi bir durum olmaz çünkü zaten biz kendi aktarımımız kadar danışanın bize geridönüşü için de eğitim alan kişileriz..

Terapist de ilk iki seansta sizi "birlikte çalışmaya uygun" görmeyebilir ve bu durumda kendisi sizi bir başka terapiste yönlendirmekle yükümlüdür


Ülkemizde maalesef terapistleri denetleyen sistem çok sorunlu çalışıyor ve terapistlerin meslek yasası henüz oturmadığı için, işin ehli olmayan çok fazla insan kendini "terapist" ilan etmiş durumda. Terapist olmak için OLMAZSA OLMAZ şartlar şunlardır:

- 7 senelik Temel Tıp eğitimi üzerinde yapılan Psikiyatri Uzmanlık Eğitimi ya da 4 senelik PSİKOLOJİ anabilim dalı lisans eğitimi (rehberlik ve psikolojik danışmanlık dahil olmak üzere diğer hiç bir bilim dalı değil! Neden değil ileride açıklayacağım)

Bunun ÜZERİNE yine olmazsa olmaz ikinci şart:
- En az 2 sene süren ve belirli bir psikoterapi akımına (ana hat olarak psikodinamik ya da bilişsel) dair eğitim ve staj (en az 740, genellikle 1500 saatlik, süpervizyonlu staj eğitimi) içeren bir yüksek lisans eğitimi (ülkemizde son yıllarda yapılan yeni düzeltmeler sadece "klinik psikoloji" yüksek lisans eğitimini kabul etmektedir, daha önce yapılmış uzmanlıklar için akreditasyon aranmaktadır!)
- Terapist eğer Tıp Uzmanlık eğitimi almışsa yani "Psikiyatri Uzmanı" ise, MUTLAKA ekstra süpervizyonlu psikoterapi eğitimi alması şarttır yoksa sadece "ilacı yazar, yollar" türü bir hizmet verebilir.

Bunun üzerine olsa iyi olur üçüncü şart:
- Sürekli eğitim sertifikaları (katıldığı kongreler, ek eğitimler, detaylı eğitimler, sertifikalar)
- Sürekli süpervizyon süreci (terapistin ekibindeki diğer terapistlerle ve kendinden bir üst seviyedeki terapistle vaka paylaşım süreci)
- Terapistin kendi terapi süreci (genellikle süpervizyon içinde sürer)
- DENEYİM.
- Ve son olarak; aslında kendi uzmanlaştığı ekolünün dışında kalan bir ekolde bilgi / eğitim (çünkü; tek doğru yoktur).


Psikoterapistlik sadece bilimsel değil zanaat olarak kabul ettiğimiz ve "ustadan çırağa geçen" bir meslek, bu nedenle terapistin sadece CVsi değil, kimlerle çalışmış olduğu, genel deneyimi de çok önemlidir. Bir insan 23 yaşında terapist olabilir fakat ancak 30'larında pişer ve doğrusu bu ya 40'tan önce "hazır olmaz"; o nedenle terapistin yaşı, mesleki deneyimi hatta meslek dışı yaşam deneyimi de çok önemlidir..

Son yıllarda maalesef bir çok hocamızın itirazına rağmen klinik psikoloji yüksek lisans programlarına psikoloji dışında öğrenci alınıyor. Bu çocuklar 4 sene psikoloji anabilim dalında okunan öğrenme psikolojisi, sosyal psikoloji, gelişim psikolojisi hatta felsefe, sosyoloji gibi anadallardan bîhaber yüksek lisansa başlıyorlar. Dolayısıyla tekniği çok iyi öğrenseler BİLE bu tekniğin teorik altyapısını bilmiyorlar ve dahası, tekniği NEDEN kullandıklarını bilmiyorlar! Bu nedenle altyapı sağlam olmadığında üste ne koyarsan koy, bir noktada yetersiz kalıp çöküyor. 

Alan dışı arkadaşlar beni lütfen yanlış anlamasın, elbette aranızda bu mesleğe çok uygun terapist adayları vardır fakat teorik psikoloji lisansı 4 sene okunmadan 1 senelik "genel toparlama" ile olacak iş değil bu. Sadece mesleki yetersizlik anlamında değil, bir nokta gelecek bir danışan size başvuracak ve alt yapınız ne bileyim belki "öğrenme teorisi" okumadığınız için yetersiz kalacak, o noktada etik bilinciniz varsa çok büyük bir yıkım yaşarsınız, bunu kendinize de danışana da yapmayın. Hakikaten tutkunuz bu yönde ama eğitiminiz psikoloji değilse, yeniden girin, okuyun ya da meselâ Koç Üniversitesi'nde yapıldığı gibi 2 senelik bir "Psikoloji anadal hazırlık eğitimi" tamamlayın sonra başlayın klinik eğitime. Bu iş maalesef temelin psikoloji teorisiyle sağlam değilse sadece okumakla, bir sürü sertifika ile ya da “uzmanlaşmak”la kapanmıyor.. 

Klinik sonrası staj keza eğitim kadar önemlidir çünkü bizim mesleğimizde tüm "zanaat" eğitimlerinde olduğu gibi "1000. saat kuralı” vardır, yani ilk 1000 saat aslında çıraksınız, bunu asla unutmamak gerekir...


Kısaca terapist olmak; önce eğitim (teori ve süpervizyon) sonra "yavaş yavaş pişmek" (deneyim). Pişerken de sürekli kendini geliştirmek ve yenilemek (okumak, öğrenmek, araştırmak) demek. Terapi almak ise, böyle bir terapistten faydalanarak, aktif katılımla birlikte çalışmak demek. Başvuran kişinin "değişme" motivasyonu varsa ve terapist yukarıda anlattığım niteliklere sahipse, terapötik süreç son derece başarılı geçer (örn. Bilişsel Terapilerde odaklanan sorunun türüne bağlı olarak genelde 8-10 seansta sorun çözülür) ve memnuniyet yüksek olur.. Bu şartlar sağlanmazsa da terapi genellikle 2-3 seferde memnuniyetsizlik nedeniyle bırakılır ve ilerleyen dönemde olası terapiye inanç, niyet azalır. Bu nedenle "nitelikli terapist seçimi" çok önemlidir ve biz terapistlerin de "niteliğimizi sürekli yüksek tutmamız" gereklidir..

Umarım bu yazı, bu alanda merak ettiklerinize ışık tutabilmiştir..

9 Ocak 2022 Pazar

1: Yeni

2022'ye ben de hepimiz gibi yeni bir takım heyecan ve planlarla girdim. Bunlardan biri de bloğumla ilgili. Aralık'ta burayı çok boşladım; biraz ülke gündeminden, biraz kendi gündemimden.. Ama diyorum ki, buraya düzenli haftalık yazılar yazayım artık. Hani şu aylık yazılarım gibi; neler keşfettim, neler yaptım, neler hissettim.. Bu tarzı hepimiz sevdik galiba, bana da çok iyi geliyor doğrusu.... O zaman devam :) Bakalım yepyeni yılın ilk haftası neler olmuş?

YENİ YILIN İLK SABAHINA GÜLEREK BAŞLADIM:

Çöpleri geri dönüşüme götüreyim dediysem, karşıma çıkan bu görüntüye çok güldüm. Kontrollü Almanlar Noel ve Yeniyıl gecesi hakikaten kontrolü yitirirler. Bu sene havai fişek yasağı vardı ama içki yasağı yoktu :)) Biraz içtiysek demek ki....

İçmişiz ama kutuya sığmayan şişeleri yine de asker nizamı dizmişiz..

Bu diyarlarda her yer kapalı, insanlar yasaklara önem veriyor. Havai fişek yasağı da, elini kolunu yakan insanlar zaten halihazırda yoğun olan acilleri iyice doldurmasın, sağlıkçılara ekstra iş çıkmasın diyeydi ve çok mantıklıydı. Yine de tek tük yasağı delen çıktı tabii. Ama geçmiş yıllardaki şu görüntünün esamesi okunmadı.. 


Biz de kendi halimizde çocuklar uyuduktan sonra bahçede yaktığımız ateş çevresinde demlendik. Sessiz sakin şekilde girdik 2022'ye..  Bu seneden iyi sağlık ve huzur dışında beklentim yok ama bu sene için kendimden beklentilerim var. 

2022 resolutions :))

Fakat; daha ilk haftadan bile cortladım, listedekilerin hiçbirini yapamadım.

BOŞ, BOMBOŞ BİR HAFTA GEÇİRDİM:

Hiçbir şey - hattâ blogları bile - okuyamadığım, podcast ya da film izleyemediğim, burnuma dek çoluk çocuk içine gömülü olduğum bir haftaydı yılın ilk haftası. Bir de üstüne KBB enfeksiyonu gibi bir şey geçiriyorum ne olduğu belli değil. Ama Corona değil:

Minnoş test, hayatımıza girdi çıkmıyor..

Ama yatıp dinlenebildim mi hayır, çünkü malumunuz 17 günlük noel tatili nedeniyle çocuklar evde. Günün 13 saati uyanıklar, 1 saat ekran hakları var, geriye kalan 12 saat boyunca tepemdeler. Dolayısıyla, saatlerce lego, playmobile, kutu oyunları, elişleri, koşturma, zıplama ve sonu mutlaka en az bir çocuğun bağırarak ağlamasıyla biten greko-romen güreşler dışında kalan zamanda delirmemek için doğa ana'nın yardımına baş vurdum. 

Öğle yemeklerini paketleyip her gün biryerlere gittik. Bu sayede onlar koşturup enerji atar ve yeni şeyler keşfederken, ben de biraz temiz hava almış, biraz yürümüş oldum.

Miniklerim yavaş yavaş büyüdüler artık ve sanırım bundan sonra "çişim geldi, acıktım, yoruldum" üçlemesini daha az duyarak, daha keyifli yürüyüşler yapabileceğim onlarla. Bu haftanın en güzel keşfini ekliyorum:

Bu mevsimde çiçeğe durmak da nedir, a şaşkın? :)

SEVİNDİM:

Yılbaşı kartlarım yavaş yavaş yerlerine ulaşmaya başladı, ben de sizlerden çok güzel kartlar aldım, neredeyse tamamı elişiydi ve inanılmaz mutlu oldum, çok teşekkürler <3 Yaşasın blog dostlukları!

mutluluk!

ÜZÜLDÜM:

Urla'daki okula başvurumuzu anlatmıştım. Ben bir sene olsun gelip hem sahip oldukları ikinci kültürlerini çocuklarıma tanıtmayı, hem de çok özlediğim toprağımda kendi insanlarımın arasında biraz nefes almayı istiyorum... Çünkü Almanya beni gerçekten çok bunaltıyor, saklamayacağım. Urla'daki okul bu nedenle önemliydi. 

Neyse yanıt olumlu geldi, ön görüşme yapılacak.. Ben saati yazdıkları emaili eşime yolladım. O kaydetti ortak elektronik takvime. Fakat kocaman yazmışlar "14 Türkiye saati". Biz onu okumamışız.. Arada 2 saat fark var. Saat 12'ye 10 kala telefonuma mesaj geldi ve ben panikledim. Çünkü ben evdeyim ve danışanım gelmek üzere, eşim çocuklarla çocuk bahçesinde! Neyse eşim bir şekilde sistemi kurdu, ben katılamasam da görüşmeyi yaptılar. Fakat 4 kişilik seçim komitesi gayet ciddi gömlek kravat, bizimkiler çocuk bahçesinde çamur içinde. Üstelik 80 kişi başvurmuş 15 kişi alınacak. Ve 2. Üstelik; başvuranlar NATO askerlerinin çocukları falan! Görüşme başlamış, bizimkiler "neden Urla'ya gelmek istiyorsunuz?" sorusuna şu şekilde yanıt vermişler:

L: Zaten görüşmeye bile katılmamış, gelip el sallayıp geri gidip kumdan kalesine devam etmiş.

M: Ben gelmek istemiyorum burdaki okulumu, arkadaşlarımı ve yaptığım sporları bırakmak istemiyorum. Ama sizin okulun da yüzme havuzunu beğendim, bilmem belki de gelirim. demiş!

F: Eşim Türk olduğu için, çocuklara ikinci kültürlerini de göstermek istiyoruz. demiş.

Tabii kuruldaki adamlar da "e yani macera arıyorsunuz" demişler!!!!! Resmen böyle. Eşim de "yok tam macera da değil, bizce çok kültürlülük önemli, Türkiye'de yaşamadan kültürlerini tam öğrenemezler" falan demiş. Bu sefer adamlar "E Türk okulları var" deyince de eşim "ama çocuklar Alman sistemine alışıklar, zaten taşınmak büyük bir değişiklik olacak, bari alıştıkları okul sistemine devam etsinler istedik" demiş......  Sonuçta adamlar da "sırada daha öncelikli durumu olanlar var, büyük ihtimalle bu sene olmaz ama isterseniz bekleme listesine alalım" demişler. Ne diyebilirler ki zaten.. Sittirin gidin sizle mi uğraşıcaz, insanlar bu okula girmek için birbirlerini parçalıyor mu diyeceklerdi.

Güldüğüme bakmayın, olan olmuş.. Üzüldüm aslında. Fakat doğrusu, benden başka isteyen yok Türkiye'ye gitmeyi, biliyorum. Eşim Türkiye'de bir sene yaşarsam sonra Almanya'ya geri dönmek istemeyeceğimden korkuyor. Kızım 8 yaşında ve onun tüm dünyası burada. Oğlanın söz hakkı zaten yok. E yani ben tek başıma istiyorum..... Yalan yok çok istiyordum.... Ama benim ne istediğimin ne önemi var, değil mi?

Neden böyle olmak zorunda bilmiyorum. Yani son zamanlarda beni mutlu edebilecek her şey başkasının mutsuzluğunu içeriyor. Dolayısıyla ben de ısrar edemiyorum, tamam diyorum.... Tuttuğunu koparan, dediğim dedik, seviyorum uleyn nazı bırak gel buraya tarzı bir yapım yok. Kimse üzülmesin, herkes mutlu olsun derken de ben kendi mutluluğumu hiçe sayıyorum.. Bu hep böyle. Ben de önemliyim, bir sefer de benim mutluluğum diyemiyorum..... Kabulleniyorum, tamam diyorum, canım yanmamış gibi davranıyorum. Atıyorum içime. Hep böyle bu. Son yıllarda ne istediysem hep böyle oldu........

Belki de hayat böyledir, bilmiyorum ama ara sıra da benim hayallerim, isteklerim öne çıksa. Biri de meselâ gelip bana dese ki, Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden! Güller içinde dans ede ede uzaklaşsak falan. Ya da dese ki, sen mutlu olursan ben de olurum... Ya da en önemlisi ben kendime desem ki "benim mutluluğum ancak önce diğer herkesin mutlu olması koşuluna bağlı değil!"........

Neyse ağır konular bunlar. Ama yazarım sonucu demiştim. Hayâller buydu:

Zeytin ağaçları altındaki tahta masamızın hikâyesi..

Sonuçsa bu oldu. Ve ben üzüldüm.

Kaldık yine bununla başbaşa..

Neyse. Olan oldu. Tatlı bitirelim haftayı.
Veee son olarak;

ŞALANJ-1:

Bay Zihnin Arka Sokakları, seni, beni ve Romalılarla non-binary'leri şalanja çağırmış. 52 hafta boyunca her Pazar yazacakmışız, haydi bakalım 52. haftaya kaçımız kalacağız, bu daha büyük şalanj bence :))) İlk soruyla başlıyorum: 

"Büyürken yapmayı en çok sevdiğin şey neydi?" - hayâl kurmak. 

Sabırsız C.

Öyle hayâlciydim ki, her dakikam apayrı evrenlerde, çeşit çeşit maceralarla geçerdi. Biraz da non-binary bir yapım vardı aslında, hem kızların hem oğlanların dünyalarındaki maceralara doyamazdım, çeşitli araçlarla (yani salon mobilyalarıyla) hiç bilmediğim ülkelere seyahatler düzenler, elimde ağaç dalları, boyumu geçen mısır püskülleriyle savaşlara tutuşur, ondan on dakika sonra prensini bekleyen hüzünlü bir prenses oluverirdim. Büyüdükçe öğretmenlerim bu hayâlcilik huyumu çok zararlı bulmaya başladı maalesef ve bir süre sonra köreldim.. Bu sene yeniden başladım hayâller kurmaya ama çocukluktan farklı olarak bu sefer gerçekleştirebilme olasılığı olan şeylere dair hayâller kuruyorum (totoyu sağlama almak) ama valla pek de gerçekleşen olmadı henüz - Mimas Yürüyüşüm dışında..... O da bir şeydir tabii.. O zaman, devam..

Şimdilik böyle. Haftaya görüşürüz!