30 Mart 2022 Çarşamba

Hayâller, hayâl kırıklıkları, kararlar

Ne isterdim biliyor musun? Ufacık bir ev, genişçe bir arazi, mümkünse denize ya da bir dereye, kıpırdayan ya da akan bir suya yakın.. Öyle lükste de gösterişte de gözüm olmadı hiç.. Sakin, sessiz, kendi halinde. Kendi kendini devir daim ettirebilen bir yaşam. Çok mu işi olur, olsun varsın. Ben biliyorum girdiğim yeri güzelleştireceğimi.. Basit bir yaşam. Bolca sevebilmek.. Doğayı, hayatı.. Belki kendimi bile.

Burada, Almanya'da bunu yapamaz mısın? dersen.. Yapamadım. Çok fazla sorumluluk var, sürekli benden bir şeyler bekleniyor. Değil böyle bir hayata, kendime zaman ayıramıyorum bazen.. Ayırdığımda da suçluluk duyuyorum, sürekli birilerinin beklentilerine koşmam gerekiyor hissi var üzerimde. Kültürün "boş duran"a bakışı nedeniyle belki. Ama sadece his de değil, his olsa bir şekilde eeeh dersin, sonuçta bencil yaratıklarız biz insanlar. Bir noktada yeter deriz ama bu his değil, gerçek bir yük. Bazen gece 3'te uyandırıp "hay bin kunduz şunu unuttum ya" dedirten, bazen sıkıntıdan dağ tepe yürüten, bir yetememek, yetişememek hissi.. Ondan kendimi yalnız hissetmem, yoksa çevremde yeterince insan var gülüp eğlenebildiğim ama ağladığımda yeterince destek yok, tüm yük benim omuzumda.. Hasta olmaktan, ölmekten korkum bile bu nedenle. Üç kaburgayı kırıp ertesi hafta çocuk kucaklayan kaldıran olmam da bundan. Ben yapmazsam çünkü kimse yapmayacak.

Hayır vazgeçilmez ve yeri doldurulamaz sanmıyorum kendimi. Elbet yerim de dolaaar, unutulurum da. Benim gibi binlercesi var. Sevgi arsızı da değilim, karşımdaki sevmezse sevmesin.. Önemli olan benim hissettiklerim, sevebiliyor oluşum, sevebilmiş olmam.. Hayır sandığımın aksine, aslında mükemmelliyetçi de değilim, çünkü hırs yok içimde bir damla. Kendimi kimseyle karşılaştırma yok. Ama söz verdiğimi yaparım, ölsem yarım bırakmam.. Sözüm kendimedir çünkü. Çocuk yaptıysam, layıkıyla bakarım. Sonuçta dünyaya gelmeyi onlar istemedi ve onlara sunabileceğim, imkanlarımın elverdiği en iyi çocukluğu yaşatmak benim görevim. "Olduğu kadar" benim defterimde yok.. Çok denedim, olmuyor. Nereden geldiğini bilmediğim, çözemediğim bir suçluluk duygusu tıkıyor boğazımı.

Bunu ben mi yaptım? Eşime meselâ "dur o öyle yapılmaz" mı dedim ya da "aman bırak ben yaparım" mı dedim? Onu demotive ettim ve bir süre sonra vazgeçirdim, onun görevlerini de ben mi yüklendim? Hayır sanmıyorum.. Yaptıklarına teşekkür ettim ve son yıllarda kaliteyi de takmamaya başladım.. Bu da değil..

Ya da kültürden öğrendiğim bir şey midir bu? Kadın 10 görevi yüklenir, erkekse büyümeyen bir çocuktur, onu öyle kabul et, hı-hı de geç, bildiğini oku.. Hayır sanmıyorum. Annem geleneksel bir kadın değildi, babam %50 olmasa da %30-40 yüklenirdi görevleri. Ailenin kadınları güçlü ve aşırı başarılı örnekler önümde.. Yok o da değil..

Peki ne?

Nedir beni "amaaaağn, mızmızlanırsa mızmızlansın, istediği kadar ağlasın sinirlensin, bu benim hayalim, ben bunu yaparsam mutlu olacağıma ve dahası bunu hak ettiğime inanıyorum" diyip Urla'ya taşınmaktan alıkoyan? Hattâ "yeter artık, gelen gelir, gelmiyorsanız da ben bir süre gidiyorum çünkü buna gerçekten ihtiyacım var" diyemeyişimin nedeni? Çünkü bensiz de gayet başarırlar, biliyorum, hatta belki daha bile iyi başarırlar çünkü onlar için “olduğu kadar” yeterli bir ölçüt.

Yalnızlık mı peki? Biri olsa yanımda "ben seninle her şeye varım" diyen.. Onun güvencesini mi istiyorum ya da sadece C.'ye, kendime güvenemeyişim mi.. Belki. Tek başıma da başaracağımı biliyorum aslında, zaten hep tek başıma başarmadım mı?

O zaman geriye tek bir şey kalıyor..

Kızım bebekken ilk defa onu annemlere bırakıp eşimle yemeğe çıktığımız gece, kızım kolikli bebek, annemler 35dk sonra yemek yediğimiz yere gelmişlerdi ellerinde ağlamaktan şişmiş bir bebek ve sinirleri fırlamış bir dede, arada kalıp stresten patlama noktasına gelmiş bir anane.. Babam "yaptıysanız bakacaksınız" diye kükreyip çocuğu bize iade etmişti. Belki o gün anladım, artık geçmiş hayatım bir daha dönülmemek üzere sona ermişti.....

Bazen ona bakıyorum. Uyurken melek gibi bir yüz.. Uyanıkken de fena değildir :) ama çok güçlü bir karakteri var, kolikli bebeklerin çoğu gibi.. 

Geçen gün meselâ pankart açtı okulda, yemeklerden memnun değilmiş, Greta Thunberg gibi protesto edecekmiş, işin komiği tüm çocukları ve 4 de öğretmeni ikna etmiş, hepsi pankart açıp gösteri yürüyüşü yapıyorlardı okula gittiğimde.. Gurur duydum duymaz mıyım! Ama herkes aynı düşünmedi tabii, bazı anneler sinirlendi, pankartları yırtmaya kalkanlar, çocuklara bağıranlar.. Faşizmin doğuşu.. "Kızım" dedim, "sen çok muhteşem bir şey yaptın, sen istemediğin bir şey için mızmızlanıp oturmak yerine, bir fark yaratabilecek bir eylem yaptın. Sonuç belki değişmemiş olabilir, yenildin ama denedin de yenildin.. Hiç denemeden yenilmekten bin kat iyi bir sonuç bu.." 

Yaşı 8.

Bazen onun annesi olmak çok zor. Bazen çok güzel. Bazen ondan sıkılıyorum. Bazen onsuz yaşayamayacağımı düşünüyorum. Bazen kaçıp gitmek istiyorum. Bazen kapana sıkışmış gibi. Bazen nereye kaçarsam onu da götürmek istiyorum. Bazense ondan kaçmak.. Belki bu kadar uçta değil ama her annenin benzer hisler duyduğunu biliyorum. Dile getirmese de.. 

O nedenle, Urla'ya hayır diyeceğim. Çünkü bana "ben varım, ben senin yanındayım." diyecek kimsem yok ve tek başıma tüm bu değirmenlerle ve özellikle de kızımla savaşmak istemiyorum..

Bu akşam bir mail yazacağım. Bu seneki teklifinize hayır diyeceğim çünkü kızım bu sene hazır değil ama seneye onu ikna edebilirsem (ki edeceğimi düşünüyorum çünkü "nasılsa okul değişecek" fikri onu yatıştırıyor) yeniden başvuracağım ve umarım o zaman şansımız yaver gider ve bizi yine kabul edersiniz, diyeceğim. Sonra bilgisayarı kapatacak, bir bardak kırmızı şarabımı alıp, tek başıma bahçeye çıkacağım. Elma ağacımın tam yanına oturacağım, biraz göğe bakacağım, biraz içeceğim, belki çakırkeyf de olurum.. Bu şartlarda böyle davranman gerekiyordu diyeceğim. 

Vazgeçmedin, sadece erteledin diye kendimi avutacağım. 

Evet. Böyle yapacağım.....

Hamiş. Kararımı verdiğim için, bir önceki yazıyı sildim fakat tekrar, yorumlarınız için çok teşekkür ederim, gerçekten çok iyi geldi bana.. 

27 Mart 2022 Pazar

12: Mart biter.

Birkaç gün sonra Mart yerini Nisan’a bırakacak bile. Zaman ne kadar hızlı geçti bu kış.. Kış resmi olarak bitti ama bu memlekette belli olmuyor, 12 Mayıs’ta lapa lapa kar yağdığına şahidim. Yine de bere-kar botu-sıcak su torbası dönemi geçti diye umuyoruz en azından (bu satırları yazdıktan sonra hava durumu çarşamba %80 kar veriyor, al burdan yak!)

KENDİME ÇİÇEK ALDIM:

Geçen hafta bisikletle geçerken dikkatimi çekince durup bu buketi kendime hediye etmiştim :) 

Bu sabah baktım hâlâ tazecik duruyor, kopartılmış olsa halbuki, çoktaaaan solmuştu..

KIŞI RESMİ OLARAK KAPATTIM:

Haftaiçi 19 dereceyi bulan hava nedeniyle kayak sezonu bu hafta sona erdi. Bu kış gerçekten bol bol kayabildik, üstelik ailemizin en ufağı da kayak yapmayı öğrendi sonunda, çünkü pandemi sürecinde pistler kapalı olunca, eşim "çocuğun yaşı geçti ah vah" diyip duruyordu (çocuğun yaşı 5!) 

Şimdi tam bir kültür şoku yaşatacağım size hazır olun: Bu coğrafyada çocuklar 3 yaşındayken becermeleri beklenen 3 şey vardır: yüzmeyi, bisiklete binmeyi ve kayak yapmayı öğrenmek! 

Bu 3 şeyi 3 yaşındayken yapman gerekiyor, ciddi sosyal baskı var. 4 yaşında altı bezli ya da ağzı emzikli olabilir, hiç sorun değildir Almanlar için; "ona zaman vermelisin" derler ama yüzemiyor, bisiklete binemiyor ve kayak yapamıyorsa "bi doktora mı görünse" :))) Ay şaka yapmıyorum, adamlar manyak. 

-5 derecede büyük kardeşi kaymayı öğrenirken 
kızak tepesinde uyutulan alman yavrusunun dramı ;)

Ama pandemi sağolsun tüm pistler ve havuzlar 2 senedir kapalı kalınca, hiçbir Alman yavrusu yüzme ve kayak öğrenemedi. Hâl böyle olunca bu kış Almanları bir telaş aldı; yaşları 3-5 arası olan tüm yavrular aynı anda kayağa başladılar :))) Milletçe hırs yaptık yani. O kayak öğrenilecek! 

Yoğunluk nedeniyle öğretmen bulamayınca, kendim sıvadım kolları ve ayağına hiç kayak giymemiş çocuğun şu aşağıdaki hale gelmesini sağlamam sadece bir saatimi aldı - ablasının kayak tulumunu giyiyor oluşuna takılmayalım lütfen ;)

Öğrenene kadar çok protesto etti ama hızlanmaya başlayınca tabii hoşuna gitti. Ben de Ocak, Şubat ve Mart boyunca neredeyse her Çarşamba işi kırıp, oğlanı anaokuluna yollamadım ve ana-oğul başbaşa dağlara vurduk. 

Son seferimizi de bu hafta - hem de tepedeki kırmızı piste - yaptık, inişte sezon boyu gelen tüm çocuklara verilen “altın madalya”yı da kazandık ama daha önemlisi L. artık rahatlıkla ve keyif alarak kayabiliyor, gururlu ve mutluyum.. Artık yeni bir sporumuz var ailecek :)

ŞOK OLDUM:

Urla’dan email geldi, yarın ikinci görüşme!!! :)) Yazarım ama olacak galiba! 

Ve tabii Zihnin Arka Sokakları’nın challenge’ıyla bitirelim haftayı:

Şalanj 12: Biriyle ilk tanıştığınızda sizce onun üzerinde bıraktığınız izlenim nedir?

Sıcak, samimi, rahatlık ve olumlu enerji veren biriyim, öyle derler. Odaya girildiğinde genelde ilk görülen, sunumlarda ve tez savunmaları gibi destek isteyen anlarda gözüne bakılan, birbiriyle tanışmayan insanların genelde yanına gelip konuşmaya başladığı ilk kişiyimdira. Bir defasında biri “enerjin tüm odayı dolduruyor, seni fark etmemek ve sana çekilmemek mümkün değil” demişti. Çok hoşuma gitmişti. Çünkü olmak, anılmak istediğim karakter tam olarak bu..

24 Mart 2022 Perşembe

Bir ülke, bir müzik - 3: Türkiye

Aslında bu ayın yazısını çoktan hazırlamıştım ama sonra, Yeni Türkü’nün şarkılarının günümüz sanatçıları tarafından yorumlandığı Zamansız albümünü - itiraf ediyorum büyük bir önyargıyla, çünkü sevip alıştığımı değiştirme konusunda pek başarılı değilim - edindim ve birden, yazmazsam delireceğim bir sürü hatıra, düşünce, an üstüme üşüştü ve ben o yazıyı rafa kaldırıp, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Ve karşınızda bir müzik, bir yemek, bir sürü de duygu yükü ile uzun zamandır dışında yaşayan birinin gözünden; Türkiye!

Türkiye’yi beş duyunla anlat deseler; tam içime dokunan insanlarla birlikte, burnuma nergis kokusu, ağzıma şeker gibi kıpkırmızı domateslerin tadı, gözlerimin önüne sonsuz zeytinlikler gerisinden seçilen masmavi bir deniz, kulağıma da Yeni Türkü gelir. 

Haydi gelin tam bu noktada şu albümü açalım ve dinlemeye başlayalım. Biraz uğraşıp orijinallerini de ekledim ki, ben yine yazacağımı yazayım ama nihayetinde siz kendiniz karar verin, hangisi daha güzel(miş).. Ve siz dinlerken ben devam edeyim anlatmaya o lacivert ülkeyi, o geri dönülmezi, o kayıp cenneti..

Yeni Türkü ile tanışmam taa 1988 yılına, Yeşilmişik albümüne gider. O yılların hissiyatı daha çocuksu, beğendiğim tınıların sözlerini dinlemiyor, dinlediklerimi yanlış ezberliyor, çevremdekileri güldürüyorum. Oysa sadece 8 sene sonra, 1995 yazında, Bahar Şarkısı tüm bedenimden bir elektrik gibi geçiyor.. Anlıyorum ki, ben Yeni Türkü’yle büyümüşüm. Şarkıların sözlerinden keşfettiğim şairlerin artık kaçıncı kitaplarını okumuşum. 

Yıllar geçmeye devam ediyor, Türkiye değişiyor, ben değişiyorum, Yeni Türkü değişiyor.. Hattâ öyle bir noktaya geliyor ki, bir Derya kalıyor gruptan geriye, o da Murathan’sız kolu kanadı kırık. Eski tadı kalmıyor, ülke değişiyor, müzik değişiyor, kafalar değişiyor. Türkiye sürekli bir değişim içinde.. Ben Türkiye’den çok uzaklara gidiyorum. Yeni Türkü artık biraz sıla özlemi, biraz nostalji anlamına geliyor, dinlerken gözlerim doluyor, herkesin Sezen Aksu şarkılarında hissettiğini ben Yeni Türkü’de hissediyorum.

Yurtdışında olduğum süre boyunca Yeni Türkü’nün tanıdık nağmeleri beni, bir şeylerin “ben dönene dek” aynı kalacağına inandırıyor. 

Belki de bu nedenle “Zamansız” albümünü (yazının altındaki ilk yorumda belirttiğim 3-4 şarkı dışında) sevemedim; çünkü Derya’nın sesinden dinlemeye alıştığım, biraz Ege, biraz devrim, biraz mücadele, biraz aşk, yok yok bolca ve en yasağından aşk kokan bu şarkılar, son 20 senede gerçekten çok fazla - ve çok yanlış yönde - değişen Türkiye’nin vasıfsızlaşan, arabeskleşen, hepsi aynı kalıptan çıkmış gibi kimliksizleşen, bence çağın gerisinde kalmış alaturka/pop tarzında söylenince, kulağımı çok tırmaladı. Çok direndim, dinledikçe severim belki diye düşünüp en az 7-8 defa dinledim her birini ama yok, ı-ıh. Olmadı, olmuyor. Olmamış.

Aynen son 20 senedir Türkiye’de bir şeylerin “olmadığı, olduramadığımız” gibi.. Orijinali daha güzeldi, boynuz kulağı geçememiş diyor, sürç-ü lisan ettiysem affola diyerek çekiliyorum.

Hamiş. Arife tarif verir gibi, siz hepiniz birer Türk mutfak dehasıyken, size şuursuzca yemek tarifi vermeye kalkmadım. Film yerine de bu aylık müzik koydum ama, sayılır heralde ;) Pek dolmuşum..

Hamiş 2. Fotoğrafların üstüne tıklarsanız Yeni Türkü’ye dair “benim en sevdiklerim”i bulabilirsiniz.

Hamiş 3. Dinlerken aldığım notlar yazının genel havasından çok farklıydı ve çok da güldüm aslında, onları yazının altına yorum olarak ekleyeceğim, şarkı bazında engin ve değerli fikirlerimi :P merak eden, gülmek ve neden bu zatın asla müzik eleştirmeni olamayacağını anlamak isteyen baksın :)) Bence gereksiz bir geyik oldu ama yazarken güldürdü. Hem yazıyı silmektense yorumu silerim kafama eserse ilerde :)) Daha pratik!

20 Mart 2022 Pazar

10 - 11: Almanya'ya dönüş

Almanya’ya dönüşte bahar karşıladı beni, sanırım tarihimizde ilk defa buraya bahar Türkiye’den daha erken geldi; sıcak ve güneşli hava sayesinde minik minik kardelenler, çiğdemler, frezyalar ve benim favorim olan, ünlü romandaki gibi "vadideki zambak" da denen, kenarları dantelli gibi görünen o narin inci çiçekleri (mine) çıkmış ortaya! 

Hava güzel olunca benim de keyfim ve enerjim ciddi yüksek oluyor. Bir de ay başında yapıp uygulamaya başladığım "Bahar Programı" vardı hani, 1 "yapılması gereken iş" yaptıysam 2 de "keyif işi" yapma kuralı koymuştum ya kendime ;) Şahane gidiyor!

BİS'SÜRÜ BİS'SÜRÜ İŞLER YAPTIM:

Bu 2 hafta içinde yapıp hallettiğim zorunlu işler şunlardı; çocukların küçülen kıyafetlerini ayırıp, eksikleri tamamladım ve artık oynanmayan tüm oyuncaklarla birlikte, şehre yeni gelen Ukraynalı mültecilere eşya dağıtan bir STK'ya verdim. Nevresimleri, havluları ve evdeki bilimum yastıkları da eledim, sadece 2 misafirlik yedek bıraktım, geri kalanların hepsini attım. Banyo fayanslarını ve evdeki tüm kapıları cifledim, mutfak dolaplarının içlerini boşaltıp temizledim, bahçedeki ayrık otlarını söktüm, çiçek tarhlarını çapalayıp üstüne taze toprak attım, biraz budama yaptım, sardunyaları dışarıya çıkardım, kış çiçeklerini söküp, soğanlarını her sene gazete kağıdına sarıp sakladığım bahar çiçeklerimi diktim, ev içi bitkilerimin de saksılarını ve topraklarını değiştirdim. Amaaa bunları yaparken hep podcast dinledim. İş yaparken kahkaha atılabiliyormuş (Cenk & Erdem Atasözleri podcasti boş geyiğin dibine varsa da, beni çok güldürüyor).

Kalan son kış çiçeğim..

2 psikoloji seminerine katıldım (birinde uyuyakaldım ama sayılır heralde), öyle deli gibi çalıştım ki harddiskim yandı (!) hem de garanti süresinin dolmasından sadece 4 gün sonra :)) klasik! Noe ile yeni iş projelerimiz var onlar için buluşup workshop yaptık, danışanları planlayıp yeni bir haftalık düzene soktum, süpervizörüm (75 yaşında) corona geçiriyordu, biraz ona meyve sebze götürdüm, onun işlerinden bazılarını kendime aktardım, kızımın okulunda gönüllü bir projede çalıştım ve yine gönüllü olarak sezonun son çorbasının dağıtılmasında görev aldım. Baharın gelmesi ve Ukraynalı mültecilere ağırlık vermek istememiz nedeniyle çorba işine Aralık’a dek ara verdik.

süsen çiçekleri

Yapmam gerekenleri yapınca, sanki keyiflerim de daha "hak edilmiş" gözüktü gözüme. 

KEYİFLERDEN KEYİF BEĞENDİM:

Fiziksel Keyifler: bu son 2 haftada yavaş yavaş da olsa, kışa göre daha aktif yaşamaya zorladım kendimi. 4 defa sabah koşmaya çıktım, 3 defa Leslie ile walkwalkwalk yaptım, her gün çocuklarımla kovalamaca gıdıklamaca oynadım ya da parka gittim, 14 günün sadece 3'ünde arabayla geri kalan zamanda bisikletle gidip geldim (benzinin litresi 2,29 euro olunca :( kolay oldu bu), bir defa da "Salı Yürüyüşü" yaptım. 

Resmen bir buket çiçek! 
Doğal ortamında, rengârenk çiğdemler 

Sosyal Keyifler: B., K. ve N. ile buluşup canlı canlı görüştüm, Yunanlı arkadaşlarımıza brunch'a gittik ve bir tane çok "baba" arkadaşım var - iki babalı bir hanenin babalarından biri ;) o nedenle "çok" baba diyorum ona ben, onunla bir sabah kahve içip Almanların dedikodusunu yaptık, aşırı iyi geldi.. Bu bahsettiğim insanların hiçbiriyle Kasım'dan beri görüşmemiştim - suçu artık pandemiye atmayacağım, bildiğin asosyale bağlamıştım, artık kendimi zorlayacağım. Buradan da SÖZ! Kesinlikle insana insan lâzım; ekran gerisinden falan değil, dokunmalık, sarılmalık insan lâzım!

eflatununa meftun olduğum çiğdemler

OKUDUM / DİNLEDİM / KATILDIM:

Tam 5 haftadır film / dizi izlemiyorum (ekran zamanımı azaltma yöntemlerimden biri) bu sayede okuma oranım 3 kat arttı, iki haftada tam 6 kitap okumuşum! Bunlardan biri olan Ekmekçi Kız'ımın hediyesi Leylâ Erbil - Mektup Aşkları üzerine yazdığım yazıyı alıp, podcast’inde seslendirerek, resmen bir üst seviyeye çıkartmış canım Momentos'um, güzel sesine, emeğine sağlık! Her sabah Momentos'un Podcast'i ile 5dk çıplak ayak bahçe keyfi yaparken, bir sabah kendi yazımı dinleyiverince, öyle heyecanlanıp gurur ve utanma arası, isimsiz tuhaf bir duygu hissettim ki; bunu ben mi yazmışım yaaa dedim, resmen ;)

Bahar dalları 💕

Diğer bir etkilendiğim kitap ise Leylâk Dalı'mın Mutfağın Hatıra Defteri oldu. Fikrine de, yazılma şekline de hayran kaldığım bu kitaptan bir alıntı: 

"Avlunun ortasında kocaman bir dut ağacı vardı. Yemekler bu ağacın altına kurulmuş masada yenirdi. Kimi zaman çorba tabağına, pilav tenceresine, salata kâsesine, kimi zaman da oturanlardan birinin başına pat diye bir dut düşer, gülüşmelere sebep olurdu. Yıllar sonra babaanne ve dede ölüp bahçeyle ilgilenecek kimse kalmayınca, ağaçlar söktürülüp tarlaya dönüştürülmüştü. Küçük kızın içi en çok o kocaman dut ağacına acımıştı". - bu nasıl cam gibi bir tasvirdir, sanki orada o keyifli aile sofrasındaydım! 

kitabı okurken yaptığım yemeklerden biri; 
pırasalı, kremalı, somonlu pay, fırında pişerken..

Okumak dışında çok çok dinledim. Fiziksel iş yaparken podcast dinliyorum (Nasıl olunur? bu sıra favorim), bir de şu yeni Yeni Türkü Zamansız albümünü aslında büyük önyargıyla edindim ama bu konuya özel yazı yazacağım, azzz sonra. Bir de TRT radyo tiyatrosu’nu keşfettim bu ay. Evişi yaparken favorim!

Aaa bir de senenin ilk kuş cilveleşmelerini kaydettim; günümün tortusu olarak ;)

O kadar çiçeğe bir kuğu olmasın mı yani..
🦢 

Fakat! Kesinlikle bu haftanın, ayın, yılın değil resmen son 2 yılın en önemli (çünkü ilk) gösterisine, Louis C.K.'in canlı performansına gitmem bomba oldu! Hem de 5. sıra ve en ortada olunca, “umarım bize elleşmez, pip-pi falan göstermeye kalkmaz” :P diye korka korka ama çok da gülerek izledim. Fakat Lui çok yaşlanmış, daha 54 yaşında saçlar bembeyaz olmuş, bir de gözlük edinmiş!!! Pip-pi olayı dağıtmış adamı yazık :P ama yine komik, hâlâ political incorrect, biraz daha temkinli.. Lui'nin komedi tarzından ufak bir alıntı:

Kısacası, oldukça yoğun ama birçok iş başardığım ve yaptığım her şeyden keyif aldığım iki hafta geçirdim. Bahar Planı gerçekten işe yarıyor, daha denemediyseniz tavsiye ederim :) Son 4 gündür eşim "temaslı" ve evde olduğu için biraz ruhsal tempom düştü ama umuyorum yarından itibaren, yeni bir şevkle listemdeki 55 adet (!) yapılması gereken ve 35 adet keyif verici maddeye saldırıyor olacağım.. Mart'ın geri kalanını hep birlikte sağlıkla, neşe ve güzelliklerle geçirelim inşallah..

Her sene karşı komşudaki ağaç,
Aynı fotoğraf :) Aynı heyecan 

Tabii ki unutmadım; Zihnin Arka Sokakları'nın ŞALANJı:

9: Bugün olduğunuz insanı şekillendiren, çocukluğunuza ait şey nedir?

Tek çocuk olmanın etkisiyle sanırım kendimi oyalayacak şeyler konusunda yaratıcı ve hızlı arkadaş edinme konusunda da sosyal biri oluşum.

10: Hangi klişe sizi sinir eder?

Klişeler adı üzerinde, klişe. Kulaktan dolma, gerçekliği test edilmeden onaylanmış söylemler. O nedenle beni hiç sinir etmezler, hattâ çok güldürürler çünkü biri bana bir klişeyle geldiğinde mutlaka onu yalanlayacak bir yol bulur, klişeyi önüme getireni de, getirip getireceğine pişman ederim. Tüm klişeler için bir cevabım mutlaka vardır, isterseniz deneyin yorumlarda :)) Beni bu sıra en çok güldüren klişe ise; "dış mihraklar.." diye başlayan herhangi bir cümle..

Lâlelere vuran ışığın güzelliği..

11. Kendinizi hangi kötü karakter / anti kahraman ile özdeşleştiriyorsunuz?

Tam anti kahraman sayılır mı bilmiyorum ama ben bir Seinfeld tutkunuyum ve kesinlikle kendimi Elaine ile özdeşleştiriyorum, hattâ ben değil çevremdeki herkes de - bugün dahi - aynı şeyi söylüyor. Başıma çok Elaine'sel durumlar gelmiştir, gelmektedir yani. En son bu hafta bir "eve Ukraynalı mülteci alma planı"m var ki, eşim üç bölüm Seinfeld'lik malzeme çıkardı tek seferde.. 

Elaine eve büyük bir heyecan ve gazla Ukraynalı mülteci alır, sonra ilk geceden uyuyamaz, sinirle uyanır, mutfakta yarısı içilip tezgâha konmuş sütü bulunca kriz geçirir ve Jerry'ye (kendisi oluyor Jerry tabii) der ki "mültecileri bu akşama kadar evden çıkart yoksa..." Jerry Kramer'a haber verir, olayı ve mültecilerin 24 yaşında afet bir kızları olduğunu duyan George da gelir vs vs vs. Elaine bunlar olup biterken çoktan evi terk etmiş, ofisteki DHL-boy'la platonik şekilde flört ediyordur, takip eden saatlerde patrondan DHL-boy'un corona olduğunu duyar duymaz Elaine mültecilerden kurtulmak için evde corona geçiriyorum numarasına başlar. Bu sırada George ona inanır ve tüm belirtileri o da göstermeye başlar, sol baldırında tuhaf bir kızarıklık oluşur. Kramer salgının başından beri immündür o nedenle mültecilerle o ilgilenir fakat işler ters gider ve polis bir şekilde Jerry'nin evini basar. Sonunda da zaten mültecilerin Romanya'dan gelip yankesicilik yapan bir aile oldukları ve kızın da DHL-boy'la kaçtığı ortaya çıkar. Jerry'nin altın işlemeli porselen musli kasesi kayıptır..

Bitti.

14 Mart 2022 Pazartesi

Mektup Aşkları - bir aşk sorunsalı

Bir kitap okudum, aşka inancımı kaybettim.. diye yazsam şimdi, gülersiniz. Bir kitapla hiçbir şeye inanmayacağımı ya da inandığım hiçbir şeyden vaz geçemeyeceğimi bilirsiniz çünkü. O kadar kolay değil.. Bir kitap okudum hayatım değişti'ler.. Fakat bu kitap, içimde can çekişmekte olan bir şeyleri, umudu belki, daha da kanattı sanırım. 

Şöyle açıklayayım.

Ben başkasına yazılmış mektupları asla okumazdım. 41 yaşıma dek de okumadım. İki kişinin arasındaki mahremi üçüncü kişinin görmesi aklımı karıştırır, içimi sıkar. Tomris ve Turgut Uyar'ın oğulları yaşadığım duyguyu tam olarak anlatmış burada. Fakat 41 yaşımdan sonra tutup, ikisi de hediye olduğu için, iki mektup kitabı okumuşluğum oldu. Biri Cemâl Süreya'nın eşi Zuhal Hanım'a yazdığı Onüç Günün Mektupları, diğeri Orhan Veli'nin aşık olduğu Nahit Hanım'a yazdığı Yalnız Seni Arıyorum. Açık söyleyeyim, okurken sıkıntı çektim. Hem özeline girdiğim için, hem de aslında şairi "insan" olarak gösterdiği için.. Benim için yazar ve şairlerin yeri insandan bir tık üsttedir çünkü. Kişilikleri de, özel hayatları da pek ilgimi çekmez, sanatlarının önüne asla geçirmem. Neyse olan oldu, doğrusu kitabı hediye eden kişiye sevgimden, okumuş bulundum (insan sevdiği için çiğ tavuk durumları..) Fakat bir daha yapmayayım bu işi diye de karar verdim. Sonra, Ekmekçi Kız bana Leylâ Erbil'in "Mektup Aşkları" kitabını hediye etti...... Başımı yakan hep bu arkadaşlar :)

Leylâ..

Şaka tabii. Aslında bir önceki gün elim rafta tam üzerine gitmiş ama hemen bir sola çekip "Tuhaf Bir Kadın"ı almıştım onun yerine ama demek ki bazı kitapların size "geleceği varmış".. Daha o gün uçakta okumaya başladım ve ilk 30 sayfada aslında fikir olarak çok hoşuma gitti çünkü kitap "Jale" isminde bir kadına, 4-5 erkek ve 2 kadın tarafından yazılan "hayalî" mektuplardan oluşuyor ve biz bu mektuplarda yazılanlar üzerinden, kendi kafamıza göre hem yazanların, hem de Jale'nin kimliğini oluşturuyor, kişilerin üzerinden dönemin sağ-sol kavgasına, değer ve alışkanlıklarına değin hisler ediniyoruz. Fikir muhteşem geldi bana, hem kimsenin özelini de okumuyordum. Oh ne âlâ. 

Fakat 35. sayfa civarı bir yerde, birden, tek bir cümlede, Leylâ Hanım'ın aslında "çaktırmadan" ne yaptığını gayet iyi "anlayıverdim". Nefesimi tutup kitabı kapattım o an. Çünkü "atmasyon" falan değildi bu mektup, biraz dikkat eden herkes, dönemin yazarlarını az çok okumuş, bu yazarların kimlerle arkadaşlık yaptığını, kimlerle flört ettiğini az çok bilen herkes, bu mektubun tavrından, kullandığı kelimelerden, "ruhundan" diyeyim, aslında Leylâ Hanım'ın bu mektubu "kime yazdırdığını" çok kolay anlayabilirdi. Resmen elimde bir magazin dosyası tutuyor gibi hissettim ki normalde ben tek satır magazin okumayan, ünlülerin ismini bilsem görüntüsünü bilmeyen biriyim.. Offff. O zaman bir sıkıntı çöktü içime ama başlamışım merak da ediyorum ne olacak bu adamların ve kadınların hâli..

Tezer..

35. sayfa civarı yaşadığım "aydınlanma" sonrası tabii diğer mektupların da az çok kimler düşünülerek tasarlanmış olduğunu anlamaya başladım. Bazen 2-3 şairi bir araya katıp tek bir Ahmet yapmış bazen çok bariz bir İhsan var, Zeki yine çok bariz, kadınlar biraz daha gizli tabii ama kadınlar erkeğe dönüşmüş, erkekler kadına, velhasıl-ı kelâm, Leylâ Hanım gayet yaşadığı edebiyat çevresine giydirmiş bu "Mektup Aşkları" isimli kitabı.

Fakat, beni yakaladığı nokta bu hoş oyun değil, kadınların iç dünyasındaki zenginlik çok öne çıkarılırken, erkeklerin aslında hep aynı oyunu oynadıklarının altını çizmesi de oldu. Yani aslında doğru, o kadar çok şair ve yazarımızın mektupları basıldı ve o kadar çok kadına, o kadar çok aşıklar ki.. İnandırıcılığı yok. Ya da aşk, erkekler için gerçekten gelip geçici bir heves, Ayşe, Fatma sadece figüran olarak değişiyor (allahım 42 yaşında fark ettiğim şeye bakın :)) aklın neredeydi C.!) Neyse bu kitabı bu nedenle sevdim, tüm o okuduğumuz mektup aşklarının aslında sadece mektup üzerinde kaldığını bu kadar cesaretle gösterdiği için. Hakikaten o dönemin "ahlâk anlayışı" da düşünülürse, bence çok "cesurca" yazılmış bir kitap bu.

Fakat..

İlk cümleme dönersek.. Maalesef, içimdeki umudu, sanırım oldukça kaybettirdi bana. Aşka dair, iki insan arasındaki duyguların karşılıklı olabileceğine dair üç beş kırıntı vardıysa da, bu kitaptan sonra sanırım o da uçtu.. 

Mektup yazarlarından biri olan - ve kendime benzettiğim - Ferhunde'den dinliyoruz: ".. beni yaşamaya iten temiz bir duygunun, sevme duygusunun katledilişi, güzel bir şeye bilerek kıyılışı, gaddarlık.. 

biz nasıl ve neden inandırıldık dostum? peki ama aşk gerçekten yoksa, benim içimde küçücük bir kızkenden beri varolan o duygu neydi? o bile aşkın varolduğunu ispata yetmez mi? yoksa sadece biz kadınlara mahsus bir duygu mudur aşk?

*

Daha beteri, Jale'nin kitabın sonunda "kötü kız Sacide"ye yazdığı tek bir mektup, aslında her kadının eninde sonunda "aşk"ın, kadınlığın ve anlamın ne olduğuna dair geldiği noktanın çok güzel, sade ama net şekilde dile getirilmesi: "Nedir asıl sorun diye düşünüyorum. Asıl sorun? Asıl sorun? Asıl sorun tek başına ayakta durabilmekte, yalnızlığı öğrenebilmekte mi? Asıl sorun sevgisiz yaşayabilmekte mi? Sevgisiz kalıp direnmeyi, sevgisiz kalıp yine de boyun eğmemeyi, dilenmemeyi öğrenmekte mi? Asıl öğrenmemiz gereken şey sevgisiz bir yaşam düzeni mi?"

Vay be...

Aşkı arayan, bulamayan, onun yerine iki yüzlülüğü, aldatılmayı ve kandırılmayı bulmuş tüm kadınların vardığı nokta demek ki bu: aşka inanmamak. Yalan yok, bu kitap bu noktaya getiriyor ve orda bırakıyor insanı ama işte dedim ya, ben her şeye rağmen aşka inanan kadınlardanım ve Ferhunde gibi, dışımda ne olursa olsun, içimde hissettiğim duyguya inanıyorum ben.. Olayın erkek kısmını bilemeyeceğim, onlar için aşk bence de daha yüzeysel ve fiziksel bir duygu ama biz kadınlar için aşk doğal akan bir nehir.. Ne kadar içine yaprak da düşse, çamur da karışsa, o nehir kendi doğallığı içinde akıyor yani, baraj da yapsan durduramazsın.. 100 sene 200 sene sonra baraj kalmaz ama nehir devam eder.. O nedenle yani ben aşka inanmaya devam ediyorum. Ama Tomris'çe ediyorum ;) İçimdeki aşkı tüm hayata yayarak, baktığım her şeyde aşkı görerek, dünyayla flört ederek..

Tomris..

6 Mart 2022 Pazar

8 - 9: Türkiye!

İki haftalık Türkiye "nefes tatili"m sona erdi, bugün döndüm kürkçü dükkânıma. Dünya hızla krize ve bilinmezliğe doğru yol alırken, kendi kişisel gündemimi yazmayı tuhaf buluyorum ama bunca zamandır öyle çok umutsuzluk içindeyiz ki, sanki yaşamda güzel şeylerin olduğunu da unuttuk ve bunu da ruhum kaldırmıyor artık.. Önce pandemi sonra ekonomik kriz sonra savaş derken battıkça batıyoruz, umutsuzluğun dibi yok resmen.. Bu nedenle güzel şeyleri yazmak farz. Kimseyi değil, en başta kendimi ikna etmek için.. Neye mi; tabii ki "devam etmeye"..

YİNE ÇOK YÜRÜDÜM:

Türkiye'ye her gelişim benim için bir tür terapi oluyor. En son Kasım'da 1 hafta tek başıma gelip uzun uzun Mimas'ta yürümüştüm, Bursa'ya uğramadan da dönmüştüm. Bu sefer sadece Bursa'da olmak istedim. Oğlumla ikimiz anaokulunu ve işi kırıp, kızımla babasını Münih'te bırakıp kaçtık Türkiye'ye. Oğlan tabii 5 senelik fanî hayatında ilk defa tek çocuk olmanın tüm keyfini çıkarttı anane ve dedeyle.

meraklı "hans", "helga"sız keyiflerde..

Ben de uzun uzun yürüdüm şehrin kuzey yakasındaki zeytin ağaçları arasındaki patikalarda. Attığım her adımda kış uykumdan uyandığımı, hımbıllığımdan ve huzursuzluğumdan silkindiğimi hissettim. Öyle ki, Türkiye'nin havası mı, suyu mu, denizimin mavisi mi çimenin yeşili mi bilmem, resmen fabrika ayarlarıma dönmüş gibi hissediyorum.Yanlış ellerde yönetildiği için çok yanlış işler olup bitse de, insanımız başıboş ve güvensiz ortamda bir bunalım içinde de olsa; ülkemiz cennet, vallahi cennet.. 

her sabah yaptığım yürüyüşten bir kesit..

15 gün boyunca bol bol yürüdüm; utangaç bahar güneşine, şakır şakır yağmura hattâ bir sabah yağan sulu sepkene bile aldırmadım. Tam 182.000 adım atışım :) Neredeyse Kasım'dakine yaklaşmış. Ama bu sefer sadece yürümek yerine, özlediğim ne varsa onları da yaptım. 

ÇAY ÜSTÜNE ÇAY İÇTİM:

Denize bakan bir cafe'de oturup çay üstüne çay içmek, hele yanına kitabını alıp.. Bu cafelerin çok geniş kahvaltıları da oluyor ama benim sevdiğim her şey şu alttaki fotoğraftakinden ibaret olunca, bu geniş kahvaltılar pek benlik olmuyor. 

mutluluk, bu kadarcık bir şey işte..

Peynirin köşesini kesip kalp yapan benim elbet :)) Fakat son zamanlarda önüme o kadar çok kalp çıktı ki, bazen "ben de seni seviyorum!" diyesim geliyor bu tür şakaları pek seven tanrıya. Şu son iki haftada önüme çıkanlara bakın Allahaşkına!

instagram aç, buncağızları ko! diyorlar ama ı-ıh, 
sosyal medya kullanmama inadıma devam..

İNANILMAZ SEVİNDİM:

Canım Leylak Dalı'm bu pandemide hem de iki defa risk aldı benim için, içim hop hop etti çok mahcup oldum ama elime aldığımda bana yolladığı iki kitabı beşer gün arayla, aaaaah dedim, yahu bu blog nasıl bir ortamdır, görmeden konuşmadan seviyorsun insanları kayıp aile bireylerin gibi.. İlki benim "memleketim"de geçtiği için, ikincisi ise yazarından özel imzalı olduğu için, çok değerliler, gerçekten çok teşekkür ederim! Bu arada Leylak'cığımın güzel sesinden kitapları, yazarları ve araya serpiştirilen ufak tefek anılarını ara sıra kahkahalar atarak, arada hüzünlenerek dinlemek için de buraya tık tık. (22.Bölüm).


SOHBETE DOYAMADIM:

Joe'mla ben ne zaman Türkiye'ye gelsem sık sık buluşup hasret gideriyoruz, bu sefer Ekmekçi Kız da katıldı bize, daha doğrusu ben onlara katıldım demeliyim zira onlar birer İstanbul Hanımefendisi, ben de ağzı açık limonata delisi :)) Sohbetlere doyamadık, bir dahaki sefere umarım ekibin diğer üyeleri bir araya gelebilir ve ben de umarım katılabilirim, yine yeniden ve her zaman: yaşasın blog dostlukları!


Bu güzellikler dışında, aslında uzun uzun düşünüp bazı konularda önemli kararlar verdim. Bunları başka bir yazıda ele almak istiyorum, ayın psikoloji yazısını da bu konuda hazırlamayı umuyorum. 

İşte son iki haftam da böyle geçti. Okuduklarımı, dinlediklerimi, gece pijamalarımla katıldığım bir semineri, ve zeytin ağaçları içindeki şu yıkık evi satın alma hayallerimi yazamadım uzatmamak adına ama bu kadarıyla bile dolu dolu ve enerji depoladığım bir 15 gün oldu gerçekten... Ah memleketim ah..

satarlar mı dersin?