29 Kasım 2016 Salı

Blogdan uzakta 4 ay

Hala takip eden ya da merak eden var mı bilmiyorum ama bu akşam biraz yazmak istedim.. Tam 4 aydır bu blogdan uzaktayım. Hayatımda bir çok değişiklik oldu, mesela artık 4 kişilik bir aileyiz. Bugün itibarıyla 2,5 aylık bir oğlumuz var. Onun gelişiyle birlikte bir çok şey değişti elbette. Ama onun dışında da ben, başka türlü bir ben oldum bu dört ayda..

Sufizm konusuna iyice daldım. Daldıkça ne kadar derin sularda, ne kadar yüzeyde kaldığımı görüyorum. Nefesimi tutup azıcık daha derine dalmak istiyorum, ciğerlerim yetmiyor. Aynen çocukluğumdaki gibi, biliyorum, zamanla, her gün biraz daha derine dalacak kapasiteye ulaşacak ciğerlerim ama yine de bir limit her zaman olacak, eğer tüpsüz derin dalış konusunda uzmanlaşmayacaksam, sadece kendi merakım için, kendimi tanımak için dalacaksam.. Sufizmi modern hayata ve özellikle mesleğime uygulamak, benim yeni "derin dalış" hobim. Öğrendikçe daha da bağlanıyorum, aynen çocukluğumun denizaltı belgesel tutkusu gibi.

Ben kalbimi öğrenmeye açtıkça, kalbim de açılmaya ve kapasitesinin daha ötesinde bir algıyla dünyaya bakmaya başladı. Kalp gözüm açılıyor, diyebilirim.. Bazen eskiden verdiğim tepkilere gülüp geçtiğim oluyor, bazen olayların iki yüzünü değil, bir çok yüzünü görebiliyor, aynı anda hepsine yakınlık hissedebiliyorum. Empati yeteneğim gelişiyor, sanki kaos hakkında daha düzenli düşünüyorum. Tuhaf bir duygu. Kendinden çıkmışsın, daha büyük bir bütünün parçası olmaya doğru yükseliyorsun gibi.

Hayata daha farklı, bazen kendimi zorlamak değil de ikna ederek, daha olumlu ve sade bakmaya başladım. Bir çok insanın devamlı birşeylere yetişmeye çalışırken, hayatı kaçırdığını görüyorum artık ve onlardan olmadığım için kendi kendime gülümseyebiliyorum. Sadece düşüncede değil, eylemde de daha hafifim, daha safım, daha sakinim, daha huzurluyum.

Bazen ellerindeki aygıtla sanal hayata bağlanan onca insanı sakince, onlara fark ettirmeden, eleştirmeden izliyorum. Öyle tuhaf ki.. Sanal hayatın bu kadar içindeyken, gerçek hayatı kaçırdıklarının nasıl farkına varamazlar? Üstelik biz bu gerçek hayata doğmuş bir kuşağız, son kuşağız.. Çok zaman alıyor, çok zamanı boşa çalıyor. Hayatın, gerçek hayatın, elle tutulan, gözle görülen, koklanan ve tadılan hayatın kıymetini bilememek.. Çok acı. Bunu sosyal hayat ve mutluluk diye niteleyen öyle çok insan var ki..

Black Mirror'un bu son sezonunu izlemenizi öneririm.

Bu yazı bu bloğa yazdığım son yazı olacak, kapanış sonrası "ben iyiyim, bu yolu daha çok sevdim ve bu şekilde devam etmek istiyorum" demek istedim sadece. Sizlerle tanışmak, yollarımızın çakışması, çok güzeldi. Herkese bana kattıklarınız için teşekkür ederim, sağlıkla, iç ve dış huzuru ve bütünlüğüyle kalmak dileğiyle.. Hoşçakalın!

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız

Köşe başında bir dükkan var. Çoook eskilerden, belki 1950'lerden kalma bir kuaför salonu. Adı, sahibinin adıyla aynı; "Madeleine". İçi son derece klasik döşeli bu salonun, tek tük gördüğüm müşterileri hep yaşlı insanlar. Madeleine de çok yaşlı. Belki 1000 yaşında.. Gelip geçerken gördüğüm kadarıyla yavaş yavaş çalışan, kesimden çok sohbetiyle hizmet veren bir yaşlı kuaför kadın. Çoğu zaman, kendi gibi bembeyaz kıvırcık saçlı kocası da yanında olur. İkisi dışarıdan görülecek şekilde baş başa oturur, vitrin camında güneş görünce iki yana sallanan plastik oyuncak çiçeklerin arasında kahve içer, gazete okurlar.

Dükkanın camına bir gün bir yazı asıldı: "hastalık nedeniyle bir süre kapalıyız". Gelip geçerken gayri ihtiyari camına bakıp bu iki yaşlı insanı görmeye alıştığım dükkanın karanlık yalnızlığı içime dokundu ki, bir süre takip ettim. Madeleine'i tanımadığım halde, merak ettim hastalığını. Aylar geçti. Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti, son bahar bile geçti ve tekrar kış geldi. Dükkan camındaki yazı değişmeden kapalı kaldı.

Bahar başında, önünden her geçişimizde vitrinde sallanan çiçekleri heyecanla kontrole koşan kızımı uzunca bir süre izlerken, birden alıştığım için okumadığım yazının aslında değişmiş olduğunu fark ettim. Artık "hastalık nedeniyle kapalıyız" yazmıyordu camda, "kalıcı olarak kapalıyız" yazıyordu. Okuduğum ilk an, içimi tarifsiz bir üzüntü kapladı. O an; hiç tanımadığım, değişen moda anlayışı nedeniyle dükkanına yolumun düşmediği, ama gelip geçerken mutlaka gözümün iliştiği bu yaşlı çifti bir daha göremeyeceğimi anladım. Bazı hayatların hikayesini dinlemeden de bilirsiniz; bu yaşlı çift o hikayelerden biriydi. İlle tanışmanız, konuşmanız gerekmez; bu insanları "zaten tanırsınız"..

Madeleine'i düşünerek başladım bu yazıya çünkü bloğumu kapatma kararı aldım. Vitrin camıma asabileceğim tek yazı ise; "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız"..

Uzunca bir süredir, kendimi kendim gibi hissetmiyorum. Sanki kişiliğim ikiye bölünmüş gibi. Bir yanda tüm yaşam sorumluluklarının altında tek başına yılmadan mücadele eden, sahip olduklarına şükreden, dünyaya sade ve tasasız gözlerle bakmak için kendini eğitmeye çalışan bir C. var. Öte yanda ise; içi insanların, ülkelerin, dünyanın geldiği noktayı almayan, adaletsizliklerle, kırgınlıklarla dolu "gerçek yaşam"la savaşmaktan, olan biteni kabullenememekten yorgun, umudunu kaybetmemek için çırpınan bir C. var. Hepimiz bu ikilemde değil miyiz zaten..?

Fakat; sadece bu değil. günlük hayatta mutsuzlukla mücadele ediyorum bir süredir ve son zamanlarda bundan çok yoruldum, tükendim. 3 haftalık Türkiye ziyaretimin bana iyi geleceğini sanarken, daha dertli döndüm artık "yuvam" olan bu gurbet ülkeye.. Oysa bu üç haftada tam 10 kitabı devirecek düzeyde "dinlen(diril)miş"ken, hala ve ısrarla hissettiğim: çok ama çok yorgunum, öyle yorgunum ki..! Uyumak, okumak, düşünmemek, herşeyden uzaklaşmak değilmiş mesele.. Mesele içimdeymiş..

3 haftadır ben kendimi tanıyamıyorum. Sadece tek başıma kalmak istedim. Ailemi, kızımı, dostlarımı dahi görmek istemedim. Kimse bana ilişmesin, karışmasın, kimse "anneeeğ" diye bağırmasın, neşeli bir şekilde "yemek hazıııııır" bile demesin. Sadece beni benle bırakın! demek istedim. Taş devrinden bu yana sosyal varlıklarız, bu mümkün mü..?! Ya da normal mi, bir psikolog olarak insanlardan kaçmanın, kendi içine kapanmanın tüm ruh hastalıklarının ilk habercisi olduğunu bile bile..?! Yapamadım. Çünkü öbür C. "şükret, mutlu hisset, mutlu et" diye bangır bangır bağırıyor içimde çünkü sağlıklı insandan "beklenen" bu. Ki; onu da yapamadım. Ne şükredebildim (sanki kapkara bir bulutun altına girmiştim), ne mutlu hissedebildim (herşeyin kötü, eksik, yanlış yönünü görüp durdum), ne de mutlu edebildim (sürekli gergindim, çabuk parlıyordum, tahammül eşiğim inanılmaz düşmüştü).

Kendimi çok zorluyorum. Kendimi iyi bir insan olmak için, huzurlu, sevecen bir insan olmak için, olaylara iyi yönden bakabilmek için çok aşırı zorluyorum. Oysa içimde kor halinde yanan bir endişeler zinciri var. Gelecekle, özellikle özel yaşamımda önümüzdeki 6 aylık süreçte olacaklarla ilgili çok ciddi endişelerim, korkularım var. Önümü çok net göremiyorum ve ailem, psikoloğum, eşim ve dostlarım defalarca ellerini uzatmaya çalışsalar da, aslında kimseden destek alamıyorum ve bu dünyada kendimi yapayalnız hissediyorum. "Her insan yapayalnız doğar ve yapayalnız ölür"e takılmış haldeyim, oysa aradaki upuzun, yaşam denen yolun "kalabalıklığını" göremiyorum.

Oysa fiziksel anlamda yalnız değilim; yakınlı uzaklı bir çok dostlarımla düzenli görüşüyorum, sosyal, girişken bir insanım. Fakat "yalnızlık" dediğim şey aslında "desteksizlik" sanırım; yani gerçekten benim işime yarayacak destek mekanizmalarım yok. İşimde bana süpervizörlük veren bir üstüm yok, evimi temizlemeye bana yardımcı olabilecek biri yok, kızımı acil durumda hiç sualsiz 2 saat "bırakıvereceğim" biri yok, içim daraldığımda kaçıp gidebileceğim sadece bana ait bir zamanım bile yok (en kötüsü de bu belki). Herşeyi tek başıma halletmem ve halime şükretmem bekleniyor. Üstüne de, her an güler yüzlü olmam bekleniyor, her an kibar ve sakin olmam bekleniyor.

Çoğu zaman - özellikle Almanya'da nedense - bunu başarıyorum - Türkiye'de ya yaşamın kaosu, ya aşırı kalabalıklar, koşturmacalı hayat anlayışı ya da insanın en yakını olan ailesine karşı tüm nefretini kusabilme özgürlüğü / patolojisi midir nedir, kendim olamıyorum! Gerçekten evet tam olarak bu; kendim olamıyorum, asıl ben gidiyor, yerime huysuz, olumsuz, tahammülsüz, aceleci, çekilmez bir ben geliyor. Neden böyle, çözemiyorum. Türkiye'ye gidişlerimi bu nedenle azalttım son yıllarda, ailemle görüşmelerimi seyrekleştirdim çünklü bakıyorum uzaktayken sanki daha "yakınız". Çünkü ben kendim gibi davranıyorum, uzaktayken "asıl ben" olabiliyorum. Asıl ben, güzel biri.. Tanısanız koşulsuz seversiniz. Ben de seviyorum.. Ama öteki ben, beni üzüyor.. Bu iki "ben" öyle zıtlar ki, kendimi de çevremi de yoruyor.. Bu iki ben, bir arada olamıyor..

Çok uzadı bu iç dökme. Oysa dediğim gibi, kısaca "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" yazmam yeterliydi.. Zaman zarfı bile belirtmeme gerek olmayan, içimdeki herşeyi özetleyen, kısacık bir not.

Alabileceğim her tür desteği - psikolojik ve fiziksel; almaya çalışacağım. Çünkü önümüzdeki 6-8 aylık süreç beni gerçekten zorlayacak bir süreç. Bazı planlarım var; iş yerindeki yükümü biraz hafifletmek, gerekiyorsa maddi anlamda biraz açılmayı göze alıp bazı ev ve çocuk bakımı işlerine çok sık olmasa bile en azından düzenli rutinde yardımcılar bulmak, en önemlisi de kendime ciddi anlamda rahatlayacağım, "nefes aralıkları" yaratmak ve bunu bir lüks değil, hakkım olarak görmek. O zaman "şükret, mutlu ol ve mutlu et" de bir emir kipi olarak değil, kendiliğinden gelecek hayatıma diye düşünüyorum.

Benim hiç tanımadığım Madeleine'i özlediğim gibi, siz de beni özlerseniz şayet; arayıp sorun lütfen.. Elimden geldiği kadar sizleri okumaya, takip etmeye çalışacağım. Kalın sağlıcakla; sağlıkla, mutlulukla, iç ve dış huzuruyla..


Dipnot. En üstteki görsel bana Madeleine'le eşini de hatırlatan, gittiğim bir cafe'de gördüğüm bir çiftin gizlice çektiğim (evet çok ayıp ettiğim ama dayanamadığım) fotoğrafı. Titreyen elleriyle tekerlekli sandalyedeki eşine dondurma yediren adam, aşkın, sevginin, merhametin, insan olmanın fotoğrafı.. Ortadaki görsel, karısına "şu an aklından ne geçiyor, bir kağıda çizsene" diyen adamın cevaben aldığı kağıdın fotoğrafı. En alttaki görsel ise, kahve içebilecek lükse sahip olsam, kahvemi içinde içmek istediğim fincanın fotoğrafı..

30 Haziran 2016 Perşembe

Çıplak ayakla çime basmadaki huzur

Amerikalıların aksine, Almanlar da bizim gibi eve girişte ayakkabılarını çıkartırlar. Yeni evler genelde yerden ısıtmalıdır ama daha eski evlerde ya da Bavyera geleneklerini koruyan ailelerde aynen bizimki gibi ev terlikleri de vardır hatta. Ama genellikle çorapla, yazın çıplak ayakla da gezilir, aynen bizde olduğu gibi. Sanırım aradaki tek fark "aman kızım taşa basma üşütürsün" diyen Türk analarının eksikliği :)

Ben çocukluğumdan beri taşa mümkünse çıplak ayak basan biriyim. Kafayı saymazsanız üşüttüğüm, yani bu nedenle üsüttügüm, görülmüş şey değildir. Bir tek duş camını ya da adam gibi yıkanmayı akıl edemeyen bazı şuursuzların geride bıraktıkları ıslak banyolardan çok huylanır, onda bile bazen terlik giymek yerine ayaklarımın dış ayasına yamuk yılık basarak, ayak parmaklarımı yukarı kaldırarak tuhaf Hint fakirleri gibi yürür, üşenmez bez alıp yerleri kurularım. Böyle yürürken insan bazen bileğini burkuyor, pek tavsiye etmem ama nedense sanki özellikle de parmaklarım ıslak yüzeye değerse mikrop alacakmışım, hani havuzdan bu şekilde mantar kapacakmışım korkusu da var bilinçsizce.. Huylanırım umuma açık ıslak yerlerden, orda mutlaka giyerim terliğimi yani.

Fakat yüzey ıslak değilse hatta doğanın o yumuşacık koynundaysam, kimse beni tutamaz çıkarır atarım ayakkabıyı terliği. Çıplak ayakla kayalara tırmanmak, dikenli dallı bile olsa çıplak ayakla bahçe sulamak, kumda yürümek, hele hele çimde yürümek şahanedir. Hele ıslak çim, bana ıslak havuz kenarında yaşadıklarımın 180 derece aksi hisler verir ve çok rahatlatır, kendi kendime gülümsetir. Bu hisleri bu günlerde sık sık yaşıyorum ve tüm olumsuz enerjinin üzerimden toprağa akıp gittiğini, rahatlayıp gevşediğimi hissediyorum.

Bizim kız görüntüde benim kopyam olduğu halde, davranış ve alışkanlıklarda hiç bana çekmemiş bu konularda (ve aslında bir çok konuda da). Çimene hem de su ustteki fotodaki annemlerin cennet bahcesindeki mis gibi, yumusacik cimene, çıplak ayak mümkün değil basmıyor, kumdan azami surette huylanıyor, bebekken bile böyle bulaştırarak dökerek yediği olmadı! Catalı bırak bıçakla peçeteyle İngiliz kraliyetinin gözbebeği Charlotte prenses misali yiyor. Pek hos bir durum degil, cunku psikolog olarak kirli bir cocuktan daha cok asiri temiz bir cocuktan korkarim ben.. Dogal degil cunku "temiz kalmayi basaran" bir cocuk.. Ama tuhaf iste, boyleleri de var ve ailenin verdigi egitim ya da davranis kurallari degil, bizzat cocugun icinden gelen, kisiligiyle ozdeslesmis durumlar bunlar.. Aklimin almadigi "cime basmaktan rahatlama ozurlu insan tipi"ni bizzat kendim buyutuyorum, kisacasi :) Tuhaf ki ne tuhaf..

Bu da bana sunu ogretiyor, cocuklarimiz bizden doguyor ama bizim malimiz, bizim gibi olmasini isteyebilecegimiz ya da bizim basaramadigimiz hayallerimizi gerceklestirecek hayat planimiz, projelerimiz degiller.. Onlar bizden farkli, kendi sahislarina ozgu huy ve hayallere sahip bireyler. Bize gore yanlis yolda da olsalar, secimleri bizim deger ve tutumlarimizdan cok farkli da olsa, onlari kabul etmek, onlara destek vermek, olsa olsa deneyimlerimizi aktarip yanlis yollarina isik olmak ama hayat secimlerine mudahale etmemek bizim ebeveynlik gorevimiz. Ne zor is yarabbi!

25 Haziran 2016 Cumartesi

Her gün, sadece o günü yaşamak

Ingilizce'de "Take life one day at a time" diye bir atasozu vardir, asagi yukari "her gun sadece o gunu yasa" anlamina gelir. Son zamanlarda, sanirim birkac aydir, basarabildigimi dusundugum ve begendigim bir oguttur bu.

Biz bazi ekoldeki anksiyete terapistleri de, aslinda anksiyeteyi "gelecege dair duyulan kaygi", depresyonu ise "gecmiste ilan bitene dair duyulan kaygi" olarak tanimlar ve bu sorunlarin temelinde "icinde bulundugumuz su ani yasayamamak" oldugunu one sureriz. Yani danisana ani yasamayi ogretebilirsek, depresyon da anksiyete de kendiliginden gececektir.

Fakat tabii insan dusunen ve zaman mekan mantigi mevhumuna sahip bir canli ve gecmise takilabiliyor, gelecekle ilgili kuruntular yaratabiliyor. Herseyi bosverip ani yakalamak, biraz saf gonulluluk gibi kaliyor en hafif anlamda. Iste bu noktada "ani yakalamak" aslinda, icinde bulundugun anin farkindaligini yaratmak, endise ve pismanliklardan bu sayede kendini yalitmak anlamina geliyor. Bu; mutlu ve doyumlu bir yasam gecirebilmek icin, ogrenilmesi gereken bir yeti.

"Her gun sadece o gunu yasa!" ogretisi de bu noktada onemli. Cunku bazen oyle cok hayat listeleri ve planlanmis isler yaratiyoruz ki, hayat monotonlasiyor, rutine ve basari / basarisizlik listesine donuyor, bu da yasam doyumunu dusuruyor, memnuniyeti azaltiyor, kisiyi ruhsal sorunlara yaklastiriyor. Oysa her gun, o gun icin sadece 3 ulasilabilir madde koymakla baslasak, bu bile bir kardir. Mesela,
1. bu gunun bitiminde cocuklarin bir sekilde doymus, temiz ve guvenli halde yataga gitmelerini saglayacagim
2. bugun ne kadar yogun olursa olsun, 5 dakikami kendime ayiracagim ve bu 5dk boyunca kimsenin isine kosmayacagim, yapmak zorunda oldugum bir seyi degil, zevk aldigim bir seyi yapacagim
3. bugun ne kadar kotu / zor gecerse gecsin, mutlaka bir an olsun guzellik kapimi calmistir. Gun icinde olan guzel bir seyi hatirlayip, bir sure onu dusunecek ve gulumseyecegim.

Bu kadar. Bu sekilde baslanabilir, gerisi hayal gucunuze bagli gelisecektir zaten. Bu egzersizlere basladigimdan ve yasamimi bilincli olarak yavaslatmayi denemeye basladigimdan beri, gunlerimden hem daha cok verim aliyorum (kosturup durnak aslinda insana normalden fazla zaman kaybettiriyor) hem de aslinda gercekten benim icin su hayatta neler onemli, neler vaz gecilebilir ogreniyor, kendimi daha derinden tanimaya basladigimi (ve belki de gunun birinde gercekten sevecegimi bile) hissediyorum. Bu yonde bir kisisel gelisim bana daha samimi, dogal geliyor.

Ve her gun sadece o gunu yasamak.. Gelecege dair plan yaparken secici olmak, hayati planlarla degil, gercek deneyimlerle doldurmak. Bunlar hayati anlamli kiliyor, icini dolduruyor. Bir de yaris ati gibi haldir huldur soluksuzca yasamayi degil, kendini idareli kullanmayi da ogretiyor insana. Ölüme bu kadar takilan entellektuel zihin, aslinda yasama anlam vermeye calisiyor, hepsi bu.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Uyuyan kişiyi izlemekteki huzur

Su an, Almanya'nin 14 derecelik Haziran'inin bir hediyesi olarak yaninda getirdigi burun tikanikligi nedeniyle hafif hafif horlayarak uyuyan kizimi izliyorum. Gunduzleri devamli devinim halinde.. Her dakikasi bir is ugras, kendini kanitlama ve kendini gerceklestirme azmiyle dopdolu. Oysa geceleri, simdi uyurken, hafif hafif nefes alip verirken ne kadar sakin, huzurlu, huzur verici.

Onu izledigimden habersiz..

Uyurken izledigim baska insanlar da oldu. Beni uyurken izleyenler de mutlaka olmustur. Asagi yukari uyuyan bir insan icin bu hisleri duyariz degil mi; huzurlu, sakin bir uzaklik hissi. Kim bilir beyni ona hangi goruntuleri sunuyor, gunun tortusundan secilenler, kimseye acmadigi fantaziler, korkular belki. Bazen dudaklar kipirdar hafifce, belki ruyasinda birine seni seviyorum diye fisildadi, ya da isyerinde patrona kiziyor, istifayi basiyor su an, o tek kas da kalkti bak, olay ciddi belli ki..

Bazense sadece uyurlar. Ritmik nefes alis verisler, arada hafifce ic cekmeler, bir yandan obur yana donmeyle degisen ritm, uyku ahengi..

Odayi ya da hayati paylastigin kisilerin nasil uyudugunu bilirsin. Bazisi yaz kis ince de olsa bir ortunun guvenini ister uzerinde, bazisi ayaklarini sigdiramaz yataga illa ki tasirir uctan yandan, bazisi yastigi bir sevgili gibi kucaklar, bazisi kolunu basinin altina yoldas eder. Bazi uykuya gecis rituellerini ogrenirsin beraber yasadigin insanlarin, oylesine siradan, o kadar da ilginctir.

Ölümü de dusundurur sana bu uykulari gizlice izleme aliskanligi, meslegi geregi binlerce insanin olumune sahit olmus annenin sozu aklina gelir, "kimi uyur gibi huzurlu, kimi acidan kasilmis yuzler" sozu.. Oysa tum kaslarin gevsedigini sanarsin olumle.. Gercekten hissettigim, sanki biri bir salteri indiriyor, o kadar.. Gerisi karanlik bosluk yokluk.. Derin, ruyasiz bir uyku gibi. 19.yy basinda oluleri yasiyormus gibi giydirip poz verdirtip son fotograflarini cekmek cok yayginmis, biliyor muydunuz? Hatta cogu fotograf olulerin fotografidir, yasayanlar fotograf cektirmezdi o donemde deniyor, malum hareketsiz uzun sure beklemek gibi teknik sorunlar da var.. Mesela su yandaki fotodaki tum cocuklarin olu oldugunu soylesem..? 1800'lerde insanlar sandigimiz kadar "naif zarif" falan degilmis, tuhaf zevkleri ve aliskanliklari varmis, gercekten urkutucu..

Ölü bir insani degil ama onun bir tik oncesi ve yakini olabilecek uyuyan bir insani izlemeyi severim; bazen otobus ve ucak yolculuklarinda, bazen o huzurlu sessizlikte kendim uyku tutmazken tanidigim yuzlerde.. Sanirim tuhaf bir huzur buluyorum; icten, rol yapmayan, kendi gibi gorunen, bundan gayri de sansi olmayan bu yuzlerde..

10 Haziran 2016 Cuma

Yaz okumaları üzerine

Benim için; en azından çocukluğum, gençliğim ve genç yetişkinliğimin büyük bir kısmında; yaz mevsimi demek, deniz ve kitap demekti. Okullar kapanıp da 3 aylığına ananemin yazlığına "göçme"mevsimim geldiğinde, kitap dolu bavullar hazırlayışım, sonra onları o deniz gören yatağımın başucundaki mermer pervaza sıralayışım, kitapların arasından görülen o masmavilik.. Yavaş yavaş yazın olgunlaşmasıyla gelen cırcır böcekleri, incir ve üzüm ağaçlarının baygın kokuları, uzayıp giden ve insana hiç bitmeyecekmiş hissi veren Ağustos öğleden sonraları.. Yaz bu demekti, ne şanslıymışım..

Bir yaz mesela Red Kit çizgi romanları ve bahçede çadır kurmakla, yemeklerimi (en severek de Ege'nin bahçelerinden toplanmışzeytinlerin yağında mis gibi pişirilmiş, buz gibi servis edilen yeşil fasülye, yanında çoban salatası ve taş gibi yoğurt yerdim o sene) bile o çadırda yemekle geçti.. Bir başka yazı ise, Agatha Christie'lere dalmış, tüm seriyi okumuş, gecenin puslu karanlığında yatağımdan sadece başımı kaldırarak denize bakarak, dalgaları dinleyerek, anca ergenlik öncesine mahsus o sakin ve meraklı dönemde insana hasıl olan o dingin hayallerle dolu yani Herkül gibi bir dedektif olduğumu ve o Ege kasabasının sakladığı tüm gizemleri çözdüğümü hayal ederek geçirmiştim. Bir başka yaz - o yaz ne çok yağmur yağmıştı - Rus klasiklerini keşfetmiş, Dostoyevski mi Tolstoy'mu ikilemine hiç bulaşmadan hepsini yalayıp yutmuş, sonra yıllarca döne döne okuduğum aynı kitaplarda daha derin başka bir şeyler olduğunu keşfedip durmuştum.

Yaz demek, masmavi bir denizde yüzerken aklının hala o romanda olması demekti. İyi bir romanın içinde yaşamak ve bittiğinde sanki yaz sonu anca bir sonraki yaza kavuşacağın yakın bir dosta veda ediyormuşsun gibi bir düğüm hissetmek demekti..

Her yaz kulelerce kitap okurdum, çoğu zaman öyle ayrı bir dünyada yaşardım ki, adımı defalarca seslendiklerini bile duymaz, bazen "yeter artık gözlerine yazık"ı duymadan elimden kitabı bırakmaz, çevremde olan bitenin ayırdına varamazdım. Bu bana normal gelirdi, oysa ne büyük lüksmüş..

Artık senede 25-30 kitap anca okuyabiliyorum, Bunun nedeni benim yetişkin dünyasının sorumlulukları içinde asla kendimle baş başa kalamamam mı, yoksa şu an sadece bahane üretiyor olmam mı, emin değilim.. Her neyse; bu yaz kısacık da olsa, denizsiz de olsa, kendimle baş başa, kitaba gömülü birkaç güncük olsun yaşamak istiyorum..

1 Haziran 2016 Çarşamba

Hoşçakal çatıdaki kuş

Yıllardır salonumun penceresinden bakıştığım bir kuşum var. Tesadüf olamaz, bu kuş yıllardır günün aynı saatinde aynı çatının aynı noktasına gelip beni izliyor. Ben de onu izliyorum. Karşılıklı bakışıyoruz, hayvanat bahçesi denen hapishanelerdeki tutsak gorillerin, onları cam ya da barlar arkasından izleyen insanlara boş gözlerle bakışları gibi..

Bazen boş bulunup, oturduğum koltuktan kafamı kaldırıp çatıya bir göz atıyorum, kuşum oradaysa içimi bir huzur kaplıyor. Nedensiz. Kuşum yoksa, nerede olabileceğini düşünmek, hava güzelse huzur veriyor. Yağmur ya da karlı havalarda gözüm daha sık takılıyor karşı çatının o uç noktasına.

Karşı evdekiler bu kuştan habersiz yaşayıp gidiyorlar çünkü kimse kendi çatısını göremez. Belki onların da bizim çatıya gelen kuşla bir samimiyetleri var, ben de bundan habersizim. Bu düşünce beni gülümsetiyor. Aynen bazen kendi karakterimize ait kusurları göremeyişimiz gibi..

Bu evden ayrılmamıza sadece 15 gün kaldı. Kuşum taşınma hazırlıklarını ne kadar görebiliyor, ne kadar anlam yükleyebiliyor bilmiyorum. Belki karşı çatıda olmadığı zamanlar izlediği başka hayatlardan biliyordur. Belki de günü birinde evi boş boş görecek, o da benim onu merak ettiğim gibi, benim yokluğumu merak edecek. Belki benim yerime, benim koltuğumun yerine koyduğu bir başka koltuğa oturacak bir başka kadını görecek, onu benden daha merakla izleyecek. Ya da çok uzağa gitmiyoruz ya, belki bir gün tesadüf eseri birbirimizi buluvereceğiz bir başka pencereye bakan bir başka çatıda.. Neden olmasın?

20 Mayıs 2016 Cuma

Mor salkımlar

Malezya çok güzel geçti, cümbür cemaat eğlendik ve çocuklu, seyyar halleri bol bir tatil olmasına rağmen dinlenmeyi de başardık. Seyahat bloğunda ayrıntılı yazıcam ama kısaca; gidin görün, herkesin tercihi hemen dibindeki Tayland, Bali falan oluyor ama Malezya insanıyla, doğasıyla, mutfağıyla güzel bir alternatif.

Bu sene El Nino etkisi ile biraz kurak geçiyor, 36-37 derecelerde ve o şakır şakır, celalli yağıp geçen tropik yağmuru sadece 3 gün tadabildiğimiz bir tatilden, çocuğun ilk ciddi jetlag'ini rahat geçirmesi için bir de Umman'da 2 gün duraklama yaparak ve 43 dereceyi görerek dönünce, 12 derecelik Münih havası, etrafın yemyeşilliği, hele hele mor salkımların patlamış olması beni tuhaf bir sevince ve enerjiye boğdu. 

Bu yandaki bizim yeni bahçenin manzarası, masal diyarları gibi.. Bu bahçede geçen bir çocukluktan sonra insan ya yazar olur, ya sanatçı olur ama o insandan kötü bir şey olmaz! Çocuklar için içim rahat etti. Bir taşınabilirsek, bahçemde çaya, kahveye bekliyorum, darlanan gelsin, açık çek..

Fakat; bahçeden ziyade mor salkımlar özel bir yazı istedi benden. Bu çiçekler de aynen daha önce bahsettiğim kestane ağaçları gibi bana Bursa'yı hatırlatan bir unsur, o nedenle Münih'i daha ilk günümden severek benimsedim (benden size tavsiye, bir şehre baharda taşının ki o şehre aşık olabilin).

Mor salkımlar evleri, çardakları, yol kenarlarını bürümüş ve kalbimi fethetmiş halde. Baygın kokularına, üzüm tanesi gibi saçaklı hallerine, hiç aceleye getirmeden, sakin sakin, kapıya dayanmış yazın müjdesini verişlerine bayılıyorum. Yaz, bahardan sonra hatta Münih'e taşınalı beri bizim baharla aynı hisleri verdiği için, bahar kadar sevdiğim bir mevsim ve daha yeni başlıyor oluşu bile mutlu olmak için yeterli.. Bencilce sadece yaz ve bahar olsa, kış hiç olmasa diyenlerdenim..

Bu mevsimlerde yürümelere, kokuları içime çekmelere, heyecanımı yakınlarımla paylaşmaya doyamıyorum. İlk yıllarımızda tepedeki ayı bile fark edemeyen şehir çocuğu eşim, son bir kaç bahardır benden önce goncaları işaret etmeye, heyecan duyduğunu belirten bazı cümlecikler kullanmaya başladı ya, bir insanı daha "dark side"dan döndürdüm falan gibi hissediyorum. Kızımsa hala saatlerce karınca, arı ve rüzgarın oynattığı yaprakları izleme derdinde, aynen benim onun yaşındaki halim gibi :) Büyük ihtimal kurduğumuz hayaller bile aynıdır, bu düşünce içimi ısıtıyor..

Bir de evin önündeki "çalılık" bembeyaz mine mine çiçeklere büyündü. Bu ne çiçeği hiç bilmiyorum ama inanılmaz da güzel kokuyor! Bilen varsa öğrenmek isterim bu güzelin ismini.. Düzelten çıkmazsa ben kendisine taze gelin çiçeği ismini taktım, ona göre.

Günlerim evi toplamak ve kolilemekle ve takip edenler için, çok zaman ve enerjimi alan, büyümesinin önüne geçemediğim ve artık yetemediğim diğer anne bloğumun 31 Mayıs'ta gerçekleşecek kapanış yazılarını yazmakla geçiyor (bu sayede bu bloğuma artık daha fazla zaman ayırabileceğimi de umuyorum, çok boşladığımın farkındayım) ama bu sırada baharın ve yaz başının keyfini de kaçırmadığımı bilin istedim. Münih'i ziyaret etmek isteyenler için de bir hatırlatma, en güzel zamanımız başladı, bira bahçelerimiz açıldı, eylül 15'e dek gelin, keyfini beraber çıkartalım! :)

29 Nisan 2016 Cuma

Malezya: "Gerçek Asya" Seyahati


Başlığı böyle attım, çünkü bir dönem Malezya hükümetinin turizm bakanlığı böyle bir sloganla ülkelerine turist davet ediyorlardı. Bir de ahenkli bir şekilde hoş bir tınıda söylenince insanın kulağında bir hoşluk, "gidilesi" bir tat bırakıyordu. Gerçekten gidip görünce, bir defa daha ikna oldum, evet Malezya tam bir gerçek Asya güzeliymiş, haklılarmış.

Malezya'ya aslında bundan 3 sene önce gitmeye karar vermiş ama hamilelik nedeniyle planlarımızı iptal etmek durumunda kalmıştık. Bu sene 3 yaş altı bir çocuk ve üstüne de 5 aylık hamilelikle, delirmiş olmalıyız diye düşünen bir grup akran/akrabayı heyecanda bırakarak, tası tarağı sırt çantamıza attık ve gözümüzü karartıp Mayıs ayında Malezya'ya gittik. İyi ki de gitmişiz, hem çocukla, hem hamileyken, hem çocuksuzken, hem de tek başına kadın başına bile rahatça gidebileceğiniz bir ülke Malezya. Hem Asya'lı, hem Müslüman kültürünün etkisi var, hem de insanları oldukça dindar oldukları, kapalı ve dini vecibelerini yerine getiren insanlar oldukları halde, inanılmaz derecede açık görüşlü, kesinlikle yobazlığın kenarından geçmeyen, çok hoş çok renkli insanlar. İslam'ın ne yazık ki tüm dünyada tepki çeken uygulama ve terör aktiviteleriyle ilişkilendirildiği bu dönemde, hala gerçek İslam anlamında inançlı olmanın güzelliğini ortaya çıkarabilen ve korumayı başarabilen az sayıda kültürden biri sanki.. Şaşırdım.


Malezya'ya en güzel dönemde gittiğimizi düşünüyorum. Mayıs ayı muson yağmurlarından uzakta, çok aşırı sıcak ve kurak olmayan, çiçek böceklerin cıvıl cıvıl olduğu bir dönem. Haziran sonrası özellikle ülkenin batı sahiline deniz anaları geldiği için, mümkünse bu dönemde ziyaret etmenizi önereceğim.

Biz yine çocuktan sonra her tatilde yaptığımız gibi, bir araba kiraladık ve ülkenin asıl adasını güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına fırıl fırıl gezdik. Bildiğiniz gibi Malezya'nın bir de Endonezya ile paylaştığı Sabah ve Brunei krallığını da içeren Sarawak adası var, fakat biz o bölgeye zaman kıtlığı nedeniyle bu seferlik dokunmadık. Ana adayı 3 haftada çok rahat gezebilir, ülke hakkında ayrıntılı deneyime sahip olabilirsiniz.

Rotamız dev şehir Kuala Lumpur'dan Doğu'daki turkuaz liman kenti Dungun'a, oradan muz ve hurma ağaçlrı tarafından hırpalanmış Belum yağmur ormanları arasından Penang'a, ülkenin alternatif sanat ve gurme başkenti sayılabilecek George Town'dan minik adanın kuzey doğusunda okyanus dalgalarıyla bir kez daha kucaklaşmaya, ordan geri Kuala Lumpur'a doğru bir çemberi andırıyordu.


Kuala Lumpur'a Münih'ten 14 saatlik aktarmalı uçuşla vardık ve vardığımızda ertesi günün gecesi başlamıştı bile. Bu çocuklarla seyahat ediyorsanız özellikle tercih edilmesi gereken bir öneri, çünkü varır varmaz yorgunlukla hemen uyuyor, 7 saatlik jetlag'i biraz daha hafif atlatmış oluyorlar. Kuala Lumpur'da tabii ki görülmesi gereken Petronas Kuleleri, aslında tırmanmaya çok da gerek olmayan ama ille tırmanmak istiyorsanız sabahın çok erken saatinde gidip sıraya girmeniz gereken bir macera. 37. katında kaldığımız The Face Suitlerinin muazzam bir Petronas kule manzarası vardı, açıkcası biz KL'deki 2 günümüzü kulelere  tırmanmak yerine, otelin sonsuzluk havuzundan kuleleri izlemek ve asıl şehrin görmek istediğimiz mahallelerini yürüyerek gezmekle geçirdik. Özellikle Chinatown'a gitmenizi ve sokakta birşeyler atıştırırken o kaosu iliklerinize dek yaşamanızı öneririm. Merdeka Meydanı'nda, özellikle George Town'a yolu düşmeyecekler için (yoksa gereksiz bir tekrar olacak) güzel koloni evleri var ve Jln Allor mahallesini yine sokak yemekleri ve insan izlemeleri için tavsiye ederim.


KL'den Dungun'a uzanan yol oldukça sevimli ve Dungun'da mutlaka Tanjong Jara Beach Resort'ta konaklamanızı tavsiye edeceğim. Malezya standartlarında biraz pahalı bir otel ama her kuruşuna değiyor, özellikle de SPA kısmı tüm bir senenin yorgunluğunu atmak için birebir. Sabaha karşı tropik kuşların sesleriyle uyanmak, sessiz sakin havuz başları ve esintili sahilde keyif yapmak, yerel mutfakları deneyimlemek ve dinlenmek için ideal bir tesis. Yemeklerinizi tesisin hemen dışındaki Çinli balıkçıda yiyebilir ya da Dungun'da kendinize yerel halkın gittiği ufak tefek büfelerde ya da perşembe günleri kurulan pazar alanında bir ziyafet çekebilirsiniz.


Fakat mideniz için asıl gitmeniz gereken yer George Town! Bu küçük koloni kenti hem sokak sanatının, hem mimarinin hem de gurme mutfağının namını tüm dünyaya salmış halde ve bence Malezya'nın en "görülesi" noktası! Dungun'dan George Town'a arabayla ulaşmak 7-8 saat sürdüğü ve küçük çocukla uzun yol çelik gibi sinirler gerektirdiği için, ortada bir yerde mola vermek isterseniz, tek seçeneğiniz Belum Rainforest Resort ve ekolojik anlayışa sahip bu tesis çok da güzel aktiviteler, yağmur ormanı hakkında çok çeşitli kurslar sunuyor, projeleri ile çevreyi ve yerel halkı destekliyor.


Gelelim George Town'a. Bu ufak ama dopdolu kent; Çin, Hint, Ermeni ve Malay kültürünü inanılmaz güzel harmanlamış mahallelerden, her köşebaşında karşınıza çıkan "Beyaz Kahve" ya da "nutmeg" (muscat nut) şurubu sunan sevimli cafelerden ve tam teşekküllü, en gurme mideleri bile mutlu edebilecek "hawker stand" de denen "sokak satıcısı" türü toplu yeme içme çadırlarından, koloni mimarisinin en güzel örnekleri rengarenk evlerine ve tabii ki dünyaya nam salmış sokak duvar resimleri sanatına ev sahipliği yapıyor. Tüm bunların tadına varmak için en az 3 gün kalmanızı öneririm.


Şehrin tam ortasındaki Ermeni Sokağı ya da Çin Mahallesi hem ekonomik, hem canlı konaklama imkanı sunsa da, bizim tercihimiz, koloni zamanından kalma ve bir ailenin kendi evinden müzeye çevirdiği Museum Hotel oldu. Bu otelde kalıyorsanız çok yakınlarındaki  New World Park Food Court yemek çadırını mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Bu bölgede kalmayanlar içinse, Esplanade Food Center, Hint mahallesindeki ayaküstü büfeler ve gözünüze sevimli görünen Batı tarzı kocaman kahvaltılar eşliğinde enfes meyve suları (vanilya dondurmalı gül şurubunu mutlaka deneyin) ve kahveler sunan daha modern (ve klimalı) kafelerde bol zaman geçirmenizi mutlaka öneririm. Aynı bölgede bisiklet kiralayarak (sıcak günler için şemsiyeli olanları hafife almayın) tüm sokak sanatını da görme imkanınız var.


George Town'a kadar gelmişken, dönüş yolu öncesi ufak bir deniz-güneş kaçamağı daha yapmak isterseniz, Penang'ın ada tarafının kuzeyine geçip, bulabilirseniz (çünkü Malezya'ya deniz için gelen turistlerin çoğu batı kıyısını tercih ediyor, bence asıl cennet doğu kıyısındaki Tanjong!) sakin bir koyda birkaç gün dinlenebilir, George Town'un keşmekeşinden arınabilirsiniz. Bölgede Shangri La Golden Sands Hotel'i özellikle öneririm, havuza ve konfora doyacaksınız. Kahvaltı dahil paket alıp, akşam yemeklerimizi de 2-3 dolara otelin hemen dışındaki yemek çadırında yedik, ayrıca harika bir gün batımı manzarası sunan Tiki tarzı döşenmiş "3 monkey" barının yemekleri gerçekten şahane. Ananasın içine oyulup konan deniz ürünlü safranlı pilavını, balıklarını ve kokteyllerini öneririm (rezervasyon şart).


Ne yazık ki Penang'da deniz çoğu zaman bulanık ve deniz anaları özellikle haziran sonrası biraz ciddi bir tehdit olabiliyor. O nedenle bol havuzlu bir konaklama imkanı yaratmanızı ve havuzda birden yanınızda yüzen 60cm'lik dev bir iguana (ya da 3 yaş altı olup perilere, prenseslere ve unicorn'lara inanan kızımın değimiyle: Dinazoooor) görürseniz panik olmamanızı, tamamen zararsız bu hayvanın yüzebildiğine şaşırıp (su mu içecek, yüzemez o ya, sürüngenler yüzer miydi, allah daldı, yüzüyor!) sürüngendeki zerafeti izlemenizi tavsiye ederim :)

KL'den 7 saatlik bir yolculukla, yıllar önce gittiğimiz ve kalbimizi fetheden Umman'da (hatırlamak için buraya tık tık) 2 günlük bir duraklama ve jetlag'in etkisini hafifletme yapıp, 6 saatlik ikinci bir yolculukla evimize vardık.


Malezya için söyleyebileceğim, gerçekten misafirperver, iyi niyetli insanların, gidilip görülesi ve hesaplı kalınası, krallar gibi yiyip içilesi, rahat ve güzel ülkesi. Hamile de olsanız, çoluk çocuklu da olsanız (hatta hiç bir şey yemeyen, aşırı yemek seçen çocuklar da olsalar yediklerine inanamayacaksınız!) balayı çifti ya da yalnız gezgin de olsanız Malezya'da herkese göre bir şeyler var. Üstelik iddia ediyorum yanıbaşındaki Endonezya, Bali, Singapur hatta Tayland'dan bile ilginç bir kültür mozaiği bulacaksınız. Kaçırmayın!

Yazı ve fotoğrafların tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert'e aittir. İzinsiz kullanılamaz.
Temmuz, 2016.

19 Nisan 2016 Salı

At kestanesi

Herşeyi burçlara dayandıran bir akım var biliyorsunuz, ona göre benim ağacım "Salkım Söğüt". Evet güzel, hüzünlü, sulak yerin ağacıdır, severim ama "benim ağacım" asıl "At Kestanesi" bence.. Yaşamımın çeşitli noktalarında beliren, çok küçük yaşlarımdan itibaren dikkatimi çekmeyi başaran, beni üzerine bir kitap yazdırabilecek denli düşüncelere salan bir ağaçtır bu "At Kestanesi".

Ben Ankara doğumluyum ama 5-17 yaş aralığımı Bursa'da geçirdiğim için kendimi Bursalı görüyorum. Bursa, biliyorsunuz tekstil yanında bir de kestanesiyle ünlüdür. sadece kestane şekeri değil aslında kestaneden börek bile yaparlar Bursa'da. Etrafta da çok sayıda kestane ağacı vardır, özellikle yaz akşamları geniş yapraklarının sağladığı gölgelerin altında oturup çay içmek, sohbet etmek, Bursa'lıların çok sevdiği alışkanlıklardandır. 

Fakat uzman bir göz için, yenilen kestane ile at kestanesi ağaçları arasında tabii ki çok büyük farklar vardır. Açıkcası yenilen kestane ağacının görüntüsü, at kestanesi kadar ihtişamlı değildir, yaprakları daha solgun, incedir, boyu daha kısadır ve meyveleri çok benzer görünse de, aslında daha mat ve "ehli" görünür. Fakat farktan çok benzerlik olduğu için, doğadan "beleşe" topladığı kestanelerden kebap yapmayı denemiş ve acılığına rağmen inatla 1-2 tane yemiş her insan evladı, akşama karın ağrısı, ishal gibi belirtilerle bu aptallığının cezasını çekmiştir (ben de onlardan biriyim tabii ki).

At kestanesi yenmez fakat tıpta ve özellikle güzellik, estetik alanında çokça kullanılır çünkü cildi sıkılaştırıcı (botoks etkisi), varis ve basura karşı damar büzücü etkisi vardır, egzamaya iyi geldiği ve çay olarak içildiğinde kas ağrılarına ve uyku düzensizliklerine derman olabildiği belirtilmektedir. 

Fakat benim bahsetmek istediğim faydasından çok, benim için kişisel anlamı.. 

Bursa'dan sonra bir çok şehir ve ülkede yaşadığımı biliyorsunuz. Bunlar arasında beni en çok evimde hissettiren, şu anda da yaşadığım Münih oldu. Bunun bir nedeninin de aslında kestane ağaçları olduğunu düşünüyorum. Çünkü Münih başta olmak üzere, tüm bayera eyaleti kestane ağaçlarıyla doludur. Kestane ağacı Bavyera Kültürü'nün en önemli elementi olan Bira Bahçeleri'nin vazgeçilmez dostudur çünkü bu kocaman ağaçlar ve kocaman yaprakları hem ilk yeşeren, hem en son dökülen yapraklardır ve bira bahçelerini hava müsait olduğu sürece Nisan-Kasım arası şenlendirir, hem de gölgeliği gerçekten insana bir dinginlik, bir yoldaş olma, sohbet etme arzusu verir. Zaten bizdeki çay bahçeleri neyse Bavyera'daki bira bahçeleri de odur.

Sokağımızda en köşedeki evin kestane ağaçları oldukça yaşlı ağaçlar. Baharda çiçek açar, yaz boyu yemyeşil gölge yapar, sonbaharda ise ev sahibesine baya bir çile çektirirler çünkü sanırım 80'lerinde olan ev sahibesi her sabah bu ağacın döktüğü yaprakları süpürmekten helak olur. Burada kanunlara göre ev sahipleri evlerinin önüne dökülen ağaç dalı, çöp gibi döküntüleri temizlemek zorundadır. Bir de at kestaneleri var tabii, yerlere dökülür, bu 80'lik teyze onları bir bir toplar, evin köşesine koyduğu derince bir kap içine koyar ve sonbahar boyunca her sabah sincaplar hoplaya zıplaya gelir ve bu hazırlanmış paketi alıp evlerine götürürler. Sincaplar ve kirpiler (baya bollar burada) at kestanesini yiyorlar anladığım kadarıyla. Bir de çocuklar toplayıp dekorasyon ya da oyuncak yapıyorlar.

Kısacası, at kestanesi Bursa'dan sonra Münih'te de beni evimde hissettiren "benzerliklerin" başında geliyor ve minicik minicik yapraklarının belirdiği şu günlerde, artık yıllardır tanıyıp bildiğim her bir ağaca hoşgeldin demek için bol bol yürüyüş yapıyorum. Hoşgeldin bahar, hoşgeldin at kestanesi!

14 Mart 2016 Pazartesi

Memleketten umutsuz ve sinirli insan manzaraları

Ankara'da son zamanlarda arka arkaya yaşanan terör saldırılarına duyulan üzüntü yavaş yavaş yerini öfkeye ve özellikle Kürtlere karşı nefret söylevlerine, askeri cunta özlemine ve daha hastalıklı ve tehlikeli milliyetçi görüşlere bırakıyor. Bloglardan bunu okuyorum.

Dış basında durum çok daha farklı ele alınıyor tabii, her zamanki gibi ülkenin içindeki görüşle dışındaki görüş taban tabana zıt. Bazen sizin hiç duymadıklarınızı duyuyoruz, bazen siz bizim duyduklarımıza komplo teorisi diyip, "Batı bizi hiç anlamıyor, Batı bize düşman zaten" kısvesi altında Bat'ya küsüp, ne dediğini anlamaya çalışmayı dahi reddediyorsunuz. Ülkenin doğusunda yaşananların nedenlerini kendi içimizde aramak yerine Amerikan Emperyalizmine verip veriştirmek daha kolay oluyor tabii. Kendi tankını tüfeğini üreten, dünyanın en güçlü 5 ordusundan biriyken, Amerika ve Batı bizi dolduruşa getirdi, bize silah sattı, bizi bozdu, bizi bize kırdırdı demek.. Oysa her saldırıda daha faili belli olmadan suçu Kürt halkına atmak, sonra altından ISİD çıkınca hala bozuntuya vermemeye çalışıp inatla bunun "bizim topraklarımızda, bizim misafirperverliğimizde "özgürce(!) yaşayan bu kendini bilmez halkın kalleşliği canım.." olduğunu; çok bilmiş, hayatında Ankara'nın doğusuna gitmemiş (karışık oralar şimdi) bir Beyaz Türk olarak beyan edivermek.. Ne kolay.. Bunu sosyal medyada beyan ediverince birden sosyal duyarlı oluveriyor insan. Yazını yaz, bloğa yükle, sonra kalkıp kendine mükellef bir kahvaltı hazırla. Ankara simidi mi daha çıtır, İstanbul simidi mi..?

Bıktım hepinizden..

Hala "askeri bitirdiler, kimsenin sesi çıkmıyor" diyebilmek? Hala "bu Kürtler zaten problemli halk, bunları baştan islah edeceksin, hadlerini bildireceksin"ciler.. Kürtlerin yaptığının bir kısmının bildiğin derin devletin işi olduğunu, kendi askerinin karşı tarafmış gibi görünüp kendi halkını bombaladığını hala düşünemeyen, Doğu'daki savaşı "askeri idman, ordumuz her an hazır oluyor işte" basitliğinde görenler.. 2 gün yas tutar verip veriştirir, 3. gün instagram hesabınızdan orman kebabı fotoğrafları paylaşmaya devam edersiniz..

Hiç bir sorun tek taraflı değildir, iki tarafın da suçu vardır. Bunu artık kabul etmek lazım. Karşı taraf hep ağlasın, pişman olsun sürünsün diyorsak; kendi yüzümüzün de hiç gülemeyeceğini anlamamız lazım. Kendini sütten çıkmış ak kaşık gör, mutluluğu refahı, kaygısız ve rahat yaşamı kendine ait san, sonra karşı taraf neden bu koşullarımın devamı için rahat durmuyor, bir sürü hak verdik işte, hala doymuyor diye sinirlen.. Olacak iş değil..

Barış ve demokrasi istiyorsak, bunun tek taraflı olmadığını öğreneceğiz.

Not. Ankara'daki tüm dostlara geçmiş olsun.. Teröre lanet olsun..

3 Mart 2016 Perşembe

Haftasonu kaçamağı: Cesky Krumlov (Çek Cum.)


Çek Cumhuriyeti denince akla hemen Prag geliyor, gerçekten de görülmesi gereken, tarihi, kültürel, sevimli bir başkent. Fakat Çek Cumhuriyeti'ni biraz daha kırsaldan tanımak istiyorsanız ve Prag'a yakın bir haftasonu kaçamağı planlıyorsanız Cesky Kromlov tam size göre. Sevimli ve ufak bir Orta Çağ kasabası olan Cesky Krumkov'un tarihi dokusunu koruyabilmek için, kente motorlu araç girişini kısıtlamışlar. Aracınızı kent merkezine sadece 5-6 dakika uzakta bulunan park alanlarından birine ya da otelinizin size önereceği  özel park alanına bıraktıktan sonra, şehri kıvrım kıvrım kuşatan Vltava nehrini kesen taş köprülerin birinden geçerek, arnavut kaldırımı sokaklar ve tarihi dokusu çok güzel bir şekilde korunmuş binalar arasından merkeze yürüyorsunuz.

Merkezde çok çeşitli konaklama seçenekleri mevcut ama ben özellikle konumu, hizmet kalitesi ve orjinal mimarisi ile Castle View Apartments'ı önereceğim. Biz çatı katı odasında kaldık, geniş ve rahat, perdelerle çevrili bir klasik yatak, oturma grubu ve mutfağı da olan ufak bir stüdyo daireydi ve çok romantikti, fakat özellikle eşim gibi uzun boyluysanız gece kafanızı alçak çatı katı tavanına ve duvarlara çarpmamak için, biraz daha geniş ara kat odalardan birini tavsiye edeceğim. Kışın oldukça rahat ve sıcak bir atmosferi olan çatı katı, yazın fana rağmen biraz sıcak da olabilir. Otelin bir başka avantajı, hemen karşısında Cesky Krumlov'un en ünlü geleneksel Çek mutfağı olan "Krcma v Satlavske ulici"nin bulunması. Bu restaurant vejeteryanların kabusu ama etseverlerin rüyası diyebileceğim soslu, ocak ateşinde pişmiş et ağırlıklı fakat vejeteryanlar için de "Laibon" ve "U Dwau Maryi" gerçekten güzel seçenekler. Kentte aç kalmanız mümkün değil çünkü gün boyu servis veren cafeler, özellikle "çikolata döner" dedikleri bir tatlıyı ve ünlü ballı keklerini satan ufak büfeler bir başka seçenek. Ayrıca gece geç saatlere dek, sokak aralarını şenlendiren minik minik publarda "Absent" de içeren içkileri yudumlayabilirsiniz. Batı Dünyası'nın "Budweiser" olarak bildiği biranın asıl kaynağı da Çek Cumhuriyeti ve burada aynı birayı "Budvar" olarak bulabilirsiniz. Çok hafif ve sulu geldiyse, yerel bir bira olan Eggenberg'i öneririm.

Konaklama ve yeme içme gibi elzem ihtiyaçlarımızı sağladıktan sonra, tabii ki sıra şehri ve yakın çevresini tanımaya geliyor. Cesky Krumlov oldukça minik bir kasaba ve arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken Orta Çağ'ı iliklerinize dek hissedebiliyorsunuz. Özellikle şehrin her köşe başında kafanızı kaldırdığınız an gözgöze geldiğiniz o şahane kulesiyle kaleyi ve manastırı gezmenizi tavsiye ederim. St. Vitus Kilisesi'nde bir konser ya da ayine katılmanız da güzel bir deneyim olacak. Şehir merkezinde bulunan işkence müzesi de ilginç bir deneyim. Tarih ve güzel sanatlara meraklıysanız, Egon Schiele Sanat merkezi'ni mutlaka öneririm. Ayrıca şehrin biraz dışında, 30km uzaklıkta bulunan Rozmberk ve Hluboka kaleleri de ziyaret etmeye değer. Özellikle Rozmberk'teki mahzende mazoşist turistler için bir de parası karşılığı "turist işkencesi" görme imkanı var ki görenler hakikaten memnun kalıyor ve fazla acı ağrı çekmediklerini ifade ediyorlar - ben anlatanların yalancısıyım.. Yine Zlata Koruna ve Vyssi Brod'daki manastırlar da görülmeye değer.

Kent özellikle kano, sal gibi araçlarla Vltava nehrinde çok güzel geziler sunuyor. Yazın şamrellerle serin suları hissetmek de hoş olabilir. Ayrıca özellikle kent çevresindeki Klet  dağı'na (1082mt) tırmanış, ormanlık alanlarda trekking ve yürüyüş de şahane aktiviteler. Dağa arabayla çıkmanız da mümkün ve bir kent yerlisinin bize sır açıklar gibi sessizce verdiği öneriyi; Jaronin Beech orman doğal koruma alanı"nı mutlaka ziyaret etmenizi önereceğim. Gerçekten de sık ve hafif karanlık ormanlık alanda yürürken, insan huzuru buluyor ve bazı anlarda önünüze geyikler ceylanlar çıkıveriyor, çok etkileyici bir deneyim.

Çocuklarla gelen ziyaretçiler için şehre 2km. uzaklıkta bulunan Slupenec At Binme Okulu'nun kısa turlarını ve kış döneminde Lipno Gölü yakınlarında bulunan snowboard ve kayak okulunu öneririm. Özellikle kayak oldukça ucuz seçenekler sunuyor. yaz döneminde yine bu gölün kıyısında kamp yapmak ya da birkaç saat yürüyüş ve yüzme ile ruhunuzu arındırmak da güzel seçenekler tabii.


Bir de özellikle Cesky Krumlov'dan Almanya yönüne devam edecekler için; Münih ile Cesky arasında tam ortada bulunan Passau kentinde bir soluklanma molası vermenizi, Don nehri üzerinde işleyen gemilerle 45dk süren kısa gemi turuna katılıp sonra da St. Stephan Katedrali'nin hemen yanında bulunan Cafe Stephans Dom'un şahane pastalarını ve pralin çikolatalarını tatmanızı önereceğim. Bu cafe ayrıca bir "pralin okulu" olarak da işlev görüyor ;) Oldukça klasik döşenmiş bu rahat cafe'de ayrıca somonlu ıspanaklı krep de şahane ve hele de çay saatinde oradaysanız asla kaçırmamalısınız!

(c) Ceren Mart, 2016.

1 Mart 2016 Salı

Münih'te çocukla gidilecek yerler

Her sene Şubat ayında yaptığımız uzun tatil bu sene eşimin iş yoğunluğu ve diğer bazı sebepler nedeniyle biraz ertelendi. Madem ben yerimden kımıldayamıyorum, o zaman yakınlarımı ve sevdiklerimi çağırıyorum ama gelen giden de yok, bari dedim ufak bir özendirme yazısı yazayım da belki bloggercıklarım gelir, bizi şenlendirir.

Münih, aslında yazın gelmenizi önereceğim bir kent çünkü hem iklim koşulları hem de festivaller, çevre gezileri, dış mekanda doğada uzun zaman geçirebilme fırsatı daha çok yazın yakalanıyor Batı Avrupa'nın genelinde. Ama doğrusu ben şehrimi çok sevdiğim için, dört mevsim gezilebilecek bir kent, baharları ayrı güzel, kışı ayrı güzel, buyrun gelin diyorum! Münih'te gezilecek çok yer var ama çocukla gelecekler için kısa kısa "şehir sakininden öneriler" vermek istiyorum.



İlk mekanımız Deutsches Museum Kinderreich. Gerçekten büyükleri bile günlerce oyalayabilecek potansiyele sahip bu müzemiz çocuklar için de çok güzel bir bölüme sahip, en miniklerin bile ilgisini çekecek trenler, özellikle 2-10 yaş grubu çocukları cezbediyor. Kendinize evler inşa edebileceğiniz kocaman lego bölümü, daha büyükler için deney odaları, teknoloji bölümü ile neredeyse bir tam gününüzü geçirebilirsiniz. Ayrıca Pazar günleri Münih'teki müzelerin neredeyse tamamının sadece 1 Euro olduğunu da belirteyim. Yine müze kategorisinde bir de çok bilinmeyen Balon Müzesi var, gerçekten çok etkileyici.



İkinci mekanımız, benim son 2 aydır keşfettiğim ve neredeyse haftada bir gittiğim Kinderkunsthaus. Bu sanat atölyesi özellikle görsel sanatlara meraklı çocuklar için çok güzel programlar sunuyor. Çocuklar anne babalarıyla ya da yalnız katılabiliyorlar, boyama, baskı, bilgisayarlı çizgi film atölyesi, bilgisayarlı çizim atölyesi, heykel bölümü ve video sanatları bölümleri ile yine en az 3-5 saat geçirebileceğiniz ve aile boyu eğlenebileceğiniz, yaratıcılığınızı besleyebileceğiniz bir sanat evi - ayrıca özellikle yağlı ve suluboyalarla çalışırken evinizi de batırmamış oluyorsunuz ;)



Üçüncü mekanımız Poing Vahşi Yaşam Parkı, sadece Münih ve çevresinde yaşayan ren geyikleri, ceylanlar, keçiler, yaban domuzları, kurtlar ve çeşitli kanatlıları görmekle kalmayıp, vahşi olmayanları elinizle besleme ve sevme imkanı da bulacağınız, hayvanların kocaman park alanı içinde özgürce dolaştıkları çok hoş bir ormanlık alan. Ayrıca en küçüklerden büyüklere, her yaştaki çocuğu ve hatta anne babasını mutlu edebilecek bir oyun alanı var ki, dillere destan. Yazın giderseniz mayo da götürün ve sulak, çamurluk alanlarda keyif yapın derim. Yine özellikle yazın kurulan bira bahçesi ile benim en favori ve neredeyse her hafta çocuk parkına gittiğim mekanlarımdan biri olan, dört mevsim geyik ve ceylanları besleyebileceğiniz Hirschgarten de güzel bir alternatif. Tabii ki Münih Hayvanat Bahçesi benim gibi "hayvan hapishanesi"ne karşı olan ebeveynler için bile bol geniş ve doğal alanı ile güzel bir başka alternatif.



Sadece yaz döneminde açık olan Beeren Cafe'lerde su oyunları, saman üzerinde zıplamalar, keçi ve atları beslemeler ve dalından çeşit çeşit meyve koparıp yemeler dışında bir de tüm gün ayaklarınızı uzatıp keyif yapma imkanınız var çünkü çocukları oyalayacak bir sürü oyun ve kum alanı, bobbycar varken yanınıa bile gelmiyorlar. Tabii ki yine sadece yaz döneminde çevre göl ve Isar'da yüzmeyi de mutlaka öneririm ama dikkatli olunması, girdaplara ve buz gibi suya özellikle dikkat edilmesi kaydıyla.

Dördüncü mekan(lar)ımız özellikle kış döneminde çocuklarına oyun alanı arayan aileler için,Winterspielplatz ve 4 mevsim açık olan Coco Loco KinderparkPeppino KinderlandJux und Tollerei de güzel seçenekler.



Çocukla çok keyifli ve bir o kadar da dinlendirici spa keyfi için Westbad'ı öneririm çünkü hem açık ve kapalı alanda sıcacık suyu, kocaman kaydırağı var, hem de çok küçükler için çok sevimli bir bebek havuzu. Ayrıca haftanın belli bir gününde bebek saunası da bebekli anneler için çok eğlenceli.

Son mekanımız özellikle çocukla Pazar kahvaltısı / brunch arayanlara özel; Leonardo Royal Hotel hem çocuk bakım hizmeti sunuyor hem de gerçekten lezzetli ve bol çeşitli brunch imkanı var. Rezervasyon gerekiyor ama gittiğinize değiyor.

Münih'e gelmeyi planlayan çocuklu aileler için, yaz kış gidebileceğiniz tüm bu mekanları özellikle, fiyatların yüksek olmayışı, kalabalık olmayışları, hijyenik, sakin ve sadece çocuklar için değil tüm aile için eğlenceli alanlar olmaları nedeniyle can-ı gönülden öneririm. Ayrıca; gelince haber verin de biz de size katılalım :) İyi seyahatler!

Ceren, Şubat, 2016.

29 Şubat 2016 Pazartesi

Herkes mutsuzken mutlu olabilmek

Bir önceki yazımda eksik kaldığını hissettiğim noktadan devam..

Ülkemizde olan biten akılalmaz olaylar hepimizi deney kutusunda yaşayan ve her yaptığına elektrik şoku almaktan şaşkına dönmüş, artık olan biten en absürd olaylara dahi sesini çıkarmayan, anormali normalleştirmiş bir deney faresi gibi hissettiriyor. Psikolojideki karşılığı "öğrenilmiş çaresizlik".

Bir fareyi suya atarsanız, hemen çırpınmaya, üstüne çıkıp hayatını kurtarabileceği kara parçasını aramaya çalışır. Bu fareyi defalarca boğulmanın eşiğine getirirseniz, sonunda suya attığınızda çırpınmamaya, karayı aramamaya başlar. Öğrenilmiş çaresizlik, yaşam içgüdüsünün bile önüne geçer. Toplumca bulunduğumuz noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Yoksa neden bunca olup bitene sesimizi çıkartmadan duruyoruz, bir açıklaması yok..

Son zamanlarda bloglarda ve sosyal medyada tüm yazılar "ülkede olan biten buyken yazmak içimden gelmiyor.." diye başlıyor ya da "bu yazdıklarım çok önemsiz geliyor.." diye devam ediyor ya da "artık diyecek bir şey bulamıyorum.." diye bitiyor. Bir de bu konulara hiç değinmeyenler var (ki diğer bloğumun içeriği nedeniyle orada ben de bu apolitik gruptanım), bunları da en iyi niyetle biraz sığ, vurdumduymaz, bencil görüyoruz.. Bir de çok az sayıda da olsa olan bitene çok temiz verip veriştirenler var.

Ben şahsen sıkıldım artık ülkedeki çıkmazdan. Bahsetmek içimden gelmiyor. Aklım devamlı ölen, hakkı yenen insanlarda tabii ki ama yazacağımı yazmış, söyleyeceğimi söylemiş gibi hissediyorum. Öğrenilmiş çaresizliğe boyun eğdim, çırpınmak yerine olan biteni normalleştirmek, kendi aklıma sahip çıkmak, kendi yaşamımı optimal mutluluk düzeyinde sürdürmek gibi bencil ihtiyaçlar içindeyim. Haberlerden, sosyal medyadan uzaklaşınca bu mümkün. Üç maymunu oynayınca.. Ama sığlaşıyorsun, için ıssızlaşıyor. Daha doğrusu layıkıyla kendi yaşamımı güzelleştirebilsem daha da zenginleşmiş hissedeceğim de, ben yapamadım, sosyal farkındalığın önüne geçemedim..

Diğer blogda bu uğurda baya debelendim. İçerik sadece annelik olunca iş daha kolay, zaten orayı okuyan da anne, cevap aradığı sorular farklı. Ama sığlaştıkça sığlaştı. Bir de memleketten uzakta geçen bir yaşam var orda, gerçekleri farklı. Mutlu, sığ, kendi dünyası içinde bir blog.. Sıkıldım. Biraz ara istedim okuyucularından, bilmiyorum döner miyim.. Şimdilik dönesim yok.

Mutlu bir liman gibiydi benim için. Mutlu derken, göreceli tabii. Hani şu yandaki fotoda çok iyi özetlenmiş bulunan cicili bicili her daim çocuğunu öven, minik çam kozalağı bloglardan değildi, baya çatır çatır analığa verip veriştiren bir blogdu (hatta o cicili bicili, tüm dünyası çocuk kahkahaları ve mis kokulu lavanta dalları arasında geçen "gerçek anne"lerden sen ne biçim anasın, insan çocuğunu yerer mi böyle diye azar işittiğim oluyordu belirli aralıklarla - kim takar). Ama mutluydum çünkü hafifti, benden beklenen sadece annelik halleri ile ilgili yazılardı, arada da işte kadınım, çalışıyorum, hobim var, boş değilim ha diye hatırlatıyordum okurlarıma, gül gibi geçinip gidiyorduk.. Ha böyle yazdığıma bakmayın, samimiydim. O yüzden seviliyordum. Ben de seviyordum bloğumu, geniiiş yaşam okyanusum içinde minik bir "tropik ada" olarak seviyordum.. Hani yağmur ormanlarında bir kabile bulmuşlar, bunlar beyaz adamı ve modern yaşamı hiç bilmiyor yaklaşmaya çalışana oklarla saldırıyormuş ya.. O kabilenin kendi içindeki sakinliğini yaşıyordum ben.

Sanırım beni sıkan tropik adanın rutin sakin ve huzurlu yaşamı dışında, okyanusun gerisindeki gerçek dünyada olup bitenler oldu. Yani herkes mutsuzken benim inadına mutlu olmam. Mutluydum evet.. İnadına mutluydum.. Seçimlerin sonuçlarını alalı beri "demek ki bunu hak ediyor bu insanlar"a indirgediğim bir politik fikrim vardı ve zaten yurtdışında da yaşadığım için gittikçe uzaklaşmış, yabancılaşmıştım kültürüme, artık gerçekten umursamıyordum.

Taş değilim. Ölen insanlara içim acıyor. O caddelerde ben de yürüdüm hayat boyu, teyzem bombadan yarım saat önce geçmiş sokaktan.. Ama günlük yaşamımı etkilemiyor, kendi iç huzurum, ailemin bütünlüğü sanki daha önemli geliyor. Elde olana şükrediyor geçiyorum, fazla aklıma takmıyorum. Bombanın ertesi günü yemek resmi paylaşmak içimden gelmiyor ama paylaşana da "vay şuursuz" diyemiyorum. O ayrı, bu ayrı, dün üzüldük, bugün şuna sevindik, insanız. En yakınımız ölüyor, akşama karnımız acıkıyor.. Hayatın gerçekleri..

Çocuk toplum olduğumuzdan bahsetmiştim. Kendimizi dünyanın merkezi gibi görüyor, ötekine karşı hiç bir empati duymuyor, hep ben, önce ben, ilk ben diyoruz. Sorumluluk duygumuz, adalet anlayışımız, etik bilgimiz sıfır. Cezalar ve ödüllerle yaşıyoruz, kendi başımıza karar veremiyoruz. Çocuğuz daha, büyümedik.. Fakat çocuk topluma yaşatılanlar çok ağır travmalar, iz bırakıyor, çocuk toplum olduğumuz için bunlarla nasıl başa çıkacağımızı bilemiyoruz. Aklımız karışıyor. Bir yandan "üzül şimdi, gülme!" diyoruz kendimize, öteyandan çocuğuz, iki dakika sonra aklımıza oyun düşüveriyor. Ne yapacağımızı bilemiyoruz, bir büyüğümüz bize nasıl davranacağımızı söylesin de öyle davranalım istiyoruz. Hep "büyüğümüz"ün bizi terk edip gittiği o meçhul yerden geri dönmesini ve bize yeniden çeki düzen vermesini bekliyoruz, güce tapmamız ve sırf güçlü diye başımızdaki belaya baş kaldırmak yerine şakşak tutmamız da bundan..

Kısaca; mutlu olmak biraz sığlaşmayı, vurdum duymazlığı, fazla hassas olmamayı da içeriyor. Bunları kaldırabilirseniz buyrun, mutlu olmak çok basit. Tüm algılarınızı kapatın dış dünyaya, kendinize küçük sakin rutin güvenli bir ada yaratın, sizden mutlusu yok. Ama uzun vadede, azıcık düşünen, okuyan, araştıran biriyseniz.. Nçık.. Gitmiyor..

26 Şubat 2016 Cuma

Sadeleşmek üzerine

Her Şubat ayı sonunda olduğu gibi, artık kışın bir an önce dinmesini, çimenlerin yeşillenmesini, ufak tefek çiğdemlerin belirmesini bekliyorum. Beklerken de kafamı çeşitli yaşam öğretilerine takıyorum. Sadeleşmek ve sufizm benim için bu kışın konularıydı.. Daha önce yaşamımı sadeleştirmek için neler yaptığımdan burada bahsetmiştim. Fakat insan bir kere sadeleşmeye başladıysa, artık bu bir tutku haline geliyor ve belirli aralıklarla kendi kendini gözden geçirme ihtiyacı içine giriyor. Yine bu hafta başı, 6 aylık olağan sadeleşme krizim tuttu.

Tanrıya inanıyor ve kendimi sufizme yakın görüyorum. Felsefi değerler ve uygulama alanlarında kendimi yakın hissettiğim, korkulası ve cezalandırıcı bir tanrı yerine sevgiyi koyan bir yaklaşım; sufizm. Yine sadeleşmek de aslında sufizm inancının binbir kolundan biri. Sanırım bendeki sadeleşme "kapitalizm karşıtlığı" ya da "bu dünyada hiçbirşey iyi gitmiyor, o zaman ne anlamı var?" türü bir nihilizmden değil de, birebir sevgiye ulaşma, iç huzuru bulma, kendimi benden daha büyük ve anlamlı bir bütüne tamamlama ihtiyacından kaynaklandı. Sadeleşme yolunda ufak ama emin adımlarla yürüdüğümü hissediyorum..

Fakat bu arada dediğim gibi, dengeyi tutturamazsanız özentiliğe kayma tehlikesi gerçekten büyük. Mesela bir yanda yaşamı maddiyattan sadeleştireyim derken en azılı kapitalizm düşmanlarına taş çıkartacak denli az eşyayla yaşamaya başlayan insanlar var ve bunu bir "moda akımı" şeklinde satıyorlar. Katie Roberts'in 1 senedir tek bir şey satın almamış olması gibi.. Öteyanda gerçekten en gerekli şeyleri bile alacak maddi gücü bulamayan insanlar var ve bunu "yaşam sınırında fakirlik" kabul ediyoruz. Yani denge kaymış, amaç sapmış gibi..

Bir de işin nihilizm yanı var yani bazen bu tip "farkındalık geliştirme" davranışları aşırı bir hal alıyor ve obsesifliğe dönebiliyor. Aynen bir anoreksiğin iskelet vücudunu şişman sanıp korkması gibi, aslında "kapital"in gücünü doğru kullanmayı tamamen göz ardı etmek ve yaşamı sadeleştiriyorum derken içini boşaltmak, keyfini kaçırmak, işi misyona çevirmek de bir hastalık.. Aynen "dışarda insanlar ölüyorken ben mutlu olamam" diyen ortalama bir iyi niyetli Türk vatandaşı gibi; olan biten tüm kötülükler nedeniyle kendine mutlu olmayı yedirememek; kalbi kurutmak, gülmeyi unutmak, sevmeyi unutmak, mutlu olmayı unutmak gibi..

Sadeleşelim derken bomboşluğa düşmemek, nihilizme kaymamak ya da yaşam koşulları gerçeğinden uzaklaşıp bunu üst sınıfın yeni bir hobisi olarak algılamamak ince bir denge. Yani hem alçak gönüllü olacaksın, hem farkında olacaksın, hem empati duyacaksın hem de bunca yaşanana rağmen,  yine mutlu, umutlu, inançlı kalacaksın.. Çok zor bir denge.

Fotoğraflar: Arteide

25 Şubat 2016 Perşembe

Saate bakmadan yaşamak

Sevgili Handan demiş ki kendi kendine; "saate bakmadan bir gün geçirebilir misin?". Bu sorgusu çok hoşuma gitti çünkü bana kendim hakkında hiç dikkat etmediğim bir ufak ayrıntıyı fark ettirdi: ben 20 senedir saat kullanmıyorum! Yani kol saatim yok, beni tanıyanlar telefonumla nasıl bir "mesafeli ilişki" yaşadığımı bilirler, yani saati tek görebileceğim yer bilgisayarım, o da açıksa.. Fakat günlük hayatımda saat kullanmadığım halde, tuhaf bir şekilde biyolojik saatim dakikasına kadar doğru işler. Bana saati sorduğunuz zaman genellikle doğru bilirim, en fazla 3-4 dakika hata payı olur.. Dolayısıyla çok absürd bir durum olmadıkça randevularıma geç kalmam, hiç bir programım aksamaz, işlerim tıkır tıkır gider.. Tuhaf değil mi? Bence de..

Bunun nedeni sanırım 20 senenin getirdiği alışkanlıklar. Bir kere, sabah dakika dahi sektirmeden 07.15te uyanıyorum. Evet içimdeki çalar saat çalıyor sanki. Duşumu alıp hazırlanmam genellikle aynı süreyi alıyor, eşimle aynı saatte evden çıkıyoruz ve o saatsiz yaşayamayan aşırı dakik bir Alman olduğu için geç kalmayacağıma güveniyorum. Gün içindeki programımdaki olası gecikmeleri aklımın bir köşesine not ediyor, buna göre "hmm programımdan 15dk saptım galiba, şu 15dk'lık ekstra işi iptal etmeliyim" gibi ayarlamalar yapabiliyorum. Tabii yine biyolojik saatim yani karnımın acıkması, çişimin gelmesi, öğleden sonra 3.30'da yaşadığım "tatlı krizi" gibi hatırlatmaları da dikkate alıyorum. Ama en önemlisi; günü gözlemliyorum yani beynimin bir köşesinde sürekli çalışan bir saat var ve bu saat ufak çevresel ayrıntıları bilinçaltında asla kaçırmıyor; mesela bir kilisenin tek çanı herhangi bir saatin 15dk geçtiğini hatırlatıyor ya da çalışma masama vuran güneş, gölgelerin boyu gibi ayrıntılar.. Günün saatine özgü sesler oluyor bir de, mesela çöp arabasının sesi, trafiğin öğle saatlerinde hızlanması gibi. Çocukların okuldan dönüş sesleri var mesela.. Evdeysem; rutini seven bir komşunun eve giriş sesi, anahtarının kilitte dönüşü. Ya da kaloriferin otomatik açma kapama sesi, yine gölgeler ve ışığın gücü..

Biyolojik saatimi tek etkileyen; çok nadir, genellikle hastalığa alamet olarak yaşadığım öğleden sonra uykusu. Hele ki bu uykuyu 1 saatten fazla tuttuysam ve gün batımına yakın saatlerde yaşamışsam vay halime.. Tüm ritmim bozuluyor, gün batımını gün doğumuyla karşılaştırdığım "Aman tanrım yoksa tüm geceyi koltukta mı geçirdim?" dediğim zamanlar bile olmuştur (çocuksuz hayatta tabii, artık öyle uzuuun uykuları ara ki bulasın..)

Kısacası; saat kullanmaya kullanmaya kendim saat olmuş vaziyetteyim. Tuhaf ki ne tuhaf!

13 Şubat 2016 Cumartesi

Anneliğin nesi kutsal?

Birkaç senedir takip ettiğim bir blogger geçen sene anne oldu. Severek takip ettiğim farklı yelpazedeki ilgi alanları, seyahatleri, eşiyle ve dostlarıyla günlük yaşamında yakaladığı hoş kareler, akıcı ve neşeli dili, daha o ilk ultrason yazısıyla birlikte akııııp gitti, yerine devamlı çocuğunun gelişimini anlatan, kendisinden önce kimsenin karşılaşmadığı bebek bakım sorunlarına sanki ilk defa ona, ilk defa yukardan bir aydınlanmayla gelmişçesine çözümler bulduğu, çözümleri kanun hükümleri gibi yazdığı, çocuktan başka tek bir post yazmadığı bir blog geldi.. 1 seneyi aşkındır bu şekilde, çok canımı sıkıyor ama hala içimde bir umut, ha bugün ha yarın, bir gün o güzel farklı tonlara geri dönecek diye bekleyip duruyorum. Ama dönmüyor. Son önerili yazısını sıkıntı içinde okurken demin, artık o renge asla geri dönmeyeceğini fark ettim ve bloğu takibi bıraktım..

Ben bu şekilde düşünüyorsam acaba eşi, yakın dostları, hatta ara sıra belki de kendi ne düşünüyordur acaba? Acaba hiç özlemiyor mudur o eski çocuksuz ama renkli hayatını? Hiç mi eksikliğini duymuyordur başka türlü yazılar yazmanın keyfini?

2,5 sene önce ben de anne oldum. O zaman farkettim ki; insan bir süre devamlı çocuğundan bahsetmek istiyor, sanki dünyada ilk defa o anne olmuşçasına, ondan başka hiç bir kadın böyle hissetmiyor sanarcasına, tuhaf bir tutkuya kapılıyor.. Bağlanma deniyor buna, bir bebeğin tüm o ağlama krizlerine, uykusuz bırakmasına, üstüne başına ağzına dahi etmesine rağmen onu sevip koruyabilmen için genlerine işlenmiş, sadece ilk aylarında koca gözleri, minik burnu ve tuhaf sevimli halleri olmasa çekilir hiç bir tarafı olmayan o tuhaf canlının hayatta kalabilmesi için.. Tuhaf bir ruh hali.. Sonra yavaş yavaş o bulut dağılıyor, çok seviyorsun tabii ama dengeli seviyorsun artık. Tutkuyla değil, saygıyla, neşeyle, şaşırarak falan seviyorsun. Çok güzel bir duygu gerçekten, dilerim Allah isteyen herkese kısmet etsin..

Ama sadece doğurmakla mı oluyor, bence asla! Hayır. 14 senelik can dostum köpeğimi şimdi kızımı nasıl seviyorsam öyle sevdim, biliyorum ne eksik ne fazla.. Ya da çiçeklerini seven, onlarla konuşan, öpen bir kadını gördüğümde "işte annelik hissi" derim, hiç tereddütsüz. Ya da tutkuyla bir kitap yazan bir kadın, bir adam gördüğümde, gerçekten ilgi duyduğu konuda bir tez yazan akademik gördüğümde, bu da annelik işte derim. Ayırmam. Hepsini yaşadığım için bu örnekleri vermek geldi içimden, hepsinde kızımdaki annelik hissini hissettiğim için.. Annelik hissi üretmek demek, sevgi demek, ondan gelen bir tepkiye ya da gösterdiğin emeğin sonucuna hafif bir gururla karışık neşeli bir kahkaha atıvermek demek.. Hepsi annelik hissi.

Kutsal mı? İçine yaratıcılık katılan her eylem biraz insanı tanrıya yakınlaştırdığı için kutsal tabii. Ama sadece doğurmak, hele hele doğurduysan görevin olan beslemek, gecenin bir yarısı uykundan uyanmak, tüm gün onun peşinde oyun oynarken çayını sıcak içememek kutsal falan değil bence..

Bazı kadınlar sırf anne oldular diye kutsal görünmek istiyorlar sanırım. Saçını süpürge eden, kendi hayatını bir tarafa bırakan, çocuğunu dünyanın merkezi sanan anne.. bence kutsal falan değil resmen ruh hastasıdır. Çocuğa layıkıyla bakım ve sevgi vermek tabii ki görevi ama kendine bakmak, eşine dostlarına hobilerine zaman ayırmak, zamansızlıkta zaman yaratmak, hayatı sadece anneliğe indirgememek de lazım. Asıl kutsal olan, anne olduktan sonra hala kadın ve insan olabilmek.. Hala üretebilmek, hala çocuğundan başkasını da sevebilmek, başka şeylere ilgi ve heyecan duyabilmek, başka çocukları da düşünebilmek..

Devamlı çocuğundan bahseden anne bloğlarına karşı değilim, benim de var öyle bir bloğum (hoş ben çocuğumdan çok annelik maceramı yazıyorum diye avutuyorum biraz kendimi ama) ama bloğunu anne bloğuna çeviren ve eskiden yazdığı rengarenk yazıları unutuveren bloglara karşıyım. Bu şekildeki annelere de karşıyım.. Böyle bi silkelemek "yahu ilk doğuran sen değilsin, kafayı mı çizdin kızım, dışarda hayat var, kendine gel" demek istiyorum.. Ben mi anlamıyorum bu annelik işinden, bilemedim ki?! Bir kısmımız doğuruyor, bir kısmımız doğurmuyor, bir kısmımız doğuramıyor ama hepimiz insanız yahu, hayat rengarenk, doğurunca daha bir insan olunmuyor, hayatta binlerce farklı güzellik var, binlerce yaratma hazzı var, büyütme hazzı var, emek verme hazzı var.. Anneliği bu denli kutsallaştırmak nedir bilemiyorum, acaba başka birşey olamamanın ezikliği midir?

12 Şubat 2016 Cuma

Adalet.. Sadece bir kadın adı.

Bugün bu ülkeye, özellikle de adalet sistemine verip veriştirmek istiyorum. Çünkü bu sistemde hakkım yeniyor benim. Hakkımı savunma hakkımı kullanmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Uzun yıllardır yurtdışında yaşayan insanlar için, kontrasttan gözlerin kamaşması ve yanlış giden herşey için verip veriştirmek ne kadar kolay diyorsunuz, değil mi.. İçinde yaşayınca sanki insan daha bir normal görüyor aksaklıkları, kabulleniyor, çemberin dışına çıkmaya gör, herşey batıyor sana. Yine de konuşamıyorsun çünkü "yaban"sın, içinde yaşamadıkça konuşmaya hakkın yok..

Türkiye'de, doğru yolda yürümeye çalışan, hak hukuk değeri bilen insanların çoğu en az 1-2 defa adliyelik olur. Kuraldır bu. Çünkü hukuk sistemi haklıyı değil, haksız kişiyi savunmak üzerine kurulmuştur. Doğaldır bu, çünkü hiç bir masum insan suçu kesin olarak kanıtlanmadıkça suçlu sayılmamalıdır. Çok doğrudur. Fakat adliyeler suçlulardan ziyade doğru insanlarla dolu bugün. Birine acıyıp borç vermiş doğru insanlarla, birine yardım olsun diye senet imzalamış, şahit olmuş insanlarla, birinin hakkı yenecekken kendini ne atıp savunmaya kalkanlarla, bir haksızlığı içine sindiremeyip adliyeye taşıyanlarla ya da gündüz gözüne hakkı yenmiş mazlumlarla doludur.. Gerçekten suçlu olan insanlar ise, pişkin pişkin dışarda elini kolunu sallayarak gezer ve "gördünüz işte dokunamazlar bile" diye hava atar bu adli yetersizliği kendilerinin "doğruluğu" bile ilan edecek derece cüretkarlaşırlar..

Her masum insanın ortalama 2 defa adliyelik olması bundandır bizim memleketimizde.. Ben 36 yaşındayım ve kendime ait 2 dava, ailemin çok yakından takip ettiği bir çok dava ile yüzleştim şu yaşam yolumda. İlki vakti zamanında ülkemiz kirlenmesin, batının çöpü olmasın, bizde gani gani bulunan doğal enerji kaynakları varken nükleerle insan ve çevre sağlığı riske atılmasın diye giriştiğim uluslararası bir çevre eyleminden ötürü. 1 sene sürdü dava sonra "suçsuz"luğum anlaşıldı.

İkincisi tasmasız gezdirilen ve defalarca başka hayvanları öldürmesiyle, insanları yaralamasıyla tanınmış bir köpeğin ve canımdan canın kanlar içinde kucağımda yatarken bana "üzülme üzülme, yenisini alırım sana" diyen psikopat sahibinin koparttığı canın acısını kaldıramadığım için. 2 sene sürdü dava, sonra insan müsvettesi "suçlu" bulundu.

O 2 sene içinde ben davalara gidip gelirken, kaybolan evrakları ararken, öğle arasından bir türlü dönmeyen hakim beyi beklerken, bir sürü şahite rağmen hala olayı anlayamayan bilirkişilere defalarca yaşadığım o kabus dolu anları anlatmak zorunda kalırken, sonunda bu dava zaman aşımına gider bence umutlanmayın hiç bile denmişken.. Bu ülkede adaletin bu derece bozuk olabileceğini ilk defa o zaman görmüşken.. Bir tek şeyi öğrendim; adalet, bir kadın adıydı ve en ateisti bile "yukarda Allah var, o kimsenin hakkını yerde bırakmaz" demeye yönelten bir başka sisteme de hukuk deniyordu.. Davayı kazandık ama umudumu, hukuka olan inancımı kaybettim..

Tam 2,5 senedir evinin önünde motosiklet çarpmasıyla yitirdiğimiz ananeciğimin davası sürüyor. Bugüne dek bir sürü olay yeri tesbiti, şahitlerin dinlenmesi, bilirkişi raporları geçti gitti. Mevsimler yıllar geçti. Dava bitmiyor. Bitirilemiyor. Motorsikleti kullanan kişinin ehliyetsiz oluşu, yaşlı bir kadına çarpacak derece dikkatsiz sürüşü bunlar önemli değil. kafadan üç rakamlı sayıları toplayan, her sabah gazetesinin köşeyazılarını dahi okuyan, hayat neşe dolu ananeme "bunamaya başlamıştı" diye iftira ediliyor, öyle olmadığını kanıtlıyoruz bu sefer yaşlı kadınların evde oturması gerektiği kanununu bilmediği için "ne işi varmış evinin önündeki caddede" deniyor, evraklar isteniyor, şahitler defalarca çağırılıyor artık yaşlı insanlar gidip gelmekten yorgun, ailem her davaya katılıyor, şubat ayında buz gibi yazlık eve gidiliyor, bir de bakılıyor hakim hastaymış gelememiş, bahar geçiyor yaz geçiyor, mevlütüne lokma dökülüyor, sonbahar geçiyor kış geçiyor.. Bitmiyor.

Ben şaşırmıyorum artık, bana normal geliyor, normalimiz bu.. Ama ağır geliyor be dostlar, çok ağır geliyor.. Çekip gitmişim ülkeden, burdaki kuralları kanunları öğrenmişim. Gözüm açılmış. 30km ile gideceksin mahalle arasında denmiş, anaokulu önünde 7km denmiş, 7 yahu 7! Herkes uyuyor, herkes dikkatli. Neden? Çünkü 35ile gittin, bir çocuk ya da yaşlı önüne fırladı, çarptın, kaçarı yok, bir saat sonra hapistesin! Kaçarı yok. Neymiş ananeme çarpan adamın o sıra karısı hamileymiş! Karısı hamile diye adamı masum ilan edecekler.. Benim kızım 3 aylıktı ananem vefat ettiğinde, 1 hafta sonra gidecektik Türkiye'ye, sadece 1 hafta kalmıştı kızımı görmesine, kucağına almasına.. O adamın çocuğu babasıyla büyüdü 2 yıldır. Her çocuğun hakkı analı babalı büyümek ama peki benim kızımın büyük ananesini, annesini büyüten o muhteşem kadını tanıma hakkı? Yok.

Ve ben her mahalle arasında araba kullanırken aman diyorum aman dikkatli ol, bir anlık dikkatsizlik birinin canına, senin küçücük çocuğundan ayrılıp hapse girmene malolur aman dikkat et. Çünkü senin yavrun kadar başkasının yavrusu da hak ediyordu yaşamayı ve sen aldın o canı sevenlerinden... Sen bu dikkatsizliği yaptıysan, biri seni ehliyetsiz o sokağa saldıysa; yeriniz hapishane, ana da olsan baba da olsan yerin hapishane. Ama bizim memlekette adalet yerini bulana dek sen zaten yolunu buluyorsun, değil mi?

Ama masumsan, birine kefil olduysan, birinin hakkını aramaya kalktıysan.. Hemen tepene binerler. Annem mesela doktorluk mesleğini yaparken resmen korumalara ihtiyaç duyuyor hale gelmişti, bir ara doktor dövmek moda olmuştu. Allahtan emekli oldular da kurtuldular bu "yüce" meslekten. Aynı şekilde sadece çalıştığı kurumu daha iyi bir konuma getirmeye kalktı diye eski erkek arkadaşıma "mesleği kötüye kullanma"dan dava açıldığını, çarşaf çarşaf fotoğrafının gazetelere konduğunu duyduğumda "al işte, kesinlikle iftira asla yapmaz ama adını nasıl temizleyecek" dediğimi düşündüm, neyse ki suçluluğu kanıtlandı ama yaşadığı strese bak.. Bunun gibi bin tane sayarsınız siz de, biliyorum..

Bitmiş.. Sistem de bitmiş, adalet de bitmiş.. Bir tek bizim dava hala bitmedi.. Allah'a havale edecekmişiz, haşa, zaten tüm yaşamımız onun elinde, kadere inanırım, ilahi adalete inanırım ama Allah bize beyni neden vermiş, herşeyi ona havale edeceksek toplumun sistemin hukukun ne anlamı var, o zaman herkes orman kanunlarını kullansın nasılsa öbür tarafta iahi adalet var, vur patlasın çal oynasın o zaman... Hayır Allah'tan önce, bu dünyada da ceza çekilmesi lazım.. Yoksa ne anlamı var ki..?

Hamiş 1: Fotoğrafta ben, anenem ve dedem ile, onların hep anlattığım falezlere kurulu evlerinin kocaman balkonunda.. O balkonda geçen her saniye meğerse, Orhan Pamuk'un değimiyle "yaşamımın en mutlu günleriymiş, bilemedim.."

Hamiş 2: "Adalet; sadece bir kadın adı bu ülkede" sözünü geçen yıllarda duymuştum ama kimin söylediğini bulamadım, eğer orjinalini bilen varsa, lütfen belirtsin, emeğe saygı duyduğum için kaynak olarak eklemek isterim..