proje 365 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
proje 365 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2025 Salı

Ağustos Ortası Raporu

Ağustos 1 dedik mi, Bavyera eyaletinde okullar kapanıyor. Almanların herşeyleri gibi yaz tatilleri de planlı programlı, yollarda ve mekanlarda doluluk yaşanmaması için, eyaletlerin hepsi aynı anda tatile çıkmıyor. Kuzeydekiler, biraz da hava durumu nedeniyle tabii, bizden neredeyse 1 ay önce çıkıp Ağustos ortası okula dönüyor mesela.. En geç çıkan, en güneydoğudaki Bavyera eyaleti... Ağustos 1'de tatil başlıyor, 6 hafta boyunca yani Eylül 15'e dek sürüyor tatilimiz. 

Normalde hemen Türkiye'ye kaçardım ama bu sene tatilin ilk 18 günü Almanya'da kalmayı tercih ettim. Biraz buranın yazını yaşamak istedim (ama Murphy ters köşe etti, şu son birkaç güne dek 14 derece yağmurlu havayla diz dize göz gözeydim), biraz da çocuklar ısrar ettiler, arkadaşlarıyla planları vardı. Fakat açık söyleyeyim son 3-4 gündür o kadar zorlanıyorum ki, depresyonun dibine vurdum (resmen ölümü, ölmeyi falan düşünüyor, huzurla ilişkilendiriyorum yahu! Karnımda kırmızıdan mora çalan, garip, ben gibi bir şey çıktı, hem korkuyorum hem de tuhaf bir huzur kaplıyor içimi!)

18 günün en güzel günü <3 açıkhavada film

Neyse bu hafta geliyoruz memlekete inşallah kısmetse. Karnımdaki şeyi de göstereceğim tabii. Umarım kötü bir şey değildir çünkü eminim tuzlu suyla ilk temasımda hayat birden 180 derece değişecek, birden aşırı mutlu, neşeli bir insan olup "aman da hayat ne güzel, yaşamak ne güzel" olacağım...... Neyzen Tevfik ne der: "Ben kaç kişiyim?" (Bunu "bende kaç ben var" olarak yazacaktım ama şu "ben" konusu, bu sıra tekin bir konu değil.... :P ah şu çift anlamlı kelimelerimiz ah).

Bu 18 günde neler yaptık bak:

İlk hafta hava buzzzz gibi ve yağmurluydu. Bay 8 yaş önce "İlk Yardım Kursu"na gitti, sonra "Çakı Ehliyeti" aldı :))) Bir gün babasıyla işyerine gidip stajyer oldu, bir gün de babası ve kuzenleri önderliğinde doğadan mantar toplama aktivitesine gitti (gece de yediler bu mantarları ama ben dedim aman sakın ha, "babana bile güvenme, ölürsün valla" neyse benim oğlan dışındakiler tüm mantarları afiyetle yemişler - kimse de ölmedi, şaşkınım). Bayan 12 yaş ise, "yıl içinde çok yoruldum, yıprandım, dinleneceğim" diyip, tüm hafta boyunca evde keyif yaptı. Bu şu demek oluyor: 11'e dek uyanmamak, tüm gün pijamalarla takılmak, yatakta, hamakta ya da salon koltuğunda yatıp bacakları havaya dikerek kitap okumak (ne enfes şeydir, bilirsin..) İlk hafta, bu şekilde gayet güzel geçti bitti. "Aman da ne kadar güzelmiş Almanya'da tatil" türü cümleler yazmışım defterime, şimdi bakınca ağlamaklı oluyorum :))))

İkinci hafta, Bayan Sosyal Kelebek pijamalı ev hayatından sıkıldı tabii. Bu sefer de paso sosyal aktivite içine girdi. Şansına hava da düzelince, arkadaşlarıyla buluşmalar, piknikler, havuza gitmeler, göllere gitmeler, gece birbirlerinde kalmalar derken çocuğu 7 günün anca 3 günü falan görebildik.. Fakat bu sefer de oğlum "evcilleşti". Ama oğlan çocuğunun evcilleşmesi malumunuz, kız gibi önce kitap kurduna dönüşmek, koza kurup sonra da sosyal kelebek olarak hayata uçmak şeklinde olmuyor. Sabahın 7'sinde kalkmak ve totosu oturak görmeden akşamın 8'ine dek koşturmak anlamına geliyor. Üstelik 5 dakikada bir anneeeeeaaaaağ sıkıldığğğğğğğm. 

ana oğul saçlarımızı pembeye boyadık, nasıl olmuşuz?
:))) şaka şaka, app ayol.
ama ben şahsen sevmedim de değil!

"Anneaaağ" kişisi de bu sene "kariyer meraklısı" oldu malum, benden hizmet bekleyen bir sürü danışanım var, gün içinde en az 4-5 saat çalışmam gerekiyor, danışanlara "kusura bakma kardeş, 6 hafta depresyonunla, anksiyetenle sen kendi imkanların dahilinde ne yaparsan yap, ben tatildeyim haydi baaaay" denmiyor.. 

Baktım olmayacak, 10 günlük bir plan yaptım yavruya. Planlama uzmanı anneyiz ne de olsa.... :))) Maksat: Namım yürüsüüüüün. Evladıma çizelge çizdim. Günde 11 tane yapması gereken iş var: açık havada zaman geçirmek, anneye ev işlerinde yardım etmek, spor yapmak, 30dk kitap okumak, 5 adet matematik problemi çözmek, 30dk nintendo oynamak, 1 saat tv izlemek, 1 porsiyon sebze yemek, oyuncaklarla oynamak, ailecek oyun oynamak ve 30dk anneyle kucaklaşmak :)) 

Tabii ebeveynlik demek %50 tehdit, %50 rüşvet demek, bilirsin... Ben de rüşvet olarak şunu sundum: 11 madde, 10 gün yani 110 madde eder. Eğer bu maddelerin 50'si başarılırsa 5 euro ödül (sadece tv izlemek, nintendo oynamak bile 2 maddeden 20 puan ediyor yahu!), 50-80 arası başarılırsa 10 euro ödül, 80-100 arası başarılırsa 20 euro ödül ve 110'u birden başarılırsa taaaaaam 25 euroluk ödül :))) Allahım benim gibi sosyalist biri nasıl buncağız kapitalist yavrular yetiştiriyor yahu?! Utanç tablosu ama başka türlü olmuyor yahu yeminle olmuyor! Bir de ihtimal vermedim, bu bir iki gün yapar sıkılır kesin yırtarım dedim... Tabii evlat kapitalistin önde gideni, 110'unu birden başardı babasını satiim ya!

sıkılan çocuk yaratıcı olur, 
bizimkinin yaratıcılığı bile kapitalist yahu!

Öyle böyle 18 günü bitirdik görüyorsun..... Hayattayız. 

İnnnşallah yakında Bursa'ya ve oradan da İzmir'e varabilirsem, ben de birilerinin çocuğu, birilerinin özlediği arkadaşı, birilerinin kıymetlisi gibi davranabilirsem, biraz kendime gelirim diye umuyorum. Biraz da tuzlu su, güneş, baygın sardunya ve zeytin kokusu, Ağustos sonu geceleri, süt süt ot kokusu..... Çok özledim çok.... İnşallah sağlıkla, neşeyle, huzurla geçer şu 3 haftalık tatilimiz, inan çok ihtiyacım var sevgili blogcuğum, çok.......

Haydi kal sağlıcakla, Ağustos sonu rahatlamış, huzuru bulmuş vaziyette buluşalım yeniden canım blogcuğum.....

28 Temmuz 2025 Pazartesi

Temmuz Raporu

Türkiye ve dünya gündemi yine sancılı, girdiğimde çıkamıyorum. Onun yerine gel benim küçük evrenimde neler olmuş, biz ona bakalım.... Ne diyor Nermin Yıldırım: "Küçük telaşlarda kaybolup, büyük dertleri unutmak.."

*

Bizim küçük evrende, Temmuz Telaşları:

Yoğun eklem ağrıları ve baş dönmesi ile bir ara "hah bu sefer Tahtalıköy'e erişimim 5G üzerinden sağlanıyor" gibi hissettiğim, koştur koştur geçen ve geçmiş yıllardan da sabıkalı olduğu için, pek çekindiğim bir Temmuz'u daha, kayıpsız ve ayıpsız geride bırakmayı başardım çok şükür.. Fakat bu eklem ağrıları, özellikle bel ve leğen kemiği bölgem bu ay beni hem fiziksel hem psikolojik anlamda çok zorladı. Doktora "gözünü seveyim bir MR yaz bana" diye yalvardım çünkü burada hâlâ "çok oturma, yoga ve pilates yap, bitki çayı iç"çi bir sistem var.. Yine aldığım cevap "biraz daha spor yap"... 

Yahu daha ne kadar spor yapabilirim? Her gün Milie ile 1,5 saate yakın yürüyorum, haftanın 3 günü yoga, 1 günü jimnastik yapıyorum, okula falan hep bisikletle gidip geliyorum, tanesi 4 saat süren çılgın ev temizliklerimi sayma bile... Daha ne yapayım bilmiyorum ki?! Bence Alman doktorlar tarafından çok pis ihmal ediliyorum sevgili blogcuğum ve annemlere yük olmayacak olsam (çünkü elimden tutup beni doktor arkadaşlarına götürmelere falan kalkıyorlar) Türkiye'ye geldiğim gibi kendimi Türk doktorlarına emanet edeceğim. Vallahi bıktım bu "enerjiciler şifacılar grubu"ndan. Bi' MR çekin ya gözünüzü seveyim sanki kendi cebinizden çıkıyor! Neymiş "gereksiz test, devlete yük"..... Peh!

Yoga yap, neyine yetmiyor..

- Eşim maşallah turp gibi. Sinir oluyorum :)) Ben her sabah heryerim tutulmuş, ağrır vaziyette iki büklüm yataktan çıkmaya çalışırken, o maşallah delikanlı gibi fırlıyor. Adam her gün 40km bisiklete binmekten Michelangelo'nun David'ine döndü.... Geçen gün bunu komşuma anlattım, o da bana "genç erkek aldın ondan, kendinden 5-6 yaş büyüğünü alsaydın birlikte çökerdiniz" dedi :)))) Alman kafası, ama haklı ayol.. Şaka bir yana, erkeklerin kadınlardan daha geç çökmelerine sinir olmuyor musun sen de? Ama biz daha uzun yaşıyoruz deme, çökmüş vaziyette uzun yaşamanın anlamı ne?!

hayat akıp gidiyor :P

- Kızımın 12. yaş gününü 40 gün 40 gece olmasa da, 40 saat süren bir partiyle kutladık. Her sene olduğu gibi bu sene de ben "bu sene son!" dedim. Hı hı evet, seneye yine görüşürüz blogcuğum.

- Oğlumsa kafayı Pokemon'la bozdu. Okulda çılgınca bir kart değiş tokuşu var ve çocukların hiçbiri de Pokemon'un asıl oyununu bilmiyor :)))) Bu işe bir el atıp kuralları öğrenelim dediysem, of, yemin ederim kafam almadı.. O kadar karışık ve o kadar ince ayar ki, kim neyi ne yapıyor daha onu bile anlamadım. ChatGPT'ye danıştık, "8 yaşa anlat" dedik olmadı, "bilale anlatır gibi anlat" dedik, biraz anlar gibi olduk ama ı-ıh... En azından şimdilik hangi kart ne kadar kıymetli, çakma kartları nasıl ayırd ederiz vs. ancak bunları öğrenebildik.. Bu da bir şeydir. Aranızda bu işten anlayan biri varsa: imdaaat!

- Çocukların okulu da cuma itibarıyle 6 haftalık yaz tatiline girecek. Bir de buna imdaaat :))) Tabii sizdeki 3 ayın yanında 6 hafta nedir ki diyorum, yanlış anlaşılmasın..

L.'in tatil başı ve tatil sonu görüntüleri :)))

- Millie bu ay içinde 4 defa boyun ve belden çift geçmeli tasmadan kurtulup deli danalar gibi koşarak kaçtı... Ödüm ağzıma geldi... Maalesef sokak köpeği olduğu için herşeye karşı müthiş bir güvensizlik duyuyor. Ben onu yakalayayım diye koşunca daha da panikliyor. Ay delireceğim. Köpek önde ben arkada deliler gibi rekora koşuyoruz (böyle anlarda belim ve leğen kemiğim gayet iyi bu arada, hakikaten psikosomatik midir nedir?). Hayır dışarda benden kaçan köpek, eve gelince de sürekli peşimde, gecenin 4’ünde tuvalete kalksam, o da peşimde! Eşim "bu senin gölgen" diye dalga geçiyor... Sevimli de kerata.

Baba oğul Millie’nin Pokemon kartını yapmışlar
:))

- M. hayatının ilk "ev partisi"ne katıldı! Ev partisi denince benim aklıma anne ve babası tatile giden bir gencin evinde, yaklaşık 200 adet 15-16 yaşında kızlı oğlanlı gençlerin toplaştığı, bangır bangır müzik dinleyip, evin her yerinde öpüşüp durduğu, su gibi alkol içip şeker gibi hap yedikleri, gece de havuza girdikleri ve sonu mutlaka polisle biten bir mizansen geliyor aklıma (fazla amerikan filmi izlemekten ötürü) ve buna rağmen izin vermek de baya baya "annelik sınavı" oldu benim için :)) 

Fakat en yakın arkadaşıyla katıldıkları partide, asıl doğum günü "çocuğu" 55 yaşında bir babaymış ve yakın arkadaşının anne babası da davetliler arasındaymış diyereeek, tamam demiş bulundum ama evet gece havuza girmeler falan olmuş ve arkadaşının babası "valla eve 4'te döndük, hâlâ feci hangover'ız" deyince de biraz "oyyy" olmadım değil.. :)) M. için tam bir kültür şoku olduğunu tahmin ediyorum. Her ne kadar kendisi "hmm fena değildi, havuz neyse ki ısıtmalıydı" falan gibi yorumlar dışında pek renk vermese de... :) Minik M. büyüyor yahu.....

gençlerin arasında ortayaşlı ben :P

- Orta yaş deyince.. Yakınımızdan iki çift boşanıyor. Çok acaip işler dönüyor sevgili blogcuğum. Burda yeni moda bir sistem var: çiftler boşanıyor ama çocuklar evde kalıyor, haftanın 5 günü anne o evde, 2 günü baba evde... Çocuklar evlerinden ve düzenlerinden olmuyor.. Çok hoş di mi.. Lakin şimdi bu denkleme anne va babanın yeni kız ve erkek arkadaşlarını ekle.... Hah :))) Neyse ben de büyük bir açık kalplilik ve ilgiyle izliyorum (elime çekirdek alacağım utanmasam) bakalım sonuç ne olacak..

- Yine yakınımızdan boşanmakta olan diğer çiftin boşanma nedeninin "baba"nın aslında gay olduğunu anlaması olduğunu öğrendik, adam 3 çocuk yaptıktan sonra, 45 yaşında "açılmaya" karar vermiş. Olabilir, zararın neresinden dönülse kârdır elbette... hakkıdır. Lakin iş döndü dolandı yine bana patladı çünkü adam LGBTQ+ ile çalıştığımı duymuş ve benden destek istedi... Eşim de diyor ki: "ben bu adamı ve karısını azıcık tanıyorsam, adam numara yapıyor. Bu kadından ve evlilikten başka bir şekilde çıkış olmadığını anladığı için bu çıkışı buldu uyanık." :))) Ay delireceğim. Bir erkeğin tanıdığı bir başka erkeğin gay olduğunu sonradan öğrenip de kabullenmesi neden bu kadar zor? Ne yazık ki danışmanlık veremem, etik değil, önceden tanışıyoruz..... Ama hakikaten ilginç bir durum, çalışmayı çok isterdim! :)

Bahçeden 🥰

- Ve son olarak; ayın son günlerinde verdiğim kararla, yeniden "öğrenci oluyorum" sevgili blogcuğum. Farklı bir psikoterapi alanında eğitim almaya karar verdim. 3 sene sürecek bir eğitim bu. Umarım altından layıkıyla kalkabilirim.... Eylül'de başlayacağım kısmetse.... Bol şans dile bana, 47 yaşımda, tam 18 senenin ardından, yeniden öğrencilik :P Bakalım nasıl olacak....

Haydi öptüm! Neşeli, sağlıklı, ağrısız sızısız bir Ağustos olsun <3 İçimize biraz ferahlıkla kapatalım:

bizim diyarlarda son 10 günün özeti..

29 Haziran 2025 Pazar

Haziran Raporu

29 Haziran. Saat 08.25. Yatakta oturmuş, serinliğin keyfini çıkartıyorum. Birkaç saat içinde yine dayanılmaz olacak sokaklar.. Önü topu sadece 29-30 derece ve bu bana on onbeş sene önce Fransa'da 32 derecede yüzlerce insanın öldüğü yazı hatırlatıyor.. Ne kadar da şaşırmıştık biz, 45 derecelere alışık Türkiyeliler.. 30 derecede de ölünür müymüş yahu!? Ve fakat, bugünlerde, anlıyorum ki, ölünür.... Buradaki sıcak bizim sıcağa benzemiyor. Evler ona göre yapılmamış, sıcağı içeriye hapsediyor, otobüslerin çoğunda klima yok ve sokaklar offff sokaklar... Sanıyorsun ki ağaç çok diye serin olur ama toprağın türü mü, nem basınç oranı mı, dağsızlık mı, nedir bilmiyorum, korkunç bir sarı-sıcak.. 


Bu sıcağın ortasında oğlum ateşli bir ishal geçirdi, belki onun psikolojisi de içimi daha da yaktı ama geçen hafta bir öğle vakti "Yarabbi, şöyle şakır şakır yağsın artık dayanamıyorum ne olursun!" dedim... Nasıl içten dediysem, 15dk sonra resmen muson yağmurları gibi indi :))) İçim temiz, dilediğim oluyor sevgili dostlar. Ama o serinlik 24 saat bile sürmedi, bu sefer üstüne nemli bir sıcakla devam....

Neyse, bana "bunu 30 derece için mi diyorsun, biz neyleyelim" diyorsanız, inanın buranın 30'u bizim 45 gibi hissediliyor diyeyim... Hatta bir de bomba, bu blogta asssla okumadığınız bir laf edeceğim: Kışı özledim yahu! Ben! Kışı! Tövbeeee......

Bu arada; 2025'in yarısının geçmiş bitmiş olduğuna ve dahi günlerin de yavaş yavaş kısalmaya başladığına inanabiliyor musunuz?! Eyvaaaah.... Kış kapıda :))

Ama önce güzelim Haziran:

Haziran'ın ilk yarısı tatildi ve biz dördümüz, annem ve babam sayesinde, Antalya'da çok güzel bir oteldeydik. Normalde ben HD otel konseptini hiç sevmem, yediğim içtiğim zaten üç şey, insandan kaçarım, aktivitelere katılmam, gece erken yatarım yani hem parama yazık, hem de sinirlerime. Fakat bundan 6-7 sene önce yine birlikte gittiğimiz Güral Premier'in havuzlu villa tipi odaları aynen butik otel hissi veren şahane bir konsept. Yine aynı yere gittik ve yine çok memnun kaldım. Otel yemyeşil, her yer havuz, yemekler gayet güzeldi ve personel hakikaten çok çok çok içten ve kibardı..

restaurant önü afiyet olsun müziği

yammmm

Bu konsepti sevmeyen ben bile çok sevdim, çok tavsiye ederim. Tabii gittiğimiz tarih sezon başı ve otel ancak %70 doluydu, Temmuz ve Ağustos'ta bambaşka bir ortam olabilir..... Bu tip oteller sezon dışı güzel oluyor. Hoş bana kalırsa, Türkiye'de her yer sezon dışı ve haftasonu dışı güzel........ İnsan yoğunluğu nasıl etkiliyor değil mi algımızı... Bunu kendime "yalnızlık sıkıntısı" duyduğumda hatırlatmalıyım! "O yalnızlık değil, desteksizlik, karıştırma" demeliyim....

Gitmeden terapistime söz vermiştim, o da yüksek sesle gülmüş, "haydi bakalım" demişti ama sözümü tuttum ve çok uyumlu, hiç mızırdanmayan, her şeye "he" diyen maskemle 8 gün hem kendime, hem çevreme güzel bir tatil yaşattım :) Çok sevimliydim çok. Hatta o kadar sevimliydim ki, eşim "ya ne olur bu tatilin bir benzerini de Ağustos'ta Yunanistan'da yapalım, annenler ve annemle" demesin!?! Adamın fantazisine gel: Benim annem, ben, benim kız, kayınvalide, bu hepsi kendi çapında birer "ana kraliçe" olan "mahşerin dört atlısı" ve tabii babam, eşim, oğlumdan oluşan, yanımızda gezen, kurbanlık koyunlarımız.. Manyak mıdır nedir yahu? Neyse ki annem golü yemedi. "Belim ağrıyor, öyle yürüyüşlü gezmeli tatiller artık bizden geçti yavrum" diye kibarca reddetti eşimi :)))) Minibüs kiralayacakmışız, 7 kişi Yunanistan'ı turlayacakmışız. Ahahahahah... Ay adam canına susamış.

hasta olduğu için oğlumsuz..

hasta oğlumlu, bu sefer de babamsız :))
bir türlü toparlanamadık..

Tatil dönüşü, eşim canım benim, bir de "kocalıktan ve babalıktan yıllık izni"ni kullanmak üzre, Arnavutluk Karadağ arasındaki dağlık araziye tatile gitti, 8 gün DAHA. Doğada survival yapıyor. Ben de iki tavşan bir köpek bir önergen ve bir hastalıktan yeni kalkmış oğlancağızla ve 30 derece sıcak havayla başbaşa ayrı bir survival içindeyim.... Benimki sayılmıyor. 

yılın keyif fotoğrafı.... bikini, kokteyl, havuz, yeter, artar, çok şükür.

"Bizim hanım çok cool'dur" desin diye değil, burada malum demokrasi içinde yaşıyoruz, gitmesine laf edemiyorum, çünkü bana "e sen de git bence, ben bakarım ne olacak ki" diyor ve haklı bakar ama ben maalesef tam Türk tipi anneyim, çocuklar hastayken asla gidemem böyle.. Bir de dönüşte burnumdan geliyor, ev evlikten çıkmış oluyor, koca burnout geçirdiğini itiraf etmemeye çalışsa da cortlamış oluyor, dönüş yani çok zor oluyor fiziksel ve psikolojik anlamda, gözüm yemiyor.. İki günlük keyif için o dönüş sefaletini çekmeye...... Ama eşim döndüğünde düzen hala aynı olduğu için, elbette farkında değil. Sonra bir de anlatmaya kalksam "mükemmelliyetçisin, standartların çok yüksek..." yok canım kalsın, ben mutluyum evimde çocuklarımla, hayvanlarımla, bahçemdeki frenk üzümleriyle........ Sen git, buyur gez.

bu sene bahçeden çıkan tek ürün :( sıcaktan hiçbir meyve olmadı..

Eskiden "çocuklar büyüsün, ben de gideceğim" derdim. Şimdilerde "ben bulunduğum halimle mutluyum aslında, gitme ihtiyacım yok" diye düşünüyorum ama bu bir tür tükenmişlik ve vazgeçme mi, yoksa hakikaten içten gelen samimi hislerim bu mu, onu pek bilemiyorum. İkincisiymiş gibi geliyor ama çocuk hastalıkları ve yalnızlık yine beni aşırı zorluyor, aşırı dibe indiriyor... Desteksizlik..... Desteksiz duramıyorum galiba ben hayatta yahu :( Bunu öğrenmem lazım. Destek olmadan da nasıl dik durulur..... Evet bunu öğrenmeliyim (var mı bilgin / deneyimin?)......

Fakat itiraf edeyim. Hastalık dönemleri dışında, tek ebeveynlik aşırı hoşuma da gidiyor aslında... Herşey tamamen benim kafama göre, düzenim, planlarım.. Misal koca yokken çocuklardan birinin okul partisi vardı ve ben görev aldım, pastalar yaptık pastalar sattık. Çok sevdim tezgahta durup herkesle çene çalmayı. Yanımdaki kadın "size bayıldım, nasıl herkese tek tek özen gösterebiliyorsunuz, bu bir yetenek" dedi.... Çok hoşuma gitti utandım.... Ama evet seviyorum böyle şeyleri. Birebir insanlara dokunmayı, birebir ilişkileri çok seviyorum... Misal normalde satıyoruz o pastaları ama bir çocuk köşede izliyor parası yok anne babası yok gelmemiş, dikkatimi çekti o kalabalıkta ve hemen peçete üzerine en çikolatalısından kekler tuzlular koydum ve verdim çocuğa. "Annem yok" dedi, "ben annenle konuştum istediğini yesin dedi" dedim... Nasıl ışıldadı yüzü görmeliydin.... Saçma sapan ufacık bir detay ama dünya bunlarla dönüyor sevgili blogcuğum.... Gazzedeki çocuğa oturup ağlamak ve hiçbir şey yapamamak yerine, tam önündeki önündeki çocuğu fark edip güldürmekle..... 

Bak şunu diyeceğim. Bloglarda çok okuyorum, haberleri izliyorum, izlemesem vicdanım elvermiyor, izlesem mutsuz oluyorum elimden bir şey gelmiyor diyorsun ya. Çözüm de bu..... 1 gün hiç tv izlemesen, sosyal medyaya bakmasan, deney yap mesela, bakalım kötü mü hissedeceksin, aksine iyi mi? Ama o deneyi yapmaya cesaretin var mı onu bilemem ;) Çünkü bazen kendi küçük dünyalarımızdaki sıkıntılardan kaçmanın bir yolu da, daha büyük ve çözülemez olduğunu bildiğimiz sosyal meselelerle aklımızı (kendimizi) oyalamak.... Bir tür: kolaya kaçmak.

Ağır dedim değil mi... O zaman, sessizlik :)

İşte böyleeeee. Güllerin ayı Haziran da bitti. Güller gitti. Sıcaklar bastırdı. Karpuz kabuğu denize düştü. Size tatil başladı, bize teee Ağustos'a dek okul ve iş var. Haydi o zaman Temmuz hepimiz için sakin, huzurlu, ferah bir ay olsun!

EKLEME: Bu yazımı okumanı isterim, medyayı takibi bırakamıyorsan özellikle.

27 Mayıs 2025 Salı

Mayıs Raporu

Bu yazıyı dört defa yazdım, beğenmeyip sildim. Bu beşincisi! 

Nedense Mayıs'ı bağlayamıyorum; hani quilt battaniyeler vardır ya, her bir parçası bağımsız ve farklıdır ama arada bir bağlantı örgüsü vardır, sonuçta ortaya düzenli bir bütün çıkar.. Tüm ay kafayı bu metafora taktım. Çünkü bu ay hislerim ve düşüncelerim çok dağınık, uçuşkan, birbirinden bağımsız.  Fakat ara örgüsünü beceremiyorum, bir türlü bağlayıp anlamlı bir bütün çıkartamıyorum yaşamıma dair.. 

Hayalim bu:

Gerçekler bu:

Ben de vazgeçtim. Dedim ki, bağlamaya uğraşma. Demek ki bu ay da böyle.. Okurken yorabilir, üzgünüm ama bu ay olan bitenleri kafama estiği gibi, madde madde yazacağım: 

1). Bel tutulması ve sonrasında yaşanan "spor devrimi". 

Belim iyileşince, güneşi selamlama rutinime geri döndüm ve bir sürprizle karşılaştım: Güneşi selamlamaya kalktığımda, Milie mutluluktan deliriyor! :)) Çünkü bu hareketler köpek dilinde: "haydi gel oynayalım" anlamına geliyor :)) Bu, yani Milie'nin gelip neşe içinde bana katılması, birlikte "köpek duruşu" falan yapmak, çok tatlı bir his.. Unutmuşum, Semo da babamla biz yoga yaparken çok mutlu olurdu.... 

Güneşi selamlamaya ek olarak, sabah rutinime 20dk. yogayı ve 10dk. meditasyonu yeniden ekledim, umarım uzun vadede belime ve ruhuma iyi gelir, dedim.

İnsan neye niyet ederse, eninde sonunda olduğuna inanıyorum. Geçenlerde izlemediğimi iddia ettiğim ama acıklı aşk sahneleri nedeniyle bir türlü vazgeçemediğim (ergenliği 85-95 arasına denk gelmiş biz kayıp kuşak için geçerli durumlar bunlar, bu tür kanırtan, kavuşulamayan aşk hikayelerine bayılırız biz) Bahar dizisinde, Bahar dedi ki: "Ben bu hayatta zamanlamayı hiç beceremedim." 

Sanırım bu benim için de geçerli. Ya istediklerim hemen oldu ve ben hazır değildim, anlayamadım önemini. Ya da o kadar geç oldu ki artık umurumda değildi, sevinemedim... Fakat bu tamamen benim kendi farkındalık ayarlarımın bozukluğuyla da ilişkili, biliyorum.. Bu konuda içim dolu dolu. Yazacağım, mayalıyorum biraz.... Fakat şöyle diyeyim, bu ay "yoga matı" bana çok iyi geldi....

hava güzelse hep bahçeye serdim <3 
burada mesela "istediğim" ile "sahip olduğum" bir..

2). Bisiklet turnuvasına katıldım.. Ben? Vallahi dünyanın sonu geldi.

Bu ay kızımın okulu Bavyera genelinde yapılan bir bisiklet turnuvasına katıldı. 6A sınıfı olarak, öğrenciler, veliler, kardeşlerden oluşan bir takım kurduk ve turnuvanın online platformuna o gün yaptığımız kilometreyi giriyoruz, 3 haftanın sonunda kazanan takıma hediyeler var.

Burada bir dur şimdi. Evet tipik Almanya klasiği: sistem tamamen güven üzerine kurulu ve sonunda ödül olmasına rağmen kimse yaptığından fazla bir rakam girmiyor sisteme! Misal biz ailecek her gün 34.2km yapıyoruz ve eşime "ya 35 yazsana, 34.2 ne, yuvarla işte" dediğimde bana öyle bir baktı ki sanırsın anayasayı yıkıyorum. Bu ülkede dolandırıcılığın olmamasının nedeni bu işte: küçücük yaştan çocuklara bu terbiye veriliyor.. Olay bir bisiklet yarışı değil; hem dürüstlük, hem sporculuk, hem de takım ruhunun kazanılması... Vay be. Biz nerdeyiz adamlar nerde bölüm 7463836.

;)))

3). Memleketim memleketim.

Türkiye'yi yine de tercih ediyorum çünkü 1). Bu kadar "doğruluk" bünyede "sıkıntı" hali yaratıyor bir noktadan sonra. Bazı şeylerin eksik, bozuk, kusurlu olması lazım insan hayatında.. Tabii bizimki gibi "neresini tutsan elimde kalıyor" hali de sıkıntılı... Bir orta yol olması lazım..... 2). Almanlık genel anlamıyla benim için gerçekten itici. hayat boyu aklımda olmayan bir şeye, olduktan 12 sene sonra, hâlâ alışamadım....

Bu ayın temalarından biri de Alman Vatandaşlığı idi benim için. Memlekete kızıp kızıp "yok bu sefer yeter artık geçiyorum Alman vatandaşlığına" diyorum ama bir iki hafta sonra yumuşayıp, "ya şu dünyada en son benden Alman olur"a varıyorum. Yine böyle haller içindeydim. Bu sefer form bile doldurdum, son dakikada iptal ettim :) Açık söyleyeyim, İtalya, İspanya falan gibi ülkelerde olsam çoktaaaan çifte vatandaşlığa geçmiştim (milliyetçi değilim yani) ama Alman... Yok ya... Ülkemiz ne kadar toksik bir koca gibi davransa da, seviyorum yahu.... Düzelir, düzelir.... 

Liam Carpenter, burada bir efsane ;))

4). Analiz, Sensei arayışım, Aktarma..

Analizde birinci sene bitti, daha çok başındayız be blog. Bu analiz zaten bir battın mı, bir daha çıkamadığın bir şey anladığım kadarıyla. Analistimle ortak bel tutulmamızdan sonra, ben dümdüz "aktarım olmasın bu" diyerek dayandım kapısına ve başladık bendeki bu "sensei arayışı" üzerine konuşmaya.. Nedir o dersen... Ananemi yitirdiğimden beri artan bir "yaşlı ve bilge insan" arayışım var. Yürüdüğüm yolda benden önce yürümüş olan, bana yol gösterebilecek, tercihen 60 yaş üstü birini arıyorum yıllardır hayatımda, bilinçsizce.... Bunun farkına geçen gün çok acaip bir şekilde vardım:

Benim Miroslav Tadic hayranlığımı bilir misin? Bilmiyorsan ayıp sana :)) Şu tanrısal müziklerin üstadı, sağdaki zat (soldaki de Vlatko Stefanovski ayrı bir üstadtır):

vaktin azsa direkt 40.07'ye atla benim için..

İşte bu Miroslav Tadic'le geçen mailleştik biz. Birkaç dizi mailleşme sonrasında da Tadic bana Temmuz konseri için özel yer ayırtacağı sözünü verdi (çünkü aslında oğlumla, yani 8 yaşındaki hayranıyla tanışmak istiyor). Sanki Holywood'un üç Ryan'ından biriyle mailleşmiş gibi bir heyecan duydum ben :)))) Dedim noluyoruz yahu. Bu salt bir müzik aşkı olamaz, birşey var bu işte. Sonra baktım aaa etrafım böyle işinde çok iyi yaşlı adam ve kadınlarla dolu (cinsiyet ayrımım yok, demek ki cinsel bir konu değil). O an karşımda oturan da analistim, kendisi de 70li yaşlarda bir adamcağız :) Bana muzip muzip gülümsüyor... 

Neyse uzun lafın kısası, ben ergenlikten beri bu tip adam ve kadınlara hayranımdır. Belli yaşa gelmiş, ununu elemiş eleğini asmış, bilgeliğiyle etrafa ışık saçan adam ve kadınlara. Tabii ki ananem. Tabii ki ananeme olan özlemim.... Ananemi bir motorsiklet kazasında yitirdim (böyle yazınca çok havalı oluyor, biraz da düşen yüzüm gülüyor... ondan bu cümleyi tercih ediyorum bir süredir). Fakat onun yokluğundan açılan boşluğu nereye "aktarayım" bilemiyorum. O kadar büyük bir boşluk ki, bir kişi yetmiyor, yoksa analiste aktaracağım.. Dolmuyor. Ben de nerede yaşlı ve bilge insan varsa hop oraya.... 

Rhododendron

Analistim benim yaşam hayalimi güzel ortaya çıkarttı: günün birinde böyle bir yaşlı olabilmek, birilerine fener olabilmek... Umarım olabilirim günün birinde, dedim.. 

O da dedi ki: şu anda da öyle birisin.... Danışanlarını düşün.

Bu konuda düşünüyorum..... Çok hoşuma gitti bu sözleri ama yine de tam oturmadı, sürekli bir "bütünleme tamamlama" isteği var içimde, yazının başında bahsettiğim gibi.. Bir sürü alakasız parçayı birbirine bağlama isteği, beklentisi... Yapamadıkça ümitsizlik hissi, başarısızlık duygusu... Hayatımın yetmeyeceği korkusu.... 

Bu ay kafam bunlarla doluydu ve dışarıda olan bitene fazla odaklanamadım.... Ama doğadaki güzellikleri fark ettim :) Onlarla bitiriyorum... Hepimize güzel, hafif, tatlı, dengeli bir Haziran diliyorum.

son leylaklar <3

29 Nisan 2025 Salı

Nisan Raporu

Nisan: ve nasıl da birden değişiverdi dünya!

1. Değişim: Milie.

Nisana 6 baş ile başlayıp, 7 baş ile bitirdim :)) Ev nüfusu artık +1. Milie geleli 10 gün oldu, kendime 15 günlük bir deneme süresi belirlemiştim ve henüz daha bir 5 günü daha var, fakat şimdilik uyumlu, sakin, akıllı bir köpek gibi duruyor. Bir de evde bir iki saat yalnız kalabilmeye ve arabada kusmadan seyahat edebilmeye alışırsa.... 

"Nereden çıktı, derdin az mı geldi?" derseniz.. Gelmedi de.. Ben aslında tüm yaşamımı köpekle geçirmek istemiştim. Öyleydi planım, taaaa 10 yaşımdan itibaren. Ve bunu 14 sene yaşama zevkini de tattım. Fakat köpeğimin travmatik kaybı nedeniyle, 20 senedir, bir daha köpek alamadım. Korktum. Kızım yıllardır istiyordu ve bu paskalya tatilinde "anne barınakları gezsek, bize nasıl bir köpek uygun olur, onu öğrensek" diyince, resmen oyuna geldim :)) Tabii ki 3. barınakta gördüğümüz Milie, kalbimizi çaldı ve bir hafta sonra bizimleydi... Herşey çok hızlı oldu bitti açık söyleyeyim ama zaten hep öyle olmaz mı!?

Elbette üzerime kalacak sorumluluktan ve iş yükünden haberdarım. Dediğim gibi, bir 5 günümüz daha var henüz "deneme yanılma" şansımızı kullanmak için ve bu beş günde okullar da açılmış, ben eski rutinime dönmüş olacağım, bakalım işyükü tam gaz ne kadar yoracak beni... Göreceğiz. Tüylü dostumuzun barınaktan eve geliş sürecini bir başka yazıyla anlatmak istiyorum çünkü hakikaten öyle güzel bir sistem ki, Türkiye'de de olsa, tüm sokak köpeği sorunumuz inanın 5-10 senede biter..

cennet bahçesi?!

2. Değişim: Yeni Ev

Geçen sene bu zamanlardan beri "taşınsak mı?" diyorduk. Evden memnunuz ama kışın güneş almaması ve altkattaki ebeveyn yatak odamızın serin ve nemli oluşu beni nicedir rahatsız ediyor, sık hastalanmamızı da bu güneşsizliğe bağlıyorum. Şöyle bol güneş alan, kızımın okula gitmek için her sabah 4 km, her akşam 4 km bisiklet sürmesine gerek kalmayacak bir konumda bir ev istiyordum. İşin komiği tam istediğim şekillerde evler sundu hayat bana, kızımın okuluna yürüyerek 5dk bir ev nehir kenarında, bir ev 800mt bahçe içinde! Yani daha ne olsun?! Fakat ben reddettim ve açık söyleyeyim nedenini de tam bilemedim.. Oğlumun arkadaşlarını, spor aktivitelerinin evin çevresinde oluşunu bahane ettim önce. Sonra yok mutfak dolapları eski, yok sifon sistemi eski.. Saçma sapan bahaneler.. Sonra bir senedir analize gidip gelirken, geçen hafta şunu fark ettim: benim asıl istediğim evi değiştirmek değil, ben genel bir değişim, bir farklılık istiyorum hayatımda. 

kışın bitişini müjdeleyen kardelenler..

Bu sanırım tam 40 yaşımda başladı. Önce 3. çocuğu istedim (2 ay denedik, olmadı, sonra eşim zaten hiç istemediğini itiraf etti, vazgeçtik). Sonra Almanya'dan taşınalım, hadi mesela 1 sene Urla'da yaşayalım dedim (denedik, okul ve ev bulduk, sonra deprem oldu, seçim oldu, işler karıştı, eşim zaten hiç istemediğini itiraf etti, vazgeçtik). Bunlar ilk aklıma gelenler, neler neler istedim.. Ama aslında hep bir "değişim"di istediğim, rutinden çıkmak, bir farklılık yaratmak süregelen hayatta.. 

Sonra tabii bir sürü hastalık geçen sene, bana hanyayı konyayı fark ettirdi. Aslında hiçbir şeyi değiştirmek istemediğimi, istediğim tek şeyin sakin, huzurlu, gayet rutin ve basit bir yaşam olduğunu fark ettim! Bu çok ilginç bir aydınlanma oldu.. 

hayat yolu

Bir senedir analizde "ben ne istiyorum?" diye düşünüyorum.. Hayattan beklentilerim gerçekten ne? Hakikaten 3. çocuğu, başka bir ülkeye taşınmayı, hatta coronada zor bir dönem geçirdik herkes gibi biz de, o dönemde eşimden ayrılıp alıp başımı gitmeyi mi istiyorum gerçekten? Saçma sapan ilişkilerim oldu. Düşünsene kadının biri ara sıra ortaya çıkıyor, elinde çiçeklerle kapıma geliyor, iki hoş söz sonra hemen bir istek! Kızının staj yapması gerekiyormuş acaba eşimin yanında yapabilir miymiş.. Ya da bir başka dengesiz, ben ona elimi uzattıkça kolumu kaptırıyorum, sonunda anlıyorum ki meğerse hiçbir şeyi değiştirecek cesarete sahip değilmiş, sadece benim dengemi bozuyormuş! Ya da sürekli kendini anlatıp, aslında canım cicim derken yüzüme, gerçekte "ben senden çok daha iyiyim, benim şuyum iyi bunum iyi" diye kendi ego gösterisinin derdinde olan arkadaşSI insanlar.. Çevrem bunlarla dolmuş!

Ay hepsine birden mikiyi çekmek ne güzelmiş!!! :))))) 


Zor bir süreçti ama başardım ve gerçekten özgürleştim. Şimdi etrafımda ancak 3-5 kişi kaldı ama hepsi de "gerçekten var" olanlar. Güvenli, samimi, gerçek, sadece benim vermemle ilerlemeyen, bana da birşeyler veren, katan ilişkiler. Beni besleyen ve benden aldıklarını güzelliklere çevirebilen insanlar.. Oh be, vallahi oh be yani.. 

Ev konusuna geri dönersek... Evi yeniledim ama şu şekilde: mobilyalarımın şeklini değiştirdim ve bu bana yeni bir ev hissi verdi! Hakikaten çok da güzel oldu. Elbette kışın yine güneşsizlikten ve nemden yakınacağım ama şu an taşınmak için doğru zaman değil, bunu anladım. Birkaç senesi var bu taşınma konusunun ve ben bekleyebilirim. Beklerken şunlara şükredebilirim:

Evimin karşısında bu güzel <3

3. Değişim: Yalnızlık Anlayışı

Geçenlerde Mo.'nın doğum günüydü ve sadece benimle geçirmek istedi bu özel gününü.. Şaşırdım. Sabah ailecek kahvaltı yapmışlar ama gece benimle olmak istemiş. Bu beni hem mutlu etti hem de üzdü çünkü demek ki hepimiz o kadar yalnızız ki... "Yabancılar" yani. Burada Almanla evli olan, çocuklarını Alman kültüründe büyüten yabancılar, hepimiz yalnızız biz.. Daha doğrusu, aslında yalnız değilim, çevremde çok insan var ama böyle derinliği ya da sıklığı, düzeni olan ilişkilerim yok pek... Benim ilişkilerim "vur kaç", yani zaman uyduğunda yakın, samimi, içten ve sıcak ama düzenli ve devamlı olmuyor... 

Bu benden kaynaklanıyor sanıyordum. Kafayı çocuklarla, yarı zamanlı yapabildiğim mesleğimle ve boş zamanımda da edebiyat ve felsefeyle bozduğum için yalnızım sanıyordum. Fakat baktım, Mo. bana "kimsem yok, çok yalnızım.." edebiyatı yapıyor.. Bunu nasıl aşabiliriz, sık görüşebilme olanağımız gerçekten yok (5dk uzağımda otursa da) hayat onda 2 çocuk, bende 2 çocuk, çok hızlı akıyor.. Bu koşturmacada nasıl derinleşecek ilişkiler?

Durmak lazım. Balıklara da dikkat etmek lazım ;) 
Ne güzel uyuyorlar değil mi sığ sularda..

Ama bu yalnızlık hissi de sanırım pseudo bir his, yani kendi kendini inandırıyorsun yalnız olduğuna. Belki de işte hayat zaten bu, ara sıra görüştüğün 3-4 güzel insan ve gerisi günlük koşturmaca... Beklentim çok düşük artık sosyal ve derin ilişkilere dair ama beklentim düşünce, yalnızlık hissim de düştü... Tuhaf!

Daha tuhaf olan, çevremde birkaç kişi var, çok derin konulara girebildiğim, çok keyifli sohbetler edebildiğim ve bunları hayat hep "kendiliğinden" çıkarttı karşıma. Misal C.nin babası Ma., ya da şans eseri tanıştığım N. ve L., komşum C., yani hiçbirini ben uğraşıp da bulmadım, hepsini hayat çıkarttı attı resmen önüme.. Belki de tam olarak bu: sen sadece açık ol, hayat sana doğru zamanda zaten doğru insanları verecek... Buna inanmak, güvenmek lazım..

Fakat dediğim gibi, asıl en büyük değişim, 4. Değişim: Ben! 

Ben gerçekten son 1 senede çok değiştim.. Analizden bu yana ben kendimde büyük değişiklikler görüyorum. Olanı olduğu gibi kabullenme yetim çok arttı. Elimdekiyle ya mutluyum, ya da mutlu değilsem ama değiştiremiyorsam da, dönüştürüyorum! Olay buymuş sanırım..... Hep değişime odaklanmışım, oysa işin sırrı: dönüştürmek miş! Bu dönüşüm konunsu uzun, başka zamana artık..

Bu ayı da böyle bitirelim... Ay bu sıra çenem çok düşük, hepsini okuyan oluyor mu bilmem ama buraya yazmak, öyle iyi geliyor ki bana. "Yazarak düşünebilen" biriyim :) Aslında yazarak ve okuyarak düşünebilen, anlayabilen..... 

Belki sen de öylesindir..?

Fotolar: Geçen haftasonu spontan bir seyahat yaptık. Kızım arkadaşıyla kampta kaldı, biz de yakın bir kasaba olan Bad Füssing'te. Aynen Türkiye'deki kaplıcalar gibi burada da kaplıca kentleri yaşlılar tarafından ele geçirilmiş, fotoğraflarda da gördüğünüz gibi, etrafta tek bir çocuk ve genç yok! Şahane bir haftasonu oldu, doğanın tam kalbinde, sessiz, sakin.. Sen de gör istedim. Bana iyi geldi, sana da iyi gelsin <3 Haydi o zaman; iyi gelsin Mayıs, ayların en güzeli!

30 Ocak 2025 Perşembe

Ocak Raporu

Yeni yıl gecesi başladı belirtiler. 2025'e Influenza B ile girdim ve hastalığımı tam bir "Errrrrkek Gribi" şeklinde geçirdim; yani yatak döşek, oflaya oflaya, inleye inleye yattım. Aslında 4. Günden sonra ateşim düştü, ağrılarım azaldı diye yine ayaklanırdım ayaklanmasına ama deli dürttü (ya da bu durumda akıllı, ki zaten deli nedir akıllı kimdir, tartışılır..) ve ilerleyen 4 nakahat gününde de "vay çok hastayıııım" numarasıyla yan gelip yattım, dizi izledim, hikaye dinledim, kitap okudum ve kendimi yıllardır yapmadığım şekilde naza çektim..

bendeniz :))

Aman ne güzelmiş dostlar.....! Hayatımda ilk defa "hastalık aslında güzel bi'şey de olabiliyormuş" dedim (kesin beyin hasarım var). Tabii sonra "kader"ya da "karma" bana bu lafımı aynen geri yalattı. Bu süreçte de şunu öğrendim: 1 anne tek başına 3 kişiye bakabilirken, 3 kişi birleşip bir anneye bakamıyor, heyhat! Allah tüm annelere güç versin, sabır versin, özellikle çocuğu 40+ olanlara iki ölçek fazla versin diyeyim ve susayım, anladınız siz. Bu kadar hastalık muhabbeti yeter..

Ocak ayının geri kalan 15 günü, hastalıktan çıkmış olmanın pompaladığı enerjiyle, hakikaten güzel geçti. Bir Banksy sergisine gittim çocuklarla. Banksy ya bir değil bikaç kişi ya da aşırı kilo vermiş ve ellerindeki kırışıklıklar yokolmuş, yahu iki farklı "sanatçı çalışıyor" videosu koyarsan yanyana, insan o ellerdeki "gençleşme"ye takılıyor işte! Kesin bu Banksy, yıllar önce Top Gear'daki "The Stig" gibi, birden fazla kişi, kesin! Sergiden birkaç eser:



Sonraaaa, bir kilisede, yerlere atılmış minderlerin üzerine uzanarak, Vivaldi'nin Dört Mevsim'i eşliğinde şahane bir ışık şovu izledim. Çok hoşuma gitti çünkü eserin klasik yorumundan sonra, modern yorumla iklim krizi, bilgi çağı ve bilginin yanlış ellere geçmesi sonrası post truth, atom çağı ve savaşlar ve kaçınılmaz olarak kaos çağı, dünyanın yavaş yavaş kendini yokedişi de ele alındı bu sözsüz, ışık ve müzik oyunları gösterisinde. Ve sonra büyük yokoluş, belki de tanrıya geri dönüş ve herşeyin en baştan, yeniden, bir büyük patlama ile tekrarlanması.. Tabii gösterinin bu bölümünde anlam biraz gizliydi, kendini herkese açık etmedi ;) Banksy gibi bu gösteriye de çocuklarla gittik. Onların algı düzeyi de çok hoşuma gidiyor aslında, onlar bizden apayrı gözlerle bakıyor, çok hoş yorumlarda bulunuyorlar.. Günün Tortusu'na birkaç video da ekledim, ilgini çekerse..

Sonra Le. ile buluştum bol bol. Le. şu an kanser tedavisi gören, benden 180 derece farklı, sakin mi sakin, olgun mu olgun bir karaktere sahip, Yunan güzeli bir arkadaşım. O kendini iyi hissettiği zaman, bir kahve içimlik buluşuyoruz ve birbirimize çok iyi geliyoruz.. Eğer benim gibi kıpır kıpır biriysen, böyle sakin insanlara çok ihtiyacın oluyor, yin ve yang gibi.. Onların da sana tabii, neşene, başına gelen tuhaf tuhaf olayları dinleyip gülmeye, balıklama daldığın türlü saçma hikayeyi dinlerken şaşırıp cesaretlenmeye.. İyi bir şey zıttınla birlikte olmak.. Olaylara tam tersinden bakabilmek.. Zıtlarımı benzerlerimden çok sevişim de bundan....

Başka neler yaptım.. Hmmm. Kendime çiçek aldım her hafta, bu birkaç senedir kış mevsiminde düzenli bir alışkanlığım oldu ve beni çok mutlu ediyor. Lale çıktı ama henüz pahalı. Güller ve fulyalar çok taze ve güzeller bu sıra..

 

Aslında tek derdim şu gri kış günlerini azıcık renklendirebilmek.. Dıştan ve içten ;))

Aaaa, evet! Asıl ne diyeceğim: Mektup arkadaşı arıyorum ben! Tüm bir yıl boyunca her ay sonu bir mektup yazmak için, bir mektup arkadaşı arıyorum.. Eskiden, sosyal medya çıkmadan önce, hep mektup arkadaşlarım olurdu ve düzenli yazardık birbirimize, bunu çok özlediğimi fark ettim. Bakalım bulabilecek miyim.. Bu fikri tetikleten de Engin Akyürek'in bir hikayesi oldu, aktörmüş tanımıyorum ben ama şans eseri önüme çıkan hikâyeleri çok sevimliydi, ilgilenirsen kitabın adı da "Sessizlik"..

Aslında bu sene sadece mektup arkadaşı edinmek değil, birkaç başka yeni şeyler de denemek istiyorum. Misal belki biraz müzik katmak hayatıma, biraz da sanat. Meselâ şu seramik takımları yapabilmek istiyorum.. Böyle eğri büğrü olsun ama ben yapmış, başarmış olayım istiyorum. Yapıp duvara asmak değil, soframda kullanmak istiyorum.. Fakat kurslar neden bu kadar pahalı yahu?! Evde kilden kendim yapsam, atölyelerin sadece fırınlarını kullansam? Ama kil mi döküm çamuru mu, daha onu bile bilmiyorum :/ 

Neyse yavaş yavaş.... Tüm hedefleri Ocak ayına yığıp, sonra tükenmek ve hepsinden vazgeçmek istemiyorum.. Yapmadığım şey değil, bilirsin :)) 

Son bir lakırdı edeceğim, çok uzattım ama çok komik bu. Belki de çok trajik. Sen karar ver. Demin bu yazıyı düzenlerken, veteriner telefon etti. Yeni tavşan aldınız mı? diye sordu. Malum tavşanlar grup hayvanı oldukları için tek bakılmıyor, depresyona giriyorlar. Hayvan haklarına da aykırı. Dedim merak etme, aldık, barınaktan evet, Frido-Lina ikilisi salonumun orta yerinde gayet memnunlar hayatlarından. Fakat bu Almanlarda da böyle hayvanlara aşırı bir ilgi, hümanizm içermeyen tuhaf bir hayvanseverlik var ya.. İnsan ister istemez düşünüyor, biri de çıkıp keşke "hanfendi siz bu memlekette teksiniz, yıllar geçiyor, kafanıza uygun bir dost edinebildiniz mi?" diye beni de bir merak etseydi zamanında... Peeeh. 

Tessiciğimi özlüyorum.. Şu yanaklara, tepedeki dik saçlara bak..
Allah bazı canlıları özene bezene yaratmış..
Yeni tavşancık çok sakin (ve sıkıcı, öhöm) biri ama bu belki de iyidir, 
fazla bağlanmam belki bu sefer (hı hı ivet, yersen).

Haydi o zaman, benden bu kadar. Güle güle Ocak. Hoş gel Şubat..

31 Aralık 2024 Salı

Aralık: 2024 biterken..

Yılın son ayı, benim için oldukça olağan, durağan ve yavaş geçti ve buraya geçen yılların Aralık aylarında olup bitenlerden farklı olarak yazabileceğim hiçbir şey bulamadım! Her sene olduğu gibi, yine Noel cıvıltısıyla geçirdik Aralık'ı. Tamamen aynı şeyleri yaptık; çam ağacımızı aldık, süsledik, haftasonları noel pazarlarına gidip sıcak şaraplar içtik, noel takvimlerimizi her sabah birlikte açtık, mumlarımızı kendimiz yaptık ve her Pazar tek tek yaktık, 24'ünde de Noeli aynı şekilde, hatta her senekiyle aynı yemeği yiyerek kutladık. 

Yeni olan; ben ilk defa "rutin"i "hoşnutsuzluk"la özdeşleştirmedim bu sene; aksine bu rutin için minnettarım..! Her şeyin "rutin ve beklenilir" oluşuna, sakinliğe, yavaşlığa, biraz içe dönüklüğe; kısacası kış mevsiminin durgun huzuruna minnettarım; hepsi için Allah'a hamd olsun.. Resmen yaşlanıyorum blog :))) Rutinleri sever hale geldiysem..

yaşlı ben ;)) 
var daha var... (kırmızı sağolsun!)

Yılın şu son günlerinde geriye dönüp bakarsam; aslında 2024 benim için hiç kolay bir yıl olmadı. Bu sene içinde iki defa ambulans, 2 defa polis ve 1 defa da itfaiye geldi evimize. Sonbahar ve kış boyu neredeyse her hafta ateşli hastalıklar, ameliyat riski, sonra 29 Şubat tükenişim ve kendimi kliniğe kaldırmam, bir ay tedavi görmem, baharda yine kol kırığı, sonra benim geçirdiğim ufak ama korkutucu bir ameliyat, sonra yazın sonunda ardarda yitirdiğimiz Monster ve Tessi.. Az değildi evet.... Ama ben yine de 2024'ü şükranla anıyorum çünkü bu seneki kadar bana "ders veren" bir sene sanırım hiç yaşamamıştım.. 

Yıllardır her ay, günlük yaşamımdan kalan tortuyu ay sonunda buraya özetliyorum. Bunu yapmayı ve geriye dönüp yaşadıklarımı okumayı, "aaa neye üzülmüşüm, halbuki nasıl sonuçlanmış" diye şaşırmayı, bazen de "aferin bana ya, nasıl da çözmüşüm bu sorunu" diye gururlanmayı seviyorum.. Çünkü her balık gibi ben de balık hafızalıyım :)) Yazmazsam unutuyor, hiç yaşamadığımı sanıyorum! Bunun için yazıyorum işte; yaşadığımı kendime kanıtlamak için... Yaşam olaylarına verdiğim tepkileri geri dönüp okuduğumda da; kendimi anlamak, tanımak, öğrenmek ve belki de sevebilmek için... Ve görüyorum ki; 2024 beni olgunlaştırdı, bir tık daha büyüttü, bir virgül daha hikayenin içine aldı, bir nefes daha yaşama ait hissettirdi.. 

bu kağıt kayıkları yapıp, boyayıp, üzerlerine dileklerimizi yazıp, 
31 Aralık gecesi mahallede 
yürüyüş yapıp, nehre salıyoruz..
Öyle bir adet yok, biz uydurduk.. :)

Özetle; bu sene çok zorlandım ama çok şey de öğrendim! 2024'e şunlar için özellikle teşekkür ediyorum:

1. Kimsenin (ben de dahil tabii başkaları için) vazgeçilemez olmadığını iyice öğrendim, şükür. Bu yeni bilgi, tabii hayatımdaki insanları farklı değerlendirmeme de neden oldu. Sosyal hayatımda "Az Çoktur" kuralını tam anlamıyla uyguladığım ve tuhaf şekilde, hayatımdaki insan sayısı azaldıkça, "daha az yalnız hissetmeye" başladığım bir yıl oldu 2024! Yılın özellikle ilk 3 ayı dehşet bir yalnızlık duygusuna kapılmıştım, çok zordu benim için.. Oysa şimdi bakıyorum da beni gerçekten seven, bana önem veren, ben bıraktığımda beni bırakmayan insanlarım varmış benim. Üç ya da beş kişiciklermiş ama yeterli ve dünyaya bedellermiş!

2. Ben çok sevgi dolu, merhametli biri olduğumu zaten biliyordum. Fakat bu sevgiyi kendime DE gösterebilmeyi bu sene öğrendim. Daha doğrusu, hâlâ tam öğrenemedim ama deniyorum. Özellikle şefkât konusunda kendimi zorluyorum çünkü aşırı merhametli ve sevgi dolu biri olarak bilinen ben, şefkât ve özellikle öz şefkât konusunda "sıfır otur" muşum... Nasıl olur bu? derken fark ettim kiiii: Meğerse şefkât nedir bilmiyormuşum ben.....! Merhameti şefkât sanıyormuşum. Neyse öğreniyoruz işte. Bebek adımlarıyla olsa da..

balmumuyla mum yapıyoruz :)

3. Ben bu sene, insanın herşeyin altından tek başına kalkan güçlü ve yalnız bir varlık değil, işleri paylaşan, sorumluluğunu dağıtan, sosyal bir varlık olduğunu öğrendim. Yardım istemezsem ve her şeyi tek başıma yaparsam, sonunda tükeneceğimi öğrendim. Ve tükendiğimde bile bile bir "nasılsın" demeyen insanları da hayatımda tutmaya gerek olmadığını, çünkü zaten olmadıklarını öğrendim. Onları sessizce hayatımdan çıkarmanın, geride kalan gerçek insanlarımla yola devam etmenin, bana çok çok çok iyi geldiğini de öğrendim ;)

Daha da birçok şey öğrendim ama onlar şimdilik bana kalsın, biraz daha olgunlaşsın, nasılsa yazıya damıtırım ben onları zamanla ;) 

2024'ü "uçarak" bitirdim!

Meraklısına. Yılın ilk postu 112 maddelik Mojo Listemi hatırlayan var mı? :))) onu da demin güncelledim, merak edersen bakarsın neleri yapabilmişim neleri yapamamışım :))) Uçmak listede yoktu ama, son dakika sürprizi oldu.. Bak şu 2024'e?!

Yazıyı ve yılı bitirirken, herkese kalbinin aynası bir yıl diliyorum.... Güzel dileklerimiz gerçek olsun, Hak ve etik yolunda yürüyelim, sağlıklı ve huzurlu olalım, bizi gerçekten seven ve sevdiğimiz insanlarla yakın duralım. Gerisini bi'şekilde hallederiz ;)) Mutlu yıllar!

Dipnot. Yılbaşı kartlarınız bugün elinize geçmiş olmalı. Geçmediyse, lütfen haber salınız :)