23 Aralık 2015 Çarşamba

Floating denen o tatlı seda.. (ve diğerleri)

Floating diye bir şey çıktı bu diyarlarda ("isolation tank" de deniyor) Türkiye'de var mı bilmiyorum. Yoksa hemen siz açın, köşeyi dönün derim. Küçüklü büyüklü Ege kentlerinde değil ama İstanbul'un göbeğinde çok iş yapar.

Sizi bu yandaki gibi içi 36.5 derece tuzlu su ile dolu bir küvetimsinin içine koyuyorlar, yaklaşık 1 saat ööööyle kalıyorsunuz. Aman Allahım, o nasıl bir duygu anlatamam size.. Sanki uzayda gibisiniz, vücudunuzun nerde bittiği, suyun nerede başladığı, uçup uçmadığınız, hangi yöne doğru aktığınız, nerde ve kim olduğunuz yani gerçeklikle ilişkiniz kesiliyor.. İlk 1950'lerde zaten bu amaçlı kullanılıyormuş ve 5 duyunun yok olması hissinin kişiye daha derin bir meditasyon ortamı yarattığı, bu sayede de günlük stres ve dertlerden uzaklaşıldığı umuluyormuş. Doğru. Uzaklaştım ben de..

Ayrıca tamamlayıcı tıpta da bazı ağrılı hastalıkların tedavisinde kullanılıyor ama o amacına girmeyelim, boşverin.

Benim floating therapy deneyimim açıkcası son zamanlarda gittiğim aile psikoloğu sayesinde oldu. Bu kadıncağız beni temelden yumuşatma kararı alalıberi hayatım bir zevkli aktiviteler alanına döndü. Bir sabah bir bakıyorum, zorunlu bir şekilde tek başıma kahvaltı yapmam "gerekiyor", alıyorum başımı gidiyorum bir cafeye, bir kahve bir sandviç söylüyorum ve yaptığım tek şey pencereden bakıp gelip geçen insanları izlemek.. Ya da bir akşam floating tank içinde kendimi uzayda öyle başıboş dolanırken buluyorum. Rahatlıyor muyum? Evet.. Fakat bende rahatlama bir süre sonra beş duyumun daha da fazla çılıp çalışmasına neden oluyor (ki aslında meditasyon ile ruh sağlığı ilişkisine bakıldığında, çok da naif bir "iyi ilişki" görülmüyor, aksine bazen depresyon ve anksiyetenin arttığını da görüyoruz bakınız).

Velhasıl; uzun zamandır ne yazık ki patronumun tembelliği nedeniyle süpervizyon alamadan terapistlik yapıyorum ve özellikle yeni yıl öncesi dönemde artan "genel yaşam düzenlemeleri" sorunlarını çözmeye gelen insan güruhları yüzünden meditasyon ve duyusal farkındalık alıştırmaları yapmazsam, çok yakında terapist koltuğundan danışan koltuğuna geçmem gerekecek.. Peki neler yapıyorum?

- Uzuuuun yürüyüşlere çıkıyorum. Ayaklarıyla düşünen bir insan olduğum için beynimde düşünceler uçuşuyor ama sanki başlangıç noktamdan uzaklaştıkça, düşüncelerim berraklaşıyor, tünelin ucundaki ışık daha belirginleşiyor.
- Sevdiğim biriyle buluşuyorum ya da konuşuyorum. Bazen çok iyi bildiğiniz bir çözümün size başkası tarafından sunulması gerekiyor, yoksa kendi aklınıza ve kalbinize güvenemiyorsunuz.
- Suyla ilgili birşeyler yapıyorum. Floating olmasa küveti doldurmak oluyor, hatta bulaşık makinasındakileri çıkarıp tek tek yıkamak oluyor (çevreci bir çözüm değil..) Bu sulak alanlarla haşır neşir olma durumu özellikle sinirlendiğimde, sadece bir yüzümü yıkasam bile, beni rahatlatan bir şey.
- Kendime boş zaman yaratıyorum ve o zaman diliminde etrafa bakmak, sesleri dinlemek, kokuları tanımlamaya çalışmak, sevdiğim bir tadı ya da dokunmaktan hoşlandığım bir şeyi deneyimliyorum ve yapmam gereken hiçbirşeyi özellikle yapmamaya çalışıyorum.
- Endişeliysem; şu ana odaklanıyorum, ne geçmişi düşünüp hataları irdeliyorum, ne de geleceği düşünüp kendime yoktan korkular yaratıyorum. Şu an ne haldeysem, onu yaşamaya çalışıyorum. Dertli bir dönemdeysem ve bunu yapmakta zorlanıyorsam da sadece "sabret, hayatında hep inişlerin oldu ama arkasından hep çıkışlar geldi, unutma" diyorum..
- Hayal kuruyorum. Mesela masmavi bir denize ilk atladığım anın hayalini ya da bir gün şu yandaki gibi bir eve sahip olabilmeyi..

Bilmem ki.. İşe yarıyor bunlar bende.. Belki sizde de vardır birşeyler..

18 Aralık 2015 Cuma

"Öteki"yle birlikte yaşayamamak

Herkes birbirini sevmek zorunda değil, sevgi kelebeği şeklinde yaşamak mümkün değil. Sağlıklı ve normal de değil. Sizden farklı düşünenlere "saygı" göstermek zorunda da değilsiniz. Fakat "tolerans" göstermek, bir arada yaşayabilmek ve birbir alanına girmemeye, kişilerin nasıl düşüneceğine ve davranacağına müdahale etmemeye çalışmak önemli.

Bir insanı nasıl ilk görüşte kanınız ısınıyorsa, bazen ortada bir neden yokken huylanır, o kişiden uzak durmak istersiniz. İçinizden gelen sesi dinleyin ve uzak durun. Ben ne zaman bu tip ilişkileri zorlasam ve "anlayayım, ondan da birşey öğreneyim" diye bakmaya çalışsam, sonunda "aman illallah, bu neymiş ya.." der ve hayatımdan çıkarttığım anda da hoş bir huzura geri kavuşurum. Ama yediği tırmıktan akıllanamayan bir köpek misali, yine gider kendi kafama zıt insanları anlamaya çalışır, birşeyler öğrenmeye çalışırım. Biliyorsunuz artık, benim için hayat kocaman bir dershane gibi.. İnsan sadece kendi kafasına uyan insan ve düşüncelerle kuşatılırsa ne kendini geliştirebilir, ne de yeni bir adım yol ilerleyebilir.

Fakat bu sabah şunu düşündüm; bazı insanlarla siz ne kadar açık görüşlü, anlamaya çalışan şekilde yaklaşırsanız yaklaşın, temelde bir şeyler öyle farklı ki, kaynaşmanız mümkün değil. Bu düşünce inanın benim için çok yeni, daha ilk defa bir aydınlanma şeklinde geldi. Bırak Allahaşkına dedim, neden uğraşıyorsun. İmam Gazali bile demiş "cahillerle tartışmaya girmeyin, ben hiç kazanamadım.." diye.. Bile bile girdim işte.

Ya şimdi.. Bazı hanım kızlarımız var, örtülü ama düşünebiliyor, araştırıyor, okuyor, irdeliyor (bir de bu cümlede sadece "örtülü ama" kısmına takılan tipler de var, yok mu?) Şimdi ne yalan söyleyeyim, yukarıda Allah var :) Ben bu insanlardan düşünce ve değerlerim açısından çok farklıyım, benim için "öteki" bunlar. Ama aynı zamanda "öteki" fikrine de çok karşıyım, otomatik düşüncelerim ortaya çıktığında hemen kendimi çimdikliyor, "hayır, özgür bir gözle bakacaksın bu karşındaki insana" diyorum. Ve hakikaten başarıyorum. Beni tanıyan çok insan "çok yargısızsın, samimisin" diyor. Eyvallah.

Fakat gel gör ki, karşında duran okumuş yazmış örtülü kızımıza sen kollarını açmış böyle enayi bir şekilde koşarken, kızımız o da nesi, seni geçip arkandaki adamın boynuna atılıyor. Bildiniz mi o sahneyi? Türkiye'nin resmi bu.. Örtülü ve okumuş kızımıza sorsanız, o da aynı şekilde "ben kollarımı açtım koşuyorum, bir de baktım kafası açık ama okumuş kız beni geçti arkamdaki adama sarıldı" der.

Peki neden? Neden hedefi bi türlü tutturamıyoruz?

Bu bloğa ve diğer bloğa gelip böyle nefretlik şeyler yazıp çıkan bazı hanım kızlarımız oluyor, mesela birine demişim ki "keşke sizinle otursak, ben homoseksüel arkadaşlarımdan, israilde geçen güzel günlerimden, hiç de öyle sandığınız gibi "öteki" olmadıklarından, olsa olsa gökkuşağının farklı renkleri olduklarından, aslında sizin de onlar kadar "öteki" olmadığınızdan falan bahsetsek" demişim, bu kızımız "ay ne kibir!" demiş cevaben.. Şimdi.. Tam ağzımı açıyorum, Mevlana sırtımı sıvazlıyor ve kulağıma fısıldayarak diyor ki "Bazen diyorum ki, ne olacak söyle gitsin; sonra diyorum, söyleyince ne olacak, sus bitsin..". Susunca da kendilerini "kazanmış" seni "kaybetmiş" görüyorlar bu "cahiller".. Amaaan, ne olacak, görüversinler. Mevlana'nın demek istediği, sen sus ama içine atma, bırak, boşver, rüzgara at gitsin.. Ak kaşığa kırk kişi kara dese, o kaşık kararır mı? Ananem çok söylerdi bu sözü..

30'lu yaşlarımın ikinci yarısında insanların hakkımda ne düşündüğünü gerçekten takmamaya başladım! İlk yarıda sadece sözel olarak, "aman takmıyorum" derdim ama için için düşünürdüm.. Artık onu da yapmıyorum ve gerçekten özgürleştim. Sanırım 35+nın en güzel getirisi bu oldu bana, kendimi tanıdım, sevdim ve başkasına "kanıtlama" ihtiyacım geçiverdi.. Çok hafif, güzel bir his.

Gel gör ki hala öğrenmem gereken, bazı insanlarla yakın olamayacağım gerçeği.. Mesela bir ırka, bir cinsiyete saldıran ve bu saldırıyı dile getiren bir düşünceye sahip olan ve bu düşünceyi yaymaya çalışan bir insan beni sinirlendiriyor. Onu "kabullenemiyorum", birlikte yaşamak istemiyorum böyleleriyle. Bir insan homoseksüel diye "sapkın" ilan edilmesin istiyorum (neymiş Kur'an dermiş ki Lut kavmi homoseksüel olduğu için cezalandırıldı. Hayır efendim, okuduğunuzu mu anlayamıyorsunuz anlayamadım ki, "Lut Kavmi homoseksüel olduğu için değil, gelene gidene sarkıntılık yapıp fuhuşa zorladıkları için cezalandırıldı" der Kur'an..!) Ama gel şimdi bunu başörtülü hanım kızımıza anlat, çünkü kendisi başını örttüğü için elbet ben başı açık kızdan daha bilgili, daha okumuş kitabı dini.. İşte bu noktada ya susacaksın, ya susacaksın.

Sonra benim homoseksüel arkadaşım, sevdiğim şair sokakta dayak yiyecek. Sustuğunla yaşamak zorunda kalacaksın...

Yine mi ağır konular? Üf. Yıl bitti benim derdim bitmedi..

8 Aralık 2015 Salı

Biz gidince, yapay zeka

Geçen Paris saldırılarından sonra, varoluşsal düşünceler sardı yine beni. Düşünsene konsere gitmiş hoş bir müzik dinliyorsun, birden etraf kararıyor, bildik tünel, ışıklı yol, Cem Yılmaz'ın değimiyle totoya pamuk, hop bitti işte.. Hayat pamuk ipliğine bağlı, yarın ne olacağını bilemiyoruz ve yine de bunu umursamıyor, basit, bomboş, niteliksiz ve verimsiz hayatlar yaşıyoruz..

Mesela dünyanın gidişatı ve özellikle çevre konularında insanlık olarak "koy dötüne gitsin, benden sonraki nesilden bana ne.." anlayışı içindeyiz. Bir de işi gücü bıraktık yapay zeka ile uğraşıyoruz. Bence de uğraşalım ki yapay zeka gelişsin gelişsin, "ama bu insan denen canlı bir nevi virüs, bir nevi pislik, bundan kurtulmalıyız" kararını verecek seviyeye gelsin de evrimin son halkası tamamlansın, dünya da kurtulsun biz de kurtulalım aslında.. Ama işte insan bu dünyaya bir çocuk getirince, bu tip konularda iki kez üç beş kez daha düşünüyor, "kendimi geçtim de, benden sonra bu yavrular ne olacak?" diye merak ediyor. Çöpünü fırlatıp sokağa atanın da, geri dönüştürenin de, musluğu iyice kapatanın da, odaları ışıl ışıl yananın da yavrusu aynı derecede yaşam hakkına sahip ya da beraber yok olmaya mahkum, ne yazık ki.. Hiç adil değil tabii. Ama illa adil olsun dersen, bu şartlarda bizzat kendin ırkçı, statükocu falan oluyorsun..

Aslında dediğim gibi, yapay zeka bu işin çözümü gibi duruyor. Evrimin son halkası. Bu konu ile uğraşan bir araştırmacı / eğitmen ile tanıştım geçen haftalarda. Yapay zeka'nın gelişimi şu an daha bebeklik döneminde, yapılan deneyler, araştırmalar, gelişmeler herkesi heyecanlandırıyor. Ara sıra "yapay zeka satrançta bilmemkimi yendi" ya da "yapay zeka tarafından kullanılan arabalar trafik kazası riskini %500 azalttı" ya da "yapay zeka aşçı oldu, öyle çeşitli tarifler üretti ki, insanlık ağız tadına doyamadı" gibi haberler geliyor sağdan soldan. Yapay zekayı "üreten" olarak övünüyor, heyecanlanıyoruz. Aslında felsefi boyuttan bakınca için için insanlıktan nefret ediyor, insana o derece dayanamıyoruz ki, insanın dışında bir varlığın insanı alt etmesine heyecanlanıyor, seviniyoruz. Oysa, kendimiz de insanız, yapay zeka değil. Ve şunu düşünemiyoruz "ya bir gün yapay zeka bizden daha zeki olursa?".. Amaçlanan bu değil mi yapay zeka çalışmalarında? Yoksa yapay zeka gelişecek gelişecek ama hep bizim kontrolümüzde olacak, durmasını istediğimiz noktada duracak diye mi düşünüyoruz? Bu ne naiflik?! Nasıl olur da yapay zekanın öğrenme hızını insan zekasının gelişimiyle karşılaştırabiliriz ki, bu makina devamlı ilerleyecek oysa insan zekasının sınırları var. Şu an %1'ken yarın %5, ertesi gün %20, ertesi gün %5000 olmayacağını kimse garanti edemiyor. Yapay zeka, öğreniyor.. İnsanı çalışıyor, şimdilik insan için çalışıyor (ve bu sayede insanlar robotlara karşı işsiz kalıyor) gibi görünse de, aslında bir gün "insanı çalıştığı"nı göreceğiz (google gibi bir arama motoru bile reklam verirken nasıl sizin önceki aramalarınıza, girdiğiniz kelimelere göre reklam veriyor..)

Velhasıl yapay zeka'ya karşı olanlardanım, evet. Daha doğrusu karşı olmak değil, artık o noktayı çoktan geçtik çünkü. Yapay zeka'dan düpedüz korkanlardanım, evet. Sosyal bilimciler, felsefeciler bu alanın çok dışında kaldılar, çok sessiz kaldılar diye düşünüyorum. Hubert Dreyfus'un görüşleri, Stephan Hawking, Bill Gates ve Elon Musk'un açıklamaları, hatta imzaladıkları ortak mektup, Noam Chomsky'nin demeci, ya da şurada okuyabileceğiniz uzun araştırma belki bir iki haykırış oldu ama YZ'dan korkanlar olarak yine de çok etkili oldukları söylenemez.. Sanırım bunda "biz gittikten sonra ne olursa olsun" diye düşünen insanların çoğunlukta olması da etkili.. Aslında burdan bakınca, düşünen, koruyan, yeniden değerlendiren insanların tuhaf bir şekilde YZ'ya karşı duran muhafazakarlar konumuna düştükleri; aksine tüketen, aldırmayan, harcayan insanlarınsa modern görüşe sahip oldukları gibi tuhaf bir çelişki de çıkıyor, ki bu bile aslında düşünen insanın beyin egzersizlerine eklenecek bir durum.. Ama zaten sorun da bu; düşünen insan "düşünürken", düşünmeyen insan "yapıyor"...

O kadar çok "öbür dünya" ile ilgilenen bir türün, bu kadar az "içinde yaşadığımız bu dünya" ile ilgilenmesi de ayrıca çok tuhaf..

13 Kasım 2015 Cuma

Yeni bir nefes

Seçim sonuçlarından sonra yazamadım, içimden gelmedi. Zaten bir önceki seçimde yazdığımı yazmıştım burada, hepsi hala geçerli. Özetle; "Bir adam varoştan çıkıp Türkiye'ye "başkan" oluyorsa, ya bu adam gerçekten hırslı, ne istediğini bilen, başarılı bir adamdır ya da bu kadar bariz bir akılsızı bu derece başa getiren ve bundan hiç gocunmayan sistem ve halk çökmüştür. Sırf koltuğundan olmamak için barajı geçen partiye kendi derin devletinden çıkardığı çamuru atıp, onu karalayan ve erken seçime gidip istediği koltuğu yine kendi alacak olan bu adamı "anamı kim alırsa babam odur" diye bağrımıza basmaya devam.." diyor ve sevgili Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ından (teee 1975 imzalı oluşuna da dikkatinizi çekerek) şu paragrafı ekliyorum: "Ey zavallı milletim dinle! Su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz."

Özetle; biz aydın geçinenler, milleti hakikaten anlamamış olmalıyız ki bugün bu durumda buluyoruz kendimizi. Dolayısıyla artık silkelenmek ve gerçeklerle yüzleşmek, değiştiremeyeceğimizi kabullenmek zamanı. Bu yazı benim memleket meseleleri hakkında yazdığım son yazı olacak çünkü ben artık memleketi kurtarmak yerine kendimi kurtarmaya niyetliyim. Kendimi kurtarmak derken de; kendimi geliştirmek, kendimi eğitime, güzeli araştırmaya, yaratmaya, yaymaya adamak, kendi yaşamımı doğru, dürüst yaşamak ve çocuğuma da etik anlayışı, merhamet ve özgürlük, eşitlik, iç ve dış denge gibi konuları öğretmek ile ilgili olacağım. Türkiye nereye gidecek bilmiyorum; belki yıkılacak ve küllerinden daha iyi bir tohum çıkaracak, belki de bu şekilde birey olamadan, çocuk toplumda yine bir "tek adam" arama, kurtarıcı arama, yani "baba arama" anlayışıyla devam edecek.. Yaşayarak göreceğiz..

5 Kasım 2015 Perşembe

Merano, Fondo, Verona ve Bologna

İtalya'nın kuzeyi yaz kış zevkle gezebileceğiniz bir bölge. Hem külürü güneyden çok farklı, hem de kış sporlarına, göllere ve ormanlara ev sahipliği yapan, her biri kendine özgü, kendi kendine yeten, sevimli mi sevimli, ufak mı ufak kasabalarla dolu. Yaz aylarında bir çok bisikletli, motorsikletli gezgin ya da kamp aracıyla keyif yapan aileler görebilirsiniz, yemyeşil ormanlarında yürüyebilir, göllerinde yüzebilirsiniz ama kış aylarında da doğal güzellikleri ve gastronomik sürprizleri ile sizi mutlaka memnun edecektir.

Kış henüz kapıya dayanmamışken, haftasonu ile birleştirip 4 günlük ufak bir kaçamak yapalım dedik. Yaşadığımız Bavyera'dan Avusturya'yı ve mis gibi kokan sarılı kızıllı ormanları pas geçip, Süd Tirol'e yani İtalya'nın kuzeyi ile Avusturya'nın güneyi arasındaki, her iki kültürün de en güzel yönlerini almış ve daha da zenginleştirmiş bu bölgeye "indik". İndik derken, gerçekten Alpler'in kuzeyinde kış, güneyinde yaz iklimi ile karşılaşıyorsunuz ve insan ılık bir sonbahardan ok daha güneyli bir hava ile karşılanınca, çok mutlu oluyor..

Bu bölgeye konumumuz gereği çok sık gelip gidiyoruz, özellikle elma toplama dönemi, bağ bozumu dönemi ve bahar coşkusu bu bölgede çok güzel yaşanıyor. Fakat kış öncesi de güzelmiş..

Merano özellikle spa turizmi meraklıları için kesinlikle birkaç saatlik bir molayı hak ediyor. Alpler'den inip de etrafta tropik ağaç ve çiçekleri görünce şaşıracaksınız, havası da suyu da gerçekten "tatlı". Terme Merano'da 2-3 saatlik bir yüzme ve sauna keyfinden sonra, şehir merkezinde ufak birşeyler atıştırıp Empress Elizabeth Parkı'nı dolaşıp, yolunuza devam edebilirsiniz. Eğer Merano'da 5-10 Kasım arasında bulunursanız, gerçekten şahane bir Şarap Festivali oluyor, sadece 300 şanslı katılımcıdan biri olmak için aylar öncesinden yerinizi ayırtmalısınız, sakın kaçırmayın.

Bir sonraki durak, aslında pek turistik olmayan ama bence saklı bir cennet kasaba; Fondo. Bu kasabada Paschbach Şatosu'nda kalabilirsiniz ama çocuklarla seyahat edenler için özellikle Çiflik Evleri'ni önereceğim. Bizim kaldığımız evde herşey doğal ve ev sahipleri çok canayakın insanlardı. Taze süt ve ürünleri ile kahvaltı yapıp, ahırdaki hayvanları sevebileceğiniz çiftlikler insana çok daha otantik bir deneyim sunuyor. Akşam içinse La Cantinota'nın incecik pizzasını tavsiye ederim. Fondo'da yapılacak çok şey yok ama kentin sevimliliği sizi bol bol yürümeye ve fotoğraf çekmeye yönlendirecek.


Ertesi gün kalkıp Trento üzerinden Verona'ya geçebilirsiniz. Trento büyük ve çok sevimli olmayan bir şehir, bir cappuccino için bile vakit harcamayın bence. Fakat Verona, kesinlikle 1 gün kalmanızı önereceğim, gez gez bitiremeyeceğiniz, sevimli mi sevimli, tarihi dokusunu çok güzel korumuş ve bunun için de UNESCO tarafından "dünya mirası" olarak kabul edilmiş Kuzey İtalya şehirlerinden biri. Ayrıca Shakespeare'in 3 farklı eserine ev sahipliği yaptığı için edebiyatseverlerin de ilgisini çekiyor. Ünlü romantik Romeo'nun biricik Julliet'inin evi de bu kentte. Julliet'in evini gezmek, duvarlarına aşk ve sevgi dolu niyetler iliştirmek dışında tabii ki kentin özellikle Arena ve Amfitiyatrolarında Opera dinlemek kaçırılmaz bir deneyim (tabii ki yazın, kış döneminde sadece bu alanları gezmekle kalıyorsunuz). Ponte Scaligero özellikle gece ışıklandırmasıyla çok çekici, Roma tiyatrosu ve yolu mutlaka görülmeli, tabii ki kenti çevreleyen roma kalesi ve kapılar da.. Piazza dei Signori, Dante'nin İlahi Komedya'sında geçen 72mt yüksekliğindeki çan kulesi ile San Zeno basilikası kaçırılmamalı. Verona'da her köşe başında minik bir bistro ya da ayak üstü Espresso içebileceğiniz ve pasta / pizza vs yiyebileceğiniz kafeler bol ama iştahınızı gezinin bir sonraki adımına, Bologna'ya saklamanızı öneririm.


Gelelim Bologna'ya... Ya da gelelim,kalalım, hiç ayrılmayalım Bologna'dan :) Yürümeyi, fotoğraf çekmeyi mi seviyorsunuz? Haydi Bologna'ya. Tarihi, arkeolojiyi mi seviyorsunuz, haydi Bologna'ya, dünyanın en eski üniversitesi'ni mi görmek istiyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuksuz romantik bir çiftsiniz haftasonu kaçamağı yapalım ve Collio Gorizia şarabına, Prosciotto ve Mortadella salamına, bologneze soslu tagliatelle ve lazagna'ya bunların merkezinde doyalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya, çocuklarla rahat ve eğlenceli bir kent gezisi yapalım mı diyorsunuz, haydi Bologna'ya :) Kısaca, Bologna bence her kesimden her tür insanı kendine aşık edebilecek bir kent..


Piazza Maggiore, San Petronio Basilika'sı, Due Torri (çift kuleler) yürüye yürüye sizi kendilerine çekecek zaten. Tarih ve kültürü dokusu, her köşe başından gelen müzik tınıları (Unesco boşuna 2006 Müzik kenti ilan etmemiş!) ve kesinlikle dünyanın gastronomi cenneti diyebileceğim Bologna'da en az 2 gün kalın derim.. Bol bol yürüyün, vaktiniz ve aracınız varsa çevredeki köyleri ziyaret edin, yoksa Piazza Maggiore'nin altını üstüne getirin, her köşe başında ufak tefek birşeyler atıştırın derim. Ama asla spagetti bolognese sormayın ve aramayın, bulamazsınız :) Çünkü bolognese sosu spagettide kullanılmıyor, tagliatelle ya da biraz ağır bir beşamelle birlikte lasagne olarak yiyebilirsiniz.

Ayrıca Piazzo Santo Stefano'daki antika pazarını ve ufak tefek tadımlıkları görmenizi ve tatmanızı mutlaka öneririm. Madonna di San Luca manastırını da gezebilirsiniz.

Bologna gerçekten gün batımının kenti. Şehrin tamamı sarı turuncu ve beyaz binaları ile antik sokakları özellikle gün batımnı kırmızısına büründüğünde büyüleyici oluyor. O saatte bir kafeye oturun ve kendinize bir bardak (ya da bir şişe) lokal kırmızı şarap ısmarlayın ve sadece vitrinden gelip geçen insanları izleyin, kentin ışıklarını içinize çekin. Hele hele Arena del Sole'de bir oyuna girmeden önce..

Bologna'ya çocuklarla gidiyorsanız özellikle Suit Hotel Elite'i tavsiye ederim, içinde mutfağı banyosu vs olan apart daireler çok rahat ve Piazza Maggiore'ye yürüyerek sadece 15-20dk. Otobüs de var ama yollar tek yön ve inşaat nedeniyle kapalı olduğu için yürümek daha kısa sürebiliyor.

(c) Yazı ve fotoğraflar: Ceren Musaağaoğlı Schubert - Kasım, 2015.

24 Eylül 2015 Perşembe

Türkiye, beni yoruyorsun..

Valla politik yazmayacağım, bu sefer tamamen kişisel. Türkiye'ye son birkaç gelişimin dönüşünde ağır bir yük kalıyor üzerimde. Yok, bavula attığım leblebilerle alakası yok, resmen omuzlarımın üzerinde, midemde ve boğazımda bir yumru gibi bir yük.. Leblebiler ayrı hikaye..

Şu an Türkiye'deyim. Yüzyüze görüştüğümüz birkaçınızı dahi arayamadım, çok ayıp ettim ama içimden gelmedi. Beyaz yalan bile olsa yalan söylemek istemem.. Gerçekten içimden gelmedi, oysa sizi seviyor ve hayatımdaki yeriniz için şükrediyorum. Ama bu gelişimde 10 gün Bursa'da kaldım ve bir kez saçımı kısacık kestirmek, bir iki kez de bakkala kadar gidip simit almak dışında hiç dışarıya çıkmadım desem? Evet saçım tam 12 seneden beri ilk defa kısa, o da ayrı hikaye..

Ev hapsi gibi birşey yaşıyorum. Kızım zaten hasta geldi, iyice hastalandı, sonra iyileşir gibi oldu, bu sefer kırk yıllık sigara tiryakileri gibi öksürmekten uyuyamadığı için mi yoksa artık nedensizleşen ve bir karakter özelliğine döndüğü için mi bilinmez, ünlü huysuzluğu başladı ve koala gibi devamlı sarılma halinde. Şikayetçi değilim, insan herşeye, çocukla yaşama bile alışıyor, yokluğunu düşünemez oluyor. Stockholm Sendromu bu, ayrı hikaye..

Asıl hikaye ben ve Türkiye.

Türkiye'ye gelişlerim artık tatil özelliğini yitirdi, dinlenmek falan mümkün değil. Buna dair bir beklentim de yok. Aileyi ziyaret, özlem giderme olsa yetecek o da olmuyor çünkü ailemle her konuda apayrı düşündüğümüz için devamlı birbirimize giriyoruz. Ben çabuk sinirleniyorum, çenem durmuyor. Ailem de beni hala çocuk görüyor her konuda fikir beyan ediyor. Ben birden saldırıya geçmemeyi ve sakinleşmeyi, onlarsa yardım ve fikir istemeyen insana bu ikisinin zorla sunulmaması gerektiğini öğrenemediğimiz için, ortam çok gergin. Bir de üstüne küçük çocukla yaşamın verdiği zorluklar eklenince, hakikaten onlar da yoruldu, ben de yıprandım. Aslında tatili 1 hafta daha uzatabilecek konumdayken, ne onlar yanaştı buna, ne de ben.. 4 gün sonra eve dönüyorum.

Ne zaman bu kadar farklılaştık? Eteğime koala gibi yapışan kızım da bir gün benden böyle apayrı olacak, o da yaşamın bir basamağı, olması gereken bu tabii. Yine de tuhaf seni yaratan iki insandan böyle ayrı düşmek..

Bence asıl konu biraz da benim son yıllarda geçirdiğim değişim. Türkiye'den çok farklı bir ülke Almanya, hem politik ve sosyal yapısı farklı, hem de insanlara dikte ettiği ideolojik sistem farklı. 3 kez evden dışarı çıktım ya,bunların tamamında eve perişn döndüm. Birinde trafikte 2 saat geçirmekten, diğerinde resmen sokak ortasında yumruk yumruğa dövüşen adamlar gördüğümden, en çok da bağıra bağıra konuşan, devamlı ses müzik gürültü karışımı içinde yaşıyor olmaktan, herkesin sanki çok önemli işler peşinde gibi devamlı koşturmasından, birbir önüne atılmasından, kalabalıklardan, saygısızlıklardan, haldır huldur yaşamdan perişan oldum.

Ben sakinliğe, sessizliğe, sade yaşama alışmışım iyice. Kendi yaşamımı bile gereğinden hızlı bulurken, buradaki koşturma, gürültü, karmaşa beni çok yordu. Dikkatimi toplayamaz, sakinleşemez hale geldim. Bu da en yakınımdakilere saldırmama, en ufak pürüzü büyütmeme, tahammül edemememe neden oldu. Oysa buradaki insanlar alışıklar bu devinime, benim yavaşlığımı sessizliğimi duyamadılar, daha da üstüme geldiler, devamlı fikir ve önerilerle bunalttılar. İstediğim sadece oturup şu karşı zeytinliklere bakarak çay içmekti oysa..

Yoruldum. Gel seni dinlendireceğiz diyenler yordu beni. Niyetleri bu değildi, sadece ayrı devinim frekansındayız ve ben bu hıza adapte olamıyorum, devrelerim atıyor. Koşturmayalım istiyorum, sakin konuşalım, fazla bağırmadan, sessizlik içinde olalım istiyorum. Olmuyor. Her an dolu dolu olmalı, sade yaşam eksik yaşam sanılıyor..

Türkiye hep böyle miydi? Ben gideli mi hızlandı yaşam? Ben farkında değil miydim? İnsanlar onları yoranın, gerenin, birbirlerine tahammülsüzlük yaşamalarının, tatminsizlik ve anlamsızlık hissinin ve hatta mutsuzluklarının nedeninin bu hızlı ve gürültülü yaşam olduğunun farkında değiller mi?

İlk defa, akşam 6'da sokakların bomboş olduğu, 7'den sonra açık bakkal bile bulamadığın, özellikle kışın Pazar günleri bir insan yüzü bile görmediğin, soğuk ve mesafeli, sessiz ve kendiyle ilgili insanlar ülkesi Almanya'yı özledim sanki.. Ben mi değiştim yoksa ülke mi?

11 Eylül 2015 Cuma

Narcos ve Türkiye benzerliği

Gelmiş geçmiş en bela uyuşturucu trafiğinin kilit ismi Pablo Escobar’ın güçlenmesini, Kolombiya’yı sürüklediği iç savaşı ve yakalanmasını anlatan, tarihi ve sosyal anlamda gerçekçiliği ile çok başarılı bir yapım olan “Narcos” dizisini izliyorum ve ülkemizde yaşananlarla benzerliği beni şaşırtıyor (ve korkutuyor).

Pablo Escobar da, aynen bizim ülkemizdeki ismini anmak istemediğim bir kişi gibi varoşlardan geliyor ve varoşlar içinde beslenerek, çete delikanlısı konumundan dünyanın en bela uyuşturucu kartelinin başına ve hatta neredeyse Kolombiya’nın devlet başkanı olma konumuna dek yükseliyor. Toplumun çok alt katmanından bu derece yükselebilmek için, bence ciddi bir zeka ve ihtiras sahibi olmak gerekir çünkü kağıt üstünde olmasa da aslında her toplumun kendi sosyolojik yapısının
Devamını sağlamak üzere oluşturduğu gizli bir kast sistemi vardır ve bir kişinin bu sistemin en altından en üstüne yükselmesi var olan sosyal kural ve engellemeler nedeniyle genellikle mümkün değildir. Eğitim ya da sosyal zeka bir yol olabilir fakat yine de elini çamura bulamadığın, kurallara uygun davranıp oyunu “adil” oynadığın sürece aslında kazandığın “para” olsa da “mevki” olmaz (görmemiş zenginler) ve ne yazık ki kast sisteminde ömrü boyunca anca bir arpa boyu yol gidebilir bu insanlar. Fakat oyunu kirli oynamayı seçersen, işte o zaman iş değişir.

Pablo Escobar da bunlardan biri. En başlarda kazandığı kirli parayı varoşlara yatırıyor, kendi gibi olan insanların saygısını ve bağlılığını kazanıyor. Aynen bizdeki gibi, zenginden alıp yoksula veren bir Robin Hood resmi çiziyor. Ona öykünen varoş insanı tabii ki ona özeniyor, “bizim aramızdan çıkan başarı hikayesi” diye anıyor, zamanla kahramanlaştırıyor, idolleştiriyor, tapınmaya başlıyor. Aynen bizdeki gibi. Bu arada aslında varoştan gelmeyen ama bir şekilde haksızı koruma hassasiyeti olan, eğitimli orta sınıf da bu “güçlü zavallı”ya sempati duymaya, “işte halkın içinden gelen ve halkı gerçekten anlayan biri” gözüyle bakmaya ve önce gizli daha sonra kişi güçlendikçe açık hayranlık duymaya ve destek vermeye başlıyor. Bu aşamada aslında “niyet” önemli, o niyete ne anlamda ulaşıldığı fark etmiyor ve kişinin “gerçek emeli” göz ardı ediliyor. Pablo Escobar’ın aslında uyuşturucunun kirli parasını temizleme emeli ya da bizdeki sosyo politik alt düşüncenin gizlice tabandan tavana yayılmasındaki benzerlik gibi..

Bu noktada toplumun üst kesimi tepkisiz hatta duyarsız çünkü kendilerinden alınan bir para ya da mevki olmadan fakirlerin yardım görmesi, çok da umurlarında değil.

Fakat iş bu noktada kalmıyor. Güçlenen ve ilgi gören kişi, kendini aslında olmadığı ama ezilmişliğin yarattığı tepkiyle içten içe hep olmak istediği “varlıklı ve mevki sahibi kesim”den biri olarak görmeye başlıyor. Varoşlardan ve orta düzeyden gelen hayranlık ve destek ile, zaten psikolojik anlamdaki yoksunluğun yarattığı “ben neymişim” yanılgısı ve narsistik kişilik yapısı, aslında hazır olmadığı, tanımadığı yabancı sularda yüzmeye başlamasına yol açıyor. İlerliyor, ilerliyor, artık kıyı gözden kaybolduğunda ise ne yapacağını bilemiyor. Aynen Pablo Escobar’ın “devlet başkanlığına adaylığı” ve sadece muhalefete yönelik ölümcül baskısı, askeri, politik ve yargı sistemlerindeki kilit kişilerin gündüz gözüne “faili meçhul” katledilmesi ya da göz göre göre toplumun kilit isimlerine yönelik yıpratıcı saldırılar, kaçırmalar, rehin almalar, kendi çıkarı için toplumu iç savaşa sürüklemeler, çocuk bebek demeden insanların katledilmesi ve tüm kirli sisteme boynuna kadar gömülen ve hala kendini AK gören bir Escobar. Ne yazık ki bu da aynen bizdeki durum gibi, yine..
Ve politik güvensizlik, toplumda “geleceğe ynelik kaygı” ve mutsuzluğun artması, insanların umudunun tükenmesi, her bir umut çiçeğinin kirli politik oyunlarla ya da kartelleşmiş derin devlet müdahaleleriyle sökülüp atılması. Sanırım Türkiye’nin de geldiği durum bu şu anda.

Ve o noktada aslında korkan, bulunduğu yerin ne kadar derin olduğunu ve aslında yüzmeyi o kadar da iyi bilmediğini, en yakınındaki adama bile güvenemediğini fark eden bir Escobar. Ya da yine bizdeki benzeri. Ve delirmiş gibi sağa sola, bu kadar da olmaz artık dedirtecek decerede saldırmalar. Son çırpınışlar ve bu arada iç savaşla, kartellerin birbiri ve askeri çevrelerle girdikleri çarpışmayla yangın verine dönen bir ülke, Kolombiya. Ya da Türkiye. Yine çok farklı değil. Ve dış dünya izliyor. Ve zenginler hala izliyor. Facebook olsa 89’da, herkes kumsaldaki ayak bacak fotoğrafını koyuyor, ara sıra da profilini karartıyor, bayrak resmi asıyor ve kendini AKlıyor diyeceğim.

Dizide şu an geldiğimiz noktada Escobar devletle “barış” anlaşması imzalıyor ve kendine polisin 3 km’den fazla yaklaşamayacağı ve istediği şekilde jakuzisine, tv odalarına, havuzuna girip çıkacağı bir “kişisel hapishane” inşa ediyor. Görünürde “1 defaya mahsus yaptığı uyuşturucu trafiğinin cezasını çekmekte” ama aslında saraya benzer hapishanesinde kendi adamlarıyla, kanunlarıyla ve dışardan tamamen korunarak varlığını sürdürmek ve bir sonraki adıma “hazırlanmak”. Bakın bu noktada AKlanıyor ve bence Türkiye’de de aynen bu adımın arifesindeyiz. Kendini kendi pisliğiyle aklayan bir lider, kendi kurallarına göre sadece dıştan görüntüyle “ceza çekecek” elbet ama içten aslında sadece kendine yarayan bir sistemde varlığını sürdürmeyi garantilemiş olacak. Türkiye’nin veya Narcos’un ikinci sezonunda ne olacak göreceğiz (bu kadar paralelliğe şaşırıp, bu işin sonu nasıl olacak diye merak ederseniz gerçek hikayeyi buradan okuyabilirsiniz).

Tarih tekerrürden ibarettir boşuna denmemiş.. 

30 Temmuz 2015 Perşembe

Ülke; ağır roman

Yine gündem ağır; IŞİD’in yediği haltı “Kürtler”e yıkan bir meslis ve medya var, akıl almaz işler bunlar.. Aklım almadığı için değil, aldığı için mutsuzum, herbirimiz gibi. Olanları artık hazmetmeyi bırakın, yutamıyoruz bile ama “hayat devam ediyor”. Nasıl ediyor bilemiyorum ama ediyor. Hem de onca insan ağlarken, güle oynaya devam ediyor. Toplumsal hafızamız balığınkinden bile kısa süreli artık.

Kürtler’i başından beri düşman gören tanışlarımdan biri sosyal medyada Avustralya’daki kedi katliyamını, Çin’deki köpek katliyamını kafaya takmış durumda. “Benim sevmediğim bazısı ölsün, benim sevdiğim bazısı yaşasın”cıları anlamak mümkün değil.. Belki de insan yakınındaki faciaya üzülmektense, kendinden daha uzakta yaşananlara takılmayı “nasılsa elimden bir yardım gelmeyecekti, bari yaygarayı koparayım” diye düşünerek acaba vicdanını mı hafifletiyor? Bunlar fakirliği hak ediyor, bunlar etmiyor.. Bunlar benim gibi düşünmedikleri için cehenneme gitsin, bunlar bizden.. Çocuk toplumuz; empati yeteneğimiz gelişmemiş, mantıklı düşünemiyoruz.

İzmir’in ufak bir deniz kenarı kasabasında ananemin yazlığı var, hep anlatıyorum, şu falezlere kurulu denizin üstündeki şahane ev.. O şahane evde oturmuş kahvaltı ederken, denize karşı; gözüm donanmanın küçük sayılabilecek bir gemisine takıldı. Midilli’deki kan davalı düşmanlarımıza yakınlıktan dolayı arada donanmanın gemileri gelir bu koya, tepemizden jetler geçer; şaşırmayız. Fakat bu sefer küçük botlarla gemiden sahile insanlar taşıyorlardı. Sahilde de bir hareketlilik, polis arabaları vardı. Dürbünü alıp bakınca, bunların o filmlerde gördüğümüz “mülteciler” olduğunu fark ettim. Kanlı canlı siyahi insanlar, ufacık filikalarla sahile taşınıyor, polis araçlarına bindiriliyordu. Ne bir haber kamerası, ne halktan bir heyecan. Meğerse alışkın oldukları bir durummuş, ayda en az 2-3 mülteci grubu bu şekilde denizden toplanıp karakola götürülüyor, sonra da büyük ihtimalle salınıveriyormuş. Ben ilk defa canlısını gördüğüm için, etkilendim. Alışkın olanlar çaylarını içerek izlemeye devam ettiler.

Herkesin derdi kendine. Avrupalı eşim “aslında şurdan paketler alıp versek mi ellerine, ya da biraz para mı versek” derken, ben “polis karakolda verir birşeyler zaten yanlarına da yaklaştırmaz kimseyi” dedim. Pek ikna olmadı, ben de söylerken pek ikna edici değildim zaten. Gelecekleri muğlak bir grup insan. Yıkılmış evlerinden, can pazarından kaçmış, Avrupa yoluna düşmüş, Türkiye’de “kalıcı misafir”. TV’den izlemek daha farklı oluyor tabii.. Taş olsan duygulanıyorsun, çoluk çocuk denizin ortasında, perişan insanlar..

Öte yandan sınırlarımızı bu perişanlığa kayıtsız şartsız açınca, bizi perişan edecek IŞİD ve türevleri de geldi tabii. Kim terörist kim gerçekten savaştan kaçıyor, nasıl emin olabilirsin ki? Ne büyük hesapsızlık, plansızlık. Sonra gidiyor canlar, yine biz ülke içindeki “öteki”lere çatıyoruz. Ya da “hesap ve plan” bu mu, işte o nokta beni düşündürüyor.. Bu durum kimin ekmeğine yağ sürüyor, yine halkı “kürt düşmanı” ederek seçim sonuçlarını lehine değiştirecek olan kim, kim sadece bu şekilde yeni bir seçimde oy kazanacağını düşünür, kim koltuktan vazgeçmemek adına ülkeyi savaşa atmaktan çekinmez? Cevap belli.

Ülke; ağır roman. 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Çocuklardan ve umuttan..

En çok da şu yandaki fotoğraf içimi acıttı. Umudun, gerçekleşecek hayallerin, naifliğin ve kırılganlığın fotoğrafı çünkü..

2000 senesinin yılbaşı gecesi, benim hayatımın en güzel yılbaşı gecesiydi. Üniversite yıllarımda gönüllü olarak çalıştığım bir uluslararası çevre sivil toplum kuruluşunda, bir kampanya düzenlemiş ve 1999'daki büyük depremden çok yara almış olan Değirmendere'li çocuklar için kendimiz ve destekçilerimizden hediye gelen oyuncakları iki ay boyunca temizlemiş, onarmış, sınıflamış, paketlemiş ve çocuklar için hazır hale getirmiştik. 31 Aralık öğleden sonrası 15 kişi ve koca koca çuvallara dolan hediyelerimiz bir minibüse doluşmuş, sırtımıza sadece birer el çantası ve uyku tulumu almış, şarkılar türkülerle güle eğlene akşam saatlerinde Değirmendere'ye varmıştık. Bir arkadaşın yerlere uyku tulumlarımızı atıp uyuyabilmemiz için ayarladığı köy evinde, hemen ilk iş ısınabilmek için ocak yakılmış ve sonra herkes köy evinin karlarla kaplı ıssız ve sakin ön bahçesinde yakılan ikinci mangalın çevresinde toplanmış, gruplara ayrılmıştı. İlk grup kendimize ufak tefek yemelik bir şeyler hazırlayacak (mangalda pişirilen vejeteryan ürünler, ekmek ve peynirdi o yılbaşı menüsü), ikinci grup hediyeleri dağıtacak, sonra her iki grup birleşip yenilecek içilecek, plastik poşetlerle kar kaplı tepeciklerden aşağı kayılacak, herkes birlikte bulaşıkları yıkayacak ve o sıcacık eve bir dakika olsun girilmeden sabah edilecekti.

Yemekle pek alakam olmadığı için hediye dağıtan ekipteydim. Kilometrelerce yol yürüdük o gece, elimizde fenerlerle, sırtımızda çuvallarla. 3-4 kişilik gruplar halinde civar köyleri dolaştık, kapıları çaldık, "bu evde çocuk var mıııı? çık dışarıyaaa" diye bağırdık. Biz onlara hediyeler dağıttık, onlar bize ev leblebisi, sıcak shlep ya da çay verdiler, evde yeni pişmiş odun ekmeği verdiler, yoğurt verdiler. Kiminin evinde yarım saat oturduk, kiminin evinde 5dk oturduk ama hepsiyle sohbet ettik, çocuklara oyuncakları verdik.

Yüzlerindeki gülümsemeyi unutamıyorum. Bir de kendi yüzümdekini.

Gece yarısına kadar gezdik, saat 00.00'da en sevdiğim arkadaşıma sarıldım, sonra diğer arkadaşlarıma sarıldım, biri yanında harika bir kırmızı şarap getirmişti, bardak falan olmadan direkt şişeden paylaştık, sonra kaybolduk, karların arasında yuvarlandık, bir ara kartopu oynadık, bir ara diğer gruplardan birini bulduk, yukarıda inanamayacağınız kadar güzel, açık, yıldızlı bir gökyüzü vardı. Dolunay da vardı diye hatırlıyorum ama eminim bu hafızamın sevimli bir oyunu bana.. O kadar da olmaz heralde (ama çok net pırıl pırıl parlayan karlar içinde, ay ışığında şarkılar söyleye söyleye yürüdüğümüzü hatırlıyorum).

Köy evine gittiğimizde ortada yemek falan kalmamıştı. Tabii, bulaşık da :) Ama kimse sorun etmedi çünkü zaten köy ekmeğiyle, yoğurtla, leblebi ve bozayla tepeleme doymuştuk. Açıkcası hiç ikram olmasaydı da ruhumuz doyardı o gece eminim..

Sonra o efsanevi plastik poşeti kızak edip saatlerce kaymak dönemi başladı. Sabah 5 gibi gülmekten, defalarca kaymaktan derisi soyulmuş ve eminim mosmor olmuş totomdan yorgun, bizim köy evinde beni bekleyen uyku tulumumun içinde uyumuş kalmıştım. Ertesi sabah kahvaltı bile yapmadan çıktık, ben Ankara'da toplanan aileme, kimi memleketine, kimi boş öğrenci evine döndü ama o yılı ne zaman hatırlasak gülümseriz; saflığımıza, güzelliğimize, çocukluğumuza.....

İşte Kobane'de bunlar olacaktı. Kar yerine kum, boza yerine mırra. Başka da fark olmayacaktı eminim. Yani "ne işleri varmış orda, otursalarmış oturdukları yerde" dedikleri çocukların işleri güçleri kavgaları buydu işte, bu kadarcıktı..

O çocuklardan ne istediler bilmiyorum, anlamıyorum ama o çocuklarda aslında bizi vurdular, bu anlattıklarımı vurdular, umudu vurdular (yine, kahrolsunlar ki yine yeniden..)

Allah ailelerine, sevdiklerine sabır versin. Bizlerin de unutursak kalbimiz taş olsun..

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Sade bir yaşam

Son 10 senedir yaşamımı sadeleştirmeye çalışıyorum. İlk olarak maddiyattan başladım, fazla eşyalarımı, kıyafetlerimi ayırıp, yeni ve güzel olanları yıkayıp güzelce paketleyip ihtiyacı olanlara, eskileri ise çöpe yolladım. Kıyafet verme konusu hassas bir konu, tekstil artık çok ucuz ve çeşitli olduğu için gerçekten değerli, yeni ve temiz kıyafetleri vermek ve ihtiyaç sahiplerini eskilerle rencide etmemek gerekiyor. Eşyalar daha kolay; hatırası olanları ayırdıktan sonra büyük eşyaların bir kısmı önce annemlerin alt katına, ordan yazlığa gitti. Büyük çöp poşetleri içinde geri dönüşüme gidenler de azımsanmayacak kadar fazlaydı. Ne çok "biriktirmişim", ne gereksiz yüklerle yaşamışım.. Evim, dolaplarım ferahladı; ruhum ferahladı. Senede bir yine maddi yüklerimden kurtuluyorum ama her geçen yıl daha da azalıyor yüklerim ve çöp poşetlerim. Çünkü sadeleşmeyi öğrenirken, ihtiyacım olanı almayı ve verimli kullanmayı öğrendim.

Sonra sıra geldi manevi yüklere.

Bu kısım daha zor, daha incelikli, daha duygusal. Her tek çocuk gibi ben de büyürken, kendi kendimle mutlu zaman geçirmeyi öğrendiğim kadar, aynı zamanda da kolay sosyalleşmeyi, çabuk arkadaş edinmeyi de öğrendim. Yaşamımın hiç bir döneminde kendimi yalnız hissettiğim, arkadaşsız kaldığım olmadı. Tuhaf ama insanlar bana çabuk ısınıyor, hatta sık sık yüzüme "sende çok tuhaf bir enerji var, odaya girince insanın gözünü alıyorsun" diyorlar. Ne mutlu bana. Ama bunu gerçekten tek çocuk olmaya ve ailemin beni eve tıkmak yerine "git bak orda senin yaşında bir çocuk var, tanış" diye destekleyip dışarı itelemelerine ve bir çok yaz okulu, kamp, sanat, spor aktivitesine yazdırmalarına da borçluyum. Bu sayede "ilk tanışma" konusunda çok erken uzmanlaştım, sonra yaşadığım bir çok ülkede de sıfırdan bir çok tanış, arkadaş hatta dost edinme deneyimim oldu. Çevremi kalabalıklaştırmak konusunda sıkıntım hiç olmadı. Fakat benim sıkıntım, özellikle de son 10 senenin "sadeleşme" hedefinde, çevremdeki bu insanların bir kısmından "ayrılmak" oldu. Yani sosyal anlamda sadeleşmek. Neden buna ihtiyaç duydum, çünkü insan yaş aldıkça aslında önemli olanın çok geniş bir çevre değil, samimi ve öz bir çevre olduğunu öğreniyor. İnsanın 15 tane "en yakın arkadaş"ı olmaz, olsa olsa 5 belki 7, o da yıllara yayılan, tortu gibi suyun dibinde kalan.. Bunu fark ettiğimde, aslında bir çok insanın beni yükseltmediğini, bana ağırlık verdiğini ve dibe çektiğini de fark ettim. Öyle insanlar var ki, ne yazık ki özünde ve sözünde çok farklılar, kendi komplekslerini sizin üstünüze atmaktan, sizi bir psikolojik yastık olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Dertsiz insan olur mu, olmaz, varsa da asıl derdi içinde saklıdır. Ama benim dediğim hep dert, hep olumsuzluk dinlediğiniz insanlar. İltifat bile almayı beceremeyenler, "yok kilo vermedim, yorgunum da süzgün gözüküyorumdur"cular.. Ya da daha kötüsü, sadece kendine değil, size etki etmeye çalışanlar, "bak sen böyle yapıyorsun ama doğrusu budur, böyle davran sen"ciler. Sizi olduğunuz gibi kabul edemeyenler, sizden değişim bekleyenler (ya da sizin onların değişmesini ummanız..)

Bunları hayatımdan bir bir çıkarttım. Bahane uydurup görüşmemek değil, o zaman insan sadece fiziksel ortamından çıkarıyor, aklından çıkaramıyor. Bizzat "kusura bakma, ben seni çok olumsuz buluyorum, şu an benim olumsuzluğa değil, umuda ihtiyacım var, bu şekilde bir dostluğu daha ileriye götüremeyeceğim" dedim kiminin yüzlerine. Acıttı mı, evet. Onu da beni de ama yapılması gerekiyordu. Bencilce görmüyorum. O insana daha önce bir çok şans vermiş, sırtınızda uzun yollar taşımış, olumsuzluğuna umut olmaya çalışmışsanız ve başaramamışsanız; bencillik değil. Olumsuzdan uzaklaştıkça, karmaşık insanları (entellektüel anlamda değil, hep aynı hataları yapıp ders almayan, hayatını karmakarışıklaştıran insanlar anlamında) hayatınızdan attıkça, çevreniz sadeleştikçe birden aslında hayatın ne kadar basit, duru ve öz olduğunu fark ediyorsunuz. Hayatımdan çıkardığım insanlar adına hiç bir pişmanlığım yok.

Şu an yine çevrem kalabalık ama bu kalabalık benden sürekli birşeyler bekleyen, talep eden, beni eleştiren, yargılayan ve değiştirmeye uğraşan insanlardan oluşmuyor. Bu çevre sade, kendi gibi yaşayan, kimsenin yaşamına karışmayan, olumlu düşünen, "hafif" insanlardan oluşuyor. Bir kısmı doğal sade, doğal sarışın gibi, içten gelen bir ışığı var. Bir kısmı benim gibi tırnaklarıyla kazıyarak, kendiyle ve çevresiyle çok sınavlar vererek, çok fedakarlıklarda bulunarak bu yere gelmiş. Daha da tam gelememiş aslında, daha çok yol var..

Evim çok sadedir, eşyalarım az ve özdür, mobilyalarım beyaz ve açık tonlarda, perdesiz ve geniş pencerelerim, yeşil ve havadar bir evim vardır. Yaşamım da sadedir; eşimle, kızımla, işimle, eğitimimle, sevdiğim dostlarımla sevdiğim yerlere tekrar tekrar gitmelerimle, yılda 2 yeni ülke görmeye çalışmalarımla dopdoluyum. Çok para kazanma, evler arabalar eşyalar sahibi olma hırsım hiç yoktur. Bilgi ve kitap biriktiririm, ilkini aklımda, ikincisini gurur duyduğum kütüphanemizde. Ve en önemlisi, gün içinde bazen bir çiçek gördüğümde, bazen bir hoşluk hissettiğimde, hemen şükrederim "Allahım teşekkür ederim bunu bana gösterdin, yaşattın, bilincinde olmamı ve keyif almamı sağladın. Seni ve yarattıklarını saygıyla seviyorum, yolundan ayırma ve hayatıma verdiğin bu güzellikleri katlayarak arttır, sana daha çok şükretmemi sağla" derim. Sağlığıma şükretmek için hasta olmayı beklemem yani..

Bu anlamda sadeleşme yolu beni mutlu etti diyebilirim. Kendimi doğru bir yolda yürüyor hissediyorum. Hırsı olmayan, kimseyle kendimi karşılaştırmadığım, sahip olduklarıma şükredip yetindiğim, yaşamı kabullendiğim bir yol oldu sadeleşme yolu. Bu nedenle, tavsiye ederim.

7 Temmuz 2015 Salı

10 senenin ardından

Sevdiğimiz birini kaybedince duyduğumuz acı zamanla azalıyor derler ya.. Bugün Semo'm gideli 10 sene oldu ve bir süredir onu ölümüyle değil de bana bıraktığı hatıralarıyla anmayı da başardığım halde, acının azalıp azalmadığından hala emin değilim. Azalsaydı, hatta unutulsaydı, hiç yaşanmamış gibi olsaydı, hayat onsuz da aynı devam etseydi; şu an binlerce km öteden gelip, onun mezarı başında oturup, onun genetiğini taşıyor umuduyla üstüne diktiğim sardunyaları severek göz yaşı döküyor olmazdım. Acı azalmıyor, unutulmuyor ama şekil değiştiriyor. Hayat devam ediyor ama aynı devam etmiyor. Ondan kalan hatıraları gülümseyerek anıyorsun belki ama birden o acı geliyor boğazına takılıyor, gözünden yaş olup akıyor, midene saplanıyor. Giden her biri, yanında hayatı götürüyor..

Ramazan ayında düşünerek, bilişsel egzersizler yaparak oruç tutuyorum demiştim. Bugünün benim için anlamı büyük olduğu için, gerçekten karşılıksız sevdiğim ve sevildiğime emin olduğum için, Semo'ya dair duyduğum en güçlü duygu olan sevgiden bahsetmek istiyorum. Gidenin ardından sadece hissettirdiği sevgisi kalıyor çünkü..

Sevginin çok çeşidi var diyorlar ve Türkçe'de tutku, aşk gibi kelimeler de sevgi sınıfına girse de ve hatta diğer dillerde sevgiyi ifade etme yolları daha geniş olsa da (belki de biz Türkler sevgimizi sırf kelime hazinemizin fakirliğinden dile getiremiyoruz?) yine de bence sevgi farklı farklı duygular değil, kendine özgü, öz, apayrı bir duygu. Aşk, takıntılı ihtiras, tutku bence farklı kavramlar. Bence bir çok ilişkinin tıkanma noktasında da aşk ile sevgi arasındaki uçurum yatıyor. Sevgi ise daha derin, hatta sanki daha az sonradan öğrenilen, daha çok insan doğasına ait bir temel duygu gibi. Annenin çocuğuna, kadının köpeğine, adamın kedisine duyduğu, fizyolojik bir ihtiyaçtan kaynaklanmayan, beklentisi sadece geri sevilmek olan bir duygu. Tam tanımlayamamamızın altında da aslında, hayatımızda - o da gerçekten şanslıysak - belki bir, belki beş canlıya karşı hissettiğimiz, karşımıza nadir çıkan bir duygu olması yatıyor belki de. Hiç kimseyi, kendini bile sevememiş insanlar var, öyle çoklar ki..

Hissettiğim duygunun aşk ya da tutku değil de sevgi olduğunu şu şekilde anlıyorum, kokusunu içime çekerek öpüyorsam, bu sevgi.. Neden böyle bilmiyorum ama; sevdiğim adamı, çocuğumu, Semo'mu ve ailemle birkaç dostumu koklayarak öperim, onların kokusunu severim, üzerinden 10 sene geçse de hatırlarım. Koku hafızam çok iyidir ve hep sevdiğim kokuları hatırlarım, istediğim anda hatıralarla birlikte kokuları da geri getirir, duyumsarım. Bu yeteneğimden ötürü çok şanslıyım, bu sayede özlem duyduklarım uzun süre geçse bile yanıma gelir, doya doya koklar, özlemimi gideremesem de, sanki bir an olsun onlarla geri karşılaşmış gibi hissederim.

Geriye sadece sevgi kalıyor demiştim ya. O da gidenin bize son hediyesi işte, birini gerçekten sevdiyseniz acı tatlı anılar arasından sadece sevgiyle dolu olanları hatırlıyorsunuz, insan beyninin en olumlu, en güzel "eksikliği" bu olsa gerek.. Bizi seven, bize sevmenin ne demek olduğunu öğreten tüm sevdiklerimiz için Allah'tan rahmet ve huzur diliyorum..





14 Haziran 2015 Pazar

Sen beni biliyor musun!?

Rahmetli ananeciğimi şakayla karışık kızdırdığım zaman, bana hep "hanıııııım! sen beni biliyor musun!?" derdi. "Biliyor" kelimesine yaptığı vurgu ile, ses tonu ile, şu son günlerde kulağıma öyle çok geliyor ki bu sözü. Hele bazen "hanım hanııım, anlat bakalım" diyişi..

2 yıl olacak vefatından bu yana ama, sevdiğim birinin ardından hep "zaman durmuş" gibi geliyor bana. Yani birden fişi çekmek gibi, o insan olmadan dünyada bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsunuz ama bir yandan da hayat devam ediyor, bir sürü hatıra biriktiriyorsunuz. 2010'da eşini ani bir beyin kanamasıyla kaybediveren Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum'un şu yazısında dediği gibi, "hayatın anlamı anılarımızmış", gidenlerin ardından gerçekten de bunu fark ediyor insan. Onlar gidiyor, sen biraz daha kalıyorsun, biraz daha anı biriktiriyorsun. Aslında bu kadar.

Kızıma ananemi anlatmaya çalışıyorum ama genellikle boğazım düğümlendiği için kesiliyor cümlelerim. Çünkü birden cümlenin orta yerinde sanki yüzüme çarpan bir tokat gibi "artık onunla birlikte yeni anılar biriktiremeyeceğim" gerçeği geliyor aklıma. Sevdiklerinin mezarı başında ağlayan köpekler gibiyim, sevdiğim öldüğünde bunu anlayamıyorum, yine biryerden çıkıp gelecekmiş gibi bekliyorum.. Semo'dan sonra beklerken mutlu olmaya, farklı anılar biriktirmeye çalışmayı öğrendim. Zor oldu ama bir gün "ben de gittiğimde bari senden sonra ot gibi yaşamadım, şunlar şunlar oldu, bak anlatayım diyeceğim birşeyler olsun" gibi bir fikir geldi bana. Hiçbirşey yok da olabilir ölümden sonra, hissiz zamansız bir karanlık. Ama varsa, bari biraz anı biriktireyim..

"Sen beni biliyor musun?!" cümlesinin sık sık aklıma gelmesi de bu nedenle. Aslında ne kadar biliyoruz birbirimizi? Herşeyini bildiğinizi düşünüyorsunuz, defalarca dinlediğiniz hikayeler var, ufak bir ayrıntı aklınıza gelmiyor. Düşünün, ananemin annesi hakkında üç beş şey biliyorum, ananem hakkında belki 90 şey, bunları kızıma anlatsam, tanımadığı bir insan bana geldiği gibi ona da gizemli ve heyecan verici geldiği için dinlese, belki o kendi çocuğuna anlatsa.. Taş çatlasa 5 kuşak de, ondan sonra? Senden değil bir et, bir kemik, bir eşya; bir anı bile kalmayacak.. Sadece 5 kuşak, onda da çocuklarınla ilişkin iyi diyelim, seni iyi anıyorlar, ya da iyi ya da kötü bir şekilde anıyorlar. 6. kuşakta yoksun, toz bile değilsin artık..

100 yıl öncesinden bazı fotoğraflar, filmler görünce düşündüğüm bu oluyor. Sadece 100 yıl öncesi masal gibi bize, son 15 senede teknolojideki bilimdeki sosyal yaşamdaki ivmeyi düşününce, düşünebiliyor musunuz 100 sene sonrasını? Ben düşünemiyorum, iyi ya da kötü ama çok farklı bir dünya, yaşam algısı olacak. Bu dünyada belki din, millet, büyükanneler falan önemli olmayacak. Yokolup gideceğiz. Bir toz bile değiliz aslında. Kimse kimseyi "bilmeyecek". Belki sanatta, ilimde, bilimde kalıcı bir iki cümle bırakacaksın ama o bile değil bence, en tutunduğun teoriler bile yerlebir olacak belki de. Bugünün emeği, yarın için anlamsız olacak (gel de nihilist olma).

Tüm bunları düşününce, bir de "dert" dediğimiz şeyleri, kafayı taktıklarımızı düşünüyorum. Çok boş geliyor çok.. Hayat sadece deneyimler, anılar biriktirmek. Sadece bu kadar.

7 Haziran 2015 Pazar

Bugün önemli bir gün

Ülkemiz, geleceğimiz için bugün önemli bir gün. Türkiye sandık başında. Günlerdir okuyorum, hem yerli hem yabancı medyanın konuya bakışını. Okudukça aklım daha da fazla karışıyor. Garip bir şekilde, bizdeki kazanma taktiği "karşısındakini kötüleme" üzerine kurulu. Ne derece olayı dramatikleştirir, karşındakini yere batırırsan, o derece sanki kendin yükseliyorsun. Oysa benim gözlerimin kulaklarımın aradığı "diğeri"ne odaklı bir seçim propagandası yerine, somut planlar ve gelecek vaadi olunca, aklım karışıyor. Çünkü nedense ileriye yönelik somut, çılgın olmayan, mantıklı planlar, gerçek hedefler hiçbir partinin programında yok. Sanki amaç Tayyip'i def etmek ama sonrası muğlak. Kısaca, Tayyip ne yaptıysa tam tersini yapmak vaadi. Yani yine olumsuza odaklı, öteki'ne dayandırılmış "başarı" hedefi.

Bu noktada işte insanın kafası karışıyor. Amaç sadece Tayyip'i def etmekse, yöntem herhangi bir diğer partiye oy vermek. Matemetiksel hesaplar yapıp hangi partinin şansı daha yüksekse, ya da hangi koalisyon Tayyip'ten baskın gelecekse ona vermek. E o zaman zaten patilerin iç tüzüğü, etik anlayışı, herhangi bir anlamdaki gelecek politikası da çok önemli değil. Kısaca "koyverme, oy ver" dersin, kulağa hoş gelsin, içi bomboş olsun, ne fark eder.

Oysa benim aradığım; içi boş olmayan, kazandıktan sonra da çalışmaya devam edeceğine inandığım, somut ve mantıklı hedefleri olan bir parti..

Bulamıyorum.

Bu akşam ülkenin kısa dönem geleceği aşağı yukarı belli olacak. Ben sürpriz beklemiyorum. Çok fazla birşeyin değişeceğini de beklemiyorum. İnsanların kafasını 180 derece değiştirmedikten sonra, hiçbir şey değişmez. Biri gider, teki gelir, devran aynı şekilde dönmeye devam eder. Geçmiş 1 senede insanların kafa yapısı değişti mi sizce? Toplumsal değil bireysel düzeyde "öteki"ni kendimiz kadar "insan" görmeyi öğrendik mi, onun düşüncelerine saygı duymayı, kendi inanmadığımız değerlerini temsil edebilmeyi, savunmayı öğrendik mi? Kısa vadede düşünmek yerine büyük resme odaklanabilmeyi, kendini kurtarmak için etik olmayan davranışlara bile girebilmek yerine toplumu, geleceği düşünmeye odaklanabilmeyi öğrendik mi? Başkasının çocuğunu mesela kendi çocuğumuz kadar kollamayı öğrendik mi, işyerinde yükselmek adına diğerlerinin emeğini çalmamayı öğrendik mi? Hayvan hakları, çevre hakları da insan hakları kadar önemlidir diyebilmeyi öğrendik mi?

Tüm bunlara "evet" diyebildiğimiz an, bu sistem değişecek, ama şu an... Daha çooook düşeceğiz, kanayacağız, ağlayacağız.. Daha en dibi görmedik ama göreceğiz. Düşünmeyi bilmeyen, sürü psikolojisiyle hareket eden bir toplum olarak, başka türlü akıllanacağımız yok çünkü.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Evropalı neden bizden ileride

Biz ve onlar edebiyatı yapmak istemiyorum, hiç sevmediğim bir şeydir bu arkasında eksik özgüven ve kompleksler gizli, açık ırkçılık. Fakat birkaç nokta var ki, son zamanlarda çok karşıma çıkıyor ve bence sadece biz Türklerin, Akdeniz insanının ya da genel anlamda tüm insanlığın öğrenmesi gereken, bizi genel anlamda insan olarak ileriye götürecek davranış biçimleri. Örnekler gerçek hayattan, benim çevremden.

Eşim bir dönem evden çalıştı ve resmen saatini kurdu, 7'de uyandı, duşunu aldı, muslisini yedi ve 8'de masasının başına oturup 12'ye dek çalıştı, 1 saat öğle arası verdi ve sonra 5'e dek yine arasız çalıştı! Ne pijamalı şekilde, ne arka planda TV açık, ne mutfağa gidip gelip kaytarma.. Çalıştı adam evden. Ve sonra kendim iş hayatına girdiğimde fark ettim, bizimki gibi yasak ya da kapalı olmadığı halde kimse iş saatlerinde facebook, youtube, instagram gezmiyor. Kimsede işten kaçma azmi, mümkünse hiç birşey yapmadan hatta daha iyisi başkasına yaptırarak para kazanabilme hayali, iş yapar gibi gözükürken aslında hiçbirşey yapmama alışkanlığı, işe gitmeyi, iş görmeyi bir "zaruret" yani katlanılması gereken birşey gibi görme hali yok.. Herkes tıkır tıkır işini yapıyor ve herkesin yaptığı işe saygı gösteriliyor. Sokaktaki çöpçü de, hastanedeki doktor da kıymetli, önemli. Bunun kökeni protestanlığa dayanıyor da diyebilirsiniz ama seküler bir ülke burası ve işi Allah'a değil, insana bırakmak da o işin layıkıyla yapılacağı garantisi içeriyor.

İkinci örnek yine eşimden. Kızım 1,5 yaşında falandı ve eşim ufak bir iş seyahatine gitmiş, dönüşte onunla lego oynayacağına söz vererek evden çıkabilmişti. Aradan iki gün geçmesine ve bebek kafasının bu sözü hatırlamasına mümkün olmamasına, döndüğünde deli gibi yorgun olmasına, aç olmasına rağmen, daha duş bile almadan, sırf "kızıma söz verdim" dediği için, yere oturdu ve onun uyku saati gelene dek onunla oynadı. Çünkü "söz vermiş"ti. 1,5 yaşında bile olsa, onu bir "insan" olarak görmüş, o unutsa dahi kendi unutmamıştı.

Üçüncü örnek dağın başından, en yakın köy yürüyerek 1 saat uzaktaki bu yerden. Bu yalağa kasalarla içecek konulmuş, yanında da kapağı açılan bir metal kutu. O yalaktan bir içecek alıyor, parasını o metal kutuya atıyorsunuz. 3-5 günde bir içecekleri koyan gelip biriken parayı alıyor. Ben bu fotoğrafı çektiğimde, kutunun içinde 54 euro birikmişti. Kapak açılıp kapanıyor, içinden tek bir kuruş alınmıyor, içeceğin ücreti tam tamına ya da fazlasıyla bırakılıyordu. Çünkü bencil kültür dediğimiz bu kültürde insanlar her an başkasını da düşünüyor.

Son örnek, yakın arkadaşımdan. Çocuklarımızı beraber büyütüyoruz ve yaşadığımız her sorunda birbirimizi arıyor dertleşiyoruz. Dikkat ediyorum ben hep kendi dışımdaki olayları anlatıp, zavallı edebiyatı yapmaya, kendimi acındırarak yükseltmeye yönelirken (örn. delirmek üzereyim, dün gece 15dk'da bir uyandı, devamlı kucak istiyor, yemiyor, ufacık kaldı vs.) o hep bana önce olumluları sayıp sonra olumsuzları nasıl değiştirebileceği hakkında okudukları, denediklerini anlatıyor (örn. aslında her zaman çok verici bir çocuk ama bu sıra oyuncaklarına karşı bir kalkan geliştirdi paylaşmak istemiyor, çok zorlanıyorum ama bunun bir gelişim dönemi olduğunu okudum). Yani hiç bir getirisi olmayan dert yanma değil, zorlukları nasıl aşabileceğimiz üzerine kafa yorma, yaratıcı problem çözme, eyleme geçme..

Yani insanlar tembel, bencil, kandırmaya ve olumsuza odaklı değil ve bunun meyvelerini de "1. dünya ülkesi" vasfına sahip olarak topluyorlar..

12 Mayıs 2015 Salı

Exit through the gift shop (Banksy)

Daha önce Banksy'den bahsetmiştim diye hatırlıyorum ama aradım bulamadım, belki de arada sırada gelen şu ünlü ve yıkıcı "sileyim gitsin bu yazıyı, hiç olmamış" krizlerimden birine kurban gitmiştir. Banksy'yi seviyorum, bence kendisi tasarım ve görsel sanat alanında bir deha. Özellikle İsrail Filistin arasındaki duvara yaptığı işlerine büyük hayranlık ve saygı duyuyorum. Tabii gizli kimliği ve tanıyanların deyimiyle "göründüğü (ya da görünmediği) gibi olduğu" yönündeki duyumlar kendisine ilahi bir aşk duymamıza, bizi sadece sanat değil merak ile de cezbetmesine neden oluyor.

Dün gece sonunda zaman bulup Exit Through the Gift Shop'u izleyebildim. Tuhaf ama daha önceden izlediğimi ve hatta üstüne yazı yazdığımı da sanıyordum, ikisini de yapmamışım. Farklı bir kimliğim falan mı var, gece yürür gibi yazı mı yazıyorum bilemedim şimdi.. Neyse olsun bir daha yazayım.

Çok şenlikli bir filmdi bence. Modern sanatı ve sanatın sanatçıdan çıktıktan sonraki evrimini muhteşem tiye alıyor, tipik bir Banksy yapımı. Bana kalırsa (ki biraz araştırdım sadece ben değilmişim böyle düşünen) filmin temel karakteri Thierry Guetta tamamen sanal bir zat-ı muhterem. Hani Banksy'nin sanat "eserleri" yanında yarattığı bir sanat "adamı" gibi birşey bence. Ama can alıcı nokta, var böyle adamlar, "sanatçı"lar. Yani aslında yaptıkları saçma sapan, hiç bir sanatsal boyutu olmayan, "çöp" tabir edilecek kalitesiz işler olsa da deli gibi satıyor, tutuyor, acaip paralar dönüyor ortada. Üstelik bir çok araştırma da yapılmış, "sanatı yapmak, belli değer biçmek değil, satma tekniğidir ün kazandıran" deniyor. Bir çok sanat eleştirmenini bir odaya topluyorlar ve ufacık bir çocuğun elinden çıkmış karalamaları "ünlü bir sanatçı" süsüyle sunuyorlar, eleştirmenler sadece karalamaları sanat olarak betimlemekle kalmıyor, üstüne bir de fahiş fiyatlarla değer biçiyorlar. Bir başka örnek, Banksy kendi paha biçilemez eserlerini yine bir dahiyane proje mantığıyla bir köşede satmaya çalışıyor, "bunlar gerçek Banksy olamaz, sahte bunlar" diye almıyor kimse. Kendisi de tasarımcı ve sanatçı olan eşim hep der "sanat nedir, sanatı sanat yapan hangi belirleyicilerdir, asıl soru bu" diye..

Mr. Brainwash adıyla kendini ortaya atan Guetta'nın normal bir sanatçının çok pardon ama kıçından çıkmışa benzeyen "sanatı"nın önlenemez yükselişi arasında tabii ki ticari kafası var, adam 5 dolarlık tshirtleri 1000 dolara satabildiğini söyleyerek başlıyor zaten hikayeye. Gerisini Banksy'nin sunum dehasına bırakalım, oldukça keyifli bir izleti. Tavsiye olunur.

3 Mayıs 2015 Pazar

Doskoyevsky gibi bomboş

Geçenlerde okuduğum bir karşılaştırmalı edebiyat metninde Tolstoy ile Dostoyevsky karşılaştırılıyordu. Çok sevdiğim bu iki yazardan birini seçmem gerekse Dostoyevsky derim ben. Aynı çağın yazarları oldukları için, benzemeleri gerekir diye düşünmeyelim, her ikisi de kendi çapında devler ve aslında bu çaplar birbirine hiç değmeden teğet geçiyor bence.

Bir nokta var ki, son zamanlarda çok düşünüyorum ben de. Tolstoy okumak bir resme bakmak gibi, öyle ayrıntılı betimliyor ki, sanki okumuyor, görüyorsunuz kitaplarını. Oysa Dostoyevsky'nin romanları sanki bomboş odalarda, sokaklarda, gri bir sis perdesi arkasında geçiyor. Dostoyevsky'deki betimlemeler tamamen karakterlere yönelik, karakterlerin iç dünyası bir dantel gibi işleniyor. Bir klinik psikolog olarak beni asıl çeken de bu sanırım. Bir karakteri öyle iyi betimliyor ki, sanki şimdi günümüzde yaşasa yine anlarsınız onu. Oysa Tolstoy'da empati kurduğumuz karakterler yerine olaylar, durumlar sanırım.. Yazarların kişiliklerinin bunda büyük etkisi olduğu bir gerçek tabii, evli çocuklu klasik hayatım Tolstoy'a daha benzese de, aslında içe dönük yapımla Dostoyevsky'yi sevmem bir rastlantı değil elbette.

Bu ufak ayrıntılar üzerine düşünmek hoşuma gitti.. Klasikleri es geçmeyelim.

1 Mayıs 2015 Cuma

Bayramsızlık coşkusu

2010'da Avustralya'dayken günlerden 1 Mayıs olduğunu hayatımda ilk kez unutmuş, ertesi gün memleketten haberleri izlerken fark etmiştim. Çünkü o memlekette ne tek bir pankart asılmış, ne bir kutlama olmuştu. 2011'de Almanya'ya taşınınca daha da şaşırdım, burada 1 Mayıs kutlanıyordu ama İşçi ve Emekçi Bayramı olarak değil, geleneksel "Mayıs Ağacı"nın (Maibaum) göndere dikildiği gün olarak kutlanıyordu! "Maypole" isminde Kuzey Amerika'da ve Avustralya'da da kutlanan bu festival, köklerini Paganizm'den alıyor ve işçilerle hiç bir alakası olmadığı gibi, tam 1 Mayıs'a denk geldiği için resmen işçi bayramı yerine kutlanıyordu. Nasıl olabilirdi bu?!

Sonraki yıllarda Maibaum Festivaline alıştım, sever oldum, benim de aklıma işçi ve emekçi bayramı gelmez oldu. Akşam haberlere bakmasam bizim gibi "gelişimini tam tamamlayamamış" ülkelerde yaşananları görmesem, 1 Mayıs öylesine geçip gidecek.. Tabii ki Gezi Olayları sonrası, geçen yıl kutlanan İşçi ve Emekçi Bayramı çok daha hareketli ve olaylı geçmeye başladığı için, yine unutmak mümkün değil.

Bugün tatildi burada, tatil denince burası bir Zombi Apokalipsi'ne dönüyor, bahsetmiştim. O kadar bomboş ve sessiz oluyor ki sokaklar, evde bitkilerden biri yaprak döktüğünde, yere düşüşünün çıt diye sesini duyuyorum.Biraz ürkütücü bir durum. Bir gün önceden insanlar marketlere akın edip birbirinin elinden son domatesleri, ekmekleri falan kapıyor (Almanların tatil günü öncesi girdiği psikoloji çok acaip hakikaten) üstelik cumartesi tekrar açılacak marketler, neden böyle istifleme halinde insanlar anlamıyorum.. Belki de ertesi gün herkes evinde gizlenip devamlı yemek yiyor, olabilir çünkü hakikaten sokaklar bomboş gün boyu.

30 Nisan gecesi burda mala mülke zarar verme gecesi. Ergen olan eline traş köpüğünü, tuvalet kağıdını ve yumurtaları kapıyor ve araçlar başta olmak üzere, evlere, dükkanlara saldırılıyor. Arabayı garaja sokmazsanız ertesi sabah mis gibi yumurta kazıyorsunuz üzerinden. Sonra 1 Mayıs günü herkes geleneksel Bavyera kıyafetlerini giyinip Bahar Festivali'ne gidiyor ya da dediğim gibi tüm gün evde saklanıp, hava kararınca akşam çıkıp yemek yeniliyor, dans ediliyor (videosu şurada). Tabii gün içinde özellikle Bavyera köyleri, kasabalar, hatta mahalleler ve şehir merkezi bile bu yandaki gibi, Mayıs Ağacı denen direklerle süsleniyor. Pagan kültüründe evren bir ağaç gibi düşünüldüğünden diyen de var, sadece yazın gelişini kutlama amaçlı diyen de var, köyler arası rekabeti kızıştırma amaçlı diyen de. Hakikaten üzerinde köyün tarihi, coğrafik, endüstriyel ve geleneksel yaşamına dair çeşitli resim ve amblemler de bulunuyor bu direklerin. Ayrıca yine genç erkek ve kızlar sevdiklerine aşklarını dile getiriyor, ufak kalpler ve hediyeleri evlerinin önüne bırakıyorlar. Bekar kadınlar bu günde 7 farklı çiçeği toplar ve yastıklarının altına koyarlarsa, bu gece ilerde evlenecekleri adamı düşlerinde göreceklerine de inanılıyor.

Ülkenin gündeminden farklı bir 1 Mayıs'a götürmek istedim bugün sizi. Biz de kızımla başbaşa sabah erkenden ve tıpır tıpır yağmur altında, 10 derece havada, rengarenk çiçekler arasında Botanik Bahçesi'ni gezdik. Ordan da bomboş sokaklarda yürüyüp sessiz mahallemizdeki hala kaloriferleri har har yanan evimize döndük. Bazen düşünüyorum da; böyle sakin, güvenli, düzenli, planlı, beklenmedik hiç bir aksiliğin olmadığı şekilde mi olmalı yaşam yoksa Türkiye ve benzerlerindeki gibi sürekli bir devinim, hareket, mücadele içinde mi geçmeli.. Bilemiyorum..

28 Nisan 2015 Salı

Deniz, sakin geceler, yalnızlık ve açık sözlü yaşam

Bunları severdi diye betimler Gorki, "Benim Üniversitelerim" eserinin bir yerinde anlattığı kahramanını. Tek bir cümlede ne fırtınalar koparan bir betimleme.. En azından benim için, çünkü ben de o kahramanın ağzından ne demek istediğini anlayabiliyorum büyük yazarın. Bu dörtlüyü ben de severim, hem de tarifsiz..

Denizden başlayalım. Denize olan aşkım yaşamımın ilk yıllarında başladı. Ananemle dedemle geçirdiğim yaz tatillerinde, uyumuyorsam, ananemle gezmeye gitmemişsem, oyun oynamıyor, kitap sayfası çevirmiyor ya da önüme kurulan sehpada öğle yemeği yemiyorsam; illa ki denizdeydim. 2 aylıkken sokmuşlar beni denize, okula gitmeden önceki 6 sene yılın 4-5 ayını denizle kucaklaşarak geçirdim ben. Kolluğum olmadı, 3 yaşında yüzdüm, 7 yaşında babamın arkasında filika gibi paletli şnorkelli yüzer, nefes tutar dalar, tek kanallı tv'de Kaptan Cousteau belgeselleri ile hayaller kurardım. 15 yaşımda aletli dalışa başladım. Denize aşığım. Üşümediğim sürece çıkmam, dalgalısını severim, düzünü severim, taşlısını, kumlusunu severim, derinini en çok severim. Gece izlemesini başka severim, sesiyle uyumayı başka, tuzunu tenimde hissetmeyi bambaşka. Adı Deniz olan insanı severim. Bir çocuğum olursa ismi Deniz olacak derdim hep, ananem kucağına alamadığı tornunun kızı doğup da ismini öğrenene dek "Deniz bu" dedi durdu o nedenle..

Sakin geceler. Severim. Türkiye'de özellikle 80'lerin sonlarına dek geceler sakindi. Zırt pırt kesilirdi elektrik ya, en güzeli de o sessizlikti. Hele bir de yazsa.. Balkona çıkılır, sohbet edilirdi. Ne karşı kafenin müşteri çekmek için bas bas bağırttığı hoparlörü vardı, ne başıboş salınmış onlarca çocuğun son perdeden attığı çığlık yaygara. Ne de akıllı telefonlara eğilmiş, kendi dünyası içinde hapsolmuş insanlardık ya, o ayrı.. Hayatımın en güzel gecelerinin, ananemle kocaman ve bembeyaz balkonda oturup tam altımızdaki faleze vuran denize bakarak sohbet ettiğimiz, o anca insanın yanağını okşayacak kadar esintili yaz geceleri olduğunu, artık bunu yaşayamayınca fark ettim.. O zamansa ne kadar sessiz, sakin derdik biri 20lerinde, diğeri 70lerinde iki genç gönül.. Hele bir de Semo'nun sıcacık başı, nemli burnu elime değen..

Yalnızlık. Çok severim. Tek başıma kaldığımda hiç yalnız hissetmedim ben kendimi. Hayat boyu kendimle başbaşa kalmaktan zevk aldım, alıyorum. Aksine, bazen kalabalıkta, çevrem insan doluyken, kendimi çok yalnız hissediyorum. Neden buradayım, neden bu insanlarlayım diyorum. Kalabalıklar, mesela çatal bıçak sesleri, gürültülü gülüşmeler, birden bağrışmalar, çocuk çığlıkları, anne azarlamaları, hepsi bana çok fazla geliyor. Büyük alanlar ve az insan.. Az ve öz insan.

Açık sözlü yaşam. Deniyorum. Her zaman olmuyor. Beyaz yalanlar var, illa ki söylenmesi gerekiyor. O yalanı söylemezsen, doğru söz insanı daha fazla yaralayabiliyor bazen. Çok yakın bir arkadaşım yalan söylememeye karar vermiş ve uygulamaya koymuştu. Beyaz yalan bile söylemeyeceğim artık demişti. Öyle anlar geliyor tabii, "allaşkına söyle saçımın rengi nasıl olmuş?" diyor biri, "güzel" diyorsun yalandan ya, bu arkadaşım susuyordu öyle anlarda. Tuhaf suskunluklar.. Yalanlı açık sözlü yaşam olmuyor, o nedenle, beyaz yalanlara bir çare bulana dek, anca "deniyorum" diyebilirim. Ama samimi olmaya, sağ gösterip sol vurmamaya, hak yememeye ve yedirtmemeye, kendi gözümle kulağımla duymadığım, başkasından duyduğum şeyleri kerteriz kabul etmemeye çalışıyorum. Bu şekilde son 10 senede başkalarının hakkımda ne düşündüğüne önem vermemeye, merak dahi etmemeye ve bu sayede de daha olumlu, mutlu, dengeli bir insan olmaya başladım. Açık sözlü yaşamı, zorlanarak da olsa, seviyorum.

23 Nisan 2015 Perşembe

Ankara'da olmak hüznü..

Ananemin vefatından sonra Ankara'ya gidemedim. Aslında en son hamileliğimde gitmiştim, nerden baksanız 2,5 sene olmuştu Ankara'ya gitmeyeli / gidemeyeli.. Öncesinde her sene mutlaka 1-2 defa giderdim Ankara'ya; doğduğum, ilk 5 senemi geçirdiğim, sonra okullu yıllarda her kış tatilinde mutlaka 1 hafta gittiğim, ilk yüksek lisansımı yaparken 1 sene daha geçirdiğim, ananemin teyzemin yaşadığı bu kente.. Ah Ankara..

Ankara konusundaki hislerimi daha önce yazmıştım burada, biraz da ondan gidemiyordum An(a)kara'ya.. Bir de ananemin özlemi çok fazlaydı, O'nsuz O'nun evine girmek, kalmak, yapamıyordum, yapabileceğimi sanmıyordum. Hele bir de pencereden bakmak vardı ki..

1 Nisan'da yazdığım gibi, gördüğüm rüyanın da etkisi ile, birden bire karar verip, kimseye de haber vermeden sadece 3 günlüğüne gitmek istedim Ankara'ya. Biraz da yazdan beri göremediğim teyzelerimi özlediğim için, babama da rica ettim, kimseye benim geleceğimi haber vermeden, kimseyi telaşlandırmadan, her sefer yaptıkları gibi aşırı hazırlıklar ve yorgunluklar yapmadan, öyle sessizce gidip, tüm aileyi olmasa da görebildiklerimi görüp gelmek istedim. Uçakta kalbim kuş gibiydi, beni neyin beklediğini bilmiyor, belki de hüznün doruk noktasında ananemin evine bile giremeyeceğimi düşünüyordum..

Ama düşündüğüm gibi olmadı hiç.. Merdivenleri çıktım, ailemi kucakladım. Ananemin evinde bir çöp bile yerinden oynamamış, herşey bıraktığım (bıraktığı) gibiydi.... Sanki iç odadaymış da geliverecekmiş gibi.

3 gün hızla geçti. Konuşmaya bile vakit bulamadık ailemle, oysa her biriyle konuşmayı ne kadar da çok özlemiştim. Olmadı.. Her gelişimde Tunalı'ya yürür, iki vitrin bakar, iki üç simit alır, kışsa nergis, baharsa papatya (yazın neredeyse hiç gitmedim Ankara'ya ben) alır dönerdim Ananeme.. Bu sefer evden burnumu bile çıkarmadım (neyse ki J.yi görebildim, ne iyi geldi o kısacık zaman bana).

Yurtdışında yaşamak insanı üzüyor. Sadece özlem falan değil de, ülkeden uzakta olunca, işlerin iyi gittiği, insanların hakkının yenmediği, adaletsizliklerin olmadığı bir "gelişmiş" ülkede olunca ve tatil için gelince insanın kalbi acıyor. Yollardaki genel insanların fakirliği, mutsuzluğu biz "dışardan bakanlara" daha net gözüküyor. Özellikle de bu mutsuzluk, sinirlilik, gergin hava.. Hep mi böyleydi yoksa yıllar geçtikçe mi böyle mutsuz oldu bizim insanımız?

Bu gelişimde bunları çok düşündüm ve yurtdışında olmaktan, kendimi için için şanslı hissetmekten de çok utandım.... Keşke hepimiz gitmesek, şu ülkeye sahip çıksak... Değer çünkü buna...

Bilmiyorum ya, bu iş blog yazarak da olmayacak ki......

8 Nisan 2015 Çarşamba

Orhan Pamuk'la Paul Auster'i çekiştirmek

Şahane bir rüya gördüm dün gece. Orhan Pamuk'la ben telefonda konuşuyoruz uzun uzun, konu da Paul Auster'ın "Winter Journal"i. Orhan'ın Nişantaşı'ndaki apartmanında geçirdiği yıllarla Paul'ün Brooklyn'deki daracık apartmanlarda geçirdiği yılları konuşuyoruz, yazmanın "dans etmek gibi olduğunu" ve Dante, Hemingway, Auster gibi ancak yürürken düşünebilen yazarları konuşuyoruz.

Rüya bu tabii.. Büyük bir yazarla başka büyük yazarı çekiştirmek ne haddime.. Yazarlık üzerine konuşmak ne haddime.. Ancak düşünebilirim, o da kimseye çaktırmadan, kendi kendime.

Sosyal medyada yüzbin takipçisi olan bir arkadaşım var benim ve yine de kendine "yazar" deme haddini göstermiyor. Çünkü başarı aslında rakamlarla ölçülemez. Popüler olmak ile başarılı olmak çok farklıdır. Popüler olmak kendini satabilmekle ilişkili, bu da basit pazarlama tekniklerini bilen herkesin ulaşabileceği bir mevkii. Ama başarı; ki genellikle gerçekten başarılı olmakla popüler olmak arasında zıt ilişki de vardır; o bambaşka kriterlere bağlı. Bunlar arasında, çok çalışmak, sabretmek, kendinle yarışmak, devamlı ama devamlı öğrenmek, kendini asla beğenmemek ve alçak gönüllü olabilmek yatıyor. Tabii her başarının arkasında biraz da tatminsizlik, doyumsuzluk, güvensizlik, mutsuzluk da var, kaçınılmaz olarak.. Belki de entellektüel insanın mutsuzluğu bundan..

Hele yazar olmak.. O bambaşka bir şey. Bir kere çok okumak, araştırmak, devamlı öğrenmek, kendini devamlı yenilemek gerek. Ama okumak ve kendi çapında karalamak da yazar etmiyor insanı. Eğri oturalım doğru konuşalım, blog yazmak aslında "yazmak" değil. Bu bir nevi sesli konuşmak. Yazmak kalpten geliyor, bir tutku. Yazmazsan çıldırmak (Sait Faik) demek.. Kalbinden geliyor, başkasının kalbine dokunuyor. Yazar olmak bu bence. Bizim bloglarda yaptığımızsa, anca karalamak. Bloglarını okuduğum herkesi çok seviyorum, hepsini takip etmek, onlardan öğrenmek ve yazdıklarını düşünmek benim için bir tutku ama yazar olabilmek bambaşka bir şey.

Meslek bir kere.. Eğitimini almayı ve yaşam boyu da öğrenmeye devam etmeyi gerektiren bir meslek. Sabahtan masanın başına oturup 8 saat yazmak ve bazen tek bir satır yazı çıkarabilmek ya da sabah koyduğun virgülü öğlen kaldırmak, akşam tekrar geri koymak.. Bu işte yazarlık. İnce iş. Sabır. Mükemmelliyetçilik. Çok çalışmak. Ve belki %10 Allah vergisi bir yetenek, birşeylerin içine doğması, sanki birinin kulağına üflemesi, esinlenmek. "Başıma iyi şeyler ve kötü şeyler geliyor ve sonunda herşey sözcüklere dönüşüyor. Özellikle kötü şeyler edebiyata dönüşüyor çünkü mutluluk bir sonuçtur, dönüştürülmesi gerekmez.. Ve yazgım bu; edebiyat" der J.L.Borges..

Yazar olmak her zaman tüm hobileri, tatilleri, dostları boşvermek demek. Bazense evliliği, çocuğu, hatta kendine bakmayı boşvermek demek. Yazmaktan başka birşey yapmamak demek. Bunlardan vazgeçebilir misiniz? Ya da kritiklerden en acımasız, en işe değil kişiye odaklı, en sert cümleleri duymaya hazır mısınız. Yerin dibine sokulmaya, özel hayatınızın didiklenmesine, demediğiniz, düşünmediğiniz şeylerin sizin ağzınızdan söylenip fırtınanın tam ortasına atılmaya gönüllü müsünüz? Özgür olamamaya değer mi? "O zamanlar bana gerekli olmayan şeyleri unutmasını bilmiyordum" (Gorki), "Yazılarım hakkında yazılanları okumamayı öğrenmemiştim daha" (Auster)..

Yazmadan duramayan, çıldıracak gibi olanlardanım. Okunup yorum aldığında tabii ki seviniyorum ama okunmasa da, kendi kendime yazmak terapi bana. 6 yaşımdan beri yazıyorum, kendime. Düşünmemi yavaşlatıyor, zihnimi berraklaştırıyor, çözüm yolu sunuyor bana yazmak. Ama yazmayı bu işin eğitimini alıp, ciddi emek verip profesyonel boyuta taşımak; o beni aşar. İstemem. Hem korkarım (başarısızlıktan da korkarım ama daha çok özgürce yazamamaktan korkarım) hem de kriterleri bana uygun değil; evlilik, çocuk, sorumluluklar.. Sadece boş zamanda iki satır karalayabilmek değil çünkü bu, meslek.

Yine de, rüya da olsa yazar olmak güzeldi be.. Bir daha geriye dönebilsem, psikolojiden sonra yaratıcı yazarlık eğitimi alırdım. Çok isterdim bu hobimi geliştirmeyi. Ama o zaman da bulunduğum bu noktada olamazdım sanırım.. İyi mi olurdu bilmiyorum.. Bunu kim bilebilir ki..?

27 Mart 2015 Cuma

Lumbersexual nedir?

Haftasonu evde bir lumbersexual ağırladık, bu vesileyle ben de bu lumbersexual'lar nedir, ne değildir, ne yer ne içerler, dünyaya nasıl bakarlar bir öğrenmiş oldum. Siz tabii sosyal alemi ben ununu elemiş eleğini kaldırmış, çoluk çocuğa karışmış, başını kaşımaya vakti kalmamış bir garip cerenmus'dan daha iyi takip ediyor ve "ohooo, bunlar out oldu kızığm, şimdi snipersexual'lar moda oldu" diyor olabilirsiniz ama işte ben, kendim yazıp kendim gibilerin dimağında "haaaa bu o muymuş" diye bir ışıkcağız yakmak istedim, tamamen kamu yararına.

Lumbersexual da bir metrosexual, emo, hipster gibi bir insan evladı arkadaşlar. Şu üstteki fotoğraftaki gibi kareli gömlek ile biraz yüsekçe belli ve paçalı dar kot giyinen, saçını sakalını bir hipster kadar olmasa da, yine de orta düzeyde salmış bulunan, yün bereler takan, sırt çantası kullanan ve dikkat ediniz lütfen şimdi can alıcı noktaya geliyorum: belinde minyatür bir balta taşıyan (evet evet evet) bir insan evladı bu lumbersexual. Yemin ederim bir tane değiller, çok moda burda, elini sallıyorsun böyle adamlara çarpıyor! İnanmazsan al wiki'ye sor. Ordan çık The Guardian gazetesine sor. Minyatür balta diyorum yaaa! Tabii işin esprik yanı o ama vallahi taşıyorlar! Neden diye sormayın bana, 2000'lerden bu yana akıl sağlığımı korumak adına, modaya "neden ya neden?" demeyi kestim ben..

Lumberjack ile heterosexual'dan türetilmiş olan, 2014'te ortaya atılan bu terim, aslında bir nevi metrosexual erkek tipine başkaldırı olarak çıktı diyeni de var ama ben şahsen hipster'in bir "numero" ötesi diye düşünüyorum, hipsterin dağa kaçmış, haftasonu kamp yapıp pazartesi işe dönmüşü bence bu. Ve de çok ince bir çizgide kayıverirse ucundan biraz seri katil havası da var sanki.. Sadece erkek versiyonu olması (şimdilik) içimize su serpiyor mu, emin değilim.

Dur bakalım hayat bize daha ne renkler verecek (seviyorum yani bu rengarenkliği, nokta).

24 Mart 2015 Salı

İç ses daha başlamamıştı..

İç ses'inizin ne zaman başladığını hatırlıyor musunuz? Hani size "dur oraya basma, düşersin", "evet çok berbat bir yemek ama eline sağlık de ve biraz ye, yoksa üzülür" ya da "salla gitsin yaa, hayata bir kez geliyorsun" diyen o meşhur iç ses. Oğuz Atay'ınkiler gibi bazen biraz deli, bazen fazla mantıklı, bazense seni senden iyi tanıyan o iç ses.

Ben benimkinin ne zaman başladığını aşağı yukarı hatırlıyorum çünkü içimde benimle konuşup duran bir "ben" olması bana çok acaip gelmişti. 5 yaşında falandım. Babama söylemiştim ilk, biraz korktuğum ve babam herşeyi bildiği için. Denizden dönüyorduk, eve çıkan falezin dedem tarafından açılan o küçük patikasından, otların arasından tek tek toprak basamakları tırmanıyorduk. Ben önde, babam hemen arkamda. Saçlarımdan su süzülüyor. O an durup babama "baba, benim içimde bi ses var, ben içimden konuşuyorum biliyor musun?" demiştim. Babam "nasıl oluyor o?" gibi birşey söylemiş olsa gerek, "işte şimdi mesela bak sustum ya, içimden denize geri gidelim dedim, sen duydun mu, bak yine diyicem" demiş ve babamı baya bir güldürmüş, sonunda da "kızım ona düşünmek denir" cevabını alıp oturmuştum. Düşünebildiğimi bile babam öğretti bana işte, görün halimi.

Fakat zamanla düşünmekten başka birşeyler olduğunu da anladım içimde. Düşünmeden bile önce gelen birşey vardı, belki bir his, bir bilme hali. Mesela Semo'ma o köpek saldırdığında, herşey ağır çekimle olup biterken, biliyordum ben öleceğini. İçimdeki ses "bitti" demişti. Ya da eşim bir öğlen ansızın eve geldiğinde, kızarmış gözlerinden, titreyen sesinden "C., gel, sana birşey söylemem gerekiyor"u duymadan önce hissetmiştim, birşeylerin kırıldığını. Saniye bile değil, o tip anlarda insan saniyenin bile milyonda birinde o kadar hızlı düşünebiliyor ki.. Sanki birşeyi görüyorsun, hissediyorsun, biliyorsun.. İç ses bu işte. Ses bile değil. Ruh belki.

Bir önceki yazımda bahsettiğim Portekizli'nin en içime işleyen sözlerinden birini yazmamıştım. Kızıma bakıp "işte temelde olan bu, iç ses başlamamış daha, öz bu" demişti. Düşünme değil çünkü 1,5 yaşında planlı, sonucunu bildiği, bir anlamda etik değerler bile içeren davranışlarda bulunuyor. Vicdan da değil, empati kurmak için daha çok küçük, başkasının ne hissedeceğini bilmiyor henüz, doğru ve yanlış değerleri, etiği sadece sonucunda ne olacağını bildiği, önceden başına gelen durumlar için geçerli. Ama iç ses işte.. Doğru ve yanlışın ötesindeki iç his. Tam ifade edemediğimin farkındayım ama anladınız sanırım. Gerçekten öz. Daha zamanı olduğunu bilmek, belki fark edeceği anı görebileceğimi düşünmek beni heyecanlandırıyor.