30 Nisan 2022 Cumartesi

15 - 16 - 17: Nisan sonu

Nisan'ın ikinci ve üçüncü haftası boyunca cennet gibi bir yerde, Seyşeller’deydim. Yaza ait kokular, seslerle kuşanmış halde doğanın tam kalbinde olmak, düşünmemiz gereken, planlamamız ya da yapmamız gereken hiçbir şeyin ve hattâ corona endişesinin bile olmaması.. Ah o sakinlik.. Zamanın yavaşlaması hissi.. Hem dinlendik, hem de eve dönüşte hepimizi ayrı ayrı bekleyen projeler için bol bol enerji topladık. 

Aldım kitabımı, yayıldım kumsallara.. Yanımda şu tuğla vardı:

Ne olur ne olmaz, yetmez metmez diye de Çılgın Palmiyeler’i almıştım - ki pişman oldum, Faulkner'in bu kitabını hiç sevmedim ben! İkisi de bitince, kaldığımız evin önceki misafirleri tarafından kitaplığa bırakılmış Maggie O’Farrell’dan “Hamnet”i okudum. Açıkçası hiç duymadığım bir yazar fakat ödülleri varmış. Ayrıca kitap Shakespeare’in Hamlet’ine gönderme yapan ilginç bir roman, beğendim. 2022’de çıkardığı The Marriage Portrait’i de alacağım sanırım.

Kitap okumadığım zamanlarda ise doğayı izledim, dinledim, bu sakinliği, yavaşlığı, zorunda olmama halini doya doya içime çektim.

İnsan kendi kendine doyunca, daha bir mutlu ve dengeli hissediyor. Hayat her zaman tatil değil, hattâ bak 3 senedir çıktığımız ilk tatil bu, hayat hakikaten bazen bitch.. Pandemi, ekonomik kriz, yorgunluk, yetişememeler, özlemler, umutsuzluklar belki güzel anlardan daha büyük yer işgal ediyor. Ama güzel bir anı yakaladıysak da onun keyfine varmalıyız. Doya doya yaşamalı, o anla tüm depolarımızı doldurmalıyız ki, yine hayatın bitch'likleri başlayınca "geçecek.." diyecek gücü, umudu bulalım. Ben bunu kendimle başbaşa kalabildiğimde hissediyorum en çok ve enerji toplayıp, çocuklarıma, günlük hayatıma geri dönebiliyorum. 

Dönüş yoluna düşerken..

Yani geri dönebiliyorum dedim ama hakikaten dönüş tam bir efsaneydi. Seyşellerden gelen uçağımız İstanbul HL'ye indi ama aktarma uçağımız Sabiha HL'den kalkacak! Ve biliyorsunuz bu iki havalimanı arasında bir İstanbul var :))) Pazar trafiğiyle, 5 saatlik uyku sonrası "sınırda" çocuklarla ve sırt çantaları ve yazlık giysilerle hem de.. 

Bizimkiler havaist otobüsünde horul horul uyurken, ben İstanbul trafiğinde 2 saat süren yolculukla tüm şehri, martıları, boğazı, iki tane de erguvan ağacını gördüm ya, ooooh mis, memleket.. 2 saat de sürse, tamamı trafikte de geçse, en azından gördüm. Bence o iki erguvan için o perişanlığa değdi. 

yokluğumda açan nergislerim ve turuncu lâlelerim karşıladı beni <3

Nisan’ın bu son haftası; 32 dereceden 12 dereceye geri alışmak, bolca da koşturmak, yetişememek, yetememekle geçse de, itiraf edeyim, piller tam dolu olunca insana koymuyor bu yoğunluk.. İyice dinlenebildiysen, çalışmak çok güzel geliyor dönüşte.

Ukraynalı ergen kızlarla proje başladı. Tahminimden çok daha iyi İngilizce ve çarpat Almanca konuşuyorlar. Bizim zorluk ve yokluktan, savaştan bi’haber çocuklarımızın yanında çok olgun, esnek ve uyumlular. Boş bir kazan gibiler her biri, içine ne koysan almaya hazırlar. Bu kişilikteki gençlerle çalışmak muhteşem bir şey, beni çok doyuruyor ama bir yandan da daha da vereyim, elimden gelenin fazlasını yapayım diye kamçılıyor.

Tatil dönüşü montla, biraz uykusuzlukla ama umutla devam..

Bu aylık da bu kadar. Herkese iyi bayramlar! Ve yaşasın Mayıs; ayların ennnn güzeli, hep güzellikler, neşe, barış, huzur ve sağlıkla gelsin hepimize!

*

Zihnin arka sokakları'nın şalanjıyla bitirelim Nisan'ı da:

Şalanj 15. Hangi duygunu daha iyi kontrol etmek isterdin? 

Buna sanırım herkes öfke diyecektir ama valla ben tüm duygularımı kontrol edebilmeyi isterdim çünkü hakikaten kontrolsüzler :)) Sevincimi, üzüntümü, heyecanımı, özellikle de coşkumu, hepsini sonuna dek götürüyorum; gri rengin olmadığı bir dünyada yaşar gibiyim! Aslında düşündüm de, sanırım öfke benim tek kontrol edebildiğim duygum olabilir çünkü kolay öfkelenmem, öfkem anlıktır, kin hiç tutamam, ertesi saat sorsan niye öfkelendiğimi, hatırlayamam.. Bu da pek kötü bir huy değil zannımca ;) 

Şalanj 16. Hangi fotoğraflar senin üstünde derin bir etki bırakıyor?

Fotoğraf sanatına genel olarak meraklıyım fakat özellikle beni yakalayan tür, siyah beyaz portreler. Uzun uzun bakabilir, üzerine yazılar yazabilirim, arada günlükte yapıyorum zaten. Dijital fotoğrafçılık çağında değil de, 1920-1995 arası çekilmiş siyah beyaz portre fotoğrafları özellikle içime işliyor.. Fotoğraf sanatı, yeteneği bence en güzel siyah beyaz portlerde, ışık ve gölge oyunlarında gösteriyor.. 

René Burri, Türkiye 1957

Şalanj 17. Şu günlerde size ilham kaynağı olan şey ne?

Soruyu anlamadım yahu. Ne için ilham olan? Zihin'den kopya çekeyim diye baktım, o da güzel yazmış ama tam anlamadım yani ne ilhamı.. Blog yazmak içinse, deneyimler elbette. Yaşamadan yazamam. Yaşamaya devam edebilmek içinse, sıradan küçük incelikler. Tanımadığım insanlardan gelen güzellikler ya da sevdiklerimin bana ufacık bir sevgi cümlesi, konuşmadan bir bakışla söyledikleri, ufak ve tamamı manevi şeyler.. Başka türlü bir ilhamsa, yani işimde projede vs tıkanıp kaldım, o zaman ne yaparımsa soru, çıkar koşarım genelde fiziksel aktivite iyi gelir. Ama "şu günler"eyse vurgu, yani şu sıralar içimi hop hop ettiren şeyse, o zaman elbette bahar dalları.. Doğanın yeniden renklenmiş olması.

Böyle yani. Oldu mu acaba? İnşallah olmuştur.

27 Nisan 2022 Çarşamba

Paylaşmak? Hem de mutluluğu? Hem de bu devirde?

Son on yıldır anlamı ve kullanım alanı değişen kelimelerden biri de "paylaşmak". Özellikle sosyal medya, tiktok ve instagram kuşağı için, paylaşmak kelimesi "göstermek" anlamına gelmeye, asıl anlamı olan "elindekini karşılık beklemeden ve kendini üstün göstermeden bir başkasına sunmak, birlikte kullanmak"tan uzaklaşmaya başladı. Bizim neslimiz için paylaşmak; bir simidi ikiye bölmek, silgisini unutan arkadaşınla sınavda bir silgiyi ortaklaşa kullanmak, mutlu olduğunda herkese değil, güvendiğin yakın bir arkadaşına anlatıp birlikte gizli gizli kikirdeşmek, üzgünken de çoğunlukla içine atmak ama atamadığında da bir omza yaslanıp, onu da bu mutsuzluğun içine çekmeye çalışmaksızın, birlikte geçmesini ummaktı.. Bir "birliktelik"ti yani paylaşmak, birinden diğerine doğru giden, tekil bir eylem değildi..

Bir diğer sorun. Mutluluğun paylaşılmasından çok dertlerin, umutsuzlukların, sıkıntıların paylaşıldığına şahit oluyorum ben. Bunun nedeni kültürümüzdeki "övünme, elinde patlar, nazar değer" inancı kadar, "mutluluğunu bunca acının ve yokluğun arasında göstermek, saygısızlıktır, ayıptır!" anlayışı bence. O nedenle insanlar daha çok "derdimizi paylaşalım ama mutluluğumuzu gizleyelim" diye düşünür oldular. Halbuki bu toplumsal psikoloji anlamında çok ciddi bir sorun, çünkü 1). mutsuzluk bulaşıcıdır, 2). mutlu olmak sanıldığı gibi her zaman içten gelmez, bazen öğrenilmesi ve çalışarak pekiştirilmesi gerekir! Depresyonda, anksiyetede terapistler hep "mutluluğu nasıl kazıp da çıkartacağımızı, nasıl kendimizi mutlu olmaya koşullayacağımızı" öğretirler danışanlarına, evet mutluluk öğrenilen, kullandıkça gelişen bir algıdır!

Dolayısıyla, biz dertlerimizi yazar, mutluluklarımızı "ayıp" der hasıraltı edersek, bir süre sonra beynimiz her yerde dert görmeye ve olası mutlulukları hiç fark etmeden ya da önemsiz bir şeymiş gibi algılayıp geçiştirmeye başlar. Sonuç? Depresyon... Yani mutsuzluk kısırdöngüsü.

Evet mutluluğu paylaşmalıyız. Fakat mutsuzluğun paylaşılmasından farklı olarak, mutluluğun paylaşılması tam bir sanat.. Hem de, incelik isteyen, karşındakiyle yüksek derecede empati kurabilmeyi gerektiren (çünkü mutluluk bazen karşındaki mutsuzu daha da mutsuz edebilen tuhaf bir duygudur!), neyi nasıl söylemesi gerektiğini çok iyi bilen insanların başarabileceği bir sanat. "Özendirme"den, "ben senden üstünüm, gör işte" demeden, "bu mutluluk sadece benim değil, senin de olsun istedim" hissini verebilmek karşındakine, ne kadar zor! Özellikle bu devirde, bu kadar duygusal yokluk ve açlık çeken insanların arasında, mutluluğu kimseyi mutsuz etmeden paylaşabilmek, bence büyük bir yetenek..

Nasıl başarılır sizce bu? Haydi ben ilk yoruma yazayım düşüncelerimi, siz de ordan sazı alıp devam edin, bakalım neler çıkacak? :)

<3

25 Nisan 2022 Pazartesi

Bir ülke, bir müzik, bir yemek - 4: Seyşeller


Üç senedir sabırla beklediğim onbeş günlük paskalya tatilinin son gününden merhaba! Ne çabuk geçti bitti.. Bu akşam Münih’e dönüyoruz, ertesi sabah dinlenmiş, moral ve enerji toplamış olarak işbaşı. Sıcağı sıcağına, aylık ülke, film ve yemek dosyamı bu cennet ülkeden yazmak istedim. 


Seyşeller’e üçüncü gelişimizdi bu, kızımız 7,5 aylıkken ve 1,5 yaşındayken gitmiş, 2020 baharı için yeniden biletleri almış ve pandemi nedeniyle ertelemek zorunda kalmıştık. Fakat ilk gelişimizden bu yana geçen 7 senede hiçbir şey değişmemiş :)) Bakımız; buradan

Bu yazıda sadece bol fotoğraf, ülkeye özgü Creole mutfağından bir yemek ve bir de film bulamadığım için yerine müzik eklemek istedim, umarım hoş bir “aralık” olur sizler için de..


Seyşeller’e THY’nin İstanbul aktarmalı uçuşu ile geldik. Diğer iki gelişimizde kaldığımız ve ailecek ahbap olduğumuz ailenin ufak pansiyonu doluydu, biz de ilk 7 gün burada, 


son 8 gün de burada konakladık. 


Geniş ve tam ekipmanlı mutfakta çoğu yemeği kendimiz pişirdik, evler gün aşırı temizlendi, havlular yenilendi, kocaman bahçe ve balkonlarda bizden başka kimsecikler olmadan keyfimizce yayıldık. Ev sahiplerinin ikisi de çok içten ve güleryüzlü insanlardı, hattâ ikinci evin karşı komşusu öyle tatlı bir aileydi ki her sabah bize günaydın’a uğrayıp dalından toplanmış meyveler getirdiler. 


Zaten Seyşelliler inanılmaz güleryüzlü, sizi gördükleri anda el sallayan, hemen sohbete dalan, birşeyler ikram etmeye çalışan insanlar. Taylandlılar gibi çok misafirperver ve candanlar.

mavinin 50 tonu :)

Doğa; offfff ne diyeyim ki? Cennetten farksız. Elvatoral iklim. Bazen şakır şakır yağmur yağıyor, sonra güneş pırıl pırıl. Kumsalların her biri ayrı turkuaz ayrı mavi, kum incecik bembeyaz mercan kumu.. Dalış olsun, şnorkel olsun, altı cam tekneler olsun; her biri aytı keyif. Bu sene şükür ailemizin en miniği de kolayca yüzebildiği için, gözüm arkada kalmadan onları sabahtan akşama dek 30 derece denizin içine saldım, eşimle ben de aldık kitapları, arada “kiddos solungaçlarınız çıkacak!” gibi uyarılar dışında vallahi resmen o eski çocuksuz zamanlarımızdaki sakin tatilleri yaptık. 8 senedir bir ilk!


Seyşeller mutfağı ve müziği ile de ünlü. Müzik.. Her yerde! Seyşellerin Paradise FM'inden canlı yayın dinleyebilirsiniz. Sahilde, sol şeritten akan trafikte gelip geçen tüm arabaların içinden bangır bangır sokaklara taşıyor, her haftasonu yerel halkın kumsal partileri zaten ünlü.. Müzik creole, reggae ve 90’ların “i wanna push it push it some moooore”u karışık diyeyim :) Anlayın. Seks tabu olmadığı için, kumsaldaki danslar da izlenmeye değer. 


Dans demişken, tabii ki katolik ve evanjelist kiliselerin tüm ayinleri şarkı ve danslarla gerçekleşiyor, paskalya yortusunda ya da sıradan bir pazar günü kiliseye giderseniz (çok seviniyorlar turistler eşlik edince) gerçekten harika bir deneyim yaşarsınız. Biraz Amerika’daki gospel kilisesini andırıyor ayinler..


Yemek.. Creole ve Hint mutfağının karışımı. Adanın halkı Fransız melezi olduğu kadar Hintli göçmenlerin de melezi aslında. Müzik kültürü değil ama yemek kültürü Hintlilerle içiçe gelişmiş ve bamyalı balıklı çorbaları (aynı çorbayı karayip kültüründe de sık yedik), içinde ananas ve hindistan cevizi olan yemekleri, özellikle balık ve ahtapot köri yanında hint pilavı mutlaka denenmeli. Biz bu yemekleri ilk Seyşeller seyahatimizden beri, benim farklı kültürlerden tariflere merakım nedeniyle evde de arada yapıyoruz. Burada size çok basit iki tarif vereceğim. Biri Hindistancevizi soslu Red Snapper (Kırlangıç balığı) ama siz Levrek ya da lop beyaz etli herhangi bir balık da kullanabilirsiniz. Diğeri de tatlı olarak muzlu ekmek. 

Hindistancevizi soslu kırlangıç / levrek Tarifi:

Foto alıntı - benimkiler hep bulamaç gibi çıkıyor:))

- Derin bir tencerede iki diş sarmısak, bir iri soğan, biraz tuz ve karabiber eşliğinde kavrulur (çocuklar yerse zencefil, zerdeçal da çok yakışıyor). Üzerine küp küp (ben dişe gelmesini tercih ediyorum, dörde kesiyorum) doğranmış 2 domates atılıp çevrilir. Seviyorsanız çekirdeği çıkartılmış siyah ya da yeşil zeytin de ekleyebilirsiniz. Soğan yerine pırasanın beyaz kısmını da kıyabilirsiniz ;)
- Kılçığı temizlenmiş ve löp parçalara ayırılmış 500gr balık eklenir ve bir konserve kutusu hindistan cevizi sütünde kısık ateşte pişmeye bırakılır. Kıvam çorba gibi değil de servis tabağına alınmış mantı gibi olacak (az geldiyse domates suyu ekleyebilirsiniz). En son bir ya da tercihe göre iki misket limonunun suyunu (ve severseniz pazı ya da ıspanağın kaynar suya bir batırıp çıkarılan, diri ve yeşil yapraklarından bir avuç da çok yakışıyor ama pişirmeyin, diri diri kalsın) yemeğin üstüne sıkarak bir daha karıştırıp (balık etleri löp löp büyücek parçalar olsun, dağılmasın, dişe gelsin) hemen sıcak sıcak pilav ile servis edersiniz..

Creole Banana bread / muzlu ekmek tarifi:


- muzlar çok sert olmasın, elde kalıp kararmaya başlamış muzlar ideal. 4 muz ezilir, püre haline getirilir, 1 muz kekin üstüne konacak o da boyuna ikiye kalınsa üçe kesilir. İpucu: dört muzun birini fazla ezmeden büyük bütük bırakırsan daha “ağza layık” oluyor ;)
- 2 bardak un, 3/4 bardak toz şeker, kabartma tozu, 1 tatlı kaşığı tarçın ve 1 tatlı kaşığı tuz genişçe bir kapta karıştırılır.
- bir başka kapta yarım bardak yoğurt, 2 yumurta ve 1 paket vanilya ezilmiş muzlarla birlikte karıştırılır. 
- ilk kaba ikinci kaptakileri ekleyip, üzerine çekilmiş 1 bardak ceviz ya da fındık ilave edilir ve 170gr erimiş tereyağ da yavaş yavaş karıştırılarak eklenir. Hepsi birlikte pişirme kabına alınır (kolay çıkması için yağlamayı unutma, ben hep unutuyorum) ve üzerine boyuna kesilmiş muz eklenir ve önceden 180-200 derece (fırına bağlı) ısıtılmış fırında 1 saat civarı (yine fırına bağlı, kürdan testi yapabilirsin) pişirilir.
- kek servis öncesi 5dk soğutulur ve kalan parçayı hava akımını keserek buzdolabında saklayabilirsiniz. 

Afiyet olsun! :) 

10 Nisan 2022 Pazar

14: Nisan başı

Bu hafta tamamen bilgisayar karşısında geçti. Yorgunluğu gözlerimde hissediyorum. Ama değdi. Ukrayna projesinin son birkaç detayı üzerinde çalıştım ve bitirdim, heyecanlı ve hazırım :) Ayrıca iki haftalık Paskalya tatili öncesi yığılan danışanlarımla görüştüm ve evdeki iki hastaya hizmet ettim. Tüm bunlardan fırsat bulduğum zamanlarda ise, 8 haftalık ekran orucumu kırıp "Uysallar" dizisini izledim (beğendim) ve söz konusu dizinin müzikleri eşliğinde bol bol yürüyüş yaptım. Haftanın kısa özeti tam olarak bu. 

Haftadan bana kalanlarsa şunlar oldu:

- Geçen sene bulduğumuz kocaman yeşil yumurtayı hatırlıyor musunuz? Hani içinden çirkin ördek yavrusu çıkmıştı. Keratalar 1 yaşına geldiler ama daha bebeklik tüyleri dökülmedi, hâlâ yer yer kahve tüyleri var ve hâlâ anne babalarıyla aynı gölette yaşıyorlar. Bakalım ne zaman bembeyaz kuğular olacak ve göç edecekler iki kardeş..

- "İnsana kendini değerli hissettiriyorsun" diyen bir email aldım. Çok sevindim, cevap yazamadım.

- "İnsan olmanın getirdiği zorlukları içtenlikle, eğip bükmeden paylaşman seni okuma nedenim.." diyen bir başka email aldım, çok sevindim.

- Danışan yakını bilgilendirmede "bunu bana söylediniz ya, üstümden böyle bir ohhh sanki bir ton ağırlık kalktı, bana umut verdiniz" diyen bir anne, bana uzun zaman sonra yeniden ergenlerle çalışmanın eşiğinde güç verdi.

- Komşuma kar altında kaldığı için yanıp ölen manolyalara çok üzüldüğümü söyledikten birkaç saat sonra, onun sessizce kapımın önüne bıraktığı koca bir buket laleye bayıldım.

- "Ben hiç kavga etmedim, sokaklarda bir şeyi hiç protesto etmedim.." diyen Oktay karakteri ile, "aman evladım karışma"larla büyüyen, her şeyi başarı ve ekonomik özgürlük üzerinden tanımlayan ve sonunda tepkisiz, dolayısıyla amaçsız, anlamsız ve mutsuz insanlar olan benim neslimi gayet güzel yansıtan bir dizi izledim.

- Keza aynı dizide çok güzel işlenen, günümüz aile kurumunun tüm bireylerinin apayrı dünyalarındaki yalnızlıklarını ve "Seni bilmem ama ben yalnızım Oktay.." diyen Nil’i haklı buldum.. 

- "Sen neden ağlamıyorsun evladım?" diyen Bergüzar beye verilen "O ilaç kullanıyor" cevabında kahkaha attım. Yani ben bu “Uysallar”ı pek sevdim. 

- Paskalya tatilinde, biraz ekran ve elektronik orucu yapmaya, çocuklarımla koşup yuvarlanmaya karar verdim. Burayı çok özleyeceğim ama sessizliğe ve sakinliğe, her Ramazan ayında yaptığım gibi biraz kendi içime dönmeye çooook ihtiyacım var. Nisan sonunda görüşmek üzere, hepimize sağlıklı, huzurlu ve neşeli haftalar, oruç tutan arkadaşlarımıza da Allah'ın kabul etmesini ve Ramazan ayını sağlık ve esenlikle geçirmelerini diliyorum.. 

*

Zihnin arka sokakları - Şalanj 14: Gençken korkun neydi?

Arıdan çok korkardım. Her hayvanı yılan, böcek dahil seven biriyim ama arıdan dehşete kapılırdım, sesi bile delirtirdi beni neden bilmiyorum. Sonunda iki yerimden birden sokularak bu deneyimi yaşadım (psikolojide maruz bırakılma dediğimiz terapi yöntemi), o zamandan beri korkmuyorum. Hatta yaz aylarında bizim burada çok kovan var, onları talan etmeye de yabani arılar geliyor, meydan savaşında arada kaldığım ve sokulduğum çok oluyor. Çocuklarımı da çok sokar arı, soğan koyarız hemen üzerine ve "hadi yaşadın bu sene fazla hasta olmayacaksın" diye kutlarız birbirimizi çünkü arı sokması bağışıklığı arttıran aşı gibi bir şey diyenler var ve ben inanıyorum buna..

3 Nisan 2022 Pazar

13: Yılın son (?) kar manzaraları

Bu hafta.. ne bileyim bir tuhaf geçti. 18 dereceden 2 dereceye düşen havanın da etkisi olabilir. Çok ve güzel işler yaptım hattâ haftalık yazıyı da hazırlamıştım dün sabah (dün tüm günü Pazar sanarak yaşadım ben..) ama bu sabah, (kazandığım ekstra Pazar gününün şerefine mi diyeyim) yeni bir yazı yazasım geldi.

Sabah 20cm kar altında uyanınca, hazırlanıp yürüyüşe çıktım. Öyle güzel, sessiz, pamuk gibi kar atıştırıyordu ki.. Bir buçuk saat yürüdüm ve düşündüm. Normalde böyle birçok gün yaşadık bu kış ama bugünü özel ve çok güzel görmemi sağlayan nedir? Sanırım bir sonunun olduğunu bilmem. Yani artık Nisan ayındayız, bu büyük ihtimal son kar (hoş bu gözler 12 Mayıs'ta kar yağdığına da şahit ama..) yani bir "sonu olduğunu bilmek" olay ve durumlara farklı gözle bakmama neden oluyor. Bu son karsa, son yürüyüşün keyfini çıkartmalıyım diye düşülen yol, ister istemez, her ayrıntısını yakaladığın bir yola dönüşüyor.

marteniçkaları da astım, leylek falan yok etrafta henüz..

Keşke hayatımızın süresini de biliyor olsaydık fikrine gelmem kaçınılmazdı tabii :)) Düşünsenize, diyelim 45 sene yaşayacağımı biliyorsam, neler neler yapmaz mıydım? Daha doya doya yaşamaz mıydım? Ertelemez miydim meselâ..? Acaba? 

Kar manzaralarını içime çekerken, bir süre neleri farklı yapacağımı düşündüm. Acaba dedim, hayata her gün "bu son gün" diye başlasam ve ertesi gün uyanınca da "peki, bu son gün" diye devam etsem.. Nasıl olurdu hayatım? O gün içindekilere daha fazla önem verir, hani şu dillere pelesenk olan "anda kal"ı tam anlamıyla yaşar mıydım? "Bir hafta denesem mi ki?" diye çılgınca bir düşünce geçti içimden.. Yarın yokmuş gibi davranmayı.. Bu hafta yapamam iş güç yoğun ama haftaya paskalya tatili var, denemeye çalışacağım..

içerde bahar dışarda kış..

Gelelim bu haftanın kısa özetine:

ÇALIŞTIM: Tüm hafta 13-19 yaş arası Ukraynalı sığınmacı kız çocuklarla ilgili bir proje hazırladım, sundum ve kabul edildi. Paskalya tatili dönüşü gönüllülük bazında başlıyorum. Bu proje benim dışımda spor ve sanat eğitimcilerini, Almanca öğretmenini de kapsayan ortak bir workshop. 3 ay sürecek ve benim görevim psikolojik danışmanlık. Bu yaş grubu kızlar özellikle fuhuş açısından maalesef hedef, onları olası "travma sonrası stres"lerini düşürmeye, enerjilerini kanalize etmeye ve yaşadıkları topluma kazandırmaya çalışacağız.. Bence çok keyifli geçecek bir üç ay olacak, ergenlerle çalışmayı özlemiştim!

evdeki "ergen"

VEDA ETTİM: Canım süpervizörüm 2 ay sonra emekli olacak. Emeklilik kutlaması ofisinde oldu, benim için bir melek olduğu için ben de melekli havuçlu kek yapıp götürdüm. 

Bir süre Güney Fransa'da torunlarla dinleniyor olacak ama yaz sonu yine buluşacağımıza eminim, aramızda güçlü bir bağ var çünkü o bende kendi gençliğini, ben onda kendi yaşlılığımın olası en iyi hâlini görüyorum.. Yine de özleyeceğim..

OKUDUM: Antony Bourdain "Kitchen Confidential - Readers Edt." çok keyifliydi. Leylâk Dalı'mın hediyesi Mehmet Eroğlu "Kendi hayatında ölme vakti" yorumlarda tartışmak istediğim bir kitap, ilgilenen olursa. Duygularım karışık, sanırım Mehmet Bey'in diğer kitaplarını okumak istiyorum bir şeyler yazmadan önce çünkü neden çok etkilendim, emin değilim.. 

DİNLEDİM: Neden bilmem sürekli bunu dinliyorum..

AĞIRLADIM: Bir haftada 4 farklı misafir ağırlanır mı yahu? Ben ağırladım. Ev tam bir Birleşmiş Milletler genel merkezi gibiydi. Japonya’dan Yunanistan’a, İspanya’dan Kürdistan’a bir sürü milletten arkadaşlar gelip gittiler, çok yoruldum ama çok da mutlu ettim, mutlu oldum. Favorim Yunanlılardı, resmen kan çekiyor yahu, bu kadar mı kafalar uyar.. Ah bu politikacılar, aramızı açmasanız…..! Börekisler, lokumisler, sahanda yumurtisler, biz aynı kültürüz yahu..

Ve böylece hafta nihayetine erdi, darısı sağlıklı neşeli yeni bir haftaya diyelim.. Elbette Zihnin Arka Sokaklarının şalanjıyla kapayalım yazıyı.

ŞALANJ 13: Son çektiğiniz fotoğraf

Bu sabahki yürüyüşün son fotoğrafı bu olmuş :)