31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'yi uğurlarken

Adettendir, yeni yıla girilirken bir sürü bir sürü dilekler dilenir. Bazımız yeni evlere, arabalara, yeni işlere, yeni sevgililere kavuşmayı umar; bazımız ise dünyada bu sene daha az kıtlık ve savaş olsun, içimiz huzur ve sağlıkla dolsun ister. Bazılarımızın hayalleri gerçekleşir, bazılarımız da "bitemedi bu sene, bitsin artık bu çile" deriz.. Sonunda sene biter, yenisi gelir.. Yeniden umut, yeniden dilekler..

Bu sene, ben farklı olsun istiyorum; gelen seneye değil, gidene yazmak istiyorum. 2012 her yönüyle unutamayacağım bir sene oldu çünkü; öyle yoğun yaşadığımı hissettim ki.. Eskiden aklıma bile getirmek istemediklerimi uzun uzun düşündüğüm, hiç almam dediğim kararları bazen şaşılacak kadar kolay ve net alabildiğim, beni en temelden sarsan bir sene oldu. Umduğumdan çok zorluk getirdi önüme; üstelik tuttu, tam "geçti" derken yenisini getirdi. Sınavlarla geçen bir sene oldu benim için; en değişmez dediğim kanunlarım alt üst oldu, "hayatın anlamı" denen naneyi hiç bu kadar sık düşünmemiştim. 2012'nin bu son günlerinde, tüm bir seneye bakınca, tüm yaşadıklarımı düşününce; beni temelden değiştiren ve daha güçlü bir ben yapan bir sene olduğunu görüyorum.

Unutulmayacak bir senenin ayak izleri bunlar.........

1. Senenin ilk günlerinde küçük teyzeme kanser teşhisi konuldu ve büyük bir ameliyat geçirdi. Korkunç günler, haftalar, aylar geçirdik ailecek. Ve benim küçük ama güçlü teyzem kanseri yendi! Yendi ama, bu günlerin hepimizde izleri kaldı. Ben ailenin, birbirimize destek olmanın, sevginin ve inancın iyileştirici gücünün önemini anladım ve "iki dünya bir araya bile gelse, asla bebek yapmam!" fikrimden vazgeçtim. Bu benim gibi bencil bir insan için, hayatta alınabilecek en önemli karardı belki de..

2. Mart ayında, kafam teyzemdeyken, istemeye istemeye, sevdiceğin zoru ve ailemin desteğiyle dünyanın öbür ucuna gittim. Çocukluğumdan beri görmediğim ışıl ışıl ateş böceklerinin etrafımda uçuştuğu, tahta bir iskele üzerine kurulu tek göz bir saz odada, denizin sesiyle ve elektriksiz simsiyah ve apaydınlık gökyüzüyle baş başayken, yaşamın ne kadar güzel olduğunu yeniden düşündüm. Tanımadığım hayvanların, gecenin sakin sessizliğini bozan şarkıları zaten emin olduğum bir şeyi yeniden hatırlattı bana: hayatta bir kum tanesi kadar yer kapladığımı. Tüm üzüntülerin, endişelerin üzerimden akıp gittiğini hissettim. Ara sıra hissettiğim gibi, şu kocaman evrenin, hayatın içinde, hiçbirimizin en ufak bir etkisinin olmadığı, bizden apayrı ve buna rağmen bizi de içine alan bir uyumun, sevginin varlığını hissettim.

3. Nisan ayında bir ameliyat geçirdim ve narkozdan hemen önce gözlerim kapanırken; huzur içinde olduğumu, tuhaf bir "tamamlanmışlık" hissi yaşadığımı hissettim. Fişi çekip atsalar, sonsuz hiçlik içine huzur duyarak giriyordum, devamlı bir şeyleri yetiştirmek, bir şeylere yetişmek takıntım yüzünden hep çok telaşlı gördüğüm kendimden bunu beklemediğim için şaşırdım ve sevindim.

4. Mayıs'ın başından Ekim'in ortasına dek; Almanya, Avusturya ve İtalya'nın dağ tepelerinde dolaştım. Deniz ve dibinde sakin sakin dolaşmak dururken, dağları ve tırmanmayı  hiç sevmeyen biri olduğum için, böyle yeni bir hobi edinmek ve haftalar geçtikçe kendi sınırlarımı zorlamaktan aldığım keyif beni çok mutlu etti, kendimle gurur duydum.

5. Doktorayı rayına soktum, ağır aksak da olsa, tıngır mıngır gidiyor oluşu hoşuma gitti. Ayrıca ehliyetimi aldım, yeni bir Almanca konuşma grubuna katıldım, üniversiteden almam gereken birkaç derse ve projelerine odaklandım, yeni bir işe başladım, yeni birkaç arkadaş edindim, kendimi Almanya'da daha çok evimde hissetmeye başladım. Uzun yıllardır ülkeler, seyahatler ve işler arasında bölük pörçük olan hayatımı rayına oturttuğumu hissettim. Belki de 10 senedir ilk defa, bir ülkede 2 seneden fazla kalmanın olasılığı ve "rutin" kelimesi hoşuma gitti.

Şimdi dönüp bakıyorum da, şu 2012'yi beklerken isimli blog yazımda bahsettiğim "Wish List" yani istek listem var ya; çoğu gerçekleşmiş! (Tabii ki reçelli ekmeklerin yere düştüklerinde reçelli taraflarının üzerine düşmeleri gerçeğini yine de değiştiremedim.......)

2012 kötü değil ama "YOĞUN" bir yıl oldu, ama aynı zamanda da unutulmayacak bir yıl oldu.... 2013 umarım güzel bir sene olsun, HEPİMİZE sağlık ve iç huzuru getirsin.. MUTLU YILLAR!

29 Kasım 2012 Perşembe

Alınteri ve ödülü

"Sunumlarım yapıldı, projelerim teslim edildi, terapideki hastalarımın süreçleri rayına girdi, noel hazırlıkları tamamlandı ve ben yarın iki haftalık bir tatile başlıyorum, yaşasın!" dememe sadece iki hafta kaldı. Neredeyse günleri odanın duvarına çentik çentik kazıyıp, 5 olunca ortalarına yatay çizgi çekeceğim. O derece bittim tükendim, yeterayh.. diye homurdana-yazarken, bugün beni çok mutlu eden bir şey oldu.

Günlerdir grinin tonlarına uyanıyoruz, bugün beyaza uyandık. Hava buz gibi ama karın kokusu mis gibi, hangisini seçerseniz öyle başlar gününüz. Herşey bakış açısına bağlı aslında. Geç kalırım diye fazla erken çıkınca, büfelerden birinden ufak bir simitimsi alabilecek ek zaman bulabildim. Böylece yönettiğim terapi grubuyla öğlene kadar süren çalışmada karnım gurul gurul gurlamamış oldu, biraz utanıyor insan "kahvaltı yapamamış bir gariğğban" olmaktan. Sonra o şey oldu işte, grubun bitiminde hastamın biri gelip, ta gözlerimin içine baktı ve "çok teşekkür ederim" dedi. "Çok teşekkür ederim, buraya gelmek, sizinle konuşmak beni çok rahatlatıyor. Burdan ve sizden çok şey öğreniyorum" dedi. Elimi sıktı. Gitti. İnsanlar genellikle teşekkür eder, rahatladıklarını söylerler terapistlerine ama bu kadar kalpten bir teşekkür duymak açıkçası nadir karşıma çıkıyor. Üniversitede proje falan hazırlarken, sunum falan yaparken asla hiç çıkmıyor da; anca insanlarla yüzyüze çalışırken, onlara çok ağır gelen bir problemi çözdüğünüzde, yaşamlarına ufak da olsa bir etki ettiğinizde, bunu gerçekten anlıyor insanlar ve ödülü de size anında dönüyor. İyileşen bir panik atak hastası, ergen oğluyla artık kavga etmeyen bir baba, düşünüp durmaktan gece uyku uyuyamayan bir anksiyete hastası; hiç beklemediğiniz bir anda gelip "teşekkürler" diyiveriyor, yüzünüzde aptal bir sırıtış, "ya ben mesleğimi seviyorum be heyyt" dedirtiyor size.

İnsanla çalışmanın bu güzelliği var işte. Birine yardım edebilmenin, birini rahatlatabilmenin maddi getirisinden çok manevi getirisi insanı mutlu ediyor. Basit ama içten bir teşekkür duymak, bazen "ben bu işi neden yapıyorum, bu projeleri neden hazırlıyorum, kendimi neden bu kadar yoruyorum?" sorularının anlık bir cevabı oluyor. Sanırım, yaptığım iş için biri bana 10.000 euro verse, bu içten gelen teşekkür kadar mutlu etmezdi.. Sevindim ya, öyle bi duygusal oldum yani. Olumlu geribildirim almak ne güzel şey. Grileri beyaza çeviriyor..

25 Kasım 2012 Pazar

Hayvan deneyleri

Üç hafta önce üzerime birden geliveren bir galeyan anında, yeteri kadar koşturup durmadığımı düşündüğümden olsa gerek, Max Plank enstitüsünden bir ders alasım tuttu. Psikiyatrik ilaçların hazırlanma aşamasında yapılan hayvan deneyleri ve etiği üzerine bir ders beğendim kendime. Adam bize dayadı bir tomar makale, bu üç hafta içerisinde okunacak ve sunum hazırlanacak. Ben üç hafta boyunca tabii ki makalenin yüzüne dahi bakamadım, şimdi sunuma üç gün kala eteklerim zil çalarak makaleyi anlamaya çalışıyorum. Normalde bir doktora öğrencisi için kolay bir görev sunum hazırlamak ve oturur sabahtan akşama tek günde hem okur hem hazırlar, bitirirsin. Ama şu makalenin başlığına bir bakın ve nasıl yusufladığımı anlayın: "HDAC6 Regulates Glucocorticoid Receptor Signaling in Serotonin Pathways with Critical Impact on Stress Resilience", kusura bakmayın Türkçeye çeviresim bile yok.. Özetle, stres altındaki farelerde rahatlamayı ve mutluluğu sağlayan bir hormon olan serotoninin salgılanmasında HDAC6 maddesinin etkilerini anlatan bir deneysel çalışma bu. Amaç, stres altında yaşayan insanlara sağlanabilecek ilaç tedavilerinin geliştirilmesi.

Hayvan deneylerine kişisel olarak karşıyım, yani ben kendi araştırmalarımda hayvan kullanmam, günlük hayatta kimyasal ya da kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmeyenlerini tercih ederim, hayvan haklarını savunur, istismar edenleri kınarım falan. Fakat iş sağlık sektörüne gelince fikrim değişiyor. Yani biraz ikili oynuyorum doğrusu.. Bundan da rahatsızım biraz. Belki de o nedenle aldım bu dersi, bilmiyorum.

İlaç ve tedavi sanayiinde hayvanların kullanılması kaçınılmaz. Bir ilaç piyasaya sürülmeden önce birçok aşamadan geçiyor ve basitten karmaşığa hayvanlar üzerinde daha sonra insan grupları üzerinde deneniyor. Son aşamada kullanılan insan grupları hem hasta, hem sağlıklı bireylerden oluşuyor ve birçok insan bu işe gönüllü katıldığı için yüklü paralar kazanıyor. Mesela kullandığınız en basit ağrı kesici, sizin elinize gelmeden önce kronik ağrı hastalarında olduğu kadar, hayatı boyunca bir kez bile başı ağrımamış sağlıklı insanlar üzerinde de deneniyor ki olası yan etkileri araştırma aşamasında keşfedilip elimine edilsin. Bu deneylere katılan gönüllü sağlıklı insanların bir kısmı sağlıklarını kaybediyor ama bu sırada çok para kazanabiliyorlar. Oysa hayvanların böyle bir şansı da yok. Bir deneyde kullanılan hayvan grubunu bir başka deneyde dahi kullanamıyorsunuz, deney bittiğinde hayvanın imha edilmesi (öldürülmesi) gerekiyor. Ama hayvanların kullanımı, kullanılan denekler arasındaki genetik farklılıkların ve dolayısıyla karıştırıcı etmenlerin en aza indirilmesi, deney ortamının ve deneğin davranışın büyük ölçüde kontrol altında tutulabilmesi anlamına geliyor, ki bunlar çok büyük avantajlar.

Öte yandan, alanda yıllardır süregelen hayvan ile insanın fizyolojik yapısının karşılaştırılmasının ne ölçüde yerinde ve geçerli olduğu tartışmaları da var. Yani mesela psikoloji alanında hayvanlarla çalışıyorsanız, örneğin bir farenin depresyon benzeri belirtileri ile insanın depresyon tanısı arasında ne kadar yakın bir bağ kurulabilir diye soruluyor, ki bu bence çok önemli bir nokta. Depresyondaki bir insanın davranış örüntüsüne bakınca, iştah ve uyku alışkanlıklarında görülen değişimler ile farelerde görülen değişimler bir yere kadar karşılaştırılabilse de; umutsuzluk ve mutsuzluk hali, kendine zarar verme düşünceleri gibi çok daha içsel yaşanan süreçler, farelerdeki duygusal durum ile neredeyse hiçbir zaman karşılaştırılamaz. Bu da, daha deneyin "tanımlanması" aşamasında ortaya çıkan büyük bir sorundur. Dolayısıyla, bu çalışmaların neredeyse tamamı fizyolojik belirtilere odaklanır ve içsel süreçleri tamamen göz ardı eder - ki psikolojik hastalıklarda asıl acil olarak odaklanılması gereken de çoğu zaman duygusal ve içsel süreçlerdir.

Konu ilaç mı psikoterapi mi ikilemine geliyor ister istemez. Ona da kısaca değineyim hazır elim değmişken.. Ben klinik psikolog olduğum için, doğal olarak psikoterapi yanlısıyım. Çalıştığım psikiyatristlerin şeker verir gibi kolayca ilaç yazmalarına karşıyım. Ama burda çok önemli bir ayrım var, psikolojik rahatsızlıklar ile ağır psikiyatrik rahatsızlıklar arasındaki fark. Bazı psikolojik sorunların temelinde, beyin kimyası ya da fizyolojisindeki bozukluklar yatar ve siz ne kadar terapiye giderseniz gidin, ilaçsız iyileşme olmaz. Ama tüm psikolojik sorunların ilaçlı ya da ilaçsız tedavisinde psikoterapi olmadan da hiçbir yol kaydedemezsiniz. En ağır psikiyatrik rahatsızlıklardan biri olup, ömür boyu ilaç kullanmak zorunda olan şizofreni hastaları bile terapiye gider, bir klinik psikologtan günlük yaşamlarını nasıl düzenleyeceklerini, sosyal sorunları ve korkuları hakkında konuşarak bunlarla nasıl yaşayabileceklerini öğrenirler.

Son olarak, hayvan deneylerine geri dönersek; ilaç sektörü dışında (kimya, kozmetik, bilişsel ve deneysel psikoloji alanlarında) hayvanların deney malzemesi olarak kullanılmasına karşıyım ve aldığım ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmemiş olmasına çok dikkat ediyorum. Ayrıca canlının beslenme ürünü olarak kullanıldığında israf edilmesine (çöpe yemek dökülmesine) karşıyım ve buzdolabımdaki ürünlerin son kullanım tarihine ve gereğinden çok yemek pişirmemeye dikkat ediyorum. İlaç ve tedavi sanayinde ise hayvan deneyleri kaçınılmaz olduğu için, kişisel olarak yapabileceğim tek önlem olarak, gereksiz ilaç kullanmaktan kaçınıyorum ve mümkün olduğunca doğal alternatiflere ve hastalıktan korunma yöntemlerine yöneliyorum.. Bilmem büyük oyunda ne derece etkim oluyor ama en azından denemiş oluyorum.

20 Kasım 2012 Salı

Almanya'da ehliyet almak

12 senedir minik, siyah, klimasız arabam "Böcek"le vızır vızır trafikteyim. Kaş yolunda bir kez bikiniyle radara yakalanma vukuatım dışında (ağustos sıcağında, akdenizde, klimasız siyah araba diyorum, lütfen yargısız infaz yapmayalım) ne bir kaza, ne bir ceza, maşallah. Uzun yol severim, dikkatli, uysal ve iyi bir şöför olduğumu düşünür dururum. Düzeltiyorum.. Tüm bunlar geçmişte hoş bir sada olarak kaldı çünkü.

Almanya'da yaşamınızın ilk altı ayından sonra, yani cicim aylarının bitiminde, bu güzel memleket size "ahanda Türk ehliyetini geçersiz saydım" diyiveriyor. İşin doğrusu harıl harıl çalışan toplu taşıma sistemi ya da bisiklet kullanarak ulaşamayacağınız yer yok. Ama "yok kardeşim, ben tuvalete dahi 4 teker üzerinde giderim" derseniz; en baştan kursa yazılmanız, yazılı ve sözlü sınavlardan geçmeniz ve AB'de geçerli yeni bir ehliyete başvurmanız gerekiyor. Ben de kendim ettim, kendim buldum, yaklaşık 2 ay önce bu maceraya atıldım. Aslında bana kalsa hiç atılmazdım ya, annemler sağolsun gizlice yüklü bir mebla bırakmışlar son ziyaretlerinde, yemeye içmeye harcayacağıma kırayım dizimi şu ehliyet işini halledeyim dedim. Şimdiki aklım olsa, iki tekme bir Muhammed Ali sağ kroşesi hesabıyla çalışan çamaşır makinasını yenilerim - ki kendisiyle münasebetim çok daha sık yaşanıyor ve yaşanacak.. Ama hayır, o günün mantığıyla ehliyet almaya yeltendim...

İlk büyük hatam, "memleketimin insanı olsun, hem dilimden anlasın, hem halimden anlasın, hem de o kazansın yahu" mantığıyla hareket edip Münih'in Türk mahallesinin en ortasında bulunan bir sürücü kursuna yazılmak oldu. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, yiğidi öldür ama hakkını yeme! "Kıyak Sürücü Kursu" oldukça titiz ve dikkatli çalışıyor, lakin benim hoca tam bir iptidai otorite.. Adamın eğitim anlayışında pozitif geri bildirim diye birşey yok, bir kez bile "aferin, bu sefer oldu bak" duymadım yeminle! Ona göre iyi eğitim tüm hataları yüzünüze haykırmak ve tekrar tekrar üstünden geçirmek. Niyet en ağır koşullarda en iyi şekilde öğrenip sonra rahat etmek. Bana tüm Alemanya trafik kurallarını öğreticem derken, adamcağızın saçları ağardı bu iki ayda yeminle. İşini o derece ciddiye alıp sizi en iyi düzeye getirmeye çalışan insan evladı.. Eli maşalı klasik Türk hocası yani. Buldum Alemanya'da böyle bir tip, evet. Bu da benim başarım.

İlkyardım kursu ve yazılı sınav kolayca geçti, sıra geldi teorik derslere. 12 senelik Türk sürücüsü olmak, İstanbul gibi yerde katil olmadan ya da arabaya bir çizik dahi attırmadan vızır vızır dolanmak, otobanda basmak falan burda hiçbir anlam ifade etmiyor, en baştan en az 5-6 ders almanız gerekiyor. Bizim Türkiye'deki göbeğe kim önce girerse o geçer kardeşim ya da selektör yaparım anlarlar türündeki "orman kuralları" ve kadın sürücüleri otobanda sıkıştırıp korkutmak gibi hobiler burda geçersiz ve de yasak.

Mesela şu tip dilemma'lar var, sizin için online sınav çalıştırıcısından özenle çaldım bu görselleri:


Gördüğünüz gibi bir kavşak için bu gözünü sevdiğim ülkenin 12.675 adet kuralı ve yanısıra 152.726.353 adet trafik levhası var. Burda, ilk fotoda içgüdüsel olarak motosikletliye yol vermemek, "sağdaki öncelikli" kuralını uygulamak ve önce mavi araba, sonra siz, sonra motosikletin geçmesi gerekiyor. İkinci fotoda ise o sarı muamma ve altındaki sağa dönen çizgi kimin önceliği olduğunu gösteriyor? Sarı arabanın. Yeşil araba düz gittiği ve normalde geçiş üstünlüğü olduğu halde, önündeki mikroskopik boyutta görülen ters üçgen levha nedeniyle beklemek ve ikinci sırada sola dönen size yol vermek durumunda. Üçüncü resimde ise yine kırmızı araba ilk, siz iki, kamyon sonuncu çünkü kamyonun önünde yine o ters üçgen var. Bizde olsa bi sağa bi sola bi daha sağa bak, gerekirse kol işareti yap korna çal, geeeeç..

Bunları çabuk öğrendim neyse.. Benim asıl derdim, vites kolu. Kardeşim, 12 senedir otomatik araba kullanıyorum, tekrar vitesi debriyajı burnuma dayadınız, unutmuşum yahu.. Vitesli araba, merdaneli çamaşır makinesi gibi çağdışı birşey yahu! Daha ileri teknoloji dururken vites tak vites çıkart, bu ne yahu.. Bir de otobanda 5'ten 3'e geçirme derdi var, nasıl başarıyorsam 5'ten 1'e geçirmeyi ve motoru yaka-yazmayı başarıyorum, hocanın saçlar diken diken oluyor. Bir başka üstün başarım vitesi 3'te unutup yeşil yanınca "horrrrr" diye öttürmek arabayı. "Ceren hanım, yine bir imkansızı başarıp 3. viteste kalktınız" diye diye adamcağız....... Neyse.

İttire kaktıra, kan ter ve gözyaşı dolu iki ayın sonunda, bu sabah titreye titreye pratik sınava da girdim ve bir mucize sonucunda geçtim yahu! En başta hoca ve ben olmak üzere herkes de şaşırdı doğrusu, üstelik sınavı yapan adam demez mi "hayatımda gördüğüm en başarılı paralel park eden insansınız tebrikler" diye! E kardeşim, İstanbul'da burdaki gibi değil döt kadar yere ittire ittire koca arabayı sığdırmak zorundasın, iyi park etmeyip napacan, arabayı ortada bırakıp gidecen mi? Diyemedim, içimde kaldı.

Velhasıl bir macera dolu Alemanya hikayesini daha burada sona erdiriyoruz sevgili bloggercıklarım. Aleman ehliyetimi aldım, sıra şu yandakini almaya geldi şimdi.. Üç beş ne varsa yollayın kuzucuklarım, alıverin şu gariban blogger'ınıza bir Porşe "kaka rengi" Karrera. Gurbet ellerde hız sınırı olmayan otobanlardavızır vızır dolanayım sayenizde. Otomatik olsun ama, reca ederim, mümkünse merdanesiz...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Muhafazakarlık

Karakter özellikleri arasında beni en çok kızdıran samimiyetsizlik olsa da, muhafazakarlık da hiç hazzetmediğim huylar listesinde ilk sıralarda yer alır. Muhafazakar insan; tüm dünyaya tek bir pencereden bakan, görmek istediğini gören, hiçbir surette esneklik veya farklıya yönelik ilgi göstermeye yanaşmayan insandır. Empati yeteneğinden yoksun olup, diğerinin kendinden başka birşey olabileceğini göremez. İçimi gerer bu tip insanlar, ne yazık ki heryerdeler..

Muhafazakarlık sadece din dogmalarına birebir uymakla sınırlı kalmaz, daha geniş düzeyde ele alınması gereken bir düşünce ve davranış şeklidir. Muhafazakar Ali efendinin kızının etek boyunu kafaya takmasını sadece dindarlığına bağlayamayız, onun kendinden güçsüz gördüğü bir varlık üzerinde hakimiyet kurma isteğini, kendini ait gördüğü efendiler topluluğunda baskıcı bir yer edinme isteğini ve "dediğim kanundur" psikozunun altında yatan kendine güven eksikliğini de göz önünde tutmamız gerekir. Muhafazakar insan aslında dünyanın dinamik yaşamıyla başa çıkamayan, kendini bir kavuğa gizleyen, korku ve tedirginlik dolu bir yaşam süren insandır. Freud'un bir zamanlar dediği gibi "insan beyni kabul edemediği şeylerin biçimini değiştirip, onları kabul edebileceği biçimlere yoğurmayı pek güzel başarabilir" çünkü..

Muhafazakar insanın en sinir bozucu özelliği ise, diğer insanları da kendine benzetmeye çalışmasıdır. Ona göre dünya siyah ve beyaz renklerden oluşur ve grinin tonlarını görebilen insanlar sapkınlardır. Bu insanlar yok edilmeli, edilmeleri mümkün olmadığında ise değiştirilmeli, muhafazakar yapıya uygun hale getirilmelidirler. Muhafazakar insan; çocuğunu da muhafazakar yetiştirir, onun dünyadaki tüm olumsuzlukları, tüm negatif durumları, aksi gidebilecek her türlü yaşam olayını bilmesini, dahası başına geleceğine inanmasını ister. O salıncakta hızlı sallanılmamalıdır, çünkü düşmek kaçınılmazdır. O kızla arkadaşlık edilmemelidir, çünkü o tip kızlar seni de aşağı çeker. Muhafazakar insanın çocuğunun olumsuz koşullarda bile tünelin ucundaki ışığın varlığına inanma şansı asla olmaz. Buna inanarak büyütülen çocuk dünyayı negatif görür, dünyadan korkar, kendi gücünün ve kişiliğinin sınırlarını asla zorlamaz. Bu çocuk dünyanın ileri doğru bir adım atabilmesinin önünde durur.

Muhafazakar insan; olasılıkları göremeyen, yaratıcılığı körelmiş insandır. Kıvrak ve elastik değildir, ağır ve temkinli hareket eder. Önündeki fırsatları asla zamanında fark edemez, olduğu yerde sayar durur. Muhafazakar insan merak da etmez, çünkü ona göre zaten herşey yaşanmıştır, bilinmektedir, tarihin tekerrüründen ibarettir.

Ne yazık ki muhafazakarlık bulaşıcıdır, muhafazakar insanlar diğerlerini de sindirme konusunda başarılıdırlar. Sayıları çoğaldıkça güçlenir, onlar gibi düşünmeyen insanları korkutur, sindirir, baskılarlar. Bir süre sonra, muhafazakarlar tarafından yerinde otlamakta olan bir toplum yaratılır ve bu toplum değişimden ve "öteki"lerden o kadar korkar hale getirilir ki; insanları gütmek de, istediğini hiçbir tepki görmeden yaptırmak da kolayca mümkün olur.......

6 Kasım 2012 Salı

Yabancılaşmak

"Bir insanın yakınları arasında kendini yabancı hissetmesine hangi bakışın, hangi sözün, hangi alayın yol açtığını kim bilebilir ki?" der Amin Maalouf, Tanios'un ağzından.

Bir zamanlar çok iyi tanıdığınızı sandığınız bir insanla yıllar sonra yeniden karşılaştığınızda, karşınızda duran yabancının yüz hatlarında size tanıdık gelen birşeyler görmekle birlikte, hiç tanımadığınız çizgileri, mimikleri ve bakışları da görürsünüz. Bu yeni çizgiler size karşınızdaki insanın hiç görmediğiniz bir yönünü gösterirken, aslında ona ne kadar yabancılaştığınızı da fark edersiniz. Gözlerin altında hiç tanımadığınız bir koyuluk vardır mesela, yıllar önce orada olmayan. Ya da çenede belirsiz bir yara izi, çoktan açılmış ve kapanmış bir yaranın belli belirsiz, soluk hayaleti. Dudakların tanıdığınız kıvrımında bir başka - bir farklı yatıklık. Gözlerdeki ışığın tonunda hissedilen ama tanımlanamayan bir değişiklik.

Tüm bunlar size, aslında bir zamanlar tanıdığınızı sandığınız o insanı belki de hiç tanımamış olduğunuzu fısıldar. İçinize bir şüphe düşer ansızın. Artık demin olduğunuz kadar emin değilsinizdir hiçbir şeyden..

Belki de değişen o değil, siz kendinizsiniz? Geçen yıllarda ona yüklediğiniz anlam değişmiş, belki yıllar önce ona o kadar yakın hissetmenize neden olan inanç ve değerleriniz değişmiştir. Kimbilir?

25 Ekim 2012 Perşembe

Kadın, teknolojiye karşı

Yıllar yılı, nörolog annemi "en karmaşık beyin problemlerini, en anlaşılmaz görüntüleme tekniklerini falan çözebildiği halde, Tv'nin uzaktan kumandasını kullanmayı çözememesi" dolayısıyla acımasızca eleştirmiş olmamın allah katından geri dönen çuvaldızı, bi tarafıma saplandı sevgili dostlar. Oh olsun. Ofisin dış kapısı; sabrımı, şükrümü, rüştümü, inanç ve iyi niyetimi sınıyor yeminle.. Alman sistemi; adı şanı zaten dünyaya yayılmış bir teknoloji memleketi burası. Teknolojinin girmediği delik yok. Anahtar deliğine bile teknoloji sokmuş adamlar; anahtarlık denen cep süsünde 1 ev 1 oto 1 ofis anahtarı oluyor; bizdeki gibi çıngır çıngır onlarca anahtar ve mal mülk bildirimi sallanmıyor meretten. Bu tekli anahtar sistemi ilk geldiğimde beni çok şaşırtmıştı. Aynı anahtarla hem evin dış kapısını, hem evin kendi kapısını, hem de en alttaki garajı açabiliyorsunuz. Adamlar anaktar dişlisini farklı delik boyutlarında farklı şekilde çalışmak üzere ayarlamış; yani sizin ev anahtarınızla karşı komşunun ev anahtarı farklı olduğu halde, her ikisi de dış kapının kilidini ve bir başka derinlikteki garaj kilidini açabiliyor. Neyse bunu çözdüm, bir hoşluk olarak geride kaldı.

Bir diğer teknolojik sorunum, sevdiceğin evdeki tüm elektrikli aletleri birbirine bağlama azmiydi. Adam koltuktan kalkmamak için başarabilse pipisinin ucunu i-pod aracılığıyla tuvalete ya da direkt modem üzerinden okyanusa falan bağlayacak ama şimdilik elinden ancak Tv'yi i-pod'a, i-pod'u dünyanın dizi ve filmine beleşe ulaşmamıza yarayan netflix'e, netflix'i de kendimize Amerika'da yaşıyor süsü verecek IP değerini değiştiren sisteme, onu da uyduya, modeme, telefon hattına vs vs. bağlamak geliyor. Evde boyumdan büyük Lego modelleri yaratan bir adam için bu iki dakika falan alan bir işlem (ya da 5000'lik puzzle yapan adı lazım değil bazı arkadaşlar için de böyledir belki) ama benim için anlaşılması olanaksız bir algoritmik logaritmik işlemler bütünlüğü. Dolayısıyla en baştan tavrımı koyup "genlerimde Tv kumandasını çözememe kapasitesi var" diyip işin içinden sıyrıldım. Adam oynasın oyalansın maksat.. Lakin adam seyahate gidince ve iş başa düşünce, insan kuantum fiziğini bile öğrenebiliyor. Şimdi kullanıyorum bu hom enterteynmınt sistemlerini kolayca, bunu da çözdüm.

Lakin bu sefer de ofisin dış kapısı başıma bela. Bu dış kapı, benim gibi 1.58'lik yer cüceleri için üretilmemiş. Ya bizim ofis civarında henüz anlayamadığım +18'lik olaylar vuku buluyor ve el-kol-ayak ölçüleri belli boya gelemeyenler içeri alınmıyor (hangi arkeolojik sitedeydi o ayak izi, şimdi aklıma da takıldı), ya da ben olayın sırrına eremedim, kapının açılabilmesi için gerekli yoga duruşlarına vakıf olamadım. Lakin kapıyı açmam her sefer bir başka hikaye, bıktım artık. Kapının yanında bir zil var, kapı otomatı. Ama kapının dış tarafındakilerin erişememesi için yan duvarın bir hayli iç tarafına konulmuş. Zile basmak yeterli olmuyor, aynı anda kapı tutacağına da temasta bulunmanız, zile basarken kapıyı da çekiştirmeniz gerekiyor. 1.80'lik Alman hatunları için sorun değil bu, ama ben tek elimle zile diğer elimle kapıya ulaşamıyorum, hele bir yandan da kulağıma telefon dayalı laklak yapıyorsam - ki aksi gibi genelde de yapıyor oluyorum. Bunun başka bir yolu var mıdır diye sormak için de artık geç kaldım. İnsan işin 3. haftasında kapıyı nasıl açacağını sorarsa adı çıkar mazallah.. Hani kaç haftadır tanıdığınız halde adını bir türlü öğrenemediğiniz iş arkadaşları gibi, bir noktadan sonra insan karşısındakine adını soramıyor - ki bu da avanak başımın bir başka derdidir hep. Bunun çaresi var ama, yanınızda bir arkadaşınızı götürün. İkisi tanışırken diğerinin ismini de öğrenmiş olursunuz ;)

Başımın yeni derdi kapı sorunsalı böyle. Gökbilimci Jon Morse'a katılıyorum: "Evren bizim bildiğimizden ve hayal edebileceğimizden bile garip şeyler barındırıyor". Bu kapı da onlardan biri.

Nerde o eski bayramlar..?

Bugün terapi gurubuna gelen Türk kadınlar, baklavalar böreklerle geldiler. Aralarında yaşça küçük sekreterimize harçlık verenler bile oldu. Sonra Türkiye'deki bayramlarla Almanya'daki bayramların arasındaki farkları konuştuk. Çoğu 20 yılı aşkın süredir Almanya'da yaşıyor bu insanların. Dolayısıyla vatan özlemleri de, bayram gibi özel günlerde yaşadıkları mahsunlukları ve yalnızlıkları da had safhada.. Hepsi "eski bayramlar"ı arıyor; hani o en güzel elbiselerin giyilerek maaile buluşulup, küçüklerin el öptüğü, büyüklerin harçlık verdiği, sofraların şen, sohbetlerin canlı olduğu o eski güzel bayramları.

Ben 30 küsür yıldır yaşadığım bayramları hatırlamaya çalışınca, o "eski bayramlar"ın bugünkülerden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Aradan geçen yıllarda ailemizden eksilenler, aramıza yeni katılanlar olması dışında, bayramların tadı ve dokusu aynı kaldı. Bizim ailemiz için de, bayramlar önemlidir, bir araya gelmeye, hiç değilse telefonla birbirimize ulaşmaya çalışır, bayramlaşırız. Bir aradayken sofralarımız Halil İbrahim Sofrası gibi bereketli olur, sohbetlerimiz ve kahkahalarımız sıcak evimizde yankılanır. Yani bayramın bir anlamı vardır bizde de, bir kıymeti vardır. Fakat işin doğrusu, ben çocukken de sevmezdim şu kurban bayramını, büyüyüp anlamını idrak ettiğimde de sevmedim, şimdi vatandan ve ailemden uzaktayken de sevmiyorum. Kurban bayramının nasıl kutlanmaya başladığını anlatmıştım şu yazımda, bu hikaye bende çözemediğim acı duygular uyandırıyor. Bir babanın öz oğlunu inanç uğruna kesmeye kalkması, inandığı meta-olgu'nun olaya son dakikada müdahalesi, hadi onu kesme ama şunu kes diye bir ulvi takas.. Tanrıya inanan biri olduğum halde; bu şekilde "davranan", kendisine insan huyları atfedilen, sevilme - sayılma - kurbanlık adanma ihtiyacı içinde olan bir tanrıya hiç inanmadım ben. Bu hikaye de, kutsal kitaplardaki birçok benzeri gibi salt "bir hikaye" gibi geliyor bana, daha ötesi olduğunu sanmıyorum. Öteyandan, inanan insanlar için bu hikayenin "tanrı tarafından sınanma ve sınavı başarıyla geçme" anafikri çok önemli anladığım kadarıyla. Başarılı olmak, birinden aferin almak, kendi kıymetini başkasının koyduğu kriterlere bakarak anlamak.. Oysa insanın kendisiyle huzur içinde yaşaması; başkasının doğrularına uymasıyla ya da uyabilmek için yaşam boyu çırpınmasıyla değil, kendi bilincini ve farkındalığını geliştirmesiyle, etik ve adil olmayı öğrenmesiyle alakalı.

Bu tip dini kuşkuculuk üstüne, bir de et sevmeyen biri olmanın getirdiği, gereksiz ve yetkisiz hayvan katliyamına isyanla, kurban bayramına sıcak bakamıyorum; benim için anlam ve değeri olan bir bayram değil doğrusu. Ama günümüzün iş ve uğraşlar arasında bin parçaya bölünerek hızla akıp geçen hayat koşullarında; maaile biraraya gelinmesi, büyük küçük tüm aile bireylerinin birbirini tanıyabilmesi ve hoş sohbet edebilmesi, ihtiyaç sahiplerinin belirlenip yardım sağlanabilmesi için de bir vesile bayramlar, bunu da göz ardı etmemek lazım.

18 Ekim 2012 Perşembe

SoMbahar

Sonbahar iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı bu coğrafyada. Bu sabah uyandığımda hava hala alacakaranlıktı. Sabah yürüyüşüm sırasında, evin yakınındaki ufak ortaçağ şatosunun önündeki gölette görmeye alışık olduğum ördek ve kazların, daha sıcak bir iklime gitmiş olduklarını gördüm. Neyse ki iki evcil kuğu var orda kış boyu kalan.. Yoksa kuşlar da olmadan, çok yalnız hissedecektim kendimi. Sincaplara da güven olmuyor; bir gün hepsi etrafta ağaçlardan düşen kestaneleri ve yemişleri depolama telaşı içinde, ertesi gün hepsi yuvalarına çekilmiş, tık yok.

Bizim pastırma yazı dediğimiz, batılıların Indian Summer dedikleri doğanın o şiir gibi sarı-kırmızı renklere büründüğü zamanlar başladı. Doğa yaklaşan soğuk, çıplak ve gri kışa inat eder gibi boyadı kendini capcanlı güz renklerine. Her köşe başı bir başka tablo adeta, sarının ve kırmızının binlerce tonu kahverenginin içinde öyle güzel ki! Hele güneşli günlerde.. İnsan hiç dönmemecesine yürüyüşlere çıkmak, pedal basmak istiyor kuru yaprakların üzerinde. Almanya'da yaprakları toplayan temizlik işçileri var, ama henüz başlamadılar göreve. Sanki herkes bu güzelliğin keyfini biraz daha çıkarabilmek istiyor. Kış uzun, soğuk ve gri örtüsünü örtmeden üzerimize.

Sonbahar, akademik yılın başı olduğu için, yeni yeni heyecanlar da kattı hayatıma. Bu dönem aldığım "Hisseden Beyin" dersindeki nörofizyoloji ve felsefe öğrencileri arasındaki ilk elektrikten anladığım, bu dönem bol tartışmalı geçecek. Ne güzel! Bayılırım fizikle felsefenin çakıştığı noktalara. Bazı öğrencilerin felsefe doktorası yapacak zaman ve para lüksüne sahip olmasını kıskanıyorum. "Felsefeci olmak" bir hayat tarzı, bundan para kazanabilir miyim diye düşünmemek demek - ki zaten kazanamazsın. Salt felsefeci olan, devamlı düşünen, tartışan olmak isterdim..

Sonbahara dair en sevdiğim şey; mandalina çıktı. Geçen sene bol bol hazırladığım "enerji tabağı"na yine başladım. Bu şekilde hazırlanınca insana "soğuk havaya psikolojik olarak da göğüs gerebilme" gücü veriyor... Tavsiye ederim.

Eskiden Sombahar dergisini alırdım, başlık ona atfen. Çok güzel dergiydi. İntihar sayısı hele.. Tüm sayılarını Bilkent kütüphanesinde bulabilirsiniz.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Tuhaf şeyler

Tv'de damper reklamı gördüm; evet damper.. Damper kaç kişiye hitab ediyor ki reklamını tv'ye koyuyorlar? Bu reklamdan sonra içimde onulmaz, karşı konulmaz bir damper satın alma arzusu da oluşmadı üstelik. Ya da potansiyel bir damper alıcısı olsaydım da, tv'den mi beğenip alırdım damperimi, bilemiyorum.. Güldürürken düşündüren bir reklam oldu benim için bu damper reklamı.

Ölüm maskesi diye birşey varmış şu hayatta. Ben sadece Antik Mısır'da kullanıldığını sanıyordum ama öyle değilmiş, antik ve modern uygarlıkların bir çoğunda kullanılırmış ölüm maskeleri. Ölen kişinin yüzünün balmumu ya da alçıdan kalıbı çıkartılırmış, Roma döneminde bir çok heykelde bilindik yüzler bu teknikle kullanılmış. 17.yy. Avrupa'sında ise, ölen kişinin cenazesinde bu maskenin bulunması adettenmiş. Günümüzde ise; adli tıp, ölümden sonra arta kalan kemiklerden bu maskeleri yeniden inşa edebiliyor, böylece ölen kişinin kimliği şaşırtıcı bir mükemmellikle en ince ayrıntısına dek belirlenebiliyor.

İslami bisiklet yaygarasına ne oldu? Gündemden düştü, oysa çok eğlenceli ve güldürücüydü. Almanya'da yolun sağ tarafına düşen kaldırımdaki bisiklet yolu (ki iki bisikletin yanyana geçebileceği kadar da geniş olmasına rağmen) asıl bisiklet kullanılacak yolmuş. Sol taraftaki kaldırımdan (yani trafiğin tersi istikamette) bisiklet kullanıyorsanız, 50Euro'ya kadar cezası varmış, geçen gün polisler duruyordu o ters tarafta ve geçenlere ceza kesiyorlardı pey pey pey.. Ayrıca Münih'te yol üzerindeki benzinliklerden saat 22'den sonra alışveriş yapabilmek için, benzinliğe arabayla gitmiş olmak gerekiyormuş. Bu kuralları kim düşünüp buluyor, kim mantıklı bulup koyuyor yahu?!

Fransız kadınları incelik ve zarifliklerini sadece sabah kahvaltılarında tatlı yemeye bağlıyorlarmış diye okuyup hemen Fransız çocukluk arkadaşımı arayıp teyit ettirdim. Doğruymuş; Fransızlar sadece sabah kahvaltısında tatlı yerlermiş, akşam yemeklerinden sonra ise birkaç dilim sert peynir tatlı niyetine yenirmiş. Ayrıca çocuklarına da beş yaşına kadar şekerli hiç birşey vermezlermiş. Bu yaşlardan sonra ayrıca çocuklara suyla şarabı karıştırıp verdikleri de doğruymuş ama şarap oranı yüzde onu geçmezmiş. Fransa'da ve Almanya'da içki içince bizdeki kadar sapıtmıyor insanlar, bunun da nedeni kültürel yaklaşımlar ve "yasaklanmamak" olabilir.

Kadının teki geçenlerde eski sevgilisini evinin tavanarasında gizlice yaşarken yakalamış. Adam kadından ayrıldıktan sonra, çaktırmadan tavanarasına yerleşmiş. Kadın tıkırtılar duydukça ilk olarak tavanarasında fare olduğunu sanmış, tıkırtılar artınca evin perili ev olduğuna inanmaya başlamış. Çağırdığı cesur itfaiyeciler olayı çözmüş.

Bugün cenaze işleri şirketinin önünden kamyonları çalınmış. Kamyonun içindeki 12 cesetle birlikte.. Çalan adamın dramını düşünemiyorum. Almanya gündemi bunları konuşuyor.

Yukarıdaki güzellik; koli basilinin mikroskop altında bilmemkaç kere büyütülmüş görüntüsü.. Tuhaf.

9 Ekim 2012 Salı

Edebiyatçının çevirmenden farkı

Elimde uzun zamandır dolanan, ara sıra açıp baktığım Shakespeare'in sonelerini dün gece bitirdim. Bendeki Remzi'den çıkan eski bir baskı (fiyat küpürü 1.250.000TL'yi gösteriyor; basım yılı 1999) ve belki yeni baskılarda farklı çevirmenlerle çalışmış olabilirler, Shakespeare'in ağdalı dilinin üstesinden gelebilmenin zorluğunu da anlarım.. Ama sevgili Bülent Saadet Bozkurt; bir sone bu kadar mı berbat çevrilir! Edebiyat tutkunu olsam da blogumda pek kitaplardan bahsetmiyorum, hele emeğe saygı duymak lazım diye düşündüğüm için.. Ama.. Bu kadar güzel, bu kadar yaşadığımız çağdan çok önce yazıldığı halde hala geçerli olan, bu kadar tutkulu bir sone; bu kadar mı ruhsuz, sıradan, tutkusuz çevirilir..? Çok sinirlendirdiniz beni, size şu yandaki "Shakespeare tarzı onur kırıcı cümleler"den seçip seçip yolluyorum, bilesiniz. 


İşte aynı sonenin iki farklı çevirisi. Yorum sizin..
 
Bu; sonenin Bülent Saadet Bozkurt çevirisi:

Bezdim hepsinden, ölüm gelse de huzur getirse;
Hangisini saysam: Haklının hakkı hiç verilmez;
Allı pullu giysi düşer, beş para etmez serseriye;
En güvendiğin adam seni aldatmaktan çekinmez
Oysa buna hayasızca yaldızlı paye dağıtılır,
Tertemiz genç kıza düşüncesizce damga vurulur,
Sarsak yönetimlerce becerikli insan engellenir,
Kusursuz adını hak etmişe haksızca leke sürülür.
Kültürle bilimin dili bağlanır yetkili kişilerce,
Bilgin geçinen şarlatanlar yönetir bilgili adamı,
İyilik kıskıvrak kul köle edilir kötülüğe,
Doğru sözlü kişinin aptala çıkartılır adı.
     Bezdim işte bunlardan ve hiç durmam bana kalsa;
     Ölmek, sevdiğimi bir başsına bırakıp gitmek olmasa.

Bu da aynı sonenin Can Yücel çevirisi:

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e
     Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
     Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

7 Ekim 2012 Pazar

En güzel içki tarifleri

Google'dan en yeni ve en tutulan kokteyl tariflerini aratarak geldiysen, yanlış yerdesin dostum! Ha, şöyle 60'lardan kalma hipster bir barda kokteyller yuvarlamak, o da güzeldir, onların yeri de ayrı pek tabii.. Ama bu yazının konusu, son derece dürüst, katısıksız ve saf olan temel içecekler. Alttaki listede de en çok sevdiğimden başlayarak; süt, domates suyu, mojito ve köpüklü taze şarap tarifleri var; ona göre..

Benim en sevdiğim içki süt yahu.. Sudan bile çok sevdiğimi söyleyebilirim buzzzz gibi bir bardak sütü. Oysa son zamanlarda doktorlar inek sütü başta olmak üzere, 750ml'yi aşan günlük süt tüketiminin zararlı olduğunu söylüyorlar. Fazla süt demir emilimini azaltıyor, kızlarda erken ergenliğe girmeye ve bazı hormonal sorunlara neden oluyormuş. Bunu diyenler var, ben pek umursamıyor ve her sabah koca bir bardak sütümü seve seve içiyorum. Bu sıra Alplerin tepelerinde gezip durduğumuz için, bol sayıda inekle karşılaşıp koca memelerine göz dikiyoruz. Almanca'da "Alm" denen dağ kulübelerinde bu inekceğizleri taze taze sıkıp, sütünü kaynatıp (hatta bazı ekolojik çiftliklerde ve Amerika'da yeni moda olduğu üzre, "sağlıklı inekte bakteri olmaz" diyip tüm hastalık olasılıklarını da hasır altı ederek, direkt bardağa koyup) elinize tutuşturuyorlar. Hani bir dikişte lıkır lıkır içersiniz, "ehhhh" diye bir keyif sesi çıkarır, burnunuzla dudağınız arasındaki kalın beyaz süt bıyığını silersiniz ya, hah işte o (85 sonrası doğumlular için, bknz. "gerçek inek sütü nedir?"). İşte bu sütün kış aylarında bir başka güzel kullanım alanı daha vardır: hastalıklara karşı; zencefilli ballı süt. Sütü ısıtır, içine rendelediğiniz taze zencefilden bir çay kaşığı, baldan da bir tatlı kaşığı koyar, çın çın karıştırır, afiyetle içersiniz. Ne nezle, ne boğaz ağrısı, ne öksürük, bişeyciğiniz kalmaz. Anaokulunda müdürlük yaparken öğrendiğim, bir öbek çocuk üzerinde bir kış boyu deneyler yaparak kalite güvenirliğini tasbit ettiğim bir tarif size. Jardzy'ciğim, hor hor çeşme burnuna iyi gelebilir.

İkinci içkimiz, bulutlar arasında 10.000 feet'in en çok tercih edilen markası: Domates Suyu! Domates suyu'nu Ankara'da yaşayan şanslı bir azınlık olarak AOÇ'den alabildiyseniz hele, tadından içilmez. Lütfen bu lezzet elimizden alınmasın, değil mi sevgili Fermina Daza?! Bu içkinin özellikle uçakta tercih edilmesinin nedenlerini araştıran akademisyenler var (bazı insanlar doktora ünvanına ne kolay ulaşıyo görün!) ve nedenleri "kırmızı baskın bir renk olduğundan, birbirine yakın alanda bulunan kişilerin biri kırmızı renkli sıvı içerse, diğerleri de sosyal psikolojik nedenlerle bu davranışa iştirak ederler" ile "domates suyu kabin basıncı değişiklikleri nedeniyle yaşanan ağız koruluğuna iyi geliyor" arasında biryerlerde tesbit edilmiş. Velhasıl, evet, sadece uçakta bile olsa domates suyunu severek içenlerdeniz hepimiz, itiraf edelim. Bu güzel sebzeyi ayrıca içine 30ml Smirnoff Vodka, 15ml taze limon suyu, karabiber, tuz ve istediğiniz acılık için gerekli kadar Tabasco ekleyerek ve kereviz sapları ile süsleyerek ve kat-i surette günbatımı zamanı (asla daha geç değil) hazırlayarak, Bloody Mary olarak da değerlendirebilirsiniz.

En sevdiğim üçüncü içki; yaz akşamlarının tatlı esintisi ve akdenizin kıpır kıpırlığı eşliğinde Mojito. Kaleminin gücünü, ağzının tadından alan Ernest Hemingway'in de bir numaralı içkisi olan Mojito'nun sırrı, iyi Rum kullanmakta gizlidir; dolayısıyla Matusalem Platino ya da Cruzan Light'tan (bulamazsak, hadi en azından Küba menşeyli açık renkli rumlardan diyelim) şaşmıyoruz. 60ml rum içine, 30ml limon suyu (tercihen minik yeşil lime olsun) ve yarım lime'ın kazınmış kabuğunu, 90ml mineral suyu, 15 nane yaprağı ve daha tatlı sevenler için bir çay kaşığı şekeri bol bol ezilmiş buzla karıştırıyor, sıcak akdeniz akşamlarında (hava mümkünse 30 derecenin altı olmasın), tercihen denize karşı, yavaş yavaş, keyifle içiyoruz. Mojito, naneli tadı nedeniyle çok hızlı ve bolca içilme ve içinde bulunan rum ve şeker nedeniyle bolca kilo aldıran bir içki olduğu için, birbiri ardına sipariş verip abartmıyoruz. Yoksa göbeğimiz pörtleyebiliyor sevgili Ece'ciğim :)

Son günlerde keşfettiğim ve ilk görüşte aşık olup devamında da tutkuyla bağlandığım son önerim; burada Federweißer (Beyaz kuş tüyü!) diye adlandırılan, taze üzümden yapılan ve bağ bozumunun hemen ardından piyasaya sürülen köpüklü taze şarap. Kırmızı ve beyaz (daha güzel) iki çeşidi de olan bu tatlı ve köpüklü içecek, Almanya dışında farklı isimlere sahip. Almanya, İsviçre ve Güney Tirollerde "Sauser" ya da "Süßer" (şekerli, taze), Frankonya'da "Bremser", Fransa'da "vin bourru" ya da "vernache", Slovakya ve Çek Cumhuriyetinde "burçak" ve Gürcistan'da "makari" olarak anılıyor, bu ülkelere bağbozumu döneminde giderseniz mutlaka deneyin. Belki bizim ülkemizde de evlerde ya da aile bağlarında üretiliyordur, bu konuyu Çağatay abi'ye danışmak lazım. Normal köpüklü şarabın daha taze taze üzüm kokan, daha az asitli hali olan bu şarap; içinde normalden fazla alkol bulunduruyor, dikkat! Ayrıca diğer şaraplardan farklı olarak, fermantasyon süreci şişelendikten sonra da büyük hızla devam ettiği için, bu şişelere tam kapanmayan kilit-kapak sistemi takıldığı için, şişenin yatık muhafaza edilmemesi gerekiyor, yoksa şişeyi dik konuma getirdiğiniz anda, hiç beklemediğiniz şekilde birden Michael Schumacher misali şampanya patlatmalı kutlamalar içinde bulabilirsiniz kendinizi.. Aynı nedenden ötürü, bu şarabı genellikle üreticiden direkt alıyorsunuz ve aldıktan sonra kısa sürede tüketmeniz gerekiyor (zaten şişeyi açmanızla dibini görmeniz bir oluyor, muhteşem bir tat!).

O zaman "şerefe" diyoruz!

28 Eylül 2012 Cuma

Oktoberfest

Dün Oktoberfest'teydik, yanda kanıtı. Münih denince akla en başta Oktoberfest geliyor ama ben bu konuda nedense hiç yazmamışım, nasıl olur?!? Bavyeralıların tabiriyle "Wiesn" ya da daha turistik adıyla Oktoberfest (Ekim Festivali) geleneği; 12 Ekim 1810'da Bavyera prensi 1. Ludwig ile Saksonya prensesi Therese'nin düğün kutlamaları olarak başlamış ve o tarihten bu yana büyük savaşlar ya da doğal afetler olmadığı sürece her yıl aynı dönemde kutlanmaya devam edilmiş. Geçen cumartesi 179'uncusu başlayan Oktoberfest, her sene 15 gün sürüyor ve 202 sene önce düğünün yapıldığı Theresienwiese alanına kurulan Münih'in belli başlı birahanelerinin çadırlarının her birinde 5000-7000 kişilik kapasite bulunuyor. Her sene dünyanın dört bir yanından ortalama 6,5 milyon kişi tarafından ziyaret edilen Oktoberfest'te, insanlar yıllık ortalama 7 milyon litre bira içiyor, 506 bin tavuk çevirme yiyor, 250 civarında gözlük, 200 civarında cep telefonu ve sağa sola cilve yaparken çıkarıp cebe attıkları yüzlerce evlilik yüzüğünü kaybediyorlar (ciddiyim, bilgileri Wikipedia'nın şu linkinden kontrol edebilirsiniz).

Oktoberfest sadece bira çadırları demek değil; çadırların dışında kurulan lunapark alanlarında eğlenmek, çevredeki bir çok büfeden ballı yer fıstıkları, çikolata kaplı meyveler, Lebkuchenherz denen kalp şeklinde boynunuza asılan şekerlemeler, çeşitli gözlemeler, sosisli ekmekler atıştırmak, ufak tefek el işleri ve hatıra eşyaların satıldığı kulübeleri dolaşmak da çok eğlenceli. Ama tabii ki insanları akın akın Münih'e getiren, tüm otel odalarını aylar öncesinden kapatan, şehrin trafiğini altüst eden; dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla tahta banklarda omuz omuza oturup, bilmediğiniz bir dilde tuhaf bir nedenle çok akıcı bir şekilde şarkılar söyleyerek, çeşit çeşit birayı litre litre mideye indirme zevki. Çadır içlerindeki yemek seçenekleri de genellikle tavuk ya da domuz çevirme, patates salatası ya da soğuk sandviçler ve peynir tabakları. Ya da geleneksel Breze ekmeğiyle Obazda peyniri.

Münih'lilerin birçoğu Oktoberfest'ten gurur duysa ve haftalar öncesinden çadır içlerinde yerlerini ayırtsa da, bir kısmı bu dönemde pılını pırtısını toplayıp, evlerin camlarını kapılarını demir güneşliklerle sabitleyerek tatile bir başka ülkeye kaçmayı tercih ediyor. Oktoberfest döneminde Münih gerçekten bambaşka bir şehir oluyor çünkü. Mesela bal dök yala temizliğindeki sokaklarımızda yer yer bayvera mutfağının çeşitli ürünlerinin öğütülmüş hallerini bulmak ve sabahın köründe bu bulamaçların üstlerine basmadan işe gidebilmek için sek sek oynamak yetenek ve demir gibi sinirler gerektiren bir hal. Ya da, öğlen 12'de akın akın sarhoş adam ve kadının nağralar atarak sokaklarda zombi gibi yürüyüşünü izlemek. Ya da akşam 6'da siz eve dönerken, trende sızıp kalmış bir adamın üstünüze düşüp duran kafasını ikide bir öte tarafa ittirmek.. Zor azizim; Oktoberfest döneminde ayık halde Münih'te bulunmak.. Zor.

 Ama siz de birkaç "Maß" (ß harfi Almanca'da iki S harfi yerine kullanılıyor; Mass yani 1 litrelik bira demek, zaten bira Oktoberfest'te daha küçük boyutta servis edilmiyor) içtiyseniz, keyifliyseniz, o zaman başka tabii. Bu arada; Maß'ı içerken dikkatli olmanız lazım çünkü sadece miktar olarak değil, normalden biraz daha az asitli oluşu nedeniyle kolayca ve hızlı içilmesi nedeniyle ve normalden daha fazla oranda alkol içerdiği için. Benim tavsiyem kadınlar için 1, erkekler için 2 Maß; bu miktar Oktoberfest'ten keyif almak, sonrasında da lunaparktaki oyuncaklara binecek cesarete sahip olmak için ideal. Ayrıca, Oktoberfest'e mümkünse hafta içi ve erken saatte gitmenizi öneririm. Birçok Münih'li sadece öğlene dek çalışıp, öğlen 12 gibi Oktoberfest'e gidiyor. Saat 16'dan sonra çadırların içinde yer bulmak pek mümkün olmuyor. Eğer haftasonu gitmekte ısrar ediyorsanız, sabah 9.30 gibi (evet doğru okudunuz) alanda olmanız lazım, insanların çoğu bu saatte çadırlara girmeye başlıyor ve öğlen 11 gibi çadırlar tamamen dolduğu için kapıları kapatılıyor ve önünde duran iri yarı adama ne deseniz kar etmiyor, içeri girmeniz mümkün olmuyor. Oktoberfest gece 10'a dek açık.

Oktoberfest süresince sokaklar geleneksel Bavyera kıyafetleri giyen insanlarla dolu oluyor. Erkekler Lederhosen (deri pantolon) denen, diz altına dek gelen ve askılarla iç gömleğe tutturulan pantolonları giyiyor ve deri ayakkabıların içine giyilen kısa yün çoraplarla "Bavyera baldırlarını" beğenimize sunuyorlar (baldır erkek vücudunun en seksi yeri olarak kabul ediliyormuş yahu). Kadınlar da Dirndl denen rengarenk cicili bicili elbiseleri giyiyor. "Ön balkonların" da bolca havalandırılması, boyuna kalın bir kolye takılması ve saçların yandan örülmesi şart. Dirndl'ınızın iki kısmını birbirine tutturan düğünüm yeri çok önemli bir ayrıntı. Evli ya da biriyle birlikte olan kadınlar bu düğümü sağa, bekar kadınlar sola, dul kadınlar arkaya ve genç kızlar ön tarafa atmıyor ve bu şekilde gerekli merciilere gerekli mesajı veriyorlar.

Bir başka önemli nokta; lunaparktaki aktivitelere kesinlikle biraz çakırkeyf katılmanızı öneririm, çünkü burdaki rollercoaster'lar ya da vücutta organların yer değiştirdiği izlenimi yaratan döndürmeli hoplatmalı oyuncaklar her babayiğidin harcı değil. Oyuncaklara binmek ve 5-6 dakika sonra aklınızı kaybetmeden geri inebilmek için biradan biraz cesaret almak iyi olabilir. Tüm bu çılgınlıkları yaptıktan ve oyuncaklarda temelden sallanıp kendinize geldikten sonra, eve gidip yatağınıza girmeden önce koca bir bardak su ya da daha iyisi maden suyu ve mümkünse biraz ekmek, pirinç pilavı gibi mideyi tutucu şeyler yemenizi öneririm, yoksa ertesi günün büyük bölümünü Oktoberfest'e geldiğinize geleceğinize pişman halde yatak ile tuvalet arasında geçirmeniz gerekebilir..

Foto kaynak / Photo Source: Süddeutsche Zeitung

27 Eylül 2012 Perşembe

Hayvan hakları yasası

Sosyal medyada bu günlerde en çok tartışılan konulardan biri, Haziran 2004'ten beri geçerli olan 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası'na getirilmesi öngörülen değişiklikler. Bu konuda yazmak için öncelikle eski kanunun maddelerini ve bu maddelere getirilen ek ve değişiklikleri okumam gerekti. Size de eski kanunu bu link üzerine tıklayarak, değişiklikleri de bu link üzerine tıklayarak okumanızı öneriyorum ki, 30 Eylül Pazar günü Türkiye'nin çeşitli illerinde yapılacak olan eyleme katılırken, neye karşı olduğumuzu ya da olmadığımızı anlamış olalım.

Bir hayvansever ve hayvan hakları koruyucusu olarak; ülkemizdeki sokak, ev ve besi hayvanlarının durumunun tartışmaya açılması ve gerekli yasal önlem ve cezalarla bu durumun iyileştirilmeye çalışılmasını çok olumlu bir adım olarak görüyorum ve 2004 Hayvan Hakları Kanunu'nun eksik kalan bazı maddelerine yapılan eklemelerin de genel olarak yerinde olduğunu düşünüyorum. Fakat, bu kanunda biz hayvanseverleri tedirgin eden bazı açık uçlu cümleler bulunmakta. Bunlardan ilki; şu ana dek sokaklarımızda yaşayan, sabah başını okşadığımız, yaz aylarında bir kap su verdiğimiz, elimizden geldiğince güvenliklerini sağlamaya çalıştığımız kedi ve köpekler, bundan sonra sokaklardan toplanarak hayvan bakım evleri ya da doğal yaşam parklarına konulacaklar. Benim de Havuç ismini verdiğim bir sokak kedim olduğu için, bu kanun değişikliğini ilk duyduğumda oldukça rahatsız oldum. Fakat; eğri oturup doğru konuşmak lazım arkadaşlar. Şehrin sokaklar hayvanların evi değil; biz her ne kadar göz kulak olsak, beslesek de, hayvanların başıboş halde sokakta yaşamaları hem kendi güvenlikleri hem de insan güvenliği için doğru değil. Bu kedi ve köpekcikler sokakta yaşarken; trafik problemiyle, sapık insanlardan gelecek zararlarla her zaman yüz yüzeler. Evet bakıyoruz gözetiyoruz ama bırakıp tatile gittiğimiz oluyor, 24 saat 365 gün gözetemiyoruz. Havuç mesela, son derece uysal bir kedi olmasına rağmen, sadece apartman kapısından ayrılmıyor diye sapığın birinin sopalı saldırısına uğradı! Evet yaşadık biz bunu. Ne yapmalı; ya sokakta baktığınız hayvanı sahipleneceksiniz, ya da sokakların hayvan için güvenli olmadığını kabul edip, yabancı ülkelerde de olduğu gibi bakım evlerinin kurulması ve belirli standartlara uygun çalışması için destek vereceksiniz. Bu bakımevlerinin kapasitelerini ve bakım personeli kalitesini arttırmak için çalışabiliriz mesela. Evet, ne yazık ki yurtdışındaki bakımevlerinde belirli süre içinde sahiplenilmeyen hayvanlar uyutularak öldürülüyor ve büyük olasılıkla bizde de yaşanacak bunlar. Ama bunun önüne geçilmesi için de herkes "Golden Retriever" sahibi olmaya çalışmaktansa, bu güzel sokak hayvanlarını da sahiplendirmeye özendirilebilir. Yurtdışında "cins köpek ve kedi" sahibi olan çok az insan var ve çoğu insan barınaktan alıyor hayvan dostunu. Bu konudaki anlayışın değişmesi şart.

Tartışılan ikinci bir madde; "tehlikeli ırk" kabul edilen köpeklerin kısırlaştırılmasının ardından, bakımevlerine teslim edilmesi. Bu maddenin ne yazık ki ucu açık, teslim alınan bu köpeklere ne olacağını bilemiyor ve mutlak surette öğrenmek istiyoruz. Buyük olasılıkla bu köpekler imha edilecekler diye düşünüyoruz. Ben 14 senelik dostumu, bu tür saldırgan ve daha önce de birçok hayvanın ölümüne sebep olmuş bir köpeğin tasmasız dolaştırılması sonucunda, çok büyük bir acı ile kaybettim. Bunu 7 sene sonra şu an anlatmak dahi gözlerimi dolduruyor. Bu tip köpeklerin çoğaltılmasına, evde bakılmasına tamamen karşıyım, çünkü çok canım yandı. Fakat, köpekten insan davranışı beklememeliyiz. Köpek nasıl eğitim aldıysa, o şekilde davranan, davranışının sonuçlarını düşünebilen bir canlı değildir. Hali hazırda saldırgan bir ırka ait bir köpeğin de, çok sebatlı bir eğitim sürecinden geçmediği takdirde, saldırgan davranış göstermemesi mümkün değildir. Her ne kadar bu tip saldırgan köpeklerin öldürülmesine asla taraf olmasam da, bu köpeklerin kısırlaştırılması, barınaklarda toplanması ve mümkünse saldırganlık karşıtı eğitime tabi tutulup, ancak bilirkişi onayı aldıktan sonra sahibine teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni kanun tasarısında ayrıca köpeklerin tasmasız serbest dolaşamama yasağı da var ve bence çok yerinde bir yasak. Burada heryere girebiliyor hayvan dostlarımız, ama asla tasmasız ve ağızlıksız toplum içinde bulunamıyorlar. Yurtdışında ayrıca saldırgan köpekler (ki saldırgan köpek tanımı, bahçe içinde havlayarak yoldan geçeni korkutan köpek anlamına dahi geliyor ve bunun da cezası var) uyutularak imha ediliyor. Unutmayalım, bu köpekler ülkemizde çoğu zaman bodrum altlarında yasadışı köpek dövüşleri için üretiliyor ve kullanılıyor. Bana göre bu en büyük hayvan hakları ihlalidir ve mutlaka önüne geçilmelidir.

Bir diğer madde; hayvanların deney için kullanılması. Bu madde tabii ki hepimiz için olumsuz, istenmeyen bir madde. Fakat bu maddenin kaldırılmasını talep etmek son derece gerçeklikten uzak. Kullandığınız kozmetik ürünlerine, hayatınızı kurtaran ilaç sanayine tamamen karşı durmanız lazım, ki bu da gerçekçi değil. Maddenin getirdiği "bu konuda eğitim almış ve sertifikalı kişi" tanımlaması bence olumlu bir adım, çünkü bu sertifikaları almak genel olarak hayvan hakları ve etik bilinci eğitimini içerir. Gönül ister ki hiçbir hayvan fiziksel ya da psikolojik acı çekmesin, deneylerde kullanılmasın. Ama aynı gönül ister ki; kansere, alzheimera, ufacık çocukların yanık derilerini iyileştirmeye de bir çare bulunsun..

Yani arkadaşlar; yeni yasa yeterli değil, bazı konularda korkutucu bir açık uçluluk içinde. Fakat bu yasa gerekli, ne yazık ki gerçekçi ve yurtdışında geçerli olan standartlara da uygun. Şehirlerimiz güvenli değil, sokaklarımız hayvanların yaşamasına uygun değil. "Sokak hayvanı" kavramı yanlış, sokakta yaşayan hayvan hem insan ve çevre sağlığına, hem de kendi fiziksel ve psikolojik sağlığına zararlı. Umuyorum ki sokakta beslediğimiz hayvanları mümkünse evlere alabilelim. Bu mümkün değilse de barınak sayılarını ve niteliklerini arttırmaya uğraşalım, barınak gönüllüleri oluşturalım, hayvan hakları bilincini yayalım ki; barınaklarda dostlarımız kötü muamele görmesin, telef olmasın. Umuyorum Pazar günü yurdun dört bir yanında buna inanan ve bunun için gönüllü çalışan insanlar toplanır ve seslerini gerekli yerlere ama en çok da toplumun ta kendisine duyurmayı başarırlar.

25 Eylül 2012 Salı

Bir Berlin, birkaç Berliner

Yılda bir kere düzenli olarak ailenin Berlin kanadını görmeye gidişimiz, her defasında benim için bir kültür şoku oluyor. Münih Berlin arasındaki hız sınırı olmayan otobanda 180'le orta şeritten ve yanınızdan geçen arabaların vınnn! diye ışık hızında sizi sollamasına aldırmadan devamlı kuzeye giderseniz, altı saat sonra başkent Berlin'e varıyorsunuz. Kontrast inanılmaz. Münih'teki güneşli mis gibi dağ havası gitmiş, Berlin'de gri, hüzünlü bir sonbahar başlamış. Berliner (yani Berlinlilerin) "şiki miki" dedikleri Münih'in cicili bicili insanları da, bal dök yala sokakları da yok Berlin'de; herkes biraz daha ciddi, biraz daha paspal, çok daha somurtkan burada. Şehrin tarihi dokusu da, sanat ve kültürel kokusu da başka. Münih'in o "Şirinler Köyü" havası, yerini gri ve katı bir bürokratik başkent ile "heyt be, ne gördük ne geçirdik biz" diye bağıran beton bloglara bırakmış. Ve o blogların ortasındaki gizli yeşil avlulara, birden önünüze çıkıveren minik park alanlarına, sosyal-kent anlayışıyla tasarlanmış "buluşma ve rastlaşma noktalarına" ve tüm bunları süsleyen (ya da bazılarına göre pisleyen) grafiti ve duvar yazılarına.. Benim en sevdiklerim ise; Münih'te pek bulamadığımız paspal ve ucuz ötesi öğrenci-sanatçı kahveleri, köşebaşında ayakta birşeyler atıştırabileceğiniz büfeler (pide içi döner Berlin'in milli yemeği olmuş yahu), muhteşem fransız kahvaltıları sunan cafe'ler ve sanat atölyeleri, sergi odacıkları, komün hayatından vazgeçmeyen 68 kuşağı tarafından işgal edilmiş binalar. Bir de dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan U-Bahn'ın rengarenk fayanslı (insana dev bir banyo görüntüsü veren) durakları.

Bu gidişimde bunların keyfini çıkarttım yine bolca. Berlin'deki karanlık ve paspal hava, Münih'ten sonra hoşuma gitmedi değil. İstanbul sokaklarında geçen öğrencilik yıllarımı hatırlatıyor bu şehir bana. Özellikle şehrin eski fakir ve yeni "IN" mekanlarından Potsdamer Strasse'de kuzenin fotoğraf ve heykel sergisi akabinde bizim kokoş ailenin "öğrenci barı" diyerek tavsiye ettikleri sosyetik Victoria Bar'da içtiğimiz bilmemkaçar tane Tai Mai kokteylinin tadı damağımda kaldı. Mekan ve fiyatlar hiç de öğrenci işi değil ama 60'lardan kalma barmenleri, dekoru ve Mai Tai başta olmak üzere tüm kokteylleri muhteşem bir görsel ve gastronomik doyum garantisi veriyor. Bir de bu barda arada sırada bir "içki okulu" düzenleniyormuş, kokteyllerin yapım ve sunum inceliklerini öğrenmek isterseniz keyifli olabilir. Sevdicekle tüm başbaşa kaldığımız zamanlarda, en karanlık ve paspal sokakları yürüyerek şehri gezdik, sokaklarda ne kadar pis / mundar yemek ve içecek varsa yiyip içtik, birkaç eski dostla buluşup bol dumanlı ve entel sohbetli doğu Berlin barlarında (en azından teoride) dünyayı kurtarma planlarına iştirak ettik falan. Güzeldi.


Üstte bu Berlin'in temsili bir fotoğrafını görüyorsunuz. Saat yönünde, 68 kuşağının takipçileri tarafından "işgal edilmiş" bir kapitalizm karşıtı bina, yanında kuzenin fotoğraf galerisi, altında sakızlar ve grafiti ile süslenmiş "duvar" ve en alt solda "sevgilerle" yazan bir elektrikli testere (galeriden). Sonra kotu-botu çıkarıp, en Dolce & Gabana halimize bürünerek, saçları makyajı falan yapıp aile buluşmalarına katıldık. Aile Berlin'de oturuyor ama onlarınki bir başka Berlin tabii. Öyle karanlıkla paspallıkla pek ilgisi olmayan, sanatla, edebiyatla, ince zevklerle bezenmiş, bol şampanyalı ve parfüm kokulu bir Berlin.

Ailenin Berlin kanadının ana kolu Elf'gillerden Oma, sevdiceğin 93,5 yaşındaki anneannesi ve bizim senede bir Berlin'e gelişimizin sebebi de aslında temel olarak onu ziyaret etmek. Tam 34 senedir kendi başına yaşayan Oma, bacağındaki ağrı ve arasıra (özellikle öğle yemeğinde biraz fazla kaçan şampanya sonrasında) gidip gelen hafıza sorunları dışında son derece sağlıklı bir kadın. Daha önce de dediğim gibi, bu ailenin kadınlarında bir Elf soyu karışımı var; yandaki fotoğrafta ortada oturan 93,5 yaşındaki Oma, sağdaki 70 yaşındaki Tante Ulrike ve soldaki 65'lik kayınvalideme bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Elfgillerin arka sırasında karanlık adamlar; sevdicek, ben ve kayınpeder kontrast olarak duruyoruz.. Tante Ulrike, tek tük beyazı olan gri saçları ve pırıl pırıl mavi gözleriyle Almanya'nın tanınmış yazarlarından ve 68 kuşağının gençlerinin yaygın olarak yaptığı gibi, yaşamının bir bölümünü komünde geçirmiş. Onunla konuşmak bana büyük zevk veriyor, çünkü 68 kuşağının o naif "hayal edersek ve istersek, herşey olur!" anlayışıyla bir çok sosyal projede çalışmış, bir çok insanın eşit haklar kapsamında eğitim almasına yardım etmiş bir kadın. 80'lerden beri birlikte yaşadığı hayat arkadaşı Hubertus; aynen bir Yunan filozofuna yakışır bir isme ve cisme sahip 75 yaşında bir mimar (fotoğrafı o çektiği için göremiyorsunuz ne yazık ki, ama Sokrates'in günümüz kıyafetleri içindeki halini düşünürseniz, ta kendisi işte). Hubertus işin doğrusu benim ailede en çok sevdiğim insanlardan biri; muhteşem bir kara mizah anlayışı ile sivri zekanın birleşimi.
Bu entellektüel çiftin Berlin'in en güzel mahallesinde, kestane ağaçları arasındaki evleri, rüya gibi bir ev. Sadece o eski Berlin evlerine özgü yüksek tavanı, sade eşyaları değil, benim hayallerimdeki kocaman masif kitaplıkları ve rahat çalışma alanları ile de muhteşem bir ev. Bir yazarın evi işte! Tabii ki bir Eames koltuğu da var evde, Tante Hubertus'a 70. yaş günü hediyesi olarak almış, entellektüel camiada "tektaş"ın karşılığı bu demek ki. Bu Eames konusundaki yazımdan sonra biliyorsunuz hislerimi zaten; sevdicek oturdu ve kalkmak bilmedi gece boyu. Ben de kitapların arasında kayboldum işte saatlerce.. Tante son kitabının İngilizce baskısının henüz onaylanmamış taslağını okumam ve gerekirse düzeltmem için verdi, kendimi editör gibi hissediyorum..
 
Ertesi gün, kuzen Anna'nın şehrin biraz dışındaki evine "kahve ve kek"e davetliydik. Anna profesyonel fotoğrafçı ve 2 sene önce düğünümüz için ayırdığı fotoğraflarından birini (sonunda) bize verdi - biz bu fotoğraftan umudumuzu kesip duvara koca bir çakma Küba Sokakları koyduğumuz için, şimdi bu gerçek sanat eserini ne yapıcaz bilemiyoruz :/ Annesinin komün maceralarına kontrast olarak Anna'nın erken yaşta evlenip barklanması sonucunda, biri 18 diğeri 12 yaşında iki çocuğu, bir kedisi bir de köpeği var. Ama benim için bu ailenin en "acaip" üyesi Johann. Bu çocuk anasının karnından yetişkin bir insan olarak çıkmış sanırım. Sözlükte "ideal çocuk" kavramının karşısında Johann'ın fotoğrafını bulacağınızdan eminim. Johann'ı 7 yaşından beri tanıyorum ve ilk tanıdığımda da 55 yaşında olup olmadığını düşünmüştüm. Tabii şimdi herkesin çocuğu "dahi" olduğu için, zekası konusunda bir yorum yapamayacağım ama çocukla politikadan spora, müzikten sanata, Almanya'nın ekonomisinden Uganda'nın coğrafik yapısına kadar her konuda sohbet edilebiliyor. Bu çocuktan hiç duymadığınız şeyler öğrenebiliyor ve eş zamanlı olarak kendinizi geri zekalı falan sanabiliyorsunuz. Misal; baget ekmek hafif yanlamasına paralel 5 cm'lik kalınlıklarda kesilmeliymiş. Normalde bu tip "büyümüş de küçülmüş" çocuklara ben azami ölçüde sinir olurum ama bu çocuk acaip birşey yahu, sevimli de bir tip.. Çekik yeşil gözlü, ilerde çok kalpler de yakacağı belli bir çocukcağız. Ben bu çocuğu normal bir insan sandığımdan giderken bir kutu çikolata götürmüştüm ama beni "şimdi Anna'nın (anne demiyor) yaptığı kekten yedim, arkasından çikolata yemem benim için zararlı olur" diyerek reddetti! Ben dumurlardan dumur yaşarken, sevdicek de getirdiğimiz çikolataların yarısını mideye indirdi..
 
Sonra da arabaya doluşup yine aynı otobandan, aynı orta şeritten 180'le güneye, evimize döndük.

15 Eylül 2012 Cumartesi

İslam karşıtı film ve Doğu - Batı çıkmazı


Amerika'da çekilen ve dört gün önce yayınlanan islam karşıtı filme yönelik protestolar yayılırken, Avrupa ve Amerika'da da müslümanlara ve islama yönelik bakışaçıları, düşünce ve davranış özgürlüğünün sınırları tartışılmakta. Bu noktada en çok sorulan sorulardan bazıları "Sadece bir filmin çekilmesi suretiyle, kitlelerin öfkesi ve tepkisi yaratıldığında, bunun sorumlusu kimdir?", "Müslümanların verdiği tepkiler neden bu kadar aşırı uçlardadır?" ve "Bu tepkilerin yarattığı ya da güçlendirdiği uzlaşmazlık sorunlarının üzerinden nasıl aşılır?".

(Hıristiyan)Batı'nın kural ve kalıplarıyla düşünüldüğünde, (Müslüman)Doğu'nun his ve tepkilerinin anlaşılmasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Avrupa'da yüz yıllardır çeşitli devrim ve savaşlardan alınan derslerle gelişen demokratik düşünce, fikir özgürlükleri ve genel anlamda bireysel sorumluluk bilinci, ne yazık ki doğu kültürleri için geçerli değildir. Bugün hala totariter (çoğu zaman dikta) rejimiyle yönetilen ümmetçi Doğu'nun; Batı'daki demokratik ve özgür düşünceyi, bireylerin fikir ve ifade özgürlüğünü, demokratik yönetimi ve en başta da genel anlamıyla "bireyselciliği" anlaması mümkün değildir. Bu toplumlar yüz yıllardır tek bir başın fikirleriyle yönetilmiş, kendilerine neyi, ne zaman ve nasıl düşünecekleri dikta edilmiş, bireysel çıkışları son derece köktenci, sert ve etkili yöntemlerle bastırılmış bireylerden oluştukları için; toplumu tek bir kişinin, sosyal medyanın ya da üç beş provakatörün yönetmesi mümkündür. Bu durum İslam'daki ümmet anlayışıyla birleştiğinde, kitlelerin kukla gibi oynatılması ve istenilen yönde piyon gibi kullanılması çok kolaydır. Bunun üzerine de zaten fakir ve birçok açıdan Batı'daki sosyal ve fiziki refah düzeyini yakalayamamış olan Doğu'nun, sırf bu nedenle bile Batı'dan nefret etmesi, hakkı olan eşit yaşam koşullarına ulaşamamasında kendinden çok Batı'yı sorumlu görmesi ve bunu adaletsizlik olarak nitelendirmesi ve tepki duyması da beklenen bir durumdur.

Batı'nın anlayamadığı ilk nokta; kendileri hiçbirşey yapmazken, hatta iyilikle yaklaşırken, müslüman halkların neden bu kadar öfkeli ve saldırgan olduklarıdır - ki bunu da H. Clinton'un dünkü ".. Ama biz Libya'yı özgürleştirmiştik.. Neden Libya'da bunlar oluyor?" gibi sığ ve empatiden yoksun demecinden de anlayabiliyoruz. Batılının gözünde doğulular (ya da müslümanlar da diyebiliriz) çocuk gibidir; öfkelendiğinde yıkıcı olabilen ama öfkesi de genellikle sığ olay ve durumlardan kaynaklanan, fazla derin düşünemeyen ve duygu ve davranışlarını kontrol altına alamayan bir çocuk gibi. Batılı bu çocuğu hoş görmez, biraz da sıkılır devamlı bu çocukla uğraşmaktan. Bir çok yetişkinin yaptığı gibi, çocuğu karşısına alıp bu davranışın nedenini anlamaya çalışmaktansa, çeşitli ve genellikle de birbiriyle çelişen cezalar vererek anlık önlemler almayı tercih eder. Oysa kafası iyice karışmış çocuk, kendince adaletsiz bir şekilde cezalandırıldığını düşünerek, yetişkine karşı öfke duymaktadır. Ve yetişkin "Çocuk işte!" deyip geçtiği durumların kalıplaşmış davranış sorunlarına neden olacağı riskini düşünmez, bu davranışlar yıkıcı bir etki yarattığında ise çok şaşırır ve korkar. Örneğin dün Sudan'da Alman Konsolosluğu'na bir saldırı düzenlendi. Bu çirkin saldırı son derece gereksizdi ve Alman toplumunda büyük tepki yarattı, çünkü Sudan ile Almanya arasındaki ilişkiler genel olarak iyi bir seyirde gitmekteydi ve bu davranış Almanları şaşırttı. Sudan'daki insanların Almanya ile sorunları olduğu için değil, Amerika'nın bir uzantısı olarak gördükleri "hıristiyan Almanya'ya" saldırmaları gerçekten de anlaşılmaz bir durumdu. Ama Sudanlının gözünde ha Amerika, ha Almanya, ikisi de hıristiyan "öteki" fikri olduğu belliydi..

Oysa bireysel sorumluluk bilinci olan bir kişi, toplumların "gazı"na kolay kolay gelmez, kendisi düşünür ve kendi doğrusuna yönelik davranır. Bir film ya da bir karikatür üzerine konsoloslukları basmaz, cihad çağrısı yapmaz; çünkü bir düşünce ya da söylevin bir inanç ya da kutsal kabul edilmiş kişiye zarar veremeyeceğini, "dinin elden gitmeyeceğini" bilir. 3-5 kişi tarafından öne sürülen bir fikrin, yapılan bir filmin, çizilen bir karikatürün basit bir provakasyon olduğunu sezer ve tepkisini de konuşarak, tartışarak, kendini ve kültürel değerlerini karşıdaki insana anlatmaya çalışarak, onun görüş açısını dikkatli ve sakin bir şekilde dinlemeye çalışarak gösterir. İslam kültüründe de önerilen, kitaplarında da yazan, islam bilginlerinin hayat ve davranışları incelendiğinde de görülen davranım şekli budur.

Peki bu neden olmuyor?

Yukarıda bahsettiğim gibi Doğu'nun Batı'yı "kendi perişanlığından sorumlu tutması" tabii ki bir neden. Bir diğer neden ise; Batı'nın Doğu'yu kendi doğruları açısından ele alması, kültürel ve tarihi gerçekleri, Doğu'daki insanın psikolojisini ve mizacını tam anlayamaması. Avrupa'nın masa başına oturup sakince tartışan insanlarını Doğu'da bulmamız söz konusu değildir; çünkü bu mizaçlarında da, gördükleri sosyal kalıplarda da yoktur. Doğu'da fikirler bağrışarak, bazen yumruklaşarak tartışılır, sakin insana sünepe damgası bile vurulabilir. Düşünün; haber bültenlerimizi, meclis TV'deki görüntülerimizi, trafikteki hallerimizi, aşk hayatımızı.. Batının bunu anlayabilmesi mümkün değildir; çünkü batıya göre bu bir "Akdeniz ateşi" (Doğu'ya sempati duyan batılı için) ya da "barbarlık" (Doğu'ya antipati duyan batılı için) olarak görülür. Kaldı ki; kendi hayatında demokratik bir davranış görmemiş, hep üstten gelen baskıyla yönetilmiş, davranmaya zorlanmış, bireysel ve özgür düşüncenin varlığından habersiz Doğu halklarının "Ama demokratik düşünce bu.. Özgürlük.." gibi bir yaklaşımı anlaması mümkün değildir. Dolayısıyla; bu bir iletişim problemidir, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik, kültürel, politik, toplumsal ve kişisel farklılıkların anlaşılamamasıdır.

Ne yapılabilir?

Her toplumda, "biz ve ötekiler" kalıp düşüncesine saplanıp kalmış bireyler vardır. Ne yazık ki bunların yaptıkları işler kitleleri peşlerinden sürükleyebilecek etkiye sahip olabilir. Bunun sonucunda "ötekiler"den de karşıt tepki gelmesi normaldir ve bu tepki her zaman "biz"im makul kabul ettiğimiz sınırlar içinde kalmaz. İnsanlar düşüncelerini çeşitli yöntemleri kullanarak yaydıkları zaman, karşıt düşüncede olan insanlar neler hisseder, nasıl davranır? Bunun düşünülmesi empati yeteneği gelişmiş birey ve toplumlar için kolaydır. Bir kez "öteki"nin ne demek istediğini anladığımızda, o zaman masa üzerine oturup sakince konuşmak mümkün olacaktır. Bunun ötesinde; politikacılar ya da daha iyisi toplumda saygı gören kişiler halkı provakasyonlara karşı durmak yönünde ikna etmelidirler. Bir politikacı çıkıp "Bugün Cuma, namaz çıkışlarında sakin olalım, provakasyona gelmeyelim" derse (ki dedi) bu bir adımdır. Bir sanatçı çıkıp "bu sanat değeri olmayan, üç beş kendini bilmez tarafından üretilmiş, dikkate bile alınmayacak bir filmdir" derse, bu bir adımdır.

Batılı ülkelerin bir yetişkinden beklendiği gibi sakin ve tutarlı davranıp davranamayacaklarını göreceğiz. Doğulu ülkelerinin de öfkelerine hakim olmayı ve bireysel düşünmeyi başarıp başaramayacaklarını, 500 sene öncesine dek sağlayabildikleri tarihi ve kültürel aydınlığın ışığında mı, barbar çöl kavimleri gibi mi davranmaya devam edeceklerini de göreceğiz. Bu sonsuz ve gittikçe yıkıcı hale gelen "etki-tepki" mekanizmasının önüne geçebilmek, dişine bir çomak sokabilmek, sanırım içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli görevi..

13 Eylül 2012 Perşembe

Üzerime Coldplay yağdı

Coldplay dün gece muhteşemdi; soğuk yağmur altında 2 saatten uzun çaldılar. "Singing in the Rain" ile bitirdiklerinde, saat gece yarısına yaklaşıyordu ve üzerimde 4.5 saattir aralıksız yağan yağmurun yapış yapışlığı, içimde ise Coldplay tarafından tıka basa doyurulan işitsel ve görsel duyumlarımın beyne yolladığı serotonin ve dopaminin coşturucu etkisi vardı.. Üzerime soğuk yağmur değil, Coldplay yağdı! Üstlerine birer tshirt geçirmişler, tüm donanım, tüm dekor, tüm ekip 10 derece havada, şakır şakır yağmurun altında. Ara sıra saçlarını kuruluyorlar, adamlar "kedi köpek gibi" yağan İngiliz yağmuruna alışkın zaten; "ne olacak, bizde daha beteri var bunun" diyip çaldılar.

Dekor müthiş retro! Fosforlu pembeler, yeşiller, morlar heryerde. Ellerimize de birer ışıklı zamaginzo verdiler, şu yandakinden, 80'lerde çok vardı hani. Ama bunlar uzaktan kumandalı, şarkıya göre yanıp sönüyor, alengirli bişey. Oğuz kuzusu için cebe attım, sever böyle retrosal modernsel renkli ve işveli icatları. Coldplay bolca oooo-aaaaa-oooo'lu tipik bir İngiliz grubu olduğu için, seyirci iştirakı bolca yaşanabiliyor, sesimiz de kısıldı tabii. Totom falan da dondu. Evde sıcak su torbasına yapıştım dönüşte, destek mahiyetinde de bolca C vitamini ve çinko aldım. Büyük olasılık 55.000 kişinin kışlık palto ve bere giymeyen 45.000'i hasta olacak, ne beter havaydı ya.. Kış mevsiminin resmi açılışını da bu şekilde yapmış olduk Münchner'ler olarak.

Gözlem 1: Adamlar işlerini seviyor, insan işini sevince başarı da para da otomatik geliyor. Artık stadyum dolduran grup çıkmıyor, hep eskiler stadyum konseri yapabiliyor hala, yeniler konser alanı bile dolduramıyor.
Gözlem 2: Alkol serbest tabii ki, bolca da tüketildi, tek bir sorun yaşanmadı. Sanat; insanları biraraya getiren, kitlelerin kalbini daha yüce birşeylerle dolduran birşey. Yasaklarla sanat olmaz. Yasaklarla hiçbişey olmaz ya.. Neyse.
Gözlem 3: 55.000 kişinin 50.000'i toplu taşımayı kullandı, tek bir metro girişinde herkes sıraya girdi, itiş kakış yankesici sürtünmeci falan yoktu, konser 11.15'te bitti, 11.30'da metroda oturuyordum, 12'de evdeydim. Bu arada tüm toplu taşıma araçları konser dinleyicilerine bedavaydı..

12 Eylül 2012 Çarşamba

32 yılın ardından 12 Eylül

Bugün 12 Eylül; çoğumuz dünyada bile değildik, bir kısmımız ise bebektik o günlerde. Hatırlamayız biz. Takip eden yıllarda yetişen nesiller için, 12 Eylül büyük bir bilmecedir; eğitim hayatlarının büyük bölümünde darbeyi yapanların "iyi adamlar" oldukları söylenmiştir kendilerine. Dinci kesimin önü kesilmiş, ülke liberal ekonomiye açılmıştır, bayrağımız göklerde dalgalanmakta, sütümüz kapımıza bırakılmakta, abi ve ablalarımız okullarında huzur içinde okuyabilmekte, tek kanallı televizyonumuzda Kara Şimşek izlenebilmektedir. Darbeyi yapanlar kahramanlardır, suçlular zindanlardadır, ekonomi iyiye gitmekte, refah düzeyi artmaktadır. Büyürken; bazı geceler, o yıllarda çok yapılan ev toplantılarında büyüklerin kısık sesle konuşmalarına şahit olmuşuzdur, bizim tanımadığımız biri gözaltına alınmış, birinin oğlu dövülmüş, birinin kızı aniden yurtdışına kaçmış dediklerini duyarız büyüklerin. Ama genellikle fısıldayarak konuştukları için mi, bizi o yıllarda ilgilendiren farklı şeyler olduğu için mi bilmem, üzerinde durmayız. Birinin kızı? Birinin oğlu.. Başkasının, ötekinin babası, anası.. Fazla düşünmeyiz. Unuturuz..

Benim aklım lise yıllarında ermeye başladı bu 12 Eylül darbesine. 90'lar bitmek üzere o zamanlar. O yıllarda pek solcu kalmamıştı etrafta, bunun da nedenini yavaş yavaş anlamaya başlıyordum aslında. Ama yine dincilerle milliyetçiler didişiyordu. Çözemedikleri bir sorun vardı ortada ama ne olduğunu ben pek anlayamıyordum, bana göre düşünce sistemleri aynı derecede berbattı. Solcular da aklıma yatmıyordu, tamam "savaşma seviş" iyiydi güzeldi ama sosyalist sistemdeki kişiliksiz, umutsuz, fazlasıyla kullanılmış ve karşılığı verilmemiş insanları gördükçe, burda yanlış giden birşeyler var diyordum. Hiçbir fikir yakın gelmiyordu bana o yıllarda. Öylesine duyarsızdım ki; Erbakan'ın kara çarşaflı toplum yaratma fikirlerine gülüp geçiyordum. Nasılsa ordu vardı, bir darbe daha yapıverirlerdi, yine rahata kavuşurduk. Oysa öyle değilmiş. Bize öğretilmeyen bir tarih varmış. Darbe barış getirmemiş, aksine toplumu uyuşturan bir gaz salmış havaya. Biz uyurken 650.000 kişi göz altına alınmış, 98.404 kişi örgüt üyesi olmaktan suçlu bulunmuş, 517 kişi idam cezası almış, 50 kişi asılmış, 171 kişi işkenceden ölmüş, 293 kişi cezaevinde kuşkulu bir şekilde ölmüş, 14 kişi açlık rejimi yaparken ölmüş, 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarılmış, 30.000 kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına kaçmış, 937 film sakıncalı bulunup yasaklanmış, 23.677 sivil toplum kuruluşu ve dernek kapatılmış, gazeteler 300 gün yayın yapamamış.

Bunlar üzerinde fazla durulmadı. Gündem hızla değişmişti zaten, acısı olanlar da söz etmek istemiyorlardı, yıllar birbirini kovaladı, unuttuk bu sayıları. 2000'de bir savcı Kenan Evren'i önce bizim adaletimize şikayet etti. Bir sonuç çıkmayınca bu sefer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayet etti. Her zaman olduğu gibi, Avrupa bize kızıp parmak sallayınca utandık, "sorumlular bulunsun" dedik. 2010'da referandum ile önü açıldı, 2011'de soruşturma, 2012 Nisan'ında da yargılama süreci başladı.

Bu süreçte ben hala kafaların karışık olduğunu görüyorum. Hala kendi içimizde yaşadığımız darbede kendi dışımızdaki güçleri suçlama alışkanlığımız devam ediyor, hala iğneyi kendimize bir türlü batıramıyoruz. Hala "dinciler", hala "milliyetçiler", hala "solcular", hala "aynı sorunlar" dilimizde. Sadece şekil değiştirdiler, isim değiştirdiler. Aynı medya sansürü, aynı dindarlığı siyasete bulaştırma azmi, aynı tek adam ideolojisi, aynı vatan millet sakarya en büyük türkiye yaygarası. En beteri de hala aynı birbirimizden nefret etme, bir arada olmaya tahammül edememe hali. Buna ek, gündemde de 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden hayvanları yargılayamama terbiyesizliği, hala suçu kurbana adletme azmi, hala minareyi çalan kılıfını hazırlar anlayışı. Aynı tas aynı hamam.. Bugün yaşanan insan hakları ihlallerini de bir 30 sene sonra yazarım artık.. İçim daraldı.

Üstte, Endonezyalı bir arkadaşımın ev hediyesi getirdiği muz fidesi..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Uluslararası kurtarma operasyonu

Yaratıcı eller, bu haftasonu yaşadıklarımızdan bir Hollywood filmi çıkartabilirdi; gerilim, aksiyon, aşk, melodram, vahşi batı, ne ararsanız vardı yahu içinde. Şu saat oldu, damarlarımda gezen adrenalinden uyuyamıyorum hala!

Aslında bu adrenalin yüklemesi geçen hafta benim okulun dibinde 250kg'lık bir bombanın bulunmasıyla başladı belki de.. Bomba yakınlarda bulunan bir öğrenci cafe'sinin restorasyonu sırasında, yerin sadece 1 mt. altında bulundu. 8-10 saat süren heyecanlı bir operasyonla patlatıldı. Aslında bunun gibi binlerce bomba var Münih'in altında; hepsi ikinci dünya savaşı sırasında atılan ama bir şekilde patlamayan bombalar. Üzerlerine şehir yeniden inşa edilmiş, bombalar da unutulup gitmiş. Arada sırada altyapı çalışmaları sırasında bulunuyor bir tane, kontollü şekilde patlatılıyor falan. Sakinlikten ölecek Münih'lilere kırk yılın başı bir heyecan çıkmış oluyor işte. Siz de empati yapıp heyecanlanmak isterseniz buraya tıklayıp olayın tamamını izleyebilirsiniz.

Hareketli haftaiçinden sonra; haftasonu sakinlik battığı ve/fakat hava berbat, sevdicek de hasta ve yatakta olduğu için, evde miskin miskin oturacağıma, hem Almanya'da geçersiz olan Türk ehliyetimi EU'ya çevirtmenin ön koşullarından biri olan, hem de uzun süredir tekrarlamak istediğim ilk yardım eğitimime gideyim bari dedim. İlkyardım uygulamaları beş senede bir değişiyor, sertifikanızın devamı için tekrarlamak gerekiyor. Mesela son gittiğimde turnike yarardan çok zarar verdiği için kalkmıştı, bu sefer de 30 kalp masajına 2 nefes sisteminden nefesi tamamen kaldırmışlar, çünkü insanların çoğu tanımadığı bir yabancının kan ve kusmuk dolu ağzına burnuna nefes vermektense hiçbirşey yapmamayı tercih ediyormuş. Bunun dışında da tabii ufak tefek değişiklikler vardı ama beni asıl şaşırtan ve sevindiren, 2000'li yıllarda ölümle sonuçlanan kazaların oranı hızla düşmekteymiş, bunun da nedeni cep telefonu ve diğer iletişim sistemlerinin yaygın ve kolay kullanımıymış. Tekrar eğitimi olduğu için sadece bir tam gün alan program yoğun ama zevkli geçti. Her beş senede bir olduğu gibi, kurstan bir kahraman edasıyla ve/fakat "Allah ilkyardım yaptırtacak ortam vermesin inşallah.." diye temenni ederek ayrıldık.

Kafam kazalar ve yaralanmalarla dolu halde eve geldiğimde saat gece 11'e geliyordu ve sevdicek panik içinde bir eli telefonda bir eli bilgisayarda ter dökmekteydi. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, hepimizin itirazlarına aldırış etmeyip, dengesiz öküzün biri olan sevgilisiyle tatile gittiği Güney Kıbrıs'ta fiziksel şiddet görmüş, tehditle otel odasında tutuluyor. Kendini tuvalete kitleyip cepten sevdiceğe "kurtarın beni" diye mesaj atıyor. Güney Kıbrıs'ın ufacık bir köyünde bulunan otel, aslında birbiriyle ilişkisi olmayan, tek odalı küçük köy evlerinden oluşan bir Butik Otel. Yani hiçkimsenin ruhu duymadan birini öldürmek için ideal bir yer. Biz panik.. Kız birlikte olduğu psikopat öküzü kızdırmamak için konuşamıyor, sadece mesaj yazıyor.. Acele internetten otelin telefonu bulunuyor, gecenin 12'sinde otel yöneticisi kadının evi aranıyor, durum bildiriliyor, kadının evi köyden 2 saat uzakta, köyde ne polis var, ne güvenlik. Tanrım, aynen Hitchcock filmi gibi! Sinirlerimiz bozuluyor iyice. Kıza göre öküz sakinleşmiş, dışarda özürler dileme halinde. Kıza asla kilitli kapıyı açmamasını söylüyoruz çünkü bu tip psikopatlar önce özür diler, sonra daha beter döver biliyoruz. Otelin yöneticisi polisle gelene kadar 3 saat mesajlaşıyoruz, bu arada da internetten kıza yeni bir uçak bileti, havaalanına taksi falan gibi detayları hallediyoruz. Saat 4'te polis eve giriyor, kriminal işlemler yapılıyor, otel yöneticisi mailine yolladığımız yeni uçak bilgilerini kıza veriyor, pılını pırtısını topluyorlar ve bulduğumuz ilk uçak ancak ertesi akşam olduğu için, kızı sakin biryere dinlenmeye alıyorlar. Bu arada da devamlı cepten bize bilgi veriyorlar, herşey bitince biz de rahat bir oh çekiyoruz.. Ama itiraf edeyim, yarın kızı havaalanından kendi ellerimle karşılamadan ben bu gece uyuyamayacağım.

Bu olay bana aslında medyanın gücünü tekrar hatırlattı. İlkyardım eğitiminde olduğu gibi, burada da cep telefonlarının ve bilgisayarın gücünü gördüm. Düşünsenize, 20 sene önce olsa, sadece 6 saatte bir insana ulaşmak, onu binlerce km öteden güvene almak, anında yeni bir bilet alıp, taksi bulup, onu bulunduğu yıpratıcı ortamdan çıkarıp evine güvene getirebilmek mümkün olur muydu?! Bu postu yazma amacım şu; dünya pek güvenli bir yer değil ve aşktan gözünüz kör olduğu için psikopat öküzleri insandan sayıp güvenebilir ve hayatınızı tehlikeye atabilirsiniz. Bu sadece aptal ve maddi açıdan öküze bağımlı ev kadınlarının değil, her an hepimizin başına gelebilir. Ama birkaç basit önlemle dünyanın derdiyle başa çıkabilecek güce sahip olabilirsiniz. Bu önlemlerden ilki; sevdiceğiniz dünyanın en harika insanı gibi görünse de, çevrenizdeki herkes sizi onun öküz olduğu konusunda uyarıyorsa, bir durup düşünün lütfen. Bazen insan aşktan burnunun ucundaki pisliği göremeyebilir. İkincisi; her kimle olursa olsun, gözden uzak bir yerde tatile gidecekseniz, lütfen kaldığınız otelin adını ve telefonunu ve ne zaman döneceğinizi en az bir kişiye bildirin. Üçüncüsü; ne kadar hafif olursa olsun, sizi sevdiğini söyleyen birinden psikolojik ya da fiziksel şiddet görmek normal değildir, şakaya alınacak şey değildir, bir kere yaşanan birşey olarak asla kalmayacaktır, gittikçe artan bir süreçtir, lütfen burnunuza gelen kötü kokuyu göz ardı etmeyiniz. Şiddet gördüğünüz anda ise; şiddeti sürdürecek davranışlardan kaçınıp, kendinizi güvenli bir ortama alınız ve hemen güvendiğiniz birine telefonla ulaşıp içinde bulunduğunuz durumu bildiriniz.

Unutmayın; bu herkesin başına gelebilecek, sizin dışınızda tamamen şiddet eğilimi olan kişinin ayıbı olan bir davranıştır ve bu kişinin psikolojik açıdan hasta olduğunu kabul etmeli, onun terapisti ya da annesi olmaya çalışmamalı, kendinizi güvene almalı ve gerisini yetkili ve uzman kişilere bırakmalısınız. Acımak, affetmek, olmamış gibi davranmak; şiddet eğilimi olan hasta kişiye iyilik değildir, dahası kendi hayatınızı tehlikeye atmaktan başka birşey değildir.

Ha bir de; gördüğünüz gibi ailecek uluslararası kurtarma operasyonlarının altından S.W.A.T edasıyla pek bir güzel kalkıyoruz maşallah, hem ilkyardım eğitimimiz de taze taze; yani gece yarıları bizi aramaktan ve hizmetlerimizden faydalanmaktan çekinmeyiniz lütfen :P

1 Eylül 2012 Cumartesi

Saçları günbatımı rengi kız

Hava 12 derece ve yağmur üç gündür hiç durmaksızın yağıyor. Bugün Eylül'ün ve resmi olarak sonbaharın ilk günü ama bu Münihliler için hiç birşey ifade etmiyor; çünkü sonbahar bu coğrafyada gelmek için Eylül'ü beklemiyor. Tıpkı Mart'ın bahardan sayılmaması, Nisan'a ise bizde Mart ayının dengesizliğine özgü sıfatların yüklenmesi gibi; burada da "Nisan kendi bildiğini okur.." diyorlar. Hoş burada ayrıca "Almanya'da 2 mevsim vardır; kış ve Ağustos ayı" da deniyor ama.. Bunu duymamazlığa geliyorum. Kışa hazır değilim henüz; daha gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğine, içimi ısıtan akşam kızıllığına doyamadım. Yaz bitmemeli daha!

Her yaz sonunda, saçlarım günbatımı rengine döner ve çillerim tüm yüzümü kaplar benim. Kızgın yaz güneşi, denizin günboyu üzerimde kurumasına izin verdiğim tuzu, saatlerce açık ve rüzgarlı havada okunan kitaplar, oynanan oyunlar, edilen sohbetler, kısaca tüm gücüyle yaz; saçlarımı ve bazen kirpiklerimle kaşlarımı bile etkisi altına alır, kavurur, kendi rengine boyar. Azıcık papatya suyuyla taramanın da etkisi var ama, yaz sonu doğal yoldan harika bir kızıl kahve olurum. SoMbahar boyunca da sürer etkisi, güneşle pırıl pırıl parlayan kızıl gölge oyunları dans eder saçlarımda. Bu yaz deniz ve güneş yoktu, saçlarım küskün kaldı.. Doya doya kavuşamadığı yaza sevdalı, sonbahara soluk soluk bakan bir kahve, yaklaşan kışı düşünmek bile istemez..

Kızıl saçlara hayranım; upuzun kıpkırmızı saçlara.. Günbatımı rengi saçlara.. SoMbaharın som renklerinde ayrı bir güzel olan saçlara.. Rengarenk bir şemsiyenin altında sevgilisiyle öpüşürken yandan bir tutamı görünen, sıcacık zencefilli süte ve tarçınlı elmalı kurabiyeye uzanan ellerin o alışkın ve dağınık hareketiyle geriye atılan, kalın bir rus romanını okuma lambasının sarı ve soluk ışığıyla aydınlatılmış bir odanın geniş ve rahat koltuğunda sonbahar yağmurlarının sesini dinleyerek okuyan bir kızın balerin tipi topladığı topuzdaki kıpkırmızı saçlara.. Hayranım.

Fotoğrafın kaynağı / Photo source: Magda Berny

31 Ağustos 2012 Cuma

Ana babalı haller


Haftasonu annemle babam Türkiye'den ziyaretimize geldiler. "Misafirlik üç gündür" diyen atamızın sözüne uyup, hemencecik de geri döndüler. Kısacık haftasonu ziyaretleri hepimize güzel bir değişiklik oldu; yine Avusturalya'dan dönüp bu kadar yakın bir ülkeye yerleşmemizin ne kadar isabetli bir karar olduğunu düşündük, ılık ve yer yer yağışlı Avrupa yazının keyfini çıkarttık ve tabii evde anne baba olmasının tatlı ve sıcak huzurunu hissettik. Ben yaptığımız yürüyüşleri, bira bahçesinde birden yağmura yakalanmamızı, evde yaptığımız kahvaltıları tek geçerim. Hele yolda görüp durduğumuz, sevinç çığlıkları atarak, koşarak daldığımız bir ahududu tarlası macerası var ki.. Ailecek 1,5kg ahududu topladık dalından ve adet olduğu üzere en az 1,5kg da mideye indirdik; fiyatlar zaten %200 zamlı olduğu için, toplarken yeme zevki hoşgörülüyor. Bazen düşünüyorum da, artık bura benim evim oldu ama keşke tüm ailem ve tüm arkadaşlarım da benimle birlikte Münih'te yaşasalardı.. Burası sanırım dünyanın en güzel kenti, bir tek insan sevdiklerinden ayrı olmasa..

Annemle babam çok ilginç tipler gibi geliyor bana ama büyük ihtimalle hepimizinkiler öyledir. Annem yanında kendi bahçesinden koparttığı 1kg yeşil biber ve bir cam kavanozda zeytin getirmiş! Babam çeşit çeşit kuruyemiş almış. Boğazlarından geçmiyormuş yoksa.. Bu kadarla kalsa iyi; bir de her ziyaretimde, bu "eşek kadar" yaşıma bakmadan seyahat harçlığı vermeye kalkıyorlar bana! Ben genellikle cebime, çantama sokuşturulan bu harçlıkları keşfedip geri bırakıyorum ve akabinde de tam giderayak "ben büyüdüm yahu artık kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum" ile "sen bizim için sonsuza dek çocuksun" temalı ufak tartışmalar yaşanıyor, bazen gözyaşları dökülüyor falan. Bu sefer böyle birşey yaşanmadı, ne konusu geçti, ne de çantamda cebimde bir kabartı keşfettim ve haliyle ben de "anladılar yahu büyüdüğümü" diye küçük çaplı bir sevinç yaşadım. Ama tabii kazın ayağı öyle değilmiş, anne baba değişmezmiş sevgili dostlar. Annemler döndükten sonra mail yazıp "salon kitaplığında duran Filipinler rehber kitabının içine bak! seni seviyoruz" diye adeta bir 007 James Bond pusulası yollamışlar. Gittim baktım heyecanla, define adasının haritası mı çıkacak ne çıkacak? Ne çıkabilir? Kitabın içinden hayli yüklü bir mebla çıktı; sinirlensem mi, üzülsem mi, yoksa gülsem mi bilemedim. Yaratıcılıklarına şapka çıkarıyorum. Bu yaşta bayramlık almış oldum annemle babamdan. İnsana ağır geliyor bu haller.. Tamam şu an öğrenciyim ama, eşek kadar olduk artık, elimiz ekmek tutar halde, kendi yağımızda kavrulalım istiyoruz. Ama anne baba yüreği de böyle birşey heralde; gelirken biber, giderken para..

Birini yolcu etmek, insana bir boşluk hissi veriyor. Sanki birşeyler eksik kalmış gibi.