6 Haziran 2012 Çarşamba

Kevin Carter; bir kahraman ve bir kurban

Tek bir kare fotoğrafın sayfalarca yazıya denk gelebilen anlatım gücünü anlamaya başladığım yaşlarda, meslek olarak savaş foto-muhabirliği çok ilgimi çekerdi. Babam o yıllarda bazı yurtdışı dergilerinin abonmanıydı ve posta yoluyla evimize gelen bu dergilerde takip ettiğim bazı fotoğrafçılar vardı. 1994 yılında o dergilerden birinde gördüğüm bir fotoğraf, arkasından koparılan yaygara ve ucunda asılı kalan ölüm hiç aklımdan çıkmıyor. Kahramanı ve kurbanı; Kevin Carter..

Aslen savaş muhabiri olan Carter, Güney Afrika'da yaşanan iç savaşı dünya gündemine taşıyan "Bang Bang Club" üyesi dört foto-muhabirden biriydi. Thokoza Township (Cape Town'daki banliyö gruplarından biri)nde yaşanan bir çatışmayı fotoğrafladıkları sırada, çapraz ateş altında kalan grup üyesi arkadaşları Oosterbroek'in ölümü ve Marinovich'in yaralanmasından etkilendiği için; savaş muhabirliğine bir süre ara vererek 1993'te Sudan'a gitti. Savaş muhabirlerinde sıklıkla görülen travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon belirtileri veriyordu, yaşamın adaletsizliğini, beyazların sahip olduğu hak ve özgürlüklerden siyah ırkın mahrum edilmesini, açlığı, çaresizliği ve Batı'nın umursamazlığını dert ediniyordu. Bana Bir Masumun Ölümü yazımda anlattığım Christopher McCandless'ı hatırlatıyordu.. Görüntüde kahraman, içinde naifti..

Sudan'da çektiği, "çocuğu bekleyen ölüm" diye tanımlanabilecek bir fotoğraftı. Oysa ki o hiçbir fotoğrafına isim vermezdi. Fotoğraf Pulitzer ödülünü kazandı, Sudan'da yaşananları Batı'nın gündemine taşıdı, o yıllarda aklı beş karış havada bir orta okul öğrencisi olan bana dahi ulaştı. Dünyayı ayağa kaldırması gereken soru "neden bu perişanlık"tı, "ne yapılabilir"di. Ancak her zamanki gibi büyük resmi (ya da büyük fotoğrafı) görmek istemeyen gözler, küçük resme (yani bireye) odaklandı. O fotoğraftaki küçük kıza ne olmuştu, fotoğraf çekildikten sonra Carter kuşu kovalamamış, çocuğu kurtarmamış, doyurmamış, şişmanlatmamış mıydı yoksa? Nasıl lensin arkasına saklanabilir, hiçbir şey yapmadan izleyebilirdi? Gündem bu sorulara odaklandı, Carter birden kendini muhabirin temel görevi ile insanlık görevi arasındaki tartışmanın odağında buluverdi. Oysa o lensin odağında değil, lensin arkasında olmaya alışkındı. Fotoğraftaki "kurban" kadar, fotoğrafı çeken de bir "kurban"dı artık..

1994 Haziran'ında arabasında cesedini buldular. Egzoz zehirlenmesiydi ölümün adı.

Carter'ın başı üzerinde alevlenen tartışma bugün dahi savaş muhabirlerinin temel derdidir; insanlık mı, haber mi? Benim görüşüm; savaş muhabiri kullandığı kameranın bir aparatıdır, bir kordonudur, bir uzvudur. Orada bulunan bir taraf değildir, bir yardım ya da insaniyet görevlisi değildir. Onun görevi ve sorumluluğu, olan biteni bize aksetmektir. Görevini yerini getirdikten sonra yapabileceği varsa, o noktada insaniyet görevi başlar. İşte o noktada elinden geleni yapmalıdır. Bu, hepimiz gibi onun da insan olarak vicdani görevidir, fakat mesleki görevinin önünde değildir. Belki katı düşünüyorum çoğu insana göre, bilmiyorum. Zaten bu ikilemi ben de içimde tam çözemediğim için, savaş muhabiri ol(a)madım..

Görsel alıntısı / Photo taken from: Wikipedia

3 Haziran 2012 Pazar

İki teker üzerinde: Çilek Tarlası

Dersten, iş-güçten ve yeni tanıştığım biri Finlandiya'lı diğeri Endonezya'lı iki kızla fıldır fıldır gezmenin suyunu çıkardığımdan; bu haftasonu sessiz ve sakin geçsin istedim. En sevdiğim "sessiz" aktivitelerden biri de; Münih'in çevresindeki ormanlık alanlarda, nehir kenarlarında ya da bisiklet yollarını takip ederek gidilebilen kasabalarda saatlerce pedal basmak. Güneyindeki 1750mt'lik Alplere rağmen, Münih o kadar dümdüz bir şehir ki; karla kaplı ya da sular seller gibi yağmurlu olmadığı sürece, 2 yaşındaki emzikli bebeden 90 yaşındaki takma dişli nineye dek herkes her daim iki teker üzerinde. Ben de fırsat buldukça doğaya zaman ayırmayı seviyorum, bazen kitap defterimi alıp parklarda çimen üzerinde çalıştığım da oluyor; üniversitenin kütüphanesinden daha keyifli olduğu kesin.

Bir de, sonunda kiraz çıktı yaşasın! Çıktı derken Türkiye'de çıktı, buraya ithal edildi ama kilosu 6.99 Euro, şimdilik el değmiyor. Ama heryer çilek dolu! Bisikletle geçerken baktım herkes eğilmiş yerden birşeyler topluyor, merak edip durunca çilek tarlası olduğunu farkettim. Hemen daldım içine tabii ki; tarladan kendi elinle topla, at sepetine.. Tarlanın ucundaki barakada bir kadın oturuyor, tartıp söylüyor ne kadar ettiğini. Üstte gördüğünüz karton kutuya topladıklarım kadar da ağzıma attıklarım var, o da "göz hakkı" tabii ki.

Eve gelince çilekleri güzelce yıkadım, robota atıp püre haline getirdim. Sonra bir bardağın 1/3ü kadarını çilek püresiyle, geri kalanını soğuk sütle doldurup, içine ağız tadına göre birazcık bal ve vodka ekleyip karıştırdım ve adını "Pink Russian" koyduğum kokteyli yaptım. İkinci bardağa da aynı oranda püre koyup üstünü süt yerine portakal suyuyla tamamlayıp yine vodka ekledim. Bu da renginden ötürü "Strawberry Sunset" adını aldı. Ben fazla şekerli sevmediğim için ilki daha çok hoşuma gitti ama ikincisi daha klasik ve geniş kitlelere hitab edebilecek bir içecek sanırım.

İçeceğimi ve kitabımı alıp balkona kurulunca, bir yandan güneş batar, bir yandan bülbüller öterken, Haydar Ergülen'in şu dizesi geldi aklıma:

"Mayısı havalandır, sonrası hazirandır..."

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Kürtaj

Tayyib'i kürtajla aldırmak için çok mu geç kaldık acaba, sevgili dostlar. Bu nasıl bir gündem çarptırması ve yeniden belirlenmesidir; Uludere olayı arada nasıl kaynadı ben ona şaşırıyorum..

Çok güzel yazanlar var bu konuda. Benim dilim onlar kadar dönmez. Ama; yıllardır ülkemde yaşamasam da, kafa kağıdımdan ve vatandaş olduğum kadar insan olarak da sahip olduğum demokratik haklarımdan asla vaz geçmeyecek bir Türk Vatandaşı olarak, belki ama SADECE eşimle benim istediğimiz zaman ve şartlarda, kendi belirlediğimiz sayıda çocuğa anne olacak bir kadın olarak, bu konuda susmamak lazım diyorum!

Olay sadece Kürtaj değil çünkü; olay kadının, erkeğin, çocuğun, toplumun belirli bir kesim tarafından istenen şekle sokulması. Hepimiz bunu gayet iyi biliyoruz..

Bir tık Her Boku Bilen Adam'a
Bir tık Metin Münir'e
Bir tık da Meral Tamer'e

8 Mayıs 2012 Salı

Seksi fareler

Bahar ayları, gevşer doktoranın yayları. Çok okuyorum, o ayrı. Bilimsel mi bilimsel, düşünsel mi düşünsel - o zaman sorun yok. Biliminsanı denen tühaf güruha akıl sır ermez zaten, tüm gün tek bir satır yazamayıp, gecenin bir yarısı aydınlanıveririz. Hatta bazen fazla aydınlanıp, ampülü patlattığımız da olabiliyor..

Misal; bugün gazetede "Yoğurt yiyen fare daha ince ve SEKSİ" diye bir haber okudum, evet aynen bu şekilde yazılmış bir haber. Hayvan deneylerine son derece karşı olsam da, bizim alanda farelerle çalışan arkadaşlarım var ve bunların bir kısmı fareleri deney sonunda "imha" etmeden önce (evet bu bir kuraldır; aynı fare iki farklı deneyde kullanılmaz, modifiye edilmiş fare hayatına devam edemez) bu farelere karşı bir tür bağlılık geliştirebiliyorlar. Ama ampülü patlatıp deney faresini seksi bulan da oluyormuş demek ki.. derken.. Baktım neyse ki durum böyle değilmiş; yoğurt yiyen fareleri seksi bulan, bilimadamları değil de diğer farelermiş. "Fare ve insan ne kadar karşılaştırılabilir ki?" derseniz, size Steinbeck'ten genetik çalışmalara kadar birçok örnek sıralayabilirler tabii.. Kafanız daha da karışır, boşverin. Önemli olan; fareler yoğurdu yedikçe bedenleri daha ince, tüyleri parlak oluyormuş, erkek fareleri daha fazla cezbediyorlarmış, bir de daha büyük yavrular doğuruyorlarmış. Sonuçta daha büyük fare yavrularının bize ne gibi yararı olur bilemiyorum ama; farelerden feyz alarak bolca yoğurt yersek, bizler de zayıf, parlak tüylü ve seksi olabilirmişiz. Bebelerimiz de iri kıyım doğabilirmiş. Bu noktada, dünyada var olan açlık ve susuzluk sorununa, iri kıyım insanların ne gibi bir katkısı olur diye düşünmeden edemiyorum ama hadi neyse..

7 Mayıs 2012 Pazartesi

$75,000 = mutluluk

Yazdık, çizdik, boyadık, salıncakta sallandık, ateş üzerinden atladık, gün batımında gül ağacı aradık falan derken bir hıdrellezi daha geride bıraktık. Gittikçe amacından saparak, tüketim çılgınlığının bir başka şeklini almaya başlayan Hıdrellez hakkında yazmayacağım; zaten tüm bloggerlar kendi çaplarında birşeyler yazarak, günün anlam ve önemini belirtmiş, yapılması gerekenleri özetlemiş, kendi dileklerinden bahsetmişler. Sağolsunlar. Ama bu dileklerin çoğunluğunun maddiyata dayalı oluşu beni şaşırttı doğrusu.. Hemen herkes evler, arabalar ve para dilerken; aramızda sadece iki kişi (güzellik yarışmasına çıkmış kızcağızlar gibi) dünya barışı, huzur, mutluluk gibi kavramları da (asıl dileklere ek olarak tabii) dilediğini belirtmiş. Kimsenin ana dileği mutluluk olmamış..

Belki de ben bazı şeyleri idrak edemiyorum bu hayatta; çünkü maddiyat ile mutluluk arasındaki ilişkiye bakıldığında - benim düşüncemin aksine - az bir para değil, bir hayli para gerekiyor insanların mutlu olabilmeleri için. Eskiden başını sokacak bir ev, sıcak bir yemek, sağlık ve huzur diye özetlenen "mutluluk", günümüzde kuruşu kuruşuna net bir rakam: yıllık 75,000 dolar. Gerçekten; inanmıyorsanız ben Princeton Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmanın yalancısıyım, tıklayın görün. Bu araştırmaya göre; yıllık kazancı 75,000 doların altında olan kişiler kendilerini belirgin düzeyde daha mutsuz hissederken, bu rakam civarında kazanan kişiler oldukça mutlu hissediyorlarmış. Garip olan ise; 75,000 doların üstünde kazanan kişilerin mutluluk düzeyi de daha yüksek değilmiş. Yani para arttıkça mutluluk artsa da; 75,000 dolar eşiği geçildiği andan itibaren mutluluk artık daha fazla artmıyor. Tabii araştırmada eksik ve yanlış metodoloji söz konusu; yaşanılan ülke, şehir, mahalle dahi bu rakamın belirleyicisi olabilir. Yani New York'ta kazanılan 75,000 dolar ile Teksas'taki, İstanbul'daki farklı değere sahip olabilir. Alım gücü denen birşey var sonuçta. Ya da komşun açken senin obez olma durumunun psikolojisi var. Toplumların farklı tüketim alışkanlıkları var, sonra.. Yani herkesin maaşını 75,000 dolarda sabitlesek bile, insanların tümünün mutlu olacaklarını sanmıyorum. Yine de ilginç bir araştırma. Araştırmacılardan biri de ekonomi alanında nobeli kapmış üstelik. Bu durumda, isterseniz seneye sadece para değil $75,000 çizin direkt, bakalım ne olacak..

Aslında, sevdiğim TED konuşmacılarından biri olan Michael Norton da, mutluluğun satın alınabileceğini söylüyor. Buraya tıklayarak nasıl satın alabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

4 Mayıs 2012 Cuma

Küçük ipuçları

Yaşım birkaç sene içinde yetişkin bir insanın ayakkabı numarası olabilecek rakamlara doğru ilerlerken, mutlu olabilme sanatına dair birkaç ipin ucunu yakaladığımı düşünüyorum doğrusu. Paylaşayım da çoğalsın hadi!

1. Mutlu olmak istiyorsanız; olaylara ve kişilere değil, flora ve faunaya kafayı takacaksınız. Şöyle ki; bahar geldiğinde bisikletinize atlayacaksınız, patpat motorlu, yelkenli ya da kürek gücüyle ilerleyebilen ufak tahta bir tekne edineceksiniz, hiç biri olmasa dahi bir yolunu bulup şehirden uzaklaşacak, doğaya karışacaksınız. Saçlarınıza çok değil, bir sap papatya takacaksınız; ellerinize konan uğur böceklerini üfleyerek uçuracaksınız. Herkesle dost-ahbap olmayacaksınız ama çevrenizde bulunanlara sevgiyle, gülümseyerek, iyi niyetle bakacaksınız. Karşılık beklemeden küçük iyilikler, naziklikler, sürprizler yapacaksınız; gönlünüz geniş, eliniz açık olacak, bunların hesabını tutmayacaksınız. İçiniz dışınız bir olacak sonra; saklanmaya, yalana, dolana gerek duymayacaksınız. Açık olacaksınız, samimi ve direkt olacaksınız. Kimse size istemediğiniz bir şeyi yaptıramayacak ama; daima adil ve etik davranacaksınız. Size kötülük yapanı unutacak, kötü davranışın tekrarlanmaması içinse önleminizi alacaksınız. Kimseyle kendinizi karşılaştırmayacak, kendi amaçlarınız ve hedeflerinize ulaşmak için kafa yoracaksınız. Sınırlarınızı da bileceksiniz ama; abartmayacaksınız.

2. Sağlıklı olmak istiyorsanız; herşeyden (evet herşeyden) azar azar yiyecek, günde 7-8 saat uyuyacak, düzenli bir yaşam süreceksiniz. Bir de suyun hayat olduğunu bileceksiniz. Suyu bardak bardak içinize, köpük köpük banyolarla dışınıza, masmavi dalgalarla gözünüze yakın tutacaksınız. En güzel sporun yüzmek olduğunu, yazın tuzlu deniz suyunun uzun kış günlerine yatırım olduğunu unutmayacaksınız. Hareketli, canlı, heyecanlı olacaksınız ama arada kendi kendinizle başbaşa kalmayı, sessizce oturup bedeninizi dinlemeyi ve tüm bu evrenin ve bir kum tanesi ölçüsündeki benliğinizin anlamını düşüneceksiniz. Şükredeceksiniz en çok da, sağlıklı ve huzurlu olduğunuz her anın farkına varıp, değerini bileceksiniz.

3. Aklınızın zehir gibi çalışmasını istiyorsanız; tepenizde süs diye durmayan gri hücrelerinizi kullanacaksınız. Çalışacaksınız, üreteceksiniz, tartışacaksınız, merak edecek ve araştıracaksınız. Hayal kuracaksınız bol bol; olmayacak hayaller olsalar bile, onların hayal olduğunu bile bile oyuna devam edeceksiniz.

4. Sevilen biri olmak istiyorsanız; sahiplenmeden, yargılamadan, koşul ve şart koymadan, olduğu haliyle seveceksiniz. Çocuklar ve yaşlılarla sohbet edip, tanımadığınız insanlar size gülümsediğinde mutlaka geri gülümseyeceksiniz. Günaydın, hoşgeldiniz, teşekkürler kelimelerini daha sık kullanacaksınız. Ailenize ve arkadaşlarınıza zaman ayıracaksınız ;) sevgiliniz olduğunda bile! Yeni insanlarla tanışmaktan, yeni sosyal ortamlara girmekten korkmayacaksınız. Eviniz kale değil, kapınızı sonuna dek açacaksınız dostlara. Çağrıldığınız partilere, sosyal ve kültürel etkinliklere zaman ayıracaksınız. Sadece kişisel değil, sosyal hobileriniz de olacak mutlaka. Dolu dolu yaşayacaksınız ki, anlattığınız hikayeler ilgi çeksin.

5. Kendinizle barışık olmak istiyorsanız; duşta şarkı söyleyeceksiniz, arada dans edeceksiniz, aynada güzel bulduğunuz (en az) bir yerinize bakacak ve gülümseyeceksiniz. Kilonuza dikkat edecek ama kalori saymayı da takıntı haline getirmeyeceksiniz. Ne kadar yoğun olursanız olun, haftada bir yarım günü sadece kendinize ayıracaksınız; kişisel bakımınıza, keyfinize ya da canınız ne istiyorsa onu yapmaya. Kendinizi ve davranışınızı kimse yokken bile siz denetleyeceksiniz, kendinizi doğru olanı yapmaya, iyi biri olmaya koşullayacak ve her iyi davranışınızdan sonra kendinize küçük ödüller vermeyi asla atlamayacaksınız.

Ben bunları öğrendim bunca yılda. Geçmişe, pişmanlıklara, keşkelere, kim ne der'e değil; içimden gelene inandım. İçimden geleni de kendim yargıladım, evrensel etik değerlerden asla uzak olmamasına uğraştım. Arada yanlış da yaptım, hem de çok. Ama böyle öğrendim doğruları ben. Hala da öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü yaşamın sonsuz olasılıkları içinde, her tür durumun yaşanacağına, olmaz dediklerimizin dahi başımıza geleceğine inanıyorum. Bunlardan ders almak, olumlu sonuçlar çıkarabilmek bizim görevimiz. İnsanın özünde mutluluk ve iyilik olduğuna inanıyorum, bazı insanlarda çok derinlerde saklanıyor da olsa, potansiyel olduğunu düşünüyorum. İnançlarımız, zamanla değerlerimiz olur; değerlerimiz ise yaşam belirleyicilerimiz. Bu nedenle; kendimizi oluştururken, olumlu düşüncelere ve değerlere odaklanmalıyız. Bunları öğrendim, bunları paylaşıyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Dolomitler, İtalya Seyahati

Bu haftasonunu uzatıp, dört günlüğüne Kuzey İtalya'nın Dolomitler Bölgesi'ne kaçtık. Münih'ten sadece dört saat uzaklıkta oluşu nedeniyle; Alman ve Avusturya etkisinde kalan çift kültürlü, çift dilli bu bölgeye Güney Tirol de deniyor. Kıvrıla kıvrıla, Alplerin 2000mt tepesine çıkıp, Passo Giovo (geçidini) aşarak, Merano üzerinden 800mt'lik Val di Non (vadisine) inen şahane bir yan yol ile ulaştık; küçücük, içi dolu turşucuk Brez'e.

Brez ufacık bir köy ve tek konaklama şansınız, bölgenin yerlisi Segna ailesinin işlettiği "Hotel Locanda Alpina". Meyve ağaçlarıyla sarmalanmış, sonsuz tepeler, vadiler ve kanyonlardan oluşan tipik Kuzey İtalya köyünde, tam aradığınız gibi sessiz, sakin, huzur dolu ve konforlu bir otel burası. Üstelik Signora Segna'nın tüm aleme şan salmış gurme mutfağı da elinizin altında. Bölge tamamen elma ve üzüm yetiştiriciliği üzerine odaklanmış bulunduğu için, göz alabildiğine bağlar ve elma ağaçları gözünüzü; birbirinden lezzetli şarapları ve elmalı tartları midenizi şenlendiriyor. Hasat yapılan sonbahar aylarında apayrı bir güzel olduğuna eminim, ama sakin doğasının her bir santimetre karesi çiçek böcek kaplı baharı da bir başka güzeldi bence.

Kaldığımız 3 gün boyunca, fazla sıcak olmayan güneşli dağ havasının keyfini çıkarmak için dağ tepe yürüdük. Günde en az 4-5 saatimiz vadi içlerinde kaybolarak, yüzlerce metre tırmanıp yüzlerce metre inerek, yanda gördüğünüz ağaç evlere hayran kalarak, sonsuz elma ağacı tarlalarında oturup papatyalardan taç yaparak, bölgede evden çok daha fazla sayıda olduğuna emin olduğum kale ve şatoları keşfederek, köyden köye yürümekle geçti. Özellikle hoşuma giden; 732mt'den 1438mt'ye çıkıp, geri 976mt'ye indiğimiz Il Santuario di Romedio (tapınağı) yürüyüşü oldu. Toprak yoldan, ormanlık alanda yapılan bu yürüyüş Nisan-Kasım ayları arasında mümkün olabiliyor ve toplamda 750mt'lik bir tırmanış gerektiriyor. O nedenle, sabah bol kahveli bol elmalı tartlı güçlü bir kahvaltı sonrası, ceplerinizi mutfaktan aşırdığınız elmalar ve suyla doldurup erkenden yola çıkmanız ve değişken hava koşullarını göz önünde bulundurmanız yerinde olur.

Çevre köylerin bir nevi büyük ağabeyi diyebileceğim Vasio kasabasından Molin del Bon (değirmenine) ve Castello di Vasio (kalesine) uzanan bir diğer yürüyüş de keyifli bir başka alternatif. Bu yürüyüşü önce Sarnonico köyü üzerinden Seio yönüne doğru yaparsanız, orman içindeki 300mt'lik dik yokuşu tırmanmak yerine aşağı ineceğiniz için daha mantıklı olabilir. Biz önceden edindiğimiz Kuzey İtalya yürüyüş ve tırmanma rehber kitabımızdaki haritayı dikkatlice inceleyip saksıyı çalıştırdık ve böyle yaptık. Fakat doğruyu söylemek gerekirse; bu şekilde daha az terleseniz de, bacak kasları açısından aşağı inmek çok daha yorucu oluyor, benden uyarması. Bu yürüyüşte ayrıca Vasio Kalesi'ni mutlaka ziyaret etmenizi ve kalede yaşayan aileden size ufak tefek atıştırmalık birşeyler hazırlamalarını rica etmenizi öneririm. Önünüze mükellef bir sofra kurulacak, ev yapımı 2010 tarihli Amici di Endrizzi marka Merlot'nun tadı damağınızda kalacak.

Bölge tektonik bir bölge olduğu için, doğal kaynak suyu ve kaplıcaları ile de ünlü. Merano'daki termal tesisin 25 farklı havuzu ve saunası cennetten kopma 50.000mt2'lik bir alanda sizi mutlaka mutlu edecektir. Özellikle hamlamış bacak kasları için de bire bir olduğunu söylemeliyim.

Yeme içme konusunda bölgede sıkıntı çekmeyeceğinize eminim, zira günde 4-5 saat durmadan tırmandığım halde 4 günde 2 kilo alıp dönmüş bulunuyorum. Yemekler, nerede yerseniz yiyin muhteşem. Sabahları mutfaktan odanıza dek giren mis gibi kahve kokusuna sıcacık elmalı tart kokusu karışıyor; öğlenleri ormanlık alanda buz gibi su, çıkınınızda taşıdığınız kütür kütür elma; akşamları ister şarabınızı kapın, yanında çeşit çeşit peynir, tütsülenmiş etler ve taze ekmek olsun, ister Fondo köyündeki aile işletmesi pizzacı Folon'un pizzası, tortellinisi, gnoccisi olsun.. Endrizzi'nin biyolojik Roze şarabı ya da Merlot kesinlikle vazgeçilmeziniz olsun da ne olursa olsun.

Dönmek istemedik.. Ama dönüş yolunda Fondo-Bolzano arasında 2000mt'den 500mt'ye sisler arasında kıvrım kıvrım inişte direksiyon sallamak, Bolzano-Brenner arasında yol kenarındaki yüzlerce kale ve şatoyu göre göre dönmek muhteşemdi. Kısaca; Kuzey Tirol ya da Dolomitler muhteşem bir bölge, mutlaka görülmeli.

Mayıs, 2012.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Hayat kaç, ben kovala

Son görüşeli beri sevgili bloggercıklarım, Münih'e birden yaz geldi. Daha bir hafta öncesine dek 5-6 derecelerde seyrederek, bizleri yün paltolarla dolaştırıp Türkiye'deki akraba ve akranlarımızın zorbalığı ve alaylarına maruz bırakan kahrolasıca Sibirya soğuk akımı Alplerin üzerinden aşamayınca; Bavyeramıza güneyden hoş bir sürpriz geldi: Afrika sıcakları. Hava birden 28 dereceye yükseliverince; yün paltoları alelacele çıkarttık, tshirtleri giyiverdik. Cıbıldak kalmış ağaçlar aniden yapraklara büründü, doğada bir papatya pörtlemesi vuku buldu. Etraf öpüşen koklaşan çiftlerle, bisiklet üstünde beyaz saçları efil efil uçuşan ve sarkık gerdanları bıngıl bıngıl bıngıldayan 80lik dede ve ninelerle, pusetlerinde cork cork ana sütü içen bebelerle, rengarenk uçurtmalar, balonlar ve mangalcılarla doldu taştı. Saatler 6'yı vurur vurmaz kendimizi işten ve okuldan dışarılara attık. Bira bahçelerine akın ettik, kestane ağaçlarının gölgesinde, şırıl şırıl akan derenin yanında tazecik pretzele, buz gibi biraya, keskin obazdaya, çıtır turpa ve keyifli dost sohbetlerine daldık.

Baktık Afrika'dan gelen sıcak hava akımı haftasonuna sarkıyor; bir mangal keyfi yaptık koca efendiyle balkonumuzda. Etobur efendiye annemin maydonozlu köftesi, otobur hanfendiye koccaman nar ekşili semizotu salatası ve hellim peyniri ile. Hatta İtalya'dan hediye gelen ve kimseye ikram etmeye kıyamadığımız şarabımızı bile açtık, kadife gibi. Oysa o gece Die lange Nacht der Musik vardı.. 400 mekan, 400 konser ama evdeki keyif bir başka dedik, gitmedik. Yıldızlara baktık, Spotify'dan gelmiş geçmiş şarkıları potpori ettik, kafalar şenlendikçe ben Sarı Gelin'i dinlettim aleman kocaya, azıcık ağladım da galiba (bu şarkıyı dinledikçe hep aklıma dağılan aileler, türke gideceğine dereye atılan bebeler, herşeyi bastırıp unutmuş neşeli ninelerin bile bu şarkıyla büründükleri sessizlikleri, buğulu gözleri geliyor be Fethiye Çetin..)

Haftasonu ben kendimi çiçekle böceğe adadım iyice. Kedici kadınlar gibi, çiçekçi kadına dönüşüyorum gittikçe.. Sardunya, Begonvil, bilimum Ege bitkisi görünce dayanamıyorum, durduramıyorum kendimi. Hani evi Ege'ye götüremiyorsan, Ege'yi eve getir misali. Ev bitki (ve bitki sineği) doldu taşıyor. Geçen seneki gibi bir de herbal garden yaptım, maydonoz ve fesleğen ile. Mis gibi, tazecik. Ha bir de sarkan orkideleri bambu sopalara bağladım, kırılacak diye korkuyorum ama bu sefer de çok çirkin oldular; aynen asker gibi "HAZIROL!"da duruyor gibiler. Bir de Benjamin'in yaprakları sarardı birden, dökülecek gibi oldu, suyunu da içmiyor nedense.. Toprak yerine hidrokültür var dibinde ve ben anlamıyorum onun dilinden. Bu canımı sıkıyor biraz. Onun dışındakiler mutlu gibiler şimdilik.

Biraz da Bavyera köylerine uzandık Pazar günü. Etraf çılgın gibi papatyaya, vızır vızır böceğe ve cıvıl cıvıl kuşa bürünmüş. Köy evinin birinde erkek tavuskuşu çirkin dişisine tüylerini açıp kırpıştırarak cilve yapıyordu, bir süre durup onu izledik. Dişi pek oralı değilmiş gibi davranıyordu ama biz kendisine hayran kaldık, bizi cezbetti. Bu sayede de sanırım hayatımızı kurtardı, çünkü dönüşte hız sınırı olmayan otobanda 20 araba birbirine girmiş, ölü yaralı gani gani.. 30dk ile kurtarmışız belki de.. Tavuskuşuna hayran hayran bakarken..

Bu arada tabii hayatta kaçırılmaması gereken birçok hadise vuku buldu ve bahar sarhoşu ben, kafayı çiçek böcekle bozmuş bulunduğum için bu hadiselerin birçoğunu kaçırdım. Misal, Allgau Orient Rallisi başladı ve uzun yol tutkunu ben içinde yokum. Ve fakat; bu seneki rallide zaten iş yok, Almanya'nın güneyinden Azerbaycan'ın başkenti Bakü'ye gitmenin nesi macera allaseniz? Psikolojide buna ulaşamadığı ciğere pis deme hali deniyor, o ayrı. Rallicilere bol macera, keyif ve tabii doğu karadeniz minibüs şöförlerinin gazabından uzak durmalarını diliyoruz. Kısmet bir başka bahara artık (seneye gerçekten düşünüyorsanız, başvuruların açılmasıyla dolup kapanması bir oluyor, siteyi iyi takip edin). Kaçan bu ilk "büyük" balığın üzerine bir bardak su içerek, Ice Road Truckers: Deadliest Roads (India)'yı izlemeye devam..

Kaçan bir diğer "büyük" balık; dünyanın en iyi restorantı El Bulli kapanmış anasını satiim! Oysa ki ben; senede başvuran 2 milyon kişi arasından seçilen 8000 müşteriden biri olacaktım, sırf bu nedenle İspanya'ya gidecek, gözüm bir Gaudi bile görmeden, önüme bir sanat eseri görselliğinde ve tabii ki mikroskopik boyutlarda gelen 35 ana yemeği tek tek tadacak, 200 euromu efendi gibi ödeyip, mağrur ama aç bir şekilde eve dönecek, o açlığa rağmen midemde huşu içinde yatmakta olan sanat eserlerinin üzerine bir sandviç yemeyi ayıp belleyerek gurultular içinde, bir o yana, bir bu yana dönerek sabahı edecektim.. Evet yapacaktım bunu.. Kısmet değilmiş.. Restorant artık sadece bilime hizmet verecek, yeme sanatını bir üst boyuta taşımak için araştırma kurumu bünyesinde varlığını sürdürecekmiş. Öyle olsun bakalım Ferran usta..

23 Nisan 2012 Pazartesi

Büyümiycem işte!

Bugün 23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve ÇOCUK BAYRAMI. Atatürk bize armağan etmiş bu bayramı, babam diyo ki dünyanın başka hiçbir yerinde yokmuş böyle çocuklara armağan edilen bi bayram. Bi de "o süt bitecek!" diyo babam, ama ben içine bal koydukları bu sıcak sütü sevmiyorum ki.. Sabah canım istemiyo ki, şekerli şekerli karnım böyle hopluyo sanki. Ama içiyorum yine de, babam diyo çünkü.

Bu sabah erken uyandım, çünkü okula gidiyorum ben. Sabah öyle erken geliyo ki bazen servis, canım hiç uyanmak istemiyo. Karnım ağrıyo o zaman ama annem yinede "okula gideceksin!" diyo, gidiyorum. Ben 6 yaşındayım, okuyup yazabiliyorum. Servisle okula giderken gördüğüm bütüüün tabelaları yüksek sesle okumaya çalışıyorum ama çok hızlı geçiyo servis, okuyamıyorum. Servisteki teyze kızıyo hem, "yerine otur!" diyo. Oturuyorum. Okulda örtmenim yüksek sesle okuyunca saçımı okşuyo ama. Bazen resim çiziyoruz, ben içlerini bisürü renklerle boyuyorum, çizginin dışına hiç taşırmıyorum. O zaman örtmenim tahtaya asıyo resmimi. Bazen de anneme götürüyorum, buzdolabına asıyo annem.

Bu sabah erken uyandım ama annem okul yok dedi. Annemle babam evdeler, bayramda tatil olurmuş, çalışmazlarmış. Anneme kahvaltı hazırlıycam şimdi. Ama boyum yetmiyo mutfak masasına, sandalyeyi çeksem yetişir. Babam kızıyo, çok ses yapmışım "ne kahvaltısı, git uyu daha sabah olmadı" dedi. Ben pencereden baktım, güneş doğmuş ama babam sabah olmadı dedi, demek ki daha olmamış. Uykum bitti ki benim.. Oyuncaklarımı aradım, çok güzel bir bebek aldı annannem bana, saçları pembe, elbisesi pembe, tokaları da pembe. Ben de annem bana hep pembe elbise alsın istiyorum ama annem pembeyi benim kadar sevmiyo. Kırmızıyı seviyo ama. Olsun.

Oyuncaklarımı "okul zamanı!" diye dolaba koymuş annem. Benim boyum erişmiyo oraya. Sandalyeyi çeksem? Babam ses yapma dedi. Hem ben kocaman kız oldum artık. Okulumda derslerimde çok başarılı olucam. Bazen ne olucaksın diye soruyolar bana. Ben aslında o süslü pembe elbiseleri giyen, saçları böyle upuzuuun abla var ya.. Onun gibi olmak istiyorum ama annem söyledi ben doktor olmak istiyomuşum. Belki örtmen olurum. Ya da hem doktor hem örtmen olurum. Ama pembe elbise giyen örtmen.

Annemle babam uyandılar. Babamla bakkala ekmek almaya gittik. Babam bana çukulata da aldı ama önce sütümü bitircekmişim. Annem televizyonu açtı. Orda bazı çocuklar çimenlerin üstünde bişeyler yapıyolar. Büyükler de alkışlıyo onları. Jimnastik gibi bişiler ama ellerinde de renkli renkli bişeyler sallıyolar. Bayrakmış onlar. Çocuklar başka başka ülkelerden gelmiş, büyüklere gösteri yapıyolarmış. Anneme sordum "o oğlan niye ağlıyo?" dedim. Babam "üşümüştür" dedi. Bizim okulda da büyük abla ve abiler gösteri hazırladı ama annem beni yazdırmadı. Ben çok üşüyorum sonra öksürüyorum. Kulağım da çok ağrıyo bazen.

Babam diyo ki bugün bayrammış. Atatürk hediye etmiş tüm çocuklara. Acaba Atatürk kurdele de takmış mıdır hediyelere. Biz öyle yapıyoruz okulda. Acaba Atatürk ne hediye etmiş çocuklara? Bana da hediye gelicek mi? Masaya baktım hediye yoktu. Doğum günümde masada oluyo hediyeler. Annemin arkadaşları gelmeden açamıyorum ama. Bir de pasta yiyoruz. Çukulatalı. Örtmenimin verdiği matematik ve yazı ödevlerimi bitirir bitirmez babam beni parka götürücekmiş. Orda salıncak var çooooook büyük. Sanki ayaklarım bulutlara deyiyo gibi oluyo. Ödevimi yapmak istemiyorum, biraz ağladım. Televizyondaki çocukları izlemek de istemiyorum. Çizgi film yok mu bu sabah?

Parkta düştüm, dizimin üstü kanadı. Babam kızdı, dizimde hep sıyrık oluyo, kaldırınca yine kanıyo. Öyle fazla koşup hoplarsam düşermişim. Büyüyünce çirkin olurmuşum. Ben istemiyorum ki büyümeyi zaten. Büyük çocuklar hiç oyun oynamıyo. Hepsi ders çalışıyo. Yoksa güzel okula gidemezmişler. Güzel okulda ingilizce öğreniceklermiş, başka dersler de varmış; o zaman daha güzel okula gidicekmişler. Çok büyük abiler var. Ben bazen amca diyince kızıyolar ama amca gibi sakalları var. Onlar gidicekmiş o okula. Ben sakal sevmiyorum, babamın sakalı öpünce batıyo ki. Ben büyümiycem, sakallı abilerin okuluna da gitmiycem.

Akşam oldu. Babamla yaptığım ödevimi bitirdim. Annem, akşam yemeğinden beri ağzımda tuttuğum köfteyi görünce çok kızdı. Oyuncaklarımı çıkarıcaktı yatmadan önce ama kızınca unuttu. Ben de korktum, söyleyemedim. Pembe bebeğimle uyumama izin verdi ama. Beni yatırırken öpen babama "Yarın da bayram mı?" dedim, "nerdeee keşke hergün tatil olsa.. yarın iş var iiiş" dedi. Büyüyünce işe gidiyor annelerle babalar, o zaman çok geç dönüyorlar eve. Ben uyumak istemiyorum ama bazen uyuyorum onları görmeden. Ben büyümiycem, işe de gitmiycem. Pembe bebeğimle oynıycam hep. Bugün 23 Nisan Çocuk ve Tatil Bayramı. Annemle babam işe gitmedi. Beni de okula yollamadılar. Oyuncaklarımla da oynayamadım ama Atatürk bugünü hediye etmiş çocuklara. Hemde pembe fiyonk bağlamış. Bak inanmazsan masanın üstünde, bak!

Münih'in ünlü simaları

Her kentte vardır; yaşadığımız kentin inceliklerini öğrenip, onu evimiz olarak görmeye başladığımızda, günlük yaşamının içinde rastlayıp kanıksadığımız, kentin dokusuyla bir bütün oluşturmuş, şahsen tanımasak da önümüze çıkıverdiklerinde kendimizi tanış hissettiğimiz, hani birden yok olsalar kentimizi (kendimizi?) eksik bulacağımız insanlar. Hani mesela 10 senedir her gün o köşe başında duran simitçi, kentin en işlek caddesinde 40 senedir balık satan o adam.. Daha özel örnek derseniz; İstanbul'da İstiklal'de söylevler haykırarak yürüyen o şizofren genç, Bursa'da Heykel'de ellerine geçirdiği ayakkabılarla emekleyerek dolaşan felçli adam, Ankara'da Amerikan Konsolosluğu önünde yaz kış dolanan sivil polis kız vs. Aslında belki de kendi hallerinde yaşayıp giden, ancak kentte bir şekilde dikkatimizi çekip gözümüzün alıştığı, artık kentten ayıramadığımız insanlar.

Münih'te de kentle özdeşleşmiş, "sıradan" şahsiyetlerden birkaç tane var tabii. Bunlardan ilki; benim üniversitemin ana kapısının metro çıkışına kurduğu mavi beyaz naylondan seyyar sebze-meyve dükkanının sahibi Bavyeralı Didi. Bu adamcağız sattığı meyvelerinden çok, hiçbir eğitimi olmamasına rağmen yaptığı tutarlı hava tahminleri ile ünlü ve yan iş olarak yerel bir TV kanalında hava durumunu sunuyor. Masmavi bir yaz akşamı tutup "yarın yağmur var, sel geliyor" derse, ertesi sabah tek bir bulut olmasa dahi, hiçbir Münih'li şemsiyesiz dışarı çıkmıyor. O derece iddialı.

İkinci şahsiyet; Münih'in ana metro istasyonu Marienplatz'da yaşayan, yüzü kırmızı yaralarla kaplı, kokusunu 10 metre öteden duyabileceğiniz, elindeki onlarca poşetle iki büklüm halde dolaşıp duran evsiz kadın. Bu kadını da neredeyse her gün aynı istasyonda görüyorum ve her konuda bir yasa ya da kural olan Almanya'da, akıl ve beden sağlığı bozuk olduğu bariz bu kadına nasıl olup da hiçbir yardım kurumunun sahip çıkmadığını anlayamıyorum. Hoş, bazı evsizlerde ileri derecede kapalı alan korkusu olur ve götürüldükleri merkezlerde kalmaktansa, donma tehlikesine rağmen dışarıda yatmayı tercih ederler.. Yine de bu kadına, kokusuna, pisliğine ve çaresizliğine alışmış olmak utandırıyor ve üzüyor beni.

Bir diğer şahsiyetler - ki bunlar iki kişi olup asla birbirlerinden ayrı görüldükleri olmamıştır - kentin genç, özgürlükçü ve hip merkezi Schwarbing'de yaşayan, bellerine kadar uzun sarı saçları ve tek tüy olmayan göğüslerini gururla ifşa eden siyah file tshirt ile caddelerde el ele turlayan gay çift. Bunlara da cuma geceleri happy hour öncesi rastlamanız garanti olup, gözünüzü dikip dik dik bakmanız halinde size öpücük göndermeleri kaçınılmazdır.

Günümüz Münih'inden, kanıksadığımız insan manzaraları bunlar. Onlarsız Münih, Münih olmaz ki.. Bir de geriye kalan %95'lik kısım var - ki bunların ilk bölümü %80'i Y kuşağını da içine alan hipster gençlik. Yandaki resimde en tipik aksesuarları ve olmazsa olmazlarının bir örneğini görebileceğiniz bu arkadaşlara her köşe başında, her kahverengi Mini Cooper'ın içinde, her ev partisinde rastlamak normal de; artık o kadar sıradan hale geldiler ve o kadar bir örnek oldular ki, bireyleri topluluklardan ayırabilmek, (benim için zaten normal şartlarda zor olan) isim-yüz ilişkisini kurabilmek, kendilerini nasıl hala "farklı" addedebildiklerini anlayabilmek imkansız hale gelmeye başladı.

Yavaş yavaş baharın gelmesiyle birlikte, kış aylarını palto ve kalın kazaklara bürünerek sonsuz bir sıkıntı içinde geçirmiş olan hipsterlerimiz de yavaş yavaş açılmaya, kıçlarının çatalını en belirgin şekillerde gözümüze sokmaya başladılar. Ben bu kıç çatalı gösterme olayını kat-i surette anlayamıyor ve maruz bırakıldığım her yeni kıç çatalıyla birlikte biraz daha içime kapanıyor, biraz daha hayatı sorgular hale geliyordum. Lakin şu yanda sizinle paylaştığım açıklamayı okuyunca, herşey beyaz bir ışık kümesiyle sarmalanarak anlam kazandı ve artık kıç çatallarına çok farklı bir gözle bakar, durumu X (bu ben oluyorum) ve Y kuşakları arasındaki çatışmaya bağlar ve "gençlik işte pey pey pey" der geçer oldum. Başka türlü insan akıl sağlığını koruyamıyor çünkü. Sonunda "evladım belini ört belini, üşüteceksin böbrekleri" diyen anne ve ananeme benzemekten korkuyorum, a dostlar..

Elimi sallasam 5-10 hipstere çarpar bu kentte ama genel güruhun tamamı öyle değil. Bir de geleneksel Dirndl ve Lederhosen kıyafetleri içinde bira bahçelerini şenlendiren klasik Bavyera ahalisi var - ki bunlar da Münih'te yaşayan %95 sıradan insan nüfusunun rahat bir %15'ini oluşturuyor. İnanınız insanlar bu şekilde sokakta geziyor, günlük işlerini yapıyor, 1 senedir burda yaşadığımı ve hala bir Dirndl sahibi olmadığımı duyunca sinir krizleri ve şaşkınlık nöbetleri geçiriyorlar. Aslında evet, beni ziyarete gelen aile ve arkadaşları havaalanında geleneksel kıyafetler içinde karşılamak ve şok üstüne şok yaşatmak var ama bu kıyafetler 250-300 euro'dan başladığı için, itiraf edeyim öğrenci halimle henüz tam bir Bavyeralı olamıyor, bunu entegrasyon sürecimin bir sonraki aşamasına havale ediyorum.

Ve son olarak; sıradan halkın kıç çatalı ya da gerdan tümseği göstermeye pek hevesi olmayan, geriye kalan %5'i.. Bu insancıklar bir zamanlar "akıllı, uslu, edepli, iyi aile kızı, doktor mühendis çıktı evladım" diye tabir edilen, aslında son derece sıradan, bayık, içimizi daraltan, normalliği anormal bir hal alan, sen-ben-biz gibi insanlar işte. Bu güruhun moda anlayışı uyumlu renkler, göze batmayan rahat ve kullanışlı elbiseler, hadi hadi kafaya bir Audrey şapkası, ele bir bileklik, modadan çok hava şartlarından korunmak için edinilmiş bir güneş gözlüğü. Bunların erkekleri çok güzel yemek yapar, kadınları da herşeyi fazla okumuş, fazla araştırmış, fazla gözlemlemiş olup, tutar bu fenomeni kendine blog post'u yapar. Tamamı kendini herkesten farklı görüp, hiçbir sınıfa koyamadığı için, narsistik kişilik bozukluğu sınırında gelip gider.

İnsanları neden kategorilere ayırma ihtiyacı içindeyim bilmiyorum ama sanırım bu benim dünyayı anlamama ve bu tuhaf haliyle kabul edebilmeme yardımcı oluyor..

18 Nisan 2012 Çarşamba

Doktor dövmek

Memlekette yeni moda; doktor dövmek.. Aslında yeni falan değil, senelerdir şiddet görüyor sağlık çalışanları. Kaç kere seslerini duyurmaya çalıştılar; basın açıklamaları yaptılar, yetmedi. İş durdurma eylemleri yaptılar, yetmedi. Sonunda bir doktor dövülürken öldü.. Yetecek mi?

Annem, babam, sayısız arkadaşım doktor diye yazmıyorum bu yazıyı. Elimize ufacık birşey batınca, azıcık başımız ağrıdığında, ayağımız burkulduğunda, belimiz tutulduğunda "doktorum, civanım" diye koşa koşa gitmesini biliyoruz. İlacımızı yazdırırken, muayene koltuğunda yatarken iltifatlar etmeyi biliyoruz. Kuyruğumuz sıkıştığında efendi efendi sıramızın gelmesini beklemeyi de biliyoruz. İşimiz düştüğünde önce yağ çekiyoruz, işimiz bittikten sonra dövüyoruz. Bu nasıl mantık?

Annemle babam; hadi 7 sene genel tıp, 4 sene uzmanlığı sayma; 35 senelik doktorlar. Bu insancıklar 20 yaşından 63 yaşına kadar, önceleri haftada 2-3 gece, sonra 1 gece, şimdi ayda 2-3 gece nöbet tuttular. Sabah işe 7.30'da gidiyor, akşam 5'te dönüyorlar (ki bu durum sadece son 3-5 seneye özgü, önceden 6-7'den önce dönemezlerdi), gece saat 3'te çalan telefona cevap veriyor, yetmezse o saatte hastaneye gidiyorlar. Önemli özel bir günlerinde acil ameliyatları çıkabiliyor. Bazen akılları hastanede kalıyor, haftasonu millet ekmek gazete almaya markete giderken, onlar "hastaları bir yoklamaya" hastaneye gidiveriyorlar. Yemek masasında bile bazen hastanın durumunu konuşuyorlar. Ve bunu ekşi bir suratla değil, gerçekten severek ve isteyerek yapıyorlar. Birçok şeyden ödün vererek. 35 senedir.

Annemle babamı beyaz önlükle, yeşil ameliyat giysisiyle gördüğüm çok oldu. Gurur duydum hep. Doktor olmak gurur duyulacak birşeydir çünkü. Siz hayatınızda kaç kişinin hayatını kurtardınız bilmiyorum ama, ben 1 kişininkini bile kurtarmadım. Oysa annemle babam kaba bir hesapla her gün en an 50 hasta görüyor; hadi bazısı turp gibi ama doktor dövmeye geldi diyelim. geriye kalanlardan kontrolleri at, acili, ameliyatı kat falan dersek günde en az 5-10 kişininkini kurtarıyorlar demektir bu. Günde! hayat kurtarmayı da geç, kaç kişinin hayat kalitesini arttırabildiniz, ağrılarını dindirebildiniz, yeniden yaşama gücü verdiniz? Artık onları saymayalım bile..

Arada çıkmıyor mu, çıkar. Tüm mesleklerde çıkar; paragöz, hilekar, kötü niyetli insan. Ya da safi yeteneksiz olabilir, hata yapabilir her insan her meslekte. Ama bizim memlekette doktor dövmek artık normal birşey gibi algılanmaya başlandı. Nedenler de "poliklinikte bana sert konuştu, hastama yanlış tedavi uyguladı, ameliyatta dedemi öldürdü". Tamam, bir haksızlığa uğramış da olabilirsin ama bunun yolu saldırmak mıdır?

Sağlık sektöründe ters giden çok şey var. Bir doktora poliklinikte günde 100 hasta baktırmak, hastane güvenliğini süs olarak koyup bıçakla tabancayla bile dalabiliyor olmak, doktora meslek sigortası şart koşmamak, doktor ve hasta haklarını belirlememek, uygulamamak, bilmemek.. Sadece birkaçı. Ülkemizde hasta hakları son birkaç senedir konuşulan ve uygulanan kavramlar. Aman hasta zarar görmesin, aman madur olmasın, aman üzülmesin, aman canı acımasın, aman beklemesin.. Tamam güzel ama nerede bunun karşılığı? Nerede doktorun can güvenliği? Nerede mesleki şerefinin, mesleğini gerçekleştirebileceği minimum şartların korunması?

Doktorlar yarın eylemde; acil dışında iş bırakıyorlar. Haklılar. Kelle koltukta çalışılmaz. Haklarını alacaklarını umuyor ve destekliyorum.

15 Nisan 2012 Pazar

Karlı bir nisan pazarı, sabah saat 10 civarı

Kahvaltının gerçekten mutlulukla bir ilgisi olmalı, sevgili Süreya.. Yoksa yeni yeni beliren tomurcukların üzerine lapa lapa kar yağan bu Nisan sabahında, insan nasıl olur da yaşam sevincini koruyabilir ki? Evet, lapa lapa kar yağıyor bahar dallarına ve biz 5 insan evladı ve bir köpek kızı, oturmuşuz sıcacık kahvaltı masasına, arada pencereye atılan endişeli kaçamak bakışlar da sayılmasa, olan biten herşey normalmiş gibi davranıyoruz. Bir Nisan sabahı, bir pazar kahvaltısı..

Kahvaltıları, diğer öğünlerden çok daha fazla seviyorum. Rengarenk masaya yayılmayı, birazcık peynir, birazcık ekmek, bir yudum çay arasına sıkıştırılmış kahkahaları.. Uzattıkça uzatılan yumurta soyma ayinlerini, zeytin çekirdeğini çatalın üstüne çıkartıp, büyük bir ciddiyetle ve denge ile soyulan yumurta kabuklarının arasına yerleştirmeyi.. İşin doğrusu, ne yediğim bulunduğum yere ve beraber olduğum insanlara göre az çok değişse de (bunu daha önce yazmıştım) kahvaltı yapmaktan aldığım keyif asla değişmiyor.

Bazı pazar sabahları dışarıda arkadaşlarla brunch yapıyoruz ama evde yapılan kahvaltının keyfi bence çok başka. Birkere insan özen gösteriyor tüm ayrıntılara, çiçek gibi döşüyor masasını. Sonra yiyeceklerle sohbetin dengede olmasına çabalıyor, biri diğerinin önüne geçmesin istiyor. Sonra herkesin kişisel damak zevkini ayrı ayrı tatmin etmek gerekiyor; azıcık akdenizin sıcaklığı, azıcık orta avrupa'nın esintisi, birazcık kuzeyin soğuğu, güneyin şekerli ağdalı tadı.. Herbiri olsun istiyor insan. Böyle, sahanda yumurtaysa gözgöz olsun beyazı, kayısı gibi sarısı.. Omletse, Datça'nın yaban kekiği koksun mis gibi.. Menemense sivri biberi, domatesi Türkiye gibi capcanlı dursun.. Domatesi salatalığı soyup getirme mesela, üzerine azıcık yeşillik at ya da ne bileyim tak bir kürdana çeri domatesi, üstüne aynı boyda minik mozzarella peyniri, en üste bir yaprak taze fesleğen (mutfağında bir saksıda her daim bulunmalı fesleğen, Akdenizlisin sen!)

Ekmekler çıtır çıtır, çeşit çeşit olsun; masanın baş köşesinde otursun. Kahve mis gibi kokutsun bütün evi, çaysa demlensin iyice. Süt ve portakal suyu orkestranın gerisinde alsın yerlerini, kutusuyla yeşil çayın yanında. Belki tercih eden olur, bilemezsin ki.. Balın içine metal kaşık sokma! Annenin öğrettiği gibi. Reçele girer miydi ki? Paşabahçenin sağlam cam kaşıklarını sok sen yine, garanti olsun. Bak yine unutuyorsun kesme şekeri, kendin kullanmıyorsun diye.. Olur mu canım?! Hadi bir de tuz getir oldu olacak, battı balık yan gider.. Hiç değilse deniz tuzu olsun bari, daha sağlıklı diyorlar. Ya da daha az zararlı.

Karlı bu nisan pazarı, sabah saat 10 civarı diye sözleştik. Herşey hazır, misafirler asla gecikmez Almanya'da. Nisan'da kar yağsa da mı gecikmezler? Yok, yine de gecikmezler. Yine gecikmediler. B. elmalı turta getirmiş, mis gibi kokuyor, alsın yerini başköşede. Ben Bursa'da büyüdüm ama Bursalılar gibi getirileni ikram etmemezlik etmem. Öyledir adet Bursa'da, görgüsüzlük diyenler bile var hediyenin sahibine ikram edilmesine.. Saçmalık! Bana ikram edilmeyecekse ne diye o yaş pastanın en güzelinden seçeyim, o susamlı çubukların en çıtırından alayım ki? Çiçek alır giderim o zaman, yemeyeceksem nasılsa. Obur muyum ben? Neyse uzatma.. Turta sen geç başköşeye, ekmekler azıcık yana.

Beş kişiyiz bu sabah, bir de Leyla. Evimize ilkkez bir hayvan geldi, yaşasın! O heyecanlı meraklı tüm odaları dolaşıp, Beagel türüne özgü koca burnunu her dolap köşesine sokup çıkardıkça, ben Semo'yu özlüyorum.. Çok özlüyorum.. Bak gitti bile camın köşesine. Cam bizim salonda yere kadar ya, yattı oraya. Hem yolu gözlüyor, hem bizi. Birimiz ufak atıştırmalık verecek gibi olursa koşarak gelir, yoksa bütün gün orda kalır artık.

Kahve kokusuna peynir kokusu, ona domatesin kırmızısı, yumurtanın sarısı, bol kahkaha, son dedikodular, şaşkınlık, geride Paris Jazz Radio'nun tınıları, onu bastıran bir kahkaha seli daha; artık hepsi birbirine karıştı.. Dışarıda kar lapa lapa, içerisi Kandinsky'nin rengarenk oda tabloları gibi sıcacık, gürültülü ve karmançorman. Kısaca; mutlu.

12 Nisan 2012 Perşembe

Avrupa'daki Türk çocukları fenomeni

Çocuk milleti komik bir millet azizim.. Burada doğum oranı 1.31 (bizde 2.12) yani toplumda zaten fazla çocuk yok, olanları da okul çağındaysalar (3 yaştan itibaren) dışarıda görmeniz mümkün değil. Ya okuldalar, ya spordalar, ya müzikteler, ne bileyim illa bir faliyet, bir hobi içindeler işte.. Tatillerde de ya okul gezisindeler ya da sessiz sakin, bir köşede akşama kadar kendi kendilerini oyalayabiliyorlar. Büyüklerin sosyal ortamlarına çocukların girmesi pek sık görülmeyen ve aslında pek de hoş karşılanmayan durumlar. Aileler gece çıktığında çocuklar genelde 18-20 yaşlarındaki bakıcıları ile evde ders çalışıyor ya da oyun oynuyorlar. Restorantlarda, kafelerde puset içindeki bebekler dışında çocuk görmek mümkün değil.

Ama diyelim aile bakıcı bulamadı ya da (yahu aklıma başka bir durum da gelmiyor) diyelim bir aksilik oldu, o zaman çocuk da sosyal bir ortama girmek durumunda kaldıysa; bu çocuklar inanılmaz sessiz sakin, ellerinde bir oyuncak, bir kitap öyle uslu uslu oturuyorlar. 4 yaşındaki de böyle, 14 yaşındaki de. Ama böyle berbat bir "büyümüşte küçülmüş" bilgiçliği de yok çocuklarda, böyle sıkıcı/aptal bir sakinlik de yok, sadece çok "edepli" ya da "yerinde" davranan normal gelişim düzeyindeki çocuklar işte.. Hepsi bu şekilde. Yani neredeyse hepsi..

Sokakta, kafede, çeşitli sosyal ortamlarda eğer bücür biri koşturup duruyorsa, sağa sola saldırıp etrafı kurcalıyorsa, sesi boru gibi ya da tiz perdeden çıkıyorsa, "mamaaağğğ" diye ağlasa bile, bilin ki "öz hakiki has Türk çocuğu"dur o! Türk çocuklarımızı aşağılamak için demiyorum; ki yaramaz çocuğu da bir noktaya kadar severim şahsen ama yavrucuğum, beni hiç yanıltmıyorsunuz be Türk çocukları.. Türk anaları.. Türk babaları..

Ben çok düşündüm, yetmedi oturdum araştırdım bu acaba genetik mi eğitimle gelen bir davranış mı diye. Cevabını da inanınız bulamadım. Yani genetik olarak içimizde fıkır fıkır kaynayan bir akdeniz kanı olabilir, doğrudur. Kavgacılık, sinirlilik, tezcanlılık gibi bazı psikolojik yapılar bazı ülkelerde (orta doğu, arap yarımadası, akdeniz kıyısı ülkeleri ve güney amerika gibi) daha fazla görülüyor. Avrupa ve doğu asya ülkelerinde ise hakim yapı sakinlik, ağırbaşlılık, mesafeli sosyal ilişkiler üzerine kurulu. Hatta mülteci aileler üzerinde yapılan bazı araştırmalar, bu tip yapıların yaşanan ülke ile değil, ait olunan ırk ile alakalı olduğunu da ortaya koyuyor. Fakat aileden görülen ve kopyalanan davranış, inanç ve eğitimin; genetikten çok sosyal süreçlerle ilgili olduğu da biliniyor. Yine de; Avrupa'da artık 3. 4. kuşak Türkler söz konusuyken, onları kesin surette entegre etmeye çalışan katı programlar uygulanırken, dil - eğitim süreçleri - sosyal yaşam bu kadar Avrupalılaşmışken, "düz duvara tırmanan Türk çocuğu" fenomeninin hala ve inatla geçerli olması hakikaten takdire değer sosyal bir arıza bence. Ben mesleğimin de getirdiği gözlemci ruhumla, tabii bu çocukları ve ana babalarını doktora tezime de bloğuma da yaptıkları katkılar açısından çok şahane ve harikulade buluyorum. Çünkü bu tipler her anlamda Avrupalılarmış olup aynı zamanda hiçbir anlamda Avrupalılaşmamayı becerebilmiş haldeler. Harikulade..

Dün bu harikulade varlıklardan birini daha çok yakından gözlemleme ve dumurlardan dumur içinde kaybolma deneyimi yaşadım. Kahramanımız tabii ki 3 yaşında "sapına" kadar "errrrrkek" bir Türk çocuğu ve onun bilmemkaçıncı kuşak alamancı ana-babası. Çocuğumuz; ki kendisine bir Alican Efecan Afacan ismi daha çok yakışırdı bence; Abdurrahman isimli bir çocuk (belli ki dededen gelme bu isimle zaten Alman toplumunda baştan kaybetmiş olduğu için lütfen sempati duyalım kendisine), annesi dipten 2 parmak siyahı çıkmış sarı saçlı, daracık mavi streç kotlu, ağzında muhtemelen pembe renkli bir "çiklet" olan (bak bunu gördüm diyemem ama inanınız görmeden görmüş gibi oldum) 23-25 yaşlarında bir bağyan, babası işte bildiğiniz kirli sakallı, kara yağız iç anadolu delikanlısının Almanya'da doğmuş büyümüş muadili El Türko bir abimiz. Bu olaylar vuku bulurken kendisi tabii ki durmaksızın cep telefonuyla konuşmakta. Veled-i Şahane'miz küçük Abdurrahman - ki kendisine kısaca Abu diyeceğim kusura bakmayın üşeniyorum bu kelimeyi defalarca yazmaya - anne babası topyekün gürültülü bir şekilde eş dostla sohbet ederken sıkılmış olup, bunu tizden toka çeşitli oktav ve uzunluktaki serzenişlerle gayet iyi dile getirdikten sonra, iki ayağının üzerine bırakılmanın sevinci ile sağa sola koşturmaktadır. Pembe sakızlı annemizle telefona yapışık babamız çocuğu çayıra salmış ve "nasılsa etrafta birsürü yetişkin var, beleş babysitter, ooooh mis" edasıyla kendi hallerindedirler. Abu, yere bırakılır bırakılmaz, artık kaç zamandır aklında kurup mükemmelleştirdiği plan çerçevesinde ve 3 yaşının verdiği merak ve cesur yüreklilik ile direkt odanın sonunda bulunan asansöre koşar, düğmesine yetişir, basar, kapı açılır, Abu içine girer, diğer düğmeye basar, kapı kapanır, Abu yokolur... Perde iner.

İkinci sahnede tüm bu olan bitenin sadece 5 saniyede nasıl olabilip bitebildiğini anlayamayan, pembe sakızlı ve dar kotlu annemiz panikle yerinden fırlar, dar kotunun izin verdiği ölçüde göreceli olarak hızlı bir şekilde asansör yönüne atılır, sakızını yutar hatta bu panikle. Babamızdan "laaa Abdurrrrrrrrahmannnn kooooooom la" diye bir haykırış gelir. Gerisi panik, karmaşa ve karnını tuta tuta gülen bir cerenmus.. Babamız panikle asansörün düğmelerine basmaya başlayıp kendini merdivenlere vurmasaydı, ben de o kara yağız beldeki zincirin ucunda tabanca olup olmadığını az kaldı öğrenecektim ey dostlar.. Ama haksız mıyım yahu? Abu'muz gaibe doğru kaybolurken, El Türko merdivene koşarken, mamaaağ çikleti yutarken, ben de araya birkaç kahkaha sıkıştırmışım, ne olacak..

Velhasıl bir aile yokoldu. Çocuğu buldular mı, hangi katta buldular, bulunan çocuğa ne yaptılar bilemiyorum çünkü orada daha fazla oturamadım doğrusu. Ama bu takdire şayan iki perdelik traji-komedi için kendilerine bir Goethe (gelme) ödülü uygun görüyorum ben.. Ne diyim ki daha..

6 Nisan 2012 Cuma

Paskalya bayramı

Önümüzdeki dört gün hıristiyan aleminin Paskalya Bayramı ya da seküler vatandaşlar için bahar tatili. Dışarıda 4 derece, yağmurlu, baharla uzaktan yakından alakası olmayan bir hava var ve Almanya'da bayram günleri tüm dükkanlar ve marketler yasa gereği kapalı olduğu için, şu an itibarıyla herkes evinde saklanıyor. Ben de önce spor keyfi yapıp, ardından da kocaman bir paskalya çöreğini mideye indirdikten sonra, üzüm ve bademlerin verdiği enerjiyle siz bloggercıklarıma biraz paskalya ruhu enjekte edeyim dedim.

Paskalya; her sene kuzey yarımkürede ilkbahar ekinoksu sonrası (küçük kardeşlerimiz ve aramızdaki karacahiller için, bunun gece gündüz eşitliği anlamına geldiğini ekleyelim) gözlemlenen ilk dolunaydan bir sonraki pazar günü (ay takvimlerinin kullanılmasının yarattığı karmaşaya girmeyelim hadi) kutlanır ve bu günde Hz. İsa'nın çarmıha gerilişi ile çektiği acıların sona erdiğine ve tanrının yanına yükseldiğine inanılır. Amerika'da genellikle Hz.İsa'nın çarmıha gerildiği cuma ve pazar günü dini günler olarak kabul edilirken, dini biraz daha bütün Avrupa ülkelerinde pazartesi günü de tatildir. Sağa sola sormama ve yaptığım ufak çaplı araştırmaya rağmen, pazartesi gününün tam olarak neden tatil olduğunu bulamadım ama bir ihtimal Hz.İsa'nın göğe yükselişi, yani hıristiyan alemi için kendini feda ederek onlara yeni ve temiz bir sayfa açmasının ilk günü kabul edildiği için olabilir. Ya da, tamamen yumurta tokuşturmaya ayırılmış bir gün de olabilir - bazı arkadaşlarım böyle olduğunu iddia ettikleri için yazıyorum :) inandığım için değil.

Peki ne yapılır bu Paskalya Yortusu'nda? Öncelikle, 40 gün öncesinden oruç dönemi ile vücut ve ruh temizliği yapılıyor. Bizdeki oruçtan farkı, tam bir açlık söz konusu değil. Et, yumurta, süt ürünleri, şarap, bitkisel ve hayvansal yağlar yenmiyor. Ayrıca dini seminerler takip ediliyor ve dua ediliyor. Bir çok insan bu dönemde Bethlehem'e ve Kudüs'e ziyaretlerde bulunup hacı da oluyor. Kutsal cuma günü, yani Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği gün ve gecesinde dans etmek, şarkı söylemek ve eğlence düzenlemek de bir çok ülkede yasak (Almanya gibi son derece seküler bir ülkede bile buna dair yasalar var mesela ama tabii ki şeriat polisi gibi denetleyici tipler yok, birçok dini konu gibi bu da kişinin vicdanına bırakılmış bir durum). Paskalya günü ise, sabah güneş doğmadan kiliselerde ayin düzenleniyor. Sonrasında genellikle aileler bir arada yemek yiyorlar. Pazartesi ise dediğim gibi, yumurta boyama, tokuşturma ve yumurta ile yapılabilecek her çeşit aktivitenin gerçekleştirilmesi dışında pek bir dini durum yok sanırım.

Seküler Paskalya ise, oldukça şenlikli bir dönem olarak kutlanıyor. Bahar bayramı tadında geçen, hava güzel olduğu zaman herkesin park ve bahçelere (ya da Bavyeralı zenginlerin yaptığı gibi İtalya'daki göllerin kıyılarındaki yazlık evlerine) akın ettiği, okulların 2 hafta süreyle kapalı olduğu bir dönem bu. Market ve dükkanlarda envai çeşit yumurta şekilli çikolata ve şekerleme bulabileceğiniz, en ciddi müesseselerin (misal dişçi muayenehaneleri ıyyyy) bile renkli tavşan ve kurdelelerle süslendiği, halkın hafiften ağıra manik özellikler gösterdiği, şehrin dört bir yanında yumurta boyama, hali hazırda boyanmış ve özenle saklanmış yumurtaları bulma, eller arkada ağıza ters sokulmuş kaşık üstünde yumurta ile sağa sola amaçsız şekilde koşturma, tanımadığınız insanlardan çikolata alma, önünüze gelene renkli tavşan figürleri verme, şekeriniz tavan yapana dek şekerleme yiyip "ay gözümün önünde yuvarlak yuvarlak bişiler parlıyo ayol" diye bi koltuğa yığılma, evin gizli köşelerine sakladığınız haşlanmış ve boyanmış yumurtaların en alakasız anda önünüze çıkıp ayağınıza dolanması ile şaşırma sinirlenme sevinme mide bulantısı kalp çarpıntısı ve daha nice duyguyu bir arada yaşayacağınız bir tatil dönemi.. Bizde de bazı kendini bilmezler tarafından terörizmle özdeşleştirilmeye çalışılsa da, bahar bayramı olarak kutlanan Nevruz Bayramı'nda aslında bu adetlerden bir kısmı yapılıyor. Bu nedenle bu tip yumurta aktivitelerinin pagan dönemden geldiğine de inanabiliriz. Her ne kadar kilise, pagan kültürünü tamamen reddederek, yumurtaların boyanmasını Mary Magdalene ile Roma Kralı arasında geçen bir hikayeye dayandırsa ve şüphe içindeki Roma Kralı'nın "Hz. İsa'nın göğe yükseldiğine, şu önümdeki kase içinde bulunan yumurtalar kırmızıya dönse anca inanırım" demesi üzerine yumurtaların kıpkırmızı oluvermesine bağlasa da.. Bilemiyorum yani o kadarını.. Ben Paskalya'yı seküler kutlayanlardan olup, şu an önümdeki paskalya çöreği'nin nereden geldiğini daha çok merak edenlerdenim.

Yine de.. Tüm bu tavşan, yumurta ve kovalamaca bir yana; Hz. İsa'nın öldüğünde sadece 33 yaşında olması ve heryerine çiviler çakılmışken, tüm vücudu kanla ve acıyla kaplıyken bile tanrıya "Tanrım, onları affet.. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" diye yakarması, dindar bir hıristiyanı geçelim, müslüman ya da ateist bir insanı bile düşündüren bir durum değil mi?

Dipnot. Alman Paskalya Çöreği tarifini merak eden sevgili babam ve diğer okurlarım için bir tık buraya.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Modası geçmiş şeyleri sevmek

Bu sıra yazdıklarını severek takip ettiğim blog yazarlarından Glamdring, kendisini tarif ederken "modası geçmiş şeyleri severim" gibi bir cümle kullanmış, ama "modası geçmiş şeyler" diye tanımladıkları Woody, Humphrey, Joyce falan olunca insan bir tarafına aniden bir çuvaldız yemiş gibi oluyor. Bu durumda benim de modası geçmiş(?) şeyleri - hem de fazlasıyla - sevdiğim söylenebilir çünkü.. Hatta her aklı selim insanın modası geçmiş şeyleri sevdiği söylenebilir; ki bu da eski püskü, biçimsiz ve sevimsiz şeylere kitch damgasını yapıştırıp onları moda etmeye benzer bir süre sonra. En iyisi tanımlar yapıştırmadan sevmek belki de. Ama gördüğünü tanımlamak, betimlemek, kategorilere yerleştirmek; anlamak ve anlaşılmak isteyen insanoğlunun temel özelliklerinden işte. Ama tanımlayıp bir yere oturtur oturtmaz, ilgimiz de hızla sönmeye başlıyor..

Sanırım Irgandı Köprüsü'nün de başına gelen bu oldu. Bursa'nın arada sırada rüyalarıma giren, efsanesi ve hikayesi bol, tarihi mahallelerinden biri olan Yıldırım'dadır bu köprü. Gökdere üzerine kuruludur. Dünyada benzeri fazla olmayan çarşı-köprülerdendir. Yani üstü dükkan dükkan, çarşı çarşı bir köprü bu. Hem karşıya geçiyorsunuz, hem alışveriş yapıyorsunuz. 1442'de Irgandılı Ali oğlu hoca Muslihiddin yapmış. Depremler, savaşlar görmüş. Sonra modası geçmiş belki de, unutulmuş.. Ta ki modası geçmiş şeyleri seven "mevkii"li birinin dikkatini çekip de restore edilene kadar.

Bu da köprünün 2005'ten sonra aldığı hali. Şu an üzerinde takıcılık, kandilcilik, mumculuk, bıçakçılık, metal işleme sanatları, sedefkarlık, nakkaşlık ve minyatür sanatları icra ediliyor, sergileniyor ve satılıyor. Ayrıca nargile ve çay evleri de bulunuyor. Yani bu modası geçmiş köprü, son yıllarda oldukça rağbet görüyor. Ayrıca yine çok sevdiğim modası geçmiş "şey"lerden biri de, bu köprünün hemen üst taraflarından Yeşil'e doğru çıkarken, yol kenarında bulunan türbesinde yatan Ethem Dede'dir. Bu Ethem Dede, diğer yatırlardan farklı "çizgisi" ile dikkat çeken bir dedemizdir. Ben şahsen kendisine yakından hürmet duyar ve saygı beslerim. Zira kaybolan birşeyim olsun, hemen: "Ethem Dede, Ethem Dede; Gömleği keten dede; Eğer kaybolan xxxx'imi bulursam; Sana 10 (20.. 30.. artık eşyanın değerine göre arttırırım biraz) göbek atam dede" derim ve başlarım aramaya.. Sağolsun Ethem Dede genellikle buldurur bana eşyalarımı ve göbekler attırır (bazen ulu orta). Arada türbesi rüyama girer, "belki de adadığım ama atamadığım göbekler var" diye düşünür, durduk yere göbek atarım bu dedeye ben. Anlayacağınız latifesi bol, eğlenceli, pamuk şeker tadında bir dedemizdir kendisi.

Bursa'nın çok sevdiğim modası geçmiş "şey"leri bu kadarla da kalmıyor tabii. Mesela şanlı tarihimizde bir "Gurabahane-i Laklakan" vakası vardır Bursa'nın. Yine modası geçmiş kişilerden biri olan Ahmet Haşim şöyle demiş hakkında "Bilmem Bursa'yı gezerken gördünüz mü? Haffaflar Çarşısı'nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malul hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı, bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar halkın sadakasıyla yaşarlar". Evet, Gurabahane-i Laklakan bir laklaklar, leylekler, göç ederken yorgun veya hasta düşmüş kanatlılar hastanesidir! Böyle bir mekan gerçekten vardır Bursa'da. İnanmayanlar buradan inanabilirler. Bu sabah babam Afrika'dan yeni gelmiş kırlangıçlar ve yol kenarında dinlenen leylek sürüleriyle karşılaştığını yazmış. Ben nicedir görmüyorum şehirde "modası geçmiş" kuş sürülerini ama demek ki kuşlar bir şekilde biliyorlar bu kentte bir (hastaneleri olmasa da, en azından tek göz odada haftada bir gelen) veterinerleri olduğunu, kimbilir?