29 Nisan 2016 Cuma

Malezya: "Gerçek Asya" Seyahati


Başlığı böyle attım, çünkü bir dönem Malezya hükümetinin turizm bakanlığı böyle bir sloganla ülkelerine turist davet ediyorlardı. Bir de ahenkli bir şekilde hoş bir tınıda söylenince insanın kulağında bir hoşluk, "gidilesi" bir tat bırakıyordu. Gerçekten gidip görünce, bir defa daha ikna oldum, evet Malezya tam bir gerçek Asya güzeliymiş, haklılarmış.

Malezya'ya aslında bundan 3 sene önce gitmeye karar vermiş ama hamilelik nedeniyle planlarımızı iptal etmek durumunda kalmıştık. Bu sene 3 yaş altı bir çocuk ve üstüne de 5 aylık hamilelikle, delirmiş olmalıyız diye düşünen bir grup akran/akrabayı heyecanda bırakarak, tası tarağı sırt çantamıza attık ve gözümüzü karartıp Mayıs ayında Malezya'ya gittik. İyi ki de gitmişiz, hem çocukla, hem hamileyken, hem çocuksuzken, hem de tek başına kadın başına bile rahatça gidebileceğiniz bir ülke Malezya. Hem Asya'lı, hem Müslüman kültürünün etkisi var, hem de insanları oldukça dindar oldukları, kapalı ve dini vecibelerini yerine getiren insanlar oldukları halde, inanılmaz derecede açık görüşlü, kesinlikle yobazlığın kenarından geçmeyen, çok hoş çok renkli insanlar. İslam'ın ne yazık ki tüm dünyada tepki çeken uygulama ve terör aktiviteleriyle ilişkilendirildiği bu dönemde, hala gerçek İslam anlamında inançlı olmanın güzelliğini ortaya çıkarabilen ve korumayı başarabilen az sayıda kültürden biri sanki.. Şaşırdım.


Malezya'ya en güzel dönemde gittiğimizi düşünüyorum. Mayıs ayı muson yağmurlarından uzakta, çok aşırı sıcak ve kurak olmayan, çiçek böceklerin cıvıl cıvıl olduğu bir dönem. Haziran sonrası özellikle ülkenin batı sahiline deniz anaları geldiği için, mümkünse bu dönemde ziyaret etmenizi önereceğim.

Biz yine çocuktan sonra her tatilde yaptığımız gibi, bir araba kiraladık ve ülkenin asıl adasını güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına fırıl fırıl gezdik. Bildiğiniz gibi Malezya'nın bir de Endonezya ile paylaştığı Sabah ve Brunei krallığını da içeren Sarawak adası var, fakat biz o bölgeye zaman kıtlığı nedeniyle bu seferlik dokunmadık. Ana adayı 3 haftada çok rahat gezebilir, ülke hakkında ayrıntılı deneyime sahip olabilirsiniz.

Rotamız dev şehir Kuala Lumpur'dan Doğu'daki turkuaz liman kenti Dungun'a, oradan muz ve hurma ağaçlrı tarafından hırpalanmış Belum yağmur ormanları arasından Penang'a, ülkenin alternatif sanat ve gurme başkenti sayılabilecek George Town'dan minik adanın kuzey doğusunda okyanus dalgalarıyla bir kez daha kucaklaşmaya, ordan geri Kuala Lumpur'a doğru bir çemberi andırıyordu.


Kuala Lumpur'a Münih'ten 14 saatlik aktarmalı uçuşla vardık ve vardığımızda ertesi günün gecesi başlamıştı bile. Bu çocuklarla seyahat ediyorsanız özellikle tercih edilmesi gereken bir öneri, çünkü varır varmaz yorgunlukla hemen uyuyor, 7 saatlik jetlag'i biraz daha hafif atlatmış oluyorlar. Kuala Lumpur'da tabii ki görülmesi gereken Petronas Kuleleri, aslında tırmanmaya çok da gerek olmayan ama ille tırmanmak istiyorsanız sabahın çok erken saatinde gidip sıraya girmeniz gereken bir macera. 37. katında kaldığımız The Face Suitlerinin muazzam bir Petronas kule manzarası vardı, açıkcası biz KL'deki 2 günümüzü kulelere  tırmanmak yerine, otelin sonsuzluk havuzundan kuleleri izlemek ve asıl şehrin görmek istediğimiz mahallelerini yürüyerek gezmekle geçirdik. Özellikle Chinatown'a gitmenizi ve sokakta birşeyler atıştırırken o kaosu iliklerinize dek yaşamanızı öneririm. Merdeka Meydanı'nda, özellikle George Town'a yolu düşmeyecekler için (yoksa gereksiz bir tekrar olacak) güzel koloni evleri var ve Jln Allor mahallesini yine sokak yemekleri ve insan izlemeleri için tavsiye ederim.


KL'den Dungun'a uzanan yol oldukça sevimli ve Dungun'da mutlaka Tanjong Jara Beach Resort'ta konaklamanızı tavsiye edeceğim. Malezya standartlarında biraz pahalı bir otel ama her kuruşuna değiyor, özellikle de SPA kısmı tüm bir senenin yorgunluğunu atmak için birebir. Sabaha karşı tropik kuşların sesleriyle uyanmak, sessiz sakin havuz başları ve esintili sahilde keyif yapmak, yerel mutfakları deneyimlemek ve dinlenmek için ideal bir tesis. Yemeklerinizi tesisin hemen dışındaki Çinli balıkçıda yiyebilir ya da Dungun'da kendinize yerel halkın gittiği ufak tefek büfelerde ya da perşembe günleri kurulan pazar alanında bir ziyafet çekebilirsiniz.


Fakat mideniz için asıl gitmeniz gereken yer George Town! Bu küçük koloni kenti hem sokak sanatının, hem mimarinin hem de gurme mutfağının namını tüm dünyaya salmış halde ve bence Malezya'nın en "görülesi" noktası! Dungun'dan George Town'a arabayla ulaşmak 7-8 saat sürdüğü ve küçük çocukla uzun yol çelik gibi sinirler gerektirdiği için, ortada bir yerde mola vermek isterseniz, tek seçeneğiniz Belum Rainforest Resort ve ekolojik anlayışa sahip bu tesis çok da güzel aktiviteler, yağmur ormanı hakkında çok çeşitli kurslar sunuyor, projeleri ile çevreyi ve yerel halkı destekliyor.


Gelelim George Town'a. Bu ufak ama dopdolu kent; Çin, Hint, Ermeni ve Malay kültürünü inanılmaz güzel harmanlamış mahallelerden, her köşebaşında karşınıza çıkan "Beyaz Kahve" ya da "nutmeg" (muscat nut) şurubu sunan sevimli cafelerden ve tam teşekküllü, en gurme mideleri bile mutlu edebilecek "hawker stand" de denen "sokak satıcısı" türü toplu yeme içme çadırlarından, koloni mimarisinin en güzel örnekleri rengarenk evlerine ve tabii ki dünyaya nam salmış sokak duvar resimleri sanatına ev sahipliği yapıyor. Tüm bunların tadına varmak için en az 3 gün kalmanızı öneririm.


Şehrin tam ortasındaki Ermeni Sokağı ya da Çin Mahallesi hem ekonomik, hem canlı konaklama imkanı sunsa da, bizim tercihimiz, koloni zamanından kalma ve bir ailenin kendi evinden müzeye çevirdiği Museum Hotel oldu. Bu otelde kalıyorsanız çok yakınlarındaki  New World Park Food Court yemek çadırını mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Bu bölgede kalmayanlar içinse, Esplanade Food Center, Hint mahallesindeki ayaküstü büfeler ve gözünüze sevimli görünen Batı tarzı kocaman kahvaltılar eşliğinde enfes meyve suları (vanilya dondurmalı gül şurubunu mutlaka deneyin) ve kahveler sunan daha modern (ve klimalı) kafelerde bol zaman geçirmenizi mutlaka öneririm. Aynı bölgede bisiklet kiralayarak (sıcak günler için şemsiyeli olanları hafife almayın) tüm sokak sanatını da görme imkanınız var.


George Town'a kadar gelmişken, dönüş yolu öncesi ufak bir deniz-güneş kaçamağı daha yapmak isterseniz, Penang'ın ada tarafının kuzeyine geçip, bulabilirseniz (çünkü Malezya'ya deniz için gelen turistlerin çoğu batı kıyısını tercih ediyor, bence asıl cennet doğu kıyısındaki Tanjong!) sakin bir koyda birkaç gün dinlenebilir, George Town'un keşmekeşinden arınabilirsiniz. Bölgede Shangri La Golden Sands Hotel'i özellikle öneririm, havuza ve konfora doyacaksınız. Kahvaltı dahil paket alıp, akşam yemeklerimizi de 2-3 dolara otelin hemen dışındaki yemek çadırında yedik, ayrıca harika bir gün batımı manzarası sunan Tiki tarzı döşenmiş "3 monkey" barının yemekleri gerçekten şahane. Ananasın içine oyulup konan deniz ürünlü safranlı pilavını, balıklarını ve kokteyllerini öneririm (rezervasyon şart).


Ne yazık ki Penang'da deniz çoğu zaman bulanık ve deniz anaları özellikle haziran sonrası biraz ciddi bir tehdit olabiliyor. O nedenle bol havuzlu bir konaklama imkanı yaratmanızı ve havuzda birden yanınızda yüzen 60cm'lik dev bir iguana (ya da 3 yaş altı olup perilere, prenseslere ve unicorn'lara inanan kızımın değimiyle: Dinazoooor) görürseniz panik olmamanızı, tamamen zararsız bu hayvanın yüzebildiğine şaşırıp (su mu içecek, yüzemez o ya, sürüngenler yüzer miydi, allah daldı, yüzüyor!) sürüngendeki zerafeti izlemenizi tavsiye ederim :)

KL'den 7 saatlik bir yolculukla, yıllar önce gittiğimiz ve kalbimizi fetheden Umman'da (hatırlamak için buraya tık tık) 2 günlük bir duraklama ve jetlag'in etkisini hafifletme yapıp, 6 saatlik ikinci bir yolculukla evimize vardık.


Malezya için söyleyebileceğim, gerçekten misafirperver, iyi niyetli insanların, gidilip görülesi ve hesaplı kalınası, krallar gibi yiyip içilesi, rahat ve güzel ülkesi. Hamile de olsanız, çoluk çocuklu da olsanız (hatta hiç bir şey yemeyen, aşırı yemek seçen çocuklar da olsalar yediklerine inanamayacaksınız!) balayı çifti ya da yalnız gezgin de olsanız Malezya'da herkese göre bir şeyler var. Üstelik iddia ediyorum yanıbaşındaki Endonezya, Bali, Singapur hatta Tayland'dan bile ilginç bir kültür mozaiği bulacaksınız. Kaçırmayın!

Yazı ve fotoğrafların tüm hakları (c) Ceren Musaağaoğlu Schubert'e aittir. İzinsiz kullanılamaz.
Temmuz, 2016.

19 Nisan 2016 Salı

At kestanesi

Herşeyi burçlara dayandıran bir akım var biliyorsunuz, ona göre benim ağacım "Salkım Söğüt". Evet güzel, hüzünlü, sulak yerin ağacıdır, severim ama "benim ağacım" asıl "At Kestanesi" bence.. Yaşamımın çeşitli noktalarında beliren, çok küçük yaşlarımdan itibaren dikkatimi çekmeyi başaran, beni üzerine bir kitap yazdırabilecek denli düşüncelere salan bir ağaçtır bu "At Kestanesi".

Ben Ankara doğumluyum ama 5-17 yaş aralığımı Bursa'da geçirdiğim için kendimi Bursalı görüyorum. Bursa, biliyorsunuz tekstil yanında bir de kestanesiyle ünlüdür. sadece kestane şekeri değil aslında kestaneden börek bile yaparlar Bursa'da. Etrafta da çok sayıda kestane ağacı vardır, özellikle yaz akşamları geniş yapraklarının sağladığı gölgelerin altında oturup çay içmek, sohbet etmek, Bursa'lıların çok sevdiği alışkanlıklardandır. 

Fakat uzman bir göz için, yenilen kestane ile at kestanesi ağaçları arasında tabii ki çok büyük farklar vardır. Açıkcası yenilen kestane ağacının görüntüsü, at kestanesi kadar ihtişamlı değildir, yaprakları daha solgun, incedir, boyu daha kısadır ve meyveleri çok benzer görünse de, aslında daha mat ve "ehli" görünür. Fakat farktan çok benzerlik olduğu için, doğadan "beleşe" topladığı kestanelerden kebap yapmayı denemiş ve acılığına rağmen inatla 1-2 tane yemiş her insan evladı, akşama karın ağrısı, ishal gibi belirtilerle bu aptallığının cezasını çekmiştir (ben de onlardan biriyim tabii ki).

At kestanesi yenmez fakat tıpta ve özellikle güzellik, estetik alanında çokça kullanılır çünkü cildi sıkılaştırıcı (botoks etkisi), varis ve basura karşı damar büzücü etkisi vardır, egzamaya iyi geldiği ve çay olarak içildiğinde kas ağrılarına ve uyku düzensizliklerine derman olabildiği belirtilmektedir. 

Fakat benim bahsetmek istediğim faydasından çok, benim için kişisel anlamı.. 

Bursa'dan sonra bir çok şehir ve ülkede yaşadığımı biliyorsunuz. Bunlar arasında beni en çok evimde hissettiren, şu anda da yaşadığım Münih oldu. Bunun bir nedeninin de aslında kestane ağaçları olduğunu düşünüyorum. Çünkü Münih başta olmak üzere, tüm bayera eyaleti kestane ağaçlarıyla doludur. Kestane ağacı Bavyera Kültürü'nün en önemli elementi olan Bira Bahçeleri'nin vazgeçilmez dostudur çünkü bu kocaman ağaçlar ve kocaman yaprakları hem ilk yeşeren, hem en son dökülen yapraklardır ve bira bahçelerini hava müsait olduğu sürece Nisan-Kasım arası şenlendirir, hem de gölgeliği gerçekten insana bir dinginlik, bir yoldaş olma, sohbet etme arzusu verir. Zaten bizdeki çay bahçeleri neyse Bavyera'daki bira bahçeleri de odur.

Sokağımızda en köşedeki evin kestane ağaçları oldukça yaşlı ağaçlar. Baharda çiçek açar, yaz boyu yemyeşil gölge yapar, sonbaharda ise ev sahibesine baya bir çile çektirirler çünkü sanırım 80'lerinde olan ev sahibesi her sabah bu ağacın döktüğü yaprakları süpürmekten helak olur. Burada kanunlara göre ev sahipleri evlerinin önüne dökülen ağaç dalı, çöp gibi döküntüleri temizlemek zorundadır. Bir de at kestaneleri var tabii, yerlere dökülür, bu 80'lik teyze onları bir bir toplar, evin köşesine koyduğu derince bir kap içine koyar ve sonbahar boyunca her sabah sincaplar hoplaya zıplaya gelir ve bu hazırlanmış paketi alıp evlerine götürürler. Sincaplar ve kirpiler (baya bollar burada) at kestanesini yiyorlar anladığım kadarıyla. Bir de çocuklar toplayıp dekorasyon ya da oyuncak yapıyorlar.

Kısacası, at kestanesi Bursa'dan sonra Münih'te de beni evimde hissettiren "benzerliklerin" başında geliyor ve minicik minicik yapraklarının belirdiği şu günlerde, artık yıllardır tanıyıp bildiğim her bir ağaca hoşgeldin demek için bol bol yürüyüş yapıyorum. Hoşgeldin bahar, hoşgeldin at kestanesi!

14 Mart 2016 Pazartesi

Memleketten umutsuz ve sinirli insan manzaraları

Ankara'da son zamanlarda arka arkaya yaşanan terör saldırılarına duyulan üzüntü yavaş yavaş yerini öfkeye ve özellikle Kürtlere karşı nefret söylevlerine, askeri cunta özlemine ve daha hastalıklı ve tehlikeli milliyetçi görüşlere bırakıyor. Bloglardan bunu okuyorum.

Dış basında durum çok daha farklı ele alınıyor tabii, her zamanki gibi ülkenin içindeki görüşle dışındaki görüş taban tabana zıt. Bazen sizin hiç duymadıklarınızı duyuyoruz, bazen siz bizim duyduklarımıza komplo teorisi diyip, "Batı bizi hiç anlamıyor, Batı bize düşman zaten" kısvesi altında Bat'ya küsüp, ne dediğini anlamaya çalışmayı dahi reddediyorsunuz. Ülkenin doğusunda yaşananların nedenlerini kendi içimizde aramak yerine Amerikan Emperyalizmine verip veriştirmek daha kolay oluyor tabii. Kendi tankını tüfeğini üreten, dünyanın en güçlü 5 ordusundan biriyken, Amerika ve Batı bizi dolduruşa getirdi, bize silah sattı, bizi bozdu, bizi bize kırdırdı demek.. Oysa her saldırıda daha faili belli olmadan suçu Kürt halkına atmak, sonra altından ISİD çıkınca hala bozuntuya vermemeye çalışıp inatla bunun "bizim topraklarımızda, bizim misafirperverliğimizde "özgürce(!) yaşayan bu kendini bilmez halkın kalleşliği canım.." olduğunu; çok bilmiş, hayatında Ankara'nın doğusuna gitmemiş (karışık oralar şimdi) bir Beyaz Türk olarak beyan edivermek.. Ne kolay.. Bunu sosyal medyada beyan ediverince birden sosyal duyarlı oluveriyor insan. Yazını yaz, bloğa yükle, sonra kalkıp kendine mükellef bir kahvaltı hazırla. Ankara simidi mi daha çıtır, İstanbul simidi mi..?

Bıktım hepinizden..

Hala "askeri bitirdiler, kimsenin sesi çıkmıyor" diyebilmek? Hala "bu Kürtler zaten problemli halk, bunları baştan islah edeceksin, hadlerini bildireceksin"ciler.. Kürtlerin yaptığının bir kısmının bildiğin derin devletin işi olduğunu, kendi askerinin karşı tarafmış gibi görünüp kendi halkını bombaladığını hala düşünemeyen, Doğu'daki savaşı "askeri idman, ordumuz her an hazır oluyor işte" basitliğinde görenler.. 2 gün yas tutar verip veriştirir, 3. gün instagram hesabınızdan orman kebabı fotoğrafları paylaşmaya devam edersiniz..

Hiç bir sorun tek taraflı değildir, iki tarafın da suçu vardır. Bunu artık kabul etmek lazım. Karşı taraf hep ağlasın, pişman olsun sürünsün diyorsak; kendi yüzümüzün de hiç gülemeyeceğini anlamamız lazım. Kendini sütten çıkmış ak kaşık gör, mutluluğu refahı, kaygısız ve rahat yaşamı kendine ait san, sonra karşı taraf neden bu koşullarımın devamı için rahat durmuyor, bir sürü hak verdik işte, hala doymuyor diye sinirlen.. Olacak iş değil..

Barış ve demokrasi istiyorsak, bunun tek taraflı olmadığını öğreneceğiz.

Not. Ankara'daki tüm dostlara geçmiş olsun.. Teröre lanet olsun..

3 Mart 2016 Perşembe

Haftasonu kaçamağı: Cesky Krumlov (Çek Cum.)


Çek Cumhuriyeti denince akla hemen Prag geliyor, gerçekten de görülmesi gereken, tarihi, kültürel, sevimli bir başkent. Fakat Çek Cumhuriyeti'ni biraz daha kırsaldan tanımak istiyorsanız ve Prag'a yakın bir haftasonu kaçamağı planlıyorsanız Cesky Kromlov tam size göre. Sevimli ve ufak bir Orta Çağ kasabası olan Cesky Krumkov'un tarihi dokusunu koruyabilmek için, kente motorlu araç girişini kısıtlamışlar. Aracınızı kent merkezine sadece 5-6 dakika uzakta bulunan park alanlarından birine ya da otelinizin size önereceği  özel park alanına bıraktıktan sonra, şehri kıvrım kıvrım kuşatan Vltava nehrini kesen taş köprülerin birinden geçerek, arnavut kaldırımı sokaklar ve tarihi dokusu çok güzel bir şekilde korunmuş binalar arasından merkeze yürüyorsunuz.

Merkezde çok çeşitli konaklama seçenekleri mevcut ama ben özellikle konumu, hizmet kalitesi ve orjinal mimarisi ile Castle View Apartments'ı önereceğim. Biz çatı katı odasında kaldık, geniş ve rahat, perdelerle çevrili bir klasik yatak, oturma grubu ve mutfağı da olan ufak bir stüdyo daireydi ve çok romantikti, fakat özellikle eşim gibi uzun boyluysanız gece kafanızı alçak çatı katı tavanına ve duvarlara çarpmamak için, biraz daha geniş ara kat odalardan birini tavsiye edeceğim. Kışın oldukça rahat ve sıcak bir atmosferi olan çatı katı, yazın fana rağmen biraz sıcak da olabilir. Otelin bir başka avantajı, hemen karşısında Cesky Krumlov'un en ünlü geleneksel Çek mutfağı olan "Krcma v Satlavske ulici"nin bulunması. Bu restaurant vejeteryanların kabusu ama etseverlerin rüyası diyebileceğim soslu, ocak ateşinde pişmiş et ağırlıklı fakat vejeteryanlar için de "Laibon" ve "U Dwau Maryi" gerçekten güzel seçenekler. Kentte aç kalmanız mümkün değil çünkü gün boyu servis veren cafeler, özellikle "çikolata döner" dedikleri bir tatlıyı ve ünlü ballı keklerini satan ufak büfeler bir başka seçenek. Ayrıca gece geç saatlere dek, sokak aralarını şenlendiren minik minik publarda "Absent" de içeren içkileri yudumlayabilirsiniz. Batı Dünyası'nın "Budweiser" olarak bildiği biranın asıl kaynağı da Çek Cumhuriyeti ve burada aynı birayı "Budvar" olarak bulabilirsiniz. Çok hafif ve sulu geldiyse, yerel bir bira olan Eggenberg'i öneririm.

Konaklama ve yeme içme gibi elzem ihtiyaçlarımızı sağladıktan sonra, tabii ki sıra şehri ve yakın çevresini tanımaya geliyor. Cesky Krumlov oldukça minik bir kasaba ve arnavut kaldırımlı dar sokaklarda yürürken Orta Çağ'ı iliklerinize dek hissedebiliyorsunuz. Özellikle şehrin her köşe başında kafanızı kaldırdığınız an gözgöze geldiğiniz o şahane kulesiyle kaleyi ve manastırı gezmenizi tavsiye ederim. St. Vitus Kilisesi'nde bir konser ya da ayine katılmanız da güzel bir deneyim olacak. Şehir merkezinde bulunan işkence müzesi de ilginç bir deneyim. Tarih ve güzel sanatlara meraklıysanız, Egon Schiele Sanat merkezi'ni mutlaka öneririm. Ayrıca şehrin biraz dışında, 30km uzaklıkta bulunan Rozmberk ve Hluboka kaleleri de ziyaret etmeye değer. Özellikle Rozmberk'teki mahzende mazoşist turistler için bir de parası karşılığı "turist işkencesi" görme imkanı var ki görenler hakikaten memnun kalıyor ve fazla acı ağrı çekmediklerini ifade ediyorlar - ben anlatanların yalancısıyım.. Yine Zlata Koruna ve Vyssi Brod'daki manastırlar da görülmeye değer.

Kent özellikle kano, sal gibi araçlarla Vltava nehrinde çok güzel geziler sunuyor. Yazın şamrellerle serin suları hissetmek de hoş olabilir. Ayrıca özellikle kent çevresindeki Klet  dağı'na (1082mt) tırmanış, ormanlık alanlarda trekking ve yürüyüş de şahane aktiviteler. Dağa arabayla çıkmanız da mümkün ve bir kent yerlisinin bize sır açıklar gibi sessizce verdiği öneriyi; Jaronin Beech orman doğal koruma alanı"nı mutlaka ziyaret etmenizi önereceğim. Gerçekten de sık ve hafif karanlık ormanlık alanda yürürken, insan huzuru buluyor ve bazı anlarda önünüze geyikler ceylanlar çıkıveriyor, çok etkileyici bir deneyim.

Çocuklarla gelen ziyaretçiler için şehre 2km. uzaklıkta bulunan Slupenec At Binme Okulu'nun kısa turlarını ve kış döneminde Lipno Gölü yakınlarında bulunan snowboard ve kayak okulunu öneririm. Özellikle kayak oldukça ucuz seçenekler sunuyor. yaz döneminde yine bu gölün kıyısında kamp yapmak ya da birkaç saat yürüyüş ve yüzme ile ruhunuzu arındırmak da güzel seçenekler tabii.


Bir de özellikle Cesky Krumlov'dan Almanya yönüne devam edecekler için; Münih ile Cesky arasında tam ortada bulunan Passau kentinde bir soluklanma molası vermenizi, Don nehri üzerinde işleyen gemilerle 45dk süren kısa gemi turuna katılıp sonra da St. Stephan Katedrali'nin hemen yanında bulunan Cafe Stephans Dom'un şahane pastalarını ve pralin çikolatalarını tatmanızı önereceğim. Bu cafe ayrıca bir "pralin okulu" olarak da işlev görüyor ;) Oldukça klasik döşenmiş bu rahat cafe'de ayrıca somonlu ıspanaklı krep de şahane ve hele de çay saatinde oradaysanız asla kaçırmamalısınız!

(c) Ceren Mart, 2016.

1 Mart 2016 Salı

Münih'te çocukla gidilecek yerler

Her sene Şubat ayında yaptığımız uzun tatil bu sene eşimin iş yoğunluğu ve diğer bazı sebepler nedeniyle biraz ertelendi. Madem ben yerimden kımıldayamıyorum, o zaman yakınlarımı ve sevdiklerimi çağırıyorum ama gelen giden de yok, bari dedim ufak bir özendirme yazısı yazayım da belki bloggercıklarım gelir, bizi şenlendirir.

Münih, aslında yazın gelmenizi önereceğim bir kent çünkü hem iklim koşulları hem de festivaller, çevre gezileri, dış mekanda doğada uzun zaman geçirebilme fırsatı daha çok yazın yakalanıyor Batı Avrupa'nın genelinde. Ama doğrusu ben şehrimi çok sevdiğim için, dört mevsim gezilebilecek bir kent, baharları ayrı güzel, kışı ayrı güzel, buyrun gelin diyorum! Münih'te gezilecek çok yer var ama çocukla gelecekler için kısa kısa "şehir sakininden öneriler" vermek istiyorum.



İlk mekanımız Deutsches Museum Kinderreich. Gerçekten büyükleri bile günlerce oyalayabilecek potansiyele sahip bu müzemiz çocuklar için de çok güzel bir bölüme sahip, en miniklerin bile ilgisini çekecek trenler, özellikle 2-10 yaş grubu çocukları cezbediyor. Kendinize evler inşa edebileceğiniz kocaman lego bölümü, daha büyükler için deney odaları, teknoloji bölümü ile neredeyse bir tam gününüzü geçirebilirsiniz. Ayrıca Pazar günleri Münih'teki müzelerin neredeyse tamamının sadece 1 Euro olduğunu da belirteyim. Yine müze kategorisinde bir de çok bilinmeyen Balon Müzesi var, gerçekten çok etkileyici.



İkinci mekanımız, benim son 2 aydır keşfettiğim ve neredeyse haftada bir gittiğim Kinderkunsthaus. Bu sanat atölyesi özellikle görsel sanatlara meraklı çocuklar için çok güzel programlar sunuyor. Çocuklar anne babalarıyla ya da yalnız katılabiliyorlar, boyama, baskı, bilgisayarlı çizgi film atölyesi, bilgisayarlı çizim atölyesi, heykel bölümü ve video sanatları bölümleri ile yine en az 3-5 saat geçirebileceğiniz ve aile boyu eğlenebileceğiniz, yaratıcılığınızı besleyebileceğiniz bir sanat evi - ayrıca özellikle yağlı ve suluboyalarla çalışırken evinizi de batırmamış oluyorsunuz ;)



Üçüncü mekanımız Poing Vahşi Yaşam Parkı, sadece Münih ve çevresinde yaşayan ren geyikleri, ceylanlar, keçiler, yaban domuzları, kurtlar ve çeşitli kanatlıları görmekle kalmayıp, vahşi olmayanları elinizle besleme ve sevme imkanı da bulacağınız, hayvanların kocaman park alanı içinde özgürce dolaştıkları çok hoş bir ormanlık alan. Ayrıca en küçüklerden büyüklere, her yaştaki çocuğu ve hatta anne babasını mutlu edebilecek bir oyun alanı var ki, dillere destan. Yazın giderseniz mayo da götürün ve sulak, çamurluk alanlarda keyif yapın derim. Yine özellikle yazın kurulan bira bahçesi ile benim en favori ve neredeyse her hafta çocuk parkına gittiğim mekanlarımdan biri olan, dört mevsim geyik ve ceylanları besleyebileceğiniz Hirschgarten de güzel bir alternatif. Tabii ki Münih Hayvanat Bahçesi benim gibi "hayvan hapishanesi"ne karşı olan ebeveynler için bile bol geniş ve doğal alanı ile güzel bir başka alternatif.



Sadece yaz döneminde açık olan Beeren Cafe'lerde su oyunları, saman üzerinde zıplamalar, keçi ve atları beslemeler ve dalından çeşit çeşit meyve koparıp yemeler dışında bir de tüm gün ayaklarınızı uzatıp keyif yapma imkanınız var çünkü çocukları oyalayacak bir sürü oyun ve kum alanı, bobbycar varken yanınıa bile gelmiyorlar. Tabii ki yine sadece yaz döneminde çevre göl ve Isar'da yüzmeyi de mutlaka öneririm ama dikkatli olunması, girdaplara ve buz gibi suya özellikle dikkat edilmesi kaydıyla.

Dördüncü mekan(lar)ımız özellikle kış döneminde çocuklarına oyun alanı arayan aileler için,Winterspielplatz ve 4 mevsim açık olan Coco Loco KinderparkPeppino KinderlandJux und Tollerei de güzel seçenekler.



Çocukla çok keyifli ve bir o kadar da dinlendirici spa keyfi için Westbad'ı öneririm çünkü hem açık ve kapalı alanda sıcacık suyu, kocaman kaydırağı var, hem de çok küçükler için çok sevimli bir bebek havuzu. Ayrıca haftanın belli bir gününde bebek saunası da bebekli anneler için çok eğlenceli.

Son mekanımız özellikle çocukla Pazar kahvaltısı / brunch arayanlara özel; Leonardo Royal Hotel hem çocuk bakım hizmeti sunuyor hem de gerçekten lezzetli ve bol çeşitli brunch imkanı var. Rezervasyon gerekiyor ama gittiğinize değiyor.

Münih'e gelmeyi planlayan çocuklu aileler için, yaz kış gidebileceğiniz tüm bu mekanları özellikle, fiyatların yüksek olmayışı, kalabalık olmayışları, hijyenik, sakin ve sadece çocuklar için değil tüm aile için eğlenceli alanlar olmaları nedeniyle can-ı gönülden öneririm. Ayrıca; gelince haber verin de biz de size katılalım :) İyi seyahatler!

Ceren, Şubat, 2016.

29 Şubat 2016 Pazartesi

Herkes mutsuzken mutlu olabilmek

Bir önceki yazımda eksik kaldığını hissettiğim noktadan devam..

Ülkemizde olan biten akılalmaz olaylar hepimizi deney kutusunda yaşayan ve her yaptığına elektrik şoku almaktan şaşkına dönmüş, artık olan biten en absürd olaylara dahi sesini çıkarmayan, anormali normalleştirmiş bir deney faresi gibi hissettiriyor. Psikolojideki karşılığı "öğrenilmiş çaresizlik".

Bir fareyi suya atarsanız, hemen çırpınmaya, üstüne çıkıp hayatını kurtarabileceği kara parçasını aramaya çalışır. Bu fareyi defalarca boğulmanın eşiğine getirirseniz, sonunda suya attığınızda çırpınmamaya, karayı aramamaya başlar. Öğrenilmiş çaresizlik, yaşam içgüdüsünün bile önüne geçer. Toplumca bulunduğumuz noktanın bu olduğunu düşünüyorum. Yoksa neden bunca olup bitene sesimizi çıkartmadan duruyoruz, bir açıklaması yok..

Son zamanlarda bloglarda ve sosyal medyada tüm yazılar "ülkede olan biten buyken yazmak içimden gelmiyor.." diye başlıyor ya da "bu yazdıklarım çok önemsiz geliyor.." diye devam ediyor ya da "artık diyecek bir şey bulamıyorum.." diye bitiyor. Bir de bu konulara hiç değinmeyenler var (ki diğer bloğumun içeriği nedeniyle orada ben de bu apolitik gruptanım), bunları da en iyi niyetle biraz sığ, vurdumduymaz, bencil görüyoruz.. Bir de çok az sayıda da olsa olan bitene çok temiz verip veriştirenler var.

Ben şahsen sıkıldım artık ülkedeki çıkmazdan. Bahsetmek içimden gelmiyor. Aklım devamlı ölen, hakkı yenen insanlarda tabii ki ama yazacağımı yazmış, söyleyeceğimi söylemiş gibi hissediyorum. Öğrenilmiş çaresizliğe boyun eğdim, çırpınmak yerine olan biteni normalleştirmek, kendi aklıma sahip çıkmak, kendi yaşamımı optimal mutluluk düzeyinde sürdürmek gibi bencil ihtiyaçlar içindeyim. Haberlerden, sosyal medyadan uzaklaşınca bu mümkün. Üç maymunu oynayınca.. Ama sığlaşıyorsun, için ıssızlaşıyor. Daha doğrusu layıkıyla kendi yaşamımı güzelleştirebilsem daha da zenginleşmiş hissedeceğim de, ben yapamadım, sosyal farkındalığın önüne geçemedim..

Diğer blogda bu uğurda baya debelendim. İçerik sadece annelik olunca iş daha kolay, zaten orayı okuyan da anne, cevap aradığı sorular farklı. Ama sığlaştıkça sığlaştı. Bir de memleketten uzakta geçen bir yaşam var orda, gerçekleri farklı. Mutlu, sığ, kendi dünyası içinde bir blog.. Sıkıldım. Biraz ara istedim okuyucularından, bilmiyorum döner miyim.. Şimdilik dönesim yok.

Mutlu bir liman gibiydi benim için. Mutlu derken, göreceli tabii. Hani şu yandaki fotoda çok iyi özetlenmiş bulunan cicili bicili her daim çocuğunu öven, minik çam kozalağı bloglardan değildi, baya çatır çatır analığa verip veriştiren bir blogdu (hatta o cicili bicili, tüm dünyası çocuk kahkahaları ve mis kokulu lavanta dalları arasında geçen "gerçek anne"lerden sen ne biçim anasın, insan çocuğunu yerer mi böyle diye azar işittiğim oluyordu belirli aralıklarla - kim takar). Ama mutluydum çünkü hafifti, benden beklenen sadece annelik halleri ile ilgili yazılardı, arada da işte kadınım, çalışıyorum, hobim var, boş değilim ha diye hatırlatıyordum okurlarıma, gül gibi geçinip gidiyorduk.. Ha böyle yazdığıma bakmayın, samimiydim. O yüzden seviliyordum. Ben de seviyordum bloğumu, geniiiş yaşam okyanusum içinde minik bir "tropik ada" olarak seviyordum.. Hani yağmur ormanlarında bir kabile bulmuşlar, bunlar beyaz adamı ve modern yaşamı hiç bilmiyor yaklaşmaya çalışana oklarla saldırıyormuş ya.. O kabilenin kendi içindeki sakinliğini yaşıyordum ben.

Sanırım beni sıkan tropik adanın rutin sakin ve huzurlu yaşamı dışında, okyanusun gerisindeki gerçek dünyada olup bitenler oldu. Yani herkes mutsuzken benim inadına mutlu olmam. Mutluydum evet.. İnadına mutluydum.. Seçimlerin sonuçlarını alalı beri "demek ki bunu hak ediyor bu insanlar"a indirgediğim bir politik fikrim vardı ve zaten yurtdışında da yaşadığım için gittikçe uzaklaşmış, yabancılaşmıştım kültürüme, artık gerçekten umursamıyordum.

Taş değilim. Ölen insanlara içim acıyor. O caddelerde ben de yürüdüm hayat boyu, teyzem bombadan yarım saat önce geçmiş sokaktan.. Ama günlük yaşamımı etkilemiyor, kendi iç huzurum, ailemin bütünlüğü sanki daha önemli geliyor. Elde olana şükrediyor geçiyorum, fazla aklıma takmıyorum. Bombanın ertesi günü yemek resmi paylaşmak içimden gelmiyor ama paylaşana da "vay şuursuz" diyemiyorum. O ayrı, bu ayrı, dün üzüldük, bugün şuna sevindik, insanız. En yakınımız ölüyor, akşama karnımız acıkıyor.. Hayatın gerçekleri..

Çocuk toplum olduğumuzdan bahsetmiştim. Kendimizi dünyanın merkezi gibi görüyor, ötekine karşı hiç bir empati duymuyor, hep ben, önce ben, ilk ben diyoruz. Sorumluluk duygumuz, adalet anlayışımız, etik bilgimiz sıfır. Cezalar ve ödüllerle yaşıyoruz, kendi başımıza karar veremiyoruz. Çocuğuz daha, büyümedik.. Fakat çocuk topluma yaşatılanlar çok ağır travmalar, iz bırakıyor, çocuk toplum olduğumuz için bunlarla nasıl başa çıkacağımızı bilemiyoruz. Aklımız karışıyor. Bir yandan "üzül şimdi, gülme!" diyoruz kendimize, öteyandan çocuğuz, iki dakika sonra aklımıza oyun düşüveriyor. Ne yapacağımızı bilemiyoruz, bir büyüğümüz bize nasıl davranacağımızı söylesin de öyle davranalım istiyoruz. Hep "büyüğümüz"ün bizi terk edip gittiği o meçhul yerden geri dönmesini ve bize yeniden çeki düzen vermesini bekliyoruz, güce tapmamız ve sırf güçlü diye başımızdaki belaya baş kaldırmak yerine şakşak tutmamız da bundan..

Kısaca; mutlu olmak biraz sığlaşmayı, vurdum duymazlığı, fazla hassas olmamayı da içeriyor. Bunları kaldırabilirseniz buyrun, mutlu olmak çok basit. Tüm algılarınızı kapatın dış dünyaya, kendinize küçük sakin rutin güvenli bir ada yaratın, sizden mutlusu yok. Ama uzun vadede, azıcık düşünen, okuyan, araştıran biriyseniz.. Nçık.. Gitmiyor..

26 Şubat 2016 Cuma

Sadeleşmek üzerine

Her Şubat ayı sonunda olduğu gibi, artık kışın bir an önce dinmesini, çimenlerin yeşillenmesini, ufak tefek çiğdemlerin belirmesini bekliyorum. Beklerken de kafamı çeşitli yaşam öğretilerine takıyorum. Sadeleşmek ve sufizm benim için bu kışın konularıydı.. Daha önce yaşamımı sadeleştirmek için neler yaptığımdan burada bahsetmiştim. Fakat insan bir kere sadeleşmeye başladıysa, artık bu bir tutku haline geliyor ve belirli aralıklarla kendi kendini gözden geçirme ihtiyacı içine giriyor. Yine bu hafta başı, 6 aylık olağan sadeleşme krizim tuttu.

Tanrıya inanıyor ve kendimi sufizme yakın görüyorum. Felsefi değerler ve uygulama alanlarında kendimi yakın hissettiğim, korkulası ve cezalandırıcı bir tanrı yerine sevgiyi koyan bir yaklaşım; sufizm. Yine sadeleşmek de aslında sufizm inancının binbir kolundan biri. Sanırım bendeki sadeleşme "kapitalizm karşıtlığı" ya da "bu dünyada hiçbirşey iyi gitmiyor, o zaman ne anlamı var?" türü bir nihilizmden değil de, birebir sevgiye ulaşma, iç huzuru bulma, kendimi benden daha büyük ve anlamlı bir bütüne tamamlama ihtiyacından kaynaklandı. Sadeleşme yolunda ufak ama emin adımlarla yürüdüğümü hissediyorum..

Fakat bu arada dediğim gibi, dengeyi tutturamazsanız özentiliğe kayma tehlikesi gerçekten büyük. Mesela bir yanda yaşamı maddiyattan sadeleştireyim derken en azılı kapitalizm düşmanlarına taş çıkartacak denli az eşyayla yaşamaya başlayan insanlar var ve bunu bir "moda akımı" şeklinde satıyorlar. Katie Roberts'in 1 senedir tek bir şey satın almamış olması gibi.. Öteyanda gerçekten en gerekli şeyleri bile alacak maddi gücü bulamayan insanlar var ve bunu "yaşam sınırında fakirlik" kabul ediyoruz. Yani denge kaymış, amaç sapmış gibi..

Bir de işin nihilizm yanı var yani bazen bu tip "farkındalık geliştirme" davranışları aşırı bir hal alıyor ve obsesifliğe dönebiliyor. Aynen bir anoreksiğin iskelet vücudunu şişman sanıp korkması gibi, aslında "kapital"in gücünü doğru kullanmayı tamamen göz ardı etmek ve yaşamı sadeleştiriyorum derken içini boşaltmak, keyfini kaçırmak, işi misyona çevirmek de bir hastalık.. Aynen "dışarda insanlar ölüyorken ben mutlu olamam" diyen ortalama bir iyi niyetli Türk vatandaşı gibi; olan biten tüm kötülükler nedeniyle kendine mutlu olmayı yedirememek; kalbi kurutmak, gülmeyi unutmak, sevmeyi unutmak, mutlu olmayı unutmak gibi..

Sadeleşelim derken bomboşluğa düşmemek, nihilizme kaymamak ya da yaşam koşulları gerçeğinden uzaklaşıp bunu üst sınıfın yeni bir hobisi olarak algılamamak ince bir denge. Yani hem alçak gönüllü olacaksın, hem farkında olacaksın, hem empati duyacaksın hem de bunca yaşanana rağmen,  yine mutlu, umutlu, inançlı kalacaksın.. Çok zor bir denge.

Fotoğraflar: Arteide

25 Şubat 2016 Perşembe

Saate bakmadan yaşamak

Sevgili Handan demiş ki kendi kendine; "saate bakmadan bir gün geçirebilir misin?". Bu sorgusu çok hoşuma gitti çünkü bana kendim hakkında hiç dikkat etmediğim bir ufak ayrıntıyı fark ettirdi: ben 20 senedir saat kullanmıyorum! Yani kol saatim yok, beni tanıyanlar telefonumla nasıl bir "mesafeli ilişki" yaşadığımı bilirler, yani saati tek görebileceğim yer bilgisayarım, o da açıksa.. Fakat günlük hayatımda saat kullanmadığım halde, tuhaf bir şekilde biyolojik saatim dakikasına kadar doğru işler. Bana saati sorduğunuz zaman genellikle doğru bilirim, en fazla 3-4 dakika hata payı olur.. Dolayısıyla çok absürd bir durum olmadıkça randevularıma geç kalmam, hiç bir programım aksamaz, işlerim tıkır tıkır gider.. Tuhaf değil mi? Bence de..

Bunun nedeni sanırım 20 senenin getirdiği alışkanlıklar. Bir kere, sabah dakika dahi sektirmeden 07.15te uyanıyorum. Evet içimdeki çalar saat çalıyor sanki. Duşumu alıp hazırlanmam genellikle aynı süreyi alıyor, eşimle aynı saatte evden çıkıyoruz ve o saatsiz yaşayamayan aşırı dakik bir Alman olduğu için geç kalmayacağıma güveniyorum. Gün içindeki programımdaki olası gecikmeleri aklımın bir köşesine not ediyor, buna göre "hmm programımdan 15dk saptım galiba, şu 15dk'lık ekstra işi iptal etmeliyim" gibi ayarlamalar yapabiliyorum. Tabii yine biyolojik saatim yani karnımın acıkması, çişimin gelmesi, öğleden sonra 3.30'da yaşadığım "tatlı krizi" gibi hatırlatmaları da dikkate alıyorum. Ama en önemlisi; günü gözlemliyorum yani beynimin bir köşesinde sürekli çalışan bir saat var ve bu saat ufak çevresel ayrıntıları bilinçaltında asla kaçırmıyor; mesela bir kilisenin tek çanı herhangi bir saatin 15dk geçtiğini hatırlatıyor ya da çalışma masama vuran güneş, gölgelerin boyu gibi ayrıntılar.. Günün saatine özgü sesler oluyor bir de, mesela çöp arabasının sesi, trafiğin öğle saatlerinde hızlanması gibi. Çocukların okuldan dönüş sesleri var mesela.. Evdeysem; rutini seven bir komşunun eve giriş sesi, anahtarının kilitte dönüşü. Ya da kaloriferin otomatik açma kapama sesi, yine gölgeler ve ışığın gücü..

Biyolojik saatimi tek etkileyen; çok nadir, genellikle hastalığa alamet olarak yaşadığım öğleden sonra uykusu. Hele ki bu uykuyu 1 saatten fazla tuttuysam ve gün batımına yakın saatlerde yaşamışsam vay halime.. Tüm ritmim bozuluyor, gün batımını gün doğumuyla karşılaştırdığım "Aman tanrım yoksa tüm geceyi koltukta mı geçirdim?" dediğim zamanlar bile olmuştur (çocuksuz hayatta tabii, artık öyle uzuuun uykuları ara ki bulasın..)

Kısacası; saat kullanmaya kullanmaya kendim saat olmuş vaziyetteyim. Tuhaf ki ne tuhaf!

13 Şubat 2016 Cumartesi

Anneliğin nesi kutsal?

Birkaç senedir takip ettiğim bir blogger geçen sene anne oldu. Severek takip ettiğim farklı yelpazedeki ilgi alanları, seyahatleri, eşiyle ve dostlarıyla günlük yaşamında yakaladığı hoş kareler, akıcı ve neşeli dili, daha o ilk ultrason yazısıyla birlikte akııııp gitti, yerine devamlı çocuğunun gelişimini anlatan, kendisinden önce kimsenin karşılaşmadığı bebek bakım sorunlarına sanki ilk defa ona, ilk defa yukardan bir aydınlanmayla gelmişçesine çözümler bulduğu, çözümleri kanun hükümleri gibi yazdığı, çocuktan başka tek bir post yazmadığı bir blog geldi.. 1 seneyi aşkındır bu şekilde, çok canımı sıkıyor ama hala içimde bir umut, ha bugün ha yarın, bir gün o güzel farklı tonlara geri dönecek diye bekleyip duruyorum. Ama dönmüyor. Son önerili yazısını sıkıntı içinde okurken demin, artık o renge asla geri dönmeyeceğini fark ettim ve bloğu takibi bıraktım..

Ben bu şekilde düşünüyorsam acaba eşi, yakın dostları, hatta ara sıra belki de kendi ne düşünüyordur acaba? Acaba hiç özlemiyor mudur o eski çocuksuz ama renkli hayatını? Hiç mi eksikliğini duymuyordur başka türlü yazılar yazmanın keyfini?

2,5 sene önce ben de anne oldum. O zaman farkettim ki; insan bir süre devamlı çocuğundan bahsetmek istiyor, sanki dünyada ilk defa o anne olmuşçasına, ondan başka hiç bir kadın böyle hissetmiyor sanarcasına, tuhaf bir tutkuya kapılıyor.. Bağlanma deniyor buna, bir bebeğin tüm o ağlama krizlerine, uykusuz bırakmasına, üstüne başına ağzına dahi etmesine rağmen onu sevip koruyabilmen için genlerine işlenmiş, sadece ilk aylarında koca gözleri, minik burnu ve tuhaf sevimli halleri olmasa çekilir hiç bir tarafı olmayan o tuhaf canlının hayatta kalabilmesi için.. Tuhaf bir ruh hali.. Sonra yavaş yavaş o bulut dağılıyor, çok seviyorsun tabii ama dengeli seviyorsun artık. Tutkuyla değil, saygıyla, neşeyle, şaşırarak falan seviyorsun. Çok güzel bir duygu gerçekten, dilerim Allah isteyen herkese kısmet etsin..

Ama sadece doğurmakla mı oluyor, bence asla! Hayır. 14 senelik can dostum köpeğimi şimdi kızımı nasıl seviyorsam öyle sevdim, biliyorum ne eksik ne fazla.. Ya da çiçeklerini seven, onlarla konuşan, öpen bir kadını gördüğümde "işte annelik hissi" derim, hiç tereddütsüz. Ya da tutkuyla bir kitap yazan bir kadın, bir adam gördüğümde, gerçekten ilgi duyduğu konuda bir tez yazan akademik gördüğümde, bu da annelik işte derim. Ayırmam. Hepsini yaşadığım için bu örnekleri vermek geldi içimden, hepsinde kızımdaki annelik hissini hissettiğim için.. Annelik hissi üretmek demek, sevgi demek, ondan gelen bir tepkiye ya da gösterdiğin emeğin sonucuna hafif bir gururla karışık neşeli bir kahkaha atıvermek demek.. Hepsi annelik hissi.

Kutsal mı? İçine yaratıcılık katılan her eylem biraz insanı tanrıya yakınlaştırdığı için kutsal tabii. Ama sadece doğurmak, hele hele doğurduysan görevin olan beslemek, gecenin bir yarısı uykundan uyanmak, tüm gün onun peşinde oyun oynarken çayını sıcak içememek kutsal falan değil bence..

Bazı kadınlar sırf anne oldular diye kutsal görünmek istiyorlar sanırım. Saçını süpürge eden, kendi hayatını bir tarafa bırakan, çocuğunu dünyanın merkezi sanan anne.. bence kutsal falan değil resmen ruh hastasıdır. Çocuğa layıkıyla bakım ve sevgi vermek tabii ki görevi ama kendine bakmak, eşine dostlarına hobilerine zaman ayırmak, zamansızlıkta zaman yaratmak, hayatı sadece anneliğe indirgememek de lazım. Asıl kutsal olan, anne olduktan sonra hala kadın ve insan olabilmek.. Hala üretebilmek, hala çocuğundan başkasını da sevebilmek, başka şeylere ilgi ve heyecan duyabilmek, başka çocukları da düşünebilmek..

Devamlı çocuğundan bahseden anne bloğlarına karşı değilim, benim de var öyle bir bloğum (hoş ben çocuğumdan çok annelik maceramı yazıyorum diye avutuyorum biraz kendimi ama) ama bloğunu anne bloğuna çeviren ve eskiden yazdığı rengarenk yazıları unutuveren bloglara karşıyım. Bu şekildeki annelere de karşıyım.. Böyle bi silkelemek "yahu ilk doğuran sen değilsin, kafayı mı çizdin kızım, dışarda hayat var, kendine gel" demek istiyorum.. Ben mi anlamıyorum bu annelik işinden, bilemedim ki?! Bir kısmımız doğuruyor, bir kısmımız doğurmuyor, bir kısmımız doğuramıyor ama hepimiz insanız yahu, hayat rengarenk, doğurunca daha bir insan olunmuyor, hayatta binlerce farklı güzellik var, binlerce yaratma hazzı var, büyütme hazzı var, emek verme hazzı var.. Anneliği bu denli kutsallaştırmak nedir bilemiyorum, acaba başka birşey olamamanın ezikliği midir?

12 Şubat 2016 Cuma

Adalet.. Sadece bir kadın adı.

Bugün bu ülkeye, özellikle de adalet sistemine verip veriştirmek istiyorum. Çünkü bu sistemde hakkım yeniyor benim. Hakkımı savunma hakkımı kullanmak istiyorum. Ama yapamıyorum. Uzun yıllardır yurtdışında yaşayan insanlar için, kontrasttan gözlerin kamaşması ve yanlış giden herşey için verip veriştirmek ne kadar kolay diyorsunuz, değil mi.. İçinde yaşayınca sanki insan daha bir normal görüyor aksaklıkları, kabulleniyor, çemberin dışına çıkmaya gör, herşey batıyor sana. Yine de konuşamıyorsun çünkü "yaban"sın, içinde yaşamadıkça konuşmaya hakkın yok..

Türkiye'de, doğru yolda yürümeye çalışan, hak hukuk değeri bilen insanların çoğu en az 1-2 defa adliyelik olur. Kuraldır bu. Çünkü hukuk sistemi haklıyı değil, haksız kişiyi savunmak üzerine kurulmuştur. Doğaldır bu, çünkü hiç bir masum insan suçu kesin olarak kanıtlanmadıkça suçlu sayılmamalıdır. Çok doğrudur. Fakat adliyeler suçlulardan ziyade doğru insanlarla dolu bugün. Birine acıyıp borç vermiş doğru insanlarla, birine yardım olsun diye senet imzalamış, şahit olmuş insanlarla, birinin hakkı yenecekken kendini ne atıp savunmaya kalkanlarla, bir haksızlığı içine sindiremeyip adliyeye taşıyanlarla ya da gündüz gözüne hakkı yenmiş mazlumlarla doludur.. Gerçekten suçlu olan insanlar ise, pişkin pişkin dışarda elini kolunu sallayarak gezer ve "gördünüz işte dokunamazlar bile" diye hava atar bu adli yetersizliği kendilerinin "doğruluğu" bile ilan edecek derece cüretkarlaşırlar..

Her masum insanın ortalama 2 defa adliyelik olması bundandır bizim memleketimizde.. Ben 36 yaşındayım ve kendime ait 2 dava, ailemin çok yakından takip ettiği bir çok dava ile yüzleştim şu yaşam yolumda. İlki vakti zamanında ülkemiz kirlenmesin, batının çöpü olmasın, bizde gani gani bulunan doğal enerji kaynakları varken nükleerle insan ve çevre sağlığı riske atılmasın diye giriştiğim uluslararası bir çevre eyleminden ötürü. 1 sene sürdü dava sonra "suçsuz"luğum anlaşıldı.

İkincisi tasmasız gezdirilen ve defalarca başka hayvanları öldürmesiyle, insanları yaralamasıyla tanınmış bir köpeğin ve canımdan canın kanlar içinde kucağımda yatarken bana "üzülme üzülme, yenisini alırım sana" diyen psikopat sahibinin koparttığı canın acısını kaldıramadığım için. 2 sene sürdü dava, sonra insan müsvettesi "suçlu" bulundu.

O 2 sene içinde ben davalara gidip gelirken, kaybolan evrakları ararken, öğle arasından bir türlü dönmeyen hakim beyi beklerken, bir sürü şahite rağmen hala olayı anlayamayan bilirkişilere defalarca yaşadığım o kabus dolu anları anlatmak zorunda kalırken, sonunda bu dava zaman aşımına gider bence umutlanmayın hiç bile denmişken.. Bu ülkede adaletin bu derece bozuk olabileceğini ilk defa o zaman görmüşken.. Bir tek şeyi öğrendim; adalet, bir kadın adıydı ve en ateisti bile "yukarda Allah var, o kimsenin hakkını yerde bırakmaz" demeye yönelten bir başka sisteme de hukuk deniyordu.. Davayı kazandık ama umudumu, hukuka olan inancımı kaybettim..

Tam 2,5 senedir evinin önünde motosiklet çarpmasıyla yitirdiğimiz ananeciğimin davası sürüyor. Bugüne dek bir sürü olay yeri tesbiti, şahitlerin dinlenmesi, bilirkişi raporları geçti gitti. Mevsimler yıllar geçti. Dava bitmiyor. Bitirilemiyor. Motorsikleti kullanan kişinin ehliyetsiz oluşu, yaşlı bir kadına çarpacak derece dikkatsiz sürüşü bunlar önemli değil. kafadan üç rakamlı sayıları toplayan, her sabah gazetesinin köşeyazılarını dahi okuyan, hayat neşe dolu ananeme "bunamaya başlamıştı" diye iftira ediliyor, öyle olmadığını kanıtlıyoruz bu sefer yaşlı kadınların evde oturması gerektiği kanununu bilmediği için "ne işi varmış evinin önündeki caddede" deniyor, evraklar isteniyor, şahitler defalarca çağırılıyor artık yaşlı insanlar gidip gelmekten yorgun, ailem her davaya katılıyor, şubat ayında buz gibi yazlık eve gidiliyor, bir de bakılıyor hakim hastaymış gelememiş, bahar geçiyor yaz geçiyor, mevlütüne lokma dökülüyor, sonbahar geçiyor kış geçiyor.. Bitmiyor.

Ben şaşırmıyorum artık, bana normal geliyor, normalimiz bu.. Ama ağır geliyor be dostlar, çok ağır geliyor.. Çekip gitmişim ülkeden, burdaki kuralları kanunları öğrenmişim. Gözüm açılmış. 30km ile gideceksin mahalle arasında denmiş, anaokulu önünde 7km denmiş, 7 yahu 7! Herkes uyuyor, herkes dikkatli. Neden? Çünkü 35ile gittin, bir çocuk ya da yaşlı önüne fırladı, çarptın, kaçarı yok, bir saat sonra hapistesin! Kaçarı yok. Neymiş ananeme çarpan adamın o sıra karısı hamileymiş! Karısı hamile diye adamı masum ilan edecekler.. Benim kızım 3 aylıktı ananem vefat ettiğinde, 1 hafta sonra gidecektik Türkiye'ye, sadece 1 hafta kalmıştı kızımı görmesine, kucağına almasına.. O adamın çocuğu babasıyla büyüdü 2 yıldır. Her çocuğun hakkı analı babalı büyümek ama peki benim kızımın büyük ananesini, annesini büyüten o muhteşem kadını tanıma hakkı? Yok.

Ve ben her mahalle arasında araba kullanırken aman diyorum aman dikkatli ol, bir anlık dikkatsizlik birinin canına, senin küçücük çocuğundan ayrılıp hapse girmene malolur aman dikkat et. Çünkü senin yavrun kadar başkasının yavrusu da hak ediyordu yaşamayı ve sen aldın o canı sevenlerinden... Sen bu dikkatsizliği yaptıysan, biri seni ehliyetsiz o sokağa saldıysa; yeriniz hapishane, ana da olsan baba da olsan yerin hapishane. Ama bizim memlekette adalet yerini bulana dek sen zaten yolunu buluyorsun, değil mi?

Ama masumsan, birine kefil olduysan, birinin hakkını aramaya kalktıysan.. Hemen tepene binerler. Annem mesela doktorluk mesleğini yaparken resmen korumalara ihtiyaç duyuyor hale gelmişti, bir ara doktor dövmek moda olmuştu. Allahtan emekli oldular da kurtuldular bu "yüce" meslekten. Aynı şekilde sadece çalıştığı kurumu daha iyi bir konuma getirmeye kalktı diye eski erkek arkadaşıma "mesleği kötüye kullanma"dan dava açıldığını, çarşaf çarşaf fotoğrafının gazetelere konduğunu duyduğumda "al işte, kesinlikle iftira asla yapmaz ama adını nasıl temizleyecek" dediğimi düşündüm, neyse ki suçluluğu kanıtlandı ama yaşadığı strese bak.. Bunun gibi bin tane sayarsınız siz de, biliyorum..

Bitmiş.. Sistem de bitmiş, adalet de bitmiş.. Bir tek bizim dava hala bitmedi.. Allah'a havale edecekmişiz, haşa, zaten tüm yaşamımız onun elinde, kadere inanırım, ilahi adalete inanırım ama Allah bize beyni neden vermiş, herşeyi ona havale edeceksek toplumun sistemin hukukun ne anlamı var, o zaman herkes orman kanunlarını kullansın nasılsa öbür tarafta iahi adalet var, vur patlasın çal oynasın o zaman... Hayır Allah'tan önce, bu dünyada da ceza çekilmesi lazım.. Yoksa ne anlamı var ki..?

Hamiş 1: Fotoğrafta ben, anenem ve dedem ile, onların hep anlattığım falezlere kurulu evlerinin kocaman balkonunda.. O balkonda geçen her saniye meğerse, Orhan Pamuk'un değimiyle "yaşamımın en mutlu günleriymiş, bilemedim.."

Hamiş 2: "Adalet; sadece bir kadın adı bu ülkede" sözünü geçen yıllarda duymuştum ama kimin söylediğini bulamadım, eğer orjinalini bilen varsa, lütfen belirtsin, emeğe saygı duyduğum için kaynak olarak eklemek isterim..

28 Ocak 2016 Perşembe

İslami terör olur mu, olmaz mı?

Geçenlerde bir kaç arkadaşımla tartışıyorduk, konu son zamanların sıcak konularından: "İslami Terör". Arkadaşlarımdan biri oldukça inançlı bir müslüman, diğeri protestan hıristiyan. Müslüman olan arkadaşım "İslami terör diye bir şey olamaz, baştan yanlış bir terim bu, sadece müslümanları karalamak için dinle alakası olmayan bu teröristleri kullanıyor medya" diyor, diğer arkadaşım ise "ama dünyanın heryerinde müslüman kimliğiyle insanlar diğer dinden insanlara saldırıyor, hunharca katlediyor, tabii ki bunu dinle bağdaştırmak doğal" diyordu.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben İslami Terör'ün terim olarak anlamsız olduğunu düşünmüyorum çünkü siyasi rejimi ya da yaşam tarzı İslam olan ülkelerin geneline bakıldığında gerçekten de azınlıklara ya da kendisiyle karşıt görüşte olanlara dair bazen "cihad" adı bile verilen terörist eylemler olduğu bir gerçek. Bunu yadsımak, odadaki kocaman fili görmemek demektir. Ama İslam dininin özüne bakıldığında terörist aktiviteler ne kadar meşru, işte o tartışılır..

İslamda cihad kavramı yanlış anlaşılıyor, Hz. Muhammed bile savaşlarında şu şu şu kriterlere uygun davranıyordu, bunlar terörle hiç bağdaşamaz diyen bir kesim var. Kısmen haklılar. Fakat Hz. Muhammed'i kıstas alarak İslam dinine bakarsak, zaten dinin orjinalinden apayrı bir dine dönüştüğünü, kendisi geri gelse ümmetinin durumuna üzüleceğini de düşünen bir kesim daha var. Ben din uzmanı değilim, o nedenle bana bu konuda laf düşmez ama kendisini inançlı gören bir kişinin sadece bir başkası kendinden farklı düşünüyor diye eline kılıcı alıp ona saldırmasını da "akıl hastalığı" emaresi olarak gördüğümü söyleyebilirim. Müslüman kardeşlerimizin hakkı yeniyor diye dünyanın bir başka yerinde budist olan insanlardan üstün olduklarını ve daha fazla hakka sahip olmaları gerektiğini de düşünmüyorum. Ya da hıristiyan bir insana "yanlış yoldasın, benim yoluma gel" demeyi de kendini bilmezlik olarak görüyorum. İnançlar tartışılır, renkler gibi, kim neyi beğeniyorsa, neyin doğru ve mantıklı olduğuna inanıyorsa, onunla yoluna devam eder ya da etmez. Bunlar kişisel konulardır.

İslami teröre en fazla tepkiyi kendini müslüman görenlerin vermesini beklerim çünkü bu insanlar dinlerine sövüyor. Fakat tuhaf olan, kendini müslüman lanse edenlerin İslami Terör'e gizli ya da açık destek veriyor olmasıdır. Bu da bizzat terörü islami yapar, islam dini açısından meşrulaştırır. İslami teröre açık ya da gizli destek veren müslümanlar aslında ince bir buz üzerinde yürüyorlar çünkü o terör dönüp dolaşıp, gelip yine en çok gariban müslüman kardeşlerini vuruyor. Belki de doğal seleksiyon demeli, fazla düşünmemeli ama kurunun yanında yanan yaşları gördükçe, insan tepkisiz kalamıyor işte..

Geçen gün izlediğim bir dizide çok güzel bir söz geçti; "dünya dönmeye başladığından beri her insan gurubu, kendinden sonra gelen nesilin bozulduğunu, dünyanın sonunu getirecek bir yanlışlık ve sapkınlık içinde olduğunu söyler durur ama dünya dönmeye devam eder" diye.. Çarklar arasında bir dişli..

Almanya'da Suriye'li göçmenlerle çalıştığımdan bahsetmiştim. Doğrusu bu kesime bakış ilk baştaki heyecanını yitirerek, özellikle Paris ve Köln'de yaşanan terör olaylarından sonra daha "realist" bir hal aldı. İnsanlar yabancı düşmanı olmasalar da, yabancılardan korkuyor, kendileri gibi olmayandan rahatsızlık duyuyorlar, bu bir gerçek. İlk başlarda yaşanan ellerde çiçeklerle karşılamalar falan hep bitti, artık Merkel'e "daha fazla gelmesinler, almayalım, altyapımız yok kaldıramayız" baskısı var. Çok da akılalmaz bir durum değil bu, o kadar kontrolsüz ki sınırlar, masumun yanında ne olduğu bilinmeyen insanlar da girdi "içimize". Bunun etkilerini de günlük hayatta görüyoruz artık. Müslümanlara karşı genel bir "eğitimsiz, sosyo ekonomik düzeyi düşük kesim" inancı var, ki bu doğru ne yazık ki.. Müslümanlar da bu kalıp yargıları kırmak için pek çaba göstermiyorlar.

Bu işin sonu ne olacak bilmiyorum. Büyük ihtimalle Avrupa genelinde krize neden olacak göçmenler ve belki de Avrupa Birliği'nin sonunu getirecek. Terörle ya da ekonomik anlamda AB'yi zorluyor ve tepki çekiyorlar. Keşke kafa yapıları arasında bu kadar derin uçurum olmasa, İslam altın çağında ortaya çıkardığı bilim insanları ve düşünürleri bu çağda da çıkarabilse.. Ama sanıyorum kafa yapısı arasında ne yazık ki yüzyıllar var artık, nasıl kapanır bu açık bilmiyorum..

23 Ocak 2016 Cumartesi

Sanatsal yetenek

Kusura bakmasınlar ama 1 milyon politikacıyı, 1000 tane ekonomisti, 100 tane temel bilimciyi, hatta düşünce bilimleri dışında kalan genel bilim insanları dahil; 1 tane sanatkar için gözden çıkarabilirim ben. Sanat bence tüm bunlardan daha önemli.. Aramızdaki bilimciler alınmasın, bilimsiz yaşayamayız ama sanatsız bir yaşamda da aklımızı kaçırırız..

Sanat bence insanın gelebileceği en üst nokta. Hatta belki bundandır, dikkat edin ailelerin antropolojik yapılarına bakıldığında genellikle ilk okumuş grup öğretmen, hemşire, memur vs oluyor, sonraki nesil biraz daha okuyup doktor, mühendis vs oluyor, bir sonraki nesil ya da olmadı 2 sonraki nesil illa ki hayatın anlamını aramakla meşgul oluyor ve de ya felsefe ya sanatla ilgileniyor (bu neslin içinde sanat olup aslında başarısız olanları kazanılan tüm parayı ve statüyü yokedip başa döndürüyor, başarılı olansa genelde aile falan kurmadığı, daha alternatif, daha kafasına göre yaşamayı seçtiği için aile sona eriyor). Eğitimli, az çok üst sosyal düzeydeki ailelerin mesleki evrimi hep bu şekilde, bilmem fark ettiniz mi?

Ayda bir Münih Müzik Yüksekokulu'nun öğrenci konserlerine gidiyoruz. Hem gençlere destek oluyoruz, hem gerçekten iyiler, daha "piyasa"nın içine girmedikleri için coşkulular, onlardan aldığım enerjiyle sanki gelecek nesiller daha iyi bir dünya kuracakmış hayalleri kurarak birkaç gün gerçeklerden uzaklaşıyorum. 

Geçtiğimiz hafta yine gençleri dinlemeye gittik. "Yeni yıl konseri" idi bu seferki ve her sene bu konser diğerlerinden daha özel olur, dünya çapındaki orkestra şefleri ziyarete gelir mesela ya da gerçekten yetenekli bir piyanist ya da tenör ya da çellist olur. Bu seferkinde şef Prof. Bruno Weil idi ve konuk sanatçıyı "bu ismi aklınızda tutmanızı, bir köşeye yazmanızı isterim" diyerek tanıttığı piyanist henüz 21 yaşında olan Aris Alexander Blettenberg'di. Bu genç adam hakikaten yetenekli, sayısız ödülü var ve şu an Münih'in büyük kasabalarından biri olan Garsching senfoni orkestrasında şeflik de yapıyor. Daha önemli ve özel olan ise; dünya üzerinde çok az kişinin sahip olduğu bir yeteneği var, piyano çalarken aynı zamanda senfoni orkestrasına şeflik yapabiliyor! 

Gerçekten ilgiyle ve zevkle dinledik ve özellikle Schostakowitsch'in 2 numaralı piyano konçertosu opus 102 yorumundan çok etkilendik. Fakat gel gör ki; küçük yaşta aşırı bir yetenekle yüksek bir noktaya gelmiş her genç insan gibi, o da tam bir sosyal uyumsuzluk abidesi. Kıyafetinden gözlüklerine, ipincecik kürdan gibi ve tabii ki eğri boyunlu hafif kambur vücudundan sanki başka bir insana aitmişçesine fırlayan o kemikli up uzun parmaklı ellerine, tek kelimeyle: "tuhaf!". İnsana öyle geliyor ki; bir kadını (ya da erkeği) hiç öpmemiş dudakları, ellerini korumak için yapamadığı tüm o sporların çelimsiz bıraktığı bedeni.. Ne kadar naif, kırılgan ve bu dünyaya ait değil.. Kadın erkek ilişkilerinin, günlük dertlerin hatta belki yaşam savaşının bile çok dışında bir ruh. Hani Benedict Cumberbatch'in bıkmadan usanmadan oynadığı tüm o rollerdeki aslında aynı kişilik gibi; aseksüel, biraz otistik, çokça sosyal uyumsuz, biraz sosyopati de içeren yalnız dahi. 

Hayatım onunkinden çok daha sıradan, sanata yeteneğim yok (aslında kayda değer hiç bir şeye yeteneğim yok, öylesine sıradan bir insanım ki..). Biraz düşünebildiğimi düşünüyorum ama ondan bile emin değilim. Ama bu "dev" çocuk için üzülüyorum! Ne saçmalık!? Onun bana üzüleceği yerde..

Dahi ya da çok yetenekli olmak; yalnız ve tuhaf olmak da demek, onun için herkese verilmemiş bu ışık.. Herkes kaldıramaz.. Ben kaldıramazdım.. Sanatsal yetenek çok başka bir "şey".. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bir vida arttırmak..

Bir laf vardır; "iyi usta söktüğünü geri toplarken vida arttırmaz" diye. Çok sevdiğim, IKEA'nın puzzle türü mobilyalarını birleştirirken sıklıkla kullandığım bir deyimdir. Bu sabah hayatta bazı durumlarda da kullanabileceğimizi fark ettim.

Mesela bazı ilişkiler var, baştan bir "vida arttırdım" hissi verir insana. İçinde hep bir "birşeyler ters sanki bu ilişkide ama olsun düzelir, değişir" hissi vardır ve değişmez, o ilişki bozulmaya, yıkılmaya mahkumdur. Sadece zorlarsın, "bazı huylarını beğenmiyorum ama olsun bu şekilde de seviyorum" dersin.. Ama o geride arttırdığın vida hep aklını kurcalar, hep korkarsın acaba çok önemli bir yerden mi arttırdım, ya tüm mobilyayı etkileyecek bir vidaysa bu, ya ilerde başıma iş açarsa.. Ve gün gelir, birden ayağı aksamaya başlar, üstüne koyduğun içecekler dengesini kaybedip düşer, o güzel elbisen batar, hep o eksik vida aklına gelir.. İlişkiyi de mobilya gibi evden, gönülden çıkarırsın sonunda ama o eksik vida aklını hep kurcalar. Bazen mobilya gider, o eksik vida sende baki kalır. Bir göze atarsın, unutursun, üstünü kaparsın, taa ki günün birinde bir çekmeceden karşına çıkana, bir başka mobilyada tamamlanana dek.. Ve Murathan Mungan'ın "ben sende bütün aşklarımı temize çektim" lafı gelir aklına. Bir marangozun arttırdığı vidaya yer bulması gibi bir doymuşluk, doğruluk, parçaların yerine oturmuşluğu hissi gelir. 

Benim hayatımda çok önemli bir yeri olan bir arttırılmış düğme kutusu var. Hikayesini şurada anlatmıştım. Bu kutuyu özel bir yerde saklıyorum, arada çıkarıp baktıkça hatta kavanozun kapağını açıp o kokuyu içime çektikçe, hatta cesaret edip birini avucuma alıp o mükemmel yuvarlaklığını, dolgunluğunu hissettikçe; ananemin ve hatta onun annesinin de belki çivi değil ama düğme arttırdığı nice etek, pantolon, elbise, ceket geliyor aklıma. O eski yıllara dönmek, o düğmelerin tutturulduğu elbiselere dokunmak, o elbiseleri giyen insanların yaşamlarına dokunmak, o yaşamların naifliğine, kısıtlı imkanlarla mutluluğuna sızmak istiyorum. Arttırılan düğmelerin gizem dolu kavanozu..

10 Ocak 2016 Pazar

Avusturya Alpleri'nde kayak - haftasonu kaçamakları


Kayak ve kış sporları için Avusturya Alpleri'nde büyük turizm merkezleri yerine küçük çiftlik evleri ya da aile yanı konaklamalı, fazla pahalı olmayan ama her düzeyde kayak ve snowboardsevere hitab edecek, çocuklar için kayak okulları, kızak ve diğer kış sporları yapma imkanları ile kayak sonrası apreski ve kasları dinlendirecek havuz-spa merkezleri arıyorsanız; bu yazı tam sizlik.

İki merkezden bahsedeceğim. İlki Münih'e sadece 2 saat uzaklıkta bulunan Westendorf. Bu sevimli kasaba aynen Heidi'nin köyü misali, yaz kış turizme açık bir ufak Avusturya kasabası. Öyle yerel ve samimi ki, kasabada yaşayanlar evlerini pansiyon olarak kiraya veriyor, sizi aile yemeklerine davet ediyor, kahvenizi sıcacık stüdyonuza getiriyorlar. Kayaklarını her daim evlerinin önündeki çengellere asıyor, kızakla ekmek almaya gidiyor, at arabalarıyla size romantik geziler sunuyorlar.


Pistler gerçekten en kolaydan en zora, her zevke hitab ediyor ve sabahtan akşama dek kayabileceğiniz kadar uzun ve çeşitli. Minikler için 3 yaştan itibaren kayak okulları ve kar oyunları da mevcut. Tabii ki kayak sonrası midenizi eğlendirebileceğiniz ve yorulmuş bedeninizi dinledirebileceğiniz kafeler, barlar, havuz ve spalar her köşe başında. Kentin çeşitli çiftlik evlerinde ya da pansiyon ve otellerinde oldukça makul fiyatlara konaklayabilirsiniz, banka ve alışveriş yapılabilecek marketler de açık. Westendorf ufak haftasonu kaçamakları için yaz kış gidilebilecek sevimli ve sakin bir kasaba..


İkinci merkez ise; aslında yine aynı bölgede ama daha da küçük, hatta bir küçük kutucuk diyebileceğim Brandenberg. Yine bir çiftçi ailenin yanında kaldık ve yine şahane bir stüdyo daireydi. Çiftlikte hayat gerçekten tam çocuklu aileler için ideal. Sabahları ahırdaki ineklerin mööö'leriyle uyandık, yavru buzağıları ellerimizle besledik, sevdik. Hemen evin 20mt ötesinden başlayan pistte 2,5 yaşındaki kızımız kayak yapmayı denedi, bol bol kızakla kaydı, yemeklerimizi hemen evin karşısındaki otelde yedik ve kendimizi oradaki köylülerden bir aile gibi hissettik. İnanılmaz samimi ve rahat bir yer. Pist biraz kısa ve uzun yıllardır kayan bizleri tatmin edecek gibi değil ama çevre kasabalarda kırmızı (orta) ve siyah (ileri) düzey pistler var ve ulaşım çok kolay. Çok turistik bir bölge olmadığı için fiyatlar da çok makul.


Ayrıca bölgede spa turizmi ve kayak sonrası aktiviteler yine çok gelişmiş olduğu için, kayaktan fırsat kalan zamanları da dolu dolu geçirebilirsiniz. Mesela biz bir at arabalı orman gezisi yaptık ki gerçekten dedikleri kadar romantikti. Normalde araçların girmediği bir patikadan at arabasıyla resmen 10mt ötenizde geyikleri, ceylanları görerek karın puf puf sesi ya da sessizliği içinde mis gibi dağ havasını soluyarak 2 saat dünyanın tüm sesinden ve gürültüsünden uzaklaşıyorsunuz. Tabii ki karların ortasında bir küçük kulübede mola veriliyor ve tabii ki Glühwein (sıcak şarap) ya da sıcak elma çayı içiliyor.. Şahane bir deneyim.

Kısacası; Avusturya Alpleri'nde oldukça hesaplı ve keyifli bir haftasonu kaçamağı yapmak istiyorsanız, her iki bölgeyi de öneririm. İyi kayaklar!

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert, Ocak, 2016.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Floating denen o tatlı seda.. (ve diğerleri)

Floating diye bir şey çıktı bu diyarlarda ("isolation tank" de deniyor) Türkiye'de var mı bilmiyorum. Yoksa hemen siz açın, köşeyi dönün derim. Küçüklü büyüklü Ege kentlerinde değil ama İstanbul'un göbeğinde çok iş yapar.

Sizi bu yandaki gibi içi 36.5 derece tuzlu su ile dolu bir küvetimsinin içine koyuyorlar, yaklaşık 1 saat ööööyle kalıyorsunuz. Aman Allahım, o nasıl bir duygu anlatamam size.. Sanki uzayda gibisiniz, vücudunuzun nerde bittiği, suyun nerede başladığı, uçup uçmadığınız, hangi yöne doğru aktığınız, nerde ve kim olduğunuz yani gerçeklikle ilişkiniz kesiliyor.. İlk 1950'lerde zaten bu amaçlı kullanılıyormuş ve 5 duyunun yok olması hissinin kişiye daha derin bir meditasyon ortamı yarattığı, bu sayede de günlük stres ve dertlerden uzaklaşıldığı umuluyormuş. Doğru. Uzaklaştım ben de..

Ayrıca tamamlayıcı tıpta da bazı ağrılı hastalıkların tedavisinde kullanılıyor ama o amacına girmeyelim, boşverin.

Benim floating therapy deneyimim açıkcası son zamanlarda gittiğim aile psikoloğu sayesinde oldu. Bu kadıncağız beni temelden yumuşatma kararı alalıberi hayatım bir zevkli aktiviteler alanına döndü. Bir sabah bir bakıyorum, zorunlu bir şekilde tek başıma kahvaltı yapmam "gerekiyor", alıyorum başımı gidiyorum bir cafeye, bir kahve bir sandviç söylüyorum ve yaptığım tek şey pencereden bakıp gelip geçen insanları izlemek.. Ya da bir akşam floating tank içinde kendimi uzayda öyle başıboş dolanırken buluyorum. Rahatlıyor muyum? Evet.. Fakat bende rahatlama bir süre sonra beş duyumun daha da fazla çılıp çalışmasına neden oluyor (ki aslında meditasyon ile ruh sağlığı ilişkisine bakıldığında, çok da naif bir "iyi ilişki" görülmüyor, aksine bazen depresyon ve anksiyetenin arttığını da görüyoruz bakınız).

Velhasıl; uzun zamandır ne yazık ki patronumun tembelliği nedeniyle süpervizyon alamadan terapistlik yapıyorum ve özellikle yeni yıl öncesi dönemde artan "genel yaşam düzenlemeleri" sorunlarını çözmeye gelen insan güruhları yüzünden meditasyon ve duyusal farkındalık alıştırmaları yapmazsam, çok yakında terapist koltuğundan danışan koltuğuna geçmem gerekecek.. Peki neler yapıyorum?

- Uzuuuun yürüyüşlere çıkıyorum. Ayaklarıyla düşünen bir insan olduğum için beynimde düşünceler uçuşuyor ama sanki başlangıç noktamdan uzaklaştıkça, düşüncelerim berraklaşıyor, tünelin ucundaki ışık daha belirginleşiyor.
- Sevdiğim biriyle buluşuyorum ya da konuşuyorum. Bazen çok iyi bildiğiniz bir çözümün size başkası tarafından sunulması gerekiyor, yoksa kendi aklınıza ve kalbinize güvenemiyorsunuz.
- Suyla ilgili birşeyler yapıyorum. Floating olmasa küveti doldurmak oluyor, hatta bulaşık makinasındakileri çıkarıp tek tek yıkamak oluyor (çevreci bir çözüm değil..) Bu sulak alanlarla haşır neşir olma durumu özellikle sinirlendiğimde, sadece bir yüzümü yıkasam bile, beni rahatlatan bir şey.
- Kendime boş zaman yaratıyorum ve o zaman diliminde etrafa bakmak, sesleri dinlemek, kokuları tanımlamaya çalışmak, sevdiğim bir tadı ya da dokunmaktan hoşlandığım bir şeyi deneyimliyorum ve yapmam gereken hiçbirşeyi özellikle yapmamaya çalışıyorum.
- Endişeliysem; şu ana odaklanıyorum, ne geçmişi düşünüp hataları irdeliyorum, ne de geleceği düşünüp kendime yoktan korkular yaratıyorum. Şu an ne haldeysem, onu yaşamaya çalışıyorum. Dertli bir dönemdeysem ve bunu yapmakta zorlanıyorsam da sadece "sabret, hayatında hep inişlerin oldu ama arkasından hep çıkışlar geldi, unutma" diyorum..
- Hayal kuruyorum. Mesela masmavi bir denize ilk atladığım anın hayalini ya da bir gün şu yandaki gibi bir eve sahip olabilmeyi..

Bilmem ki.. İşe yarıyor bunlar bende.. Belki sizde de vardır birşeyler..