25 Ocak 2015 Pazar

Temari topları

Bu yanda, 88 yaşında bir nine tarafından yapılmış bir örneğini gördüğünüz sanat eseri toplara, Temari Topları deniyor ve aslında Çin menşeyli olup 7.yy'da Japonlar tarafından geliştirilmiş muhteşem bir ipek iplikten örgü sanatı. Japonca'da "el topu" anlamına gelen Temari'ler gerçekten de handball oyunu için kullanılıyormuş.

Aynı zamanda çocuklara yeni yıl hediyesi olarak verilir ve içine de çocuğa özel iyi niyet notları ya da ufak ziller, çeşitli sesli nesneler de konurmuş. Bence muhteşem bir hediye, hem verilen çocuk için, hem de yapan kişi için. Ayrıca bu toplar dostluğu ve karşılıklı güveni de simgelermiş ve renkler ne kadar canlı olursa, verilen kişinin yaşamı o denli canlı ve güzel geçsin anlamına gelirmiş.

Bana bu topları hediye edebilse biri, dünyaları hediye etmiş gibi olurdu.. El işi göz nuru, emek ve özen var bu işte. Muhteşem bir hediye bence. Hem de yapan için de, bu kadar komplike örgüleri yapmak ciddi düzeyde beyin gücü ister ve bu da ilerleyen yaşlarda gri hücrelerimizin azalmasını önleyerek bizi Alzheimer gibi hastalıklara karşı korur diye düşünüyorum.

Yani, uzun lafın kısası; Temari topları yapmak isterseniz şurada ve şurada iki farklı açıklama bulabilirsiniz.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Olmayan şeyler ülkesi

Boş bulduğum her an hayal kuranlardanım. Büyüdüm ama bu huyum değişmedi (çok şükür). Bazen uyku öncesinde mesela, öyle bir hayal kurgulamış olurum ki, olayı neticelendirene dek uykum kaçar, heyecanlanırım, kalbim çarpar, sanki o hayalimi yaşarım başımı yastığa gömüp. Ama nasıl hayaller bunlar.. Herkesin hayalleri vardır, olmaması mümkün mü? Kimi çooook parası, arabası, evleri olsun ister, kimi ise benim gibi sihirli bir gücü olsun ya da daha çok ve daha bilinmez ülkelere seyahat edebilsin, "olmayan şeyler ülkesi"ni keşfetsin ister.

Ben mesela gizli bir gücüm olsa, uçmak isterim (bir araştırma yapılmış, uçmak mı görünmez olmak mı istersiniz diye sorulmuş, insanların %80'i görünmezlik demiş, yaşasın farklı düşünebilmek!). Geçenlerde Ayşe rüyalarında uçtuğundan bahsettiğinde benim de çocukken "uçabildiğim" gelmişti aklıma. Evet uçardım ben (belki de her çocuk gibi). Çok net hatırlıyorum evimizin odalarında biraz kas gücü biraz yükseğe hoplamalarla baya baya tavana yakın yerlerde uçtuğumu ve bunu kimseye söylemek istemediğimi ve aynen tahmin ettiğim gibi, birine söylediğimde de bir daha asla uçamadığımı çok iyi hatırlıyorum.. (keşke rüyalarla gerçekleri ayırma yaşı daha geç olsaymış, birazcık daha o güzel, maceralarla dolu çocukluk rüyalarını görebilseymişiz).

Rüyalarımda gittiğim bir "olmayan şeyler ülkesi" var benim.. Burada anlatırsam ondan da olacağıma inandığım için anlatmayacağım ama, sadece bir minicik ayrıntı vereyim, yukarıdaki gibi berrak ve masmavi bir derecik akıyor içinden. Bu fotoyu gördüğümde de "işte böyle bir şey benim olmayan şeyler ülkem!" dedim. Ama sadece dere değil, sanki rüyalarımda bir civilization oyunu oynarmışım gibi ülkem devamlı büyüyor, beynimin içinde kuruluyor, genişliyor. Devam eden bir rüya olduğu için, mesela 1 hafta sonra kaldığım yerden ülkemi gezmeye ve yeni yerlerini (hatta hiç yüzünü görmediğim insanlarını) keşfetmeye devam edebiliyorum. Bu da benim beynimin kendini dinlendirme yolu belki de..

Hayallerim maddi değil manevi şeyler üzerine kurulu olduğu için, gerçekleşmesi genellikle zor ama bir kaç hayalim gerçek oldu şu yaşıma dek. İlki çocukken çok ama çok istediğim köpeğimin aynen hayallerimdeki gibi, hatta sırtındaki beneklere dek aynı (hıdırellezde de çizip bugüne dek sakladığım için söyleyebiliyorum bunu) olması, diğeri de bir sürü ülkeye gitme, çok farklı insan ve yerleri görme hayalimdi. Bunlar gerçek oldu ve ilki bana "güzel şeyler hep kısa sürer"i (14 sene öyle hızlı geçermiş ki) öğretirken, ikincisinin devamı için hala çalışıp didiniyorum. Evlenirken de eşime koştuğum tek şart buydu; her sene iki yeni yer görelim (ülke olsa en iyisi ama aşk ve hayat koşulları adına yelpazeyi geniş tutalım, yeni bir şehir de olabilir). Sağolsun bu seneye dek bu dileğimi hem de ülke bazında hep yerine getirdi.. Bu anlamda hayallerimdeki adamla evlendim de diyebiliriz. Zaten mutluluk çok şeye sahip olmak değil, hayallerini paylaşabildiğin bir insana sahip olmak değil mi?

Hayal kurmak güzeldir. Umutlar ve hayaller olmasa, herkesin paraya ve mallara odaklandığı materyalist (ya da genel anlamda yetişkin) bir dünya çekilmez bence..

18 Aralık 2014 Perşembe

Çocukluğumun ıspanaklı pideleri

Bu sıra Bal'ın yücegönüllülükle paylaştığı diyetini uygulamaya çalıştım. Söylenene göre hakikaten acaip bir diyetmiş, tutanın elinde kalıyormuş. Fakat diyet öyle acaip ki; ismi 5 günlük detoks diyeti ama bence adını zengin diyeti koysalarmış! Yaban mersininden quinoa'ya (yine Prof.Google'a sormam gerekti yazımını bak) zencefilden keten tohumuna, yok yok! Bal'a sordum, Türkiye'de bu malzemeler kolayca bulunuyor mu, fiyatları cep yakmıyor mu diye, valla arayan buluyor dedi haklı olarak.. Neyse ki yaşadığım ülkede keten tohumudur, quinoadır, yaban mersinidir fazla cep yakmıyor ama bizde kolayca bulunan bazı kurubakliyat ve özellikle de kara turp gibi yerel tadlar burda çok yabani. Neyse diyetin malzemelerini temin edicem diye koştururken, komik bir şekilde vermem gereken kiloyu verdim valla! Belki de amaç buydu bilemiyorum ama tam yaban mersinini temin ediyorum, mor lahana ararken mersinler bozuluyor, tam mor lahanayı buluyorum ıspanak küflenmiş falan amaaaan valla bu iş benlik değilmiş. Ama tüm malzemeleri temin ettim, başladım. Valla o yeşil içeceği bile yaptım, içiyorum. Bal 5 günde "incicik" oldum dedi. Ama harfi harfine uymuş. Peki ben ne yaptım.. 2 gün uyguladım. O kadar acıktım ki, gözüm döndü. 1kg ıspanaktan yapılacak o yeşil içeceğin yerine, ıspanaklı börek yaptım. Afiyetle yedik! İçine ayıptır söylemesi bol kaşar ve havuç da ekledim. Bir de kekik, hem de Datça'dan dağ kekiği.. Çağatay Abi'nin ruhu şad olsun. Nasıl güzel oldu, gelin size de yapayım. Velhasıl ıspanak işi böyle hazin bir şekilde bitti. Lakin bu vesileyle aklıma şu anım geldi:

Ben çocukken, çekirdek ailemizde ara sıra pazar günleri yaptığımız bir adetimiz vardı. Annem sabah erkenden kalkar ıspanaklı pide için "iç" hazırlar, sonra biz babamla taş fırına gider bu içi fırıncıya verir, haftalık alışverişi falan yapıp 1 saat sonra fırına geri döner ve üzerinde buharı tüten pideleri alır, arabaya atar, kokusunu içimize çeke çeke eve döner, pazar kahvaltısı niyetine çay ya da ayran eşliğinde yerdik. O pidelerin tadını artık hiç bir yerde bulamıyorum. Tabii ki bir nedeni taş fırınların azalması, kullanılan malzemenin yozlaşması, kimyasal katkılar ama bir diğer nedeni de büyümek.

Bildiğim kadarıyla annemin hazırladığı içte ıspanak, tereyağı, tuz kara ve tatlı kırmızı biber, belki biraz kaşar ve yumurta oluyordu (ve belki yemeyen çocuğa yönelik bazı "gizli ve büyüsem de açıklanamayacak sırlar" da katılıyor olabilir). Yani malzemesi öyle özel bir şey değil ama tabii mutlaka buna anne elinin tadı da katılıyordu ve pek tabii kimsenin hazırladığı iç anneminki gibi olmuyor. Fakat yıllar sonra ailecek nostalji yapıp pazar günü bir fırına ıspanaklı pide yaptırmış ve aynı tadı da alamamış olmamızın da acı hatırası hepimizin aklında. Yani o günlere özgü başka birşeyler vardı, belki havada, belki suda..

Çocukluğumun ıspanaklı pidelerini çok özlüyorum. Çocukluğumun her anı güzel geçmedi tabii ki (hangimizinki geçti ki) ama genel anlamda mutluydum, huzurluydum. Bazı okul dönemleriyle ilgili, biraz da hastalıklarla falan alakalı zorlu ve mutsuz dönemlerim oldu, o nedenle çocukluğuma geri dönmek istemem ama yine de güzel günlerdi.. Özellikle ıspanaklı pideli pazar günleri.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Öfkeli kesim


Her blogger gibi ben de iki üç ayda bir nefret içerikli tuhaf mesajlar alıyorum. Bu beni üzmediği ve sinirlendirmediği gibi, çok da eğlendiriyor çünkü demek ki yazılarım birilerinin yayıp durduğu totosunu rahatsız ediyor, kendilerini hayatlarının ve inançlarının gerçekliği konusunda şüpheye düşürüyor ve en primer savunma mekanizması saldırı olduğu için, karşı atağa geçiyor ve "benim fikrim en doğrusudur, senin gibi düşünmeye başlarsam belki tüm evren ellerimin arasından kayıp gidecek, korkuyorum" diye bağırıyorlar. Az gelişmiş insan psikolojisi; bin dinle, bir konuş yerine fikirlerini medeni bir şekilde ifade etmek ve karşı tarafın argümanlarını düşünmek yerine, direkt alayım elime sopayı, bağırayım, çağırayım.. Sadece gazete haberleri altına yapılan ünlü yorumlarda değil, belgesellerde de çok izliyoruz, primat memeliler arasında görülen benzer davranışları.

Üstelik bu saldırgan okurların TAMAMI isimsiz, gizli kimlik ya da bağlantısı olmayan rumuzlara sahipler. Daha kendi kimliğinden emin olamayan, kimlik bunalımı yaşayan, göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyen insanı, biz neden ciddiye alalım? Çoğu yazar gibi ben de gizli kimlikle bırakılan yorumları yayınlamıyorum, cevap vermiyorum, daha önce de belirtmiştim. Eğer, iletişirken insan yerine konulmak istiyorsanız, robot olmadığınızı kanıtlayın, yanlış mı?

Yazımın konusu bu kimliksiz ve saldırgan yorumcular değil ama bana şimdi bahsedeceğim konuyu ele almayı hatırlattığı için, önce ona bir dokundurmak istedim. Düşünmeye davet..

Ele almak istediğim; hani toplumumuzda bazı "kesim"ler var, bölüne bölüne bir hal olduğumuz, birbirimize düşman kesildiğimiz, "biz ve ötekiler" anlayışından bir türlü global kimliğe kavuşamadığımız için böyle "kesim kesim kesildik" ya.. Ha işte, bana göre aslında kimin ne olduğu önemli değil, isteyen totosunu açar, isteyen başını bağlar, isteyen hem totosunu açar hem başını bağlar, bence bunlar rüştünü kanıtlayan insan için kişisel kararlardır. Ama bir "kesim" var ki, işte ben onu kabul edemiyorum, sevmiyorum: Öfkeli Kesim.

Ne yazık ki, okuyan insan (okullu ya da alaylı, bence fark etmez) sadece "öğrenmez", aynı zamanda ufkunu genişletir, farklı "düşünmeyi" ve kendi inanç, düşünce ya da örf ve hatta etik doğrularından farklı uygulama ve düşünceler olduğunu görür, bunlarla bir arada barış içinde yaşamayı içselleştirir. Bu demektir ki, ben böyle düşünüyorum ya da uyguluyorum çünkü şunu şunu şunu okudum, yaşadım, deneyimledim, öğrendim. Sen de farklı bir yolda yürüyorsun, farklı inançlara ve uygulamalara sahipsin. Ama yollarımız kesiştiğinde, senin ayağına çelme takmak değil, kibarsa sana yol vermek ya da kibarca selam verip önünden geçip gitmek, benim görevimdir. Çünkü, sen de benim kadar yaşama hakkına sahipsin, seçtiğin bir yolda hürce yürüme hakkına sahipsin.

Fakat bu öfkeli kesim ne yapıyor? Sen benim inancıma katılmıyor musun, sapkınsın. Sen farklı mı düşünüyorsun, benim atama küfrettin. Sen neden benim gibi görünmüyorsun, sen neden benim kadar cefa çekmiyorsun, sen neden benden önde duruyorsun, sen neden, neden neden..? ÇÜNKÜ; hayatta kimse eşit şartlara sahip değil ve bazı insanlar diğerlerinden daha kolay elde ediyor bazı şeyleri ve bazı diğer insanlar daha zorlanıyor ama onların da başka başka yönlerde avantajları olabiliyor. AMA insanoğlu Habil ile Kabil'den bu yana "eşitlik" konusunda bir arpa boyu yol katedemedi ve Kabil hala ve aynı derecede öfkeli.

Öfkelenmek suç mu? Hayır. Öfke, bir duygudur. Beyin kimyasalları, hormonal düzey, koşullar.. Ama öfkenin dışavurumu benim derdim. Öfkelendiğini anlayamamak, kontrol edememek. Öfkesinin efendisi olmak yerine (ki bu yerinde kullanılırsa harikalar yaratan inanılmaz yaratıcı da bir duygudur), öfkenin kölesi olmak. Sağa sola saldırmak. ananemin değimiyle "estirmek". Çünkü, doğrudur; öfkeyle "kalkıldığında", zararla oturulur. Önemli olan, öfkeyle "oturmayı" başarabilmek. Öfke yönetimi konusunda bir sürü kitap var, alın okuyun. Ha pardon, önce "başkasının fikirleri"ni anlama sanatı konusunda okumak gerekecek. Ondan da önce sanırım insan ilişkilerinde saygı, genel adab-ı muhaşeret kanunları, 3 yaş üstü çocuklar için "toplumda nasıl davranılır" gibi kaynaklara da bir el atılması şart. Daha ileri okumalar olarak da "kimlik bunalımı, sosyal fobi ve kişilik sorunlarının aşılması"nı da öneririm.

Sosyolojik kapıdan bakarsak; ne yazık ki öfkeli kesimin marjinallikten saparak, giderek öfkeli çoğunluğa dönüştüğünü izlemekteyim. Özellikle bazı muhafazakar dayatma ve akımların yarattığı bastırılmış kimlikler eninde sonunda öfkeli kesime dönüşüyor, dönüşecektir. Yıllarca ezilmenin öfkesi, ancak kendi patolojik düşünceleriyle paralel güçlerin öne çıkması ile, ses ve beden kazandı. Fakat bu "ses ve öfke"nin, karşı yönden gelen artçı öfke dalgalarıyla birlikte ortalığı yıkıp yakması, ne yazık ki, beklenen bir kontra tepki olacaktır.

Öngörüyoruz ama bu dev dalgaların önünde sadece gözlerimiz dalgaya kitlenmiş, bekliyoruz. Toplumsal örgütlerin umursamazlığı ve hatta kışkırtıcılığına inat, her insan kendi içinde başlamalıdır öfke yönetimine. Bir çocuğa davranır gibi; yanlış davranışa tepki vermeden (çünkü cezanın artık bir işe yaramadığı aşikardır), doğru davranışı ödüllendirerek. Öfkeye karşı öfke yerine, sana bir adımla gelene, sen iki adımla giderek..

Öğretmeye değil, anlamaya çalışarak.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Medya ve intihar

Gündemde iki intihar var bu sıra. Mehmet Pişkin'in intiharı, Cem Garipoğlu'nun intiharı ve aslında biz edebiyat severler için Nilgün'ünkinin yıldönümünü de sayarsak üç intihar. Birine sempati, diğerine nefret, bir diğerine acıma, ötekine öfke, birine oh olsun, ötekine vahvah yaptığımız, kimini yıllarca aklımızın bir köşesinde taşıyacağımız, kimini haftaya unutacağımız üç insan. Ve bize aynı eylem içinde tüm bu farklı duyguları yaşatan bir medya. Sosyaliyle, asosyaliyle, depresyonuyla, kişilik bozukluğuyla VAR olan, sosyo-politik yaşamın gündeminden insan sürülerini uzaklaştırmak için birebir ilaç: MEDYA.

Üçü de birbirinden farklı görünen ama temelde kendi canını alma fiiline giden üç intihar eylemi, üstelik haklarında yazılıp çizilen ya da kendi haklarında yazıp çizdikleri dışında tanımadığımız üç insan hakkında hepimizin bir duygusu, bir görüşü, bir "illa ki söylemem lazım"ı var. Neden? Çünkü medya bize bunu yaptırıyor; üzerinde düşüneceğimiz gündemler yaratıyor, bozuyor, bizi ellerimizden tutup "düşünmeye" ve "hissetmeye" götürüyor. Yaşasın medya. Öyle mi gerçekten?

İntihar haber yapıldığında, bunun sonuçları yıkıcı olur. İntihar haberleri ayrıntılı ve görüntülü olarak medyada yer aldığında, ölen kişi içselleştirilir. Bazen kahramanlaştırılır, bazen yerin dibine sokulur. Ölen kişinin tüm bunlara yanıt verme olasılığı olmadığından ailesi, sevdikleri okların ucuna getirilir. Suçlu aranır, suçlu bulunur, yasama, yürütme, yargı bir arada halledilir. Bir de ona hayranlık duyan "kopya kediler" türer peşinden. Ona özenip, ben de böyle hissediyorum yahu diye düşünen, o yaptı kahraman oldu, ben de deneyeyim diyen insanlar.. İntiharlar haber yapıldıkça, toplumda takip eden intihar sayısı artar. Bu nedenle Türk Psikoloji Derneği şurada iyi bir bildiri yayınlamış, medyada intiharın "kullanılmaması" konusunda, uzman klinik psikolog olarak ben de aynen katılıyorum. Bu sansür değildir, Türkiye dışındaki bir çok ülkede intihar medya haberi olarak kullanıl(a)maz.

Tanımadığımız insanların depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları, psiko-patolojik hastalıklar, yoğun stres ya da psiko-sosyal sorunlarına vakıf olmadan, onları "katil" ya da "korkak" ya da "sempatik zavallı" ve "cesaretli ve buhranlı entel" olarak görmek ve yaftalamak, medyanın bizi getirdiği nokta bu. Oysa intihar "romantik" bir buhran değildir, bir hastalık sonucunda gerçekleştirilen hastalıklı bir eylemdir. Tıp ve psikoloji biliminin bunca geliştiği bir dönemde, artık depresyon, anksiyete, kişilik sorunları ve fizyollojik sorunların tedavisi vardır, tedavi sürecinde ve sonrasında bu hastalıklarla mücadelede intihar oranları düşmektedir. Nasıl grip olan bir kişiye vitamin al, bağışıklığını güçlendir, şunu bunu yap gibi öneriler veriyor ve onu "iyileştirmeye" çalışıyorsak, psikolojik hastalığı olan kişiye de aynı bakışla, yaftalamadan bakabilmeli ve ihtiyacı olan hizmeti almasını önermeli / sağlamalıyız. Medya'daki intiharlara acımakla, empati kurmakla, şakşaklamakla değil, sosyo-psikolojik, fizyo-patolojik temellere dayalı psikolojik sorunları ve intiharı da hastalık olarak görmeyi başarabilmeli, yargılamadan yaftalamadan ama ciddiye alarak ve mücadele ederek önüne geçmeye çalışmalıyız.

İntihar sempati yaratılacak ya da yargısız infazlarda bulunulacak bir medya olayı değildir. 

16 Ekim 2014 Perşembe

Yapraklar dökülürken doğmak

Ananemin doğduğu yıllarda gün ay belirtilmezmiş doğum cüzdanında. Hatta çocuklar doğar, ölür, yeni doğana ölenin kimliği verilirmiş. Normalmiş. Ananem bu nedenle 2 yaş büyük yazılmış nüfusa, ona kendinden öncedoğan kızçocuğun nüfus cüzdanını vermişler. Geçen 30 Ağustos'ta 88 yaşında vefat ettiğinde, ölüm belgesinde 90'ında vefat ettiği yazıyordu ama aslında 87 yaşındaydı. Çünkü 88'ine de daha 1 ay vardı. Nereden biliyorum,çünkü ananem "yapraklar dökülürken" doğmuştu. Büyük ihtimalle Ekim-Kasım arasında..

Ben ilkbahar doğumluyum, hatta Batı Avrupa için hala kış bile denebilir Mart başına. Bana bahar ayları doğmak için hep güzel gelmiştir. Yepyeni bir doğaya uyanmak gibi. Oysa son yıllarda bakıyorum da, sonbahar doğumlu olmanın başka avantajları var hayatta. Mesela yapraklar dökülür ve etraf hüzne bürünürken, hala kutlayacak bir şey bulabilmek gibi. Baharda zırta pırta kutlama yapmak kolaydır ama sonbaharda insana bir hüzün çöker, bir duygunluk gelir. Eşim mesela Ocak sonu doğumlu, sırf o nedenle Ocak ayı bizim için "çekilir" hale geliyor, sonunda hazırlanılması gereken bir heyecan beklediği için.. Aralık Noel hazırlığı, Ocak yeni yıl ve eşimin doğum günü, Şubat son yıllarda imza attığımız efsanevi tatillerin ayı, Mart benim doğum günüm, zaten sonrası bahar, kurtardık.. Bazen sırf bu nedenle kış depresyonuna girmediğimi, aklımı oynatmadığımı düşünüyorum. O derece ürkütücü benim için kış..

Şu an aynı anda hem donmakta hem de cayır cayır yanmaktayım, ateşim var. Münih'in resmen yarısı hasta, herkes öksürüyor, aksırıyor, bir şekilde birinden kapmışım işte. Uzun zamandır böyle sürünmedim, heryerim kırılıyor. Küçük Joe'nun taze zencefilli, tarçınlı, karanfilli, hibisküslü ve okaliptüs yapraklı güzel bir karışım önerisi var ama yahu okaliptüsü hibisküsü nerden bulayım şimdi, anca zencefili buldum, kaynattım bir taşım.. Sonra yattım, uyumuşum. Eşim ateşime bakmak için uyandırdığında elinde bir dilim tartla geldi. Yeni aldığı ve benim gereksiz diye dalga geçtiğim, şy yandaki elmanın kabuğunu soyan, çekirdeğini çıkaran ve dilimleyen aletle şu üstteki elmalı tartı yapmış. Neden bilmem, kokular, bu nazik insan, hasta olmak falan duygulandırdı beni ve sanki ananemin doğum günü bugünmüş gibi geldi birden. Hem yapraklar dökülüyor, hem de ev yapımı elmalı tart var.. Öyle olsun. İyi ki doğmuşsun ananem..

30 Eylül 2014 Salı

Üretim çılgınlığı

Bana sorarsanız; insan üretmeli. Üretmek, hayatın bence en önemli anlamlarından biri. Çalışmak, çabalamak, üretmek. Yerinde durmamak, gelişmek, Üretmeden bir yaşam geçirebileceğimi sanmıyorum. Fakat şunu okudum; üretim de tüketim gibi çılgınlık haline gelebilen bir olgu. Yani üretim çağında insana dair eksiklikler, aksaklıklar, mükemmel olmayan huy ve davranışlar göz ardı edilir hale geldi. Bir nevi hümanizm öldü yani, üretmeyen değersiz sayıldı ve etiketlendi. "Tembellik" üretkenliğinin doruğunda hiçbirşey üretmemek diye tanımlanır oldu. Dolayısıyla, insan da ürettiği ölçüde saygı görür, üretmediği / üretemediği zaman itelenir oldu. Sadece yöneticiler çalışanlarına değil, eşler birbirlerine, anne çocuğuna hep bu "üretme" bazında yaklaştı ve kıstas gittikçe yükseldi. Ev hanımı diye bir kıstas olmadı, evde üreten, çalışan oldu. Çocuk, sıkılması üyük kusur olarak düşünülen, sıkılmaması için devamlı eğlendirilen, devamlı kurstan spora koşturulan ve bunun karşılığında iyi notlar ve başarılar üreten bir küçük insan oldu. Oysa insanı kusurlarıyla, eksiklikleriyle, tembellik, aylaklık ve üretmemeyle de sevebilmeli, değerli görebilmeliyiz.
İnsan bir makina değil ki, insan A-B:C değil ki.
İnsan "neden?" sorusunu soran, bazen bu soruya cevap veremeyen bir bilinmezlik evreni..
Tükentim çılgınlığı kadar, üretim de çılgınlık..

23 Eylül 2014 Salı

Görülmesi gereken festivaller

Şehrimizi bir karnaval şehrine çeviren Oktoberfest başladı, daha önce yazmıştım, tekrar etmeyeyim, buradan okuyun nedir ne değildir, cümlemize hayırlı uğurlu olsun. Bu sene tam terelelli haldeyiz; artık benim de bir Dirndl'ım var, hatta 15 aylık kızımın bile bir Dirndl'ı var, tam bir Bavyeralı aileye dönüşmüş bulunuyoruz, işte yanda kanıtı.. Pazar günü gittik, tam tören meydanında yaşayan bir arkadaşın kapı-önünde açılışı izledik, sabah 9-11 arası benim dışımda tüm bay ve bayanlar minimum 2'şer 500ml'lik bira ile yerel tatları götürdüler afiyet olsun / şerefe.. Tam bir esenlik hali mevcuttu ama ilerleyen günlerde, çöpçüler bu 15 gün boyunca çalışmadığı için şehir tam bir çöplüğe dönecek. Yerler kusmuklarla rengarenk olacak, her yerde bira şişeleri, sigara izmaritleri, plastikler, kağıtlar uçuşacak. Neyse ki şehir merkezinde yaşamıyoruz. Oktoberfest süresince Münih'lilerin çoğunun tatile gittiğinden bahsetmiştim sanırım, şehirde sadece turistler oluyor, o nedenle normalde bal dök yala şehir resmen tuvalete dönüyor, berbat.. Yine de güzel. İşte her şey Şirinler Kasabası gibi temiz, düzenli ve örnek olunca, insanlar senede bir 15 gün normal bir dünya şehrinde yaşamanın ne olduğuna vakıf oluyorlar. Al Münih'i ver Eminönü-Laleli yani..

Velhasıl, bu sene de yine bir gün gideceğiz Oktoberfest'e, adet yerini bulsun diye. Aslında eğlenceli bir ortam ama herkes gibi sizin de 2 litre bira içmiş olmanız gerekiyor, yoksa olayın "eğlencesi"ne pek vakıf olmuyorsunuz hatta milletin gevrekliğine dahi gülemiyorsunuz, öyle bir sıkıntı, bezginlik, yorgunluk. E ben de içemiyorum malum, o nedenle 2 senedir pek bir keyfine varamadım Oktoberfest'in. Nirdeeee o eski festivaller mirim.. Geçmiş benden, ya da gelecek gelecek, inşallah seneye!

Lakin, aslında şu ahir-i ömrümde gidip de görmek, katılıp deneyimlemek istediğim iki festival var. İlki Amerika Nevada'daki Burning Man Festival, ikincisi de Almanya Wacken'deki Open Air Heavy Metal Festivali. Evet, karşıtlıkları huzur ve barış içinde bünyemde birleştiriyorum, hem de şu orta yaş krizinin hemen öncesinde, neden olmasın?

Burning Man festivali, hakikaten kült bir sanat festivali. Amerika'nın Nevada çölünde, sadece 1 hafta sürüyor ve Ağustos'un son Pazartesi günü başlıyor. Tabii ki biletler haftalar öncesinden tükeniyor ve oldukça da pahalı ama değer be azizim. Değer vallahi. Sadece sanat değil, bir "kendini gösterme" eylemi de aynı zamanda. Hem katılan sanatçılar, hem izleyiciler için. Aslında festival 1986'dan beri düzenleniyor ama özellikle 2010'dan bu yana oldukça radikal bir değişim gösterdi ve özellikle zengin kesimin ilgisi nedeniyle biraz da şekli şemali değişti. Fazla bahsetmek yersiz olacak, gitmeli, görmeli. Ya da muhteşem videosu için buraya tıklayın lütfen.

Tabii bir kesim de festivalin değişen tadından pek zevk almıyor, Mesela NY times'daki yazı için buraya tıklayın lütfen, Nick Bilton bu festivali "beyaz bir çölde 50.000 kadar yarı çıplak ve kafası dumanlı hipi yerine gösteriş meraklısı milyonerlerin katıldığı dejenere festival" diye tanımlamış - biraz da haklı adam aslında. Okuyun derim, güzel yazılmış.

Wacken festivali ise, Almanya'nın ortasında, kimsenin normal zamanda gidip de görmek zahmetine girmeyeceği bir köyde yapılıyor. Çok hoş bir belgesel videosu var, izlemek için buraya tıklayın lütfen. O belgeselden sonra, Heavy Metal Fan olmasam da, gidip de bu güzel insanların arasına bir karışasım, çamur alanda güreşesim falan geldi yahu. Giyimleri simsiyah, yüzlerindeki makyaj korkunç, ama kendileri ne güzel insanlar yahu bunlar. Festivalde herkes gayet saygılı, bir olay çıksın, kavga edilsin, yok. Enteresan haller yahu. Gidip de deneyimlemek lazım. Daha fazla bilgi için buraya tıklayın lütfen.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Die Ahnungslosigkeit

Şu son zamanlardaki hissiyatımın tam anlamını açıklayan kelimeyi buldum sonunda. Die Ahnunslosigkeit; yani Almanca'da olan bitene tamamen yabancı kalma, konu hakkında herhangi bir bilgisi ya da anlayışı bulunmama hali anlamına gelen bir kelime. Almanca'da evet. Ne yazık ki anadilimde değil.. Bazı dillerde olan bazı kelimeler anadilimde olmuyor, anadilimde olan bazı kelimelerse başka dillerde olmuyor. İnsan düşünebilmek için kelimelere ihtiyaç duymuyor demek ki, yoksa başka dillerdeki kelimeler hissettiklerimizi ve düşündüklerimizi "tam hedeften yakalama" başarısını elde edemezlerdi.

Mesela yine Almanca'da sevdiğim bir başka kelime var, bizim dilimizde yok "loş ormanlık arazide yürürken duyulan yalnızlık sessizlik hissi" anlamına gelen Waldeinsamkeit de var, hissederim bolca, illa ki ormanlık alanda olmama da gerek yok. Sonra mesela bir sürü Kyoikumama'lar var bizim kültürde, Japonca'da "çocuğunu akademik başarı için fazlasıyla zorlayan anne" anlamına geliyor bu kelime, yok mu? Son zamanlarda dilimizden düşmeyen İskoç halkının kullandığı tartle kelimesi hele, devamlı başımın derdi, yani "tanıştırıldığın bir kimsenin adını unuttuğun anda yaşadığın tedirginlik hali" yahu, bildiniz mi?

Örnekler çok.. Mesela bizdeki "yakamoz" kelimesinin Almanca'da olmadığını öğrendiğimde baya şok yaşamıştım, yahu bizdeki şarkı sözlerinin yarısında geçer halbuki, İspanyolca corazon (kalp), Fransızca a oublier (unutmak) falan gibi bişeydir bu yakamoz. Almanca'da olmaması, normal tabii, su olsa dolunay olmaz, o olsa illa ki bulutsuz gökyüzü olacak, üçü bir arada zor evet. Yaşadığımız kültürün dili oluşturması, kelimeleri belirlemesi normal. Ama düşüncelerimizin dilinin olmadığını bu basit kelime oyunlarıyla kanıtlamış olmak hoşuma gitti..

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Çok özlemek

Canım Ananeciğimin aramızdan ayrılışının ilk yıl dönümü bugün. Çok sevgili Orta Karar'ın dediği gibi, bazı acılar ömürlük.. Hiç azalmıyor ki.. Ölümlerle eksiliyoruz yavaş yavaş, ömrümüzün sonunda belki de elimizde hiçbir şey kalmayacak anılardan başka.

Ananemi düşünmeden geçirdiğim bir gün olmadı bu bir sene içinde. Annelik konusunda zorlandıkça, o ne yapardı, nasıl davranırdı diye düşündüm. Sanki bazen melek olup da beni ve kızımı koruduğunu ya da birden bir fikir getirerek aklıma, beni doğru yollara sevk ettiğini hissettim. Bazen ise, sokakta yürürken ya da mesela saçma sapan bir iş yaparken birden öyle aniden geliverdi aklıma. Bir bıçak gibi saplanıyor acı, fiziksel bir acı resmen. Nefesin kesiliyor, boğazına bir yumru oturuveriyor, bakıyorsun birden gözlerin yaşlarla dolmuş. Ah.. diyorsun, ah neden böyle oldu?

Olumluya odaklanmaya çalışıyorum ben, çok sevdiğim iki varlığın kaybında da.. Bu benim kişisel savunma mekanizmam, acıyla başa çıkabilme yolum. Hep aklıma iyi hatıraları getirmeye, onları gözümün önünde en mutlu, neşeli, sağlıklı halleriyle görmeye çalışıyorum. İki ölüm de zamansız ve kaza (cinayet?!) ile olduğu için, başa çıkabilmemin tek yolu bu.

O nedenle şimdi burada, ananemle ilgili bir ufak hatıra paylaşmak, onu bu şekilde anmak istiyorum.. Ananem de her kadın gibi çiçek severdi elbette ama saksı çiçeği yetiştirmeyi hiç beceremezdi. Çocukluğumdan beri ananemin evinde ve balkonunda topraklı hiç çiçek gördüğümü hatırlamıyorum. Bir gün bunun nedenini sorduğumda, bana "aman hiç açma o konuyu, ben çiçek bakmayı beceremiyorum" dedi. "Nasıl yani anane? Su vereceksin, o kadar" dedim ama hikayeyi anlatınca, bu işin sadece su vermekle ilgili olmadığını da öğrendim. Meğerse ananem gençliğinden bu yana birkaç çiçek bakmayı denemiş, bazı doğal yollardan kuruyanları bir köşeye atalım, hadi fazla sulanan ya da haftalarca sulanması unutulanları da doğal sayalım ama ananem konuyu bir üst boyuta taşımış: bir tanesini dedemin pantolonundaki lekeyi çıkaracağım diye gaz yağıyla silip, balkondaki çiçeğin tam üstüne asarak yani gaz yağıyla kurutmuş, ötekini kibritle oynayan haşarı komşu oğlunun sayesinde salonun perdeleriyle birlikte bildiğin alevle yakmış. Komşusunun "benim hatırıma ilgilenirsin" diye zorla hediye ettiği çiçeği, komşu tatilden dönerken gözüne güzel gözüksün diye duşa sokup yıkamış, balkona atmıi, gece boyu unutmuş, tabii Ankara'nın ayazında sabah çiçek donmuş.. Yani, ananem çiçek bakamıyormuş.. Ya da, çocuklarına, torunlarına bakmış ama çiçek bakamamış..

Ona hep kesilmiş çiçek götürürdük; nergis, sümbül, gül ve papatya.. Ve şimdi üzerinde rengarenk sardunyalar büyütüyor.. Yolun çiçek dolu olsun canım ananem.. Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

15 Ağustos 2014 Cuma

Bir yazarın yatılı misafiri olmak

Bir yazarın yatılı misafiri olmak böyle bir şey işte.
O yazarın çalışma odasında konaklamak.
Yüzlerce kitabın altında huzur içinde uyumak.
Hiç olmadığı kadar rahat uyumak.
Soluksuz uyumak.
Sabah uyandığında raftaki kitapların kokusuna uyanmak.
Bakakalmak masadaki kağıt tomarlarına.
O kağıtların savrukluğundaki hikayelerin hayalini kurmak.
Merak etmek.
Ucundan kaldırıp bakıverecek kadar yakın.
Dağınık çarşaflar kadar dağınık düşüncelere.
O düşüncelerin mahremiyetine sızmaya özenmek.
Bakmayacak kadar o kağıtlara saygı duymak.
Olmamış hayatların hikayelerine.
Hikaye ile oldurulan hayatlara.
İmrenmek.
Bir yazarın evinde uyumak.
Onun kitapları altında rüyalar görmek.
İşte böyle bir şey..

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Cote D'Azur: Şık ve lezzetli Fransız

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, arabamıza atlayıp Münih'ten Akdeniz'e kavuşmak için 7 saatte 5 ülke aşarak İtalya'ya varmıştık.

4 günlük muhteşem bir şarap ve İtalyan lezzetleri eşliğinde bol yürüyüş ve bol ılıman iklimle kucaklaşma molasından sonra, yine arabamıza atlayıp bu sefer de 5 saatte 2 ülke daha geçerek (itiraf edeyim, Monako'da sabahın o saatinde grandtuvalet giyinmiş, boya küpüne batmışçasına makyajlı ve sevimsiz insan evlatlarına şaşırma nedeniyle, AB'ye inat bu tuhaf ülkeyi 1/2 ülke saymak hissiyatı içindeyim!) Fransa'nın ünlü Cote D'azur sahiline vardık.


İtalya'dan sadece bir taş atımlık uzaklıktaki bu sahil, İtalya ile Fransa arasındaki bakış açısının dağlar kadar farklı olması nedeniyle sanki birbirinden kilometrelerce uzak iki farklı ülke gibi. Oysa coğrafya açısından çok da farkları yok, masmavi deniz, kilometrelerce ev ev ev dolu sahil, rengarenk dondurmalar, zeytinlikler, üzüm bağları.. Neredeyse aynı. Tek farkı; sanırım Fransa biraz daha şık, biraz daha özenli, biraz daha "zengin ve kültürlü" duruyor. Ve evet, biraz daha pahalı.


Konaklamayı seçtiğimiz bölge yani Grasse; turistik sahilden daha kuzeyde, dağlık alandaydı ama turizm açısından İtalya'dakinin aksine, dağlık alandaki köyler çok daha kalabalık ve "modern". Daha doğrusu, tarihi doku son derece güzel korunmuş olduğu için, kendinizi ortaçağda bir şatoda konaklıyor gibi hissediyor, aynı zamanda da 21.yy'ın tüm teknolojisine sahip olduğunuz lüks bir tatil geçiriyorsunuz. Grasse; Fransa'nın parfüm başkenti. Belki Patrick Süskind okuyucuları "Koku" romanından da hatırlarlar. Geceleri ortaçağ kasabası ruhu tabii ki hafif ürpertici oluyor ama gün doğumu ve gün batımında o güzel kahve kızıl evler, yemyeşil bahçelerin arasında mütiş romantik, gerçekdışı bir güzellik sunuyor insana. Grasse'ın biraz uzağında Le Bar sur Loup köyünde kaldık ve bu köyde ortaçağda verilen bir davette, tüm davetlilerin esrarengiz bir şekilde ölmesi sonucunda, efsaneye göre hala geceleri hayaletleri dolaşır dururmuş sokaklarda (biz göremedik kendilerini). Ama gün boyu güneşin sıcak etkisi kerpiç evlerin ve taş sokakların köşelerinde dolaştı durdu.


Bölgeyi karış karış gezmek, sahile hiç inmeden ve sıkılmadan günler sürüyor. Mutlaka yapılması gerekenler arasında tabii ki Trüf mantarı (toplanma sezonu genellikle Eylül ayı) dokunuşlu çeşitli Fransız yemeklerini tatmak da var. Özellikle İtalyan mutfağının etkisiyle, çeşitli makarnaların Trüf mantarı ile taçlandırılması tam bir damak şöleni sunuyor. İsterseniz, yandaki gibi bütün mantarları da alabilir, kendi mutfağınızda deneyebilirsiniz. Ayrıca Akdenize özgü enginar, patlıcan ve deniz ürünleri, Fransız mutfağının diğer gözdeleri. Özellikle Grasse'da sokak mutfağını da denemenizi öneririm.

Fransız mutfağı benim damak tadıma biraz fazla yağlı ve soslu gelse de, tatlılarına diyecek sözüm yok tabii. Fransızlar gibi güne şekerli tatlarla başlayıp, peyniri sadece yemek sonrasında tatlı yerine yemek benim tercihim değil ama denenebilir (yemek sonrası yenen peynirin ayrıca dişlerin korunmasında yardımcı olduğu da söyleniyor). Bölgede özellikle pastaneler ve şekerleme fabrikaları turistik turlar düzenliyor ve hem işin ustalığını öğrenebilir hem de ondan bundan tadarak mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz.

Tabii ki yeme içme dışında, parfümerileri gezebilir ve kendi teninize uygun tasarlanmış kokuları seçebilir, satın alabilirsiniz. Ayrıca Nice, Cannes ve diğer ünlü turizm merkezlerine yakınlığıyla da günü birlik kültür, alışveriş ve yaşam tarzı turları için ideal bir bölge. Kısacası, şık ve lezzetli Cote D'Azur'un alımlı ve marur bölgesi Grasse; oldukça romantik bir tatil için de, görme ve tat alma duyusuna yaşattığı festival için de, Ortaçağ'ı konforlu bir şekilde düşlemek isteyenler için de ve hatta alışveriş ve pop kültür çılgınları için de farklı turizm seçenekleri sunduğu için, herkesi tatmin edebilecek bir bölge. Görülmeli, deneyimlenmeli..

(c) Ceren Musaagaoglu Schubert - Ağustos, 2014

8 Ağustos 2014 Cuma

Piemonte: İtalya'nın şarap merkezi


Avrupa'da bu Ağustos 15-18 derecelerde gezindi, 20'lerin üzerine çok nadir çıktı, devamlı bulutlu, yağışlı, uzun kollu, çoraplı bir yaz geçirdik..

Derken; meğerse bu durum hiç de böyle değilmiş Alpler'in güney yanında! Meğerse o bulutlar, o yağış, o yaz demeye bin şahit isteyen hava Alp'lerin iç tarafında asılı kalmış, bizi esir almış da güney ellerde ağustos böcekleri, sıcacık güneş, masmavi denizin hakimiyeti sürer gidermiş.. Ah be Akdeniz.. Bu sefer Münih'ten arabamızla sabahın 4'ünde ayrıldık, tam 7 saatte 5 ülke geçtik ve öğle yemeğine İtalya'nın Piemonte bölgesine yetiştik. Sabah erkenden sisli ve puslu Avusturya'ya bir göz kırptık, hafif yağmur çiseleyen Lichtenstein'da zaruri ihtiyaç ve çay molasını takiben İsviçre'ye daldık, benzin fiyatları yüzümüzü güldürünce depoyu da fulledik ve ver elini Akdeniz güzeli, İtalya! Evet 5 ülke işte, Lichtenstein'ı AB tam ülkeden sayarken, biz niye 1/2 sayalım?!

Piemonte; İtalya'nın Fransız etkisindeki, bağcılık ve şarapçılıkla ünlü, sevimli mi sevimli, dağlık bayırlık, yemyeşil bir bölgesi. Bağcılık derken, abartmışlar, yer gök bağ, tüm tepelikler, tüm ovalar, mümkün olan her santimertekare şaraplık üzüm bağlarıyla örtülü. Ağustos'ta, daha üzümler yeni yeni olgunlaşmışken, bağ bozumuna ooo-hooo çok varken, bölgenin keyfine doyum olmuyor.

Piemonte'de 4 gün kaldık, klasik bir bağ evinde konakladık. Aile gündüz üzüm bağında çalışıyor, akşam bizimle yemek yiyor, kahvaltı uyandığımızda hazır, bahçedeki erik ağacının ulaşabildiğimiz dalları emrimize amade, öğle uykusunda istersen terastaki divanda, istersen bahçedeki hamakta, istersen odanın efil efil perdeleri uçuşuyorken şekerleme yap, karışan yok, soran yok.. İster akşam gün batımında açarsın bir şişe şarap, damakta o kekremsi, hafif kuru ve meyve tadı.. Alırsın bir kitap eline, üç sayfa, bir yudum, iki sayfa, bir yudum.. Sessizlik, hafif akşam esintisi, birkaç sinir bozucu sivrisinek (her gülün bir dikeni..)

Kaldığımız köy Santo Stefano Belbo - ki özel bir köy değil, binlercesinde aynı şekilde konaklayabilirsiniz - ufacık, içinde bir pizzacı (gerçekten de Big Mama! hazırladı incecik hamur üzerine bol malzemeli pizzalarımızı), bir dondurmacı, çocuklar için bir atlıkarıncası olan ufak bir meydandan ibaret bir köyceğizdi, yetti de arttı bile.


Zaten yapılacak tek şey, köy köy gezmek, şarap tatmak (özellikle Barolo köyü şarapları oldukça ünlüdür ama köyden kazıklanarak almak yerine herhangi bir süpermarketten de alabilirsiniz), İtalyan rahatlığının, ağız tadının, geçmeyen zamanın keyfine varmak. Tatil = Yavaş zaman.


Bölgede Bizans ve Frank etkisi oldukça yoğun hissediliyor. Ama kimsenin bu bölgeye tarih için geldiğini sanmıyorum. Şarap seviyorsanız, şarap bağlarının arasında romantik bir haftasonu kaçamağı ya da sakin bir hafta geçirmek istiyorsanız, Ağustos sıcağında hafif esintili, insanı bunaltmayacak derecede güneşli ve İtalya'nın neşesi ile Fransa'nın şıklığını bir arada yaşayabileceğiniz bir ufak köyler topluluğu arıyorsanız; Piemonte sizi büyüleyecektir. Ha bir de son hatırlatma; yürüyüş ayakkabılarınızı yanınıza alın çünkü dağ tepe tırmanmalık, bağlara dalmalık, dalından meyve sebze atıştırmalık (izin alarak tabii, emeğe yazık!) ve özellikle çakırkeyfken bol engebeli bir bölge burası :)

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert - Ağustos, 2014.

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Tek kişilik ruh

Orhan Pamuk "Sessiz Ev" romanında, karakterlerden birini betimlerken "Tek kişilik bir ruhu vardı. Kendi olmayı beceriyordu. Ben olamıyorum.." der. Bu cümle benim beynime kazılı roman cümlelerinden biridir. Yıllardır dilime gelir gider, beni yalnız bırakmaz, durur dinlenir, yine üzerinde düşünürüm. Tek kişilik bir ruh, sadece kendi olabilen bir insan. Kılıktan kılığa girmeyen, olduğu gibi görünen, samimi, içten, belki doğruculuğu yüzünden dokuz köyden kovulmuş, yalnız bir insan gelir aklıma. Bu insanı severim. Bu insan "benim insanım" çünkü.. Benden biri, bizden biri..

Ruhumuzu yalınlaştırmak; doğu felsefelerine, özellikle de ilgimi çeken Zen Budizmi'ne göre, yaşam ödevlerimizin en başında geliyor. Ruhun Tanrı'dan kopup geldiğine, ondan bir parça olduğuna, "bir an" için yaşayıp, yaşam boyu öğrenip, tekrar ona döndürüleceğimize inanıyorum. Doğu felsefelerinde buna ek olarak "tekrar (tekrar?) ona döndürüleceğimiz" sıklıkla inanılır, öğretilerde ve hatta kutsal kitaplarda yazar. Kur'an'da da bu cümle geçer, okuyanlar bilir. Bunu tek bir yaşam olarak alır müslümanlar, çok tanrılı dinlerde ise daha sarmal bir yapı olduğu için belki, bir çok yaşam olarak düşünülür ve ruhun en basit noktadan başlayıp her bir yaşamda öğrendikleriyle gittikçe yüceldiği ve en sonunda Nirvana'ya ulaşarak bir daha yaşama geri gelmeden tanrı'ya kavuştuğu düşünülür. Yani dünya yaşamı bir "an"dır ve bu an sadece öğrenmek ve ruhu yüceltmek için yaşanılır, olanlardan ders alınır, çeşitli sınavlardan geçilir ve tabiri caizse "uzmanlaşana dek" bu yaşam örtüsü yeniden yeniden kuşanılır. Yani öğrenmek ve uzmanlaşmak, daha yüce bir ruh olmaktır yaşamın amacı. Tek tanrıya inandığım halde, itiraf edeyim bu "yaşamda öğrenme" konusuna ve öğrenilecek şeyin de sevgi ve yalınlık olması gerektiğine inanıyorum. Bahsetmiştim, bence "hayatın anlamı" sevgiyi ve yalınlığı anlamak, sindirmek, yaymak. Velhasıl, "tek kişilik ruh" betimlemesi bu nedenle benim için çok anlamlı, güçlü bir betimleme.

İnsanın yaşamında kuşkusuz "diğerleri"nin etkisi azımsanamaz ve sosyal gelişimin ötesinde, psikolojik gelişiminde de "başka ruhlar"ın yeri büyük. Ama yine de insanın kendi kendine, sadece kendisiyle başbaşa yaşamındaki huzuru (ya da daha yalın olmak gerekirse, iç huzuru), sanırım en önemlisi. Kimseye bağlı olmaksızın "ben" olabilmek, kendini birinin karısı, birinin annesi, birinin işvereni ya da çalışanı olarak görmeden, salt bir birey olarak varolabilmek ve kendi kendini tanımaya çalışmak, iç huzurunu sağlamaya çalışmak; sanırım bunlar hayattaki diğer amaçlarımız, anlamlarımız. Bir başka ruha "çıtçıtlanmış", "düğmelenmiş", "yapıştırılmış" olmadan, tek kişilik bir ruh olabilmeyi öğrenmek..

Hamiş: Fotoğraf bizim ön bahçedeki ufacık havuzda bu haftasonu birdenbire açıveren nilüfer (ya da lotus çiçeği..)

8 Temmuz 2014 Salı

Dokuzuncu 7 Temmuz

Semo gideli 9 sene oldu. Ölümlere, tüm ayrılıklar gibi hiç alışamıyorum.. O'na söz verdiğim gibi, her sene olduğu gibi bu sene de yanındayım. Geçen sene doğum nedeniyle gelememiştim, aklım hep buradaydı. Bu sene gelmek kısmet oldu ama ağzımdaki o tatsızlık, kuruluk, burnumdaki sızı değişmedi. Ölümlere alışamıyorum. Ayrılıkların hiçbirine alışamıyorum.

Bu sene ev öyle sessiz ki.. 40 senedir olmadığı kadar sessiz, kimsesiz.. Ananemin yokluğu evin her milimetre karesinde hissediliyor, bu yokluk, bu yoksunluk üzerime üzerime geliyor. Bu kasaba benden ne çok sevdiğimi aldı, yine de kendine döndürüyor her sene..

Temmuz bu ilkimde çok sıcak geçer. Yine öyle, bu sene de. Ağustos böceklerinin sesine dalgaların sesi, akşam çıkan imbatın sesi karışmasa, hava öyle ağır ki, havada asılı kalmış tüm düşünceler sanki..

Sıcak temmuz. Ölüm. Ayrılık. Omuzlarımda öyle ağır yükler var ki..

Öyle oturdum mezarında yine. Yıllar geçtikçe artan mezar oturmalarını düşündüm. Allah sıralı ölüm versin derdi ananem, anlıyorum onun ne demek istediğini. Ama yine de her ölüm erken ölüm, Semo'yu da ananemi de; adına kaza dediler, katlettiler. Oysa o gün o dakikada o aynı yolda olmasalardı, daha yaşarlardı her ikisi de.. Daha vardı görecekleri günler..

Bunun için ağır içim, bunu kabul edemiyorum, kader diyip geçemiyorum, bu düpedüz haksızlık.. Ama bilemezsin gelen günler ne getirirdi, bedenlerine aldıkları yaralarla ikisi de ömürlerinin geri kalanında mutlu olabilir miydi? İkisi de gururluydu; ikisi de yaşamı dolu dolu yaşardı, bir eksikle, engelle, ağrılarla yaşamak istemezlerdi biliyorum. Onun için bencilce onları geri getirmek istememden utanıyorum. Ama öyle çok özledim ki.. İkisini de.

Öylesine geçiyor zaman, artık onlarla şu yukarıdaki fotoğraftaki denize bakarak değil, tek başıma mezarları başında oturuyorum. Mezarları denizi görüyor, ağaçların rüzgarda çıkardıkları sesler dışında sessiz, sakin; mezarları huzur dolu. Umarım onlar da huzur doludurlar..