Pembe kar yağdı! Valla! İşte yanda kanıtı, inanmıyorsanız kendi gözlerinizle görün. Hava muhteşem, tam bahar havası. 15-17 derecelerde, gece yağmur yağmış, mis gibi kokuyor toprak. Yapraklar artık çiçeklerin arasından iyice belirgin. Çiçekler yavaş yavaş dökülüyor. Bazen pembe kar gibi, bazen sapsarı kar gibi, bazen de bembeyaz, mosmor.. Doğanın bahar coşkusuna katılmamak mümkün mü?
Pazar ve çarşamba sabahlarını kendime ayırıyorum, kendimle başbaşa. Belki tek çocuk olduğum ve çocukluktan yalnızlığın tadına vardığım için, belki eski çağlarda dedikleri gibi melankolik yapım nedeniyle, belki de sadece basit bir tercih. Benim için kendimle başbaşa kalmak, bir zevk. Hafta boyu kurduğum hayalleri gerçekleştirmek, yenilenmek için bir ihtiyaç.
Dün sabah erkenden doğaya çıktım. Niyetim biraz yürümek ve kahvaltı için ekmek alıp eve dönmekti. Babamın değimiyle "100mt yürümüş, yorulmuşuz" muzip muzip.. Ama dışarıya çıkıp da pembe karı görünce birden koşmak isteği geldi bana. Böyle amaçsızca koşma isteği bana ara sıra gelir, çocukken bizimkiler beni çimenliklere falan salarlardı. Özellikle Pazar günleri, şehir çocukları için doğaya çıkma (ve sonrasında evde keseli bir banyo ile doğadan arınma ve normale dönme) günü. Oradan heralde kaldı bu alışkanlık. Çimenlik gördüğümde, özellikle de Pazar günüyse koşarım arkadaş.
Velhasıl bu pek doğru değil, şimdi abartmayayım. Şehir çocuğu büyüdü, şehir insanı oldu (onca dünya seyahati ve bahçeli evler, doğa gönüllülüğü falan derken kalıplarımın dışına çok da çıkabildiğim söylenemez). Dolayısıyla her şehir insanı gibi doğada değil koşu bandında, kapalı alanda koşar oldu. Mevsime atmamak lazım suçu, yaz kış kalabalık oluyor spor salonları. Belki toplu halde ter atmanın motivasyonu. Ama spor salonunda koşu bandında 40 dakika koşabilen ben, doğada aynı performansı sergileyemiyorum. Doğada 5 dakikada yoruluyorum, dilim damağıma yapışıyor. Bunu maraton koşan bir arkadaşıma anlatınca, bana "hızlı koşuyorsundur da ondan" dedi. Ne kadar basit ama akıl edememişim bu zamana dek. Doğru, hızımı ayarlayamıyorum kendi başıma. Sanki peşimde zombi ordusu var.. Bu arada bu zombi koşusu hakikaten var, oldukça da eğlenceli gözüküyor. 11 Mayıs'ta da Münih'te de olacak, sadece 5km aslında hiç birşey değil ve çok katılmak isterdim. Ama doğada işte nafile! Oysa şuraya tıklayıp bakın ne çok eğleniyor insanlar.
Pembe karda koşmaya başladım. Kulaklıklarım da yanımda, salonda koşarken her zaman dinlediğim albümü açtım (Muse - Black holes and revelations) ve adımlarımı albümün ritmine uydurmaya çalıştım. Çünkü salonda aynen böyle yapıyorum. O da ne, yorulmadan koşuyorum! Olayın sırrı buymuş, ritm. Tabii bir de bir önceki gece protein almak, uykuyu iyi almış ve dinlenmiş olmak gerekiyor. Bu ritme adım uydurmanın bir de iyi tarafı var, dikkatiniz sadece adımlarınızda ve nefesinizde olduğu için hiçbirşey düşünmüyorsunuz, beyniniz tamamen bomboş! Muhteşem bir meditasyon şansı.. Öyle koştum koştum koştum. Birden yorulup da kendimi uzaklarda bulmam tabii pek iyi olmadı. Planlı koşmak lazım. Doğanın acemisiyim işte..
Bazen rüyalarımda koşuyorum. Hiç yorulmuyorum, terlemiyorum, sadece doğayı, çevreyi, insanları izliyor ve koşuyorum; sanki saatlerce koşuyorum.. Öyle güzel bir his ki..
28 Nisan 2014 Pazartesi
25 Nisan 2014 Cuma
Ölümden korkmak / korkmamak
Dün gün boyu karşı arsamızda Grand Designs mahiyetinde sürüp giden ev yapımı çalışmalarının bam bam küt küt sesiyle mücadele ettim. Normalde ben İstanbul'da yaşamış biri olarak gürültü kirliliğine kafayı takmam, öyle tek pırtta uykusu kaçan, tek gümde komşuya dalan biri değilim yani. Ama Münih'e taşınalıberi, özellikle de şehrin çok merkezinde olmayan, kanun gereği max. üç katlı ve bahçeli şirinler köyü misali evler içinde yaşamaya başlayınca, Türkiye ziyaretlerimde de annemlerin benzer bir ortamda bahçeli evlerinde kala uyuya, gürültüye karşı tahammül seviyem azalmış. Oysa her Türk evladı gibi ben de gürültüyü "hayat enerjisi" ile karıştırıyorum genellikle (çoğunlukla da özlüyorum ha, özellikle etrafta zombi savaşı olmuş da bir ben canlı kalmışım hissi veren Pazar günleri ve tatil zamanlarında!) Velhasıl, gürültü kirliliği vardı dün, daha da olacak galiba. Evropalılar yazı falan asıyorlar, şu şu tarihler arası yoğun gürültü kirliliği (kolon indirmece bam bam küt küt) ve takiben şuşu günler arası hafif gürültü kirliliği (evde vida sökme çıkarma işleri vızzt cızzztlar) olacak, kusura bakmayın falan diye. NaĞĞzik insanlar ne de olsa Evropalı, inşaat işçisi bile Cold Play dinliyor.
Grand Designs dedim de abartmadım, hakikaten enteresan bir ev inşa ediyorlar karşıya. Aynı zamanda da bahçeyle uğraşıyorlar. Ev bitince bahçe de yemyeşil hazır olacak. Bizim zengin mahallesinde yeni trend "açık oturma odası" yani dışardan bakınca insanların yediği bezelye bile seçiliyor. Bizde ve evlerin hiçbirinde perde alışkanlığı yok. Aslında evler mimari açıdan akıllı tasarım, kimse kimseyi görmüyor ve insanlar da birbir evlerinin içine bakmıyor (ben arada yoldan geçerken Türk meraklılığı ile bi göz ucu atıveriyorum). Mahallemizin kokoşları böyle süslenip püslenip oturma odasında Biri Bizi Gözetliyor fantazisi yaşıyor ve yaşatıyorlar. Enteresan.
Velhasıl ordan aklıma geldi, nicedir kızı uyuttuktan sonra Grand Desings'ı izlemiyoruz, izleyelim bu gece dedim. İngiltere'de teeee 70'lerden beri süregelen bir diziymiş bu, şimdiki Kevin McCloud sunumuyla oldukça ilginç. Ben çocukluğumdan beri mimariye meraklıyımdır. Düz çizgi bile çizemediğim halde kendi kendime kağıtlara defterlere hep böyle kuşbakışı evler çizer, mobilyalar döşer, peysaj mimarisini eksik etmezdim. Tabii eciş bücüş çizimler ama bebekle oynamaktan çok daha eğlenceliydi benim için. O nedenle seviyorum bu diziyi. Özellikle Grand Designs Abroad'ı da çok sevdim.
Bu bölümde biri 2, biri 4 yaşında iki çocuk annesi öğretmen bir kadınla eşi hayallerindeki evi yaptırmak üzere yola çıktılar. Aynı anda adam kansere yakalandığını öğrendi ve 6 ayda (sadece 6 ayda, oldukça agresif bir kansermiş ve adam çok gençti..) adam öldü. Kadın tek başına dimdik evi yaptırdı ve içinde iki çocuğuyla oturdu. Tabii ben programa odaklanamadım çünkü aklım uçtu, gitti. İlk başta adamı görünce, böyle sen ben gibi sağlıklı turp gibi adam, evin planını anlatıyor Kevin'e. Sonra iki cümlede özetliyorlar; kanseri ne yazık ki tahmininden daha fazla yayılmış ve 6 ay sonunda öldü diye. Bu kadar. Sonra evin mimarisi.. İngiliz tarzı işte, programın odağı kadının iki çocukla mücadelesi değil tabii, evin yapımı. Ev de güzel oldu, bakın burda linki. Özellikle çatısı ilginç, değil mi? Kadın biraz maddi sorunlar yaşadığı için tabii biraz küçüldü ama 300.000 Pound'a (oldukça ucuza) maletti ve güzelce döşedi, sağa sola babanın fotolarını astı, eve yerleşti. Çocuklarını mutlu mutlu büyüttü.
Beni tabii bir dehşet saldı. İnsan "ay benim başıma gelse dayanamam" dememeli, çünkü yukardaki melekler midir nedir onlar bu tip sözlerinizi hemen kayda alıp, sizi bizzat bu durumun içine atıp, "bak işte yaşadın, dayandın" dedirtiyorlar. Karmanın böyle "olumsuza odakla, olumsuz da gelsin yakana yapışsın" durumu var. Aman dikkat yani. Yine de ben kadına hayranlık duydum, ne güçlü bir kadındı o. Bir kere hep olumluya odaklandı ve şansına mimar da işçiler de hep iyi insanlar çıktılar, kadını kazıklamadılar, kadın da onların önerilerine değer verdi. Kadın hem öğretmenlik mesleğini sürdürdü hem iki çocuğunu tek başına büyüttü, programın güzel yanı 1-2 sene geçiyor ev yapılırken malum. Kadın dedi ki "kimse GERÇEKTE sizin ne durumda olduğunuzla ilgilenmiyor, her şeyi siz tek başınıza yapıyorsunuz, yapmak zorundasınız". Bu çok can alıcı bir cümleydi bence.
Ben ölümden korkuyorum. Daha doğrusu, ben hayatımda çok şükür büyüyene dek hiç bir yakınımı kaybetmedim. Hepsi benim çevremde, benimle oldular, büyümemi gördüler. İlk dedemi kaybettim ve o zaman ölüm korkusu saplandı içime. Baya bocaladım o yıllarda, kafamı ölüme taktım, başka şey düşünemez oldum. Belki tüm yaşamın anlamını arama, dünya seyahati, çeşitli çeşitli uğraş ve hobiler edinip çabuk sıkılma, sevgililer bu ölüm korkusundan kaynaklanıyordu. Belki değil, tamamen öyle aslında (bir itiraf daha, J.'nin önderliğinde bu hafta itiraf haftası adeta!)
Hayatım ölümden çok korkmak, hiç korkmamak ve yine çok korkmakla geçiyor. Ölümden korkmamaya Semo'yu kaybedişim neden olmuştu. Birden hayatın anlamsızlığı ve ölümün birden geliverip herşeyi kapatışını idrak ettim ve birden korkmamaya "öbür taraf var, kesin var, yeşil çimenlerde Semo'yla koşacağım ben" fikri hayatımın merkezine oturmaya başladı. Uzun yıllar ölümden korkmadım. O yıllar en zor yıllardı aslında, ölümle içiçe, aklımdan çıkmadan, olumlu düşünebildiğim tek şey "bunu da yaşamalıyım, bunu da görmeliyim ki öbür tarafa gidince anlatacağım şeyler olsun oradakilere" oldu. Bu felsefeye devam ediyorum hala..
Sonra işte gebelik, Maya'nın doğumu. Hayat bir ölçüde değişiyor ister istemez, yeni bir renk ekleniyor diyelim. Olumlu ya da olumsuz getirilere odaklanmak yine insanın elinde. Ama tek bir şey var ki; insan yine ölümden korkmaya başlıyor. Bu sefer ben ölmemeliyim; onu büyütmeli, yetişkin hatta yaşlı bir insan olduğunu, kendi ayakları üzerinde durduğunu görmeliyim korkusu başlıyor. Dediğim gibi aslında karmaya fırsat vermemek lazım bu tip konularda, tabii ki annesiz büyüyen milyonlarca çocuk var, hayatta dimdik durabilen, sevgiyi anneden olmasa da başkalarından alabilen, güçlü insanlar olabilen. Yine de işte, insan çocuğu küçükken hasta olmamalı, ölmemeli dostlar. Bir blogger yazmıştı, kimdi hatırlayamıyorum (hatırlatırsanız hemen düzeltir adını eklerim, emeğe saygısızlık olmasın) "Ölüm anneye yakışmaz" diye. Katılıyorum.
Grand Designs dedim de abartmadım, hakikaten enteresan bir ev inşa ediyorlar karşıya. Aynı zamanda da bahçeyle uğraşıyorlar. Ev bitince bahçe de yemyeşil hazır olacak. Bizim zengin mahallesinde yeni trend "açık oturma odası" yani dışardan bakınca insanların yediği bezelye bile seçiliyor. Bizde ve evlerin hiçbirinde perde alışkanlığı yok. Aslında evler mimari açıdan akıllı tasarım, kimse kimseyi görmüyor ve insanlar da birbir evlerinin içine bakmıyor (ben arada yoldan geçerken Türk meraklılığı ile bi göz ucu atıveriyorum). Mahallemizin kokoşları böyle süslenip püslenip oturma odasında Biri Bizi Gözetliyor fantazisi yaşıyor ve yaşatıyorlar. Enteresan.
Velhasıl ordan aklıma geldi, nicedir kızı uyuttuktan sonra Grand Desings'ı izlemiyoruz, izleyelim bu gece dedim. İngiltere'de teeee 70'lerden beri süregelen bir diziymiş bu, şimdiki Kevin McCloud sunumuyla oldukça ilginç. Ben çocukluğumdan beri mimariye meraklıyımdır. Düz çizgi bile çizemediğim halde kendi kendime kağıtlara defterlere hep böyle kuşbakışı evler çizer, mobilyalar döşer, peysaj mimarisini eksik etmezdim. Tabii eciş bücüş çizimler ama bebekle oynamaktan çok daha eğlenceliydi benim için. O nedenle seviyorum bu diziyi. Özellikle Grand Designs Abroad'ı da çok sevdim.
Bu bölümde biri 2, biri 4 yaşında iki çocuk annesi öğretmen bir kadınla eşi hayallerindeki evi yaptırmak üzere yola çıktılar. Aynı anda adam kansere yakalandığını öğrendi ve 6 ayda (sadece 6 ayda, oldukça agresif bir kansermiş ve adam çok gençti..) adam öldü. Kadın tek başına dimdik evi yaptırdı ve içinde iki çocuğuyla oturdu. Tabii ben programa odaklanamadım çünkü aklım uçtu, gitti. İlk başta adamı görünce, böyle sen ben gibi sağlıklı turp gibi adam, evin planını anlatıyor Kevin'e. Sonra iki cümlede özetliyorlar; kanseri ne yazık ki tahmininden daha fazla yayılmış ve 6 ay sonunda öldü diye. Bu kadar. Sonra evin mimarisi.. İngiliz tarzı işte, programın odağı kadının iki çocukla mücadelesi değil tabii, evin yapımı. Ev de güzel oldu, bakın burda linki. Özellikle çatısı ilginç, değil mi? Kadın biraz maddi sorunlar yaşadığı için tabii biraz küçüldü ama 300.000 Pound'a (oldukça ucuza) maletti ve güzelce döşedi, sağa sola babanın fotolarını astı, eve yerleşti. Çocuklarını mutlu mutlu büyüttü.
Beni tabii bir dehşet saldı. İnsan "ay benim başıma gelse dayanamam" dememeli, çünkü yukardaki melekler midir nedir onlar bu tip sözlerinizi hemen kayda alıp, sizi bizzat bu durumun içine atıp, "bak işte yaşadın, dayandın" dedirtiyorlar. Karmanın böyle "olumsuza odakla, olumsuz da gelsin yakana yapışsın" durumu var. Aman dikkat yani. Yine de ben kadına hayranlık duydum, ne güçlü bir kadındı o. Bir kere hep olumluya odaklandı ve şansına mimar da işçiler de hep iyi insanlar çıktılar, kadını kazıklamadılar, kadın da onların önerilerine değer verdi. Kadın hem öğretmenlik mesleğini sürdürdü hem iki çocuğunu tek başına büyüttü, programın güzel yanı 1-2 sene geçiyor ev yapılırken malum. Kadın dedi ki "kimse GERÇEKTE sizin ne durumda olduğunuzla ilgilenmiyor, her şeyi siz tek başınıza yapıyorsunuz, yapmak zorundasınız". Bu çok can alıcı bir cümleydi bence.
Ben ölümden korkuyorum. Daha doğrusu, ben hayatımda çok şükür büyüyene dek hiç bir yakınımı kaybetmedim. Hepsi benim çevremde, benimle oldular, büyümemi gördüler. İlk dedemi kaybettim ve o zaman ölüm korkusu saplandı içime. Baya bocaladım o yıllarda, kafamı ölüme taktım, başka şey düşünemez oldum. Belki tüm yaşamın anlamını arama, dünya seyahati, çeşitli çeşitli uğraş ve hobiler edinip çabuk sıkılma, sevgililer bu ölüm korkusundan kaynaklanıyordu. Belki değil, tamamen öyle aslında (bir itiraf daha, J.'nin önderliğinde bu hafta itiraf haftası adeta!)
Hayatım ölümden çok korkmak, hiç korkmamak ve yine çok korkmakla geçiyor. Ölümden korkmamaya Semo'yu kaybedişim neden olmuştu. Birden hayatın anlamsızlığı ve ölümün birden geliverip herşeyi kapatışını idrak ettim ve birden korkmamaya "öbür taraf var, kesin var, yeşil çimenlerde Semo'yla koşacağım ben" fikri hayatımın merkezine oturmaya başladı. Uzun yıllar ölümden korkmadım. O yıllar en zor yıllardı aslında, ölümle içiçe, aklımdan çıkmadan, olumlu düşünebildiğim tek şey "bunu da yaşamalıyım, bunu da görmeliyim ki öbür tarafa gidince anlatacağım şeyler olsun oradakilere" oldu. Bu felsefeye devam ediyorum hala..
Sonra işte gebelik, Maya'nın doğumu. Hayat bir ölçüde değişiyor ister istemez, yeni bir renk ekleniyor diyelim. Olumlu ya da olumsuz getirilere odaklanmak yine insanın elinde. Ama tek bir şey var ki; insan yine ölümden korkmaya başlıyor. Bu sefer ben ölmemeliyim; onu büyütmeli, yetişkin hatta yaşlı bir insan olduğunu, kendi ayakları üzerinde durduğunu görmeliyim korkusu başlıyor. Dediğim gibi aslında karmaya fırsat vermemek lazım bu tip konularda, tabii ki annesiz büyüyen milyonlarca çocuk var, hayatta dimdik durabilen, sevgiyi anneden olmasa da başkalarından alabilen, güçlü insanlar olabilen. Yine de işte, insan çocuğu küçükken hasta olmamalı, ölmemeli dostlar. Bir blogger yazmıştı, kimdi hatırlayamıyorum (hatırlatırsanız hemen düzeltir adını eklerim, emeğe saygısızlık olmasın) "Ölüm anneye yakışmaz" diye. Katılıyorum.
15 Nisan 2014 Salı
Kudüs'te 24 saat
.jpg)
Ama bundan bahsetmiyorum. Belki sadece bundan bahsetmeliyim ama bugün değil.
.jpg)
.jpg)
.jpg)
Bu nedenle belgesel beni esir aldı, fırsat bulduğum her boşlukta Kudüs'üme koşuyorum. Tüm bir hafta da böyle geçecek sanırım, 24 saatlik bir belgeseli bu yoğunlukta anca 1 haftada bitirebilirim gibime geliyor. Eğer ilginizi çekiyorsa bu tip şehir belgeselleri, Kudüs'ü buradan izlemenizi tavsiye ederim. Berlin'in de 24 saatlik bir belgeseli var bu arada..
Hamiş: Yazıdaki fotoğraflar bana aittir ve izinsiz kullanımı ve paylaşımı kanunen suçtur.
3 Nisan 2014 Perşembe
Memleketin hali
Şu son 1 senede olan biteni saymasak, 35 senelik hayatım boyunca politik bir insan olamadım hiç. Bunun bir nedeni belki Mari Antrikot'un dediği gibi 70-80'lerde çocuk yetiştiren nesilin bizleri "aman evladım sen karışma"larla yetiştirmiş olması, belki de kişiliğimde A tipi (yönetici, atılgan, hırslı) öğeler bulunmaması ya da tembelliğim, ilgisizliğim (hadi olumludan bakalım; başka başka şeylere olan ilgim ve geniş yelpazede giden merakım) olabilir. Her neyse politika ilgimi çekmiyor. Çoğu seçimde oy bile kullanmadım çünkü benim fikirlerimi tam olarak ifade eden ve destekleyen hiç bir parti bulamıyorum. Özgürlüğü tuttursalar halkın gerçeklerinden uzaklaşıyorlar, adaleti tuttursalar askeri rejime yaklaşıyorlar, liberal demokrasiyi öne çıkarsalar tepedeki kapitalist sisteme yarıyor, sosyal hak ve özgürlükleri destekleseler ekonomi bozuluyor, bir türlü olmuyor da olmuyor.. Adam gibi bir muhalefet olsa, tepedekiler de iş yapacak ama olmuyor. Senelerdir aynı insanlar, aynı fikirler, aynı yerinde saymalar, aynı geri gidişler. Kısacası politikadan hoşlanmıyorum, ne oy veriyor sistemi destekliyordum, ne de oy vermediğim için haksız yere eleştiriyordum. Amağğğn hepsi aynı diyip, apolitik apolitik yaşayıp gidiyordum.
Son 1 senede çok şey değişti. Politik gündemi ilk defa takip ettim, ilk defa politikacı adı öğrendim, kendi fikirlerime yakın insanların meydanları doldurduğunu, "böyle gelmiş böyle gider"e karşı yüzbinlerin ayaklandığını gördüm. İlk defa heyecanlandım, sandığa koşma azmi duydum. İlk defa seçim sonuçlarını milli maç izler gibi kalbim elimde izledim.
Ne oldu?
Hezimet.
Demokrasi böyle bir şey işte. Şikeler, aldatmalar içinde bu sonuçlar geçerli değil diye düşünüyoruz hala. Ben de öyle düşünüyorum. "Sandık demokrasisi" geçerli olmaz diyoruz. Ben de diyorum. Ama şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Biz meydanları da doldursak, sosyal ağda devrim de yapsak, bu ülkede bizim gibi düşünmeyen, farklı inanç ve değerlere sahip bir %45 var ve biz o kadar kendi çevremiz içinde kalmış haldeyiz ki, bu %45 ile yollarımız şu güne dek kesişmemiş, kim bu insanlar bilmiyoruz.. Neredeyse 2 kişiden birinin AKP'ye oy verdiği şu ülkede, ben bu seçimde daha AKP'ye oy verdiğini söyleyen kimseye rastlamadım mesela. Bu kadar kopuk, apayrı bir yaşam sürüyoruz işte.. Ve bu nedenle, işte sırf bu nedenle biz bu AKP'yi söküp atamıyoruz.
Peki kim bu insanlar?
Geçen seçimde AKP'ye oy verenler arasında sadece toplum içinde dindar kimliğini öne çıkartarak yaşayan ya da tabii kömür dağıtılan, para verilen, devlet kurumlarında ücretsiz hizmet alan o "öteki" kesimden insanlar yoktu. Benim AKP'ye oy veren "bizden" tanıdıklarım da vardı ve veriş nedenleri "adalet" ve "kalkınma" idi, yani ekonomi diğer hükümetlerin dönemine göre daha iyi düzeydeydi ve diğer hükümetlerdeki gibi akkuya çıkan ölçüde yolsuzluk yapılmamıştı. Ayrıca Kürt açılımını destekleyen, entellektüel arkadaşlar vardı. Demokratik anlamda "biz ve ötekiler"in biraz daha yakınlaşacağına, memlekete Avrupa standartları düzeyinde hizmet getirileceğine ve en önemlisi de halkımızın 70-80 döneminde çektiği askeri darbe ve cunta iktidarının kökünün kazınacağına, milliyetçi akımın önüne geçileceğine ve daha liberal olunacağına inanan arkadaşlar vardı.
Fakat yolsuzluklar, hırsızlıklar ve yalan dolan bu derece ayyuka çıkınca, AKP'ye "iyi niyet"le oy veren "bizden" kesim, bu seçimde oyunu çekti. Çünkü bu kesim bağımsız medyaya erişimi olan, okuyan, artık "iyi niyet"le AKP'nin iç hesabının bağdaşmadığını gören kesimdi. Fakat, bu kesim ne yazık ki sadece %1-2'de kaldı. AKP geçen seçimden bu seçime, bu kadar çalıp çırpsa da, sadece bu kesimi kaybetmiş gibi gözüküyor.. Peki geriye kalanlar kimler? Kim bu çalsa da, aldatsa da "kocamdır, sever de, döver de" diyen insanlar?
İşte bence asıl önemli olan bu sorunun cevabını bulabilmek. Bizim görmezden geldiğimiz, belki evimizi temizleyen, belki çöpümüzü alan, belki sabah kapımıza bir ekmek bırakan, belki yöneticisi olduğumuz iş yerinde bantta çalışan insanlarsa bunlar; bu insanlara sormak lazım "neden?" diye.. Sosyal medyadan bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi belki de bu insanlar sadece insan yerine konulmak, seslerini çıkarmak, fark edilmek istiyorlar. Bunca yılın ezilmişliği zaten varken, artık ezilmek değil onları korkutan. Birinin onlara sahip çıkması, birinin onlar gibi olduğunu söyleyerek seslerini duyurması belki. "Kasımpaşalı, eli maşalı" imajıyla, seyrek bıyıklı asabi kişilik ünvanıyla da olsa, birinin onların yerine onların yapamadıkları şekilde, "öcünü alma"sı belki tüm bu yılların biriken hıncının. Bizim hırsız gördüğümüzü onlar Robin Hood görüyor bu nedenle belki de..
Bu sosyolojik sorunsalları çözmeden ne AKP gider, ne de biz gerçekten bütüncül ve eşitlikçi bir demokrasiye kavuşuruz.. Bana öyle geliyor..
Peki kim bu insanlar?
Geçen seçimde AKP'ye oy verenler arasında sadece toplum içinde dindar kimliğini öne çıkartarak yaşayan ya da tabii kömür dağıtılan, para verilen, devlet kurumlarında ücretsiz hizmet alan o "öteki" kesimden insanlar yoktu. Benim AKP'ye oy veren "bizden" tanıdıklarım da vardı ve veriş nedenleri "adalet" ve "kalkınma" idi, yani ekonomi diğer hükümetlerin dönemine göre daha iyi düzeydeydi ve diğer hükümetlerdeki gibi akkuya çıkan ölçüde yolsuzluk yapılmamıştı. Ayrıca Kürt açılımını destekleyen, entellektüel arkadaşlar vardı. Demokratik anlamda "biz ve ötekiler"in biraz daha yakınlaşacağına, memlekete Avrupa standartları düzeyinde hizmet getirileceğine ve en önemlisi de halkımızın 70-80 döneminde çektiği askeri darbe ve cunta iktidarının kökünün kazınacağına, milliyetçi akımın önüne geçileceğine ve daha liberal olunacağına inanan arkadaşlar vardı.
Fakat yolsuzluklar, hırsızlıklar ve yalan dolan bu derece ayyuka çıkınca, AKP'ye "iyi niyet"le oy veren "bizden" kesim, bu seçimde oyunu çekti. Çünkü bu kesim bağımsız medyaya erişimi olan, okuyan, artık "iyi niyet"le AKP'nin iç hesabının bağdaşmadığını gören kesimdi. Fakat, bu kesim ne yazık ki sadece %1-2'de kaldı. AKP geçen seçimden bu seçime, bu kadar çalıp çırpsa da, sadece bu kesimi kaybetmiş gibi gözüküyor.. Peki geriye kalanlar kimler? Kim bu çalsa da, aldatsa da "kocamdır, sever de, döver de" diyen insanlar?
İşte bence asıl önemli olan bu sorunun cevabını bulabilmek. Bizim görmezden geldiğimiz, belki evimizi temizleyen, belki çöpümüzü alan, belki sabah kapımıza bir ekmek bırakan, belki yöneticisi olduğumuz iş yerinde bantta çalışan insanlarsa bunlar; bu insanlara sormak lazım "neden?" diye.. Sosyal medyadan bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi belki de bu insanlar sadece insan yerine konulmak, seslerini çıkarmak, fark edilmek istiyorlar. Bunca yılın ezilmişliği zaten varken, artık ezilmek değil onları korkutan. Birinin onlara sahip çıkması, birinin onlar gibi olduğunu söyleyerek seslerini duyurması belki. "Kasımpaşalı, eli maşalı" imajıyla, seyrek bıyıklı asabi kişilik ünvanıyla da olsa, birinin onların yerine onların yapamadıkları şekilde, "öcünü alma"sı belki tüm bu yılların biriken hıncının. Bizim hırsız gördüğümüzü onlar Robin Hood görüyor bu nedenle belki de..
Bu sosyolojik sorunsalları çözmeden ne AKP gider, ne de biz gerçekten bütüncül ve eşitlikçi bir demokrasiye kavuşuruz.. Bana öyle geliyor..
25 Mart 2014 Salı
Elena Kalis ve sualtının büyüsü
Münih'te tam 36 saattir aralıksız yağmur yağarken ve ben biraz daha aralıksız yağarsa heralde Atlantis'e döneceğiz diye düşünmeye başlamışken, karşıma Elena Kalis'in sualtı fotoğrafları çıktı. Büyülendim. sanatçının emeğini izinsiz kullanmak bana çok ters ama, bir iki tane örnek koymak ve lütfen şu linkten web sitesini inceleyin demek istiyorum. Rüya gibi..
Beni etkileyen, sualtında tam olarak nasıl hissettiğimi tamamen yakalamış olması. Çocukluğumdan beri şnorkelle ve 15 yaşımdan beri de tüple dalıyorum. O derin maviliğe, balıklarla çevrelenmeye, buradaki meraklı mantaların arasında yüzmeye aşığım. Çocukken uyumadan önce kendimi sualtında yaşıyormuş gibi hayal ederdim. O kadar heyecanlanırdım ki, bazen uyku tutmazdı. Öyle detaylı hayallerim vardı ki, bugün bile bazılarını hatırlayabiliyorum. Yazları, denizin sesini dinleye dinleye uyuma lüksüm vardı ve yastıktan başımı kaldırdığım anda masmavi güzelliği görebiliyordum. Bazı geceler saatlerce baktığımı, gün ışırken oynaşan ışıklara hoşçakal derken uyuduğumu bilirim.
Denizin altındayken hiçbirşey düşünemem, beynim bomboş olur, tüm dertler tasalar akar gider ve o yerçekimsiz hafif ortamda sadece "var olmak" kalır bana. Ruhum da bedenim kadar hafiftir denizin içinde. Bazen nefes almadan gözlerimi kapayarak aynen bu fotoğraftaki gibi tersten dalarım, nefesim yettiğince - bu bazen bir buçuk hatta iki dakikaya kadar çıkabilir - denizin dibinde öylece yatmaktan hoşlanırım. Deniz sanki yanaklarımı okşarmış gibi gelir, saçlarım tel tel oynaşır gelgitleriyle.
Kimi şap şup yüzer ya, ben tek bir ses ve dalga çıkarmadan kucaklamak isterim denizi. Kucaklamak gibidir yüzmek zaten. O serinlik o sessizlik, o hafif ürperti, diplerin karanlığındaki huzur.. Öyle sessiz, daha herkes uyurken, daha kimse tatile gelmemişken.. Deniz sadece benim olsun isterim.
Elena Kalis bu fotoğraflarda benim tam da ne hissettiğimi çok güzel yakalamış. Web sitesinde daha da güzel fotoğrafları var. Mutlaka girin bakın derim.
Beni etkileyen, sualtında tam olarak nasıl hissettiğimi tamamen yakalamış olması. Çocukluğumdan beri şnorkelle ve 15 yaşımdan beri de tüple dalıyorum. O derin maviliğe, balıklarla çevrelenmeye, buradaki meraklı mantaların arasında yüzmeye aşığım. Çocukken uyumadan önce kendimi sualtında yaşıyormuş gibi hayal ederdim. O kadar heyecanlanırdım ki, bazen uyku tutmazdı. Öyle detaylı hayallerim vardı ki, bugün bile bazılarını hatırlayabiliyorum. Yazları, denizin sesini dinleye dinleye uyuma lüksüm vardı ve yastıktan başımı kaldırdığım anda masmavi güzelliği görebiliyordum. Bazı geceler saatlerce baktığımı, gün ışırken oynaşan ışıklara hoşçakal derken uyuduğumu bilirim.
Denizin altındayken hiçbirşey düşünemem, beynim bomboş olur, tüm dertler tasalar akar gider ve o yerçekimsiz hafif ortamda sadece "var olmak" kalır bana. Ruhum da bedenim kadar hafiftir denizin içinde. Bazen nefes almadan gözlerimi kapayarak aynen bu fotoğraftaki gibi tersten dalarım, nefesim yettiğince - bu bazen bir buçuk hatta iki dakikaya kadar çıkabilir - denizin dibinde öylece yatmaktan hoşlanırım. Deniz sanki yanaklarımı okşarmış gibi gelir, saçlarım tel tel oynaşır gelgitleriyle.
Kimi şap şup yüzer ya, ben tek bir ses ve dalga çıkarmadan kucaklamak isterim denizi. Kucaklamak gibidir yüzmek zaten. O serinlik o sessizlik, o hafif ürperti, diplerin karanlığındaki huzur.. Öyle sessiz, daha herkes uyurken, daha kimse tatile gelmemişken.. Deniz sadece benim olsun isterim.
Elena Kalis bu fotoğraflarda benim tam da ne hissettiğimi çok güzel yakalamış. Web sitesinde daha da güzel fotoğrafları var. Mutlaka girin bakın derim.
15 Mart 2014 Cumartesi
Aydınlanmış zorbalar
İngilizcesi Enlightened Despot. Bu tanımı ilk kez Amin Maalouf'un bir romanında okumuştum. Sonra wikipedia'dan tam anlamına baktım ve pek kitaptaki anlamıyla ilişkisi olmadığını görünce biraz daha araştırdım, özellikle kavramın tarihsel geçmişi ilgimi çekti. O zamandan beri de üzerinde çok sık düşündüğüm bir konu oldu, özellikle de şu son dönemlerde. Sadece politik evrende değil, sosyal yaşamda da sık sık bu aydınlanmış zorbalarla karşılaşıyoruz. Bazen yan komşumuz, bazen okulda öğretmenimiz, bazen eşimiz, babamız, annemiz, kardeşimiz. Biraz felsefe, tarih, sosyal bilimler ve sanat okumuş yazmış, üç beş sanat eseri, bir iki ülke görmüş, bununla da kendini "aydınlanmış" sanan ama gerçekte yaşam ve eğilimleriyle sadece kendi doğrusunu savunan ve bu doğruyu kendisi dışındaki herkese empoze etmeye çalışan insanlar.. Her alandalar.
"Doğru" nun tek olduğunu sanarlar. İyilik, güzellik ve doğru; evrensel ve tektir diyen modası geçmiş anlayışa inanırlar. Benim gibi düşünen yaşasın, benden farklı olanın vay haline derler. Benim düşüncelerim, benim inançlarım, benim tutum ve yargılarım.. Benim tanrım, benim dinim, benim mezhebim, bizim gibiler.. Benim ailem, benim çocuğum, benim mallarım, mülklerim.. Benim sağlığım, benim yaşam alanım, benim refahım.. Ben, ben, ben. Gerisi ne olursa olsun. Biz klinik psikologlar bunu narsistik kişilik bozukluğu, büyüklük sanrısı, psikoz başta olmak üzere çeşitli psikolojik hastalıklarla ilişkilendiriyoruz ama hadi siz kısaca bencillik, kendini beğenmişlik, saygısızlık da diyiverin. Tanımlamalar o kadar da önemli değil..
Bir insan cahilse, düşünmeden inanan türde bir insansa, görmemişse, okumamışsa, bazı sosyal veya ekonomik sıkıntılar nedeniyle kozasından çıkamamışsa; anlarım. Ama okuyan, kendi ayakları üzerinde duran, gören, gezen, araştırma özgürlüğü olan bir insanın bu kadar dar kalıplar içinde kalmasını anlayamıyorum. Nasıl olur da sadece benim doğrum, gerçek doğru diyebiliriz? Doğru, iyi, güzel; bu kavramlar içinde bulunduğumuz çağa, mekana, rollerimize ve daha bir çok fiziki, sosyal ve psikolojik değişkenden etkileniyorsa.. Evrensel, tek bir doğrudan, iyiden, güzelden söz etmek mümkün müdür?
Empati.. Karşındakini anlamaya çalışmak. Sana çok ters olsa bile bakış açısı, onun düşüncesine saygı duymak. Eylemine demiyorum, düşüncesine. Eylem farklı bir konu, bir tek cana zarar geldiğinde, eylemin iyisi olmaz, tümü yanlıştır diye düşünüyorum. Ama düşünce, özgürdür; ifade özgürdür; haber alma ve tartışma, özgürdür; protesto etmek de özgürlüktür. Bunun aracı yakıp yıkmak, zarar vermek olmadıkça.
Aydınlanmış despotlara geri dönersek.. Evet heryerdeler. Herşeye karışma özgürlüğünü kendilerinde görüyorlar. "Onu öyle yapma, bunu böyle yapma, şu şekilde olmaz, bu şekilde yapılmaz". Yeni anne olursunuz, herkes sizden iyi bilir emzirmeyi, bebeği giydirmeyi. Çocuksanız, herkes size: "koşma, terleme, yapma, etme" demeyi çocuk eğitimi sanar. Yeni işe girersiniz, çalışma arkadaşlarınız hemen "o öyle yapılmaz, böyle yap" der. Peki neden? Böyle gelmiş böyle gidecek; sizinki daha pratik, daha çağdaş, daha mantıklı bir yöntem olsa bile. Üzerinizde hakimiyet kuran, kendini sizden daha güçlü gören bir "zorba"; hele ki o konuda kendini bir de "aydınlanmış" görüyorsa; bu böyle olacak, doğrusu budur, bitti.
Doğru bile olsa, siz o yoldan gitmeme hakkına sahipsiniz. Siz kendi hatalarınızı yapma, bundan kendinizce birşeyler öğrenme hakkına sahipsiniz. Bir insan sizden daha deneyimli, daha aydın diye sizin "hata yapma" özgürlüğünüzü elinizden almamalı. Hata yapma, düşme, kalkma.. Öğrenme. Hayat bu.
Aydınlanmış zorbaların hakimiyeti altında mutsuzuz. Onların doğrusu, onların inancı, onların ilke, tutum ve alışkanlıkları altında kendimizi bulamıyoruz. Siliniyoruz. Eziliyoruz. Biz sisteme uydurulunca, bu sefer farklı düşünen, farklı yaşayan, farklı tutum ve davranışları olan insanların sindirilmesine göz yumuyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, aman evladım sen karışma.. Öyle böyle; insanlar en ufak şeyden birbirlerine girmeye, "öteki"ni anlamak ve tanımak istememeye, biz ve onlar olmaya başladılar. Bugün geldiğimiz noktanın artık bir açıklaması yok; kutuplaştırılmış toplum, nefret söylevleri, sabrı taşan, yıkımın bir adım önünde duran bir ülke. Mutsuz insanlar. Mutsuzuz. Sevgisiziz.
İyice dibe batmadan bazen suyun yüzeyine çıkmak mümkün değildir. Amerika'nın "Seal" denen donanma komandolarını düşünün. Bu askerler eğitimlerinin bir parçası olarak elleri kolları zincirlerle bağlı, vücutlarına ağırlık bağlanarak havuza atılırlar. Eğer suyun yüzeyinde çırpınırlarsa, bir süre sonra yorulur ve dibe batarlar. Ama eğer battıkları noktada ayaklarıyla dibi iterlerse, o zaman yüzeye çıkarlar. Dolayısıyla bu eğitimde batmayı öğrenmek ve her sefer dibi daha güçlü iterek, her sefer daha yükseğe çıkmak amaçlanır. Bu fiziksel ve psikolojik donanma eğitiminin bir parçasıdır. Zorluklarda hep aklıma bu Seal'ler gelir.
Aydınlanmış zorbalara karşı durabilmek için, ne kadar dibe batmış olsak da, dipten kendimizi yüzeye itecek gücü bulmalıyız.
"Doğru" nun tek olduğunu sanarlar. İyilik, güzellik ve doğru; evrensel ve tektir diyen modası geçmiş anlayışa inanırlar. Benim gibi düşünen yaşasın, benden farklı olanın vay haline derler. Benim düşüncelerim, benim inançlarım, benim tutum ve yargılarım.. Benim tanrım, benim dinim, benim mezhebim, bizim gibiler.. Benim ailem, benim çocuğum, benim mallarım, mülklerim.. Benim sağlığım, benim yaşam alanım, benim refahım.. Ben, ben, ben. Gerisi ne olursa olsun. Biz klinik psikologlar bunu narsistik kişilik bozukluğu, büyüklük sanrısı, psikoz başta olmak üzere çeşitli psikolojik hastalıklarla ilişkilendiriyoruz ama hadi siz kısaca bencillik, kendini beğenmişlik, saygısızlık da diyiverin. Tanımlamalar o kadar da önemli değil..
Bir insan cahilse, düşünmeden inanan türde bir insansa, görmemişse, okumamışsa, bazı sosyal veya ekonomik sıkıntılar nedeniyle kozasından çıkamamışsa; anlarım. Ama okuyan, kendi ayakları üzerinde duran, gören, gezen, araştırma özgürlüğü olan bir insanın bu kadar dar kalıplar içinde kalmasını anlayamıyorum. Nasıl olur da sadece benim doğrum, gerçek doğru diyebiliriz? Doğru, iyi, güzel; bu kavramlar içinde bulunduğumuz çağa, mekana, rollerimize ve daha bir çok fiziki, sosyal ve psikolojik değişkenden etkileniyorsa.. Evrensel, tek bir doğrudan, iyiden, güzelden söz etmek mümkün müdür?
Empati.. Karşındakini anlamaya çalışmak. Sana çok ters olsa bile bakış açısı, onun düşüncesine saygı duymak. Eylemine demiyorum, düşüncesine. Eylem farklı bir konu, bir tek cana zarar geldiğinde, eylemin iyisi olmaz, tümü yanlıştır diye düşünüyorum. Ama düşünce, özgürdür; ifade özgürdür; haber alma ve tartışma, özgürdür; protesto etmek de özgürlüktür. Bunun aracı yakıp yıkmak, zarar vermek olmadıkça.
Aydınlanmış despotlara geri dönersek.. Evet heryerdeler. Herşeye karışma özgürlüğünü kendilerinde görüyorlar. "Onu öyle yapma, bunu böyle yapma, şu şekilde olmaz, bu şekilde yapılmaz". Yeni anne olursunuz, herkes sizden iyi bilir emzirmeyi, bebeği giydirmeyi. Çocuksanız, herkes size: "koşma, terleme, yapma, etme" demeyi çocuk eğitimi sanar. Yeni işe girersiniz, çalışma arkadaşlarınız hemen "o öyle yapılmaz, böyle yap" der. Peki neden? Böyle gelmiş böyle gidecek; sizinki daha pratik, daha çağdaş, daha mantıklı bir yöntem olsa bile. Üzerinizde hakimiyet kuran, kendini sizden daha güçlü gören bir "zorba"; hele ki o konuda kendini bir de "aydınlanmış" görüyorsa; bu böyle olacak, doğrusu budur, bitti.
Doğru bile olsa, siz o yoldan gitmeme hakkına sahipsiniz. Siz kendi hatalarınızı yapma, bundan kendinizce birşeyler öğrenme hakkına sahipsiniz. Bir insan sizden daha deneyimli, daha aydın diye sizin "hata yapma" özgürlüğünüzü elinizden almamalı. Hata yapma, düşme, kalkma.. Öğrenme. Hayat bu.
Aydınlanmış zorbaların hakimiyeti altında mutsuzuz. Onların doğrusu, onların inancı, onların ilke, tutum ve alışkanlıkları altında kendimizi bulamıyoruz. Siliniyoruz. Eziliyoruz. Biz sisteme uydurulunca, bu sefer farklı düşünen, farklı yaşayan, farklı tutum ve davranışları olan insanların sindirilmesine göz yumuyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, aman evladım sen karışma.. Öyle böyle; insanlar en ufak şeyden birbirlerine girmeye, "öteki"ni anlamak ve tanımak istememeye, biz ve onlar olmaya başladılar. Bugün geldiğimiz noktanın artık bir açıklaması yok; kutuplaştırılmış toplum, nefret söylevleri, sabrı taşan, yıkımın bir adım önünde duran bir ülke. Mutsuz insanlar. Mutsuzuz. Sevgisiziz.
İyice dibe batmadan bazen suyun yüzeyine çıkmak mümkün değildir. Amerika'nın "Seal" denen donanma komandolarını düşünün. Bu askerler eğitimlerinin bir parçası olarak elleri kolları zincirlerle bağlı, vücutlarına ağırlık bağlanarak havuza atılırlar. Eğer suyun yüzeyinde çırpınırlarsa, bir süre sonra yorulur ve dibe batarlar. Ama eğer battıkları noktada ayaklarıyla dibi iterlerse, o zaman yüzeye çıkarlar. Dolayısıyla bu eğitimde batmayı öğrenmek ve her sefer dibi daha güçlü iterek, her sefer daha yükseğe çıkmak amaçlanır. Bu fiziksel ve psikolojik donanma eğitiminin bir parçasıdır. Zorluklarda hep aklıma bu Seal'ler gelir.
Aydınlanmış zorbalara karşı durabilmek için, ne kadar dibe batmış olsak da, dipten kendimizi yüzeye itecek gücü bulmalıyız.
14 Mart 2014 Cuma
Yazmalı, daha çok yazmalıyız!
Ülkemizin içinde bulunduğu durum o kadar olumsuz, üzücü ve umut kırıcı ki, bloglara bakıyorum, birçoğumuz "artık yazacak söz bulamıyorum, bir süre yazmayacağım" demiş, sessizliğe bürünmüş. Oysa bence bizim yapmamız gereken asıl bu zamanda yazmak, yazmak ve yazmak! Çünkü bazımız meydanlarda protesto eder, bazılarımızsa yazarak, çizerek, sanatla, mizahla, edebiyatla. Herkesin gücü ayrıdır; kimi yumruk kaldırır havaya, kimi kalem indirir kağıda. Bırakmamalıyız. Özellikle de bu dönemde.
İnsanlarımızda öyle bir potansiyel var ki, bu enerjiyi ben hiçbir millette görmedim. Ama aynı zamanda bu potansiyeli boşa harcadığımızı, açıp da içeriye girebileceğimiz binlerce kapı varken boş boş yatıp göbek kaşıdığımızı da gördüm. Bunu, tembellikmi, üşengeçlik mi, kendine güvenememek mi, bu neyse bunu anlayamıyorum ben.
Oysa çok çabuk provakasyonlara da gelen, birden öfkeyle kalkıp zararla oturan da bir milletiz. Yapmamız gereken sakince, düşünerek, değerlendirerek adımlar atmak. Ve kendimize, değiştirme gücümüze, daha güzel günler göreceğimize güvenmek. İyiler her zaman kazanır çünkü!
Olaylar çok ciddi boyutta ve işin mizahını yakalayabilmek çok zor, biliyorum. Fakat mizahın gücü, sanatın ve edebiyatın gücü hafife alınmamalı. Bir karikatür İslam alemini nasıl karıştırdı hatırlayın, Occupy Wall Street sırasında biber gazı sıkan polis'in çeşitli versiyonlardaki grafik karikatürlerinin etkisini hatırlayın. İnsan belleği balık belleği gibi, gündem değiştiği anda ölen, öldürülen unutuluveriyor. Ama sanatla, mizahla yakalanan "öz nokta" çok uzun yıllar belleklerde yer ediyor. Çünkü düşünmeye sevk ediyor, sadece baakıp geçmeye değil.
Yazmalı, daha çok yazmalı. Çizmeli, sanata, mizaha dökmeli. Ve olumluya odaklanmalı. İşte bunun tam zamanı!
İnsanlarımızda öyle bir potansiyel var ki, bu enerjiyi ben hiçbir millette görmedim. Ama aynı zamanda bu potansiyeli boşa harcadığımızı, açıp da içeriye girebileceğimiz binlerce kapı varken boş boş yatıp göbek kaşıdığımızı da gördüm. Bunu, tembellikmi, üşengeçlik mi, kendine güvenememek mi, bu neyse bunu anlayamıyorum ben.
Oysa çok çabuk provakasyonlara da gelen, birden öfkeyle kalkıp zararla oturan da bir milletiz. Yapmamız gereken sakince, düşünerek, değerlendirerek adımlar atmak. Ve kendimize, değiştirme gücümüze, daha güzel günler göreceğimize güvenmek. İyiler her zaman kazanır çünkü!
Olaylar çok ciddi boyutta ve işin mizahını yakalayabilmek çok zor, biliyorum. Fakat mizahın gücü, sanatın ve edebiyatın gücü hafife alınmamalı. Bir karikatür İslam alemini nasıl karıştırdı hatırlayın, Occupy Wall Street sırasında biber gazı sıkan polis'in çeşitli versiyonlardaki grafik karikatürlerinin etkisini hatırlayın. İnsan belleği balık belleği gibi, gündem değiştiği anda ölen, öldürülen unutuluveriyor. Ama sanatla, mizahla yakalanan "öz nokta" çok uzun yıllar belleklerde yer ediyor. Çünkü düşünmeye sevk ediyor, sadece baakıp geçmeye değil.
Yazmalı, daha çok yazmalı. Çizmeli, sanata, mizaha dökmeli. Ve olumluya odaklanmalı. İşte bunun tam zamanı!
11 Mart 2014 Salı
Çocuklar ölüyor
Berkin'in ölüm haberi geldi bu sabah.
"Bu emri ben verdim!" diyen kişi, yine dediği gibi "dindar" olsaydı, vicdanı sızlar "ben bu işi başaramıyorum galiba, istifa edeyim" derdi. Ya da normal bir ülkede bu hükümet, sorumluları arar, bulamazsa "biz beceremiyoruz" der çekilirdi. Normal bir ülkede protestolar kişisel özgürlük sayılır, yansız haber alma özgürlüğünün yanısıra halkın kullanımına sunulurdu. Normal bir ülkenin başındakiler diğer ülkelerdeki katliyamlara göz yaşı dökerken, ülkesinde öldürülen insanları "yanlış yerde yanlış zamanda bulunan kazazedeler" diye tanımlamazdı.
Daha da yazmayacağım. Midem bulanıyor.
"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" demiş Albert Camus. Ötesi yok artık bu yazının.
"Bu emri ben verdim!" diyen kişi, yine dediği gibi "dindar" olsaydı, vicdanı sızlar "ben bu işi başaramıyorum galiba, istifa edeyim" derdi. Ya da normal bir ülkede bu hükümet, sorumluları arar, bulamazsa "biz beceremiyoruz" der çekilirdi. Normal bir ülkede protestolar kişisel özgürlük sayılır, yansız haber alma özgürlüğünün yanısıra halkın kullanımına sunulurdu. Normal bir ülkenin başındakiler diğer ülkelerdeki katliyamlara göz yaşı dökerken, ülkesinde öldürülen insanları "yanlış yerde yanlış zamanda bulunan kazazedeler" diye tanımlamazdı.
Daha da yazmayacağım. Midem bulanıyor.
"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" demiş Albert Camus. Ötesi yok artık bu yazının.
8 Mart 2014 Cumartesi
Kadın.
Annem.
Bana kadın olmanın bir ayrıcalık olduğunu öğreten ilk kişi annemdir. Kendi emeğinle bir yere gelebilmenin ne demek olduğunu, kimsenin lafına sözüne bakmadan kendi hedeflerine ulaşmak için çaba vermenin ve bu hedefe ulaşınca kendinle gurur duymanın ne demek olduğunu öğretendir. Kendi ayaklarım üzerinde durmamın önemini bana anlatan, beni destekleyendir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde "başarılı bir kadın düşün" deseler aklıma ilk gelen kişi annemdir. Annem çalışkandır. Annem ne istediğini ve ona nasıl ulaşacağını bilir. Annem aynı anda birçok işi yapar ve hepsini layıkıyla yapar. Annem sadece anne değildir, doktor hanım'dır, evin gurme şef'idir, seyahat rehberi'dir, gereğinde pilot gereğinde co-pilot'tur, okul yıllarının saat alarmı'dır, çiçekleri yaşatan'dır, giysileri diken'dir.. Tek bir kimlikle değil, bir çok rolle yaşayan'dır. Örnek alınması gereken bir kadın'dır.
Erkek egemen bir ülkenin, erkek egemen bir çağında dünyaya gelen tüm kadınlar gibi, geldiği noktaya tırnaklarıyla kazımış da gelmiştir. Bizim çağımızın tüm feminist ataklarının bize sağladığı "ister kariyer yaparım, ister çocuk, olmadı hiçbirini yapmam sanatla uğraşırım, seyyah olurum" lüksünden uzakta, hem kariyer hem çocuk yapmış, ikisini de layıkıyla yapmış kadındır. Zordur bu işler, biz anlamayız.
3 çocuk yapacak kadar sevgi taşısa da içinde, 1 yapmış, "kadın gibi" bakmıştır. Sabahın 7'sinde kalkmış, çocuğu kaldırmış, hazırlamış, okula yollamış, işe gitmiş, 8 saat bazen günde 100 hasta bakmış, eve gelmiş, çocuğa ev yemeği vermiş, kocayla hoşbeş etmiş, haftasonu kaç çeşit börekle pastayla misafirler ağırlamış, gezmesinden tozmasından, kırmızı rujundan geri kalmamış insandır.
Örnek alınacaksa; filozof, politikacı, CEO, pilot, prof., aşçı, mimar, anne, tüm kadınları geçer; annemi alırım!
Kadın olmak; bir ayrıcalık. Kadın olmak bir emek. Kadın olmak güzel bir şey.
Kadınlar günün (günümüz) kutlu olsun.
Bana kadın olmanın bir ayrıcalık olduğunu öğreten ilk kişi annemdir. Kendi emeğinle bir yere gelebilmenin ne demek olduğunu, kimsenin lafına sözüne bakmadan kendi hedeflerine ulaşmak için çaba vermenin ve bu hedefe ulaşınca kendinle gurur duymanın ne demek olduğunu öğretendir. Kendi ayaklarım üzerinde durmamın önemini bana anlatan, beni destekleyendir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde "başarılı bir kadın düşün" deseler aklıma ilk gelen kişi annemdir. Annem çalışkandır. Annem ne istediğini ve ona nasıl ulaşacağını bilir. Annem aynı anda birçok işi yapar ve hepsini layıkıyla yapar. Annem sadece anne değildir, doktor hanım'dır, evin gurme şef'idir, seyahat rehberi'dir, gereğinde pilot gereğinde co-pilot'tur, okul yıllarının saat alarmı'dır, çiçekleri yaşatan'dır, giysileri diken'dir.. Tek bir kimlikle değil, bir çok rolle yaşayan'dır. Örnek alınması gereken bir kadın'dır.
Erkek egemen bir ülkenin, erkek egemen bir çağında dünyaya gelen tüm kadınlar gibi, geldiği noktaya tırnaklarıyla kazımış da gelmiştir. Bizim çağımızın tüm feminist ataklarının bize sağladığı "ister kariyer yaparım, ister çocuk, olmadı hiçbirini yapmam sanatla uğraşırım, seyyah olurum" lüksünden uzakta, hem kariyer hem çocuk yapmış, ikisini de layıkıyla yapmış kadındır. Zordur bu işler, biz anlamayız.
3 çocuk yapacak kadar sevgi taşısa da içinde, 1 yapmış, "kadın gibi" bakmıştır. Sabahın 7'sinde kalkmış, çocuğu kaldırmış, hazırlamış, okula yollamış, işe gitmiş, 8 saat bazen günde 100 hasta bakmış, eve gelmiş, çocuğa ev yemeği vermiş, kocayla hoşbeş etmiş, haftasonu kaç çeşit börekle pastayla misafirler ağırlamış, gezmesinden tozmasından, kırmızı rujundan geri kalmamış insandır.
Örnek alınacaksa; filozof, politikacı, CEO, pilot, prof., aşçı, mimar, anne, tüm kadınları geçer; annemi alırım!
Kadın olmak; bir ayrıcalık. Kadın olmak bir emek. Kadın olmak güzel bir şey.
Kadınlar günün (günümüz) kutlu olsun.
7 Mart 2014 Cuma
Çatı ve Tavan
Çatı ile tavan kelimeleri arasındaki farkı düşündüm bu sabah. Çatı ne kadar "kuşatan, kollayan" anlamına geliyorsa, tavan da o kadar "kısıtlayan, engelleyen" anlamına geliyor benim için. Mesela ailem için "çatı" derim. Beni ufacık bir çocukken bile ciddiye aldıkları, sorularıma zaman ayırdıkları ve kendi düşüncelerine ne kadar farklı hatta ters düşse de anlamaya çalıştıkları ve saygı duyarak özgür bıraktıkları için. Ailem benim için çatı oldu hep. Oysa hayatımda tavan olmaya kalkan insanlar da oldu; okul hayatında bazı öğretmenler mesela ya da kısa sürel, aklım kalbimden başıma akana dek süren bazı ilişkiler.. Bazı dış kapının mandalları, öğreten teyze ve amcalar, sen bilmezsin bunu, ben senden daha iyi bilirim'ciler. Of ne çoklar..
Geçen sabah babamı düşünüyordum. Babam benim için çok değerlidir, herkesin babası değerlidir elbette ama ben arada babamı baba olarak değil de bir insan olarak düşünürüm ve babam olmasaydı da severdim, sayardım kendisini derim. Babamla ben bir çok konuda çok farklı fikirlere sahibizdir ve bu konularda ara sıra tartışırız. Babam benden daha inançlıdır mesela ama tuhaf bir şekilde (çünkü bu kavramlar genellikle aynı bünyede bulunamıyor nedense) babam dünya olayları ve insanlar hakkında, benim gibi bir liberalden çok daha geniş görüşlü ve yargısızdır. Yargılamaz babam insanları, oldukları gibi kabul eder. Bu özelliğini düşündük ve konuştuk eşimle geçen sabah. Bir şekilde babam daha yukarda durup insanlara bakar gibi düşündüm ama öyle tepeden küçümseyerek değil de böyle anlayışla bakar gibi. Babam çatıdır yani. İnsana güven verir, kollar.
Ben kendimi, kendimin tavanı gibi görüyorum bazen. Kendime karşı acımasızım çoğunlukla, bazen kısıtlayıcıyım. Çok hedef koyuyorum kendime, her yeni yaşımda yeni hedefler koyuyorum ve bunların çoğu ciddi zaman ve emek isteyen hedefler oluyor. Dolayısıyla ilk dalgada yelkenleri indiriyorum, kolay vazgeçiyorum, maymun iştahlıyım diyip çıkıyorum ama aslında tamamen kendi kendimin tavanı olduğum için vazgeçiyorum. Diğer insanlara bu kadar liberal ve özgürlükçü bakarken, kendimi bu kadar kısıtlayıcı olmam kendi içimde bir çelişki tabii. Diğerlerine çatı olurken, kendime neden tavanım..?
Geçen sabah babamı düşünüyordum. Babam benim için çok değerlidir, herkesin babası değerlidir elbette ama ben arada babamı baba olarak değil de bir insan olarak düşünürüm ve babam olmasaydı da severdim, sayardım kendisini derim. Babamla ben bir çok konuda çok farklı fikirlere sahibizdir ve bu konularda ara sıra tartışırız. Babam benden daha inançlıdır mesela ama tuhaf bir şekilde (çünkü bu kavramlar genellikle aynı bünyede bulunamıyor nedense) babam dünya olayları ve insanlar hakkında, benim gibi bir liberalden çok daha geniş görüşlü ve yargısızdır. Yargılamaz babam insanları, oldukları gibi kabul eder. Bu özelliğini düşündük ve konuştuk eşimle geçen sabah. Bir şekilde babam daha yukarda durup insanlara bakar gibi düşündüm ama öyle tepeden küçümseyerek değil de böyle anlayışla bakar gibi. Babam çatıdır yani. İnsana güven verir, kollar.
Ben kendimi, kendimin tavanı gibi görüyorum bazen. Kendime karşı acımasızım çoğunlukla, bazen kısıtlayıcıyım. Çok hedef koyuyorum kendime, her yeni yaşımda yeni hedefler koyuyorum ve bunların çoğu ciddi zaman ve emek isteyen hedefler oluyor. Dolayısıyla ilk dalgada yelkenleri indiriyorum, kolay vazgeçiyorum, maymun iştahlıyım diyip çıkıyorum ama aslında tamamen kendi kendimin tavanı olduğum için vazgeçiyorum. Diğer insanlara bu kadar liberal ve özgürlükçü bakarken, kendimi bu kadar kısıtlayıcı olmam kendi içimde bir çelişki tabii. Diğerlerine çatı olurken, kendime neden tavanım..?
28 Şubat 2014 Cuma
Kelebek etkisi
Münih'te muhteşem bir Botanik Bahçesi var, her gün saat 9-17 (yazın 20'ye kadar) açık ve ben kış süresince arada sırada soğuk ve griden çok sıkılınca oraya kaçıyorum. Özellikle tropik bitkiler bölümü çok hoşuma gidiyor çünkü sera şeklinde tasarlanmış geniş ve ferah odalarda 20-25 derecede rengarenk çiçek açmış bitkiler var. Hızlı hızlı bile yürüseniz, odadan odaya geçerek tüm bahçeleri gezmek en az 30-40 dakika alıyor. Kışın buz gibi havasında sanki tropik iklime tatile gitmişsiniz gibi.
Ayrıca Botanik Bahçesi'nin düzenlediği dönemlik sergiler oluyor. Mesela sonbahar renkleri, mesela orkideler, mesela kaktüs çiçekleri döneminde bazı odalarda özellikle muhteşem renkler ve kokular oluyor. Bu dönemlerde bu odalar daha fazla ziyaretçi akımına uğruyor. Şu sıra mesela Şubatın sonundan Mart sonuna dek "kelebekler" sergisi var ve ben dün bu sergiyi izlemeye / yaşamaya vakit bulabildim. Muhteşemdi! Daha önceki yıllar nedense kaçırmışım, sanki kelebek koleksiyonu denen canilikle karşılaşacakmışım gibi düşündüm. Yani ben bir alana iğne ile iliştirilmiş ölü kelebekler bekliyordum doğrusu, bu nedenle de sergiyi gezmek istemiyordum. Ama bir arkadaşımın iteklemesiyle kendimi sergi salonunda buluverdim. Ve şaşırdım, çok şaşırdım!
Kelebeklerin geçirdiği başkalaşım beni hep büyülemiştir. O minicik kurtçukların ördükleri rengarenk kozalar, sonra beklemek ve sonra kozadan bile renkli kelebeklere dönüşmek.. 150.000 farklı kelebek türü biliniyormuş. Temel gıdaları çiçeklerin balözleri ve polenlermiş. Bazı kelebekler sadece geceleri aktif, bazıları ise sadece gündüzleri aktifmiş. Gece kelebekleri daha hafif ve zarifmiş ve koklama becerileri 5km'lik alanı içerirmiş. Yaşamları bazı türlerde sadece 24 saat, bazı türlerde ise 1-2 aymış. Kuzey Afrika'da ise birkaç sene yaşayan, kış uykusuna yatan ve kıtalar arası göç eden bazı kelebek türleri varmış.
Kelebek sergisi tropik odalardan birinde, yaklaşık 25-27 derecede tutulan, nemli, tropik bitkilerle dolu, içinde ufak kırmızı balıkların yüzdüğü havuzları olan, yaklaşık 50-60mt karelik bir odadaydı. Odaya girer girmez çevrenizde uçuşan yüzlerce rengarenk kelebekle karşılaşıyorsunuz. Ama nasıl güzeller; kıpkırmızı, masmavi, yemyeşil, turuncu kanatlar. Kimi kocaman, kimi orta boy, kimi ufacık. Odanın çeşitli yerlerine çiçek özleri ve küp küp kesilmiş meyveler koymuşlar. Anladığım kadarıyla en çok portakal, yeşil elma ve muz seviyorlar bu kelebekler. Bir kısmı hala kozada, bir kısmı enerjiyle uçuşuyor, bir kısmı çeşitli bitkilerin dalların üzerinde dinleniyor. İnsanlara alışkın oldukları için yeterince sakin ve kıpırtısız durursanız başınıza, kollarınıza konabiliyorlar. Muhteşem bir deneyim oldu.
Ordan çıktım, birkaç gündür 10 derece güneşli bir hava var ya, soluğu açık bahçelerde aldım. Ama daha doğa mışıl mışıl uyuyor; bitkilerin hiçbirinde herhangi bir pırtlama, goncalanma yok. Yine açık bahçede cam seralar altında tutulan nergisler, sümbüller ve bazı ufak çiçekler açmış ama. Bu da birşeydir.. Meyve bahçesi derin uykuda, sebze bahçesi ise yeşil soğan ve marul dışında genellikle köklerini yediğimiz bitkilerin saplarından muzdarip. Kış ağaçları ve bitkileri koyu yeşil ve dikenli dikenli; her daim bahçenin bekçisi tabii. Bir de japon bahçesinde hafif bir hareketlilik sezinledim ama 1-2mm'lik tomurcuklanma dışında pek dikkat çekici bir durum yok. Asayiş berkemal yani, şimdilik beklemedeyiz.
Yarın bahar mevsiminin ilk ayının ilk günü, yaşasın. Buraya bahar biraz geç geliyor ama geldi mi bir ce-e yapıp kaçmıyor, uzun kalıyor. 1 ay daha geçsin, eminim dış bahçe de canlanmaya başlayacak. Hele bir de Mayıs'ta açan güller eklenince, of ki ne of..
Münih'e gelirseniz ya da burada yaşıyorsanız, Botanik Bahçesi'ni mutlaka ziyaret edin derim.
Kelebeklerin aşırı hassas gözleri nedeniyle fotoğraf çekmedim, wiki'den aldım.
10 Şubat 2014 Pazartesi
Seyşeller Seyahati
Tipik deniz, güneş, kumsal, amazon ormanlarının küçük ölçekteki göz alabildiğine yemyeşili, bol ve taze balık, pembe kızıl gün batımları, yakamozlar.. İşte aklınıza ne gelirse, Seyşeller'de hepsi ve kitç tabirle daha da ötesi var. Balayı çiftlerini de, çocuklu çiftleri de, tek başına tatile çıkan özgür ruhları da (hatta Somali'de korsan kovalayan Türk donanmasının askerlerini de - gelicem oraya birazdan) mutlu edebilecek bir rüya adalar grubu Seyşeller. Gidin, görün. 35. yıldönümünüzü beklemeyin :)
Emirates A380 ile düştük yola. Uçak hakikaten kocaman, içinde barlar, gezinme yerleri, rahat alanlar var. Başlıbaşına bir deneyim. Bizim buradan (Münih) Seyşeller 14 saat sürüyor (5 saat Dubai, 4 saat aktarma, 5 saat Seyşeller) o nedenle bu koca uçak, bol bol ayak mesafesi, güleryüzlü Emirates tayfası gerçekten seyahat yaşam kalitenizi arttırıyor. Özellikle çocukla seyahat ederken, bu kocaman ve tonlarca ağır şey nasıl böyle hafifçe uçuyor, bak şu Allahın işine diye düşünmemek elde değil yahu. Seyşeller'de Mahe havaalanına inişse pek maceralı oldu. Ben tropik tatile hazırlamışım kendimi, böyle turkuaz sular üzerinden geçerek yemyeşil bir vadiye ineceğiz derken inişte siyah bulutların içine daldık ve şakır şakır yok hatta patır kütür yağan tropik yağmurla karşılandık. Nasıl yani?! Ya Münih'te hava daha güzeldi, benim surat asıldı.. Tüm gün yağdı o yağmur, asla dinmedi, azalmadı, eyvah dedim, krem peynir gibi geldik, aynen döneceğiz. Al sana Şubat ayında yapılan tatil. 24 saat yağdı. Şakır şakır, hani yarım saat o şekilde İstanbul'da yağsa kent valla Atlantis'e döner.. Biz de ilk 24 saat yatakta kaldık, odanın nimetleri ve uykudan faydalandık. Ama ertesi sabah.. Ah o ilk sabah.. O gün doğuşu, o sıcacık güneş, o okyanus sesi, o mavi, o yeşil, o turkuaz! Ve sonraki 17 gün boyunca bir damla yağış olmaması.. Cennet.
Seyşeller Mahe, Praslin ve Denis adalarını içine alan İç adalar ile Amirantes, Alfonso ve Aldabra adalarını içine alan Dış Adalar'dan oluşuyor. Ekvatorun 7' güneyinde ve tropik iklim nedeniyle yaz kış aynı derecelerde (gündüz 34, gece 26, deniz de minimum 25) seyrediyor. Konumu nedeniyle tayfun ve siklon almadığı için her mevsim gidilebilir. Kaldığınız adaya bağlı olarak dalış, şnorkel ve deniz sporlarının yanısıra rüzgarlı bölgelerde sörf de yapılabiliyor. Biz 7,5 aylık kızımızla ilk seyahatimiz olduğu için, ulaşım rahatlığı, konaklama, yeme içme, hastanelerin ve teknolojik hizmetlerin varlığı ve rahatlığı nedeniyle ana ada olan Mahe'de kaldık ve kesinlikle tavsiye ederim. Praslin ve Denis'e feribotlarla kolayca ulaşabileceğiniz gibi sadece Mahe bile tüm bir tatil boyunca sıkılmadan zaman geçirebileceğiniz bir yer. Ayrıca diğer adalardaki kadar muhteşem bembeyaz kumlu plajlar, turkuaz deniz, lüks oteller ve restoranlarla donanmış.
Mahe'nin ve ülkenin başkenti Victoria, alışveriş için ideal. Eden Island bölgesinde deniz doldurularak inşa edilmiş lüks villalar ve Batı standardında alışveriş merkezleri mevcut. Ayrıca balık pazarı ya da açık pazarlardan sebze, meyve ve balığın en tazesini günlük temin edebilirsiniz. Adanın çevresini arabayla dolaşmak 3 saat alıyor, minibüsler ve taksi mevcut olsa da günlük 30-35 euro'ya kiralayacağınız araçlar son derece akıllı bir seçim. Bu sayede her sabah, her akşam ayrı ayrı plajlara gidebilir, bir gittiğiniz kumsala 15 gün bir daha uğramayabilirsiniz. Bu arada turistlerin bilmediği bir küçük ipucu; Mahe'de son derece lüks otellerin plajları halka açık. Böyle bir kanun var. Yani geceliği 4000 Euro'ya kadar çıkabilen Maia Beach Resort'un ya da Four Seasons'un plajını ve denizini bedava kullanma hakkınız var. Bomboş, bembeyaz kumsallar..
Bazı plajlar gün boyu gel-git nedeniyle bir kabarıp bir çekilen deniz suyuyla sizi şaşırtabilir, eğer denizin orta yerinde su ayak bileklerinizde kalıyorsa, birkaç saat sonra tekrar gidin bakın, boyunuzu geçmiş olabilir! Bu arada tabii bele kadar su olan plajlar da var, dev dalgalarla kulaç kulaç boğuşacağınız plajlar da. Benim tavsiyelerim; güzel bir yüzme keyfi için adanın Batı tarafındaki Maia Resort'un bulunduğu Anse Boileau, Four Seasons'un bulunduğu Petit Anse ve turistlerin %95'nin konaklama tercihi Baie Beau Vallon. Yok ben suya girer, belime kadar gelen dalgasız suda oturur tavla falan oynarım derseniz de, doğu taraftaki Anse Royale, Anse Takamaka ideal. Bizim gibi ufacık gizli ve biraz hırçın kumsallardan hoşlanıyorsanız, adanın kuzeyindeki Northeast Point civarında patika bir yolla inilen ufacık kumsalları ve Carana Beach'i kesinlikle öneririm. Bir de batı kıyıda National Park girişinden hemen önce yine anca dikkatli gözlerin seçebileceği ufacık bir kumsal daha var. Ama tabii ki en güzeli, atlayın arabaya, tek tek tüm kumsallara gidin. Genellikle koca kumsalda bir tek siz olacaksınız, şaşırmayın. Yerel halk sadece cumartesi pazar gğnleri yüzüyor, onda da otellerin kumsallarına pek gitmiyorlar. Edindiğimiz dostlar bunun kendi halklarına yönelik ayrımcılıktan kaynaklandığını söylediler, üzüldüm. Biz beyaz derimizle turist olarak heryere girelim, yerel halk giremesin. Ayıp oldu Seyşeller..
Bir kötü nokta da pahalılık. Herşey inanılmaz pahalı. Uçak biletinden konaklamaya, yeme içmeye herşey Batı'nın 2-3 katı. Çok kaba bir hesapla, bizim 2 kişi ve 1 bebek toplam maliyet herşey dahil 4000 Euro oldu ve bu gerçekten bir başarı. Konaklama için günlük 100-120 euro'ya beach chalet, pansiyon, self catering ya da bizimki gibi aile yanı türü biryer bulabiliyorsunuz. E adı Seyşeller, olacak o kadar diyebilirsiniz ama bağımsız gezginler için biraz sıkıntılı bir durum bu. Bebekle gidecekler için, bir de alıştığınız bebek bezini ve mamayı yanınızda götürmenizi öneririm. Biz biraz zorlandık bu konularda. Markalar Batı'dakiler gibi kaliteli değil, Afrika'dasınız sonuçta. Yeme içme için kendiniz de alıp pişirebilirsiniz, Victoria İskele'deki balıkçılar muhteşem, ücretler uygun. Ya da doğu sahildeki Kaz Kreol'den ya da batı sahilindeki Baobab Pizza'dan bol deniz ürünlü pizza alıp kumsala oturabilirsiniz, oldukça romantik ve lezzetli. Adanın ünlü yemeği Ahtapot Köri, denemek içinse benim önerim Beau Vallon'daki La Plage restoranı, denize sıfır, gün batımı ayaklarınızın altında. Adanın Rum'u ve alkolsüz tercih edenler için Hindistan cevizi suyu da ünlü tabii.
Seyşeller'de dalış ve su sporları yanında yoğun ve sık orman örtüsünü ve inişli çıkışlı parkurlarda tropik ısıda yürümeyi göz önüne alırsanız, trekking turları da var. Ya da arabanızın klimasının konforu eşliğinde kıvrım kıvrım yollara düşebilir, kendinizi Lost'taki Dharma istasyonları arasında direksiyon sallarmış gibi falan hissedebilirsiniz. Görmeden gelmeyin diyeceklerim arasında tabii ki sadece Seyşeller'de yetişen kocaman ve popo şeklindeki muzır ceviz, koyun büyüklüğünde dost canlısı kaplumbağalar, White Bank bölgesinde dalış, çarşamba günleri kurulan Labrin Pazarı ve her gün bir başka kumsalda denize girmek var. Kaçırmayın!
Turistlerin çoğu Batı sahilini tercih etse de, bence Doğu sahili çok daha yerel ve samimi. Zaten araba ya da dolmuş tipi minibüslerle istediğiniz an istediğiniz yere rahatça ulaşabiliyorsunuz. Bizim evlerinin teras katını paylaştığımız aile beyaz bir Alman ile siyah bir Seyşelli çift ve 4 yaşındaki sevimli melez kızları, 4 adet köpekleri, 3 adet kedileri, 12 adet guineapigleri ve 1 adet kaplumbağalarından muzdarip şeker mi şeker bir aileydi. Kocaman bir teras katı, iki oda, mutfak, banyo ile muhteşem okyanus manzarası vardı. Gecesine 4000 euro vermeden de aynı kumsallarda yüzerek, güneşlenerek, aynı kalitede yemekler yiyerek (hatta çoğu zaman ev yemeği) inanılmaz güzel bir tatil geçirdik. Seyşel halkı yabancılara karşı çok açık, yardımsever ve güleryüzlü, aynı zamanda son derece gururlu ve kendilerini beğenen insanlar. Mavi gözlü zenciler falan var aralarında, yani inanılmaz güzeller.
Tatilin en komik anı, etrafta birden bire birsürü Türk erkeğinin belirmesi oldu. Ben bu acaip gruba bir anlam veremedim ama sohbet ederken anladık ki, bunlar meğerse bizim donanmanın elemanlarıymış ve Somali'deki korsanlara karşı bölgede devriye geziyorlarmış. O hafta izindeymişler, tüm bir gemi dolusu donanma askeri Seyşellerdeydi yani.. Enteresan di mi, o kadar uzağa gidip bu kadar Türk'ün arasına düşmek :)
Uzun lafın kısası; Seyşeller cennet, hem de balayına da, 35. yıl kutlamasına da, sırtçantalı turiste de, bebekli ve çocuklu ailelere de konforlu, eğlenceli ve dinlendirici bir tatil garanti eden bir cennet. Gidin, görün, böyle bizim gibi yumoş yumoş dönün :)
Yazı ve fotoğrafların tüm hakları: Ceren Musaağaoğlu Schubert - Şubat 2014.
1 Şubat 2014 Cumartesi
Cennet hurması
35'imde sevmeye başladığım bir meyve var; cennet hurması (İngilizcesi Persimmon ya da Sharon fruit, Almancası Kaki olarak geçiyor, daha fazla bilgi için buraya tıklayın lütfen). Eskiden ağzıma sürmezdim, şimdi nerde görsem üçer beşer alıyorum hemen. Üstelik annemlerin Bursa'daki evlerinin bahçesinde ağacı var ve üzerinde gani gani meyve olur her sene, bizimkiler herkese dağıtır yine de bitiremezler. Ben onca sene ağzıma sürmedim, nedeni de aşırı tatlı ve vıcık vıcık oluşu. Görsel ve tadsal açıdan bana hitap etmiyor çünkü ben meyveleri ham ve çok az şekerli severim. Ama burada tanesine 0.60-0.90 euro vererek (yani neredeyse tanesine 2,5TL veriyorum) enayi gibi senelerdir beleşe bahçeden yemediğim kadar cennet hurması yiyorum. Birkaç tane daha yersem içimde ağacı bile çıkabilir yakında..
Annemlerin bahçedeki ağacı öyle güzeldir ki.. Kar yağınca, bahçedeki meyve ağaçları artık hep çıplak kalmıştır, bir bu cennet hurması yapraksız ama üstü meyve dolu durur. Bembeyaz karların içinde kıpkırmızı turuncu yuvarlak toplar, çok güzeldir, bakmaya doyamam. Ama onca sene böyle bakıp bakıp da yemedim! İki ay önce ilk cennet hurmaları piyasaya çıkınca kayınvalidem almış "bu nedir bilmiyorum ama aldım" dedi, getirdi bize. "Aaa cennet hurması, eşeğin sevmediği ot, burnunun dibinde" dedim tabii. Sonra baktım eşimin yiyeceği yok, yazık atılmasın diye kestiysem.. Aman Allahım o nasıl bir tat. Şekeri çok az, sert. Benim sevdiğim gibi ham ham ve az şekerli ama kokusu tadı muhteşem. Üstelik C vitamini deposu. Yıllarca bizimkiler ne diye bu meyveleri illa şekerlendirmiş yumuşatmış ki?! Türkiye'de insanların ağız tadı böyle aşırı şekerli, tatlılarımız falan insanı şeker komasına sokacak derecede hep. Ama şu meyveleri ham ham, az şekerliyken yemeyi nedense akıl edemiyoruz. Bak Avrupalı yapmış, ne güzel olmuş. Ben de yıllardır beleşe yemediğim kaç ağaç dolusu cennet hurmasını kazık yiye yiye mideye indiriyorum şimdi.
Bizimkiler ham toplanan cennet hurmaları tatlansın diye aralarına elma koyup buzdolabında 1-2 hafta bekletirler bu arada, illa ki aşırı olgun yiyeceğim derseniz..
Yalnız bir soru da aklıma takılmadı değil, bu cennet hurmaları anladığım kadarıyla iki cins. Benim sevdiklerim ham ve az şekerli, içinde çekirdek yok. Direkt soyup dilimleyip yiyorsunuz. Biraz daha basık ve daha açık renk. Sanırım diğer türün içinde çekirdek oluyor ve onlar daha olgun yeniyor, ayrıca reçel ve pasta falan yapılıyormuş. Tam emin değilim bizim bahçedekiler hangi tür, çünkü hiç ilgimi çekip de soyup dilimlemedim bile.. O derece uzaktım yani bu cennet hurması denen meretten. Ama artık değilim :) Herkese (ha bir de özellikle sütüm artsın diyen annelere) tavsiye olunur.

Bizimkiler ham toplanan cennet hurmaları tatlansın diye aralarına elma koyup buzdolabında 1-2 hafta bekletirler bu arada, illa ki aşırı olgun yiyeceğim derseniz..
Yalnız bir soru da aklıma takılmadı değil, bu cennet hurmaları anladığım kadarıyla iki cins. Benim sevdiklerim ham ve az şekerli, içinde çekirdek yok. Direkt soyup dilimleyip yiyorsunuz. Biraz daha basık ve daha açık renk. Sanırım diğer türün içinde çekirdek oluyor ve onlar daha olgun yeniyor, ayrıca reçel ve pasta falan yapılıyormuş. Tam emin değilim bizim bahçedekiler hangi tür, çünkü hiç ilgimi çekip de soyup dilimlemedim bile.. O derece uzaktım yani bu cennet hurması denen meretten. Ama artık değilim :) Herkese (ha bir de özellikle sütüm artsın diyen annelere) tavsiye olunur.
29 Ocak 2014 Çarşamba
Zor zaman dostu
Dostoyevski Suç ve Ceza'da "Herkesin zor zamanında sırtını dayayabileceği biri ya da bir yer olmalıdır" der. Bu söz aklıma geldi bugün ve yeniden "ne kadar doğru.." dedim. Güldüğümüzde, mutlu ve sağlıklı olduğumuzda dostumuz çoktur; dünya bize bir çocuk bahçesi gibi gelir. Ama sıkıntılı zamanımızda, yüzümüz asıkken ya da maddi manevi bir zorluk yaşarken; çevremizdeki onca insan birden kayıplara karışıverir ve biz kendimizi koca dünyada yapayalnız, ufacık hissederiz. İyi gün dostu olmak kolaydır da, kötü gün dostu olabilmek zordur. Sanırım asıl dostlarımızı da böyle zamanlarda tanırız.
Kendimi şanslı hissediyorum bu konuda. İnsanlarla kolay kaynaşabilen, yakınlaşabilen bir insanım. Fazla çekingen değilimdir ve başlayıp da yarım bıraktığım binlerce hobimin tek iyi tarafı olan çeşitli konularda sohbet edebilme yeteneğim sanırım insanlar arasında rahat olmamı sağlıyor. Ama çok fazla insanla yakınlaşmam, insanları tanışıklık düzeyinden arkadaşlık ve dostluk düzeyine geçirirken çok seçici davranırım. Çünkü yara almak, güvendiğim insanlardan zarar görmek istemiyorum. Hele 30'lu yaşlarda artık iyice "az insan, öz insan" düsturuyla hareket ediyorum, insan bazen yeni insan bile görmek istemiyor çevresinde. Her sene onlarca tanış içinden 3-5 yeni "güzel insan" giriyor hayatıma, şanslıysam bunlardan 2-3 tanesi "arkadaş", 1 tanesi "dost" oluyor. Yeter. Fazlasına gerek yok.
İnsan böyle.. Peki mekan? Yani zor zamanda sırtımı dayayabileceğim bir mekan, Dostoyevski'nin değimiyle. İşte o daha da ender karşıma çıkıyor. "Benim insanlarım" dediğim gibi "benim yerlerim" dediğim mekanlar da var. Bunlardan bazısına yıllardır her fırsatta uğruyor, hasret gideriyorum. Bazısına hayatta bir kez gittim, kalbimin bir parçasını bırakıp, "ilk fırsatta geri geleceğim sana!" diyerek döndüm.
Bunlardan biri Matheran, Hindistan'ın Bombay kenti yakınlarında dağların tepesine kurulu, tek ulaşımı haftanın belli günleri işleyen, genişliği 2mt'yi geçmeyen, bir yanı dağ, bir yanı uçurum olan o patika tren yolunda tıngır mıngır tırmanan trenle sağlanan, o masal gibi kent. İnsan orda huzur içinde ölür. Günün birinde umudumu yitirirsem, oraya gideceğim, ölmeye.
Bir diğeri Kudüs. Bu kent, bir çok anlamda benim yaşamımın miladı oldu. Daracık taş sokaklarında yürümeye doyamadığım, tüm o dinlerin, felsefelerin doğum yatağı olan, içinde nefret ile aşkı bir arada barındıran o güzel kent. İlk gidişim 2003, sonrasında 5 kez daha gittim, dönüp dolaşıp gideceğim kent de budur. Günün birinde orada yaşamayı - 4 ay yaşadım da, ama yetmedi - da istiyorum, kısmet olursa. Bu kent benim için manevi anlamda çok büyük bir yere sahip. Zor zamanımda ona sığınabileceğimi biliyorum.
Şu an yaşadığım kentte böyle bir yer var; Hermann Hesse çıkmazı. Adı zaten "benim" diyebileceğim bir çok duyguyu beraberinde taşıyor; Hesse çok sevdiğim dönüp dönüp okuduğum bir yazardır. Ama bu küçük patika yolda, yanıbaşında akan minik çaya bakarak yürümek; yazın ayrı güzel, kışın ayrı.. Sessizliğini ve yalnızlığını seviyorum; düşüncelerimin hızı beni yorduğunda kaçabileceğim bir yer.
Daha küçük ölçekte düşündüğümde; ananemin Karaburun'daki evinin şu an Semo'mun yattığı üçgen şeklindeki bahçe köşesi de bu mekanlardan biri. Saatlerimi, günlerimi, haftalarımı orada oturarak, bazen başımı toprağa koyup köşeye kıvrılarak denize bakarak, sardunyaların kokusunu içime çekerek bazen ağlayarak, bazen gülümseyerek, ama her zor zamanımda huzur duyarak geçirdim o minik üçgende. 1mt kare bile değil ama maneviyatta sonsuz büyüklükte. Tuhaf bir mekan algısı..
Zor zaman dostu, zor zaman mekanı. Bunlar önemli; kolay bulunmuyor, bulunduğunda hemen "yangından ilk kurtarılacaklar" listesine atılmalı.
Foto: Annemlerin mutfaktaki buzdolabının her gidilen ülke/şehirden alınan mıknatıslarla bezeli üst kapağı..
Kendimi şanslı hissediyorum bu konuda. İnsanlarla kolay kaynaşabilen, yakınlaşabilen bir insanım. Fazla çekingen değilimdir ve başlayıp da yarım bıraktığım binlerce hobimin tek iyi tarafı olan çeşitli konularda sohbet edebilme yeteneğim sanırım insanlar arasında rahat olmamı sağlıyor. Ama çok fazla insanla yakınlaşmam, insanları tanışıklık düzeyinden arkadaşlık ve dostluk düzeyine geçirirken çok seçici davranırım. Çünkü yara almak, güvendiğim insanlardan zarar görmek istemiyorum. Hele 30'lu yaşlarda artık iyice "az insan, öz insan" düsturuyla hareket ediyorum, insan bazen yeni insan bile görmek istemiyor çevresinde. Her sene onlarca tanış içinden 3-5 yeni "güzel insan" giriyor hayatıma, şanslıysam bunlardan 2-3 tanesi "arkadaş", 1 tanesi "dost" oluyor. Yeter. Fazlasına gerek yok.
İnsan böyle.. Peki mekan? Yani zor zamanda sırtımı dayayabileceğim bir mekan, Dostoyevski'nin değimiyle. İşte o daha da ender karşıma çıkıyor. "Benim insanlarım" dediğim gibi "benim yerlerim" dediğim mekanlar da var. Bunlardan bazısına yıllardır her fırsatta uğruyor, hasret gideriyorum. Bazısına hayatta bir kez gittim, kalbimin bir parçasını bırakıp, "ilk fırsatta geri geleceğim sana!" diyerek döndüm.
Bunlardan biri Matheran, Hindistan'ın Bombay kenti yakınlarında dağların tepesine kurulu, tek ulaşımı haftanın belli günleri işleyen, genişliği 2mt'yi geçmeyen, bir yanı dağ, bir yanı uçurum olan o patika tren yolunda tıngır mıngır tırmanan trenle sağlanan, o masal gibi kent. İnsan orda huzur içinde ölür. Günün birinde umudumu yitirirsem, oraya gideceğim, ölmeye.
Bir diğeri Kudüs. Bu kent, bir çok anlamda benim yaşamımın miladı oldu. Daracık taş sokaklarında yürümeye doyamadığım, tüm o dinlerin, felsefelerin doğum yatağı olan, içinde nefret ile aşkı bir arada barındıran o güzel kent. İlk gidişim 2003, sonrasında 5 kez daha gittim, dönüp dolaşıp gideceğim kent de budur. Günün birinde orada yaşamayı - 4 ay yaşadım da, ama yetmedi - da istiyorum, kısmet olursa. Bu kent benim için manevi anlamda çok büyük bir yere sahip. Zor zamanımda ona sığınabileceğimi biliyorum.
Şu an yaşadığım kentte böyle bir yer var; Hermann Hesse çıkmazı. Adı zaten "benim" diyebileceğim bir çok duyguyu beraberinde taşıyor; Hesse çok sevdiğim dönüp dönüp okuduğum bir yazardır. Ama bu küçük patika yolda, yanıbaşında akan minik çaya bakarak yürümek; yazın ayrı güzel, kışın ayrı.. Sessizliğini ve yalnızlığını seviyorum; düşüncelerimin hızı beni yorduğunda kaçabileceğim bir yer.
Daha küçük ölçekte düşündüğümde; ananemin Karaburun'daki evinin şu an Semo'mun yattığı üçgen şeklindeki bahçe köşesi de bu mekanlardan biri. Saatlerimi, günlerimi, haftalarımı orada oturarak, bazen başımı toprağa koyup köşeye kıvrılarak denize bakarak, sardunyaların kokusunu içime çekerek bazen ağlayarak, bazen gülümseyerek, ama her zor zamanımda huzur duyarak geçirdim o minik üçgende. 1mt kare bile değil ama maneviyatta sonsuz büyüklükte. Tuhaf bir mekan algısı..
Zor zaman dostu, zor zaman mekanı. Bunlar önemli; kolay bulunmuyor, bulunduğunda hemen "yangından ilk kurtarılacaklar" listesine atılmalı.
Foto: Annemlerin mutfaktaki buzdolabının her gidilen ülke/şehirden alınan mıknatıslarla bezeli üst kapağı..
25 Ocak 2014 Cumartesi
An(a)kara
Ben her kış tam bu zamanlarda Ankara'yı özlerim. Ankara'da doğdum ve yaşamımın ilk 4 senesi Ankara'da ananemin kucağında geçti. Ama o günlerde Ankarayı şehir olarak hatırlamıyorum, park ve bahçelerini biraz, pencereden bakmayı biraz, ananemle ve teyzemle gezmeyi biraz, dedemin beni götürüp illa balon alarak geri getirdiği AOÇ'yi biraz.. Ama şehir olarak Ankara çok fazla hafızamda yok. Sonra beni Bursa'ya götürdüler.
Okullu olduğum yıllarda, tam bu günlerde Şubat tatili başlar; ben Ankara'ma, ananemle teyzeme koşardım. İlkokul yıllarının Şubat tatillerinin tamamını, ortaokul ve lisede ise kayak kampları dışındaki tam bir haftasını Ankara'da ananemle ve teyzemle hasret gidererek geçirirdim. Okul bitti, üniversitenin hareketli kış tatilleri bile Ankara'da ananemle teyzemle olmaya baskın gelmedi. Yüksek lisansın ilk senesinin tamamını Ankara'da ananemin evinde misafir geçirdim. O zamana dek sadece Ankara'nın kışını bilirdim; o heryeri bembeyaza bürüyen, pofuduk pofuduk, lapa lapa yağan karını, insanın iliklerine işleyen ayazını, kat kat giyinseniz, en su geçirmez bota da sahip olsanız dahi, dışardayken kendinizi hep ıslak ve soğuk hissettiğiniz, nefesinizi gördüğünüz o buz gibi Şubat günlerini bilirdim. O sene Ankara'nın baharlarını, yazını da tanıdım. Bozkırda gün batımının o kıpkırmızı güzelliğini, o uçsuz bucaksızlığı, denizsizliği anladım. Sevdim de.. Ama yine de Ankara KIŞtır benim için.
Yazın Ankara her kent gibidir; içinden çıkıp gitmek istediğiniz, denizi özlediğiniz, yapışkan bir büyük kent. Ama kışın Ankara'nın kendine has bir büyüsü vardır. Puslu gri havada, sadece o iklime özgü iğneli çamların kokusu duyulur. Gece arabaların fren ışıkları kıpkırmızıdır, eve giderken soğuktan hızlı hızlı yürüseniz dahi köşebaşındaki çiçekçiden alıverdiğiniz nergisin kokusu buram buramdır. Saat 5 gibiyse, köşeden Ankara simidi alırsınız nergis yerine, çıtır çıtırdır, özellikle o saatte tazedir. Evde çayın demlendiğini, beklendiğinizi bilirsiniz. Onun tadı başkadır.
"Nerde kaldın kızım, gece oldu!"
"Yok anane daha saat 5, bak simit aldım, hadi kahvaltı yapalım bu gece yemek yerine!"
Şubat tatili başlamış, A.'nin suretkitabında dediği gibi, okul çağında çocuğun olmayınca bi'habersin.. Ama Şubat tatili başlamış işte ve ben Ankara'da değilim. Geçen sene son kez gittiğimde 28 Şubat'mış zaman.. Geçen yıla ait ajandan öyle diyor. Neredeyse 1 sene olmuş ben Ankara'ya gitmeyeli.. Öyle özledim ki.
Şimdi kalksam gitsem, kimseye karşı bir sorumluluğum olmasa. Bir bilet alsam, gidiversem bir haftasonu. Esenboğa'ya insem, Havaş'a binsem, Kavaklıdere'ye gitsem, ananemin kapısını çalıversem. "aaaaa c.?!"
Ertesi sabah olsa, teyzeme telefon etsek erkenden "bil bakalım ben neredeyiiiim" Teyzem birsürü poğaça, simit, börek alsa (ve bu nedenle geç kalsa, karnımız zil çalarken kapıyı çalsa) ananem süzme yoğurta nane, kekik, kırmızı biber ve zeytinyağ katıp o ekmek üstüne sürdüğümüz bulamaçı yapsa, teyzem asla ikinci çayı eski bardakta içirmese, her defasında tertemiz yeni bardağa koyup getirse. Ben tembellik etsem, hadi bi simit köşesi daha yesem. Ananem kuş kadar yese, iki bardaktan fazla çay içmese ama illa ki kuş burnu reçelinden bir kaşık ekmeğine sürse. Bulaşığı sen yıkama ben yıkayacağım kavgası yapsak hepimiz, ananem kaşla göz arasında yerlere bir "gırgır" tutuverse ve bu elektrikli gırgırı babamın aldığını, ne kullanışlı olduğunu söylese. Sonra ben bir "Tunalı'ya yürüyüp gelsem" bir iki dükkana baksam, ananemin cebime zorla sokuşturduğu "bir pantolon ya da bir bot al benim için" parayla, kıyafet değil ama o pasaj içindeki kırtasiyeden o güzel defteri ve kalemi alsam. Bir arkadaşla buluşsam, o köşebaşındaki pastanede bir çay, bir sahlep içsek. Sohbetin keyfi damağımdaki sahlepin tadını katlasa. Sonra yavaş yavaş Tunalı'dan Kızılay'a insem, inerken illa ki köşedeki simitçiden sütlü simit alsam, gazete kağıdına sarsa, bir de sümbül alsam pembe ve mavi, mis gibi koksa, o da gazete kağıdına sarılsa. Kızılay'daki kaldırımlar sulu karla kaplı olsa, illa ki kaysam, illa ki düşeyazsam. Sonra Kızılay'da teyzemin ofisine gitsem ve bana daldırma değil, demleme taze adaçayı ikram etse ve adaçayının sapı o güzelim cam bardaktan sarkıyor olsa, ve teyzemin dükkan gezme, "bir tek blüz bak, geçen gün gördüm Beymen'de" teklifini binlerce kez daha reddetsem, simit, teyzem, sümbül ve ben yürüyerek ananeme geri dönsek. Eniştem gelene kadar ananemin köşe odasında, pencerenin kenarında otursak, sohbet ederek pencereden baksak, tüm o önemli devlet daireleri ve konsoloslukların kesişim noktasında bulunan evin bahçesindeki o sivil polis kıza acısa ananem "şu soğukta kızı yürütüyorlar bir aşağı, bir yukarı" diye söylense. "aaaa adamcağız kaydı da düştü bak! yaşlı da adam, bişey olmasaydı" dese ve yıllar yıllar önce, gecenin bir vakti dedemle elele misafirlikten gelirken düştükleri o karlı kış gecesini anlatsa, gülsek hep.. Teyzem içerde "ne karıştırıyor o hanım yine?" salata yapıyor olsa, resim gibi, çiçek gibi bir sofra hazırlamış olsa. Ben tembellik etsem, ananemle oturmayı tercih etsem. Eniştem eli kolu paketlerle dolu geliverse, apartmanda merdivenden çıkarken kuş gibi ıslık çalıyor olsa, soğuktan eli yüzü üşümüş olsa, yanağından öperken "ooo enişte üşümüşsün" desem de "yürüdüm ceren" dese. Paketten Gaziantepli x usta'nın özel Patlıcanlı Kebap'ı çıksa, teyzemin çiçek gibi hazırladığı sofraya oturup beraber yesek. Çay illa ki demlenmiş olsa, ananem "gece uyuyamayacağım Esen, çok açık koy" dese, teyzemin bol şekerli çayına laf etsek, o da bize "aman bu huyum çok kötü ama içemiyorum işte şekersiz" dese. Ben Ankara dışında neden hiç çay içmediğimi düşünüp şaşırsam her sefer. Çayın yalnız içilmeyen bir meret olduğunu düşünsem.. Ananem kaşla göz arasında iki bardak, iki tabak yıkayıverse, o bulaşık makinası yıllarca süs diye dursa köşede. Teyzemle eniştem evlerine gitseler ya da teyzem o gece ananemde kalıverse. Eniştem gider gitmez nicedir göbekten sıkan pantolonu çıkarıp hemen ananemin verdiği basma geceliği giyiversem. Ananemin küçük odasına geçsek yine, o kadar yiyen ben değilmişim gibi bir kase kuruyemiş koysalar önüme, mandalina da olsa. Ben tuvalete gidince koltuğa yatağım hazırlanmış olsa, kızıversem şakacıktan. TV açık olsa, sesi en üst düzeye kadar açılmış olsa, tüm apartman yaşlı olduğu için komşuların sorun etmeyeceklerini bilsek, ananem dizileri özetlese bana, "bu kim anane, bu kızın kocası mıydı bu anane, anane bu adam kimin dayısıydı?" derken derken gözlerim kapanıverse. Gecenin bir yarısı uyanıp, herkesin yataklarına gittiğini, odada yalnız olduğumu fark edip şaşırsam ve ilk işim ananemin kapattığı perdeleri iki yana açmak ve bazen pırıl pırıl yıldızlı, bazen kurşun rengi ışıklı gökyüzünü izleyerek gülümseyerek huzur içinde yeniden uyusam....
Ah.. Öyle çok kez tekrarlandı ki, her ayrıntısını ezbere bildiğim, kokuları ve renkleriyle aklımdan asla çıkmayacak bu günlere bir kerecik daha geri dönebilsem.. Orhan Pamuk'un dediği gibi, "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.." nedense mutlu olduğumuzu çok geç mi anlıyoruz hep?!
Seni çok özledim An(a)kara.
Bu post sevgili Ankaralı dostlarım, Orta Karar ve Jardzy ye gitsin e mi..
(Fotolar instagramdan alıntı)
Okullu olduğum yıllarda, tam bu günlerde Şubat tatili başlar; ben Ankara'ma, ananemle teyzeme koşardım. İlkokul yıllarının Şubat tatillerinin tamamını, ortaokul ve lisede ise kayak kampları dışındaki tam bir haftasını Ankara'da ananemle ve teyzemle hasret gidererek geçirirdim. Okul bitti, üniversitenin hareketli kış tatilleri bile Ankara'da ananemle teyzemle olmaya baskın gelmedi. Yüksek lisansın ilk senesinin tamamını Ankara'da ananemin evinde misafir geçirdim. O zamana dek sadece Ankara'nın kışını bilirdim; o heryeri bembeyaza bürüyen, pofuduk pofuduk, lapa lapa yağan karını, insanın iliklerine işleyen ayazını, kat kat giyinseniz, en su geçirmez bota da sahip olsanız dahi, dışardayken kendinizi hep ıslak ve soğuk hissettiğiniz, nefesinizi gördüğünüz o buz gibi Şubat günlerini bilirdim. O sene Ankara'nın baharlarını, yazını da tanıdım. Bozkırda gün batımının o kıpkırmızı güzelliğini, o uçsuz bucaksızlığı, denizsizliği anladım. Sevdim de.. Ama yine de Ankara KIŞtır benim için.
Yazın Ankara her kent gibidir; içinden çıkıp gitmek istediğiniz, denizi özlediğiniz, yapışkan bir büyük kent. Ama kışın Ankara'nın kendine has bir büyüsü vardır. Puslu gri havada, sadece o iklime özgü iğneli çamların kokusu duyulur. Gece arabaların fren ışıkları kıpkırmızıdır, eve giderken soğuktan hızlı hızlı yürüseniz dahi köşebaşındaki çiçekçiden alıverdiğiniz nergisin kokusu buram buramdır. Saat 5 gibiyse, köşeden Ankara simidi alırsınız nergis yerine, çıtır çıtırdır, özellikle o saatte tazedir. Evde çayın demlendiğini, beklendiğinizi bilirsiniz. Onun tadı başkadır.
"Nerde kaldın kızım, gece oldu!"
"Yok anane daha saat 5, bak simit aldım, hadi kahvaltı yapalım bu gece yemek yerine!"
Şubat tatili başlamış, A.'nin suretkitabında dediği gibi, okul çağında çocuğun olmayınca bi'habersin.. Ama Şubat tatili başlamış işte ve ben Ankara'da değilim. Geçen sene son kez gittiğimde 28 Şubat'mış zaman.. Geçen yıla ait ajandan öyle diyor. Neredeyse 1 sene olmuş ben Ankara'ya gitmeyeli.. Öyle özledim ki.
Şimdi kalksam gitsem, kimseye karşı bir sorumluluğum olmasa. Bir bilet alsam, gidiversem bir haftasonu. Esenboğa'ya insem, Havaş'a binsem, Kavaklıdere'ye gitsem, ananemin kapısını çalıversem. "aaaaa c.?!"
Ertesi sabah olsa, teyzeme telefon etsek erkenden "bil bakalım ben neredeyiiiim" Teyzem birsürü poğaça, simit, börek alsa (ve bu nedenle geç kalsa, karnımız zil çalarken kapıyı çalsa) ananem süzme yoğurta nane, kekik, kırmızı biber ve zeytinyağ katıp o ekmek üstüne sürdüğümüz bulamaçı yapsa, teyzem asla ikinci çayı eski bardakta içirmese, her defasında tertemiz yeni bardağa koyup getirse. Ben tembellik etsem, hadi bi simit köşesi daha yesem. Ananem kuş kadar yese, iki bardaktan fazla çay içmese ama illa ki kuş burnu reçelinden bir kaşık ekmeğine sürse. Bulaşığı sen yıkama ben yıkayacağım kavgası yapsak hepimiz, ananem kaşla göz arasında yerlere bir "gırgır" tutuverse ve bu elektrikli gırgırı babamın aldığını, ne kullanışlı olduğunu söylese. Sonra ben bir "Tunalı'ya yürüyüp gelsem" bir iki dükkana baksam, ananemin cebime zorla sokuşturduğu "bir pantolon ya da bir bot al benim için" parayla, kıyafet değil ama o pasaj içindeki kırtasiyeden o güzel defteri ve kalemi alsam. Bir arkadaşla buluşsam, o köşebaşındaki pastanede bir çay, bir sahlep içsek. Sohbetin keyfi damağımdaki sahlepin tadını katlasa. Sonra yavaş yavaş Tunalı'dan Kızılay'a insem, inerken illa ki köşedeki simitçiden sütlü simit alsam, gazete kağıdına sarsa, bir de sümbül alsam pembe ve mavi, mis gibi koksa, o da gazete kağıdına sarılsa. Kızılay'daki kaldırımlar sulu karla kaplı olsa, illa ki kaysam, illa ki düşeyazsam. Sonra Kızılay'da teyzemin ofisine gitsem ve bana daldırma değil, demleme taze adaçayı ikram etse ve adaçayının sapı o güzelim cam bardaktan sarkıyor olsa, ve teyzemin dükkan gezme, "bir tek blüz bak, geçen gün gördüm Beymen'de" teklifini binlerce kez daha reddetsem, simit, teyzem, sümbül ve ben yürüyerek ananeme geri dönsek. Eniştem gelene kadar ananemin köşe odasında, pencerenin kenarında otursak, sohbet ederek pencereden baksak, tüm o önemli devlet daireleri ve konsoloslukların kesişim noktasında bulunan evin bahçesindeki o sivil polis kıza acısa ananem "şu soğukta kızı yürütüyorlar bir aşağı, bir yukarı" diye söylense. "aaaa adamcağız kaydı da düştü bak! yaşlı da adam, bişey olmasaydı" dese ve yıllar yıllar önce, gecenin bir vakti dedemle elele misafirlikten gelirken düştükleri o karlı kış gecesini anlatsa, gülsek hep.. Teyzem içerde "ne karıştırıyor o hanım yine?" salata yapıyor olsa, resim gibi, çiçek gibi bir sofra hazırlamış olsa. Ben tembellik etsem, ananemle oturmayı tercih etsem. Eniştem eli kolu paketlerle dolu geliverse, apartmanda merdivenden çıkarken kuş gibi ıslık çalıyor olsa, soğuktan eli yüzü üşümüş olsa, yanağından öperken "ooo enişte üşümüşsün" desem de "yürüdüm ceren" dese. Paketten Gaziantepli x usta'nın özel Patlıcanlı Kebap'ı çıksa, teyzemin çiçek gibi hazırladığı sofraya oturup beraber yesek. Çay illa ki demlenmiş olsa, ananem "gece uyuyamayacağım Esen, çok açık koy" dese, teyzemin bol şekerli çayına laf etsek, o da bize "aman bu huyum çok kötü ama içemiyorum işte şekersiz" dese. Ben Ankara dışında neden hiç çay içmediğimi düşünüp şaşırsam her sefer. Çayın yalnız içilmeyen bir meret olduğunu düşünsem.. Ananem kaşla göz arasında iki bardak, iki tabak yıkayıverse, o bulaşık makinası yıllarca süs diye dursa köşede. Teyzemle eniştem evlerine gitseler ya da teyzem o gece ananemde kalıverse. Eniştem gider gitmez nicedir göbekten sıkan pantolonu çıkarıp hemen ananemin verdiği basma geceliği giyiversem. Ananemin küçük odasına geçsek yine, o kadar yiyen ben değilmişim gibi bir kase kuruyemiş koysalar önüme, mandalina da olsa. Ben tuvalete gidince koltuğa yatağım hazırlanmış olsa, kızıversem şakacıktan. TV açık olsa, sesi en üst düzeye kadar açılmış olsa, tüm apartman yaşlı olduğu için komşuların sorun etmeyeceklerini bilsek, ananem dizileri özetlese bana, "bu kim anane, bu kızın kocası mıydı bu anane, anane bu adam kimin dayısıydı?" derken derken gözlerim kapanıverse. Gecenin bir yarısı uyanıp, herkesin yataklarına gittiğini, odada yalnız olduğumu fark edip şaşırsam ve ilk işim ananemin kapattığı perdeleri iki yana açmak ve bazen pırıl pırıl yıldızlı, bazen kurşun rengi ışıklı gökyüzünü izleyerek gülümseyerek huzur içinde yeniden uyusam....
Ah.. Öyle çok kez tekrarlandı ki, her ayrıntısını ezbere bildiğim, kokuları ve renkleriyle aklımdan asla çıkmayacak bu günlere bir kerecik daha geri dönebilsem.. Orhan Pamuk'un dediği gibi, "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.." nedense mutlu olduğumuzu çok geç mi anlıyoruz hep?!
Seni çok özledim An(a)kara.
Bu post sevgili Ankaralı dostlarım, Orta Karar ve Jardzy ye gitsin e mi..
(Fotolar instagramdan alıntı)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)