3 Nisan 2020 Cuma

Corona test sonucu: Pozitif.

Sonunda geldi test sonucumuz. Evet geçirmişiz, valla yeniden doğmuş gibiyim bu haberle, yalan yok. Biz ağır ve tuhaf bir şey geçiriyoruz ama bir de corona değilse ve bunun üstüne bir de corona geçirirsek bittik biz diye düşünüyordum...

Tuhaf olan, sabah sağlık bakanlığından geldi haber, uzun uzun konuştuk ve hastalığın seyrini sordular, herhangi bir belirti göstermeyişimizin 5. günü olduğu için artık bulaşıcı olmadığımızı ve evden çıkabileceğimizi söylediler. Yine tabii mümkün olduğunca evdeyiz, sadece ben dışarıya çıkıyorum, maske ve eldivenliyim elbette sosyal mesafemi de koruyorum.

Sağlık Bakanlığı Corona geçiren ve evde iyileşen bizim gibi insanlardan kan alıyor ve kandaki antikorlar şu an hasta olan insanlara nakledilerek, bağışıklık sistemlerinin bu yeni yardımcı antikorlarla harekete geçmesi umuluyor. Bu deneysel bir tedavi ve katılmak bize bağlı. Ben mutlaka katılmak istediğimi ve istedikleri an kan verebileceğimi belirttim, haber bekliyorum. Bu bence tünelin ucunda görülen bir ışık olduğu için, umutluyum..

Sağlık Bakanlığı'nın telefonundan 1 saat sonra bir başka telefon geldi. Eşimin 10 Mart'ta katıldığı 3 kişilik bir iş toplantısında o zaman pozitif olduğunu bilmeyen bir kişi aradı ve kendisinin de hemen ertesi gün hastalandığı ve test sonucunu yeni aldığını öğrendik. Malesef toplantıya katılan 3. kişinin de dün gece öldüğünü öğrendik :( Bu büyük şok oldu, yani resmen ucuz kurtarmışız, ilk defa dank etti.. Hastalığı kapmamızdan sadece 4 gün önce - çok büyük şans - okullar kapanmış ve biz ev hapsine başlamıştık, o nedenle bizden yayılması mümkün olmadı. En sevindiğim şükrettiğim de bu oldu...

Eşim virüsü 10 Mart'ta kapmış, 13 Mart'ta hastalandı, 15 Mart'ta ben hastalandım. Çocuklar çok az semptom gösterdi ve sadece 2 gün hastalandılar, çocuklarda yorgunluk, ateş, boğaz ve karın ağrısı ve ishal belirtileri oldu. Eşimin astımı olduğu için benden ağır geçirdi. Benim ilk belirti ile son belirti arası 15 gün sürdü, eşimin 20 gün. İkimizde de baş ağrısı, ishal, aşırı halsizlik ve eklem ağrısı ile başladı. Ateşle ve ciğerlerde sıkışma, öksürükle devam etti. Fakat garip olan 2-3 gün iyileşiyorum azaldı sanıyorsun yeniden başlıyor.. Boğaz ağrısı, burun akması (kanaması) ve ağız ve burunda aftlar ikinci hafta çıktı. Koku duygusu da o zaman gitti. Hastalığın genel seyri, ağır bir grip ve bronşit gibiydi ama dediğim gibi biz şanslıydık, "hafif" geçirdik. 3. kişi mesela ölmüş :( hala inanamıyorum..


Kendimize evde nasıl baktık.. Ateş ve eklem ağrıları döneminde paracetamol aldık. Bol su ve çorba içtik (zaten halim yoktu başka şey pişirmeye). 2 haftada 2 baş sarımsak tüketmişiz (allahtan burnumuz koku almıyor) ve devamlı taze zencefilli ballı sirkeli sıcak su ve bitkisel çay içtik. Bir de C vitamini çinko ve kas ağrıları ve kramplar olduğunda magnezyum aldık. Birkaç defa eşimin astım ilacını kullanmak durumunda kaldım. Öksürük ve kulak ağrısı için zaten yıllardır yaparız, soğanı dilimleyip sirkeye yatırdım yatağımızın yanına koydum. Başka ilaç vs kullanmadık. Bir de burun aftları için tuzlu suyla burnumu yıkadım. Boğaz gargarası olarak da yaptım.

Kişisel hijyen zaten çok önemli, biz her sabah hepimiz duşlarımızı alırız, temiz günlük kıyafetler giyer ve çıkardıklarımızı yıkarız. Yatak yorganı ve havluları da ben haftada bir yıkıyorum ama hastalık sürecinde 3 günde bire indirdim. Ve en önemlisi ellerimizi yıkamak, dışarda maske ve eldiven takmak bence.. Gerisi, malesef kader.

Biz şimdi çok şükür iyiyiz, yeniden doğmuş gibiyiz. Umarım sizlere uğramaz (ya da çok hafif geçirirsiniz) ama lütfen evde kalmaya ve sosyal mesafeye dikkat! Sorularınız olursa ve cevaplayabileceğimi düşünüyorsanız ya da endişeleriniz varsa, lütfen çekinmeyin, yorumları istemezseniz yayınlamıyorum, email bırakabilirsiniz, geri dönerim.

Umarım yeterince bilgilendirici ama aynı zamanda da moral bozmayıcı olmuştur :) Sağlıkla...

Fotolar: Sevgili Küçük Joe ve Bitli Turist'ten emailime düşen kartlar... İnanılmaz sevindirdi, tekrar teşekkürler, ben de ilk fırsatta özel kartlarımı hazırlıyorum..

2 Nisan 2020 Perşembe

Market poşetlerini yıkamıyorum! (ŞOK HABER)

"Senin tuzun kuru, oooh geçirdin Corona'yı, şimdi yat yuvarlan" demeyin hemen :) Vallahi alakası yok. Fakat; ben dışardan, marketten getirdiklerimi yıkamıyorum, evet. 3 nedeni var:

1). Tembelim.
2). Güvendiğim kaynaklardan bunun gerçekten gereksiz olduğunu öğrendim.
3). Bu işin doğru yapılabileceğine ihtimal vermiyorum.

Tembelliğim tabii biraz da artık "bize yeniden bulaşma ihtimali düşük, yeter ki bizden başkasına bir şey geçmesin"e odaklı olduğundan ve doktorumla (ve bu sabah (3 nisan: corona test sonucu: pozitif) sağlık bakanlığı yetkilisiyle de) bu konuyu tartışıp "hayır, rahat olun, semptomlarınız biteli 5 gün oldu, maske ve eldivenle çıkın, sosyal mesafeyi koruyun, yeterli..." söylevini aldıktan sonra, rahatım. Bizden zarar gelmez artık... Şükür.


Fakat Coronayı çok küçük ihtimal de olsa yeniden geçirirsek diye, tabii kendimi de koruyorum. Fakat makul seviyede.. Abartmadan. Ve bence marketten gelen malzemeyi yıkamak pek mantıklı değil. Neden?

1). Marketlerden gelen risk; çok fazla kişi tarafından ellenen market arabaları ve gıda maddelerinin üzerine direkt hapşırılması, öksürülmesi fakat rafta duran malzemelerin üzerinde "biriken ve günlerce kalabilen" virüs riskinin çok düşük olduğu düşünülüyor. Bunu diyen: CDC, News and ObserverFDA (24 Mart yayını: paketli ürünler ve gıda maddelerinden direkt enfeksiyon riskine dair hiç bir kanıt yoktur, pakete dokunulduktan sonra direkt ağız ve burun teması olsa bile bu risk çok düşüktür), Food Safety Talk da aynı şekilde "market alışverişinizi dezenfekte etmeyi "fazla sakınımlı" buluyoruz ve önermiyoruz" dedi.

2). Özellikle çamaşır suyu ya da benzeri kimyasal temizleyicilerle yıkanmasının meyve sebzelerde insan sağlığına yararından çok zararı oluyor biliyorsunuz (zehirleneceksiniz ayol, hastane de kabul etmeyecek sizi yoğunluktan!).

3). Sabunlu suyun da çok fazla bir yararı olmayacağını doktorların giydikleri kalın kalın zırhlara rağmen yine de virüsü kapmalarından zaten az çok tahmin ediyorsunuz..


Bence bu temizleme sisteminin tek faydası: psikolojik. Hani "herkes yapıyor, o zaman ben de yapmalıyım" ya da "en azından temizleyeyim de içim rahat etsin" gibi...

Peki ben ne yapıyorum:

Alışverişimi eldivenle ve maskeyle yapıyorum. Kağıt para yerine kart kullanıyorum. Alışveriş arabasının dokunulan kısmını dezenfektanla güzelce silip (çünkü paketler değil asıl bu tutulan yer riskli) sonra eldivenle tutuyorum (böylece dokunulan yer ile aldığım ürünler arasında olası virüs etkileşimi olmuyor). Seçerken en üstteki ürünleri değil, üstüne hapşırılma ya da ellenme riski az olan altlarda kalmış ürünleri almaya çalışıyorum (çünkü bunu düşünen tek akıllı benim, evet) sonra market arabasında torbaya koymadan arabaya getiriyor, arabanın bagajında duran kendi bez torbalarıma koyuyor, eve o şekilde taşıyorum. Sonra direkt dolabıma koyuyorum.


Zaten sebzeler pişirilirken, yüksek ateşte virüs ve bakteriler ölüyor. Meyveleri ise güzelce, uzun uzun suyla yıkıyorum (sabun da kullanmıyorum çünkü önerilmiyor, sabun kalıntılarının kusma, ishale neden olduğu bilinir) sirke de kullanmıyorum çünkü tadı değişiyor ve kolayca çürüyor. Ve sağlıklı bir bağışıklık sistemi için, bir miktar bakteriye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Uzun vadede bu kadar steril yaşarsak Covid'den olmasa da basit bir bakteriyel enfeksiyondan ciddi hastalanma ihtimalimiz çok daha yüksek. Ve en önemlisi: yemek hazırlarken ve yemeden önce ellerimizi güzelce yıkıyor, her gün duşlarımızı alıyor, sık sık yatak yorganımızı ve her gün de değiştirdiğimiz tüm kıyafetlerimizi güzelce yıkıyorum. Dışarıdan yemiyorum, ev yemeği pişiriyor, bol sebze meyve yemeye ve ekstra vitamin almaya (özellikle çinko, C ve D vit)  Eldivensiz maskesiz asla çıkmıyorum ve sosyal mesafemi koruyorum. Alışverişimi haftada 1 yapıyor, maske ve eldivenimi alışveriş sonrası değiştiriyor, mümkün olduğunca evden çıkmıyorum. Açıkcası başka ekstra bir şey yapmıyorum ve yapmayacağım.


Ama ben böyle davranıyorum diye doğru budur demiyorum. Sadece bana mantıklı gelmiyor. Yine de siz tabii titizleniyorsanız ve en azından psikolojik olarak rahatlamak istiyorsanız, neden yapmayasınız. Burada bu konuda güzel bir yazı da var doğrusu....

EKLEME: Ya arkadaşlar içim rahat etmedi. Şimdi bu yazı çok anlamsız oldu. Biz Corona Pozitif çıktık bu sabah geldi test sonucu. Böyle bik bik konuşmuş gibi oldum. Ne olur şunu demek istiyorum: Herkes nasıl rahat ediyorsa lütfen öyle davransın. Kimse başkasına bikbiklemesin, sadece aman meyve sebzeleri kimyasalla yıkamayın vallahi zehirleneceksiniz (birikiyor da vücutta ne olur aman) Onun dışında nasıl rahat ediyorsanız psikolojiniz düzeliyorsa ne olur öyle davranın, bu bir saçma yazı oldu (silsem mi ya.. Ama kalsın neyse, baya da bilgi var kıyamadım).

Fotolar: Domates güzeli / Nohutlu pilav kalp ben / Kaçak elma / Ispanaklı ev makarnası, kıtır soğan ve sıkma portakal suyu / Bu kadın güzel yemek yapıyor ;)

Yazan: Anti-C.

Sevgili Hasan.. ve Afrika!

Dün Akela'dan bahsettikten hemen sonra, "ah" dedim, "Hasan okuduysa, kızacak.." :) Çünkü bizim Akela'dan çok daha önce Hasan'ımız var yahu! Biricik Hasan :) Afrika fatihimiz.. Çift tekerli gururumuz!

Aslen gazeteci olan sevgili Hasan'la tanışmam baya eskilere dayanır. O zamanlar o bisiklet üstünde Türkiye'yi geziyordu. Bu deneyimini sonradan kitaplaştırdı: Hayata Yolculuk isminde bu linkte bulabilirsiniz, çok keyifli bir okuma. Hasan bu yolu cebinden çok fazla çıkmadan ve bildiğim kadarıyla ilk başlarda tamamen sponsorsuz başlattı ki, biz gezginler bunun ne kadar zor olduğunu biliriz. Hasan pedal sallarken, ben Afrika'da sırt çantamla geziyordum ve günlük şeklinde blog tutuyordum. Oldukça keyifli, oldukça ölümle burun buruna geldiğim (sıtma da geçirdim ben yahu, corona neymiş), oldukça maceralı uzun süreli bir yolculuktu bu ve Hasan beni bloğumu okuyarak buldu. İyi ki de buldu.. O dönem daha filizdi Afrika düşü.. Sonra adım adım gerçek oldu ve Hasan yollara düştü.

Ara sıra haberleştik "Hasan nasılsın, hayatta mısın?" sorularıma hep "Ceren çok iyiyim ya.." diye cevap verdi. Deli adam.... Hakikaten çok güzel bir işe imza attı. Karşılaştığı insanlara dokundu, röportajlar yaptı ve yapıyor. Son filmi Tenere'yi ve Youtube kanalını kesinlikle öneririm. Bölümler sıralı değil, istediğiniz ülkeyi seçebilirsiniz ama bence 1'den başlayın, buyrun :)


Ah Hasan, sevgili Hasan... Ufkumuzu genişleten can-adam.... Yolun açık, kalbin zaten açık olsun, hep! Kazasız belasız e mi arkadaşım :)

1 Nisan 2020 Çarşamba

Aaaaah, Offf, Mmmm ve.. kalpler.

Aaaaah:

Akela'yı biliyor musunuz? Bilmiyorsanız tam buraya tık tık. İki yıla yaklaşacak, dünyayı geziyorlar, karavanları ile. Bir kadın, bir adam, bir çocuk ve bir köpek. Üstelik tüm bu olan bitenlerden öyle uzaktalar ki... Issızlığın tam ortasında onlar için hiç bir şey değişmedi. Sanki öyle geliyor ki,  dünyada hayatları değişikliğe uğramayan tek aile onlar?! Sırf birinin "normalliğe devam"ı adına izliyorum. Mutheşem fotoğraflar eşliğinde, evden çıkmadan kocaman bir dünyayı geziyormuş gibi...

Biz de çok gezgindik.. Kimseciklerin adını dahi duymadğı kasabalara, köylere, ülkelere giderdik. Malawi, Laos, Kuzey Kore.. Sahi ne oldu bize?

*

Offffff:

Hastalığın bitişinin güzelliği: yeniden doğmuş gibi hissetmek! İki gündür öyle bir yaşam enerjisi geldi ki, sabah ev işlerini ve kahvaltıyı bir çırpıda halledip, çocukları da aktiviteye boğmayı takiben, 1996'dan beri tek başıma evde yoga yapan ben, sonunda şu herkeslerin ses tonuna bittiği "Adriane" ile bir posta yoga yaptım! Hafif geldi bana ama ses tonuna ben de hasta oldum kadının, haklıymışsınız. Yumuşacık ediyor insanı.. 

Fakat Adriana kesmedi, bir de yine herkeslerin bayıldığı PE Joe'yla (hem de adamın dışı kadar içi de güzel, tüm geliri hastanelere bağışlıyormuş!) sabah sporu yapayım dediysem..... Bu Joe hakikaten nefesimi kesti!


Ama sandığınız anlamda değil; gerçek anlamda kesildi nefesim. Resmen ciğerlerim cayır cayır yandı, öksürük krizlerine gark oldum, 15.dk'da bıraktım Joe'yu karşımda kendi halinde neşeyle zıp zıp zıplarken ve - evet Joe başımı da döndürdü - boylu boyunca uzandım yere... Yoksa daha tam iyileşemedim mi ben yahu? Hayır hayır! Tabii ki iyiyim, haydi devam..

*

Mmmm:

Kokular alıyorum dostlar.. Her şey kokuyor. İnsan uzun süre kokusuz yaşayınca, çöpün kokusu bile güzel inanınız! Hele o biri bir köşeye, diğeri diğer köşeye fırlatılmış kirli çoraplar, çamaşırlar, oyundan unutulup son dakikada akla gelince koşarken kaçırılmış çişlerle kaplı minik pantolonlar.. Ay hele sebzelikteki en altta unutulmuş ve çürümeye başlamış soğanın kokusu... Üstüme hücum ediyor. İnsanoğlu hep mızmız işte.. Yokken "gelsin de ne kokarsa güzel" derken, birden "böh".

*


Bugün çok aşığım galiba. Her yerde kalpler görüyorum ;)

Fotolar: 1 Nisan'a özel, gün içinde karşıma çıkanlardan.
Reçel güzeli, Manxcat'ten (kalbi yollamış ama kendi görmemiş iyi mi!?! Halbuki?!)
Kalpler ve arkasındaki çok özel mesaj, çok sevgili Melis'ten..
Diğerleri bizzat ben, kendim :)

30 Mart 2020 Pazartesi

Kartpostal Mimi

Güzel bir Pazartesi! Aklıma müthiş bir zihni sinir projesi geldi! Neden birbirimize kartlar hazırlayıp atmıyoruz? Hani yıllar önce bloggerlar arası kartlar gidip gelmişti, posta kutumuzda bulduğumuzda nasıl sevinmiştik, hatırlar mısınız? İşte şimdi onun online versiyonunu öneriyorum ben, postacıları da gereksiz yormamak, virüs alışverişi riski de almamak adına.

Elişi hem insanı rahatlatır, hem de arkasına ufacık notlar yazarsak, ister kişiye özel ister genele açık.. Ben ilk kartımı hazırladım bile. Bakın:


Evde mandala vardı, kızımda da "simli renkli kalemler". Bana ödünç verince, ortaya böyle bir eser çıktı. İnce ince çalışmak beni nasıl rahatlattı, düşüncelerimi yumuşattı... Arkasına da şu notu yazdım:


Siz de dilerseniz el işi, dilerseniz boyama, abartıp origami hatta ya da sadece ufacık bir kalp beyaz kağıdın ortasına, minimalist, çok zaman almayan ama mutlu eden? İsterseniz fotoğrafını çekip sevdiğiniz bir bloggera, isterseniz sayfalarınızda genele... Bu da benden mim olsun mu (hayatımda ilk defa mim hazırladım, çok heyecanlıyım)? 

Sevilirse yayılması amacıyla, ilk olarak bol okunan birkaç bloggerı mimliyorum ama kişisel kişisel özelden de yollayacağım çok insan geliyor aklıma, ay çok heyecanlanıyorum :) Haydi n'oolur katılın!

29 Mart 2020 Pazar

Umut! Ama nasıl!?

Dün yazamadım, moralim yerlerdeydi. Basit bir matematik işlemi yapmıştım ve 22 gündür "evde" olduğumuzu, bunun son 16 gününde hasta olduğumuzu ve burnumuzu dahi evden çıkarmadığımızı,  ve Corona testini de 12 gün önce olmamıza rağmen hala sonucu öğrenemediğimiz keşfetmiştim. Düz mantıkla saniyeler içinde "biz ne zaman evden çıkacağız?" sorusuna "ASLA!" cevabını yapıştırmış, şu bloğa yazıp durduğum pollyanna imzalı yazıları "hepsini seç ve sil" yapmama saniyeler kalmıştı ki.....

Nil yazdı. "C., 10 yaşındaki oğlum sabah inanılmaz mutsuz uyand ve devamlı ağlıyor, en büyük hayali Mısır'a ve Fas'a gitmekti, asla göremeyeceğim diye ağlıyor, susturamıyorum. Sonra birden aklıma senin seyahat bloğun geldi, beraber yazılarını okuduk, fotoğraflarına baktık ve keyfimiz yerine geldi.. Günümü kurtardın, sağol" Bu kadarcık :) Vallahi keyfim geldi, o da benim günümü kurtardı! "Söyle oğluna Zanzibar ya da Namibya aynen yerinde duruyor, bir yere kaçmıyor, tüm bunlar bitince gidip görecek, söz!" dedim, keyifle. Basit şeyler..

Anksiyete ve depresyonla çalışan bir terapist olmama rağmen, ben de zorlanıyorum. İlk 15 gün iyiydi de, son günlerde arıza vermeye başladım. Basit şeyler beni tetikliyor. Tuvalet kapağının indirilmemiş olması, zuladan "çalınmış" çikolatanın ellere bulaştırılıp sonra beyaz koltuklara sürülmesi gibi basit şeyler.. Bir de kayınvalide. Ama ona sonra gelicem. Şimdi güzel güzel yazıp rahatlarsam, belki de gelmem. Bilmiyorum.

Dün test merkezinde çalışan bir doktor arkadaşla kısacık konuştum. Kesin bilgi olarak yazıyorum: Corona pozitif çıksanız bile, semptomlar tamamen geçtikten 5 gün sonra dışarıya çıkabiliyorsunuz.  Dün akşam, tam 7 günden sonra ilk defa bir kokuyu; kahve kokusunu aldım! Bu da belirtilerin sonuncusuydu. Çok şükür, Corona Pozitif ya da Negatif, neyse ne, artık düşünmek istemiyorum. Bence bitti! Şimdi Perşembe sabahı, yani tam 4 gün sonra, ben de tam 20 günlük bir "tam kapalı ev hapsi"nden sonra ilk defa evimin kapısını açacağım ve yürüyüşe çıkacağım. UMUT bu işte sevgili arkadaşlar :)

Foto: Karşımızdaki evin pembiş / beyaz güzelliği.. Cam arkasından da olsa, her sabah bir doz.

Not. Ya tamam, bu sürede aklımı kaçırmamak için gizlice 1 defa dışarı kaçtığımı itiraf edeceğim, ama beyaz bir kedi dışında kimseye ve hiçbir yere dokunmadım. Kedi de birden önüme çıkınca, boş bulundum, sonradan fark ettim ama olan oldu.. Üzgünüm ama bir seferlik saymasak?

Yazan: Bayan C.

27 Mart 2020 Cuma

Edward Hopper'ın modelliğini yapıyoruz!

Boşluğun, ıssızlığın, yalnızlığın ve tek başınalığın efsanevi ressamı Edward Hopper'ı hatırlayalım mı? Çünkü sanki hepimiz onun dünyasında, onun tablolarındaki alternatif evrende kısılı kalmış gibiyiz! Bakar mısınız.....

Lola Marsh - Who am I?

Oasis - Dont look back in anger 
Weezer - Island in the sun

Roy Robinson - Only the lonely


The Turtles - Happy together

Foto kaynak: Buradan. Ve yetmedi.. Handan'a özendim, ben de içlerine birer şarkı saklamak istedim ama beceremedim, altlarına yapıştırıverdim. Üzerine tıklayıp dinleyebilirsiniz :)
Bu çok özel birine: The Kinks - Sunny Afternoon
Bu da kendime; Beatles - Eleanor Rigby. Haydi iyi dinlemeler ve haftasonu yalnız hissetmemeler....

Yazan: Bayan C.

Psikolojik sağlığımızı korumak - 2

Sosyal izolasyon, ev hapsi ya da sokağa çıkma yasağı; hangi şiddette yaşarsak yaşayalım, dünyanın her yerinde yaşadıklarımız ve hissettiklerimiz aşağı yukarı benzer. Kimimiz için çok büyük bir yaşam değişikliği olmadı; içe dönük kişiliğe sahip olanlarımız, zaten evden çalışan / üretenlerimiz, çeşitli nedenlerle zamanının büyük kısmını evde geçirenlerimiz "eee ne olmuş yani" dese de, çoğumuz için "kendi isteğimiz dışında evde kalma zorunluluğu" sıkıntı yaratıyor. Özellikle şu günlerde, sürenin uzaması, alınan önlemlerin sıkılaştırılması ve buna ek yavaş yavaş daha çok insanın "evde ve hasta" olması ile, sanırım tahammül sınırlarımıza yaklaştığımızı hissediyoruz.

Kendimizi "hayır her şey yolunda" diye kandırsak da, birden alevlenen öfke krizleri, ani bastıran depresif ruh hali, belki normalden daha fazla yediğimizi, daha fazla uyumak istediğimizi ya da tam tersi, sabahlara dek sıkıntıyla bir o yana bir bu yana dönüp durduğumuzu düşünürsek, çoğumuz "biraz bunalıyorum" diyecektir. Bu, çok normal; sosyal ilişkilerin devamına ve alışkın olduğumuz rutine dönme ihtiyacımız insanoğlunun yeme içme ve güvenlik kadar gereksinim duyduğu temel bir ihtiyacı. Çoğumuz bir önceki yazımda bahsettiğim "yas ve kabullenme" sürecinden geçiyoruz, büyük bir kısmımız öfke ya da depresyon evresinde olsak da, bir kısmımız artık "bu böyle gitmemeli, iyice boşladım herşeyi, sanki "dur" tuşuna bastık hayatın, resmen donmuş kalmış ve hareket edemiyor gibi hissediyorum" diye düşünmeye başladık. Bir çoğumuz "bu iş uzayacaksa, o zaman bir an önce yaşam seviyemi eski rutinime döndürmeye çalışmalıyım, ama nasıl?" diye düşünüyoruz. Bu yazım, umarım buna rehberlik edecek...

Bireysel terapilerin yanısıra, gruplarla çalıştığım dönemde "mutluluk okulu" diye bir proje üretmiştim. Genellikle anksiyete (kaygı) ve depresyon sorunlarıyla çalışıyordum ve insanların "mutlu olmaya" çalışırken yaptıkları en büyük hatanın bunu dışarıdan gelecek bir güç, şans gibi algıları olduğunu fark etmiştim. Halbuki mutlu olmak için, insanın bizzat içten çalışmaya başlaması gerekir. Depresyon ve sosyal uyum güçlükleri, aslında duygusal sorunlar değil tamamen "yanlış düşünce sistemlerine ve davranış örüntülerine sahip olmak"tır ve kalıplaştırdığımız olumsuz düşünceler, genellemeler ve yanlış davranışları değiştirerek, sonunda duygusal durumumuzu da otomatik değiştirebiliriz. Bundan yola çıkarak, mutlu olmak isteyen danışanlarıma "hayatınızı baştan kurgulayın" derim. Yani mutluluğu yaratmak için gerekli koşulları yaratın, mutluluk kendiliğinden gelecektir..

Çok basit ve şemasal anlatacağım. Danışanlarla beraber yıllar süren tartışma ve deneme yanılmalar sonucunda, insanların kendilerini mutlu hissetmelerine neden olan "4 kollu bir terazi" olduğunu keşfettim. Bu kollar; psikolojik, sosyal, bilişsel ve fiziksel kollardır. Bunlardan herhangi biri diğerlerinden ağır ya da hafifse, insanlar kendilerini dengede hissetmemeye başlıyor ve "mutlu değilim, yaşamdan doyum alamıyorum, kendimi olmak istediğim noktada göremiyorum" diye yakınıyorlar. Bu durumda onlara ilk olarak bir kapıt üzerine 4 kollu bir terazi çizdiriyorum ve tüm başlıkların altına "yapılabilir, sürdürülebilir, gerçekleştirilebilir" maddeler yazdırıyorum. Örneğin, bu sabah sizin için çizdiğim kişisel terazim "corona günlerinde sürdürülebilir günlük yaşam" şöyle:


Gördüğünüz gibi "her gün spor" mesela. Ne, ne kadar zaman ya da nasıl belirtilmemiş. Bu önemli, çünkü eğer kendinize "her gün 30dk salonda youtube'dan spor videosu yapacağım" gibi son derece maddesel bir hedef koyarsanız 3. gün bundan vazgeçmeniz %100. Çünkü insani yönü yok: esnek değil, değişen günlük koşullarınıza uyum özelliği yok üstelik katı, affedici değil sadece "eleştirici"! Bu nedenle listemizi hazırlarken lütfen esnekliğe, değişime açıklığa ve uyuma özen gösterelim. İki farklı renk kullanmamın nedeni; yeşiller kolayca yapabildiklerim, kırmızılar ise, yeni düzende zorlandıklarım, fakat yapmak istediklerim (hedeflerim). Eğer kırmızılar yeşillerden çoksa, lütfen bir durun ve düşünün. Yaşam sadece "yapılmalı"lardan mı ibaret sizce? Yoksa yeşiller ve kırmızıların dengede olduğu bir sistem daha mı iyi gelecektir? O zaman elinize bir kalem alın ve benim yaptığım gibi "meli malı"lardan bazılarının üstünü çizin, yeşillerle dengeye getirmeye çalışın.

Bu liste; bize aşağı yukarı hayat beklentimizi, nelere önem ve ağırlık vermek istediğimizi gösterecek. Fakat listeler, hayatımızı ele geçirmemeli. Listelere göre yaşamak, mükemmelliyetçiliğe de neden oluyor ve bu bizi yorar. Fakat önümüzde bir "plan"ın olması önemli, çünkü "biraz haber okuyayım" deyip 3 saat sonra moralimiz yerle bir olmuş vaziyette kalkıyorsak, bu uzun vadede tükenmemize neden olacaktır. Günümüze biraz "yapısal düzen" vermek ve önümüze bir "hedef" koymak, bu listenin tek amacı. Getirisi de şu olacak: "Dondum kaldım sanki, hiç bir şeye gücüm yok... " ortadan kalkacak, yavaş yavaş yaşamımızı bu yeni düzene uygun olarak yeniden harekete geçireceğiz. Bu çok önemli, çünkü "saldım çayıra mevlam kayıra" ile sonumuz sadece dizi izlemek, evden çalışmak yerine bambaşka işlerle uğraşmak, devamlı yemek yapıp yemek falan olmasın yani..

Bugünlük de bu kadar. Bu seride bir sonraki yazım ise "evden çalışmam mümkün değil ama dışardan eve virüs getirme psikolojisinden de kurtulamıyorum, ya çevremdekileri de hasta ediyorsam?" üzerine olsun mu? Ya da başka önerisi olan varsa, onu da ele alabilirim tabii.. kalın sağlıcakla
Terapist C.

26 Mart 2020 Perşembe

Bi’şi istedim ve oldu yahu!!!!!

Ya ben boşuna demiyorum, karma mıdır, kul hakkı mıdır, şansıma mıdır, neyse ne ama... ay yazamayacağım. Mutluluktan ağlamak!!!

Daha dün yazmamış mıydım balık krakerle sütü?! Kapı çaldı...... Ya anlatamayacağım, işte buyrun:



Allahım yolundan ayırma, ben hep güzel davranayım insanlara ne olur, sen de hep güzel insanları yolla yoluma! Daha 24 saat olmadı ya inanamıyorum.....!

Seni çok seviyorum canım Nesil’im ❤️💕

1 kedi, 2 köpek ve 4 çöpçü


Birkaç gündür ellerimde güçsüzlük ve uyku arasında farkettiğim uyuşma ve hissizlikler oluyor. Bu uzun süreli tüm hastalıklarda olabilecek bir durum ve magnezyum alıyorum fakat malesef bu sabah kaldırmaya çalıştığım 1-2kg’lık dizüstü havada tam bir takla atıp yere çakıldı ve ekranım tuzla buz oldu, kasada da boylu boyunca çatlak var. Sadece hobi olarak yazmak için değil, sürdürmeye çalıştığım online terapiler için de aktif kullandığım için canım sıkıldı ama yapacak bir şey yok. Olan oldu. Sistemci bir arkadaşım bu akşam uğrayıp “temassız prosedürle” bilgisayarı cam aralığından alacak ve yerine yeni bir bilgisayar ödünç verecek ve hafızayı uzaktan aktarmaya çalışacak. Bu süre içinde telefondan yorum bırakamıyorum ve sizleri cevaplayamıyorum, yazmak istediğim “psikolojik sağlığımızı korumak” serisi de bugünlük aksadı. Ama yarın devam :)

Sabah güzel şeyler de oldu. Bilgisayarı düşürdükten sonra, olayın şokunu atlatmak için evden çıktım ve 15dk yürüdüm. Dışarısı -2 derece, ellerim dondu ama kimsesiz sokakların birinden köşeyi dönerken bembeyaz bir kedicikle burun buruna geldim! İkimiz de irkildik ama gelip paçama sürünmeyi de ihmal etmedi. Ben de yumuşacık tüylerine dokundum (sahibinden özür dilerim, sonradan ayıldım). Evin hemen önünde de iki deli köpek bana doğru koştu ve patileriyle tırmandı, sahibi özür diledi ama ben “hayır hayır, teşekkür ederim ihtiyacım vardı” dedim. Uzaktan gülümseştik.

Sonra tam eve girecekken baktım çöpçüler geliyor, çöpçülerle oğlumun çöp arabası takıntısı nedeniyle genelde el sallaşır selamlaşırız. Beni görünce “oooo hastalık var mı?” diye sordular hemen, hepsinin ağzında sigara sallanıyor, ne maske ne birşey.. Acıdım ama o boşvermişliğe şaşırdım da. Hissetmiş olacaklar ki: “bize bişey olmaz, bizdeki bağışıklık sistemi kimsede yok” dedi güldü biri :) Ben de güldüm, doğru.. Çöpçüler, açık havada çalışan işçiler, yaz kış günün en az 3-4 saatini dışarda geçirenler... Bu kesim güçlü. Bir de içmeseler “şu zıkkım”ı..

Şunu düşünüyorum. Bu olaylar yaşam algılarımızda farklılık yaratacak, mesela şimdiden çevresel anlamda ciddi adımlar atıldı, Venedikteki kanallardaki yunusları duymuşsunuzdur. Hava kirliliği ölçümlerinin yüz güldürmesi... Bir çok ülkede sistemlerin tamamen dijitale geçmesi, insanların evden çalışabilmesi için yapılan düzenlemeler. Çoğumuzun hiç yanaşmak istemediği ev okul sistemini zorunlu denemesi, sürdürülebilir yaşam alışkanlıkları edinmeye başlamamız ve sadece kendimizi değil komşumuzu, dostlarımızı düşünerek hareket etmeye başlamamız. Birbirimizi daha çok arayıp sormamız ve hatta riskler alıp yardıma koşmamız... Bilmiyorum benim içime Pollyanna ile PE Joe Wicks karışımı bi’şi kaçmış da olabilir bu sıra ama ben nereye baksam bir güzellik görebiliyorum ve umutlanıyorum insanlık adına. Ama bu işler bitince balık hafızamız hepsini unutturacak mı yoksa dersler alıp devam etmeyi öğrenebilecek miyiz işte henüz ondan emin değilim... Sanırım Coronanın uzun dönem sürmesi ile olacak bunlar ancak ama o zaman da işte fiziksel ve ekonomik durumumuzu ve akıl sağlığımızı korumak önceliğimiz olacaktır...

Yarın, yönettiğim “mutluluk okulu” projesinde de kullandığımız, uzun dönemli psikolojik destek çalışmalarımdan biri olan akıl sağlığı için dört kollu terazi yöntemiyle karşınızdayım - umarım, bilgisayar gelirse.. O zamana dek, sağlıkla :)

Foto: Trafik ışıklarını değiştirmişler, çok tatlı değil mi?

25 Mart 2020 Çarşamba

Psikolojik sağlığımızı korumak - 1

Batı yakasının Coronalı delisi geldiii. Bugün daha iyiyim, kötüleşmeden hemen yazayım. Çok sevgili Fermina Daza, bloğunda "haydi gelin her gün yazalım, aktif kalalım" diye bir "çelınc" çağrısı yapmış. Benim gibiler için asıl çelınc aslında her gün yazmamak olabilir ama, bari ben de bunu "her gün insan gibi yazmak" olarak algılayayım ve çelınca bu şekilde katılayım dedim.. Bugün size terapist kimliğimle sesleniyorum sevgili okur. Konumuz da, "Korona günlerinde aklı selim kalabilmek". Bu arada, ön uyarı; terapistliğim siyahlar giyip çocukluğunuza dönen analistçilerden "biraz" farklıdır, korkmayın, alışırsınız :))


Şimdi aranızda Corona geçirmiş - ve hala geçiriyor - bir "büyüğünüz" olarak, vallahi korkulacak bir şey yok, temiz süründürüyor ama öldürmüyor diye beyan verebilirim. Bugün belirtilerin 11. günü. Tahtalıköy biletleri 8-9. günlerde kesiliyor diye bir istatistiki belge geldi elimize, bu durumda biz sanırım kefeni yırttık. Test sonucumuz hala gelmediği için, resmi belgeler üzerinde hala Covid-Pozitif değiliz ama dün bize telefonla 4 saniye kadar zaman ayıran doktorumuz "test sonuçları en erken 8-10 günde gelmeye başladı, siz bence pozitifsiniz, hiç gelmese bile pozitifmiş gibi davranabilirsiniz" diyince, biz de saldık artık. Kendimizi "bir daha asla evden çıkamayacağız" psikolojisine iyice attık, moraller yerle bir.. Zaten evdeki son çikolatayı da çocuklar başka tarafa bakarken gizlice yemişim...


O an dedim ki.. Biraz toparlayayım da bu böyle gitmeyecek. Şunca yıllık terapist olarak, halka bir beyan vermek lazım.

Şimdi şunu düşünüyorum. Bir çoğumuz evden çalışma "lüksü"ne (ki çocukları olanlar için bunun ne derece lüks olduğu tartışılır elbet) sahip değiliz. Bu arkadaşlarımızın önünde "aman da evde sıkıldım, sosyal izolasyondan bayıldım" şeklinde demeçler bence çok anlamsız. Fakat, evde sıkıldığımız ve "boşa geçiyor bu zaman" paranoyasıyla sağa sola saldırdığımız da bir gerçek. Ben diyorum ki, Kübler Ross'un Yas Süreci aşamaları gibi, bizim de yokluğunu çektiğimiz, yitirdiğimiz özgürlüklerimizin yasını tuttuğumuz bir süreçteyiz. Önce duyduklarımıza inanamadık (yok bizim genler sağlam, bizi vurmaz), sonra öfkelendik (komplo teorilerinden "bizi gereksizce evde tutuyorlar, başka yolu olmalı"ya uzanan süreç), sonra pazarlık etmeye başladık ("eğer 4 hafta evde kalırsak bitecek bu iş, az kaldı, dayanın"), sonra bu durumun geçerli olmadığını, belki tahminimizden çok daha uzun bir süre alacağını anladık ve depresyon geldi ("asla eskisi gibi olmayacak, aklımı kaybediyorum..") ve son olarak kabullenme gelecek, bir şekilde durumu yeni normalimiz olarak kabul edecek, adapte olacak ve devam etmenin yolunu bulacağız. Ben tam bu evrenin önündeyim şu an ve sizleri de buraya çekmek için elimden geleni yapacağım bugün. Gördüğünüz gibi beyaz ve boş alanlarımız mevcut:


Öncelikle, evet ben Corona geçirdiğimize inanıyorum. Fakat gördüğünüz gibi, hayattayız. Evet çok zorlandığım zamanlar oldu, fiziken ve psikolojik anlamda. Fakat bu deneyimin bana kattığı; 1). En büyük iki korkumla (çocuklarla evde kısılı kalmak, hem eşimin hem benim hastalanmam ve çocuklara kimsenin bakamaması) yüzyüze geldim ve bir şekilde yolunu buldum. 2). Sosyal ilişkilerim güçlendi, uzun zamandır görüşmediğim insanlarla videolu görüşmeler yaptım, yüzlerce ve hatta hiç tanımadığım insanlardan dahi güzel dilekler dolu mesajlar aldım, insanlar hiç karşılık beklemeden çocuk bakımı, alışveriş gibi konularda yardım önerdiler ve sualsiz yaptılar 3). Hayatımı daha planlı ve belirli amaçlar doğrultusunda geçirmeye başladım (günlük rutini oturttum, gerçekten önem verdiğim aktiviteler ve işlere zaman yarattım, gereksiz işleri askıya aldım) 4). Korona sonrası yaşam planımı devreye soktum.

Bunlara tek tek gelirim isterseniz ama bugünlük sadece "sosyal akıl sağlığı"na odaklanmak istiyorum. Fermina'nın challenge'ı bence bu anlamda çok güzel bir girişim. Çünkü insanların kendilerini, hissettiklerini ve yaşadıklarını "anlatma ve aktarma ihtiyacı" var. Bloglar bunun en güzel ortamı. Lütfen yazalım, yorumlaşalım, tartışalım.. Sosyal anlamda büyük bir kısıtlama içindeyiz, çoğumuzun günler ve haftalar boyu göreceği tek insan eşi, çocukları ya da sadece pencere önünden geçenler olacak. İşimize devam ediyorsak da kısıtlı bir ortamda, belli insanları hatta belki devamlı ayağımızı kaydırmaya çalışan o adamı ya da bizi atmak için fırsat kollayan patronu görmek zorundayız, ki bu durumda da evdekilerden daha avantajlı değiliz demek.. Bunun uzun vadedeki etkisi, çok yıkıcı olacaktır. Bu nedenle, lütfen video görüşmelerine, emailleşmelere, whatsapp'tan yazışmalara devam edelim. Fakat seçici olalım "ay felaket hastayım ölüyorum"culardan, "herşey kötüleşecek, hepimiz öleceğiz"cilerden ve devamlı haber yerine saçmalık yayanlardan, ishale tutulmuş gibi "bilgi kirliliği" yaratanlardan uzak duralım. Bakınız Corona geçirdim, geçiriyorum ve evet yatak içinde "bitsin artık yaa" diye ağladığım anlar oldu, çaresiz hissettim ama bir şekilde atlatıyorum. Çoğunluk da benim gibi "hafif" geçirecektir, bunu unutmayalım... Olur da ağır geçirirsek de, doktorlarımız var, kendi canlarını hiçe sayan hemşirelerimiz var eğer hepimiz aynı anda hastanelik olmazsak sistem kaldıracak kapasitede. Lütfen en kötüye odaklanmayalım. Ve eğer risk grubundaysak da, lütfen ciddiye alalım. "Evden çıkmıyoruz" diyip misafir kabul etmeyelim, zaten korunma yöntemlerini duymayanımız kalmadı, lütfen uygulayalım..


Sosyal anlamda izole bir hayatınız varsa ve bundan rahatsızlık duyuyorsanız (duymuyorsanız ne ala, introvert olarak bu durumu "mükemmel bir kendime odaklanma, kitaplarımı okuma, keyif aldığım işleri yapma ve evimle hasret giderme olarak görüyorum" diyorsanız, tamamen sağlıklısınız, normalsiniz, endişelenmeyin...) ama "yalnız hissediyorum, bunalıyorum" dediğiniz anda, lütfen ya yakın bir dostunuzu, ya aile bireyinizi ya da kimseyi bulamıyorsanız beni arayın :) Whatsapp'tan kısa bir mesaj yazdığınız insanların bu dönemde size nasıl hızla geri döndüklerine şaşıracaksınız. şaşırmayın çünkü herkes sizin gibi, bir insan sıcaklığı ihtiyacı içinde.. Lütfen çekinmeyin.

Sosyal ilişkiler, "sosyal kısıtlama" dönemlerinde çok önemli ve gerekli. İtalyanların balkonlarda şarkı söylemesinin altında da bu yatıyor. Benim de kişisel gözlemim, 10. günden itibaren insan sosyal yalıtımın zorluklarını hissetmeye başlıyor. Eşinize ufak şeylerden sinirlenmek, kavga eden çocuklar, evde yükselen sesler bu dönemden itibaren artıyor. Bunlar inanın normal fakat normal sınırlara çekmek için uğraşmamız gerekli. Bunu da sadece "yeni kan" ile sağlayabiliriz, yani dışardan biriyle konuşarak. Bir çok meslekdaşım bu dönemde online terapi veriyor. Gerekirse lütfen çekinmeyin, bazen insan sadece "tanımadığı birine anlatarak" bile rahatlar... Hepimizin köpenk sahibi olma lüksümüz yok, bazen terapist de işe yarar ;)


Son olarak, içinde bulunduğumuz dönem her ne kadar normal olmasa da, uzunca bir süre hayatlarımız bu minvalde devam edecek gibi görünüyor. Bu dalgayı atlatsak bile, yeni dalgalar olacak ve %100 çalışan bir aşı bulunana dek (1 sene içinde deniyor) dönem dönem artan önlemlerle normalden daha kısıtlı, özel bir dönemde yaşıyor olacağız. Bundan kaçış yok. Fakat bunu "en iyi şekilde değerlendirmek" de bizim elimizde... Bundan sonraki yazım sanırım "yeni hayat düzenine göre plan yapmak ve uygulamak" üzerine olacak, tabii bu tip yazıları severseniz.. Yoksa batı yakasının Coronalı delisi olarak da devam edebiliriz tabii :)) Sorular olursa, yorumlar üzerinden zevkle cevaplarım. Kalın sağlıcakla....

Terapist C.

24 Mart 2020 Salı

Akşam postası

Benim durmayan çenemden bıktınız biliyorum. Günde 3 post girmek, hiç adetim değildi. Ama fiziksel ve psikolojik anlamda tükeniyorum sanırım. Beni tutan tek şey de yazmak... Uyumam lazım ama yazmadan uyumak istemedim. Öyle doluyum ki, bu gece... Okumayın siz. Ben de silerim belki sabaha. Sabahları daha kolay oluyor oynamak.

İnat ediyorum. Uyandığımda gün yeni doğuyor olur genelde. Salonda yatıyorum birkaç gecedir. Uyanır uyanmaz bahçeye bakıyorum. Çiçeklere. İleride ucu görünen gelin gibi bembeyaz açmış ağaca. Sonra kendi kendime şunu tekrarlıyorum: "one thing at a time" yani en yakın şöyle çevirebilirim: her seferde sadece 1 adım. Daha fazla değil... Bir seferde tek bir probleme odaklan, onu çöz, sıradakiyle devam et. Her gün sadece o günü yaşa.

Sabahları genelde mutsuzum. Fakat çocukların uyanmasıyla değişiyor havam. Yatağıma (salondaki koltuk) geliyorlar ve gıdıklamaca oynuyoruz bir saate yakın. F. geç uyanıyor, rahat uyusun diye 10 senelik evliliğimizde ilk defa ayrı uyuyoruz. Onun astımı olduğu için, o daha ağır geçiriyor. Ben ara sıra öksürmek ve ciğerlerimde hissettiğim basınç dışında iyiyim. Ha bir de aftlar, koku ve tat alamamak, ani giren kramplar, arada baş dönmesi, durup durup en baştan başlayan boğaz ağrısı... Tamam sustum. Pek iyi değilim. Ama iyiyim de.. Birden iyiyim mesela, öyle iyiyim ki, haydi diyorum, gelin noelden kalan kurabiye süsleriyle kurabiyeler yapalım... Yapıyoruz.


Onları gıdıklıyorum, sarılıyorum.. Evde ekmek yok yine ama kurabiye yiyoruz Marie Antoinette'e bağlamış halde.... Süte bandırıyoruz. Süt de azaldı iyice. Çünkü bencil biri olamadım hiç, kapışamadım marketlerden malları. Yeter dedim, kanaat dedim, nasılsa yeniden alınır bir şekilde dedim. Al işte alabiliyorsan, evden çıkamıyoruz ki. Arkadaşlar bırakıyor evet, resmen ağacı söküp getirmiş biri, elma üstüne elma... Öteki mis gibi köy ekmeği getirmiş. Ama söyleyemiyorum "bi de süt getir" diyemiyorum, markete bir de bizim için girip ekstra risk alsın diyemiyorum... Fazla düşünüyorum. Biliyorum. Ama taşıma suyla olmuyor işte, ne bileyim, diyemiyorum "kızım çikolatalı mısır gevreği istiyor günlerdir.." ya da "oğlum balık kraker istiyor". Lüks çünkü. Temel gıdalarımız var. Azaldı ama 3 gün sonra 10 gün önce internetten sipariş ettiğimiz gıda paketi de gelecek. 1 haftalık yemek daha. Kafayı yemekle bozuyor insan......

Akşam F. hüngür hüngür ağladı. "Ne iyi bakıyormuşum ona...." Hayır ağlayan erkeklere alerjisi olan tiplerden değilim ama kaçtım yanından. Kaldıramadım. Haklı çünkü. İyi bakıyorum. Vitaminini, çayını, çorbasını veriyorum. Çok üşüdüğü için işkenceye dönse de odasını havalandırıyorum, posta posta çamaşırlar yıkıyor, evi temizliyor ve gülümsüyorum. Öye güzel gülümsüyorum ki..... Ama bu değil onu geren. Aklı şirkette.. Ateşsiz olduğu her an şirketin batmaması için ya online toplantılarda ya da artık tamamı evden çalışan ekibinin projelerini takipte. Ama şu da bir gerçek ki, tasarım yeni dünya düzeninde kimsenin önceliği olmayacak ve bizim beyin küçük ölçekli işyeri ve kendinden gayrı baktığı 25 boğaz da ciddi risk altında. Hayatında bir ampül dahi değiştirmemiş, bebek poposu gibi hassas elleri olan kocamın yeni dünya düzeninde nasıl bir iş yapabileceğini düşünemiyorum bile..... Onun da düşündüğü ve asıl ağladığı bence bu.

Neyse, annemin ben çocukken ağladığımda bana dediği gibi "ağladı açıldı", burnunu çeke çeke oturdu çocuklarla lego oynadı. "Bak legodan ev hatta uzay aracı yapabilirim en azından" dedi, gülümsedi koca koca mavi gözleriyle. Bense doldum taştım, bu olan bitenlerle hiç alakası olmayan bir hikaye yazmak istedim.... Yazamadım. Çünkü akşam yemeği. Üstüne meyve. Üstüne yatak hazırlıkları, hikaye uydurmaca, her gece.. Yazarlığım bu kadar: çocuklarıma hikaye uydurmaca.


Birkaç kişiyle uzun uzun konuşuyorum gün içinde fırsat buldukça. Çok iyi geliyor. Önce annem babam (evden çıkmıyorsunuz değil mi, çıkmayın sakın!) sonra teyzemle kısa mesajlaşma, en yakın arkadaşım 2500km ötemdeki.. Sonra bir dış çember; sevdiğim arkadaşlarım, Türkiye'den ya da Münih'te sadece 5dk yürüyüş mesafemden - fark etmiyor artık, hepsi uzak.... Sonra emailime bakıyorum, birine yazmak istiyorum (ama yazamıyorum çünkü bana çok kızgın) ve birinin bana yazmasını istiyorum (ama yazmıyor çünkü işi başından aşkın, başka öncelikleri var vs vs aslında bir zamanlar onca yakın dostken neden ayrı düştüğümüzün nedenini de bilmiyorum artık). Sonra birkaç dakika "hayat ne acaip" diye düşünüyorum.

Birkaç danışanıma kıyamadım. Bu halde olmama aldırmadılar, gece terapi yapıyorum bazen. İnanın, önceden varolan psikolojik sorunların üstüne bir de şu yaşadıklarımız binince, bazı insanlar için hayat çok zorlaştı... Lütfen onları arayıp yoklayalım. Sınıftaki depresif kızı, işyerindeki aşırı düzenli adamı, devamlı el yıkayan kadını vs. Bu dönemde biraz şımartalım birbirimizi, tanıdık tanımadık, hal hatır soralım.... Destek olalım... Şu halimle kendime dahi destek olack psikolojide değilim ama, yine de bırakmıyorum ben mesleğimi... Tutkumu... Ve evet, "helper syndrome"umu :) Napalım. ben de böyleyim.....

Gece ama... gece zorlanıyorum. Çocuklar ve eşim erken yatıyor. Bu gece Amazon Prime'dan BLUTCH diye şahane bir film izledim. Devamlı gülümsemeyi başaran bir adam, kuşlar gibi uçarak tüm himalayaları geçiyor. Çok iyi geldi bana.... Kısa bir synopsis:


Sonra ama... AMA işte. Gece çöktü üstüme. Zaten göğsümde bir fil var, zaten devamlı birilerini ve geçmiş bitmiş çocukluğumu özlüyorum şu hayatta, zaten bu günlerde bir tuhafım... Olan oldu.

Ne olacak bu halimiz bizim yahu? Tamam birkaç aya toparlayacağız. Sonra da aşı bulunana dek kış başı ve kış sonunda yine geri gelecek bu illet, alışacağız bununla yaşamaya, ara sıra evlere kapanmaya.. Aşı bulununca olacağız aşıları.. Aynı kafayla devam, bir başka bakteri ya da virüse dek.. Ya da iç savaşa, kıtlığa, sosyal adaletsizliklere. DUR. N'apıyorsun ya. Adım adım. Her seferde tek bir problem.... Unutma.

Yarın sabah ben yine hiç bir şey olmamış gibi kalkacağım. Cesaretliysem bu yazıyı silmeden devam edeceğim. Yine gıdıklayacağım çocukları, belki F. daha iyi hissedecek, burnumun içindeki tuhaf aft acımamaya hatta oğlanın totosundan gelen kokuyu BİLE hissetmeye başlayacağım. Ve eminim mutlaka biri yarın bize hem süt hem de çikolatalı gevrek getirecek. Çünkü hep olur bu, dedim ya, şu hayatta maddi isteklerim olmadı hiç. İyileşip şu elma ağacını dikeyim. Hepimiz iyileşince Türkiye'ye, denizime kavuşayım, boğaza karşı oturup bir çay içeyim. Annemle babam evden çıkmasın, sevdiklerime kötü bişey olmasın.. Hepsi bu. Çok mu?

Uzun uzun yazdım.... Kusura bakmayın. Olur öyle arada....... Arayan soran herkese sevgiler. Eminim yarın daha güzel bir gün olacak.

Her gün sadece o günü yaşa! Her sefer sadece 1 adım. Az kaldı.

Bunu yazan da, sonunda kendi kendinin terapisti C....

23 Mart 2020 Pazartesi

Rica ediyorum bu bahsi kapatalım Adnan - 1

Adnancığım. Güzelim. Görüyorsun kavuşamıyoruz. Başka şeylerden söz edelim mi?

*

Mesela Adnancığım, senin yokluğunda ben Faber'i keşfettim. Ben bir şeyi keşfedip de sevince, ona karşı obsesif bir tutku duyuyorum, cookie dough'lu dondurmayı keşfettiğimin haftası 3 kilo almıştım hatırlarsın, verene kadar canımız çıkmıştı seninle parklar ve bahçelerde.. Yine öyle bir takıntıdan bahsediyorum. Faber'i de keşfettiğimden beri aralıksız dinliyorum. Sabah kalkıyoruz diş fırçalarken başlıyorum, akşama dek. Sonunda koğuş arkadaşlarım isyan etti.

Yasakladılar bana bu şarkıyı evde yüksek sesle dinlemeyi çünkü foşur foşur İsviçre Almancası'ndan sözlerindeki çift anlamı anlamıyor ve ekselanslarının hoh-doyçlarını kirletiyormuşum! Yesinler. El altından gizli gizli dinliyorum, bana katıl hadi! Başının öyle ölgün, süzgün olduğuna bakma, içli introyu atlatabilirsen seni sürprizler, çift anlamlı ayıp ayıp sözler ve insanı dans ettiren ritmler bekliyor.


Faber'in videoları da uçuk kaçık be Adnancığım. Kahve içip pasta yiyen teyzelerin arkasına oturup söylediği "So soll es sein" ya da bir grup asker emeklisi yaşlı adamla barda dikildiği "es könnte schöner sein" ile havuz kenarında dikilip durduğu "wer nicht schwimmen kann der taucht" yine bu "kült" videolara örnek. Keyifli bir grup bu Faber. Bansky müzik yapıyormuş gibi bir his. Seversin.

*

İkincisi: Claes Bang'i nasıl bilirsin Adnancığım? Şahsen ben hiç duymamıştım. Ta ki, geceleri ambulans seslerini bastırsın diye Netflix'te ve Amazon Prime'da dönüşümlü olarak birer bölümünü izlediğim iki "iç güveysinden hallice" dizide iki enteresan rolle karşıma çıkana dek. Bu dizilerin ilki Dracula (netflix'in 3 bölümlük mini-dizisi), ikincisi de The Affair (Amazon Prime'ın 5 sezonluk konulu porno ayarındaki sakız gibi uzatılan dizisi) Sasha Mann karakteri. Sasha Mann da ukala tipleri seven kadınlar için hiç de fena değildi ama asıl Dracula'da (hayır üryan kaldığı sahneden bahsetmiyorum) dikkatimi feci halde cezbettiğini söylemeliyim. İnsan görememekten de olabilir tabii ama korkunç dişlerine rağmen, Upper West Side İngilizcesi ve devamlı siyah giymesi ile adam durduk yere seksi görünmeye başladı gözüme. Senin yokluğunda niyeti - yemini mi deseydim - bozuyorum galiba be Adnancığım?!


Ayrıca Adnancığım, Claes de bize karşı boş değil zannımca. 2017'de Cannes Film Festivali en iyi aktör rolünü "The Square" ile kapmış. İzlemiş miydik. Hayır. Ayıp etmişiz. Oyunculuk performansı için kullanabileceğim kelime "witty" yani nükteli, şakacı, parlak biraz. Totosunu göstermekten de çekinmiyor sahne önünde (baktığımdan değil ama bilesin isterim). Tüm bunlar birleşince, keyifli ve zeki bir aktör imajı çiziyor üzerimde. Bu nedenle ilgimi çektiğini düşünüyorum yoksa bilirsin, normalde kara gözlü kara saçlı adamlar beni gerer.

Fakat bir başka nedeni de şu olabilir; Dracula'yı izlerken kendimi bir an Agatha Van Helsing ile özdeşleştirdim! Aynen bu Yırtık Rahibe Agatha gibi fazla düşünen, herşeyin nedenlerini, kaynağını bulmaya çalışan, bulamazsa rahat edemeyen, hayatında gördüğün en zeki, hiçbir kalıba sığmaz, bir sonraki cümlesinin ne olacağı kestirilemez, tuhaf ama çok çekici bi kadın değil miyim sence de Adnancığım? Bilmem.. Bu sıra her şey olabilirim..

Zat-ımı bırakıp Claes'e dönersek, aktörlüğünü kıyaslayacak kadar farklı yapımda izlemedim, ama gelecek vaadettiğini düşünüyorum. Bir yere not edelim bu ismi: Claes Bang.

*

Ve son olarak sevgili Adnancığım; okuma kotamı bu sıralar aşırı zevk alarak Murakami (Mesleğim Yazarlık)dan, dizi kotamı ise inatla Better Call Saul'dan yana kullanıyorum - kaçıncı sezona girip hala hiç bir "olay" olmayışını mı ilginç buluyorum ki, anlayamadım. Ama its all good man..... ;) Geçecek bugünler de.. Kal sağlıcakla..

Bayan C.

Ateşli ve.. sıkıldım yahu.

I-ıh. Düşmedi. Düşmüyor. Sorana düştü iyiyim diyorum, solunum cihazına bağlı değilsem, bence "iyiyim". Gerçekte ise burnumun içinde BİLE aft çıktı - ki bunun mümkün olduğunu dahi bilmezdim. Burun aftı diye bir şey varmış a dostlar! Çok da pis yanıyor, ahu dudu şerbeti mi sürsem, direkt bir yerden bulup kokaine mi başlasam, ne halt etsem bilmiyorum artık. Sıkıldım.

Sıkılan bir ben değilim. Bey, sıkıntıdan bugün yerlere vileda yaptı. Şıpır şıpır terledi dağ gibi adam, nefessiz kaldı. 4,5 kilo vermiş geçen hafta. Ben de 1,5. Öksürmekten six pack karın kası da yaptık, bu yaz inleticez beach'leri.. Temizlik diyordum. Ben kalkabilsem, tek hayalim damarlarımdaki asil kana riayet ederek sağı solu kloraklarla olmadı üstüne sirkeli sularla iyice temizlemek ama, kader utansın, kalkamıyorum. Alman standartlarında temizliğe mahkumum, duramıyorum yine de "koltuğun altını da al" diye yetiyorum ölüm döşeğimden. Göz deviriyor.


Hazır kilo vermişken ve evde sıkılıyorken, bir arkadaşın maymunmuşuzcasına getirip pencere önümüze bırakıp kaçtığı 3 kilo muzun bir kısmıyla muzlu kek yapayım dedim. Yaptım da. Nasıl şekersiz, nasıl tatsız, lokmalar ağzımızda büyüyor. Ama ne iş, çocuklar öle bayıla yiyor! "Şekerini mi unuttun?" dedi bey, ordan kızım atladı "ya hayır çok bile şekerli olmuş, susadım, suuuu suuuu!" O zaman ayıldık, koku duygumuz zaten kaç gün önce gitmişti, anlaşılan bugün de tat duygumuz gitmiş. Her gün enteresan yeni bir semptomla karşı karşıyayız.. Öyle bir noktaya geldim ki, tüm vücudumda mavi benekler çıksa şaşırmayacağım artık.

Siz daha gezin parklarda bahçelerde, denize karşı pikniklerden fotolar atın ;) Biz bir de sporuna beslenmesine dikkat eden, koca kışı tek bir burun çekme yaşamadan geçiren bir çifttik ha. Biz böyle cortladıysak... Yaşlısı, iki çocuğuna tek başına bakmaya çalışanı, yaşlı babasıyla yaşayanı, sağlık sorunu olanı ne yapsın, düşünmeyin hiç. Güneş ısıtıyor mu? Oh. Karıştırma gerisini....


Hayır kızmıyorum, benim de tek hayalim şu yukarıdaki göl kenarında kalabalıklar arasında bira içmek.. Balthus (Kafka'ya Mektuplar) son blog yazısında öyle güzel yazmış ki neden "dışarı çıkmak zorundayım, yoksa aklımı kaçırırım"ın nedenlerini. Biz 80-90'ların çocukları yani şu an 40+ yaşlarında olanlar, gerçekten karantinanın en pis vurduğu kesimiz. Çünkü bizden sonrakiler, Balthus'un değimiyle, "zaten doğduklarından beri karantinadalar". Oysa biz, sokakta oynayarak, telefonun olmadığı dönemlerde bile tam saatinde ve doğru yerde arkadaşlarımızla buluşmayı başararak, güneş çıktı mı hemen sahile koşarak büyüdük.. Ne AVM vardı, ne gün boyu gömüldüğümüz bilgisayar oyunları ve sanal alemler. O yokluk içinde şanslıydık; çiçeklerin kokusunu, arkadaşımızın cam bilyalarının güzelliğini, salçalı ekmeğin tadını hafızalarımıza kazıya kazıya büyüdük. Ama şimdi şanssızız; çünkü hele bir de güneş çıktı mı, ağaçlar o kokuyu yaymaya başladı mı... Evde kalmak, en çok da bize zor. Şöyle uzaktan bile denize bakamamak? İmkansız! Deliririm yoksa! Vallahi laf aramızda 13 senelik terapistlik hayatımda "deliririm.." denen hiç bir şeye delirilmediğini gördüm ama.. Neyse. Delirme korkusu, delirmenin gerçekliğinden daha korkutucu.

Her şeyden sıkıldım dostlar. Yazmaktan, okumaktan, başka konularda okuyamamak ve yazamamaktan, yediğimin tadını alamamaktan, zırta pırta çıkan ateşimden, ağrıyan eklemlerimden, hala arayıp da test sonucunu bildirmemelerinden, Merkel'in bile doktorunun hasta oluşundan sıkıldım. Uyumak ve 2 ay sonra uyandırılmak istiyorum. İstiyorum istemesine de, uyanıp kendini Alien filminin setinde, beyaz don ve sütyenle bulan Sigourney olarak bulmak da var. Ondan çekiniyorum.....

21 Mart 2020 Cumartesi

Karışık tuhaf duygular

Corona testini yaptıralı 48 saat oldu, normalde sonuçların şu sıralar çıkıyor olması lazımdı ama henüz haber yok. Bilimsel yanım: "laboratuvar sonuçları geç çıkmaz, zamanı bellidir. Sonuçlarımız mutlaka çıktı ama yoğunluktan haber vermediler çünkü önce pozitifleri arıyorlar, negatiflere sıra geç geliyor" derken, psikolojik yanım karışık duygular içinde..

Şöyle ki; ben sanırım sonucun pozitif çıkmasını istiyorum!

Nedeni şu; günlerdir toparlayamadık. Tamam diyorum geçti, ateş yok, keyfim yerinde hatta dışarı çıkamadığımız için şu buzdolabı tam takır kuru bakırken misler gibi temizleyeyim.. 2 saat geçiyor, yine ateş, yine boğaz ağrısı, yine halsizlik. Hani bir oyun vardı, deliklerden patates kafalar çıkar, sen de çekiçle kafalarına kafalarına indirirsin ama öbür delikten geri çıkar falan ya... Aynen onun gibi, bitti diyorsun, hop en baştan belirtiler..

Üstelik çocuklarla içli dışlıyız, biri hiç geçirmedi, diğeri çok hafif ateş ve kusmayla bir günde bitirdi işi. Şimdi evde "sıkıldıııık" ile öyle bir sürünüyorum ki! Dışarıdaki 3 derece yağmurlu havayı da kat bu denkleme, hah süper. İşte tam o an soldan soldan şunu diyorum, demiyorsam davul olayım: "bu sadece basit bir gripse ve Corona salgınına biz de herkes gibi 1-2 ay içinde yakalanacaksak...... bittik biz". Ben bu işin altından kalkabilir miyim, gerçekten emin değilim. Yani bundan daha ağır bir tabloyla bedenim de psikolojim de nereye kadar mücadele edebilir? Bu nedenle "umarım ağır bir grip değil, hafif bir corona geçiriyoruzdur" diyorum! Aklımı kaçırdım sanırım?!


Öteyandan, evden burnumuzu bile çıkarmayalı 8 gün oldu ama bunun bir de parklarda bahçelerde bisiklet tepelerinde geçirdiğimiz önceki 8 günü vardı. Yani hiç semptom göstermediğimiz ve çok bulaştırıcı olduğumuz koca 1 hafta! Tamam sosyal izolasyonu yapmıştık, gerekmedikçe alışverişe gitmemiştim, hijyen kurallarına uymuş, hiç bir arkadaşımız ya da yabancıyla fiziksel teması bırak, 2 metre yakınlaşmamıştık ama sonuçta dokunduğumuz park demirleri, kapı kolları...? 75 yaşındaki kayınvalideyle kucaklaşmalar?! Bunun psikolojisini kaldıramıyorum şu an yemin ederim.... O nedenle ne yapıyorsanız durun, şu yazdığımı okuyun, 1 hatta 2 hafta önceki halimi yaşıyor olabilirsiniz..

Pozitif yazılar yayınlamaya devam edeceğim. Çünkü 5dk sonra biliyorum keyfim yerine gelecek.. Ama bundan yorulmaya başladım. İnsan görmemekten falan değil, bitmeyen öksürükten, boğaz ağrısından, birden saplanan tuhaf ağrılardan...... Sorana iyiyim diyorum, iyiyim çünkü, solunum cihazına bağlanmadıkça çok şükür, gerçekten iyiyim.... Ama psikolojim dalgalanmaya başladı ve bu test sonucu negatif gelirse, nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. Pozitif çünkü pek bir şey değiştirmeyecek, zaten ev hapsindeydik, yine ev hapsinde olmaya devam edeceğiz. Belki semptomlarımızı daha çok dinleyeceğiz, ciğerleri özellikle.. Ama sonuçta yapacak bir şey yok, beklemekten ve iyileşmeyi ummaktan başka....

Ama negatif gelirse.... Bu şu demek: biz de herkes gibi risk altındayız. Üstelik bağışıklık sistemimiz iyice çökmüş, tüm lenflerim eşek kadar olmuş ve deli gibi ağrırken, bu da corona değilse. E pes yani.......

İmza: Beklemekten aklını kaçırmaya başlayan, sağlıklı düşünemeyen C.
Foto: çorba dışında bişey pişirmek ve yemek umudu :) bunlara gülüyorum bu sıra....