4 Temmuz 2020 Cumartesi

Endişeler, endişeler.. önerisi olan?

Uykularım kaçıyor düşünmekten. Çözemedim bu sorunsalı. Bu yaz Türkiye'ye gelmek, çok büyük bencillik gibi geliyor. 65+ annemle babamı tehlikeye atıyormuşum gibi hissediyorum. Normalde babam gelir bizi havaalanından alırdı, bu tabii çok riskli, asla gönlüm razı olmaz. Diyelim, ben ve çocuklar, üçümüz yani, havaalanından taksiyle Bursa'ya geçtik. Eve varır varmaz çocuklar normalde koşacak sarılacak ya, diyelim ki durdurdum, hemen banyoya soktum iyice yıkandık, kıyafetler vs. yıkandı, bavul açık havaya atıldı. Biz Corona geçirdiğimiz için geçirmemiz çok düşük ihtimal ama yine de ya uçaktan birinden kapar, üstümüzde taşırsak?

Çözemiyorum bu ikilemi. Uçuş tarihimize 3 hafta var, sanırım 2 hafta daha düşüneceğim....Bana fikir / öneri vermek isterseniz, çok mutlu olurum... Siz olsanız ne yapardınız?

Bir yanda 10 ayın özlemi.. Öbür yanda onlara corona taşıma riski..

*

Buna endişelenmediğim zamanlar, küçük oğluma endişeleniyorum. 2 gün önce kulağının ardında tam kemiğe denk gelen yerde beze fark ettim, biraz dikkatli bakınca iki tane geldi elime. Hemen panikle çocuk doktorunu aradım, tabii saat 17.30, kapalı. KBB uzmanı çok güvendiğim bir doktorumuz var, hemen onu aradım, sağolsun gelin hemen dedi. Ultrasonda 3-4 tane daha beze görünce "atlanmasın, hemen hastaneye" dedi.. Almanya'da hastaneye gitmek tam bir kahır. Bekleme süresi (kırıkla gitsen bile!) en az 3-4 saat! Acil sadece baş yaralanmaları, hayati tehdit olan kanamalar ve 112 ile götürüldüğün durumlar, yoksa kırık acilden sayılmadığı için bekliyorsun. Çocuk olman bile bir şey değiştirmiyor. Sistem böyle.

Neyse... 5 saat bekledikten sonra iki uzman doktor birlikte gördüler ve tüm vücuttaki lenf bezlerinin şiştiğini fark ettiler. Fakat ne kan alındı ne ekstra ultrason vs. Burada çocuklara çok ciddi bir şüphe olmadıkça tetkik yapılmıyor, hele antibiyotik vs. çok ciddi durumlar dışında hiç verilmiyor! İlk yıllarda çok sinirleniyordum bu gevşekliğe ama sonra anladım ki, çocuğun boşa hırpalanması, sırf ailenin "içini rahatlatmak" adına yapılan girişimler burada yanlış bulunuyor. Bir nevi çocuğu ailenin paranoyasından koruma sistemi.. Çocuğunuz ateşlendi mi, genel durumu keyfi nasıl, normalse o zaman hiç bir şey yapmadan bekleyelim durumu var. Coronada da aynı sistem vardı, anlatmıştım. İyice nefes alamayana dek evden çıkmayın diyorlardı. 112'siz hastaneye gitmek resmen yasaktı yani.

Sistem bu, yapacak birşey yok. Oğluma da "evet vücut birşeyle savaşıyor belli ama nedir bilmiyoruz, alerji de olabilir, enfeksiyon da olabilir, genel durumuna bakın, olumsuz bir değişiklik olursa yeniden görelim" dediler. Tabii o gece uyumadım ben. Ertesi sabah hemen kendi çocuk doktoruna götürdüm. O da "bunun için acile mi gidilir ya" dedi ve aynı şekilde "evet birşeye tepki veriyor vücudu ama genel durumu iyi, gözlemleyin, olmadı 2-3 hafta sonra şişlikler devam ederse yeniden bakalım" dedi. Evde şimdi. Tabii ben ara ara düşünüp duruyorum... Allah kimseyi çocuğuyla sınamasın.

*

Buna da endişelenmediğim zamanlar, bir de varoluşsal hezeyanlarım tutuyor işte hayattaki yerim, yolum, adım adım artan kilom vs. :) Tamam şaka.... buna "lüks endişeler" diyelim artık.... Ne kadar anlamsız değil mi......?

Photo by L N on Unsplash

30 Haziran 2020 Salı

Kitaplı Mim (ve bendeki hikâyesi..)

Sevgili Leylak Dalı'nın kitap ve kitaplıklarımız ile ilgili olan mimini yapmayı çok istedim, yapanları okurken çok heyecanlandım, fakat iş yazmaya geldiğinde her seferinde direnç gösterdiğimi, ötelediğimi fark ettim.. Nedeni bana fena halde birini hatırlatıyor bu mim, çok özlediğim, doyamadığım birini.. O nedenle kıyısından köşesinden bakıp, kaçıyorum. Ama yazmak da istiyorum; hep özlemle değil ya, biraz da hayranlıkla.

Yazı odasına yolculuk (*Paul Auster - "Yazı odasında yolculuklar"dan esinlenerek)

"Kadın onun çalışma odasına her girdiğinde, soluksuz kalırdı. Odanın sessizliğine, Cihangir'in tüm o curcunasına karşıt, odanın durgun ve sakin havasına, istisnasız her sefer hayran kalırdı. Tüm duvarlarda binlerce kitap, birkaç özel basım, bazı kıymetli ve ciltli kalın kitaplar.. Bir köşede adamın kendi elinden çıkmış kitaplar, aralarında bazı fotoğraflar - çoğu kadının dünyaya gelişinden çok öncesine, masalsı zamanlara ait.. Mobilyalar açık renk, bembeyaz divanın üstüne atılmış bebek mavisi bir yastık, adam yazarken ve kadın kitaplıktan rastgele çekip aldığı bir kitabı okurken uyuyakaldığında, adamın usulca üzerine örtüverdiği renkli, yumuşak, örgü bir battaniye. Bir de yandığında soluk sarı bir ışık yayan, beyaz bir abajur.. Yerde iki yörük kilimi. Açık kahverengi parke üzerinde kadın yaz kış çıplak ayak olmak ister, adamsa evin hiçbir yerinde ayakkabılarını çıkarmaz. Kadın arada takılır ona, "bıraksam, yatağa bile ayakkabıyla gideceksin" derdi..

Adamın yazı masası cevizdend;, antik ve 70'lerin sade, yuvarlak tasarımına uygun, pencerenin tam önündeki köşede dururdu. Adam yazarken tüm odaya - ve kadına - arkasını dönerdi. Genelde bilgisayar ekranına, bazen de pencereden dışarıya dalar giderdi. Kadın adamı çalışırken izlemeye doyamazdı.

Sonra birşeyler oldu. Adam gitti. Dönülemeyen bir yere. Kadın uzun süre özledi adamı. Bugün şu anda bile özlemeye devam ediyor.. Keşke okuyabilse, dönebilse diyor.. Faydasız."

*

Ölümünden sonra, kızkardeşi aldı bir çok kitabını. Bu kitaplıktan iki kitap benim kitaplığımda, biri onun elinden ve ilk sayfasında bana özel küçücük bir dize var. Benim için çok değerli.. Diğeri ise onun bana satır satır okuduğu Lhosa'nın Masalcı'sı. Lhosa'nın başka kitabı yoktur kitaplığımda; alamadım....

Kitap biriktirmeye ise çok önce başlamıştım. Hattâ daha onunla tanışmadan, onun kitaplarından ikisini katmıştım kitaplığıma.. Kitaplığımı karıştırırken görünce şaşırmıştı, çocuk gibi pırıldamıştı yemyeşil gözleri... Her yazar gibi o da, geçmişte yazdığı tüm kitapları için tuhaf bir utanç duyar, "bu kitabım yeterince iyi değil" derdi.. Hep gelecekteki o müthiş kitabı hayâl ederdi.

Şimdiki kitaplığım küçük, ancak 300-400 kitabım var ama son 15 senede 7 ülke değiştirdiğim düşünülürse, bavul ticaretiyle ancak en değerlilerimi getirebildim şimdiki evime. Ve Türkçe kitap bulmanın zorluğu, beni de e-kitap'a itti.... Bu arada okuyan arkadaşlara bir sorum var, ben hep Amazon'dan satın alıyorum kitapları (İngilizce), siz özellikle Türkçe için hangi siteleri kullanıyorsunuz, 50Gb'lık kitap indirdiğinden bahseden bir arkadaş vardı meselâ tanesine 8-15euro bayıldığım kitapları düşününce, sanırım ben (beleş) bir şeyleri kaçırıyorum :) Bu fakire n'olur bir el verin....

evin tam şu saniyedeki hali :))

Of girişi çok uzun tuttum, kusura bakmayın. Leylak Dalı'nın özel sorularına gelince:

1). Kitaplığınızın temelleri ne zaman atıldı? İlk kitaplığınız mı, yoksa yıllar içinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz?

Çocukluğumda çok geniş bir kitaplığım vardı ama sağolsun annemin yüreği kitaplıktan daha geniştir, hepsini dağıttı. Düşündükçe ağlamak istiyorum çünkü şu an antika sayılan çizgi romanlardan, şu an Benim'den "ırk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmış" sayıldığını öğrendiğim Enid Blyton klasiklerine, şahane kitaplarım vardı. Şimdiki kitaplığımı bilinçli olarak 1994 yazında oluşturmaya başladım çünkü o yaz benim ilk defa gerçek anlamda "edebiyat"la tanıştığım yazdı. Fakat dediğim gibi, araya ülkeler girince, kitaplığım değişti, azaldı, bazen kayboldu, yeniden oluştu vs.

2). Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz.

Videosunu koyayım :) 1971 baskısı Eski Ahit. İbranice ve İngilizce. Çok değer verdiğim bir büyüğümüzün kişisel arşivinden hediyesidir.


Bir de Altın Kalem Klasikler'inden Dostoyevski'nin Kumarbaz'ı var; dili sanırım 1965-70'ler gibi ama kitabın hiç bir yerine basım tarihini koymamışlar, o nedenle emin olamadım, belki aslında en eski kitabım, aslında en sevdiğim yazarıma aitmiş?


3). Kitaplığınıza ilave ettiğiniz en son kitap hangisi?

Utanarak yazıyorum: Sait Faik Abasıyanık, Seçme Hikâyeler. Bugüne dek okumadığım için....

4). Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitaplar var mı?

Hmm. Zor soru. Sadece, çok sevdiğim bir adam bana "Cemal Süreya - 13 günün mektupları"nı vermişti, sonra beni sevmemeye başlayınca, bende kaldı, sayılır mı?

5). Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap?

Hatırlamıyorum, bir dönem çok kitap ödünç verirdim, hiçbiri gelmedi. Ben de artık hiç vermiyorum!

6). Kitaplık düzeniniz neye göredir; yazar adı mı, yayınevi, zaman mı, rastgele mi?

Bu çok acaip. Tam kişiliğimi yansıtıyor kitaplığım. A'dan sanırım G'ye dek yazar soyadına göre sıralı, çünkü "artık bu evde bir süre kalıcıyız" diyip, şevkle başlamıştım sıralamaya. Sonra tipik ben, sıkıldım bu işten, afakanlar bastı ve proje G'den itibaren yarım kaldı. Fakat, yine de aynı yazara ait kitaplar bir arada ve "değer sırası" var yani en üstteki sırada en sevdiklerim, orta sırada değerliler, altlara ve yanlara doğru daha az gözdelerim. Yahu resmen "tiyatro sahne oturma düzeni" yapmışım kategori A, B, C ve balkon hahaha şu an yazarken fark ettim.

7). İmzalı kitaplara önem verir misiniz?

Bu şimdi komik bir hikâye. Rahmetli Küçük İskender'in bir imza gününe babamla gittik, babam da yakışıklı adamdır :) Küçük İskender sadece imzayı çakmazdı, kişiye özel bir dize yazıverirdi. Artık ne anladıysa, bir babama bir bana bakıp öyle bir dize yazmıştı ki (tam hatırlayamıyorum ama tamamen iki anlamlı ve sonu: "pantolonu penguenin ağzında, yani; AŞK!" diye biten :)) Evet tahmin ettiğiniz anlamda tabii. rahmetli nükteli adamdı fakat babam yanımda, ben yerin dibinde. O da benim hayatta bir yazar / şair kişisinden son imza isteyişim oldu tabii. O iş yaş arkadaşlar :))

Yıllar sonra, İskender'le "gerçekten" tanışma imkânım oldu ve kendisine anlattım. Tabii ki dizeyi hatırlayamadı ama yorumu ".içlik yapmışım" oldu :) Ah be İskender.... Çok zamansız bir kayıpsın sen de (herkes gibi....)

8). Açık düzen mi camekânlı kitaplık mı?

Tabii ki açık hatta tüm eve yayılmış, özellikle yatak başında Pisa kulesi şeklini almış kitaplıklar severim.. Fakat ilk defa kapalı bir kitaplığa da ba-yıl-dım: Fermina Daza'nın evindekine!

9). Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?

Aslında hepsi, çünkü bu evimdeki diğer daha geniş kitaplıktan "seçmece" olarak ülkeler arası taşındıkları için, hepsi benim en değerlim. Ama özellikle Paul Auster'larım en üst rafta ve en ortada duruyorsa...? :))

10). Henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir yer var mı?

Yok. Çünkü yazar isimlerine göre duruyorlar, arada elimi atınca "aaaa okumamışım" ya da "ohooo okuyalı 12 sene olmuş, gel sen bi yamacıma bebek" yapıyorum, keyifle..

11). Oyuncuk: Kitaplıkta en başta en sağdan yaşınıznı sayısında duran kitap?


Hahaha Umberto'cuğum Eco'cuğum: "Yorum ve aşırı yorum" :D

Sağolsun Leylak Dalı, gerçekten çok keyif aldım :) İzin verirse bir soru da ben kendimden eklemek istiyorum. Hayalinizdeki kitaplık nasıl? İşte benimki tam olarak bu (ama koltuklar açık renk olsun lütfen) Ya kısmet..... :))

29 Haziran 2020 Pazartesi

Denizin - ve Deniz'in - üç hali


"Hazirandır, yalnızlık gibi.. aşkın ortasındadır" demiş ya Haydar Ergülen. Şiiri şiir yapanın o son, yalnız, tekli mısralarda gizli olduğu 40 şiir ve 1'lik kitabında. İşte tam öyle.. Yalnız hissediyorum bu akşam üzeri. Oturmuş; bembeyaz, kabarık, oyuncu bulutların hızla şekil değiştirdiği mavi göğe bakıyorum. Belki de Haziran'ı uğurluyorum. İçimden (içli içli) bir veda hutbesi okuyorum.

Bizim oralarda denizin üç hali vardır; ya kuzulamıştır, ya kudurmuştur ya da çarşaf gibidir. Deniz insanlarının da - zannımca - duygusal repertuarının üç hali vardır. Ya sakinizdir, ya kuzulamaya başlamışızdır, ya da .. fırtına kasıp kavuruyordur.

Aslında, son aylarda zamanın büyük bölümü sakin geçiyor. Çarşaf gibi. Haziran denizi gibi. Açık mavi ve kıpırtısız. Denizin üstünde günün ilk ışıklarından yansıyan gümüş pırıltılar oynaşıyor. Havada serin, taze bir ıhlamur - hayır hayır - geceden kalma bir hanımeli kokusu. Böyle günler mutlaka kulağında Cluster One - Pink Floyd ile başlar, bilirsin.. Elinde Coelho'dan bir hikâye ile devam eder. Hiç acele etmeden.


Sonra, nedensiz ve hazırlıksızken, rüzgâr yavaş yavaş ters çevrilmeye, denizden karaya bir meltem esmeye başlıyor. İmbat! derler buna bizim oralarda, İmdat! değil.. ama öyle olsa belki daha iyi olurdu. Belki imdat demeyi bir öğrenebilse Deniz, bir farkına varabilse içindeki kuzulamanın, belki dur! da diyebilecek zamanla. Fırtınalar kopmadan.. Ama bugün değil. Açıklardaki dalgalanmayı görüyor musunuz? İşte o dalgalar en fazla 10dk içinde kıyılara vurmaya başlar... Kuzulama tam olarak budur.


Eskiden deniz insanıydık belki hepimiz. Sonradan bu denli katılaştık, Kara'rdık. Sahi, "senelerce senelerce evveldi. bir deniz ülkesinde. yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz. ismi.." Dur! N'olursun, araya bir de Edgar Allan Poe alıp, lafı dağıtmayalım. Ne diyordum..?

Kuzulama; aynı zamanda da Deniz'in içinde müthiş bir enerjinin olduğu, belki kara insanlarının "mayalanma" diye ifade edeceği bir dönemdir. Deniz kuzulamaya başladı mı, bil ki Deniz sayfalarca yazacak, çizecek, birbiri ardına düşünceler patlayacak o güzel kızıl saçlarının altındaki derin, dipsiz zihninde. Dolgun, kendinden kan kırmızısı dudakları aralanacak, nemlenecek, bazen keyifle gerilecek. Doğru cümleleri, olması gereken renkleri "eliyle koymuş gibi" bulacak. Kıpır kıpır, hayat dolu bir Deniz.. Gözlerini alamayacağın, her bir kıpırtıyı zihnine kazımak isteyeceğin denli güzel bir kadın. Çünkü potansiyelinin farkında, sınırlarını zorlamaktan çekinmiyor. Biraz dağınık.

Ama dedim ya.... Kuzulamanın sonrası mutlaka imbattır. Biz buna "kudurdu yine" deriz; evlere kapanır, rüzgârın ve falezleri döven dalgaların geçmesini, denizin tüm köpüğünü, yosununu ve insandan gelen pisliğini sahile yığmasını bekleriz.


Deniz'in fırtına sonrası sessizliği, kara insanlarınınkine benzemez. Karada fırtına koptuktan sonra bir arınma, bir tazelik hissedersiniz, toprak kokusu, filizler.. Denizinki ise, püskürtülmüş çakıl taşlarından nasibini almış sahiller, köpük kalıntıları, yosunların çürümeye yüz tutmuş kokusu. Deniz de farkında aslında fırtınanın, ağzından saçtığı köpüklerin ve yosunların çevresindekilere zarar verdiğini, kıyıların asla eskisi gibi olamadığını. O da istemiyor sevdiklerini kırmak, üzmek, yaralamak. Ama Deniz bu, önüne geçemiyor bazen.

Fırtınayı bekliyorum. Hiç konuşmadan. Beynimde dönen duran Map of Problematique - Muse eşliğinde, fırtınanın olgunlaşıp, içimdeki tüm karanlığın yağıp bitmesini bekliyorum..


Hayatın her günü güneşli olsaydı, etrafındaki mutluluğun farkına da varamazdı Deniz elbette. Fakat bu gel-gitlerden bazen yoruluyor. Durgun, dümdüz, koyu lacivert bir okyanus ortası olmak ister miydi? Bilmiyor. Peki ya çarşaf gibi olmak? Tekdüze yaşayabilmek..

Hayır. Deniz istiyor ki, hayat hep kuzulamaya başlayan bir deniz gibi olsun. O enerji, o bilinmezlik hep olsun ama bu öfkeye, fırtınaya, kasırgaya dönüşmesin. Evet. Deniz tam olarak bunu istiyor. İstediğini biliyor da, iş ulaşmaya gelince.......

26 Haziran 2020 Cuma

Harekete geçmek, mutluluk getirir!

Sürekli yağan buz gibi yağmurla, atılması beklenen her adım gözümde büyüyor. Neye nereden başlayacağımı bilemiyorum bazen. Bir başlasam, gerisi gelecek elbet de..


Nasıl yapacağım, interaktif katılıma zaman bulacak mıyım derken, bir online psikiyatri seminerine kaydımı yaptırdım. "Amaaan, en kötü dinlerim" dedim ve başladım. Ortalara doğru soru sormaya, son gün ise resmen sanal kokteyl gecesinde ışıldamaya, meslekten bir sürü insanla sohbet muhabbet kakara kikiriye dalmayayım!? Nasıl iyi geldi anlatamam. İnsana insan lazım der gibi, biz terapistlere de terapist lazım, her meslekte de böyledir eminim. Mesleğimi ne çok seviyorum, tam benim gibilere göre bir meslek bu.. Anlama açlığı! Tartışma, beraber düşünce, sorunları tiftik olmuş bir yünü çözer gibi çözme, örgüye hazır, mükemmel bir yün topu haline getirme açlığı. Tamam herkese göre olmadığını biliyorum :)) Tıpkı şu aşağıdaki gün ortasında bile zifiri karanlık ormanın da herkese göre olmadığını ama haftalık yürüyüşlerimde beni ölesiye cezbettiğini bildiğim gibi:


Seminer bana çok iyi geldi ve aslında mesleki alan dışında corona'dan sonra "salıverdiğim" diğer bazı alanlara da yansıdı bu motivasyon. Ben hareket ederek mutlu olan biriyim galiba. Yerinde duramayan..


"Ve bu sabah bir defa daha emin oldum. Hepi topu, ufacık şeyler beni mutlu eden.

Dünyalar değil istediğin, gece yüzünü kaldırıp baktığın yıldızların altında, tek başına dahi olsan, evrenin güzelliği karşısında bir an nefes alamamak ve sonra tüm farkındalığınla aldığın o derin nefesin tatlılığı. Varım! dedirten.

Sevdiğin birine sarılmak mesela. Uzun bir yoldan sonra. Upuzun bir yoldan sonra. Sahile, ona koşup.. Fırlatıp attığın ayakkabılarından kurtulan çıplak ayaklarını, seni ufak dalgalarla karşılayan serin denize sokmak.. O tanıdık titremeyi tüm bedeninde hissetmek."

Bu da olacak, inanıyorum! Bu sonsuz denize, bu uçuşan beyaz tüllere... kavuşacağım!

25 Haziran 2020 Perşembe

Değişim..


"Değişim zaman alır. Bazen tek bir ömre bile yetmez.. Bazen bir yolculuğa çıkarsın kendi içinde, varmak istediğin yere yaşamının sonunda dahi varamayabilirsin. Senin kaldığın noktadan, seni anlayan başka biri devam eder. Ve sonunda, biri varır o nihai noktaya. Ve her şey değişir o an.. Bir gün, biri için, bahar geliverir.." diyeli çok olmadı, daha bahar yeni başlıyordu.

Bahar geçti. Gelinciklerin arasından denize, karşı yakaya bakamadan geçti bu bahar.

Bende bir şeyler var... Bir kıpır kıpırlık, bir fokurdama, kabarma hali var. Geceleri uyutmayan, hayattaki yerimi, amacımı, yolumu düşündüren bir şeyler var. Bunu sizlerle de tartışıyorum aslında, dönüp dolaşıp. Temel kavramları, benim için elzem olan kavramları sorguluyorum. İçimde bir şeylerin yuvalanmaya başladığını, kuluçkaya yattığını, kımıl kımıl birşeylerin hayata başladığını hissediyorum. 40 yaş. Gerçekten ağır geldi bana.... Çok düşünüyorum; "ölüm anksiyetesi, aslında yaşayamamak kaygısıdır" derler, hayâl ettiğin, planladığın şeyleri bir şekilde yapamadan göçmek endişesi... Şimdiye dek yaptıklarımı beğeniyorum ama bu bende "yaşamın ikinci yarısına dair performans kaygısı" yaratıyor, yani bilişsel, fiziksel, sosyal ve duygusal anlamda "vites küçültme"ye hazır mıyım, emin değilim.

Bir yanım (tutulan belim, çocukların tırnaklarını keserken kısma huyu geliştirdiğim gözlerim, unutup durduğum kelimeler, eskisi kadar sosyal olmak istememek, kabuğumun içinden daha fazla keyif almak) evet derken, öbür yanım (hâlâ aşkla çarpabilen kalbim, insanlara ve yaşama dair içimdeki dipsiz merak ve anlama aşkı, kendimi ifade etme ihtiyacı ve diğerlerindeki etkim) "hayır daha bir süre platoda dolaşacaksın, inişe geçmeye daha var" diyor. Kierkegaard'a bakarsan zaten yola yeni çıktık, "yola kendi benliğinin farkına vardığın an çıkarsın..." ve doğrusu bu ya, sanırım yolun sonu da yok, dünya yuvarlak ve milyarlarca yol, olasılık var önünde...

Ve ben Bilişsel Davranışçı Terapi'nin inancı tam şövalyesi, "terapide altın standart"ı yakaladığına inanan, her alana uygulayabileceğini savunan ve genelde de başaran meftûn... geçen hafta bir sunum izliyorum, 2 saatçik sürüyor ve.... sarsılıyorum. Karşımdaki adam beni sarsıyor. Öyle ki; birden beynimde şimşekler çakmaya başlıyor. "Bu adamla tanışmalıyım! Bu adamdan süpervizyon ya da bir şekilde rehberlik, danışmanlık, bir öğreti, bir el bir yol almalıyım..." Ve mesaj yazıyorum özelden: "Hocam, ben bir BDT'ci olduğum halde sunumunuzdan çok etkilendim. Yıllarımı bu alana verdim fakat içimde bir değişim hissediyorum ve BDT'ye yönelik inancımı sorguluyorum.. Kısa Süreli Psikodinamik Psikoterapi konusunda kendimi geliştirmek isterim. Bana rehberlik edebilir misiniz?"

Bu kadar..... Kabul edecek mi bilmiyorum. Fakat CV'mi gördüğünde edeceğini biliyorum, üstelik bir BDT'ciyi psikodinamik alana "döndürmek" bizim alanda biraz "Hıristiyan damadı Müslüman etmek"le eşdeğer bir durum :)) Ne olacak bilmiyorum. Bunca yılın eğitimini, deneyimini bir yana koyup en baştan 40 yaşımda bu alana kayabilir miyim diye düşünüyorum. Eski alışkanlıklar yan kısa dönemde sonuç veren altın terapileri bir yana bırakıp uzun süreli, derinlemesine terapötik süreçlere dayanabilir miyim bilmiyorum. Rollo May'in peşine takılıp "terapist hatalarından öğrenir" diyebilecek miyim bilmiyorum ama zaten uzun süredir kendimde hissettiğim "empatik ve şefkatli terapi anlayışı, kendi deneyimini yansıtmaktan korkmayan terapist" gibi kriterler beni heyecanlandırıyor. Hele hocanın sunumda defalarca belirttiği "terapist counter-transference'ı bir sorun değildir, sürecin farkında olduğun sürece kendi kendine müdahale edebilirsin ve zaten terapistin amacı hastasını anlamak kadar, kendini de anlamaktır" demesi, beni can evimden vurdu sanırım....

Hele Yalom'un 70'li yaşlarında kendisinin de yaşadığı ölüm korkusu nedeniyle tutup Rollo May'den psikodinamik psikoterapi alması, bu süreçte danışan görmeyi reddetmesi.. Sanki son zamanlarda yaşadığım "corona süreci"ne bağladığım ama aslında birebir kendi içimdeki "kaynamaya", "kabarmaya" konduramadığım süreçler.... Sokrates'in rüyalarıma dahi girip "üzerinde düşünülmeyen hayat yaşamaya değer bir hayat değildir" demeleri..... Yok.. Bu işin sonu sanırım psikodinamik psikoterapi gibi duruyor....

Ama biraz "zaman" veriyorum. Bir hafta, 10 gün bu konuyu düşünmeden yaşamak, sonra yeniden ele alıp "gerçekten istiyor muyum yoksa binlercesi gibi bu da maymun iştahımın bir "aşermesi" mi?" diyeceğim.

Değişim zaman alıyor ama ya bir tek ömrüm varsa......?

22 Haziran 2020 Pazartesi

Çocuklarla Nürnberg, Rothenburg ve çevresinde macera dolu 4 gün


Corona sağolsun bu seneki seyahat planlarımızı vurdu, bir süre ancak Avrupa içinde seyahat edebileceğiz gibi duruyor. Aslında gerek Almanya gerek komşu ülkeler içinde çok sık haftasonu kaçamakları, günübirlik geziler ya da bir kaç günlük geziler yapıyoruz ama hani bir İstanbul'lunun Şile'ye gitmeyi seyahatten saymaması gibi, nedense bunları yazmak hiç aklıma gelmiyor. Karar verdim, bundan sonra en azından çok keyif aldığım ufak seyahatlerden de bahsedeceğim :)

Haftanın ikinci yarısında, 6 ve 3 yaşındaki iki çocuğumuzla Nürnberg ve çevresinde 4 gün geçirdik. Nürnberg (ya da diğer adı ile Nüremberg) aslında "oyuncak müzesi" ve özellikle de yıl boyu açık olan Noel Marketleri ile ünlü bir kent ama bunlar dışında kalanlar da benim çok hoşuma gitti, Frankonya bölgesi olduğu için hem iklimi hem sosyolojik ve kültürel yapısı biraz Fransa'yı andırıyor. Açıkhavada yeme içme kültürü, insanların genellikle sanata ve yaşamı dolu dolu yaşamaya merakları ve çok kültürlülüğü hissettim.


Münih'ten Nürnberg'e trene 1,5 saatte gidiliyor, arabayla da aşağı yukarı aynı. İlk gece Altmühlsee (gölü) etrafında Azur Camping diye bir yerde kaldık. Nasıl keyifliydi anlatamam. Üstteki ufak bungalow ya da bence Hobbit Evi denebilecek tahta klübelerde kalıyorsunuz, duş tuvalet ortak ama son derece temiz, konforlu. Çocuklar için oyuncak ev gibi bir deneyimdi, kesinlikle tavsiye ederim. Althmühlsee zaten her gölde yapılacak bir çok spor aktivitesini, yürüyüş ve bisiklet imkanını sunuyor ama bu bölgenin asıl "yapılması gereken"i, Dinozor Müzesi ve kazı alanına gitmek. Ormanlık alanda çok hoş bir yürüyüş imkanı ve tabii kazı alanında hem dinozor dişleri, kemik kalıntıları hem de fosilleri ve park yetkilileri tarafından kuma gömülen rengarenk doğal taşları bulup biriktirmek resmen 4-6 saatinizi alıyor! Çamura bulanmaya da değiyor ;)


İkinci sabah açık fırından atıştırmalık birşeyler ve bol da meyve alıp hemen yola koyulduk, kapılar açılır açılmaz çocukların rüya kasabası olan Playmobil Funpark'ta aldık soluğu (corona nedeniyle heryere çok önceden rezervasyon isteniyor tabii) ve abartmıyorum sabah 11'den akşam 17.30'a dek hiç sıkılmadan oradan oraya koşturduk! Kaydırak alanında ben zaten kendimi kaybettim (büyüyemedim ben evet)


Sonra korsan gemileri, prenses bölgesi, denizkızı alanı (çocuklara mayo getirin yoksa benimkiler gibi don gömlek giriyorlar havuzlara, acemilik..), sayamayacağım kadar çok oyun / tırmanma parkı, çeşitli interaktif alanlar ve kış için bir de iç alanda oyun bölgesi var ve kesinlikle tüm günü alıyor, hâlâ da hevesiniz kalmış ama ayaklarınıza kara sular inmiş olarak ayrılıyorsunuz. Biz yanımızda atıştırmalık meyve ve sandviç götürmüştük çünkü merkezdeki lokanta sırf junk-food yani işte burger sosis patates tipik.. Tabii bol bol içecek ve dondurma tezgahı da var. Çıkışta playmobil shop'a mutlaka dalın derim (uzun kuyruklara değiyor) çünkü %60 indirim falan oluyor..


İkinci gece FunPark'tan çıkışta Nürnberg'de (Novotel) kaldık, kamp alanından sonra tabii daha lükstü ama sıradan bir oteldi işte. Avantajı, tam şehrin merkezinde olduğu için, yürüyerek eski kentin surları içine, Pegnitz nehri kenarına gidebiliyorsunuz ve özellikle geceleri çok hoş aktif bir gece hayatı var kentin. Gittiğimiz Kokono Japon lokantasının hem dekoru hem de yemekleri çok güzeldi, servis de çok özenliydi! Fakat hemen 3 bina yanındaki Kokoro ile aralarında çok komik bir çekişme var, sadece tek bir harf değişikliği! Aslında biz internette daha popüler olan Kokoro'dan rezervasyon yaptırmıştık ama yanlışlıkla Kokono'ya gittik ve oturunca anladık, kalkamadık da :)) Ama kesinlikle çok memnun kaldık.. Sokağa açılan masalar ve sushi'si kadar ızgara etleri de çok başarılıydı.


Sabah kahvaltıyı otelde halledip (ruhsuz continental kahvaltı) hemen yola koyulduk ve Altmühltal bölgesine döndük, sabah 10'da kano randevumuz vardı ve 3 saatlik kano sürüşü planlamıştık ama kesinlikle kursağımızda kaldı, tüm gün yapılmalı (şu şirketi tavsiye ediyorum). Yanınıza hiç bir şey almanıza gerek yok çünkü nehir inanılmaz yavaş akıyor ve neredeyse her 300-500mt'de bir bira bahçesi var, hemen kanonuzu önüne çekiyor, yiyip içebiliyor, biraz dinlenip devam ediyorsunuz. Güneş kremi unutmayın. Biz 4 kişilik büyük bir kano kiralamıştık ve sürüş çok rahattı, herkese can yeleği veriliyor tabii ama hakikaten hiç bilmeyen için bile çok keyifli çünkü nehir çok çok yavaş. 3 saat yetmedi "biz yine gelecek" :)) Bu bölgede yürüyüş ve bisiklet keyfi de yapılabilir. Kamp alanlarında çadır ya da bungalowlar kiralanabiliyor, ateş yakıp sosisleri çevirebiliyorsunuz. Biz de kano şirketine ait bir doğal orman içi kamp alanında kaldık, çok konforluydu.


Ertesi sabah yine erkenden yola düştük ve 2 saatlik bir yolculukla Rothenburg (ob der Tauber, birden çok Rothenburg var çünkü..) a vardık. Biz henüz evli değilken bir sonbaharda gelmiş ve bayılmıştık tabii bu ortaçağdan kalma kasabaya. Şimdi yaz başında ayrı bir güzel bulduğumu itiraf edeyim! Yine aynı otelde (Hotel Klosterstüble) ama biraz daha geniş, iki odalı bir dairede kaldık ve yine yataklar "prenses yatağı" gibiydi (tavandan sarkan tüller falan) tabii 6 yaşındaki kızım bayıldı :) Oğlan için de heryerde zırhlı şövalyeler falan vardı. Zaten otelde duramıyorsunuz, hemen çıkıp önce şehri çevreleyen ve 5km yürüyebileceğiniz surların tepesine çıkıyorsunuz.


Bir sürü fotoğraf, arada merdivenlerden inip galerilere ya da ortaçağ müzelerine dalıyorsunuz, en az 2-3 saat sürüyor. Bahçelerde oturup birşeyler içebilir, soluklanabilirsiniz. Bir de şehrin gece turlarını çok önereceğim, gece bekçisi gibi giyinmiş rehberler yapıyor bu turları ve aslında çocuklar için değil çünkü "işkence müzesi" falan geziliyor (biz önceki gelişimizde yapmıştık, çok keyifliydi). Tabii ufak tefek kolyeler turistik eşyalar satan dükkanlar da var ve mesela bonbon satan dükkanları, şehre özel "kartopu tatlısı"nı falan mutlaka denemelisiniz. Ben Rothenburg'a 2 tam gün ayırın derim, çok romantik ve insan ayrılmak istemiyor..

Biz bunları tam 4 günde dolu dolu yaptık, koşturma olmadı, sıkılmadık da. Çocuklar zaten Playmobil'den aldıkları yeni oyuncaklarla her boş zamanlarında ayrı bir dünyadaydılar, biz de eşimle keyifle manzarayı izleyip şarabımızı yudumlayabildik. 4 gün yetti yani, bir soluk oldu, havamız değişti.. Pazartesi işe ve rutin hayata daha mutlu döndük ;) Sanırım Türkiye'den de gelinse direkt Nürnberg uçuşu ile bir araba kiralansa ve 4 gün gezilip dönülse, en az 1 hafta 10 günlük tatil yerine geçer diye düşünüyorum :) Bir sonraki seyahatte görüşmek umuduyla...

Hamiş. Bu vesileyle eski seyahatlerime dair yazılarımı da bu bloğa taşıyorum. Seyahat ettiğim 67 ülkenin 40-45'ine ait yazılar var. İlginizi çekerse şu link altında tek tek ulaşabilirsiniz :)

20 Haziran 2020 Cumartesi

3 günlük bekârlık sultanlık

Belki eski Bursa'lılar bilir. Çocukken (90'lar), Mudanya'dan Tirilye'ye çıkan, bir yanı deniz, bir yanı zeytinlik olan yolda, daha ilk virajda kıraç bir tepecik bulunurdu. Pazar günleri bazen annem "kafasını dinlemek" istediğinde, babam beni bu bölgeye götürür, birlikte killi toprağı kazardık. Çeşit çeşit fosiller bulurduk beraber, çok eğlenirdik. Büyülü bir dünyaydı benim için arkeoloji ve tabii bir tür bilge olan babamla başbaşa kalmanın keyfi..

Nürnberg'e yakın bir fosil alanı olduğunu duyunca eşime "haydi çocuklarla ufak bir tatile gidin, ben de evde biraz kafamı dinleyeyim" dedim. Onlar Pazartesi'den Perşembe'ye 3 gün çamurda kazı yaparak domuzcuklar gibi mutluyken, geceleri kamp yapar, gündüz dinozor müzesine falan giderken, ben de kendimle başbaşa kaldım. Nasıl iyi geldi.. Nasıl ihtiyacım varmış! Unutmayayım, not düşeyim ki ilerde hatırlayıp yine yapacak motivasyonu bulayım istiyorum..

Bekârlık sultanlık - Gün 1. 

Bizimkiler kahvaltıdan sonra yola çıktılar. Ben de onların peşinden 2 saat bahçede güneş altında, bir süredir tüm boş vaktimi alan sürpriz marangozluk işimin son demlerini bitirdim. Özelden mesaj atıp "Marangozluk sevdan ne oldu?" diye soranlara bir sürprizim var! Buyrun, bu benim ilk marangozluk denemem. Tamam itiraf ediyorum tahtaları hazır kesilmiş geldi ama birleştirilmesi, çivilerinin çakılması, boyası, su geçirmemesi için üst cilası tamamen benden. Nedir peki bu? Tavşan evi :)


Henüz tavşanlarımız yok, çünkü Münih'te Corona sonrası insanlar çok yalnızlaştı ve sağolsunlar barınaklarda hayvan bırakmadılar! Bu güzel tabii.. Şikâyet etmiyoruz, bekliyoruz.

Son rötuşları da yapıp, evi tamamen hazırladıktan sonra, biraz da bahçede çalıştım ve kendime söz verdiğim gibi "sadece çalışma, keyfini de sür" dedim, Pelin Pembesi'nden öğrendiğim gibi mor salkımları dondurup buz yapmıştım. Limonata, beyaz şarap ya da maden suyuna çok güzel yakışıyor.


Bir de ilk defa bahçemden çilek topladım! Çocuklar bana hiç bırakmadılar, sabah hemen yeni çilek var mı diye bakıp, ellerine geleni anında ağızlarına atıyorlar. Tamamen organik tarım yaptığım için yıkanmaması sorun değil ama, organikçiler bilir, ilaçsız bahçenin sineği böceği biraz bol oluyor. Neyse, sabah proteini... Fazla düşünmemek lazım. Onlar da organik sinek sonuçta ;)


Bahçemde sardunyalarıma karşı oturup, biraz mandala boyama yaptım, bir blog okurumun önerisiyle edindiğim Jung - Depth Typology kitabını karıştırdım (çok başarılı bulduğumu söylemeliyim). Aslında hızımı alamayıp yeni kitaplar için İstanbul Kitapçısı'nın sayfasında dolandığımı, özellikle de Handan'da okuyup merak ettiğim "Usta ve Margarita"'yı aradığımı, fakat sonra Düşünbil'in şu sayfasında okuduğum Schopenhauer'in "her boş vakitte okumak insanı ahmaklaştırır, zihni felç eder" yazısını düşünüp, vaz geçmesem de ertelediğimi de itiraf edeyim :)) Haklı mı sizce? Bence değil ama işime öyle geldi..


Tüm bu "sadece çalışma, keyfine de bak" kısmının 3 saatimi aldığını fark edince, panikle kalktım. Mutlaka yapmam gereken işler olmalıydı! Ama yoktu! Bu ciddiyim benim için yeni bir kavram.. Tatile bile "çocuklu" gittiğim için, yapılacaklar listem hiç bitmiyor. Tek başıma kalınca, birden her saniyemi kendime ayırma lüksü ile itiraf edeyim, nasıl başa çıkacağımı bilemedim, afalladım. Oturdum kendime "yapmak istediklerim" listesi hazırladım. Buyrun şimdi! Hani "liste yapmadan yaşamaya" çalışacaktık????


Haftaiçi öğleden sonra fazla kalabalık olmaz diye düşünerek, 8 ay sonra ilk defa alışverişe AVM'ye gitmeye karar verdim. Normalde ben ilkbahar ve sonbahar sadece 2 saatte kendime ve çocuklara 6 aylık kıyafet alışverişi yaparım. Alışveriş konusunda minimalistim :) Minimalist akım yokken bile böyleydim. Alışveriş benim kabusum, sevmiyorum.. Ama kaç saat sürdü bu sefer: 5! Evet bence de yuh. Ama bir sor neden.. Çünkü her mağaza sadece 10 kişi sokuyor içeriye, dolayısıyla 10dk'da alacağım şeyi 40 dakikada zor alıyorum. Neyse bitti ama ben de bittim, bir daha da kışa dek beni kimse AVM'ye sokamaz!!! Baktım saat 18.30 olmuş, saat 19'da arkadaşıma sözüm var, hemen koşa koşa eve döndüm...

En komik alışveriş: 10-12 yaş bedeni (!) rengine öldüğüm bu askılı :D 
Geçen seneden kalma 0.99 euro!!!! 
Yeşim taşlarından doğal kolyem 
ve fotoda seçilmeyen sallamalı küpelerimle bence şahane.. 

Valla alışveriş buhranında yemek yemeyi unutmuşum, canım da istemedi bir şeyler pişirmek. Kahvaltı yaptım, üstüne de M.'nın geçen haftadan kalma kekinin son dilimini yedim. Dilimleyip dondurmuştum, buz çözmede 2dk'da çözüldü, bir de kahve yanına, gece uzun, enerji lazım :))


Sonra hemen internete koştum çünkü iki farklı arkadaşım ve "torunlar yoksa benimle konuşmuyosunuz" diye sitem ettiğim ailemle arka arkaya görüntülü sohbetimiz vardı ve gece 2'ye dek sürdü :))) Sonra da koltukta sızıp kalmışım! İlk gün böyle geçti bitti işte..

Bekârlık sultanlık - Gün 2.

Gece 2'de yatsam da sabah saat 7.30'da uyandım; çünkü yavrular alıştırmış beden saatini. Hızla duşumu alıp kahvemi içtim ve "o da nesi? yapılacak hiç bir şey yok!" gerçeği ile yüzyüze geldim. Yemek yapılmayacak, yıkanacak kurutulacak çamaşır yok, alışveriş gereksiz, ev derli toplu.. Allah allaaah? E o zaman bir bisiklet gezisi yapmalı. Akşama dek aylak kadın oldum, 65km pedal tepmişim :) Üstelik son 10km önce çiseleyen (avanak ıslatan) sonra sağanak yağmur altında! Çocuklarım olalı beri "aman üşütmeyeyim hasta olursam perişan oluruz" diye diye yağmur altında kalmanın bile bir keyif olduğunu unutmuşum..! Nasıl hoşuma gitti sırılsıklam aşık.. öhöm.. ıslanmak....


Saat 17 gibi eve gelir gelmez küveti sıcacık doldurup içine girdim. Öncesinde N.'nın önerisiyle yüzüme yoğurt ve bal karışımı doğal maske yaptım. Bir de "hemp tea" yaptım kendime. Bu keyif verici maddesi alınmış, sadece huzur veren ve bağımlılık yapmayan bir ürün. Son zamanlarda CBD damla (ağızdan) kullanıyorum (aşırı memnunum) ama çay da geceleri rahatlatıyor, Corona döneminde bazen kontrol edemedğim endişelerim oldu ve genelde gün içinde de sıkıntılıydım, gece ise tuhaf tuhaf rüyalar görüyordum, onlara çok iyi geldi.. Ama asıl iyi gelen, banyoya eşlik eden Olafsson'un şu versiyonu ile Bach'ın 4. sonatı oldu, albüm önerisi için tekrar teşekkürler Hirondelle!


Küvetten çıkınca yine yemek yemeye üşendim, domates peynir meyve en güzel yemek üstelik domatesle fesleğenler yine bahçeden! Çeçil peynirine bayılıyorum demiş miydim? Tepsimi kucağıma aldım, koltuğa gömüldüm ve atıştırma boyunca netflix izledim. Biraz uçuk bir dizi ama, "End of the F'ing World"e bayıldım, diyaloglar müthiş, İngiliz tipi kara mizah seviyorsanız, kesinlikle tavsiye ederim.

Saat 19'da A. ile (şu boşanma kararı alan arkadaşım) buluşmak için evden çıktım.. Eve 22'de döndüğümde A.'dan duyduklarım, anlamlandırmaya ve çözmeye çalıştıklarım ve kendi içimdeki düşüncelerden başım çatlıyordu. Ona kesinlikle daha fazla zaman ayırmalıyım, iyi bir dost olmalıyım bu dönemde; kendine odaklanmadan, yargılamadan, dinlemeyi bilen bir dost....

Baş ağrısına yenilip 22.15'te uyudum.

Bekârlık sultanlık - Gün 3. 

Son gün.. Bu sabah yine 7'de yağışlı ve buz gibi bir güne uyandım.. Keyfim kaçtı. N. ile buluşacaktık "haftasonu görüştüğümüz aile Corona olmuş, evde karantinadayız" diye bir mesaj.. Keyfim iyice kaçtı. Endişelendim onun için.. Onun da bizim gibi kimsesi yok, İspanya'dan kalkmış gelmiş buraya. Gittim biraz çikolata, aburcubur, bir de hazır fırına atmalık bir donmuş yemek aldım, bir de kart yazdım, kapısına bıraktım. Zili çalıp kaçtım :)

Onunla buluşamasam da K. ile buluşayım dedim ama onun da oğlu ateşliymiş. Üçüncü ve sonuncu denememi S.'dan yana kullanıp ondan da "iyi olurdu ama bugün acaip yoğun çalışıyorum" cevabını yiyince, birden kendimi amaçsız ve anlamsız buluverdim. Ben neden çalışmıyordum? Yani çocuksuz ideal 3 boş günüm vardı ve mis gibi terapiler yapacakken kılımı kıpırdatmamıştım. Son zamanlarda çocukları ve zamansızlığı bahane ederek terapilere uzun aralar verdiğimi hatta çoğunu iptal ettiğimi düşününce, biraz daha arttı kendimi suçlama eğilimim. Baktım bunun sonu yok. "eeeh" dedim, biraz da aylak kadın ol şu hayatta, devamlı bir yapılacaklar listesi, bir koşturma, bir yetememe.. O gazla 4 saat yürüdüm şehrin sokaklarında, insanları izledim, boş banklarda oturup soluklandım.

16 gibi döndüm eve, giydim pijamanın en pamuklusunu - normalde dantelli cicili bicili gecelikler giyiyorum ben, hele gün içinde eşofman giydiğim görülmemiştir, resmen Bihter Ziyagil'e bağlamış vaziyetteyim, evden çıkmasam da kırmızı ruj, göz kalemi falan.. Bundan keyif aldığımı iddia ediyorum (kendime özen) ama salmadım diye diye anal ötesi olmaya başladım galiba...


Misal, en sevdiğim yemek: salata! :)) Yemin ederim. Haftanın 7 günü salata desen yerim! İnek gibi. Ayh. Kendimden sıkıldım; dev bir çikolatalı bisküvili puding ve çilek karışımı yaptım kendime... Görünüş berbat ama tadı muhteşem inanın. Bir kova da sütlü kahve! Kitap mı film mi dedim. Kitap pijamalı ve tıkınmalı halime fazla asil geldi, Schopenhauer'e selam çaktım, açtım yine netflix'i.. "Binge" yani tıkınma, "The end of F'ing world" (şahane, hele 2. sezon iyice uçurdu, kara mizah seviyorsanız kesinlikle tavsiye ediyorum, diyaloglar, karakterler hele müzikler muhteşem), çikolatalı pudingli çilek, dizi, çilek, dizi, çikolata... Bir kadeh beyaz şarap? İki yap! Sonunda midem foşurt tabii. Gece 10'da kusmaya, 11 gibi ishal olmaya başladım. 12'de iç organlarımı tuvalete bırakmış vaziyette yine salonda sızmışım..

Bekârlığın son gecesi de böylece bitti. Daha uzun sürseydi sanırım kendimi kaybedecektim bir yerlerde.. Alışmamış totoda, malum.. Bu (Perşembe) sabah 7'de trene atladım, 2 saatlik şahane bir yolculuktan sonra (birazdan) aileme kavuşacağım. Şimdi 4 gün beraberiz, biraz "hava değişikliği"... Sonra rutine kaldığımız yerden devam.

17 Haziran 2020 Çarşamba

3 kadın, 3 bilgi (Ağaç ev - 43)

Ağaç Ev Sohbetleri'ne konular felsefi, psikolojik ya da toplumsal alt yapısı nedeniyle ilgimi çektiği zaman, katılmayı çok seviyorum. Bu haftanın konusunu Kaystros Tyrha belirlemiş:

"Toplumsal yaşamımızı olumsuz etkileyen en önemli üç sorun, önem sırasına göre hangileridir? Bu sorunların üstesinden gelmek için sizce neler yapılmalıdır?"

Aslında en başta "birey olamamak", "çocuk toplum olmak" ve "korku toplumu olmak" diyecektim ama biraz düşününce bunların altında yatan mekanizmalardan bahsetmenin daha önemli olduğunu düşündüm.

3 önemli sorunumuz hakkında yazarken, kendime yıllardır örnek aldığım 3 güçlü, zeki ve alımlı kadından edindiğim 3 önemli bilginin yardımına başvurdum. Bu 3 kadın bence ülkemiz için çok büyük bir kazanç, bir milli servettir. Onların da sıkça ele aldığı, bence en önemli 3 sorunumuz ise şunlardır:

1). Hoşgörü eksikliği:

Bu konuda kendime Ioanni Kuçuradi'yi destek alırım. Ioanni hoca felsefe kürsüsüne hakimiyeti yanında, insan hakları çalışmaları ile de ülkemiz için çok önemli bir isim. Ben ondan "hiç bir konuda benzer düşünmesek de sırf insan olduğumuz için birbirimize hoşgörülü davranmak zorunda olduğumuz"u öğrendim.. Bu benim yaşam felsefeme, insanlarla ilişkilerime ve mesleğime çok büyük etkisi olan bir öğreti oldu, farklı düşüncelere ve yaşam tarzlarına hayat hakkı tanıyamamak bence toplumumuzdaki en önemli sıkıntılardan biri..

2). Sınırını bilmemek:

Türkiye'nin dış ülkeler gözünde "yaygaracı yaramaz oğlan çocuğu" imajı var. Atatürk'ün bilgeliği, hesaplı adımları malesef içimizdeki "doğulu hayhuy"u değiştirmede yeterli değil. Her alanda yaygaracıyız fakat işin sonunu getirmede aynı şevke sahip değiliz, sınırlarımızı bilmiyor, boyumuzdan çok büyük mecralara kafa tutuyoruz. Sonuç bu nedenle hep hüsran, hep bir göz devirilen yaramaz çocuk imajımız var.. Kendimizi kabul ettirmek ve saygı duyulmak istiyorsak, Betûl Mardin hocaya bir kulak vermemiz lazım:

"Bir ortamda kendini kabul ettirmek istiyorsan, öyle bir soru sor ki, herkes dönüp sana baksın "bu soruyu soran kimdir?" diye. Ve fazla vakit geçirmeden, hemen ikinci soruyu patlat. Fakat 3. soruyu asla sorma, yoksa "üf bu yine sordu" derler.."

Yani; kendini belli et ama taşkınlık yapma, sınırını, durağını bil. Bence toplumsal anlamda sınırımızı bilmememiz, herkesin birbir özel alanına müdahale etmesi ve soru üstüne soru sormak gibi taşkınlıklar ve kişisel alan ihlalleri, toplumumuzun en önemli ikinci sorunudur.

3). Fazla gurur, özür dilemeyi bilmemek:

Bu konuda da bence Gülriz Sururi'ye bir kulak vermek lazım: "hayatta bir çok yanlışımız olur ama bunu sürdürmek ya da yeniden başlamak bizim seçimimizdir. Yani; "hadi bir halt ettin, vazgeçmek diye bir hakkın var. kullansana!"

Türkler olarak haksızlığımızı ve hatamızı kabul etmede, karşı taraftan özür dileyip devam etmede ciddi sıkıntılarımız var. Tuhaf bir gurur sahibiyiz, Türk asla hata yapmaz, tarihinde karanlık noktalar olmaz saplantımız var. Ortaya çıkarılan, doğruluğu kanıtlanan durumlarda bile burnumuzu dikip "bize oyun oynandı" diyoruz. Halbuki hatamızı kabul edip özür dilemek diye bir seçenek var hayatta, aklanmak var, vicdanı temiz devam etmek var..

Bence bu üç huyumuz - ki hepsi de aslında bireyde başlayan huylar - ıslah edilmediği sürece, toplumsal anlamda bir adım yol katedemeyeceğiz. O zaman gelin, hatamız olduğunda özür dilemeyi, başkasının da kendimiz kadar yaşam hakkı olduğunu ve kişisel sınırları aşma noktasında durmayı öğrenelim.....

15 Haziran 2020 Pazartesi

Boşanma kararı o kadar kolay mı?

Bu sabah, en yakın arkadaşlarımdan birinin boşanma kararını öğrendim. Benim için büyük şok oldu çünkü bunca yakın olduğum ve dışarıdan çok uyumlu ve mutlu gözüken bir çiftin sorunları olduğunu hiç görmemiş, fark etmemiş ve arkadaşıma destek olamamışım.. Başkasının üzüntüsünden kendine pay çıkarma kısmını geçmek istiyorum ama, elimde değil, bazen fazla empati kuruyor ve karşımdakinin problemini kendi içimde de tartıp inceliyorum. Hattâ yetmiyor, yazarak düşünüyorum.

Arkadaşım anlatmaya başladı: "Onu seviyorum, o da beni, bu şüphe götürmez bir gerçek. Fakat onunla yollarımız bir süredir ayrı, ilgilerimiz, bizi heyecanlandıran konular farklı, ortak payda sadece çocuğumuz, ev sorumlulukları ve ekonomi" dedi. Bir yandan onu dinlerken bir yandan da kendi ilişkimi düşünüyorum tabii, aslında bizde de öyle biraz.. Ama bunun bir problem ya da mutsuzluk kaynağı olabileceğini hiç düşünmemiştim! Yani evet, dün meselâ ona kızgındım ve blogda atıp tutup biraz da mizaha vurup rahatladım. Bu sabah da bıkkındım, yazıyı da sildim gitti ama ne bileyim, bu dalgalanmaları genel bir mutsuzluk, geçimsizlik, ilişki sorunu olarak görmemiştim. Fakat arkadaşım anlattıkça, onun evliliğindeki "sorunlar"ın aslında benimkinde de birebir olduğunu fark ettim, tek farkımız, ben bunları "sorun" olarak görmemiştim, hele ki boşanma nedeni?

Meselâ eşimle benim karakterlerimiz, zevklerimiz, dünyaya bakış açımız ve yaşam anlamı arayışımız 180 derece farklıdır. İlgi alanlarımız, hobilerimiz, arkadaşlarımız ayrıdır. Açık söyleyeyim, belki de tek ortak yanımız, mizah anlayışımız! Beni bunca senedir bu kadar güldüren, bu kadar zekice ve ince ayar mizah anlayışı olan bir adam tanımadım :)) Evet sanırım zekâ ve mizah anlayışı ikimizi bağlayan tek ortak alan. Ve tabii işte her evlilikte olan beraber çocuk büyütme, takım ruhu konularındaki uyum.. Başka? Yok, dinlediğimiz müzikten okuduklarımıza, hobilerimize, zevklerimize ortak hiç bir şeyimiz yok! Ya da belki aklıma gelmiyor... Bilemedim.

Bu durumda arkadaşım şunu deyince şaşırdım: "gelecek konusunda hiç bir ortak hayâlimiz yok, planımız yok ve sanırım beklentilerimiz çok farklı..". E bizim de! Eşim meselâ 65'imize dek Almanya'da yaşamayı ve durmaksızın çalışmayı, senede iki defa da tatile gitmeyi "planlarken", ben daha erken emekli olmayı, seyahat etmeyi ya da güneyde denize bakan bir evde yaşamayı "planlıyorum". Eşim "çok yaşlanınca çocuklar bizi yaşlılar evine koyarlar, ikimiz yanyana iki yatakta yatarız, ben seni arada bastonumla dürterim" derken ben "zeytin ağacımın altında benek benek ellerimle türk kahvemi yudumlarken, bir sürü torunumun bahçede oynayışını izlerim" diyorum. O derece farklıyız işte.. Ama bu sorun değil! Yoksa sorun mu?


Arkadaşım "ona aşık değilim, tutku yok, eve gelir gelmez ateşli bir şekilde öpüşmüyoruz" derken, ben "e bizde de yok, 10 senelik evlilik ve iki çocukla ne ateşli öpüşmesi, ancak gökyüzündeki tüm yıldızlar doğru açıyla sıralandığında.." diyorum içimden. O "iki senedir tango kursuna gidiyorum, bir defa bile gelip izlemedi beni" derken, ben "13 senedir blog yazıyorum, birkaç yazım yayınlandı, eşim yazdığım tek bir cümleyi bile okumadı.." diyorum ve yazmak kendi özel ilgi alanım, ona ne zaten, diye düşünüyorum..

"Kızgınım ona, kırgınım, bıkkınım da.." diyor, aslında zaman zaman ben de... Çünkü onun ardından 30 yaşımda, yaşamayı hiç düşünmediğim ve antipatik de bulduğum bir ülkeye göçtüm, onun arkadaşlarını istemediğim için kendi çevremi yaratana dek yalnız kaldım, ailemden, 25 senelik arkadaşlarımdan, oturmuş mesleğimden, kazandığım sosyal statüden uzak kaldım, hattâ anadilimi bile sadece blog yazarken ve kitap okurken kullanır hale geldim! Evet onun için çok şeyden ödün verdim ve o tam olarak nasıl hissettiğimi hiç anlamadı.. Birkaç hayalimi kendi hayali olmadığı gerekçesiyle unutturdu bana.. Ama kızsam da, kırılsam da, devam ettim. Kavga etmeden, tartışırken hiç sesimi yükseltmeden, kin tutmadan, küsmeden.. Yeri geldi içime attım, genelde de normalleştirdim, kabul ettim, seçimlerimden pişmanlık duymadım, geçmişe değil, ileriye baktım.... Bilmem yanlış mı yaptım..

Arkadaşım konuştukça, boşanma kararını ve gerekçelerini anlattıkça, "acaba korkuyor muyum?" dedim. İstemediğim bir hayatı yaşadığımı kendime itiraf etmekten ya da herşeye yeniden başlamaktan? Ben de aslında herkes gibi mutsuz muyum, evliliğim sorunlu mu? Yani herkes kadar rutin, herkes kadar "karşılıklı ilgi eksikliği", herkes kadar "zamanla yolların ayrılması" bizde de var. Herkes kadar biz de belli sorumluluklar ve görevlerin bağladığı bir sistem içinde beraber yaşıyoruz. Herkes kadar hayâl kırıklıkları, bıkkınlıklar bizde de oluyor. Peki nedir benim halâ bu evliliğe "mutsuz" diyemememin nedeni? Korku mu?


Düşündüm, hayır. Elimde mesleğim, eşimden bağımsız bu ülkede yaşama hakkım, defalarca farklı ülkelerde yeniden başladığım yaşamlardan kaynaklı özgüvenim.. Hayır, korkmuyorum. Boşanırsam da devam edeceğimi ve bir şekilde mutlu olacağımı da biliyorum. Boşanmalar zaten beni hiç korkutmamıştır.. Ama sanırım beni bu evlilikte tutan şu; "yeterince iyi". Yani daha ötesini düşünmemek, olduğuyla mutlu olmak. Genelde böyle biriyimdir, elindekiyle mutlu olan..

Boşanma kararını vermek bence çok kolay ve boşanıp devam etmek de, kişisel altyapın, yeteneklerin, sosyal desteğin, biraz da şansın ölçüsünde kolay sayılır. Mutlaka zor bir süreç, yadsımıyorum ama eninde sonunda ikinci bir şansa ve mutluluğa doğru yelken açma anlamına geliyor bence.. Boşanmayı olumsuz görmüyorum. Fakat açık söyleyeyim, bu kadar kolay vazgeçilmesini de sevmiyorum..

Arkadaşıma da bana kızacağını, onu anlamadığımı hatta bireyselliğine müdahale ettiğimi söyleyeceğini bile bile "bu kadar kolay vaz geçme" dedim. "sevgi varsa ki var dedin demin, o zaman uğraş, gerekiyorsa terapiye git, yapabiliyorsan ortak planlar hayaller amaçlar koy, seni mutsuz edenleri ilk etapta kendi içinde değiştirmeye çalış.. ". Uzun uzun baktı bana, ne düşündü bilmem, belki de bana açıldığı için pişman oldu.. Ama başka türlüsü de gelmedi elimden....

Belki de dünyanın en "sorunu görmemezliğe gelen" insanıyım. Bilmiyorum.

EKLEME: Bu yazıyı ve videoları demin gördüm ve çok hoşuma gittiği için ekliyorum :)
Ve Halil Cibran’ın yakınlık ve bağımsızlık üzerine düşünceleri için de buraya tık tık

13 Haziran 2020 Cumartesi

Yüzerken müzik dinlemek

Yazdığım yazıları sonradan değiştirmeyi sevmiyorum ama bu yazıda eksik kalmış bir şey vardı.. Yeniden dokunmam gerekti.

Koşarken müzik dinlemek, özellikle koşmaya yeni başlayan ve zorlananlar için motivasyon etkisi veriyor ama peki ya yüzerken? İtiraf edeyim, üç kış önce semtin halk havuzunda yüzerken ilk defa duyduğum müziğin dışarıdan değil de suyun altından geldiğini anladığımda, tam bir şaşkınlık yaşamıştım. Yüzmeyi falan bırakmış, kulvarın orta yerinde suda sırt üstü yatmış, kollarımı iki yana açmış, yüzümü göğe kaldırmış, kulaklarım suyun altından gelen müziğe dikkat kesilmiş, hafifçe çiseleyen kar taneleri yüzüme dokunduğu anda erirken, ben öylece kalakalmıştım. Muhteşem bir deneyimdi bu!

Bu kış boyunca, Corona vurana dek, neredeyse her sabah, çocukları okula bıraktıktan sonra işe gitmeden önce 1,5 saat yüzdüm. Yüzmeseydim (ve tabii yazmasaydım), bu kış geçmeyecek gibi gelmişti. Sonra Corona geldi ve hayat durdu tabii.

Fakat havuzların açık kısmı bu Pazartesi itibarıyla yeniden açıldı. Karlı havada yüzmeye alışmış bedenim, süreklilik ilkesini yitirince, 16 derecelik havada 27 derecelik havuzda yüzmeyi korkutucu bulsa da, biliyorum 3-4 lap sonra su sıcak bile gelecek. Üstelik su altındaki müzik yayını yüzücüleri motive etmek amacıyla elektronika'dan progressive rock ya da rock opera'dan Beethoven'ın sinirli nağmelerine, öyle coşkulu bir skalada seçiliyor. Kulaç kulaç yüzerken, bir yandan da müziğin ritmini yakalamak, hareketlerinde duyduğun müzikle bir olmak, sanki bedenine denk bir ısıda, sonsuzluğun boşluğunda dans etmek gibi..

Corona korkusu nedeniyle havuzların tenha olacağını da katarsak; karar verdim, sonunda yüzmeye geri dönüyorum! Tekrar tüm sıkıntımı kulaç kulaç suya boşaltacak, iç dengemi bulacağım.. Suya güveniyor, inanıyorum. Hele müziği olan suya, en çok!

11 Haziran 2020 Perşembe

Koşucu kafası (runner's high)

Koşmak istediğim zaman Muse dinlerim ya da emin değilim, belki sadece Muse dinlemek istediğimde koşuyorum. 8 aylık hamileyken bile bırakmamıştım ama geçen bahar bıraktım. Uzun süredir Muse dinlemiyorum. Simulation Theory 2018, yıl oldu 2020. Koşmuyorum. Nedenini de bilmiyorum..

Bazen hayata dair bir bıkkınlık duyuyor musunuz, siz de? Koşsam ne olacak, yazsam ne olacak..?

Bir sürü para bayılıp aldığım, dış sesi tamamen kesme özelliği nedeniyle her kuruşuna da değen Bose kulaklıklar bana bakıyor, ben onlara. Bu kulaklığı almamın tek amacı "iş amaçlı", "çünkü online terapi yapacaksam, teknolojiye yenilmemeliyim, danışanın tek bir kelimesini bile kaçırmamalıyım" olmamalıydı! Bu kulaklığın hayat amacı sadece çalışmak değil, eğlenmek olmalıydı! Oysa tek bir defa bile eğlenemedim, insanların sorunları yerine sevdiğim müziği dinlemedim! Nedenini, yine bilmiyorum..

Bu sabah mutfak radyomda birden Super Massive Black Hole çalmaya başlayınca, uzun zamandan sonra içimde çok güçlü bir koşma / Muse dinleme isteği belirdi. Koşanlar bilir, koşucu kafası (runner's high'ın tam çevirisini hâlâ oturtamadım) denen bir durum var. 15-20dk'dan sonra başlar, ani bir aydınlanma hissi, düşüncelerin berrâklaşması, uzun süredir göremediğin çözümlerin kafanda belirmesi, birden evrenin sırrını.. yok o kadar da değil tabii ama işte basit bir nörotransmitter mekânizmasından ibaret demek de istemiyorum. Fakat Muse ve koşmak o kadar içiçe geçmişti ki bir dönem, bir süre sonra ne zaman Muse dinlesem o "kafa"ya yakın hissetmeye de başlamıştım. Hani kokuların sizi alıp belli bir hatıranıza götürmesi gibi.

İşte yine Muse çalarken, birden uçtu aklım. Hayatımdaki terslikleri, endişelerimin kaynağını, nasıl değiştirmem gerektiğini birden açık seçik görüverdim. Sorun şu: ben yaşamak istiyorum! Dolu dolu yaşamak, hayatı uçlarına, sınırlarına, duvarlarına rağmen deneyimlemek istiyorum. Sevmek, sevilmek, insanlarla iletişim kurmak, onların içime dolmasına, bana bir şeyler katmasına izin vermek, merak etmek onları ve kendimi, anlamaya çalışmak. Evet hayattan istediğim tam olarak bu!

Kulaklığımı ve telefonumu kaptığım gibi koşmaya çıktım. Öyle iyi geldi ki..
Kendime not: Erteleme şu hayatı C.!

Photo by Seoyeon Choi on Unsplash

10 Haziran 2020 Çarşamba

Tüm Kâinat ve bir adım daha..

Bu yazıyı, bu gece, bu bloğa katmak istedim. Değeri ve yazma hikâyem bende saklı. Silmiştim yanlışlıkla, çok üzülmüş, sormuştum "saklayan olabilir mi?" diye. Hissetmiştim, bir yerden mutlaka çıkacak ama nereden? Sevgili A. bulup yolladı ve beni çok mutlu etti. Ona dedim ki: "dile benden ne dilersen".. O da tevazu gösterdi, "bunca yıldır tanıyorum seni, mutlu olmana sevindim" dedi. Beni düşündürdü, sadece yazılarıyla birini tanımak mümkün mü? 

*

Şunu dinlemek istersin belki okurken. Çünkü ben de yazarken..

Tan vakti.

Bakmaya kıyamadığım bir kiraz ağacı, tam köşede. Uyanır uyanmaz, tül perdeleri aralayıp ilk iş onu görebilirim. Elimi uzatsam dokunacak kadar yakın.

Ufacık bir çocukken, gecenin karanlığından değil de gölgelerinden korktuğum için; ananemle koyun koyuna yatar, buz gibi ayak parmaklarımı onun sıcacık bacaklarının arasına sokar, tesbih böceği gibi kıvrılırdım. Ananem bana "seni çok seviyorum" dediğinde, "ne kadar çok?" diye sorar ve defalarca duymaktan bıkmadığım, beni her sefer ikna eden o sihirli cümleyi duymadan uykuya düşmek istemezdim. "Tüm kâinatı yürüyüp bitirip bir adım daha atarsan, tam o kadar işte!" derdi, yumuşacık, geceyi kadife gibi örten sesiyle..

Elimi uzatsam, dokunacak kadar yakın..
Uzatsam?

Kuşluk Vakti.

"Kırlangıçlar geldi mi?" diye sordum babama. Cevap vermedi. Yoğundur ya da bahçededir bu saatte. Nedense kırlangıçların gelip gelmediği birden hayatî bir önem taşıdı, kalbim çarpmaya başladı. Sorabileceğim başka kim var? Kim bilebilir bu kadar elzem bir durumu?

Bilebileceğini düşündüğüm diğer kişiye yazamadım. Gözlerimi göğe kaldırıp "Beni sevmekten neden vaz geçtin?" demek istedim ya da "Eloi eloi lama sabachthani?". Hangisi uygun bilemediğim için, ya da beni hâlâ seviyor olabileceği ihtimalini yedekte tutmak istediğim için, vazgeçtim..

Ben bu karışık düşüncelerimin hemzemininde dalgın ve boş gözlerle, hiç bir şeyin olmamasını ve bitmemesini beklerken, önümden hızlı trenler gibi geçen gidenler oldu.

Durmaksızın Pessoa okuyorum. "A little larger than the entire universe" Toplu şiirleri. Türkçe'ye çevirildi mi bilmiyorum. Çevirilse; keşke "Tüm kâinat ve bir adım daha....." diye..... 

Rastlantılar..... Aslında bilinçsiz seçimlerimiz. 


Kızıl saatler.

Babamdan cevap geldi: "Hayır, henüz gelmediler. Ama yakındır.." Rahatladım. Uykuya düşmeden önce, Pessoa’yı diğer kalemdaşlarının arasına, konsolun üzerinde yükselmekte olan kulenin en üstüne bıraktım. Ayaklarım sıcak ve güvenli bir yerde...

*

Fotoğraflar: Benim ve Pessoa'nın Lizbon'u; neredeyse 100 yıl arayla.. 

İlk paragraftaki sorunun cevabına gelince; mümkün bence.. Yazanla okuyan arasında "tüm kâinat ve bir adım" olduğu sürece, mümkün.

7 Haziran 2020 Pazar

Gizli depresyon nedir?

Yazıp yazıp silmeler, blogları kapatmalar, mutsuz değilim ama mutlu da değilim söylevleri çoğaldı bir süredir. Gizli depresyon ya da günlük yaşamında işlevselliğini koruyan, duygu durumunu genellikle sabit tutmayı başaran, dışarıdan bakıldığında "pek de bir şeyi yok" diyebileceğimiz insanların yaşadığı bir tür depresyon sinsi adımlarını aramızda hissettiriyor.. Dönem dönem ben de yaşadığım için, bu konuda yazmadan geçemedim. Klinikte, evde ya da sevdiğimiz insanlar için bir dost / seven olarak yaptıklarımızı yazmak istedim.

Depresyon "hiç yok" ya da "çok ağır düzeyde var" arasında derecelendirilen bir hastalık. Dolayısıyla hepimizin dönem dönem yaşadığı melankoli ve depresif ruh halinden başlayıp, kişinin kendini yoketmeyi yani intiharı (ya da başkasına zarar vermeyi) tek çıkış olarak gördüğü noktaya dek, klinik anlamda derecelendirmemiz mümkün. Melankoli ve depresif ruh hali tamamen normal olsa da, bizim klinike belirli kıstaslara uygun olarak saptadığımız ve tedavi / rehberlik gerektiren depresyon ile "gizli depresyon"un farkı ise şu: gizli depresyon aslında dışarıdan hiç belirti vermeden "çok ağır" geçiriliyor olabilir ve bu nedenle hayati tehlikesi vardır.

Bazen kişi çok ağır bir depresyon geçirse bile, bazı savunma mekanizmaları, adaptasyon yeteneği ve zekası ile bazen bunu saklamayı ya da yokmuş gibi davranmayı başarabiliyor ve normal işine gidip geliyor, sosyal yaşamını sürdürüyor, hattâ bir ölçüde keyif aldığını bile iddia ediyor olabilir. Bu keyif dönemleri manik dönemden farklıdır, kişide taşkın ruh halleri görülmez, sadece "mutlu ve huzurlu" olduğunu iddia eder. E peki sorun ne? İyi saklıyor, işini yapıyor, dıştan mutlu, ne diye deşiyorsunuz? Farkındalık yaratıp "tedaviye ikna etme" gerekli mi? Belki zamanla geçer?

Sorun şu: zamanla geçmiyor, gittikçe kalıplaşıyor ve bir önceki yazımda bahsettiğim allostatik yük, ani bir travma ya da beklenmedik bir tetikleyici kişiye birden yıkım getirebiliyor. Bazen de kişi yıkılmıyor, kişilik yapısı gereği karşısındaki kişileri "yıkmaya" başlıyor. Bu nedenle, terapi süreci şart ve tedavi isteği çoğunlukla kişinin kendisinden değil, çevresindekilerin talepleriyle başlıyor. Gizli depresyon malesef terapi sırasında "fark edilen" ya da "kabullenilen" bir sorun olabiliyor ve bu nedenle seans sayısı uzun sürebiliyor.

Terapiye ikna edemediğiniz yakınlarınıza ya da "ben terapi alacak düzeyde depresif değilim" diyorsanız ama "normal melankoli"den biraz daha farklı olduğunu hissediyorsanız, şunları yapabilirsiniz:

1). Kendinizi konu hakkında bilgilendirin. Doğru kaynak önemlidir. David Burns'ün "İyi Hissetmek" kitabı başlangıç düzeyinde fakat kolay okunan ve uygulanabilir örneklerle depresyonu ve nasıl başa çıkacağınızı çok güzel özetleyen bir kitaptır. Ayrıca depresyon hastalarının yakınlarına da öneriyorum.

2). Gizli depresyon hastaları insanlar arasında hüzünlü ya da mutsuz görünmezler ama çok yoğun bir "kendini suçlama, sorumlu görme, olayların akışını etkilediklerini düşünme" eğilimi vardır. "Bana bulaşan herkes mutsuz oluyor" ya da "eşim benim yüzümden mutsuz" gibi cümleler dikkatinizi çeksin. Çoğu gizli depresyon hastası, mutluluklarını ifade etmekte zorlanırlar (defalarca "çok güzelsin" dediğiniz bir kadın, size hep "hayır, sen öyle görüyorsun" derse mesela) ya da çok çabuk sinirlenme, parlama, ufak konuları uzun süre ısıtıp ısıtıp yeniden önünüze sürme huyları vardır. Bu küçük belirtilere dikkat ederseniz, karşınızdaki insana terapist olmadan da yardım etme şansınız yükselir.

3). Terapist olmadığınız için lütfen "sorunu çözmek için değil", "anlamak" için dinleyin. Karşınızdaki insan size açıldıysa, konu ne kadar değer yargılarınıza ters ya da sizin kendi kaygılarınızı arttıracak düzeyde olsa da, yargılamadan dinlemeye çalışın. Bu sayede, aslında derdini size açan insanın, sizin empatik yaklaşımınız sayesinde sorunu "anlatarak düşünmesine" kendi kendine çözmesine yardımcı olursunuz. Aynen bir dersi en iyi öğrenme yolunun başkasına anlatmak oluşu gibi.

4). "Bana ihtiyacın olursa lütfen ara" yerine "lütfen gece ya da gündüz, sıkıntın olduğunda ya da mesela doktora gitmek gerektiğini hissettiğinde beni şu telefondan ara, gelip seni götüreceğim" gibi daha "belirli, planlı" cümleler kurun. Ve lütfen onun aramasını beklemeden siz arayın, düzenli aralıklarla ve bazen karşınızdaki kişinin size sinirleneceğini, arama diyeceğini bile bile arayın, sorun. Fakat ne sıklıkta ve ne konuştuğunuza da dikkat edin, mesela her gün aramayın, aradığınızda da sadece "nasılsın nasılsın iyi misin" demek yerine, bugün neler yaptığını sorun, bir nevi çaktırmadan sosyal ve psikolojik hayatında neler olup bittiğini anlamaya çalışın. Bazen "bugün seni düşünüyordum" yazdığınız iki satırlık bir email bile o kişi için çok şey ifade edecektir.

5). Kişisel almayın! Bu çok önemli ve zor bir madde, çünkü karşımızdaki öfkeli ya da her dediğimize ters cevap veriyorsa, bir süre sonra "bunun benimle ne zoru var, bana neden böyle davranıyor?" gibi kendi kişisel endişe ve korkularımız, kendi sosyal psikolojik süreçlerimiz devreye girer. Karşınızdaki kişinin negatifliğini size yönelik almamak, bunun bir "hastalık" olduğunu düşünmek ve özellikle "ortada hiç bir şey yokken birden mutsuz olan" kişinin sizin yaptığınız ya da dediğiniz bir şey yüzünden böyle hissetmediğini bilmek, çok önemlidir.

6). Onunla beraber yapmaktan zevk aldığınız şeyleri yapmak için fırsat yaratın. Zorlamak değil ama gaz vermek, motivasyon vermek, dozunda bir yönlendirme genelde hafif depresyon süreçlerinde kişinin açılması için iyi gelir. Fakat lütfen birebir ilişki kurmaya, diğer insanlarla bir araya gelmeden başbaşa kalmaya özen gösterin. Depresyondaki kişilerin genelde "grup" süreçlerine tahammülleri yoktur, kendi içlerinde ya da çok küçük gruplarla olmak onları daha güvende hissettirir. Bazen küçük ritüeller ya da ufak incelikler de çok iyi gelebilir, meselâ "şimdi bir çay demleyeyim, beraber içelim" demek ya da sevdiği bir yemeği / içeceği alıp kapısına dayanmak (açmıyorsa kapısına bırakıp "yeniden uğrayacağım" diye ekleyerek mesaj atmak), özellikle kadınlar için, beraber yüz bakımı, erkekler tarafından ufak bir ayak masajı yapılması gibi bedensel temas da iyi gelebilmektedir. Özellikle ergenlikte bir çok danışanım "ailem artık bana hiç sarılmıyor öpmüyor" derdi, aile de "bizden uzak duruyor, öptürmüyor" derdi :) Sanırım problemi görebiliyoruz, bazen ergenleri yetişkin bedenindeki aklı karışık çocuklar olarak görmemiz ama bunu onlara çaktırmamamız gerekiyor ;)

7). Biz terapistlerin de asıl yaptığı "doğru soruları sormak", çok önemlidir. "sorun ne, neden mutsuzsun? haydi amaaan boşver gül geç, salla gitsin" yerine "nasılsın? ne oldu? ne yaparsak kendini daha iyi hissedersin?" gibi cümleler kullanın ve lütfen onun size söylediklerini "amaaan herkes böyle şeyler yaşıyor ve böyle hissediyor" diye hafife almayın, ona "kendini kötü hissettiğini anlıyorum, kötü hissetmen normal, belki beraber düşünebiliriz, bir çözüm bulabiliriz" gibi cümlelerle "kabul" ve "destek" verin.

8). Bazı durumlarda ne yaparsanız yapın, işe yaramayacağını da unutmayın. Özellikle ağır gizli depresyonlarda, kişinin savunma mekanizmaları çok güçlüdür. Bu durumda lütfen terapiye ikna etmek için "senin bir terapiste ihtiyacın var" diye dan diye konuya dalmayın. Onu ne kadar sevdiğinizi, önem verdiğinizi ve şu an içinde bulunduğu durumun kendisine zarar verdiğini, ilişkinizi ya da diğer ilişkilerini bozduğunu, yıktığını yumuşak ve sevgi dolu bir dille anlatın. "SEN" öznesi yerine "BEN" öznesiyle konuşun yani "ben çok üzülüyorum, ben korkuyorum" gibi. Bu günlerde insanların depresyondan çıkabilmesi için bir çok farklı yöntem olduğunu belirtin ve bu konuda birine danışmak isteyip istemediğini sorun. Güvendiğiniz ve işini iyi yaptığı belli olan, diplomaları ve referansları bulunan bir terapist araştırın ve önerin. İsterse onu götürebileceğinizi, dışarıda bekleyeceğinizi, eğer terapisti sevmezse devam etmek zorunda olmadığını özellikle ergenlere söylemek gerekecektir. Mutlaka sonu olumlu biten terapi hikayeleri anlatın, özendirin.

9). En önemlisi; bazı durumlarda kişi şaka yollu da olsa "öleyim de kurtulayım", "ben ölürsem herşey daha güzel olacak" ya da "aslında en güzel intihar yöntemi ..." falan gibi cümleler kurabilir. Lütfen bunları ciddiye alın ve paniklemeden, sakince, üstüne gidin, bu fikrin ne kadar gerçekçi olduğunu, planlama mı fantazi mi olduğunu lütfen anlayın, anlayamazsanız lütfen bir terapistten yardım isteyin. Başarılı intihar girişimleri ilk seferde olmuyor, genelde kişi defalarca bundan bahsetmiş, sorular sormuş, araştırmış ya da denemiş oluyor ama bazen de gizli depresyonda mesela, herşeyi kendine saklayabiliyor. Bu durumda, çok yoğun bir mutsuzluk dönemi sonrası birden gelen neşe, rahatlamışlık hissi ya da umursamazlık dönemi hissederseniz lütfen tetikte olun, bu dönem "intihara karar verildiği için üstünden bir yük kalkmış" dönemidir... Lütfen bir terapiste başvurun.

Yazan: Terapist C.

6 Haziran 2020 Cumartesi

5 vakit - 5 renk

Kuşluk vakti. Gökyüzünün rengi turuncu. Kurkuma (zerdeçal) ve tarçın serpilmiş bir kase yoğurtla güne başlamak. Portakalların sonuncusu, kayısının birincisi, mavi gözlü bir arı ile, ne güzel. Mutluluğun rengi sence ne? İçini ılık ılık ettiren; güneşin ilk ışıklarıyla, bir yerde hâlâ kalbi birbiri için atan iki aşığın "kavuniçi, hayır turuncu" diye tartıştığını düşünmek..


Öğlen. Mart başında paketten çıkardığım soğanları toprağa dikerken, paketin üzerindeki yazıya gülmüştüm; çünkü bilgiç paket bana "çiçekler Haziran'da çıkacak!" diyordu. İlk zambak, muhteşem bir mavi-mor, tam 1 Haziran'da açtı. Almanların otu, böceği bile disiplinli demek ki :) Öğlen çiçeklerin sayısı 5 olmuştu, mavi-mor'u doya doya gözlerime çektim. Sabrın, kavuşmanın rengiydi..


İkindi. Elimde aynı anda iki, üç kitap olduğu pek görülmüş şey değildir. Birini bitirmeden diğerine odaklanamam, aynı anda iki farklı dünyanın içine giremem, beceremem sanıyorum. Oysa ben de, herkes gibiyim artık, değil mi? Fakat Pessoa bitmiyor. Bitmesini istemediğim için uzattığımın farkında olarak, Portekiz'den biraz uzaklaşıyor, aynı zamanda bir başka büyük Latin Amerika yazarını, "Sevgili Borges"imi okuyorum. Onun rengi vuruyor duvarlara, mutfaktaki masaya, gökyüzüne. Borges; benim için bir sis perdesi ardından bakmak demek (giderek körleşmek, tüm ailenin kaderini senin de taşıyacağını en ufak yaşından itibaren bilerek ve buna rağmen yazmaya sevdalanarak..) İkindi boyunca dünyanın rengi gri..


Akşam. Şakır şakır yağmur bastırıyor birden. Yıllar öncesinden, uzun sürmüş bir günün akşamını düşünüyorum. Şemsiyesiz ve kaygısız yürüyüşümüzü, ıpıslak saçlarımı koklayışını, gözlerindeki tutkuyu özlüyorum. Dışarıda, arnavut kaldırımı sokakları "döğe döğe" yağan ve benim ıslanmayı göze alamadığım için camın gerisinden izlediğim yağmuru; özlüyorum. Ve birden "yavaşça yere bırakıyorum" elimdeki işi, düşüncelerimi, korkularımı. Olduğum halimle çıkıyorum yağmurun altına, yavaş yavaş yürümeye başlıyorum, yavaş yavaş yüzüme bir gülümseme yayılıyor, yavaş yavaş içimdeki tüm özlem diniyor, yeniden kuş cıvıltıları sarıyor dört bir yanımı. Bileğime taktıklarım gibi, rengârenk oluyorum.


Ve gece. "Simsiyah bir gecede pırıl pırıl parlayan yıldızlar gibisin" demişti. Kim demişti, bana mı denmişti, ben ona mı demiştim, o kadar uzun zaman oldu ki... Hatırlayamıyorum. Ve bu beni korkutuyor; yaşadığımız anların günün birinde unutulacak kadar uzakta kalacağını düşünmek, beni üzüyor. Aynen bizden önce yaşamış milyarlarca insanın hissettikleri, tutkuları, hırsları gibi, günün birinde bizden de tek bir an kalmayacak olması; beni çok düşündürüyor......


Dünya son zamanlarda siyah hissediliyor. Oysa renkleriyle ve farklılıklarıyla güzel.. Siyah olmasa beyazın anlamı, mor olmasa sarının anlamı kalmaz. Her şey aksi var olduğu zaman anlam kazanıyor. Alain de Botton'un (aslında Winnicott'dan esinlendiği) çok sevdiğim bir sözü vardır: "çocuklar sevgiyi ancak ilk defa anneleri onlara kızdığı için sevgisiz kaldıklarında anlayabilirler" diye.. Zorluklar olmazsa, mutluluklar anlaşılmıyor.

Nedir bu ötekileştirme, üstünlük kurmaya çalışma? Kendinden şüphe duymak, kendin dışında kimseyi sevememek dışında, nedir..?! Orada siyah beyaz, burada mülteci, kadın, farklı mezhep.. Herkes tabloda sadece (ve iyi ki) bir renk iken..?

3 Haziran 2020 Çarşamba

İmkânsız aşklar fesleğenler

Tüm fesleğenler gibi başladı hikâyesi. Koyu yeşil ve organik. Ama onu farklı kılan; benim ona karşı, onu ilk gördüğümde hissettiğim aşktı. Birçok benzerleri arasından onu seçmemin nedenini tam açıklayamam; fakat uzunca bir süre ufak yapraklarına hiç dokunmadan izledim, köklerinin derinliğini merak ettim. Bulunduğu kabın ona küçük geldiği, bundan rahatsızlık duyduğu ama en nihayetinde ufak bir bitki yaşamına hapsolduğu gerçeğini de değiştiremeyeceği belliydi. Yine de sevdim onu, aradığım tam olarak oydu.

İlk defa yapraklarına dokunduğumda, kalbim pır pır etti. Tam tahmin ettiğim gibi muhteşem bir kokusu vardı ve tüm evren bu güçlü kokunun ardında kaldı. Renkler daha bir koyulaştı, sesler anlam kazandı, güneş sanki daha fazla ısıtmaya başladı. Oysa o sabah, onu almaya karar vermeden önce, renkler de kokular da eksik ya da silik gelmemişti hiç. Sahip olmadığım bir fesleğenin eksikliğinin bile bilincinde değildim.

Eve getirdiğim gibi saksısını değiştirdim, kökleri tahminimden daha kısa ve kırılgan gözüktü gözüme. Aldırmadım. Nasılsa yetişir, gürleşir dedim. Önümüzde koca bir yaz vardı, güneşin sevecen kollarında, bahçe masasının üstünde, şipşirin, sapsarı bir saksıdaydı. Suyu her akşam serinliğinde tam ihtiyacını karşılayacak kadar veriliyordu. Daha ne isteyebilirdi?

Fakat günler geçtikçe, o canlı koyu yeşil yapraklar sararmaya, boyunlarını eğmeye başladı. Güneşten olabilir diye gölgeye aldım. Kuşlar, böcek ve kelebeklerden korumak için masa üstünde, her an gözüm üstünde olacak şekilde tuttum. Konuştum, “neden?” diye bile sordum. Olmadı. Günden güne cılızlaştı, kurudu, yaprakları seyreldi.

“Sen fesleğeni sevdiysen, fesleğenin de seni sevmesi şart mı?” diyen oldu. “Bu coğrafyanın bitkisi değil, ona muhabbet lazım, üşür” diyen oldu. Orasını burasını kırpmamı isteyen, hattâ “sana fesleğen mi yok, at yenisini al” diyen bile oldu. Yalan yok, onun kırılgan suskunluğuna daha fazla dayanamadığım bir gün elimde yepyeni, yemyeşil bir fesleğenle gelip, hırsla yeni fesleğeni aşk kırmızısı bir saksıyla tam yanına koyduğum dahi oldu. Ama aklım fikrim, hep onda kaldı. Yeni gelen fesleğeni kısa sürede salatalara, yemeklere boca edip tükettim. Ve beş cılız kökten müteşekkil fesleğenle yeniden başbaşa kaldık.


Onu kesip atamamamı anlamak zordu. Ölümlü bir canlıya, süreli ve sınırlı oluşu baştan belli bir ilişkiye bunca bağlanmam bana da tuhaf gelmişti doğrusu. Tüm bitkilerim arasında ona bu kadar ehemmiyet vermem, özenmem, onda kendimden birşeyler bulmam, ölümlü ve sonlu bir canlıdan, hele ki bu kadar saksısı içinde hapsolmuş, kendi sınırlarını yıkmaktan aciz, kendi halinde yaşayan bir canlıdan, karşılıklı sevgi ve emek beklemek de neydi? Utanmadım; bir de onu suçladım. “Sana herşeyi veriyorum, neden karşılık vermiyorsun? Senden tek beklediğim senin de beni sevdiğini göstermen” diye bağırdım bile.

Tepki vermedi tabii. Kurumaya, günden güne cılızlaşmaya devam etti sadece. Ah canım ne acıdı, ah umudun tükenişi, içinde kalan özlem. Bunu kendime neden yaptığımı soran ve hattâ “Bu; çaresizce sevmektir, güçsüzlüktür” diyen bile çıktı.

Fakat.. Elimde değil, ben böyle seviyorum. Ben buyum. Ben fesleğeni seven, onu yaşatmak için uğraşan, sonunda elinde tek bir tane cılız dal kalmış olan o kadınım. Elimde değil; ben umuda inanıyorum.. Salağın biriyim ama umudumu da yitirmek istemiyorum..

Tüm kuruyan dalları temizledim, yeni ve deniz mavisi bir saksıya aldım fesleğenden bana kalan tek dalı. Masamın üstüne koydum. Nerede yanlış yaptığımı bilmediğim için, bu tek cılız dalı yaşatmamın da mümkün olmadığını bilerek.. Aldım karşıma ve “olsun, sen beni sevmesen de, ben seni çok sevdim, sınırsız ve köksüz sevdim, sevmeye de devam ediyorum. Bunca sevgim de yetmeyecekse seni hayata bağlamaya.. Demek ki sorun bende değil sendeymiş” dedim.


Şimdi bekliyorum. O cılız daldan bir mucize, yeniden koyu yeşil yapraklar, tüm dünyayı güzelleştirem o mis gibi kokuyu bekliyorum. Çaresizlik değil, delilik de değil, sanırım inanç. Ya da olabilecek şeyin büyüklüğü, hayâli karşısında duyulan bir his sadece..

Hamiş. Bu da ufak bir botanik aşk hikâyesi :)) 🌿 Hayır başlık hiç de “paramparça aşklar köpekler” filmini anımsatmıyor.. Ve ayrıca tuhaf da değil; Leon’daki Mathilda’nın saksı bitkisine duyduğu bağlılığı, The Great Gatsby’deki hafızalara kazınan sahneyi de unutmamalı.