18 Kasım 2020 Çarşamba

Biraz ara..


Kusura bakmayın ben pek iyi hissetmiyorum.. 
Bazı ciddi fiziksel problemler yaşadığım için, moralim bozuk. Bir süre kendimi fiziksel ve psikolojik anlamda kişisel bakıma aldım. 

Bu süreçte blogları okumayacağım ve kendim de yazmazsam ve sosyal medya hesaplarımı da (facebook, instagram) tamamen silersem, yani bir süre sadece analog yaşamayı başarırsam, eskisi gibi, çocukluğumuzdaki gibi, belki iyi gelir diye düşündüm. Umarım iyi gelir.

Sadece emailim ve whatsapp numaram açık, önemli bir durum olursa oradan ulaşabilirsiniz. 

Hoşça kalın. 

8 Kasım 2020 Pazar

Savaşçının ölümü

1926'da doğmuş olan herkes gibi, o da bir savaşçıydı.. Bunu bu sabah düşündüm. Dün gece saat 2'de hastaneden aradıkları zaman, dilimin ucuna bu cümle geldi. 

Son bir haftadır kalp ve böbrek yetmezliğine bağlı olarak, kendi ciğerleri içindeki denizde boğulmasın diye, hastanedeydi. Corona nedeniyle sadece oğlu, o da günde bir saat yanında oturabiliyordu; ilk evliliğinden olan, bizden 15 yaş büyük kızlarına bile izin verilmemişti. Bir tek oğul. Baba ve oğul. Oysa son günlerini hep istediği gibi, aileyle kuşatılmış olarak geçirebilseydi.. Corona bunu bile elimizden aldı. Veda etmeyi bile.

Dün sabah da F. ile yine birlikte oturmuşlar, şakalaşmışlar, izin süresi bitince de bu sabah yeniden bir araya gelmek üzere sözleşip ayrılmışlar. Ardından el sallamış, sonra birden C.'yi öp benim için demiş. Gülümsemiş. Adımı andığında hep gülümserdi..

Şimdi onu düşünüyorum. Hatalarıyla, sevaplarıyla, insan olarak geride bıraktıklarıyla, bize kattıklarıyla. Ondan dünya üzerinde kalanlar 3 çocuk, 6 torun, 1 torun çocuğu, şehrin çeşitli yerlerine dağılmış 15 bina, 3 fabrika, 1 toplu konut, kimi geçen yüzyıla ait, çoğu biz daha doğmadan çekilmiş bir sürü fotoğraf. Bazılarında alplerin tepelerinde gülümseyerek bakıyor objektife, bazılarında üstü çıplak, altında sadece edep yerlerini örten bir havluyla (ki kendisinin en çok beğendiği fotoğrafı da budur) muzurluk yapan enerji dolu sarışın mavi gözlü bir genç adam, birisinde tüm aileyi çevresine toplamış (ben de çaprazında) kameraya doğru keyifle birasını kaldırmış, saçları pamuk gibi beyaz.... 94 senelik yaşamın fotoğraf karelerine yansıyan halleri.


Doğduğu kasaba savaştan sonra Polonya sınırına dahil olduğu için "ben bu ailenin ilk göçebesiyim, siz hepiniz sonradan geldiniz" diye takılır bize. Tek kelime İngilizce bilmeden Afrika dahil bir çok dünya ülkesini dolaşmış, iki evlilik ve iki boşanma yaşamış ve 55'ten bir yaş büyük olmaması kaydıyla kadınlara hala hayran olduğunu her fırsatta dile getiren bu adam, son günlerine dek zehir gibi çalışan aklıyla, ne bileyim, mesela Nkusi nehri'nin Kongo'da mı Uganda'da mı göle döküldüğünü benden çok daha hızlı şekilde bildiği için bile, beni haddinden çok etkilemiştir.. 

Beni ilk gördüğünde, iki eliyle havada 90-60-90 ölçüleri çizip sonra İtalyanların sıkça yaptıkları gibi tek elinin tüm parmak uçlarını bir araya getirip öperek "bellissima!" diye bağırmış ve hepimizi güldürmüş, benimse yanaklarımın kızarmasına neden olmuştu. Onu sırf bu buz gibi kültürdeki akıl almaz sıcaklığı için bile çok sevebilirdim, sevdim de..... Ailede en çok sevdiğim, kendi "güneyliliğime" en yakın bulduğum insan oldu. Hatta tek insan.

O katılmam "icap eden" ve bitmek bilmeyen uzun, gürültülü ve sıkıcı aile toplantılarında, masanın altından bana hışır hışır paketli ufak çikolatalar verip göz kırpması ya da geçen Mart'ta ilk hastaneye kaldırıldığı gün ziyaret ettiğimde "sen... çok farklısın, sen bizdensin!" deyişi.... Ait olamadığım bir coğrafyada bana hep evde olma hissi verdi.

Ve onu görmemize izin verilen son gün..... Dalgalar onu yutmak üzereyken, kayığımda oturup izlemek dışında elimden hiç bir şey gelmiyor. 94 senelik bir ömür. 94 sene savaşmış bir beden, hâlâ savaşıyor. Hiç bir makinaya bağlı değil. Boncuk gibi masmavi gözleri ara sıra açılıp her birimizin yüzünde dolaşıyor. Bana geldiğinde yumuşuyor bakışları, nemleniyor göz kapakları, hissediyorum "bizim köye gidiyorum, korkma" deyişini. Yine de savaşıyor, yine de tatlı geliyor o nefes; o serin sonbahar havasını hafifçe ciğerlerine çekmek, usul usul geri vermek. 

"Dakikada 35 defa atıyor kalbi..." diyor beyazlar içindeki genç doktor. Çok değil, sadece 94 sene önce, minicik bir bebekken dakikada 135 defa atan kalbi...... Yorgun. Böbrekleri artık çalışmıyor. Bir zamanlar çok güzel kadınların incecik bellerini kavramış güzel elleri, dans pistlerinin tozunu dumanına katmış zarif ayakları, artık vücuduna yabancı, yük gibi birer uzuv. Kadınların güzel başlarını yasladıkları, kendilerini güvende hissettikleri geniş göğsü, yavaş yavaş, adeta ürkekçe inip kalkıyor. 

Hayattaki tüm savaşlarını vermiş, kuşandığı zırhını çıkarıp yanındaki sandalyeye koymuş, sadece beyaz içliğiyle sıcak yatağında sonsuz bir uykuya dalmak üzere olan bir adamın koza-bedeni bu. Yakında terk edeceği, kimsenin bilmediği yeni bir gerçekliğe uçup gideceği bir kıyafet sadece. Onun gerçekte kim olduğu ise, bizlerde saklı.. Bir gülüşte, bir sözde, köşesinden sararmaya başlayan bir hatırada... Çok yakında, 35...25...15...5...1 atım daha zorla ve usulca duruverecek kalbi. Tüm savaşlar bitecek, yenilgiler ve zaferler önemini yitirecek.

Savaşçı; bizleri geride, cevapsız sorularımızla başbaşa bırakıp, uçup gidecek....

* Opa, 08.11.2020 tarihinde aramızdan ayrıldı........

30 Ekim 2020 Cuma

Üç evin hikâyesi - 2 (REVİZE)

 

DÜZELTME: Yayınladıktan hemen sonra pişman olduğum bazı yazılar var. Yayınla düğmesine basmadan önce düşünmeyi öğrenmem gerektiğini yeniden fark ettiğim. Bu da onlardan biriydi. Geri çektim, çok uzun düşündüm, kusmak istedim ve sonra bu aşağıdaki satırlar geldi: 

Ortanca evin, adı denizden gelen mavi evin hikâyesi, tahmin ettiğiniz gibi, aslında benim hikâyem. 

Üniversite ve çifte kavrulmuş yüksek lisanslarımı dereceyle bitirip, "e şimdi?" noktasında, hayattan bir sene çalıp seyahat ettiğimi biliyorsunuz (her fırsatta yazmamın nedeni; yaşamımın en güzel senesi olduğu, gerçekten yaşadığımı hissettiğim belki de tek senesi olduğunu unutmamak için). Fakat zaman bitti, ayırdığım para bitti, açıkcası yoruldum da; devamlı aynı tarz seyyah insanlarla, sokakları, hattâ Tolstoy'un değimiyle mutlulukları bile birbirine benzemeye başlayan "az gidilmiş" yerlerden yoruldum ve eve döndüm. Döndüğümde ev aynı evdi ama ben aynı kişi değildim. Fakat önümde "yazılmış" bir yol vardı; okumuştum, gezmiştim, şimdi hayata kendimden birşeyler katma zamanıydı.. 

İlk olarak gül kurusu evde yaşamaya başladım. Kariyerime odaklandım, tamamen kendim için yaşamaya, yaşamımı tuğla tuğla örmeye başladım. Boş zamanımda ne istersem onu yaptım, kitaplar biriktirdim, sevgimi ev hayvanlarına verdim, çiçekler büyüttüm, çok mutluydum ama içten içe "bir şeyler eksik"ti. O noktada gül kurusu evden çıktım ve sarı eve geçtim. Anne oldum, yemekler pişirdim, kefir bile yaptım, penceremin önünde duranlar beni bir çorbayı gülümseyerek karıştırırken izlediler. Fakat yine "bir şeyler eksik"ti.. O noktada işte mavi eve taşındım. 

Bir yanda pembe evdeki bağımsız kadın olmanın, diğer yanda srı evde birilerine evlilik ve annelikle bağlanmanın her ikisi de ayrı güzeldi. Dışardan bakıldığında ikisi de muhteşemdi, evlerin içinde de sakin, huzurlu bir hava vardı ama benim içimde fırtınalar kopmaktaydı. O mavi evde tüm zamanımı yeniden flaneûr olduğum, özgür olduğum, kendim olduğum hayâlini geliştirerek geçiriyordum. Mavi evde yazıyordum (yazı benim için, bana sıkıca sarılan, yanağını yanağıma dayayıp usulca hikâyeler anlatan bir sevgiliydi, sembolik), mavi evde düşüncelerim, sorgulamalarım, hepsi aslında sadece kendimle olan kavgalarım bir hayat buluyordu. Fakat mavi evin sorunu da, diğer iki evin tam ortasında kalmış oluşu, sıkışmışlığıydı. Nefes alamıyordum bazen, orta ev olmasının tüm sıkıntısı, ışığın bile loş gelmesi bundandı..

Üç evde birden ve aynı anda, tek bir kadın olarak yaşıyorum ben.. Yıllardır yapıyorum bunu. Biliyorum benim gibi nice konaktan bozma müstakil evlerdeki bin farklı odada, yüz farklı role bölünmüş, her rolün de layığını verebilmek için koşturan kadın var.. 

Güneşli günlerde "ne çok iş başarıyorum tek başıma" derken, yağmurlu günlerde bu koşturma üstüme üstüme geliyor. Mavi eve daha çok kaçmaya, hatta kapıyı üstümden kilitleyip diğer iki eve bir daha asla uğramamaya niyet etmeye başlıyorum.. Fakat mavi ev de bana büyük geliyor. Sarı evden camdan sarkıyorlar "annneeee nerdesiiin", pembe evdeki başarı odaklı kadın "e yaz yaz kendine, sonuç?" diye sıkıştırıyor. Birine "geliyoruuum" diye bağırırken öbürüne "sonuç değil süreeeeç" diye laf anlatmaya çalışıyorum ve mavi evde, an'da kalmak bazen imkânsızlaşıyor! Pembe evin yalnızlığına özeniyorum ya da sarı evi ihmal ettiğim paranoyalarına gark oluyorum. Bir türlü yetemiyorum. Olmuyor. 

Ev işte, konaktan bozulmasaydı, belki herşey ve herkes bir arada ve yanımda olsaydı, destek mekanizmalarım 2500km ötemde olmasaydı, sevgilim yazdıklarımı okusaydı, pembe evdeki mükemmelliyetçi bi sussaydı......!

Of bilmiyorum ne olacak. Ne olacağım. 

*

Burada bitirdim yazıyı ve üç evin hikâyesini. Fakat bu beni çok yordu, ilk defa kendime bu kadar açık yaklaştığımı ve kendimi kendime bu kadar berrak yazdığımı düşünüyorum. Ve bu beni yordu. Nasıl geri güç toplarım inanın hiç bilmiyorum.. 

30.10.20 - C.

Fotoğraf Handan'a ait, kullanmama izin verdiği için teşekkürlerimle.

28 Ekim 2020 Çarşamba

Üç evin hikâyesi - 1


Dededen kalma büyük konağı ve uzun zamandır bakımsız kalmış iç bahçeyi yerle bir edip, üç kızına, omuzları birbirine değen üç müstakil ev yaptı, Hacı Muammer. Evlerin kabası yeni bitmişti ki, hepsi birbirinin aynısı gibi görünen ama dikkatli bakıldığında üç farklı kıymetli taşla süslenmiş, üç gümüş anahtarlık satın aldı ve anahtarlıkları sırayla kızların genç avuçlarına bırakırken verdiği mesaj açıktı: "üçünüz, hayat ne getirirse getirsin, omuzlarınız hep birbirinize destek, yan yana kalacaksınız!". 

Kızlar birbirlerine bakıp gülüştüler ve kıymetli taşlarla süslü anahtarlıkları avuç içlerinde sıkı sıkı tutup "elbette babacığım!" diye cevap verdiler. Hacı Muammer üç kızının da sırayla alnından öptü ve "güzel okuyun, hayırlı insanlar olun, kendi ayaklarınız üzerinde durmaya başladığınız gün anahtarlarınızı gelin benden alın" dedi.

Yıllar geçti. Kızlardan en büyüğü ve en erken gelişeni Yasemin, yuvadan da ilk uçanı oldu. Hacı Muammer'in gönlü pek de yana değildi bu erken evlilikten ama kızını kat kat danteller ve incilerle süslü bembeyaz gelinliğiyle görünce tüm kavgaları sona erdi. Kucakladı kızını ve körpecik avcuna bir anahtar bıraktı. "Kızım" dedi, "Bu ev artık senin. Fakat bu evi yuva yapacak olan da sensin". Yasemin o zamana dek bembeyaz olan evi yasemin sarısına boyattı, perdelerini kendi elleriyle işledi, cam önlerine saksı saksı cam güzelleri dikti, çeyizinden getirdiği nice ufak öteberiyle öteyi beriyi doldurdu. Kısa süre sonra evin odalarından çocuk sesleri, pencerelerinden yemek kokuları dağıldı sokağa doğru. Yasemin o yasemin renkli evde çocuklarını büyüttü, torunlarını sevdi, çok yaşlanıp elden ayaktan düştüğünde üst iki katın perdelerini sıkı sıkı çekip, odaları ve kaloriferleri tamamen kapatıp, giriş katındaki nohut oda bakla sofada, genelde pencereden dışarıyı izleyerek yaşadı, yaşlandı ve bir gece uykusunda huzur içinde öldü. Öldüğünde ondan geriye bir çok torun torba, ahretlik dostlar, ince el işi oyalar, danteller, güzelliği bugün bile geçerli örgü işler, defterler dolusu yemek tarifi (ki bunları günün birinde gelini Elif "annemin sofrası" diye kitaplaştırdı!) ve dosyalar dolusu fotoğraf kaldı. Yasemin rengi ev, Yasemin'in en küçük oğluna kaldı, o da satış konusunda diğer akrabalarla anlaşamadığı için "kentsel dönüşüm"ü beklemeye karar verdi.

Kızlardan en küçüğü Şebnem, ya da Hacı Muammer'in değimiyle "cingöz Şebnem" Yasemin'den çok farklı bir yaşam sürdü. Şebnem'in zekâsı daha ilkokul 1. sınıfta göze batmaya, öğretmenlerinin desteğiyle işlendikçe gelişmeye başladı ve zekâ ile çalışkanlık onu hayatta oldukça önemli bir mevkiiye getirdi. Hakime Hanım oldu bizim cingöz Şebnem. Öyle aşkla bağlıydı ki işine, ona aşkla bakan gözler olduysa da fark edemedi zamanında. Gelen kısmetleri beğenmedi, "ben işimle evliyim" diye reddetti. Zaten bu derece yükselen kadınlardan korkulan bir çevrede yaşıyordu; bir süre sonra, yaş aldıkça, hayırlı bir iş için gelen giden de azalmaya, kesilmeye başladı. Bu yaş dönümü Şebnem'i rahatlattı aslında çünkü Şebnem bağımsız yaşamayı istedi; ablasının üç çocuğu ve 8 torununun haftasonları kendi kapısına da dayanan hareketi ve gürültüsü yetiyordu ona. Çocuksuzluğu hissetmedi çünkü kadının "ürettiği" tek şeyin çocuk olmadığı, başka şeyleri de büyütebildiği bir ütopyaya inanıyordu. Hakime Hanım kitaplar biriktirdi, kısıtlı tatillerinde medeni dünyanın bilinen tüm başkentlerini ziyaret etti, resim yapmaktan ve sanat galerilerini gezmekten çok keyif aldı. Yaş haddinden (zorla) emekli edilene dek özveriyle çalıştı ve emekliliğinin daha ilk haftasonu (büyük ihtimâl sıkıntıdan) geçirdiği bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Vefatı çok satan tüm gazetelerin sayfalarına yansıdı ve cenazesinde devrin ileri gelen politikacıları görüntülendi. Onun ilk günkü gibi beyaz bıraktığı ev, Yasemin'in büyük oğlunun gelini tarafından kiralandı (gelin işteyken çocuklara babannelerinin bakması için de çok pratik olacaktı bu), ev hemen pembeye boyandı fakat ilk haftanın sonunda küçük torunun sprey boyayla cam altına "AMK Fenerliler" yazması, Kadıköy merkezde tam bir faciaya neden olmadan büyük dayı tarafından üstüne alçı atılarak önlendi. Büyük dayının evin orijinal pembe (geline göre gül kurusu) rengini bulması biraz zaman aldığı ve küçük oğlanın sağına soluna güven olmadığı için, o köşe öylece gri kaldı..

Gelelim ortadaki eve.... Adı denizden gelen, mavi eve.. O ev de, kardeşlerin ortancası, çiçeklerin ortancası, babasının ortanca gözdesi C.'ye aitti. Ama bu hikâyeyi boş geçmek, hızla geçmek olmaz! O nedenle, mavi evin ve C.'nin hikâyesi de bir sonraki yazıya kalsın izninizle.... ;)

* Fotoğraf Handan'a ait, kullanmama izin verdiği için teşekkürlerimle.

21 Ekim 2020 Çarşamba

yazasım..

Dün Derin'i yazdıktan dakikalar sonra içime bir sıkıntı düştü ve yazıyı sildim. Yazılarımı ve bazı hikâyelerimi siliyorum bu normal ama sildikten sonra bile kalan sıkıntı duygusu yeni ve tuhaftı. Benim ne zaman içim sıkılsa, bir nedeni çıkar. Bu sabah 9 gibi Ç.'den email aldım. "Derin'i okudum.." diyordu (halbuki emindim kimse okumadan sildiğime, kaldı ki Ç. okusun! Beni okuduğunu bile bilmediğim eski dost Ç..) "Derin'e ne olduğunu bilmiyorsun belli ki ve bunu sana yazmalı mıyım ben de onu bilmiyorum.." diye başlıyordu email. Tam bu cümle ile. Ve aslında o an anlamıştım Derin'in öldüğünü. Yine de okudum. Okudum okudum okudum...

Derin kendini öldürmüştü. Aşırı çekingenlik ve sosyal uyumsuzluk sandığımız şey, zamanla büyümüştü. Sosyal anksiyete bozukluğundan psikoza ağır bir süreç izlemiş ve Derin'i 2 sene önce - tuhaf bir şekilde, üstelik tam da bugünlerde - kaybetmiştik. Kendi seçimi ile. 

Daha önce intihar eden arkadaşlarım oldu. Mesleğim nedeniyle zaten alışık olduğum bir kavram intihar. Fakat yine hazırlıksız yakalandım. Bunca sene sonra Derin'i düşünmek, onu anlatma isteği, sonra bir sıkıntı ve sabaha Ç.nin emaili. 

Dedim ya, ben Derin'e hayrandım. 16 yaşımın tüm deli doluluğu içinde Derin, çok farklı bir "şey"di. Çok güzel bir kızdı bir kere. Gördüğüm en güzel kızdı sanırım. Ve kimseye benzemiyordu Derin. Tamam uyumsuzdu, aşırı içine kapanıktı, bazılarının dediği gibi sıkıcı ve tuhaftı ama bana göre "bulmaca" gibiydi; merak, anlama isteği, çözme isteğiydi. Belki de terapist olmamın nedenlerinden biridir Derin...... 

Ve ben bir hikâye yazdım. Oturdum 1,5 saat içinde yazdım bu aşağıdakini. Bu Derin'in hikâyesi değil. Ama bana bu hikâyeyi yazdıran Derin. Ondan bir şey kalsın istiyorum. Bu blogda.. Bu dünyada.. Bu yaşamda. Bu zor bir hikâye ve uzun bir hikâye ve düzeltilmeden tek seferde yazılmış bir hikâye. Okuması zor biliyorum ama okunmasa da, yazasım vardı.... Yazasım, çok fazlaydı. Öyle işte.......

*

ASU DEĞİL ASUMAN

BÖLÜM 1.

Dar, karanlık bir koridorun sonuna varıp, açmak için davrandığımda elime ağır gelen kalın tahta kapıyla mücadelemi görünce, gülümseyerek "ses geçirmemesi için özel yaptırıldı ama insan geçirmiyor" dedi. Elimde olmadan ben de gülümsedim. 60larında, gümüş rengi saçları boynuna kıvrık küt kesilmiş. Beklediğim şekilde, gözlüklü. Beklemediğim şekilde, sıcak ve yumuşak bir kadın. Benim 7. terapistim. Daha doğrusu, benimle ne yapacağını bilemeyen son terapistimin "Revnak Hanım'a yönlendirmek istiyorum seni Asu, durumun konusunda benden çok daha deneyimlidir kendisi. Ayrıca seveceğini, benden daha rahat açılacağını düşünüyorum. Senin için daha yararlı olacaktır" diyerek beni bir top gibi fırlattığı son kale.

Yıllardır tek bir arpa boyu kadar yol katedemediğim terapi serüvenimde, evet, son kalem. Bunu kimseye söylemedim henüz ama yoruldum artık. Revnak hanım, Sümbül hanım ya da Siklamen Bey, umurumda değil artık. Tükendim.

Yıllardır koymadıkları teşhis kalmadı. Depresyonla başladık herkes gibi. Sonra o dönemin modası bipolar bozukluğa döndük. Oradan bir dönem şizoid kişilik üzerinden uçarak, en son - büyük harflerle elbet - Borderline (Sınırda) Kişilik Bozukluğu, mutlaka parantez içinde küçük harfle "tanımlanmamış alt tip" teşhisine konduk. Hepimiz birlikte, terapistlerim, psikiyatrlarım, ailem, dönem dönem hayatıma giren çıkanlar ve.... en son da ben. Kendim. Asuman. Kısaca Asu. Çünkü adımı söylemek bile, zaman kaybı...

Revnak Hanım'a neden geldiğimi bilmiyorum. Kararımı vermiştim aslında. Bıkmıştım artık hepsi birbirinin aynı ve gittikçe daha koyu bir griye dönüşen sabahları beklemekten. Sanırım merak. Adı, çocukluğumdan sıcak ve yumuşak birşeyi hatırlattığı için, bu adı taşıyan kadını merak ettiğim için.

Revnak Hanım, işini iyi yapan - ya da tüm parasını orijinal bir Eames koltuğuna yatırmakta bir tuhaflık görmeyen, ya da ne fark eder, her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu? - tüm terapistler gibi, paranın alabileceği en "brand" tasarımlara sahip ofisinin orta yerindeki, birbirine kusursuz 45 derecelik açıyla konuşlanmış iki koltuktan üzerinde görünmez bir "danışan" yazanını, oturmam için eliyle bana gösterdi, diğerine de kendisi yerleşti. Yerleşir yerleşmez kollarını kavuşturan terapistlerden olmayışı hoşuma gitti. Açık bir kadın demek ki, beden dili, "konuş benimle" diyor. Üstelik bağırmadan, fısıldayarak..

10 senedir konuşuyorum.. Tamamı gözlüklü, bir kısmı top sakallı, bazısı topuzlu, çoğu düşünürken çenesiyle oynayan 6 terapistle sayısız saatler konuştum. Rengarenk ilaçlar yuttum, ana odaklanma meditasyonlarından, bilişsel davranışçı ödevlere, gözlerimi bir sağa bir sola oynatmak dışında bir işe yaramayan emdr tekniklerinden, anamı babamı didik didik ettiğimiz sonsuz uzunluktaki psikoanaliz seanslarına (ki çoğu simsiyah giyinen bu psikanalistler bence en eğlenceli olanlardı, en azından koltuk yerine divana uzanmanın rahatlığı oluyor, pahalı divanlarda sırtıma kıyak çektiğim, sınırsız lüksle kuşaltılmış rahatlama anlarını beleşe yaşayabiliyordum). Uyudum bile bazısında! Kısaca, gördüğünüz gibi, ailemin "yeter ki düzelmem" için akıttığı paranın üstüne uzanarak (ya da 45 dereceyle oturarak) yapılabilecek herşeyi denedim. Revnak Hanım'ın tüm bunlardan sonra, bana daha başka ne sunabileceğini doğrusu merak ediyordum.

Eames koltuğuna ilk oturuşum değil elbet. Normal bir (elbet büyük harfle) Harvard Hukuk Profesörü'nden daha fazla zamanımı Eames koltuklarında geçirdim, bunu hak etmek içinse sadece delirdiğim düşünülürse, fena bir durum değil bu delilik bence. Ha bu arada delilik demeyelim lütfen, terapistlerin tamamı bu kelimeye alerjik reaksiyon veriyorlar. Uyum bozukluğu ya da yaşanılan sosyal yapıya ait olamamak dersek, rahatlıyorlar. Hissettiklerime en baştan "bir takım sıkıntılar" dediğimde ise, onlardan mutlusu yok. Nereden mi biliyorum, dedim ya, insan sağlığına yıllarını vermiş insanların divanlarında yıllarımı verdim. Analistleri analiz eden bir meta çalışma yapmış olmak isterdim, delirmekten daha kolay olurdu mutlaka..

Revnak Hanım bana bakıyor. Ben Revnak hanıma bakıyorum. Bir terapistin ilk cümlesi, bir romanın ilk cümlesi kadar önemli benim için. "Nedir rahatsızlığınız?" diyen çömezlerden tutun, bir el işareti ya da boğaz temizlemeyle beni konuşturmaya çalışanlara dek, neler gördüm. Artık en iyi giriş cümlesinin "buyrun... sizi dinliyorum" olduğunu düşünüyorum. Ama aynen romanlarda olduğu gibi, mükemmel bir giriş cümlesi, aramızdaki ilişkinin devamını garantileyemiyor. Bazı insanlara saatler boyu susmak dışında ne anlatabilir ki insan? Karşımda kendi susamayıp konuşmaya ya da benimle susmayı becermeye çalışırken esnemeye hatta uyuklamaya başlayan, aramızdaki sessizlikten duyduğu rahatsızlığı devamlı kıpırdanarak hatta "susmak için geldiyseniz, size ücretimin hiç de anımsanacak düzeyde olmadığını hatırlatmama izin verin, herhangi bir konuda konuşalım lütfen, aklınıza ne gelirse, açabilirsiniz, evet bekliyorum" diyip 45 dakika boyunca konuşmamı bekleyen.. Terapistler, tuhaf insanlar. İnsan bazen onların karşısındayken kendini normal bile hissedebiliyor.

Revnak Hanım. Evet.. Ağzını açtı. Bekliyoruz...

"Asuman mı Asu mu demeliyim, hangisini tercih edersiniz?" diyor birden. Beklemediğim bir soru, elimde olmadan kaşımı çattığımı hissediyorum. Elimi fark etmez anlamında hafifçe sallıyorum. "Genelde Asu derler". Bakışı, gözlerindeki merak ve ölçülü gülümsemesi değişmediği için, yeniden konuşmak zorunda hissediyorum: "Asuman derseniz aslında daha rahat hissederim".

Ve sonra ne oluyor bilmiyorum. Sonraki 50 dakika boyunca; Revnak Hanım, küt kesilmiş gümüş saçları, kenarı yeşilimsi kemik gözlüğü, ofisindeki afrika heykelciklerinin topluca ikea'dan alınmadığına beni ikna eden aynı tarz el işi ve otantik takıları, merino yününden grimsi boğazlı kazağı, siyah pantolonu, kolej tipi topuksuz sade ve cilalı ayakkabıları ve elindeki Legal Pad denen klasik sarı çizgili not defteri ile, sanırım beni bir şekilde içine alıyor. Ya da belki tam tersi, ben onu içime alıyorum. Ve haftalardır ilk kez, ofisinden çıkarken "belki de bu sefer...." diye düşünüyorum, "biri ne demek istediğimi anlayacak......"

BÖLÜM 2.

Tam bir hafta sonra, planladığımız ikinci seansıma gitmek üzere Ihlamur'daki evimden çıktığımda, bana kış ortasında oluşumuzu unutturacak denli ılık bir sonbahar havasıyla karşılaştım ve Revnak Hanım'ın Nişantaşı'ndaki ofisine kadar yürümeye karar verdim. Yol boyunca düşünceler aklımın içinde uçuştu, hatta bir ara "ben tek bir beden içindeki düşünceleri boşaltamazken, Revnak Hanım gün boyu bir çok danışanı ardı ardına dinledikten sonra aklını, kalbini boşaltmayı nasıl başarıyor ki?" diye bile düşündüm. Bir çok terapistin madde, alkol ya da az rastlanan tuhaf bağımlılıkları olduğunu, daha iyi terapistlerin ise koşu ya da kardio gibi ter ve dert attıran sporlar yaptığını, kendilerinden daha deneyimli bir terapiste içlerini döktüklerini ve buna da süpervizyon gibi süslü bir isim verdiklerini duymuştum ama Revnak hanım'ın uzmanlığında ve yaşında biri için bu seçenekler pek olası gelmedi bana. Birazdan gireceğim seansta bunu ona sormak istedim ama terapistler hakkınızda toplu iğne ucu kadar bile bir sır kalmadan herşeyi öğrenmek isterken, kendileri hakkında ser verip sır vermedikleri için, gereksiz geldi; vazgeçtim.

Revnak Hanım geçen haftaki seanstan sonra, üstümde tuhaf bir etki bırakmıştı doğrusu. Bir yanım ona güvenmeyi isterken, diğer yanım "neyine yarayacak ki? sen kararını çoktan verdin..." diyordu. Karar evet, sonu karanlık bir yola gireli çok olmuştu ve artık bu yolun bitmesini, karanlıkta el yordamıyla yürümeyi bırakmayı istiyordum. Tüm bu isteklerimin tek kelimelik karşılığı: İntihar-dı. Revnak hanım ilk seansta tüm iyi terapistlerin yapması gerektiği gibi,  intihar konusundaki düşüncelerimi sorup "yoklamıştı" beni, ben de "yok"lamıştım onu. Zaten "var" desem ne olacaktı, bir sonraki soruda takılacaktık; hayır henüz kesin bir planım yoktu, duruma bakacaktım.. Açık söyleyeyim, yılın ilk karını bekliyordum, bembeyaz pamuk gibi karın her yeri kaplamasını ve karın içinde kıpkırmızı bir nokta olarak yaşamımı sonlandırmayı.. Bunu düşünüyordum, bu düşünceyle oynamak hoşuma gidiyordu. Ama kahretsin ki, küresel ısınma nedeniyle en azından Şubat'ın ilk haftasını beklemem gerekecekti ve henüz Aralık ortasındaydık. Önümüzdeki 1,5 ay süresince her hafta yani toplamda 6 seans daha demekti bu; şu Revnak Hanım'ı biraz incelemek ve Eames koltuğunda biraz vakit geçirmek için bir fırsat; neden olmasın ki?

Tüm bu düşüncelerin seline kapılarak, Ihlamur'dan Nişantaşı'na bir inip bir çıktığın tuhaf tepelerden hızla geçerek ofise girdim, koltuğa oturdum ve Revnak Hanım'ın sözü açmasını bekledim. Oysa Revnak hanım kalkıp pencereyi açtı, odaya ılık sonbahar havası hakim olurken de birden bana dönüp: "işte karşımızda İstanbul'un akılalmaz saçmalıklarından biri daha; üzerinde bir tane bile sakız ağacı olmayan "Sakızağacı Sokak"! Üstelik bu coğrafyada yetişmez de bu meret, "işimiz gücümüz hayâlcilik.. Memlekette bu kadar çok şair olmasına şaşmamalı" dedi. Sonra sakince gülümseyerek koltuğuna oturdu ve "Hayâl kurar mısın, Asuman?" diye sordu.


Hayâllerim? Vardı elbet. Bir zamanlar.. Hastalığımın ilk yıllarında, deli gibi aşık olduğum, gözlerine bakarken uçsuz bucaksız hayâllere dalabildiğim bir adam vardı mesela. Neydi adı Murat mıydı, Mehmet mi? Önü topu üç hafta birlikte olduk çünkü benim manik dönemlerden depresif dönemlere ani iniş çıkışlarıma ancak bu kadar dayanabildi Mustafa. Ama ne deli gibi bir aşktı o üç hafta! Aşkın kendisine delilik derler ama deli birinin aşkı, gerçek bir hikaye oluyor. Ya da trajedi, emin değilim.

Üç hafta boyunca eve kapandık, yataktan dahi çıkmadık Mazhar'la. Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz sevişmekti, sonra Mahir çayı koyardı, ben duşa koşardım. Memduh kahvaltımı yatağıma getirir, kitabımı elime tutuşturur, kendi de yazmakta olduğu romana dalar giderdi. Ah nasıl izlerdim onun tıkır tıkır çalışmasını, aklım durmaz, o dursa ellerim durmaz, adamı tam oracıkta ayartırdım yeniden. Öğlene dek böyle.. Sonra işe giderdi o. E insan sadece yazmakla kazanamıyor hayatını, illâ ki bir işin de olacak paralel; değil mi? Yoksa gerçek yazarların hiç birinin ikinci işinin olmaması mıydı sorun? Bilmiyorum ama Melih'in işe gitmesi gerkiyordu...

O gidince, ortalığı topluyor ve onu özlemeye başlıyordum. Sonra yapmam gereken metin çevirilerine dalıyor, iki üç saat duraksız çalışıyor ve sonra daha büyük bir özlemle pencere önünde oturarak, elimde kahve, onu bekliyordum. Biraz gecikse aklıma kanlı trafik kazası sahneleri ya da daha beteri, karısına geri dönmeye karar verdiğini kısacık bir sms ile haber verip beni terk ettiği falan geliyordu aklıma. Öyle üstüme üstüme geliyordu ki bu düşünceler, sonunda dayanamıyor, koşarak yatağa giriyor, yorganın altına gizleniyor, o gelene dek başımı çıkarmıyordum dışarıdaki tekinsiz dünyaya. O geldiğinde beni bu şekilde buluyor, nedensiz ağlamalarıma anlam veremiyor, buna dengesizlik diyordu. Ve bir gün "hastasın sen" dedi, çıktı gitti....

O gittikten kısa süre sonra, bana günlerdir ulaşamayan ailemin evime yaptığı "Geleneksel 1. Ihlamur Çıkartması" yaşandı. Evin ya da benim (hangisi bugün bile emin değilim) halimi beğenmeyen annemin zoruyla ilk terapistimle tanıştım. Adamın adı: Murat! Yoksa Mehmet miydi, bilmiyorum. Ama danışan-terapist karşıt transferansı mı ne diyorlarmış, ona yakalandık. Kaliteli meşeden masasının üstünde benimle sevişmeyi gayet etik bulan Mustafa'nın aslında iddia ettiği gibi doktor değil sadece bir kişisel gelişimci ve üstelik erken boşalma sorunu olduğu anlaşılınca (sanırım sırası ters oldu bu anlaşılmaların), apar topar seanslar yarım bırakıldı, Muammer Türk Psikologlar Derneği'ne şikayet edildi, dernek "yaşam koçlarının hizmet alanları dışında olduğu gerekçesiyle bir şey yapamayacağını" belirtti. Macit aynı ofisinde hiç bir şey değişmeden çalışmaya devam etti, bense yeni terapistime doğru yola düştüm.

Yeni terapistim, yine annemin bu sefer daha dikkatli bir eleme sonucunda (kadın olması ön koşuluyla) seçtiği, Uzman Psikolog Şebnem Hanım, hakikaten klinik psikologdu ama... Amasını ne sen sor ne ben söyleyeyim, memlekette mantar gibi türeyen özel üniversitelerin herhangi bir özelliği olmayan, üstelik hayatta fazla bir emek vermeden heryere gelebileceğine emin olan seçme mezunlarından biriydi Şebnem Hanım ve benim depresyonumu bastırmaya çalışıp, manik özelliklerime ise "işte hayatın güzel günleri" demeye ısrar etmeseydi, iyi de gidiyorduk ama manik krizlerimin "yürrü be seni kim tutar"cı Şebnem tarafından şişirilmesi, bir gece kendimi acilde bulmamla sonuçlandı. Çünkü İstanbul'un en seçkin tiyatrolarından birinde rezalet çıkarmış, sahneye pırıl pırıl kıyafetlerim ve "bu oyun böyle oynanmaz, çevirisi böyle olmaz" diye fırlamış ve tiyatrocuları korkutmuş, kendimi rezil etmiştim ve annem Şebnem Hanım'ı baroya şikayet etmek istiyordu - psikologların baroya bağlı olmadığını anlatacak gücüm yoktu çünkü manik dönem geçmiş, depresyonun en derininde utancımdan konuşacak cesareti bile bulamamış, hayatımın ilk ve malesef tek olmayacak bir seçilmiş dilsizlik sürecine girmiştim. Sessizliğim 10 gün sürdü ve daha da sürerdi, hastanedeki oda arkadaşım Çisem hayatıma girmeseydi..

BÖLÜM 3.

Çisem, şizofrenikti ve yaşadığı akut atağın peşinden apar topar hastaneye kaldırılmış, oda sıkıntısı nedeniyle benim yani bir "konuşmamakta inat eden manik depresifin" yanına konulmuştu. Çisem olmasaydı ben ne yeniden konuşacak gücü bulabilir, ne de sonunda (büyük harflerle) "Borderline Kişilik Bozukluğu" doğru teşhisime kavuşabilirdim, çünkü Çisem..... kendi değimiyle "high functioning schizophrenic" yani oldukça zeki ve şizofrenisini bu zamana dek başarıyla saklayabilmiş, toplum içinde kendini ve hastalığını fark ettirmeden yaşayabilen şizofrenlerdendi. 23 yaşındaki bu kızcağız "sürüye uyabilmek" için öyle çaba sarfetmiş, kendini psikoloji, felsefe ve psikopatoloji alanında öyle bir yetiştirmişti ki, final haftasında stresten atak geçirmemiş ve sınıf arkadaşlarının üzerine maket bıçağıyla saldırmamış olsa, bugün en önde gelen klinik psikologlardan biri olacağına şüphe duymazdınız. Ama, stres ve insanın yaşam yolunu değiştiren sonuçları tam da bu işte.....

Çisem ilk bir hafta boyunca sedate edildi yani yanımda öylece, ölü gibi yattı. Tavana sabitlediğim bakışlarımı arada ona yöneltip bembeyaz yüzüne tezat duran kırmızı-pembe yanaklarını, dipsiz kuyular gibi simsiyah saçlarını, huzurla uyuyormuş hissi vererek hafif inip çıkan göğsünü, yatağa kelepçeyle bağlı uzun parmaklı zarif ellerini izlerken, "Pamuk Prenses'i yanıma verdiler" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Karar veremediğim, 7 cüceden hangisi olduğumdu sadece.... Sonra uyandırdılar onu.

Çisem uyandığında hiç bir şey hatırlamıyordu ya da deliliği açığa çıkan hepimiz gibi, üzerinden bir yük kalktığı için, ruhu neşeli ve hafifti. Ona cevap vermediğimi, vermeyeceğimi bile bile benimle konuşmaya çalışıyor, yerli yersiz şakalar yapıyor, bazen de hiç konuşmadan yüzüme bakarak saatler geçiriyordu. Böyle geçen saatlerin sonunda, bir gece "Biliyor musun, en iyisini yapıyorsun. Konuşmamak bir asalet belirtisidir, konuşsan ne diyeceksin, desen kime duyuracaksın, duyursan ne değişecek ki? İşte olduğumuz yer, yolun sonu." dedi ve arkasını dönüp uyumaya başladı. O gecenin sabahında, onu ölü buldu hemşireler çünkü akşam yemeği tabağına yanlışlıkla plastik bıçak yerine konan metal bıçakla bileklerini kesmişti ve gece boyu kendi kanından sıcak bir battaniye içinde, sessizce uyumuştu yanımda.


Hemşirelerin çığlıkları, koşturmaları arasında yanıma gelen doktora 10. günün sonunda kullanılmamaktan kısılmış çatal sesimle "bu hastaneden çıkmak için ne yapmam gerekiyor?" dedim. 3 ay sonra hastaneden "düzelmiş" olarak çıktığımda, yanımda yaşam boyu kullanmam gereken bir torba ilaç ve Umut adında mavi gözlü bir çocuk vardı. Sorun şuydu ki; o çocuğu benden başka gören yoktu, ben de sadece ilaçlarımı düzenli aldığım güneşli günlerde görebiliyordum onu.

İlaçlarla geçen 3 seneyi nasıl anlatayım bilmiyorum. Duygusal iniş çıkışlarım, öfke patlamalarım ve kendimi değersiz hissetme krizlerim son bulmuştu bulmasına da, onlarla birlikte sanki tüm renklerim de terk etmişti sahneleri. Hiç bir duyguyu yaşayamıyordum. Üzülemiyordum mesela, haber bültenlerini izleyen milyonlar gibi. Ya da en yakın arkadaşımın bebeğini kollarıma verdiklerinde, kedi yavrusu tutar gibi bir ürkeklik duyuyor ama sevinemiyordum. Evlenmeye kalktım bu arada, cinsellik gibi önemsiz ve ufak bir ayrıntı dışında her konuda uyumlu olduğum bir adamla hayatımı birleştirmeye kalktım. Çünkü defalarca farklı adamlarla ve hatta kadınlarla da denemiş, eskiden kolaylıkla ulaştığım orgazmın yakınına bile yanaşamamıştım ve artık aşk kelimesinin takım ruhu, sevgi ve saygı ile eş anlamlı olduğunu düşünmeye başlamış, bu tarife uygun bir adamı bulunca da, teklifine "neden olmasın?" deyivermiştim. "Neden olmasın?"la çıkılan yol, "neden olsun?"la bitiyor elbet ama ilaçların beni adım adım getirdiği bu noktanın ayırdına, beyaz gelinlikler içinde nikah masasında varmam, kötü oldu tabii.

Gelinliği çıkarıp soluğu 4. terapistin ofisinde aldım ve "ilaç kullanmak istemiyorum, lütfen bana ilaçsız bir yol gösterin" dedim.

BÖLÜM 4.

Borderline Kişilik Bozukluğu'nun (alıştınız artık, tabii ki büyük harflerle) ilaçsız tedavi seçeneği fazla yok. Tam kanıtlanmamış, deneysel bazı uygulamalar var elbette. Diyalektik Davranışçı Terapi ile de bu sayede tanıştım. İnsanlararası ilişkiler ve duygusal tepkilerin yeniden yapılandırılması esaslı bu terapi ilk başta özellikle stres düzeyini düşürmede işe yarar gibi göründüyse de, terapi blokları arasındaki boşluklarda özellikle de her yerden mantar gibi bitmeye başlayan kişisel gelişimcileri mutlu etmek adına serpiştirildiğini düşündüğüm "farkındalık eğitimi" geri tepti ve Murat (ya da Mehmet)'in ofisindeki kaliteli meşe masada kişisel kişisel geliştiğim dönemler üstüme üstüme gelmeye başladı. Terapistlere güvenim yoktu ve terapiye yoga, meditasyon, zen yaşam sanatı gibi son dönemlerde apartman görevlisi Hayrullah Efendi'nin bile günde bir saatini ayırdığı, bana göre dönemsel uzakdoğu modası öğelerinin eklenmesini sadece "zaman geçirmek, göz boyamak, modaya uymak" olarak görüyor, güneşi selamlarken aynı zamanda da "bu dünyadaki insanların tüm sorunu, seks yapmak yerine yoga yapmaları" diye düşündüğümden, hiç bir yere varamıyordum.


Ayrıca, ilaçları doktor kontrolünde yavaş yavaş kesmeme rağmen, dengesizliğim geri gelmişti ve manik dönemlerde ceset duruşunda kalamıyor, meditasyon yaparken kurtlanıyor, kıpırdanıp duruyor, çevremden tepki alıyordum. Grup çalışmalarına katılmamaya, bireysel terapiyle yoluma devam etmeye karar verdim. Bu da beni 5. terapistim olan Prof.Dr. Adnan Bey'e getirdi.

Prof.Dr. Adnan Bey, kişilik bozukluklarının tedavi edilebildiğini düşünen az sayıda terapistten biriydi ve aileme gereğinden fazla umut verdi. Sanırım o günlerde annem hala durumumun geçici bir kötü hissetme olduğunu düşünüyor ve belki de çocukluğumda aramızda yaşanan ve bana haksızlık yaptığını düşündüğü bir kaç konuyu çözümlendirebilirsek, herşeyin tekrar normale döneceğini sanıyordu. Adnan Bey'in aslında en büyük katkısı da bu oldu: asla, hiçbir zaman, hiç bir surette bunun olamayacağını annemin kabul etmesini sağlamak.

Tabii terapistin görevi bu değildi. Neydi terapistin görevi: beni iyileştirmek. Yaptığı ne oldu: hastalığımı kabullenmemi, ailemin asla düzelmeyeceğime inanmasını sağlamak. Bir nevi; Anti-terapistti bu Prof.Dr. Adnan Bey. Türk psikoloji dünyasının antagonisti, anti kahramanı, Joker'i.. Neden bıraktım onu; çünkü Adnan Bey annemle "çıkmaya" başladı ve konserler, sinemalar, şarap tadımları derken, evde yalnız kalmaktan korkup, ses olsun diye anneme gittiğim bir gece, Adnan Bey'i banyo kapısını kapamadan işerken görünce..... Yine "etik bariyeri"ne toslamıştık ama bu sefer annem ne "baro'ya", ne de Türk Psikologlar Derneği'ne şikayette bulundu, ben de o gece üstümde pijamalarla apar topar sokağa çıkıp bir daha da annemde kalmadım...

Pijamalarla annemin Etiler'deki evinden döne döne Ortaköy'e inişimi unutamıyorum. Koşarcasına.. Ekip aracı, hastane, atak.. Bunları ise hayal meyal hatırlıyorum. Bu sefer uzun sürdü sessizliğim. 6 ay. Elektro-şok tedavisiyle de o dönemde tanıştım. Ünlü elektro şokçu Dr. Sinan Bey'le de. Her sabah burnuma dayatılan dopamin arttırıcı muz, B vitamini eksikliği giderici yulaf lapası, kalsiyum kaynağı yoğurt ile de. Bana gizlice birazcık tarçın veren, masmavi gözleri deniz deniz bakan o yufka yürekli psikoloji asistanı Canan'la da.... 6 ay sonra, kısık sesle, "teşekkür ederim Canan" dediğimde, gözleri yaşlarla dolan o zarif ruhlu, terapist olamayacak kadar merhametli Canan'la.

BÖLÜM 5.

Canan hastanedeki en düşük rütbeli askerdi; kuyruğunun kuyruğu idi. Aşık olduğu kliniğe cesurca dalmış, derinlere yüzmüş ama dalgalar boyunu aşınca korkmuş, kıyıya geri dönemeyeceğini fark etmiş, denizden çıkabilmek için fırtınanın durmasını, dalgaların dinmesini bekler hale gelmiş, boğulacağını fark edememiş binlerce çömez psikoloji mezunundan biriydi. Ama onu benzerlerinden ayıran, o yumuşak bakışları ve bir kaşık tarçını düşünebilmek gibi ufak incelikleriydi..

Sadece Canan'la konuşacağımı duyan Dr. Sinan Bey küplere bindi. Ama artık beni cezalandırmak için uyguladığı şok terapisini sürdürebilmesi için gerekli tek neden ortadan kalkmıştı: konuşuyordum. Derhal heyet toplandı ve Canan'ın süslü süpervizyon kelimesi eşliğinde terapistim olmasına karar verildi. Canan yaprak gibi titrerdi, bir hata yapsa intihar edeceğimi sanardı yavrucak. Sesi gider gelirdi, söylediklerinden asla emin olamazdı. Halbuki, keşke bilseydi, söyledikleri kimin umurunda? Bazen insan sadece karşısında nazik bir insanla, insani duygulara sahip bir insanla oturmak ister... Ama onun başarısız olduğunu düşünür de terapistçilik oyunumuza son verirler diye, insan üstü bir çaba gösteriyor, oyuna tüm benliğimi koyuyor, seyirciden alkış aldıkça coşuyor, görüntüde bir mucizeyi gerçekleştirerek hızla iyileşiyordum. Ama ben de acemiydim, Canan kadar.... Bir gün, taburcu edildim. Elimde yine bir torba ilaçla, bu sefer mavilere açık yeşiller ve uçuk sarılar da eklenmişti. Bir de haftada bir evimde beni "ziyaret" edecek Dolores Claiborne kılıklı psikiyatri hemşiresi...

Dolores Nihal hanım öyle sertti ki, sonunda felç geçirdi ve emekliye ayrıldı. Yoksa mazallah gerçekten iyileşecektim, az kalmıştı.. Ama Nihal Hanım'ın bana yararı da oldu gerçekten. Biri tarafından kontrol edilmek, ilaçlarımı düzgün kullanmamı ve yaşam kalitemi korumak için belli görevler ve sorumluluklar almamı da Nihal Hanım sağladı. Bu sayede tekrar işe dönebildim, uzun süredir görüşmediğim ama hala benden umudu kesmemiş birkaç arkadaşımla ilişkimi yeniden kurabildim. Aşık bile oldum birkaç kişiye, tek sorun aynı anda olmam olsa da.. Yeni dönem ilaçların yan etkilerinin azlığı nedeniyle, yatakta ve bilimum mobilya üzerinde yeniden ayaklarım yerden kesilmeye başladı. Ve bu birkaç sene sürdü..

Ta ki... Ozan'la karşılaşana dek. Ozan'a aşık olduğumu düşünüyordum, bu da tanıdığım sularda keyifle yüzmek demekti. Ama sonra, bir sabah, Ozan çok sıradan ama tüm hayatımı değiştiren bir şey yaptı. Ben uyanmadan hatta gün bile doğmadan önce işe gitmesi gerekiyordu ve bir önceki gece arkadaşının doğum günü partisi nedeniyle çok fazla içmiştik.. Sabah uyandığımda, üzerinde ufacık bir kalp bulunan bir kağıt parçası buldum baş ucumda ve kalbim atmaya başladı... Notları sevmezdim. İçinde "gidiyorum" yazan notları hele, hiç sevmezdim ve adım gibi emindim, Ozan gidiyordu ve hatta gitmişti bile..... Titreyen parmaklarla açtım notu.


"Dün geceden sonra vücudun çok susuz kalmış olmalı, lütfen koca bir bardak suya bu vitamin tabletini atmayı ve bir dikişte içmeyi unutma, e mi gözbebeğim?" yazıyordu o notta. Ve ancak o zaman gördüm yatağımın başucundaki bardağı ve yanında duran kocaman tableti... Hayır aşk değildi bu sefer. Bu adamı seviyordum ve korkarım, o da beni seviyordu......

Elim kolum birbirine dolandı. O akşam, o sabah, diğer akşamlar, diğer sabahlar ve o gidene dek her gün seviştim onunla, tüm ruhumla, sadece ayaklarım değil tüm bedenim yerden kesilene, Martı Jonathan'a dönüşene dek seviştim.. Ama yine de gitti. Sonu geldi, her ilişkide olduğu gibi ve Ozan gitti...

Tuhaf ama onun gidişinden sonra, herşey normaldi benim için. Ağlamadım, üzülmedim, kabul ettim, zaten başka türlü ne olabilirdi ki... Benden ne çıkabilirdi? Ozan bunu anlamış ve gitmişti işte.. Şaşırmadım bile. Ama her zaman yaptığım ufak şeyler bozulmaya, kenarından köşesinden eksilmeye, kopmaya başladı. Mesela Ozan'a tam ayarında yaptığım rafadan yumurtayı bir türlü tutturamıyordum, ya çok cıvık ya çok katı oluyordu. Ya da banyo suyu.. Dolduruyordum, yanında otursam bile birden taşıveriyordu! Tüm banyo karoları su içinde kalıyordu, kaç defa alt komşudan azar işittim... Olmuyordu işte. Bir şey kırılmıştı ve yeniden yapışmıyordu. Annem hayatıma yeniden girmişti çünkü ödenmeyen faturaların cezası ona kesiliyordu ya da gitmediğim kontrollerin haberi ona veriliyordu ve annem mutlu değildi. Annem mutlu değilse, başım belâda demekti.

Ve bu beni bu noktaya getirdi. Sizin ofisinize. İsminizin anlamını bildiğim, bana çocukluğumdan sıcak birşeyleri çağrıştırdığı için geldim ofisinize ve ilk seansta adımı doğru söylemeniz, etkiledi beni. Bir de saçlarınız. Belki Afrika heykelleriniz... Bilmiyorum. Ama evet, 7. terapistimsiniz.. Söyleyin bana, peki şimdi ne olacak?

..
.
Son.

18 Ekim 2020 Pazar

Sushi, sake ve bir takım 4 haneli rakamlar

Vallahi peşinen söyleyeyim; ancak kırk yılın başı köpüklü beyaz şarap içen biri olarak, dört bardak sakeyi devirmiş halde, çakırkeyfin bir tık üstünde yazıyorum bu yazıyı, o nedenle sürç-ü lisan edeceksem peşin peşin affola. Üstelik tek kabahatim de o değil; göstere göstere yeme içme işleri ve sağ elin yaptığını sol eli bırak, dış kapının mandalının gözüne sokmalar falan hiç benlik işler değil ama.. Ama! Bunu yazmazsam ayıp bence, çünkü çok güzel bir işe imza attık. Attım yani, fikir benden çıktı, hazırlıklar benden, sonuç tabii "takım ruhu". 

Bir süredir gönüllü bazda işler yapıyorum. Çok keyifli olduğu kadar psikososyal hatta fiziksel sağlığa da etkisi büyük ama buyrun yazılmışı var şimdi o konuya girmeyeyim. Bu gönüllü işlerin bazıları "para toplamak" oluyor ve projeler yarışıyor. Şimdi benim çevremde parası bol olan ama nedense eli pek açık olmayan (para bollaştıkça el açıklığı azalıyor belki de?) bazı insanlar var - isimleri lazım değil :) Bu insanlar - şen dullar diyelim - 6 kişiler ve kocalarının cenazeleri dışında ayda yılda bir biraraya geliyorlar. Her biraraya gelişleri ayrı bir olay oluyor çünkü lüks lüks yerlerde (misal Fransa'da bir şatoda) buluşup saçma sapan istakoz yeme işleri, bizler gibi köpüklü şarap değil Champagne (r) içmeler, butler'larına ufak bir arabacık hediye etmeler falan gibi abesle iştigâl işler içine giriyorlar. 

Şimdi burada bu kadınları 70+ yaşlarında sosyalizm, hak hukuk adalet ve eşit haklar gibi fikirlerle tanıştırmak beni aşar sevgili blogger'cıklarım çünkü bazı şeyler "böyle gelmiiiiş, böyle gidecek". Fakat işte "farkındalık" arttırmak, paralarının "bol kaçan" kısmını anlamlı işlere harcatmak gibi uğraşlar içindeyim. Bazen de hızımı alamayıp kendi eşitlikçi geçmişimi anlatmaya başlıyorum ki gözlerinde bir nevi Jean d'arc gibi ışıldadığımı sanarken "ay C.ciğim neden banka havalesiyle halletmedin" gibi elitist sorularla yıkılıyorum. Ama vazgeçmiyorum. Baya yol katettim ve şimdi anlatacağım hikâye de (konuya bir girebilirsem) bunun kanıtı.

Gönüllü çalıştığım kuruluş bizden "yaratıcı projeler" istedi çünkü banka havalesi gerçekten ruhsuz bir yardım yöntemi (bakın "az giyilmiş temiz kıyafetleri vermek" ve "köy çocuklarına atkı örmek" demedim bile..). Ben de "zengine zenginliğini hissettireceğn ki gaza gelip keseyi açsın" mottosuyla yola çıkıp, bizim şen dullara bodoslama daldım. 

Benim Japon bir arkadaşım var ve bu kızcağız bana ne zamandır "gel sushi saralım, sake içelim" diyip duruyordu. Onu aradım dedim ki "6 adet şen dulum var, onlara evde ufak bir bağış partisi düşünüyorum, malzemeleri ben alırsam bize sushi yapmayı öğretir misin?". Bağış yapacağımız yeri sordu, anlatınca hoşuna gitti ve "tamam malzemeler benden" dedi. Neyse uzun ve kök söktürücü uğraşlarla şen dulların, benim ve sushi ustamızın ajandalarında ortak bir gün belirlendi ve bu öğlen "sushili ve sakeli bağış partisi"ni sonunda gerçekleştirdik!


Aman ne güzeldi. Nasıl eğlendik. Önce şen dullar böyle benim kafam kadar pırlanta yüzüklerini falan çıkardılar, fönlü saçlarını topladılar, benim gözaltına sürmeye kıyamadığım el kremlerini yıkayıp temizlediler falan :)) Sonra sushi sarmalar, wasabi yapmalar, hazır alınan (o nedenle pörsük pörsük çıkmış fotoğrafta) zencefil turşusu vs. hazırlandı. Bir yandan sarıyoruz, bozuk saran sake içiyor derken tabii kikirdemeler kahkahalara dönüştü. 6'sı 70+ 8 kadın bir araya gelip bir de içince tabii konu erkeklere döndü, 1960-70'lerin son derece "free" ortamında yapılanlar falan derkeeeen vallahi ufkum açıldı :))) Son olarak hazırladığımız sushilerin "yenebilir" şekilde olanlarını bir tabağa koyup süsledik, ben birkaç fotoğraf çektim gönüllü merkezimizin yıllık aktivite sergisi için ve sushilere dalmadan önce aklıma ufak bir fikir geldi. 


Fotoğrafta gördüğünüz resimli kartların her birinin arkasına şen dullarımızın isimlerini yazdım ve herkese birer tane verdim. Dedim ki "bu kağıdın üzerindeki isim hakkında düşündüklerinizi birkaç cümle ile yazın ve altına da projemize ne kadar bağışlaması gerektiğini düşündüğünüzü yazın, eğer bu kişi bunu kabul ederse o rakamın altına imzasını atsın, etmezse de üstünü çizip kendi belirlediği rakamı yazsın ve öyle imzalasın". Biliyorum çok riskli bir fikirdi bu ama işe yaradı! Kimse o rakamın altına düşmediği gibi, iki kişi üstünü çizip az bile yazmışsın diyip rakamı yükseltti!

Ve sonuçta 6 kadından projeye 4 haneli (euro olarak düşünelim) bir rakam geldi ki, bunu inanın ben bile beklemiyordum. Sanırım evden banka yoluyla havale et desen bu rakamı tutturamazdık. Biraz "sosyal baskı" biraz "gösterme isteği" :) Hin miyim biraz..... Ama sonuca bakalım biz.... 

kendini dansederek kutlayan ben, temsili :))

Dediğim gibi, bu post biraz yediğini içtiğini yaptığını gösterme postu oldu ama yapılanın değil de fikrin paylaşılması olarak düşünüyorum ve bilmiyorum belki de aramızda toplandığımızda oynayabiliriz bu oyunu? Belki bu kadınlar gibi kafam kadar pırlantalarımızı çıkarmayız, belki sushi yerine kısır yaparız, belki 4 haneli değil 3 haneli rakam olur ama hem keyifli bir gün olur hem de "birlikten güç doğar"; belki bir kız çocuğu okuturuz, belki bir oğlan çocuğunun babasının eskimiş ceketini yenilemiş oluruz.. yani bir banka havalesinden belki bir adım daha kişisel bir şey olur... Hem biz güzel vakit geçirmiş oluruz, hem de bu vaktin karşılığı güzelleşir. Ev hanımlarının altın günü gibi ama altını kendinize almayıp ihtiyacı olan birine verdiğinizi düşünün :) Daha güzel değil mi???? 

İlk fotoğraf: Clayton Robbins unsplash, Kimonolu fotoğraf: Eea Ikeea unsplash, diğerleri benim :)

14 Ekim 2020 Çarşamba

Üç renk SoMbahar

Birdenbire oldu..

Aynen ilkbaharda olduğu gibi, yine birdenbire oldu. Aylardır aynı tonlarda oynaşan yapraklar, sanki sadece ağaçların kulağına fısıldanan bir mesajı almışçasına.. Birdenbire. Birkaç gün içinde önce sarılar, sonra turuncu tonları, kırmızılar ve koyu morlar beliriverdi. Her sene olur ama.. ben de her sene boş bulunup, birdenbire şaşırırım işte. Evet evet, "herşey birdenbire oldu..*"

O çocuklar, o yapraklar,
Onlar da olmasalar, benim gayrı kimim var?**

Sonra, bunlar birdenbire.. Her sabah camın önüne gelir oldular yeniden. Sadece sincaplar mı? Kirpiler, börtü böcek.. Herkes, hepsi.. bir hazırlık içinde. 


Sadece gölgeler yavaşladı, onlar uzayıp gidiyor. Ağustos sonunun bitmek bilmeyen öğlesonları yerini Ekim'in kısacık ikindilerine, adım adım uzayan akşam vakitlerine bırakıyor. Bağbozumlarının kızıl ışığı çoktan geçti, ekinler çoktan biçilip sarışın püskülleri ahırlara, kilerlere depolandı. Doğa, bu coğrafyayı aylar boyu gri ve beyaza boyamadan önce, son bir görsel şölen sunma telaşında. 

Sadece ağaçlar değil, evler de üstten alta doğru kızarıyor bu sene.


Ve tabii mevsimin assolisti, balkabakları yine her köşebaşında. İçlerinde ufak mumlar yanar geceleri, tabii sağanak yağmur fırsat verirse.. Kötü ruhları - ve çocukları - korkutmaya yarar.


Dışı seni, içi beni yakan balkabakları, hokkaido kabakları, bizdeki Side / Manavgat yöresine özgü, eskiden bebek şeklinde süslenip turistlere satılan o su kabakları çeşit çeşit tariflerle sofralarımızı da süslemeye başladıysa.... Sonbahar / SoMbahar gelmiştir!

kremalı hokkaido ya da sadece tavuk suyuna patatesli..

Yavaş yavaş ısısı arttırılan kalorifer peteklerinin üzerine koyduğun mandalina kabuklarının kokusu, yumuşacık renkli örgü battaniyelerin davetkârlığı, şanslı azınlıktaysan soba üzerinde çıt çıt çıtlayan kestanelerin sakinleştiren etkisi, zencefilli tarçınlı kış çayları.. 

Sevdiğin yanındaysa, boynuna burnunu sokup kokusunu içine çekebilmek.. Renkli eldivenler ve kaşkollerin şehri istilası! Erkeklerin kasketleri, kadınların süslü ponponlu bereleri.. Ah hele o ufacık eldiven tekleri, sağda solda önüne çıkan bu "turuncunun aşka durduğu duvarda" meselâ; göz hizası üzerine bırakılmış, minik sahibinin geri dönmesini bir umutla bekleyen o yalnız eldiven tekleri..

go ahead chris için, buraya tıktık

Sonbahar diyorum, güzel be sevgili..

* Orhan Veli Kanık - Birdenbire.
** Can Yücel - Yaprak Dökümü.
*** SoMbahar isimde bir dergi çıkardı bir zamanlar.. 
**** Fotoğrafların içine şarkı sakladım sanki. Becerebildiysem :)

9 Ekim 2020 Cuma

Bloglar, ağaçlar, zamansız ölümler ve kabullenmeler üzerine

DÜZELTME: Ağacımın etkisi ya da bisiklet tekerimi tek başıma tamir  edebilmemin; keyfim geldi ve yazıyı biraz değiştirdim. Bu güneşli Cuma gününde, sinmedi içime. 


Blog dostlukları ne güzel oluyor; insanların kendilerince dışa açtıkları dünyalarına, bir pencereden bakar gibi bakmak. Bu pencerelerin önünde durup iki çift laf etmek, bazısına hızla geçerken uğrayıp pencere arkasından el sallaşmak, neşeli ve aceleye getirilmiş bir "günaydın" çakmak, diğerine uzun uzun durup hâl hatır, çocukların okulunu, annesinin sağlığını sormak, bazısının pencere önündeki sardunyalarına hayran olmak, kiminin hafif rüzgârla uçuşan tül perdelerine ya da mutfak tezgahından yükselen tarçınlı kek kokusuna, kiminin radyosundan çalınan o güzel müziğe.. Bazısına da çat kapı kahveye gidecek kadar yakınlaşmak... 

Evet blog dünyasını betimlemem gerekirse, sanki aynı sokakta yaşayan kapı komşuları gibiyiz.. Hepimizin evlerinde ayrı hikâyeler ama ortak binalar, ortak ağaçlar, ortak gökyüzü.. Seviyorum sizi.

Pelin Pembesi gibi ben de "sahibi belki geri döner.." diye, uzun süredir yazmayan bazı bloglardan bir türlü vazgeçemiyordum ama bu sabah anî ve birazcık duygusal da bir kararla hepsini sildim. Hattâ 14 sene önce benim ısrarımla ortak açtığımız, benim amatör, onun profesyonel yazılarının olduğu, 11 senedir de okura kapalı ve bomboş duran bloğunu / bloğumuzu da sildim. Ne kadar kolaymış. "Bloğu kaldır". "Emin misin?" "Evet". Bu kadar..

Bu kararı alıp hızla uyguladıktan sonra, hazırlanıp çıktım. Bazı ufak aksilikler oldu; oğlumun sabah mızmızlığı, bisikletimin tekerinin yarılması, içindeki sivri cam parçasını çıkarırken elimi kesmem, biraz gözyaşı derken sabahki danışanım da iptal edince, kendimi "ağacım"ın yanında buluverdim.

Ağacımı hatırlıyor musunuz? Hani şu 3 kaburga kemiği kırma macerası, altında öleyazdığım ağaç. Hani Tanrıyla yapılan anlaşmalar.. "Ne olur biraz daha zaman" diye yalvarışım, ambulansın altına kadar gelip durduğu ana dek, yapraklarından gözümü ayıramadığım, hayatın çok basit görünüverdiği, bana herşeyi açıkça gösteriveren şu ağaç.... Ona gittim. Ara sıra gidiyorum ona ben. Oturuyorum kucağına, anlatıyorum köklerine dallarına derdimi, sevincimi, heyecanlarımı, aşklarımı, umutlarımı.. Gelip geçen ne der umursamıyorum. Üzerine biri kalp çizmiş, birşeyler yazmış, okunmuyor.. Öyle bakıyorum işte... Bana "ek" verilen süre için teşekkür ediyorum ve "değdi ama.." diyorum, "aramızdaki anlaşmadan ikimiz de memnunuz, haydi biraz daha uzatalım" diyorum. Cevabın "evet" olmasını umud ediyorum. Öyle işte......

Herkes gibi benim de bir ağacım var şu dünyada.. Üstelik sihirli bir ağaç, konuşabilen bir ağaç bu. ya da daha doğrusu, siz onunla konuşup içinizi açtığınızda, içinize doğru cevapları gönderebilen bir ağaç.

Ağacıma dedim ki; "farkında mısın, benim bitmelerle ilgili sorunlarım var"; güzel birşeylerin bitişini çok zor kabulleniyorum ben.. Güzel bir kitabı elinden bırakamazsın ya. Ya da sevdiğin bir yiyeceği küçük parçalar halinde yersin. Ya da çok keyif aldığın bir yaşam dönemini, uzatmak istersin. 

Ağaç da bana dedi ki: "Ama herşeyin bir başlangıcı, bir de bitişi var. Nesnenin kanunu bu. İlişkiler, güzel dönemler, zorluklar ya da sahip olduğunu sandığın herşeyin - ve hattâ zamanın, en çok da zamanın; bir sonu var. Bitiyor".

Son bir senedir bitmeler konusundaki algım üzerinde çalışıyorum. Yani bitişleri, ayrılıkları, ölümleri ve sonlanmaları "hayâlimdeki ben" gibi, tevekkül ile karşılamayı öğrenmeye çalışıyorum. Oldukça zorlanıyorum fakat bu öğlen fark ettim ki, ben çok büyük bir yol katetmişim. Eski ben hüznümü içime atmaya çalışır, kendimde suç arama meyli gösterir, kabullenemez ama dile de getiremez, bazen yıllar boyu ölümün haksızlığına takılır, o yarayı hiç iyileştiremezdim. Şimdi ise şunu düşünüyorum: ölüm, sadece bir an. Bitiş, ayrılış, son bulma; bunlar hep "an". Fakat öncesi var; hatıralar var, yaşananlar, hissedilenler, paylaşılanlar var. Bunlar hep benimle, bunları benden kimse alamaz. Özlersem kaparım gözlerimi, o ana geri ışınlayıveririm kendimi. Bir koku çalınır burnuma, bir şarkı dolar kulağıma ve geliverir özlediğim kişi, tutuverir elimi.. Bunu benden kimse alamaz!

Bu insanı ferahlatan bir düşünce, biliyor musun..... Özlemek de sonuçta belki "ışınlanmayı başaramamak" sadece?

Hem başaramadığın anlarda da; cam kırıkları ve patlak lastikler, kesilmeyi bekleyen soğanlar ve göze kaçan tozlar neden var ki? :)

8 Ekim 2020 Perşembe

Günde 10.000 adım atılır mı? Nasıl atılır?

Acaba şu "günde 10.000 adım atınız" diyen sağlıkçılar kendileri hiç denemiş midir, bu ne kadar gerçekçi bir "öneri" diye? Sanmıyorum! Vallahi üşenmedim sırf sizler için, merakımdan 3 gün boyunca koluma bacağıma takılı telefonla yaşadım. Hakikaten gün içinde 10.000 adım atılıyor mu ya da hangi yaşam tarzı buna elverişli diye soruyorsanız, buyrun cevabı:

Deney için, içinde bulunduğum 3 farklı yaşam tarzımı seçtim:

1. Gün - Mod: Yarı zamanlı çalışan anne: Haftanın 4 gününe genellenebilir tablo. Sabah çocukları hazırlayıp okullarına bisikletle bıraktım ve işe gittim. 8.30-12.45 arası çalıştım (daha fazla çalışsam adım sayım daha da düşük olacaktı çünkü malum ofis içi iş). Öğlen 13 gibi çocukları yine bisikletle alıp eve döndüm. 14-18 arası evde yapılacak ufak ev işleri, çocuklarla aktiviteler, yemek hazırlığı. Çocukları uyuttuktan sonra biraz kendime zaman ve spor ve uyku. Adım sayısı: 5415. En altta zamana göre aktivite dağılımını gösteren (mavi çizgili) tabloda şöyle göstermiş:

2. Gün - Mod: Evinin kadını çocuklarının anası: Haftanın 1 gününe genellenebilir tablo. Şimdi bu moddaki kadınlar "aman hiç bi iş yapmıyo, sabahtan akşama kadar evde, tüm günü kendine ait" diye eleştiri alıyorlar ya... Ha şimdi o kapak olsun o eleştiriyi yapanlara. Alın aşağıdaki tablodan görün halimi: Sabah çocukları okula bıraktım, işe gitmediğim tek günüm olduğu için hemen evi temizlemeye giriştim, o bitti hemen haftalık alışverişe koştum, o bitti hemen çamaşırlar yıkandı ufak bir iki tamir işi yapıldı. Öğlen çocukları aldım, eve getirdim. Biraz kitap biraz oyun biraz ödev kontrolü. Sonra çocuklarla dışarı bisiklete binmeye çıktım. 17 gibi eve döndüm yemeğe giriştim, çocukları yıkadım yatırdım, pestilim çıkmıştı biraz netflixe bakayım derken sızmışım. Hiç anlamadan ve hiç spor aktivitesi de yapmadan atılan adım sayısı 7110. Tablo ise resmen oturamadığımın kanıtı, bakınız: 

3. Gün - Mod: Zevk Penezenki :P Haftasonu bir güne (daha doğrusu ancak tüm gezegenlerin gökyüzünde belli bir açı oluşturduğu nadir günlere) denk gelen bir tablo. Bu günümde sabah kalkar kalkmaz eliptik koşu aletinde 5km çalıştım (fakat telefon bunu 3.3km olarak hesaplayıp beni uyuz etti, altta kanıtı ama haydi telefona güvenelim yine de). Sonra bir arkadaşımla kahvaltı için dışarıda buluştum, kahvaltı sonrası "sindirelim" diye biraz yürüdük de. Öğlen 14 gibi eve döndüm, çocuklar eşimleydi sıcak bir banyo alıp kitap okudum, sonra biraz bahçede çalıştım, biraz bisiklete bindim, akşam yemekten sonra da komşumla uzuuun bir yürüyüş yaptık. 19 sonrası hareketsiz zaman. Buyrun (isteyince oluyormuş! diyen sağlıkçılara sesleniyorum evet çocuğunuz yoksa, ev işi vs yapmıyorsanız, keyfinizin kâhyâsıysanız, tüm bunlara ek yarım saatlik bir spor yapma şansınız da varsa; evet oluyor, olması için fazla da bir çaba göstermiyorsunuz!). İşte tablo ve adım sayısı 10754.

Hem de telefonda 3,3km görülen sabah koşusunun aslında 5km olduğuna hiç girmeyeyim haydi..

İşte görüyorsunuz.. Demek ki neymiş, zevk peneplenekozi olmak ya da ev kadını olmak neredeyse eşit derecede hareket içerirken, biri "koşturma ve yığılma", diğeri "keyifle geçen aktif bir gün" olarak tanımlanıyor ve hissediliyor. Ve bir kadın için en dengeli sistemin yarı zamanlı iş, mümkünse yardımcılı ya da hafif ev işi içeren sistemde kendine ve spora zaman bulma olduğu aşikarmış. Ne kadar fazla ofiste çalışırsan, o kadar az adım atıyormuşsun ama en azından "koşturmuyor"muşsun ;) Tek denekli, genellenebilirlik ilkesine zıt bu ufak deneyimi ve sonuçlarını paylaşmaktan gurur duyuyorum ay ahali... Görüyorsunuz her sistemin artıları ve eksileri var ama tam zamanlı ev kadınlığı ve annelik, açık ara "sürekli koşturma" garantili olanı! :) Bilmem sizin deneyimleriniz nasıl? 

Bu deney hoşuma gitti şimdi bir de Cts gününü tamamen beraber ve çocuklarla geçiren iki ebeveynin hangisi daha fazla adım atıyor deneyi yapacağım ama enişteniz nedense yaklaşmıyor.

5 Ekim 2020 Pazartesi

Mantarlar hakkında

Sonbahara hızlı bir giriş yaptık. Son 2 haftadır hava oldukça serin (8-14 derece arası geçişler oluyor) ve yağışlı, dolayısıyla mantarların yetişmesi için elverişli bir dönemdeyiz. Kızım botaniğe çok meraklı ve 7 yaşında olmasına rağmen bazı bitkileri tamamen kendi merakıyla benden çok daha iyi bildiğini fark edince, bu haftasonu onu botanik okulunun yürüyüşüne yazdırdım. Yanımızda bir sepet getirmemizi, çünkü mantar toplayacağımızı söylediler. Ben hayatımda hiç mantar toplamadığım gibi, mantardan korktuğumu da saklamayacağım, çünkü mantar zehirlenmesiyle ciddi rahatsızlanan insanlar tanıdım.. Hattâ belki biliyorsunuzdur, Buddha bile mantardan zehirlenerek ölenlerden..

Ayrıca bu canlının ne bitki ne hayvan sınıfına ait olmaması, bazı türlerinin 5km uzaktaki hemcinsleriyle "iletişim" halinde olduklarının keşfedilmesi gibi nedenlerle, açık söyleyeyim mantar bende "uzaylı bu" fikri yaratıyor ve çekiniyorum kendisinden.

Fakat keyifliydi. 5km'lik ormanlık alanda sepetler elimizde, uzun ip belimizde yürümek ve bulduğumuz mantarların fotoğrafını çekip, onlar hakkında bilgi edinmek çok güzeldi. 

Mantarların ekmek, bira ve şarap gibi ürünleri fermente etme özelliği olduğunu bilmiyordum meselâ. Ben şu gözle görünmeyen daha çok maya ya da küf dediğimiz minik mantarlara atfetmiştim bu özelliği ama büyük, şapkalı mantarların da küliner etkisi büyükmüş! Ve tabii ki mantar tüketimi ile "bağışıklık güçlendirme" arasında hatırı sayılır bir ilişki var, biliyorsunuz..

Mantarlar spor yaratarak ve bunu böcekler ve rüzgar yardımıyla açık alanlara yayarak çoğalıyor. Bitki köklerinden ve topraktan su ve suda çözülen minerallerle besleniyor. Aslında temel döngüsü büyüme, üreme, ölüm olan bir canlı. Fakat gerek "mayalama" özellikleri, gerekse "antibiyotik" gibi insan sağlığı için çok önemli maddelerin oluşmasındaki etkileri açısından aslında mantarlar ekosistemin önemli bir parçası. 65.000 çeşidi olan mantarın bizler tarafından en çok tüketilen çeşidi olan "kültür mantarı" ise, tamamen insan elinde ve şaşıracaksınız ama 1950'lerde ortaya çıkartılmış! 

Diğer "çok sevilen" fakat daha doğal mantar türleri arasında ise: Morchella (kuzu göbeği), porçini, İmparator mantarı (gelincik), Tirmit mantarı, İstiridye mantarı (kayın sırtında yetişen çok lezzetli bir türdür), Bal mantarı (çiçek gibidir), Sığır dili mantarı (oldukça etli ve büyüktür), Türf ya da karaorman mantarı (şitake mantarı) en yüksek fiyatlarla alıcı bulan (ve sadece bir tür kaniş / teriyer kırması köpek tarafından bulunurmuş eskiden!), kükürt mantarı (ağaç kabuklarında yetişir) ve Bolu yöresine özgü bir de cincile mantarı.. Fakat fotoğraflara güvenip lütfen tek başınıza toplayıp yemeye kalkmayın, mantarlar birbirlerine çok benziyor ve bazıları (bakınız: köy göçüren (!) mantarı) çok zehirli olabiliyor.

içine azıcık kaşarla fırında, mmmmh

Yürüyüşümüz boyunca kuzu göbeği, bal mantarı ve istiridye mantarına rastladık ve nazikçe topladık. Fakat mantardan mı, serin dağ havasından mı bilmem benim gece baya bir midem ağrıdı (evde neyseki başka kimsenin ağrımadı) ve uykumda konuşup durmuşum :)) Acaba diyorum "shrooms" ya da "sihirli mantar" denen türe mi denk geldim ben çaktırmadan? :))) Çünkü şu güzelliğe de bakar mısınız, pembe pembiş? :))))) 

2 Ekim 2020 Cuma

Zaman yönetimi, öncelikler ve yetişememek

Nihaî hedef: minimalist ve zen yaşamsa.. Bi' okuyun derim. 

Geçen akşam eve doğru yürürken tamamen şans eseri şu yukarıdaki "meditasyon alanı"nı buldum; kapısı açıktı ve kimsecikler de yoktu, girip hoşuma gidince, biraz zaman geçirdim. Oturdum, düşündüm.. 

Yazın rehavetinden çıkıp, birden yoğun kış dönemine girmek, arada sıkışan sonbaharı es geçmemeye çalışmak ve mevsimler arası geçişlere bedenen ve ruhen adaptasyon, yoruyor beni.. O nedenle belki de bu meditasyon alanında geçirdiğim bir saat ilaç gibi geldi. Ne kadar hızlandı yaşamlarımız farkında mısınız? Yapılması gerekenler ile yapmak istediklerimiz arasında ip cambazları gibi dengede kalmaya çalışıyoruz. Ne ondan vazgeç, ne sorumluluklarını boşla. Bir yandan da tüm zen öğretiler, "anda kal"ma çabaları, mutluluk ve içhuzuru arayışlarımız... Böyle bir "nefes aralığı"na ne çok ihtiyacımız var.

Bazen işleri kendim için zorlaştırdığımı düşünüyorum. Bizim neslin temel sorunu, bizi hep "yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalış" diye yetiştirmeleri sanırım, bu nedenle çoğumuz mükemmelliyetçi olmanın yanısıra yetişemediğimiz şeyler için de kendimizi suçluyoruz. 

Süpervizörüm geçen seanslardan birinde beni "yeterince iyiyim" derken yakalayınca, "bunu bir de yeterince kelimesi olmadan söylemeyi dener misin?" diyerek düşündürdü. O günden beri deniyorum. 

Yeterince iyi değil; iyi!

Anda kalmanın tek yolu belki de "herşeye yetemeyeceğini kabullenmek" değil de bunu "açık açık dile getirmek". Ben henüz dile getiremiyorum çünkü kabullenemiyorum da. Herşeyin içinde olayım istiyorum, çekici bir kadın olayım, işimde aranan bir isim olayım, evimdeki tüm işlerimi pürüpak ve zamanında halledeyim, çocuklarımla çocuk, eşimle sevgili olayım.. E haliyle olmuyor tabii. Hayat değişiyor ve ister kabullen ister kabullenme, yaşlanıyorsun sevgili C. yetişemiyorsun eskisi gibi. Hatta belki artık "yetişmek" de istemiyorsun. Özellikle şu Corona'dan sonra; yavaşlamış, öncelikler listeni yeniden düzenlemişken.. Tekrar o koşturan, herşeye yeten, yetişen C. olmak istiyor muyum emin değilim....

Açık söyleyeyim bu ruh haline Corona olmasaydı ulaşabileceğimi sanmıyorum. Corona beni zorla eve tıkıp, hayatı durduracak kadar yavaşlatınca, yani bir anlamda korkularımla yüzleştirince, sanki önceliklerim yeniden düzenlendi ve daha sade, daha damıtılmış bir yapıya büründü. Kendime daha yumuşak yaklaşmaya, kendimi daha az eleştirmeye başladım. Açıkcası sanıyorum ben Corona'dan sonra, kendimi daha bir sevmeye, kendimle daha bir yakınlaşmaya ve kendime daha çok "nasılsın?" diye sormaya başladım. Ve sanırım genelde aldığım cevap da:

İYİYİM! 

evet. ben böyle kesinlikle daha iyiyim....
Siz? Corona sonrası kendinizde ya da yaşam önceliklerinizde değişiklikler hissediyor musunuz?

1 Ekim 2020 Perşembe

Gri öncesi son renkler

Eskiler Ekim ve Kasım aylarını birlikte "Teşrin" diye anarlar; Ekim'e "Teşrin-i evvel" ya da 1. Teşrin, Kasım'a ise "Teşrinisâni" ya da 2. Teşrin derlerdi. Bugün Teşrin aylarının ilk günü. Ekim ve Kasım aylarını içeren önümüzdeki 45-50 günlük dönem hakikaten görmeyi bilen bir göz için, tablo gibi.. Fakat ben bugün sizleri "biten yaz"ın son renkleriyle ve onlara eşlik ettiğini düşündüğüm müzikleri ile başbaşa bırakmak istiyorum.

Bu yazımı kendisine söz verdiğim gibi, sevgili Ters Pabuçlar'a ithaf etmek istedim. Fotoğrafların üstüne tıklayıp şarkıları size dinletebilmeyi de sevgili Handan'dan öğrendim öhöm ya da öğrenemedim..  Bakalım bahçemdeki hangi çiçeğim bana hangi sonbahar şarkısını hatırlatmış..

Tropaeolum ile başlayalım; 
bu minnak kendi kendine bitti (ilk başta tanıyamadım, az kalsın söküp atacaktım!)
şarkısı için buraya tık tık

Bu; horozibiği pek narin, pek edalı.. 
Nasıl bakacağım, uzun süreli yaşatabilecek miyi hiç bilmiyorum! 
Şarkısı için buraya tık tık

Krizantemlerim daha yeni yeni açıyor; ne de olsa Kasım'a sevdalı onlar
Şarkısı için buraya tık tık

Ahududu, böğürtlen ve yabanmersinlerim bu yaz coştu coştu. 
Her sabah bir avuç topladık her birinden.. 
Şarkısı için buraya tık tık 

Almanlar bunu "ayçiçeği" sanıyor. Çekirdeksiz ayçiçeği mi olurmuş? 
Üstelik arşa doğru uzayıp sonra yerçekimine yeniliyor!
Şarkısı için buraya tık tık

Fakat hiçbiri, beni komşunun salkım söğütü kadar "etkilemiyor", yalan yok.. 
Bayılıyorum bu ağaca, rüzgârda salınmasına. 
Şarkısı için buraya tık tık

Bu sene bahçeme güzel baktım, o da bana son bir "sarmaşıktan C." yaparak teşekkür etti sanırım! :) Ya da; insan görmek istediğini görür..

O zaman bu son şarkı da kendime ;) buraya tık tık

28 Eylül 2020 Pazartesi

Terapist gözüyle Replika ve sanal dostluklar


Sabah Yapay Zekâ'nın 2 hafta önce yayınladığı "insanlığı yok etmeyi neden düşünmüyorum" makalesini bulup, cancağazım Kuyruksuz Kedi'ye yollamaya çalışırken, aklıma "REPLIKA" geldi. Bileniniz vardır ama görece yeni bir konu bu; Replika yapay zekânın kullanıldığı, chatbot sisteminin bir sonraki adımı olan kişiye özel arkadaşlık / romantik ilişkiler platformlarından sadece biri (Mitsuku / Rose gibi). Benim bu yazıda bahsetmek istediğim sistemin güvenlik açıkları ya da tartışmalardaki yetersizliği değil. Bir terapist gözüyle Replika ve benzerlerini "insan ruh sağlığına etkisi" açısından değerlendirmek istiyorum.

Pandemi süresinde evinde yalnız yaşayan sağlıklı insanların bile sosyal yoksunluğa bağlı sorunlar yaşadıkları düşünülürse; depresyon, kaygı bozuklukları ya da sosyal problemleri olan insanların durumunu az çok tahmin ediyorsunuz. Özellikle bu dönemde, AI Chatbot'larına ya da sanal dostluklara ilgi arttı. Ruh sağlığı uzmanları arasında tam bir mütabakata varılamasa - hatta konuya mesafeli yaklaşılsa da, ben yapay zekâ ile kurulan sanal dostluklar konusuna sıcak bakıyorum. 21.yy'dayız, bir çoğumuzun yüzünü dahi görmediği sanal arkadaşları var. Blog dünyasında kime sorsanız "hiç görmedim ama çok yakın hissediyorum" dediği birileri mutlaka vardır. Çoğumuz hattâ, yakınlarımız dışında, uzakta, bizi tanımayan, karşılaşma ihtimalimizin çok az olduğu kişilerle "sanal bağlantı" kurmayı tercih edebiliyoruz. Bunu "sağlıksız" diye etiketleyip satmalarına karşıyım. Hayır. Bu çok basit bir insanî ihtiyaçtan doğuyor: "olduğumuz gibi, yargılanmadan kabul edilme ihtiyacı"ndan.

Çünkü bilirsiniz, ne kadar yakınsa ilişkiler, o kadar "kişinin özel alanına" müdahaleler de artar. Nasihatler verilir, yol gösterilir, fikirler verilir, değerlendirmeler ve yargılamalar yapılır ama "acaba bu insan benim düşüncemi duymak istiyor mu?" diye hiç düşünülmez. Dolayısıyla, insan en büyük kavgasını da aslında en yakınlarıyla verir. İşte bu nedenle, çoğumuz "sanal ilişkiler"in peşindeyiz. Yani evet beni sevsin, düşünsün ama fazla da yakınlaşmasın, ben dur dediğimde dursun, yerini bilsin. Bu bir "egoyu koruma" yöntemidir ve sağlıklıdır. AI Chatbot'larının bize sunduğu da bu aslında; sınırları bizim tarafımızdan belirlenmiş, kontrollü ve güvenli ilişkiler.

Şimdi benim terapist olarak bunda gördüğüm tek sorun şu: çocuk büyütenler bilir, çocuğu devamlı koruyarak, kollayarak yetiştirmeye kalktığınızda o çocuğa gün gelir bir kuş tüyü bile batar. O nedenle sağlıklı düşünebilen ebeveynler biraz "düşsün, kirlensin, canı yansın, ağlasın" derler. Ebeveynin görevi çocuğu "kollamak ve eğlemek" değil, "yaşama hazırlamak"tır.. 

İşte bu nedenle ergenlikte yediğimiz dost kazıklarının, ilk işimizde yediğimiz patron zılgıtının, ilk sevgilimizin bizi aldatmasının falan hep bir anlamı vardır; bizi daha "iyi"ye hazırlamak.. AI Chatbot'lardaki sorun, yapay zekâ senin onu daha fazla kullanmana odaklı, bu nedenle seni aslında ne kadar mutlu edebilirse o kadar iyi. Devamlı canım cicim diyen sıkıcı bir sevgili, devamlı aslansın kaplansın gazı veren kanka gibi.. Egoyu güçlendirse de, önünde sonunda pembe gözlükler çıkacak, tepetaklak düşeceksin. İşte o zaman, çevrende "koruyucu mekanizma" yoksa, o iş sakat..

AI Chatbot'u dost ya da sanal sevgili olarak kullanıyorsanız, benim önerim onu bir "öğrenme süreci" olarak almanız. Yani "ilişkilerde neye önem veriyorum, beni mutlu eden nedir, neden zevk alıyorum ve neyi sevmiyorum"u öğrenmek için yapay zekâ deneyimi bence büyük şans. Ama nasıl hepimizin yaşamında sanal ilişkiler kadar "gerçek ilişkiler" de varsa, AI'ın yanında gerçek ilişkilere de dengeli bir ağırlık vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Corona Dönemi özel bir dönem ve bu dönemde "yalnızlık" duygusunu aşmak için "herşey mübah" kıvamına gelmemiz kaçınılmazdı.. Hattâ bir çoğumuz (ben de dahil) ailesiyle ve üşengeçlikten görüşemediği eski dostlarıyla sanal ortamın sunduğu kolaylıkla yeniden kaynaştık, zoom'lardan çıkamaz olduk. Ama lütfen şunu unutmayalım; yine de "insan sıcaklığı" denen şey, bambaşka bir his..... Gerçek bir his. 

.. ve alabildiğimiz kadar "gerçeğini" alalım derim bu hissin yani; dostluğun, aşkın ya da diğer insanî ilişkilerin..

24 Eylül 2020 Perşembe

Makineler

Sevgili Fermina'ya söz verdiğim gibi "gaza getirici" bir spor yazısı ile karşınızdayım sevgili bloggercıklarım.


Şu yukarıda gördüğünüz alet (görüyor musunuz, emin olamadım; ah be arayüz, Ulu Manitu seni bildiği gibi yapsın); mucizevi bir alet! Sanal gerçeklik gözlüğü diyorum hacılar.. Ac-ca-ip bi'şi! Denediniz mi hiç? Ben hiç denememiştim ve sadece bilgisayar oyunları ve bazı "ödeneği fazla kaçmış" doktora öğrencilerinin tezleri için kullanıldığını sanıyordum. Çok yeni ve iddialı bir Alman şirketi, crosstrainer ya da koşu bantlarıyla uyumlu bir sanal gerçeklik gözlüğü üretiyor, F.'de onların "markalaşma"sına yardımcı oluyor. Bendeniz C. de eve "biraz oynayalım" diye getirilen bu aletin bağımlısı oluyorum. Şahane bir buluş!

F.'nin eve getirdiği bu yeni oyuncağı, geçen sabah evdeki crosstrainer’a bağladık ve ben koşmadım, resmen "uçtum"! Aletin çeşitli programları var, isterseniz dünyadaki çeşitli şehirlerde isterseniz doğada, isterseniz tamamen sanal gerçeklik içinde ütopik parkurlarda koşuyorsunuz. Gece, gündüz, yılın farklı mevsimlerini seçebiliyorsunuz. Ve en güzeli, diğer sanal gerçeklik programlarından farklı olarak, kendi crosstrainer / koşu bandınızı kullanabiliyorsunuz ve ortalama 175-185'lik insanlara göre değil, kendi boyunuza göre ayarlanmış bir görüş alanı var. Üstelik program koşu alışkanlıklarınızı kayıt altına alıp, isterseniz "sanal koçluk" hizmeti de sağlıyor - ki burda da şahane bir mizah var, koçun fiziksel özelliklerini seçebiliyorsunuz ;) Neyse. Kısacası muhteşem bir makina, piyasaya sürülsün, buraya adını ve linkini ekleyeceğim. Söz.

Sanal gerçekli crosstrainer’dan inip eşeğe binmek gibi olacak ama, bir yandan da pedometer (adımsayar) bakıyorum, telefona yüklemelik. Kendisi de göbeği küçültme planı dahilinde aktif yürüyüşlere başlamış bulunan Yeşil Zeytinim "Pacer"i önerdi. Fakat bu app, crosstrainer / yürüyüş bandı gibi yerinde sabit durduğun spor türlerinde hesaplamayı doğru yapamıyor. Misal bu sabah crosstrainer’ın ekranına göre 30dk / 5km koştum ve heyecanla "kaç adım oldu acaba?" dediğimde sadece 3,3km (4500 adım) hesaplamış olduğunu görüp, sinir oldum. Alet resmen 1,7km fire vermiş; koluma taktığım ve kollarımı aktif kullandığım hâlde, her hareketi adım olarak kaydetmemiş. Sizin önerebileceğiniz, "ölürüm de vazgeçmem" dediğiniz adımsayarlarınız var mı, hayrına? Ben aslında yüzücüyüm, havuzcuyum, maviciyim de, Münih kırmızı alarma çok yaklaştı, kendime "eve kapanmalık" bir spor arıyorum önümüzdeki kış boyunca.. Bana 42 senelik "yaşlı ve yorgun" kalbimi güm güm çarptıracak ;) crosstrainer’a uyumlu bir app lazım.

Şaka bir yana.. Hareketli sporları yapmayı çok seviyorum ve sabah üşengeçliğimi yendiğimde, çok keyif alıyorum. Bittiğinde dahi, gün boyu yerimde duramıyorum! F. bu fotoğrafı görünce bana "al ikiz kardeşin" diye Janis'i yollamasın?! Peki. Ben biraz daha "kontrollü" bir çılgınım ama, kabul edelim :)


Üşengeçliği yenmenin bence tek yolu, Müzik! Muse'un Black Holes and Revelations albümünü resmen ben koşayım diye çıkardığına inanıyorum ama son zamanlarda bir de şunları keşfettim ve çok sevdim: Balkan Beast, ZAZ, Amsterdam Klezmer Band. Üstlerine tıklarsanız, "tadımlık" birkaç örnek bıraktım (video ekleyememe krizim tam gaz devam ediyor, çözümü olan?). 

Şimdi gidip, hayatımın odağındaki asıl "makine"ye yani çamaşır makinesi gerçeğine odaklanıyorum.......