24 Temmuz 2016 Pazar

Yeni bir soluk

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımdan sonra, çok şey değişti. Ben hayatla ilgili tüm metaforları deniz üzerine kurulu bir insan olduğum için; en dibe vurmadan, dibi ayaklarımızla tepmeden, yüzeye çıkamayacağımızı düşünürüm hep. O nedenle, en kötü zamanlarımda bile, bu battıkça batma hissi bile, bana hep "az kaldı, dayan, yakında bitecek bu derin dalış" der. En derin okyanusların bile bir dibi vardır çünkü..

O yazımdan sonra çok şey değişti. Bir çok şey kötüye gitti, kapkaranlık sularda debelendik / debeleniyoruz hepimiz. Ama bazı şeyler de iyiye gitti, çünkü ben aktif olarak ilgilendim, içinde bulunduğum ve beni mutsuz eden durumlardan kurtulmak için zaman ve emek harcadım. Hayatımın zorlandığım bir bölümünden geçiyorum ve hep "kendi ayaklarım üzerinde, yardımsız, tek başıma, dışardan bakıldığında güçlüymüşcesine durma"yı meziyet olarak gördüğüm için, tükenmeye başladım. Psikoloğumla bunu tartışmaya başlamak attığım ilk doğru adım oldu (evet, psikologların da psikoloğu vardır, hatta en çok da bizlerin vardır..).

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımda anlattığım olumsuz duygularımın, kendim gibi davranamamanın verdiği agresif halin, aslında benim hatam değil, bana "öğretilen" bir hissetme ve davranma kalıbı olduğunu fark ettim. Bizimki gibi doğu kültürlerinde özellikle "başarılı bir kadın" olmak, insanın omzuna çok gereksiz zorluklar yüklüyor. Çoklu alanlarda, akıntıya karşı (bir deniz metaforu daha) kürek çekmeyi gerektiriyor. Halbuki bu şekilde tanımlanmış bir "başarı" her kadını eşit derecede tatmin ve mutlu etmiyor. Bazı kadınlar daha sade, daha az maddiyat, eşya ve kişisel başarı odaklı, daha az hırslı ve daha yavaş bir hayatla mutlu olabiliyor. Mutluluğun tanımı herkes için farklı çünkü..

Ne yazık ki bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde, başarı kıstası bireysel değil toplumsal ve yine ne yazık ki çok sert hatlarla tanımlanmış bazı sınırları var. Bu sınırların dışında bir başarı, başarı sayılmayabiliyor. Mesela "eğitim ve meslek kadının kolundaki altın bilezik" derken aslında o bileziği de sıradan bir bilezik değil, ayrıntılarıyla belirlemek ve "boynuz kulağı geçmeli" derken derken, neslin son halkasındaki kadın için artık başlangıç noktasındaki kulak'ın geçilemez derecede yükselmiş olması gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Buna bir de mutluluk tanımını daha manevi ve içsel kazanımlara bağlı gören bir karakter yapısı eklenince..

Bir nokta daha var, yeni yeni fark ettiğim. Doğu'nun düşünce yapısı ile Batı'nın düşünce yapısı arasındaki en önemli farklardan biri şu; biz Doğu'lular kaderciyiz ama bu sufi bir kabulleniş ve uyum sağlama değil, kaderi de "yönetmeye" meraklıyız. Batıl inançlarımızla kaderi şekillendireceğimiz gibi bir gücümüz olduğunu da düşünüyoruz üstelik. Mesela "ay seni çok iyi gördüm" diyen birine, çocuğumuzun meziyetlerinin yüksek sesle dile getirilmesine, iyi kaderimizin göz önüne çıkarılmasına inanılmaz derecede tepkiliyiz, sanki olumlu bir söz söylesek, iltifat alsak, "nazar" ya da bir başka güç nedeniyle bu durum bozulacak diye aşırı bir korku içindeyiz. Kaderin bu şekilde olumsuza dönmesi, olumlu bir şeyin süregitmesinden çok daha olası bizim için. O nedenle "aman dilini ısır, maşallah de, sakın başına gelen iyi şeyi en yakınına bile anlatma, aman" bizim yaşam felsefemiz. Başımıza gelen türlü olumsuz olayı ise daha da ballandırarak anlatıyoruz ki, kem gözler durumumuza acısın, nazar değecek bir durum olmadığına kader inansın.. Oysa tuhaf bir şekilde, aslında Sufizm gibi Doğu'nun bağrından çıkmış felsefelerde "sen karmaya iyi mesajlar gönder, o da sana iyiliklerin daha fazlasını versin" der dururlar. "Sen ver ki, Allah da sana daha çoğunu versin" ananemin dilinden düşürmediği bir sözdü mesela. Bir yerde bu anlayış ters dönüyor, ama nerede tam onu bulamıyorum..

Batı felsefesi ise daha bireyci olduğu için, toplumların kaderi değiştirme gücü yerine, bireyin kendisinin kendi geleceğini yarattığını, olacağı kişiyi yapılandırdığını düşünür ve insanlar bu nedenle "göze gelmek", "nazar değmesi" gibi kavramları anlayamazlar. Batılı eşim, beni bu anlamda aşırı Doğulu olmakla, olayların hep en kötü noktasını dile getirmekle suçlar, bense sanki olayların en kötü noktasını düşünürsem, hazırlıksız yakalanmayacağımı, aksine daha kolay kabulleneceğimi ve daha hızlı yapıcı tepki geliştirebileceğimi düşünür, bu nedenle kimsenin aklına gelmeyen felaket senaryolarını düşünebilme kabiliyetimi bırakın olumsuz bir özellik olarak görmeyi, övünürüm bile.. Eşim bu noktada "peki o felaket senaryolarının hayatta kaçı başına geldi?" derse, "birkaçı aynen düşündüğüm şekilde başıma geldi" derim, eşim "peki hemen kabullendin ve olayı kolayca atlatabildin mi?" dediğinde ise, tam tersine tüm yaşamımı "düşündüğüm başıma geldi, demek ki bu dünya hakikaten de tekinsiz bir yer işte" inancımı pekiştirmeye harcadığımı fark ediveririm.. Oysa olumluya odaklanmak, en beter senaryo bile başına gelse, en azından "kendini pekiştirme"ye neden olmadığı için bile bir şans belki de..

Dolayısıyla, kendimdeki sorunun bir kısmının; toplumumuzca bana dayatılmış hissetme ve davranma kalıplarının en başında gelen " aman nazar değmesin" türü bir kadercilik ve batıl inançtan çıkıp, daha okumuş yazmış insana özgü şekil değiştirmiş ve "mantık, akılcılık" çerçevesine oturtulmuş (ama öz değiştirmemiş) hali olan "ne olur ne olmaz, ben yine en olumsuzu düşüneyim hazırlıklı olayım"cılıktan geldiğini fark ettim ve gerek 1996'dan beri bir şekilde beni rahatlatan yoga uygulamalarım, gerek son 1 senedir sufizm üzerine yaptığım okumalarım, gerek Batılı kocamın ve içinde yaşadığım Alman toplumunun aktif ve bireyci yapısının etkileri, gerekse psikoloğumla giriştiğimiz "bilişsel tekrar yapılandırma ve olumluya odaklanma egzersizleri" sayesinde, hayatta gerçekten mutlu olmak, iç huzurumu ve yaşamdaki yerimi bulmak istiyorsam, bu huyumu acilen değiştirmem gerektiği sonucuna vardım.

Zaten bu bloğu takip edenleriniz, anne bloğumu da tanıyanlarınız, bir süredir bu konuda ciddi emek sarf ettiğimi biliyorsunuz. Bunu bir adım daha ileri götürmek, kendi çapımda bir "bilişsel yeniden yapılanma" projesi ile desteklemek istiyorum. Eğer bana katılmak, takip etmek isterseniz, bu postun altına email adresinizi bırakın (adresli yorumlar tabii yayınlanmayacak) ve bu konuda daha fazla ayrıntı verebileyim. Yoksa da, iç huzurunuzu bulabilmeniz ve koruyabilmeniz dileğiyle, sağlıkla, sağlıcakla kalın..

Dipnot: Bu bloğu da temelli kapatmıyorum ama "mutsuzluktan dolayı kapalıyız" yazımdan sonra uyguladığım gibi bir süre uzaklaşmak bana iyi geldi. Çok aktif olmasam da, ara sıra düşünce ve hislerimi içimde tutamayıp yazmak istediğimde döneceğim ilk yuvam olarak saklıyorum..

22 Temmuz 2016 Cuma

Sansürlü günler

Herkese bir suskunluk geldi, kimi bıkkınlıktan ve umutsuzluktan, kimi korkudan konuşmuyor. Konuşanların ispileneceği bir ihbar hattı varmış, memleketteki anam babamı bırak, Türkiye'yi mesafeli bir şaşkınlıkla izlemekle yetinen Batılı kocam bile "bu sıra ne yazdığına ne paylaştığına dikkat et" diye beni uyardı! Ne günlere geldik, en konuşabildiğim, en tartışabildiğim insanlar bile sindi.. Kelle korkusu, başka hiç bir şeye benzemiyor. Memleket kendini toptan sansürledi.

Erdoğan hükümetine kendini "demokratik" göstermeye çalıştığı günlerde dahi kanıp da hiç oy vermediğim ve bu saatten sonra da bir önceki yazımda bahsettiğim "kervanı gütmek" ya da "çekip gitmek" konusundaki fikrimi değiştirmeyeceğim için, vicdanım rahat. Kendimi olan bitenin dışında görüyorum ve bundan rahatsızlık duymuyorum. Söyleyeceğimi söyledim, yazacağımı gani gani yazdım. İçim çok rahat bir şekilde susanlar ordusuna katılacağım şu andan itibaren. Çünkü vicdanım rahat, bu olan bitende benim parmağım yok, kimsenin hele hele ölen masum çocukların kanına bulaşmadı parmağımın ucu bile.. Ben elimden geleni yaptım. Olmadı, güzel günler gelmedi. Bu durumda, zekanın uyum yeteneği olduğu gerçeğini kabullenerek, içinde bulunduğumuz yeni duruma uymak ve kendimi, ailemi güvene almak dışında bir adım atmayacağım. Onu da zaten yıllar önce attım ve memleketimden ayrılıp gurbette, özlemle ama iç huzuruyla yaşamayı seçtim. Bunu ailemin parasıyla değil, desteğiyle ve kendi çalışmalarım çabalarımla başarmış olmak da beni bencil değil emekçi yaptığı için, gocunmuyorum.

Sansür çok acı bir şey. İnsanın içinde tuttuklarını boğazına dek gelse de dışarı çıkaramaması. Her an kontrollü, kontrol altında yaşaması çok korkunç bir şey. Umarım ülkemiz bir an önce bu durumdan kurtulur, insanlarımız bir rahat nefes alır, kendilerini tekrar özgür hissedebilirler. Umarım bu bölünmüşlük, bu ötekileştirme, bu yaftalama, ayrımcılık biter. Umarım farklı düşüncelerdeki, farklı altyapılardaki insanlar, barış ve huzur içinde bir arada yaşamayı seçer.

Bana en çok dokunanı da ne oldu biliyor musunuz..? Kendini "laik ve demokratik" sanan bir takım insanların içine düştükleri nefret kıskacını bu son olaylarda bu kadar açık seçik görmek. Hayır zaten küfürleşmelere falan alıştık artık da, daha derin bir nefret çeşidiyle de karşılaştık bu sefer.. İnsan olmakla bağdaştırılamayacak, başkasının acısına gülme, eğlenmeyle karşılaştık. Bu olaylar sırasında şehit olmuş oğlunun, hastane sedyesinde yatan cansız bedenine sarılmış ağlayan bir ihtiyar adam fotoğrafı vardı, görmüşsünüzdür belki. Başında takke, üstünde yelek olan ağlayan bir adam ve bu fotoğrafı umursamazlıkla paylaşırken altına "Dinci dayı, acaba bu senin oğlun değil de Allahu Ekber diye bağırıp üstüne saldırdığın bir oğul olsaydı böyle ağlar mıydın?" yazacak denli kalpsizleşmiş, insan yaftalamayı medenileşmek sanmış insan müsveddeleri.. O noktada dedim, nasıl böyle acımasız hale geldik biz toplumca? Nasıl birbirimizi böyle sınıflandırmayı ve iyi kötü ilan etmeyi huy haline getirdik? Nasıl bazı acıları kabul eder, diğer acıları acıdan saymaz hale gelebildik? Yazıklar olsun..

Artık zaman susma zamanı, düşünme zamanı, dışarda huzur kalmadıysa bari kendi içinde huzuru yakalama zamanı. Dincisiyle dinsiziyle, aydınıyla cahiliyle, yoksuluyla zenginiyle, hepimiz susalım artık. Söz bitti. Herkes kendi yaşamına baksın, kendi içini güzelleştirmeye çalışsın, madem toplumu değiştiremedik bir de böyle deneyelim bakalım, belki kendimizi değiştiririz, kendi iç huzurumuzu geri buluruz - zaten aslolan da o değil mi şu hayatta?

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Tam da gelen gideni aratacakken..

Ülkede olan bitene ses çıkarmadan durmanın düpedüz ahlaksızlık olduğunu düşündüğüm için, kişisel buhranlarıma bir dakika ara verip, düşüncemi yazmak istiyorum.

Dün gece olan darbe girişimi, beni en az Erdoğan hükümeti kadar rahatsız etti ve endişelendirdi, çünkü ülkemizde askeriye tarafından yapılan hiç bir darbenin, aslında halk tarafından içselleştirilmiş bir "sosyal darbe" olamaması nedeniyle, sonuçları "iyilik, güzellik" olmadı, olmasını beklemek de gerçekten yanlış. Darbeler bizi sosyal, entelektüel, demokratik anlamda en az 10 sene geriye götürdü ve sonuçları yine halka zarar verdi. Bu nedenle dün geceki "oldu bitti"nin bitmiş olduğuna seviniyorum.

Fakat; içten içe her liberal demokrasi görüşlü beyaz türk gibi ben de "şu hükümet gitsin de nasıl giderse gitsin" mantığında olduğum için, bir an içimi umut da sarmadı değil. Şu adam bir de kelepçelenip, aldığı o gencecik canların, kanayan yaraların hesabını veriyormuş! diye bir sevinç dalgası da geçirdim, doğrudur. Ama zaten %90'ı hükümet yanlısı bir grubun içinden çıkmış radikal bir grubun tam hesaplanmamış, oldu bittiye gelmiş ve halkın üstünde iğreti duran bu "girişimi"nin sonucundan ne bekliyorduk, dünya tarihi kitaplarında heyecanla okuduğumuz türde bir sosyal darbe mi?

Çok naifiz.. Hala biri gelse de bizi kurtarsa mantığı içindeyiz.. Gelenin daha gelişinden belliyken..

Darbe girişiminin sonuçlarını şu şekilde görüyorum; başımızdaki çılgın adam (ki bunu kendi planladı diyenlerin sayısı az da değil) bu darbeden daha güçlü çıkacak, çıktı. Kendi haklılığını "demokrasi"yi kullanarak ve ne yazık ki haklı olarak savunacak ve bu girişimin sorumlularını cezalandırırken aslında güç gösterisi yapacak. Kısa sürede seçime gidecek, zaten yılmış halkın sesi yine çıkmayacak, tek adam olacak ve ne yazık ki ülkemiz "Erdoğan State of Islam" türü, emsalsiz bir konuma kavuşacak.

Hayır hiç üzülmeyin, bu adama oy verildiğinde sesinizi çıkarmayarak, sokaklara dökülen insanlara destek veren oğullarınıza kızlarınıza "aman evladım sen karışma" diyerek, kendiniz "aman perdemi kapatayım, iç odaya çekileyim kafama gözüme taş gelmesin gaz yemeyeyim" diyip pasif kalarak, onca entelektüel ve ağzından laf çıkan insan içeri alınırken verdiğiniz tepki sadece "vay, bu da oldu, iananmıyorum"ken ve "ay türkiye çok berbat bi yere gidiyor, canım bir çay daha alır mısın?" derken derken, bunu kendi kendinize siz yaptınız. Şimdi dövünüp durmanın anlamı yok.

Yapılacak 2 şey var. Seçmeli buyrun; ya bu deve güdülecek, ya bu diyardan gidilecek. Yani ya kalacaksınız ve Erdoğan hükümetine fazla sövüp saymadan, onların çoğunluk olduğunu kabul ederek, bu diyarların artık onların malı olduğunu da iyice belleyerek, onlar gibi hissetmeseniz de onlar gibi davranarak yaşayıp gideceksiniz. Ya da; mülteci mi olursunuz, kalifiye iş gücü mü olursunuz, beyaz türk gücünüz ve paranızla ya da kendinize bu güne dek yaptığınız eğitimdir, kariyerdir yatırımlarla özgürlüğünüzü mü satın alırsınız bilemem, bir şekilde çok acil olarak kendinize yeni bir ülke bulur, tüm bu çılgınlığı geride bırakırsınız. Şu an gelinen noktada ne yazık ki artık 3. bir seçeneğiniz kalmadı. Hepinize kolay gelsin, tekrar geçmiş olsun diyorum..

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız

Köşe başında bir dükkan var. Çoook eskilerden, belki 1950'lerden kalma bir kuaför salonu. Adı, sahibinin adıyla aynı; "Madeleine". İçi son derece klasik döşeli bu salonun, tek tük gördüğüm müşterileri hep yaşlı insanlar. Madeleine de çok yaşlı. Belki 1000 yaşında.. Gelip geçerken gördüğüm kadarıyla yavaş yavaş çalışan, kesimden çok sohbetiyle hizmet veren bir yaşlı kuaför kadın. Çoğu zaman, kendi gibi bembeyaz kıvırcık saçlı kocası da yanında olur. İkisi dışarıdan görülecek şekilde baş başa oturur, vitrin camında güneş görünce iki yana sallanan plastik oyuncak çiçeklerin arasında kahve içer, gazete okurlar.

Dükkanın camına bir gün bir yazı asıldı: "hastalık nedeniyle bir süre kapalıyız". Gelip geçerken gayri ihtiyari camına bakıp bu iki yaşlı insanı görmeye alıştığım dükkanın karanlık yalnızlığı içime dokundu ki, bir süre takip ettim. Madeleine'i tanımadığım halde, merak ettim hastalığını. Aylar geçti. Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti, son bahar bile geçti ve tekrar kış geldi. Dükkan camındaki yazı değişmeden kapalı kaldı.

Bahar başında, önünden her geçişimizde vitrinde sallanan çiçekleri heyecanla kontrole koşan kızımı uzunca bir süre izlerken, birden alıştığım için okumadığım yazının aslında değişmiş olduğunu fark ettim. Artık "hastalık nedeniyle kapalıyız" yazmıyordu camda, "kalıcı olarak kapalıyız" yazıyordu. Okuduğum ilk an, içimi tarifsiz bir üzüntü kapladı. O an; hiç tanımadığım, değişen moda anlayışı nedeniyle dükkanına yolumun düşmediği, ama gelip geçerken mutlaka gözümün iliştiği bu yaşlı çifti bir daha göremeyeceğimi anladım. Bazı hayatların hikayesini dinlemeden de bilirsiniz; bu yaşlı çift o hikayelerden biriydi. İlle tanışmanız, konuşmanız gerekmez; bu insanları "zaten tanırsınız"..

Madeleine'i düşünerek başladım bu yazıya çünkü bloğumu kapatma kararı aldım. Vitrin camıma asabileceğim tek yazı ise; "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız"..

Uzunca bir süredir, kendimi kendim gibi hissetmiyorum. Sanki kişiliğim ikiye bölünmüş gibi. Bir yanda tüm yaşam sorumluluklarının altında tek başına yılmadan mücadele eden, sahip olduklarına şükreden, dünyaya sade ve tasasız gözlerle bakmak için kendini eğitmeye çalışan bir Ceren var. Öte yanda ise; içi insanların, ülkelerin, dünyanın geldiği noktayı almayan, adaletsizliklerle, kırgınlıklarla dolu "gerçek yaşam"la savaşmaktan, olan biteni kabullenememekten yorgun, umudunu kaybetmemek için çırpınan bir Ceren var. Hepimiz bu ikilemde değil miyiz zaten..?

Fakat; sadece bu değil. günlük hayatta mutsuzlukla mücadele ediyorum bir süredir ve son zamanlarda bundan çok yoruldum, tükendim. 3 haftalık Türkiye ziyaretimin bana iyi geleceğini sanarken, daha dertli döndüm artık "yuvam" olan bu gurbet ülkeye.. Oysa bu üç haftada tam 10 kitabı devirecek düzeyde "dinlen(diril)miş"ken, hala ve ısrarla hissettiğim: çok ama çok yorgunum, öyle yorgunum ki..! Uyumak, okumak, düşünmemek, herşeyden uzaklaşmak değilmiş mesele.. Mesele içimdeymiş..

3 haftadır ben kendimi tanıyamıyorum. Sadece tek başıma kalmak istedim. Ailemi, kızımı, dostlarımı dahi görmek istemedim. Kimse bana ilişmesin, karışmasın, kimse "anneeeğ" diye bağırmasın, neşeli bir şekilde "yemek hazıııııır" bile demesin. Sadece beni benle bırakın! demek istedim. Taş devrinden bu yana sosyal varlıklarız, bu mümkün mü..?! Ya da normal mi, bir psikolog olarak insanlardan kaçmanın, kendi içine kapanmanın tüm ruh hastalıklarının ilk habercisi olduğunu bile bile..?! Yapamadım. Çünkü öbür Ceren "şükret, mutlu hisset, mutlu et" diye bangır bangır bağırıyor içimde çünkü sağlıklı insandan "beklenen" bu. Ki; onu da yapamadım. Ne şükredebildim (sanki kapkara bir bulutun altına girmiştim), ne mutlu hissedebildim (herşeyin kötü, eksik, yanlış yönünü görüp durdum), ne de mutlu edebildim (sürekli gergindim, çabuk parlıyordum, tahammül eşiğim inanılmaz düşmüştü).

Kendimi çok zorluyorum. Kendimi iyi bir insan olmak için, huzurlu, sevecen bir insan olmak için, olaylara iyi yönden bakabilmek için çok aşırı zorluyorum. Oysa içimde kor halinde yanan bir endişeler zinciri var. Gelecekle, özellikle özel yaşamımda önümüzdeki 6 aylık süreçte olacaklarla ilgili çok ciddi endişelerim, korkularım var. Önümü çok net göremiyorum ve ailem, psikoloğum, eşim ve dostlarım defalarca ellerini uzatmaya çalışsalar da, aslında kimseden destek alamıyorum ve bu dünyada kendimi yapayalnız hissediyorum. "Her insan yapayalnız doğar ve yapayalnız ölür"e takılmış haldeyim, oysa aradaki upuzun, yaşam denen yolun "kalabalıklığını" göremiyorum.

Oysa fiziksel anlamda yalnız değilim; yakınlı uzaklı bir çok dostlarımla düzenli görüşüyorum, sosyal, girişken bir insanım. Fakat "yalnızlık" dediğim şey aslında "desteksizlik" sanırım; yani gerçekten benim işime yarayacak destek mekanizmalarım yok. İşimde bana süpervizörlük veren bir üstüm yok, evimi temizlemeye bana yardımcı olabilecek biri yok, kızımı acil durumda hiç sualsiz 2 saat "bırakıvereceğim" biri yok, içim daraldığımda kaçıp gidebileceğim sadece bana ait bir zamanım bile yok (en kötüsü de bu belki). Herşeyi tek başıma halletmem ve halime şükretmem bekleniyor. Üstüne de, her an güler yüzlü olmam bekleniyor, her an kibar ve sakin olmam bekleniyor.

Çoğu zaman - özellikle Almanya'da nedense - bunu başarıyorum - Türkiye'de ya yaşamın kaosu, ya aşırı kalabalıklar, koşturmacalı hayat anlayışı ya da insanın en yakını olan ailesine karşı tüm nefretini kusabilme özgürlüğü / patolojisi midir nedir, kendim olamıyorum! Gerçekten evet tam olarak bu; kendim olamıyorum, asıl ben gidiyor, yerime huysuz, olumsuz, tahammülsüz, aceleci, çekilmez bir ben geliyor. Neden böyle, çözemiyorum. Türkiye'ye gidişlerimi bu nedenle azalttım son yıllarda, ailemle görüşmelerimi seyrekleştirdim çünklü bakıyorum uzaktayken sanki daha "yakınız". Çünkü ben kendim gibi davranıyorum, uzaktayken "asıl ben" olabiliyorum. Asıl ben, güzel biri.. Tanısanız koşulsuz seversiniz. Ben de seviyorum.. Ama öteki ben, beni üzüyor.. Bu iki "ben" öyle zıtlar ki, kendimi de çevremi de yoruyor.. Bu iki ben, bir arada olamıyor..

Çok uzadı bu iç dökme. Oysa dediğim gibi, kısaca "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" yazmam yeterliydi.. Zaman zarfı bile belirtmeme gerek olmayan, içimdeki herşeyi özetleyen, kısacık bir not.

Alabileceğim her tür desteği - psikolojik ve fiziksel; almaya çalışacağım. Çünkü önümüzdeki 6-8 aylık süreç beni gerçekten zorlayacak bir süreç. Bazı planlarım var; iş yerindeki yükümü biraz hafifletmek, gerekiyorsa maddi anlamda biraz açılmayı göze alıp bazı ev ve çocuk bakımı işlerine çok sık olmasa bile en azından düzenli rutinde yardımcılar bulmak, en önemlisi de kendime ciddi anlamda rahatlayacağım, "nefes aralıkları" yaratmak ve bunu bir lüks değil, hakkım olarak görmek. O zaman "şükret, mutlu ol ve mutlu et" de bir emir kipi olarak değil, kendiliğinden gelecek hayatıma diye düşünüyorum.

Benim hiç tanımadığım Madeleine'i özlediğim gibi, siz de beni özlerseniz şayet; email adresimden ya da facebooktan ulaşın, arayıp sorun lütfen.. Elimden geldiği kadar sizleri okumaya, takip etmeye çalışacağım. Kalın sağlıcakla; sağlıkla, mutlulukla, iç ve dış huzuruyla..


Dipnot. En üstteki görsel bana Madeleine'le eşini de hatırlatan, gittiğim bir cafe'de gördüğüm bir çiftin gizlice çektiğim (evet çok ayıp ettiğim ama dayanamadığım) fotoğrafı. Titreyen elleriyle tekerlekli sandalyedeki eşine dondurma yediren adam, aşkın, sevginin, merhametin, insan olmanın fotoğrafı.. Ortadaki görsel, karısına "şu an aklından ne geçiyor, bir kağıda çizsene" diyen adamın cevaben aldığı kağıdın fotoğrafı. En alttaki görsel ise, kahve içebilecek lükse sahip olsam, kahvemi içinde içmek istediğim fincanın fotoğrafı..

7 Temmuz 2016 Perşembe

En buyuk aci nedir?

Dunyada yasayabilecegimiz en buyuk aci, acaba fiziksel siddet ya da tecavuze ugramak midir, hakliyken hakkimizin yenmesi midir, sevdigimiz birini beklenmedik ani bir olumle yitirmek midir? Hic biri.. Dunyadaki tek gercek, dayanilmasi en zor aci, insanin evladini kaybetmesidir bana kalirsa..

Bugun 7 temmuz, 11. defa 7 temmuz. Bazi insanlar - insandan baskasindan, hatta cogunlukla ondan dahi, sevgi alisverisi sansi elde edememis olanlar - bana katilmasa da, anne olduktan sonra dada da emin oldugum gibi, insanin 14 senelik hayvan dostuyla olan iliskisi, salt yoldasliktan daha oteye, bir kardeslik hatta evlat duzeyine geliyor. Bir hayvandan alinan duygu alisverisi ile bazen kendi evladindan aldigin duygu alisverisi esit, farksiz olabiliyor. O nedenle, ozellikle de dogal bir olum olmadigi icin, beni cok hazirliksiz yakaladigi, cok ani ve haksiz bir olum oldugu icin, bana bir evlat acisina yakin derecede tesir ettigini dusunuyorum. Ya da dogrusu, uzerinden 11 sene gectikten sonra, her sene kendimi "yazmayacagim, bu sene sukunetle icimde yasayacagim" diye sartlasam dahi basaramadigim, icimi dokmeden acilamadigim icin, belki su an duygu yukuyle boyle hissediyorum. Yine de Allah karsilastirma yaptirmasin, eminim insanin kanindan canindan yavrusunun kaybi cok trajik, cok daha insan ruhuna direkt tesir eden bir durumdur..

Allah kimseye evlat acisi yasatmasin demek, ne yazik ki ozellikle ulkemizde son yillarda bos, anlamsiz bir hayal olmaktan oteye gecemiyor. Artik bu durumu bile normallestirecek patolojik yapiya sahibiz.. Fakat, yine de bugun icin dualarim su olacak; Allah bari bu satirlari okuyan bizleri ozel kilsin, ayri kilsin, korusun kollasin da sirali olum versin, evlat kaybi ve acisi yasatmasin hicbirimize.. Amin..

1 Temmuz 2016 Cuma

Çıplak ayakla çime basmadaki huzur

Amerikalıların aksine, Almanlar da bizim gibi eve girişte ayakkabılarını çıkartırlar. Yeni evler genelde yerden ısıtmalıdır ama daha eski evlerde ya da Bavyera geleneklerini koruyan ailelerde aynen bizimki gibi ev terlikleri de vardır hatta. Ama genellikle çorapla, yazın çıplak ayakla da gezilir, aynen bizde olduğu gibi. Sanırım aradaki tek fark "aman kızım taşa basma üşütürsün" diyen Türk analarının eksikliği :)

Ben çocukluğumdan beri taşa mümkünse çıplak ayak basan biriyim. Kafayı saymazsanız üşüttüğüm, yani bu nedenle üsüttügüm, görülmüş şey değildir. Bir tek duş camını ya da adam gibi yıkanmayı akıl edemeyen bazı şuursuzların geride bıraktıkları ıslak banyolardan çok huylanır, onda bile bazen terlik giymek yerine ayaklarımın dış ayasına yamuk yılık basarak, ayak parmaklarımı yukarı kaldırarak tuhaf Hint fakirleri gibi yürür, üşenmez bez alıp yerleri kurularım. Böyle yürürken insan bazen bileğini burkuyor, pek tavsiye etmem ama nedense sanki özellikle de parmaklarım ıslak yüzeye değerse mikrop alacakmışım, hani havuzdan bu şekilde mantar kapacakmışım korkusu da var bilinçsizce.. Huylanırım umuma açık ıslak yerlerden, orda mutlaka giyerim terliğimi yani.

Fakat yüzey ıslak değilse hatta doğanın o yumuşacık koynundaysam, kimse beni tutamaz çıkarır atarım ayakkabıyı terliği. Çıplak ayakla kayalara tırmanmak, dikenli dallı bile olsa çıplak ayakla bahçe sulamak, kumda yürümek, hele hele çimde yürümek şahanedir. Hele ıslak çim, bana ıslak havuz kenarında yaşadıklarımın 180 derece aksi hisler verir ve çok rahatlatır, kendi kendime gülümsetir. Bu hisleri bu günlerde sık sık yaşıyorum ve tüm olumsuz enerjinin üzerimden toprağa akıp gittiğini, rahatlayıp gevşediğimi hissediyorum.

Bizim kız görüntüde benim kopyam olduğu halde, davranış ve alışkanlıklarda hiç bana çekmemiş bu konularda (ve aslında bir çok konuda da). Çimene hem de su ustteki fotodaki annemlerin cennet bahcesindeki mis gibi, yumusacik cimene, çıplak ayak mümkün değil basmıyor, kumdan azami surette huylanıyor, bebekken bile böyle bulaştırarak dökerek yediği olmadı! Catalı bırak bıçakla peçeteyle İngiliz kraliyetinin gözbebeği Charlotte prenses misali yiyor. Pek hos bir durum degil, cunku psikolog olarak kirli bir cocuktan daha cok asiri temiz bir cocuktan korkarim ben.. Dogal degil cunku "temiz kalmayi basaran" bir cocuk.. Ama tuhaf iste, boyleleri de var ve ailenin verdigi egitim ya da davranis kurallari degil, bizzat cocugun icinden gelen, kisiligiyle ozdeslesmis durumlar bunlar.. Aklimin almadigi "cime basmaktan rahatlama ozurlu insan tipi"ni bizzat kendim buyutuyorum, kisacasi :) Tuhaf ki ne tuhaf..

Bu da bana sunu ogretiyor, cocuklarimiz bizden doguyor ama bizim malimiz, bizim gibi olmasini isteyebilecegimiz ya da bizim basaramadigimiz hayallerimizi gerceklestirecek hayat planimiz, projelerimiz degiller.. Onlar bizden farkli, kendi sahislarina ozgu huy ve hayallere sahip bireyler. Bize gore yanlis yolda da olsalar, secimleri bizim deger ve tutumlarimizdan cok farkli da olsa, onlari kabul etmek, onlara destek vermek, olsa olsa deneyimlerimizi aktarip yanlis yollarina isik olmak ama hayat secimlerine mudahale etmemek bizim ebeveynlik gorevimiz. Ne zor is yarabbi!

27 Haziran 2016 Pazartesi

Doktorlar..

Doktorun iyisi candır da, kötüsü de candan eder malum. Geçen ay eşimin en yakın arkadaşının hamile kız arkadaşı az kalsın ölüyordu, onun canını kurtarabilmek için karnındaki bebeği 25. haftada minicik doğurttular. 2 hafta anne de bebek de yoğun bakımda kaldılar, bebek daha en az yarım sene yoğun bakımda kalmaya devam edecek, tabii hayata tutunmayı başarırsa.. Çok zor bir süreç, çok düşündüren bir süreç ve ne yazık ki doktorlara verip veriştirmek istediğiniz bir kötü deneyim. Çünkü tüm bu acılara neden olan "preeklampsi" hastalığı, aslında idrarda basit bir testle fark edilen ve yaşamı tehdit edecek duruma gelmeden önce önlem alınabilen bir hastalık. Peki sadece 2 gün önce doktora gitmiş bir insanın preeklampsi geçirip yoğun bakıma alınması normal mi, HAYIR.

Tıp eğitimindeki sorunlar, daha en baştan kaliteli öğrenci alım aşamasındaki problemler, sonra meslek etiğinin tam verilmemesi ve mezun doktorların önceliklerinin sağlık değil akonomik alanlara kayması bir yana, aslında bilimin de bir zamanlar bizim istatistik hocamızın söylediği gibi bir "yalanı doğru gösterme sanatı"na dönüşmüş olması gerçekten korkutucu. Burada karşıma çok okunulası bir yazı çıkınca ve en azından ülkemizdeki yüksek lisans ve doktora tezlerinin nasıl yazılabildiği konusunda az çok deneyim sahibi de olunca, fikrimi yazmak istedim.

Annemle babam doktor, onlar vesilesiyle bir çok doktor tanıdım. Kendi sağlığımı ciddiye alan, kontrollerime giden bu nedenle ara sıra "nevrotik" ya da "hastalık hastası" yaftası da yiyen bir insan olduğum için de yine kendi kendime bir çok doktor daha tanıdım. Çok nadir bir iki "iyi niyetli ama kıt bilgili" doktor dışında, şansım yaver gittiği için mi, yoksa gitmeden önce gerçekten araştırıp haklarında ne yazılmış çizilmiş, yıllardır yaptıkları mesleğin gelişmelerini takip eden doktorlar mı diye araştırıp da gittiğim için mi bilmem, hepsi çok değerli doktorlar çıktı. O nedenle nerede bir "doktor-hasta polemiği" olsa ben otomatik olarak doktorun (bilimin) tarafını tutar, doktoru mutlaka savunurum. Çünkü ailemden ve çevremden "kötü doktor" görmedim ama kendini özel sanan ve özel muamele görmediğinde olay çıkaran cahil ve pişkin hasta çok gördüm.

Gel gör ki, bu son preeklampsi olayı ve eşimin yıllardır çözemediği ayak bileğindeki yanmalı sızıya "koş koş açılırsın" tedavisi uygulayan son doktor beni de düşüncelere saldı..

Bazı insanlar, her meslek grubunda olduğu gibi, o mesleği tutkuyla yapmıyor, para kazanmak için bir yan uğraş olarak görüyor sanırım. Ve ortada dönen para ne kadar çoksa, mesleki etik de o kadar derinden zedelenebiliyor. Tıp ya da insanla ilişkili tüm meslekler için suistimalin boyutları çok daha ciddi.

Kısacası; "doktor döven hasta" zihniyetine ne kadar can hıraş karşı olsam, hiç bir surette hakkı ne kadar yenmiş olsa da, karşısındaki insana "saldıran" kişiyi haklı göremesem de, artık kabul ediyorum, bazı mesleklerde çok ama çok ciddi kontroller, şikayet mekanizmaları, adli hüküm ve cezaların korunma garantisi olmalı ki, kimse madur olmasın, canı yanan kimse "adalet nasılsa sadece bir kadın adı bu ülkede" diye düşünüp ve dolayısıyla "adaletini kendi eliyle sağlamak" sevdasına düşüp haklıyken haksız duruma gelmesin..

25 Haziran 2016 Cumartesi

Her gün, sadece o günü yaşamak

Ingilizce'de "Take life one day at a time" diye bir atasozu vardir, asagi yukari "her gun sadece o gunu yasa" anlamina gelir. Son zamanlarda, sanirim birkac aydir, basarabildigimi dusundugum ve begendigim bir oguttur bu.

Biz bazi ekoldeki anksiyete terapistleri de, aslinda anksiyeteyi "gelecege dair duyulan kaygi", depresyonu ise "gecmiste ilan bitene dair duyulan kaygi" olarak tanimlar ve bu sorunlarin temelinde "icinde bulundugumuz su ani yasayamamak" oldugunu one sureriz. Yani danisana ani yasamayi ogretebilirsek, depresyon da anksiyete de kendiliginden gececektir.

Fakat tabii insan dusunen ve zaman mekan mantigi mevhumuna sahip bir canli ve gecmise takilabiliyor, gelecekle ilgili kuruntular yaratabiliyor. Herseyi bosverip ani yakalamak, biraz saf gonulluluk gibi kaliyor en hafif anlamda. Iste bu noktada "ani yakalamak" aslinda, icinde bulundugun anin farkindaligini yaratmak, endise ve pismanliklardan bu sayede kendini yalitmak anlamina geliyor. Bu; mutlu ve doyumlu bir yasam gecirebilmek icin, ogrenilmesi gereken bir yeti.

"Her gun sadece o gunu yasa!" ogretisi de bu noktada onemli. Cunku bazen oyle cok hayat listeleri ve planlanmis isler yaratiyoruz ki, hayat monotonlasiyor, rutine ve basari / basarisizlik listesine donuyor, bu da yasam doyumunu dusuruyor, memnuniyeti azaltiyor, kisiyi ruhsal sorunlara yaklastiriyor. Oysa her gun, o gun icin sadece 3 ulasilabilir madde koymakla baslasak, bu bile bir kardir. Mesela,
1. bu gunun bitiminde cocuklarin bir sekilde doymus, temiz ve guvenli halde yataga gitmelerini saglayacagim
2. bugun ne kadar yogun olursa olsun, 5 dakikami kendime ayiracagim ve bu 5dk boyunca kimsenin isine kosmayacagim, yapmak zorunda oldugum bir seyi degil, zevk aldigim bir seyi yapacagim
3. bugun ne kadar kotu / zor gecerse gecsin, mutlaka bir an olsun guzellik kapimi calmistir. Gun icinde olan guzel bir seyi hatirlayip, bir sure onu dusunecek ve gulumseyecegim.

Bu kadar. Bu sekilde baslanabilir, gerisi hayal gucunuze bagli gelisecektir zaten. Bu egzersizlere basladigimdan ve yasamimi bilincli olarak yavaslatmayi denemeye basladigimdan beri, gunlerimden hem daha cok verim aliyorum (kosturup durnak aslinda insana normalden fazla zaman kaybettiriyor) hem de aslinda gercekten benim icin su hayatta neler onemli, neler vaz gecilebilir ogreniyor, kendimi daha derinden tanimaya basladigimi (ve belki de gunun birinde gercekten sevecegimi bile) hissediyorum. Bu yonde bir kisisel gelisim bana daha samimi, dogal geliyor.

Ve her gun sadece o gunu yasamak.. Gelecege dair plan yaparken secici olmak, hayati planlarla degil, gercek deneyimlerle doldurmak. Bunlar hayati anlamli kiliyor, icini dolduruyor. Bir de yaris ati gibi haldir huldur soluksuzca yasamayi degil, kendini idareli kullanmayi da ogretiyor insana. Ölüme bu kadar takilan entellektuel zihin, aslinda yasama anlam vermeye calisiyor, hepsi bu.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Uyuyan kişiyi izlemekteki huzur

Su an, Almanya'nin 14 derecelik Haziran'inin bir hediyesi olarak yaninda getirdigi burun tikanikligi nedeniyle hafif hafif horlayarak uyuyan kizimi izliyorum. Gunduzleri devamli devinim halinde.. Her dakikasi bir is ugras, kendini kanitlama ve kendini gerceklestirme azmiyle dopdolu. Oysa geceleri, simdi uyurken, hafif hafif nefes alip verirken ne kadar sakin, huzurlu, huzur verici.

Onu izledigimden habersiz..

Uyurken izledigim baska insanlar da oldu. Beni uyurken izleyenler de mutlaka olmustur. Asagi yukari uyuyan bir insan icin bu hisleri duyariz degil mi; huzurlu, sakin bir uzaklik hissi. Kim bilir beyni ona hangi goruntuleri sunuyor, gunun tortusundan secilenler, kimseye acmadigi fantaziler, korkular belki. Bazen dudaklar kipirdar hafifce, belki ruyasinda birine seni seviyorum diye fisildadi, ya da isyerinde patrona kiziyor, istifayi basiyor su an, o tek kas da kalkti bak, olay ciddi belli ki..

Bazense sadece uyurlar. Ritmik nefes alis verisler, arada hafifce ic cekmeler, bir yandan obur yana donmeyle degisen ritm, uyku ahengi..

Odayi ya da hayati paylastigin kisilerin nasil uyudugunu bilirsin. Bazisi yaz kis ince de olsa bir ortunun guvenini ister uzerinde, bazisi ayaklarini sigdiramaz yataga illa ki tasirir uctan yandan, bazisi yastigi bir sevgili gibi kucaklar, bazisi kolunu basinin altina yoldas eder. Bazi uykuya gecis rituellerini ogrenirsin beraber yasadigin insanlarin, oylesine siradan, o kadar da ilginctir.

Ölümü de dusundurur sana bu uykulari gizlice izleme aliskanligi, meslegi geregi binlerce insanin olumune sahit olmus annenin sozu aklina gelir, "kimi uyur gibi huzurlu, kimi acidan kasilmis yuzler" sozu.. Oysa tum kaslarin gevsedigini sanarsin olumle.. Gercekten hissettigim, sanki biri bir salteri indiriyor, o kadar.. Gerisi karanlik bosluk yokluk.. Derin, ruyasiz bir uyku gibi. 19.yy basinda oluleri yasiyormus gibi giydirip poz verdirtip son fotograflarini cekmek cok yayginmis, biliyor muydunuz? Hatta cogu fotograf olulerin fotografidir, yasayanlar fotograf cektirmezdi o donemde deniyor, malum hareketsiz uzun sure beklemek gibi teknik sorunlar da var.. Mesela su yandaki fotodaki tum cocuklarin olu oldugunu soylesem..? 1800'lerde insanlar sandigimiz kadar "naif zarif" falan degilmis, tuhaf zevkleri ve aliskanliklari varmis, gercekten urkutucu..

Ölü bir insani degil ama onun bir tik oncesi ve yakini olabilecek uyuyan bir insani izlemeyi severim; bazen otobus ve ucak yolculuklarinda, bazen o huzurlu sessizlikte kendim uyku tutmazken tanidigim yuzlerde.. Sanirim tuhaf bir huzur buluyorum; icten, rol yapmayan, kendi gibi gorunen, bundan gayri de sansi olmayan bu yuzlerde..

21 Haziran 2016 Salı

Seker yüklemesinin verdigi huzur

Rutin kontrollerim sirasinda sekerde hafif bir yukselme cikinca, seker yukleme testi yaptirmam gerekti. Zira ailede seker pek olmasa da, son zamanlarda sadece salata ve sekerli seyler yiyesim var, ne proteine ne karbonhidrata elim gidiyor. Tuhaf ve pek zevk-u sefa turu bir beslenme sistemi olusturdum, gelsin mis gibi saglik deposu yesillikler, cekilsin üstüne ekmek bulmadan bir dilim pasta, bir canak dondurma, olmadi koca bir kutu harribo derken kilo falan da almandan hosca  ve mutlulukla yuvarlanip gidiyorum. Diyordum da pek oyle degilmis demek ki..

Seker yukleme testi 4 saat suren bir test, o nedenle aldim bir kuple Orhan Pamuk, gittim laboratuvara. Ilk kan testi acken aliniyor, sonra sekerli ozel bir sivi iciyorsun, bir saat, iki saat, uc saat sonra tekrar kan veriyorsun ve sonuclar ayni gunun aksami eline geciyor. 4 saat laboratuvarda oturmak.. Tanrim size ne buyuk sikinti, bana ne buyuk zevk! Uzun zamandir boyle guzel zaman gecirmemistim, ustelik ben igneye bakamam, kan aldirmaktan delice korkarim! Isin sirri, o 4 saatlik senden hic bir sey yapmanin beklenmedigi bosluk ani.. Of ne zavalliyim, bu yalnizlik ve bosluk luksunu elde edebilmek icin anca seker hastasi olma ihtimali mi gerekiyor?!

Yanima bilgisayar alabilirdim, almadim. Telefonla gezinebilirdim, gezinmedim, benden haber bekleyen dostlari dahi arayip laklak etmedim. Ooooyle oturdum bana tahsis edilen koltukta ve okudum, okudum, okudum.. Orhan kurdugu Masumiyet Muzesi'ni gezdirdi bana o dort saatte, kucucuk kitap bitince de azicik saga sola bakindim, insan izleyip onlarin hakkinda hayallere daldim. Bir iki zerzavat dusunce ile aklimin labirentlerinde kayboldugum anlari da sayarsak, valla zaman akti gitti.. Tabii saati geldikce "Ceren hanim sizi soyle alalim" diyen o kibar vampir pardon hemsireyle gulumsesme, melul koyun bakislariyla onu insafa cagirma ve kan alinirken kasilip kalma anlari da yasadim ama 4 saatin toplami 15 dk'si bu sekilde iskenceyle geciversin, geriye kalan anlar coook uzun zamandir yakalayamadigim bir lutuftu..

Bir de ucak yolculuklarini severdim eskiden ayni nedenle; saatlerce otur, kitap oku, film izle, senden beklenen tek bu. Zaruri hayat bosluklari.. Simdi cocukla seyahat ettigim icin oyle bir bosluk da yok tabii, MES: mama entertainment system mode on!

4 saatin sonunda bir de babamla aramizda cok komik bir iletisim problemi kaynakli kaos yasandi. Kendisi hala sucun benim anlayisimda oldugunu dusunuyor, halka acayim bu durumu da siz karar verin.. Babam sagolsun test bitince beni almaya geldi. Bastan sen kredi kartiyla ode ya da ben gelince ben oderim gibi muglak bir odeme plani kararlastirmistik. Nasilsa sonuclari babam alir aksama alirken de oder diye tuccar kafasiyla odemedim ben tabii. Testten sonra ben deli gibi ac, yandaki bufeden bir kasarli tost soylemisim, ayiptir soylemesi su ramazan gunu.. Cebimde buyuk bir para olunca, babamdan bozuk aldim. Babam da o sirada arabayi falan park ediyor, niyeti laboratuvara ugramak ve odemekmis. Yanima geldi ve tam tostcunun bufesinin onunde bana "odemeyi yaptin mi" dedi. E ben de daha elime tostu yeni almisim, 8 ayin gurbetlik hasretiyle ilk isirigi atmisim, "odedim" dedim tostu kastederek. Siz olsaniz ne anlardiniz, testi mi tostu mu?!? :)))

Velhasil babam aksam sonuclari almis, malum doktorlar arasi iliskiler var, onlar da bisey dememisler kizim odedi diyince, duzeltmemisler, bir de ustune babam laboratuvarda oturmus arkadasiyla 1-2 saat de sohbet etmis, kakara kikiri sonrasi da eyvallah diyip cikmis. Evde isin asli ortaya cikti; e kizim odedim dedin diyor, e ben tostu odedim ya diyorum, babam kiziyor.. "Eyvah cok ayip oldu, eyvah" diye diye adamin tansiyonu firladi, geceyi zor etti, sabah erkenden gitti odedi benim laboratuvara taktigim borcu. Bizden onceki kusak cok enteresan yahu, bu isleri baya onur meselesi yapiyorlar. Biri ben odiycem der oteki valla almam abi der, bilirsiniz, allllllaaaaaskina, olumu ye falan.. Teatral durumlar. Halbuki durust insanlariz yani, cebe para attigimiz duyulmus gorulmus is degil ama olasiligindan bile korkuyoruz iste.. Boyle durust bir ailede yetistigim icin cok sansliyim. Lakin iletisim sorunu almis basini yurumus, o ayri :)

Bu arada Bursa Ugur Laboratuvari ve ekibi hakikaten cok cok iyi, hem islerinde titizler, hem de o hemsirenin eli ne kadar hafifti oyle ya! Valla mubalaga etmiyorum, hele 3. seferde ignenin girisini dahi hissetmedim, hic boyle olmamisti! Cok tavsiye ederim!

17 Haziran 2016 Cuma

Uzak mesafe ilişkileri

Şu an Türkiye'de annemle babamın evindeyim. Bugün 3 haftalık tatilimizin ilk günü ve bu güzel güne, her zamanki gibi, erkenden uyandım. Sabahın 7'sinde, şairin değimiyle "gün halka açılmadan" o huzur dolu, meşeliğe özgü kuşların sesleriyle dolu, Mudanya'dan balkonumuza dek gelen denizin geceye özgü hafif esintisinin ve bahçedeki çeşitli bitki ve meyvelerin kokusunun keyfini çıkartıyorum. Hiçbir kamera insan gözünün mükemmelliğini yakalayamadığı için, az çok su yandaki şipşak çektiğim "anın fotosu"nu sunabilirim ancak.. Ama yaşamı beş duyu ile yaşamak çok daha farklı.. Duyularımızın çalışıyor olması ve onlardan gelen iletileri anlamlandırıyor, keyifli anılara dönüştürebiliyor olmamız gerçekten çok büyük bir ayrıcalık.

Eşim taşınmanın son demlerini tek başına halledeceği için, bizimle değil. Ve kızım da anane, dedesiyle sabah sevişgenliği içinde. Tamamen kendimle başbaşa ve mutluyum. Bu saatte bu güzel bahçe manzarası eşliğinde beni düşündüren konu, uzak mesafe ilişkileri. Biliyorsunuz biz eşimle tam 13 sene önce, seyahat ederken tanıştık. Tanışma hikayemizi yakınlarımız iyi bilir, burada hiç değindim mi bilmiyorum; biz bir Türk bir Alman, İsrail'de bir hostelin cinsiyet ayrımı yapmayan modern duş ve banyo odasında tanıştık :) Tamam kulağa çok kırmızı noktalı geliyor ama durun açıklayabilirim. Ben düğmesini kazara açık unuttuğum duşta eşimi aynen romantik komedilerdeki tanışma sahnelerine uygun olacak şekilde bir güzel ıslattım (tek düğme ile duş fonksiyonu kapanıp lavabo fonksiyonu açılıyordu, duşu kullanan bir önceki kişi düğmeye basmayı unutursa, ardından gelen kişi elini yıkamak yerine baştan aşağı ıslanıyordu). Sonra da bana "biri açık unutmuş, halime bak" diye yakınınca "o biri benim" diye itiraf ettim suçumu. Dürüstlük kazanıyor dostlar ;)

Bu sahneden tam 7 sene ve yüz küsür uçak yolculuğu, kavuşma-ayrılma, 4 ülkede ayrı yaşam, 2 sene Avustralya'da beraber yaşama deneyimi sonrasında, Fiji'de kumsalda çıplak ayaklarla evlendik. Mutlu son.

Mu dersiniz..? Arada yaşananlar gerçekten film olabilecek nitelikte ve çevremde çok fazla uzun mesafe ilişkisine "yenilen" dost olduğu için, biraz ahkam keseyim istedim. Çünkü gerçekler filmlerdeki gibi romantik değil. Öncelikle tatil aşkı olarak kalmaması için her iki tarafın da çok emek vermesi, baya bir masrafa girmesi, yolculuğu göze alması gerekiyor. Uzun mesafe ilişkileri öyle bir şey ki, beraberken sanki hiç ayrılmamış gibisin ama ayrıyken sen kendi hayatına o kendi hayatına döndüğünde de ortada ilişki hiç yok gibi.. Deli gibi özlemek 2-3 gün sürse de, sonrasında hayat normalleşiyor ve birden kendini "onsuz" hayatta onu hiç tanımamış, özlememiş gibi hissetmeye başlıyorsun. Bu aslında insan beyninin, akıl sağlığını ve duygularını bir nevi koruma mekanizması. Tüm vücudun kalbin kırılmasın diye olayı sana yabancılaştırıyor.

Fakat bu çok tehlikeli bir durum çünkü bu deneyimler arttıkça, görüşmeler seyrekleştikçe, aslında normal olanın onu görmemek olduğunu kabul ediyorsun ve uzak mesafe ilişkisinin sonu da geliyor.

Ne yapılabilir? Tabii ki sık görüşmek, fırsat yaratmak ve normal bir ilişkiden daha fazla efor gerektiğini kabul edip ona göre davranmak. Bir de birlikte olduğunda geçen "süper zaman"ı birlikte değilken de bir şekilde muhafaza etmek, yani her gün gün içinde ufak tefek de olsa bir şekilde "birlikte" kalmak.

İlişki bizdeki gibi yıllara sarktığı zaman, beraber uzun zamanlar geçirebilmek yani haftasonu ilişkisi değil de mesela 2 ay devamlı görüşebilme olasılığı fırsatı mutlaka çıkıyor, onları iyi değerlendirmek lazım. Mesela biz ikimiz de öğrenciyken her sene mutlaka 1-2 ay tatilimizi beraber geçirdik ama öğrencilik bitip de iş hayatı başlayınca işler zorlaştı. Sonunda mutlaka ilişkinin dayandığı nokta, ikinizden biri bir şekilde kurduğu hayatından feragat etmek ve diğerinin hayatına eklenmek zorunda kalacak, bunu kabul etmek lazım. Biz bu noktada aynı anda yeni bir ülkede "beraber başlamak" yolunu seçtik ve çok da iyi yaptık; hem beraber yaşamak, yeni bir yaşam kurmak hem de ilişkiyi gerçekten oturtmak adına, bir kişinin değil iki kişinin birden alıştığı ortamı değiştirip, "beraber yeniden başlaması" hem ilişkiye "eşitlikçi" bir hava veriyor, hem de biriniz kendini yeni bir ortamda yapayalnız hissetmemiş, bunu beraber destek olarak yapmış oluyorsunuz. Kesinlikle öneririm.

Ve evlilik.. İşte o en zor aşama oldu bizde çünkü çok mobildik, en fazla 2 sene kalıp ülke değiştiriyorduk ve evlilikten sonra benim dilini bilmediğim, tarihten medyadan pek de sempatik bulmadığım Almanya'ya taşınmak gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Ama verdiğim en doğru kararmış, Münih evim oldu, burada ailemi kurdum, sosyal çevremi kurdum, işimi aşımı buldum. Gezgin ruhum bir liman buldu yani. Evlilikte heyecanı kaybetmemek adına her sene 2 yeni ülke görme sözü verdik birbirimize ve uyguluyoruz. Bunu da öneririm, ya da çift olarak paylaştığınız bir başka hobiyi / heyecanı mutlaka evlilik sonrasında, çocuklar sonrasında da korumayı.. O zaman insanın içindeki o yaşam heyecanı bitmiyor çünkü..

Uzak mesafe ilişkileri kolay diyenin alnını karışlarım, çok zor. Ama çok da güzel; çünkü sizden çok daha farklı bir ortamdan gelen biriyle ortak bir noktada buluşmak, teğet geçmeyecek denli değerli bir ilişkiyi beraber kurmak ve büyütmek, zorluklarla beraber savaşmak ve birlikte olabildiğiniz zamanların kıymetini gerçekten bilmek.. Sıradan bir ilişkiye yeğlerim ve eğer karşınızdaki kişinin sizi mutlu edeceğini düşünüyorsanız, onu yaşamınızda tutmak için herşeyi yapmanızı, emek vermenizi tavsiye ederim. Çünkü gerçek aşk insanın başına çok nadir gelen ve aslında yaşama o hep aradığımız anlamı veren tek şeydir..

14 Haziran 2016 Salı

İlk çiçekler taşındı

Yeni evimiz tam 1 aylık taşınma sürecinden sonra hala bomboş, çünkü herşey koli koli pense. Ama, yangından mal kaçırır gibi, ilk olarak bomboş cam önlerine rengarenk orkidelerimi koydum. Bomboş evde kısık seslerimiz bile yankı yapıyor ama orkideler bu sessizliği kırdı, gözlere bir tatlılık, gülümseme getirdi. Artık sadece kolileri götürüp yığmak için değil, çiçeklerimi sulamak için de gidiyorum yeni evime..

Taşınmak, ölümden sonra en sıkıntılı yaşam olayı der bizim anksiyete araştırmaları. Biz pek zorlanmadık ama eski evin içinde yaşarken tam da taşınamadık, çünkü yıllardır minimalist ve sade bir yaşam sürüyoruz ve evimizde süstür böcektir fazla "döküntü" tabir edilen eşya yok. Eşyalarımızın çoğu günlük kullanımda, dolayısıyla hiç birini taşıyamıyoruz. E zaten kızımın odası ve tüm eşyaları onu tedirgin etmemek için "son dakika"yı bekliyor.. Dolap içlerini, beni çok korkutan kitaplığımı ve 3'er kaşık çatak bıçak tabak bardak kalacak şekliyle mutfağın çoğunu (hala süregelen pişirme işlemleri nedeniyle asıl ağır tencereler tavalar duruyor tabii) taşıdık ama yine bıraktıklarımızla öğrenci evinden bir gıdım daha rahat bir ev hali sürdürebiliyoruz. Demek ki insanın aslında ne az eşyaya ihtiyacı oluyormuş!

Yıllardır aradığım menekşeyi de buldum sonunda! Bu diyarlarda menekşe bulmak ne zor oldu bir bilseniz. Bu çiçekte bana ananemi hatırlatan şey; onun annemin getirdiği çiçeği annemin adıyla sevip, çiçekten başka saksılara ekim yapıp onları da benim adımla ve diğer torunlarının adıyla sevmesi.. Tabii ananem daha önce de bahsetmiştim sanırım, çiçeği sever ama hiç çiçek bakamazdı. Yani ekimi yapan İngilizce'de "yeşil parmak sahibi" tabir edilen, çiçekten çok iyi anlayan ve yıllar boyu da ananemi bir çekirge edasıyla yetiştirmeye çalışan, ananeme tatile giderken çiçekler verip, ananemin onları haftasına kuruttuğu ve komşu dönmeden aynısından alıp çiçekleri ona geri verdiği ve "komşum bak ne güzel bakmışsın"a muzipçe gülümsediği komşusuydu. Bazı insanlar çiçekleri coşturuyor, bazısı ise 7 çocuk büyütse de bir çiçeği büyütemiyor işte.. Sevgiden öte birşeyler var sanırım işin içinde :)

Neyse; kısacası orkideler ve cam güzelleri taşındı. Bu hafta son koliler de gidiyor ve önümüzdeki haftasonu tüm büyük eşyalar kargo şirketi tarafından taşınacak, geriye kalan yeşil yapraklı bitkiler (ki sağolsunlar şu an evi amazon ormanına çevirmiş vaziyetteler, biraz seçici davranıp hepsini taşımasam iyi olacak ama kıyamıyorum, kıyamadığım için kesemediğim bonzai de resmen salatalık sırığı oldu!) ve ta taaam, 2 hafta sonra cümbür cemaat yeni evimizdeyiz.

Fakat şunu fark ettim; ne kadar minimalist ve sadeyim de desem, evden baya bir "çöp eşya" çıktı, çoğu Almanlar tam bir geri dönüşüm fanatiği olduğu için geri dönüşümü boyladı, bazısı yeni ama kullanılmayan eşyalar olduğu için sağa sola verdim, bazısını yeni eve sığdıramadık (yeni ev büyük değil aslında sadece 1 oda daha fazla, kıymetini anca kaybedince anladığım mutfak balkonu yok (ama kocaman camı var hem de tezgah önünde, en sevdiğim) ve balkonu ince uzun olunca masa takımı da sığmadı) ve evimize yeni taşınacak arkadaşlarımıza hibe ettik. Demek ki, hala "sade yaşam"dan öğrenmem gereken çok şey var..

10 Haziran 2016 Cuma

Yaz okumaları üzerine

Benim için; en azından çocukluğum, gençliğim ve genç yetişkinliğimin büyük bir kısmında; yaz mevsimi demek, deniz ve kitap demekti. Okullar kapanıp da 3 aylığına ananemin yazlığına "göçme"mevsimim geldiğinde, kitap dolu bavullar hazırlayışım, sonra onları o deniz gören yatağımın başucundaki mermer pervaza sıralayışım, kitapların arasından görülen o masmavilik.. Yavaş yavaş yazın olgunlaşmasıyla gelen cırcır böcekleri, incir ve üzüm ağaçlarının baygın kokuları, uzayıp giden ve insana hiç bitmeyecekmiş hissi veren Ağustos öğleden sonraları.. Yaz bu demekti, ne şanslıymışım..

Bir yaz mesela Red Kit çizgi romanları ve bahçede çadır kurmakla, yemeklerimi (en severek de Ege'nin bahçelerinden toplanmışzeytinlerin yağında mis gibi pişirilmiş, buz gibi servis edilen yeşil fasülye, yanında çoban salatası ve taş gibi yoğurt yerdim o sene) bile o çadırda yemekle geçti.. Bir başka yazı ise, Agatha Christie'lere dalmış, tüm seriyi okumuş, gecenin puslu karanlığında yatağımdan sadece başımı kaldırarak denize bakarak, dalgaları dinleyerek, anca ergenlik öncesine mahsus o sakin ve meraklı dönemde insana hasıl olan o dingin hayallerle dolu yani Herkül gibi bir dedektif olduğumu ve o Ege kasabasının sakladığı tüm gizemleri çözdüğümü hayal ederek geçirmiştim. Bir başka yaz - o yaz ne çok yağmur yağmıştı - Rus klasiklerini keşfetmiş, Dostoyevski mi Tolstoy'mu ikilemine hiç bulaşmadan hepsini yalayıp yutmuş, sonra yıllarca döne döne okuduğum aynı kitaplarda daha derin başka bir şeyler olduğunu keşfedip durmuştum.

Yaz demek, masmavi bir denizde yüzerken aklının hala o romanda olması demekti. İyi bir romanın içinde yaşamak ve bittiğinde sanki yaz sonu anca bir sonraki yaza kavuşacağın yakın bir dosta veda ediyormuşsun gibi bir düğüm hissetmek demekti..

Her yaz kulelerce kitap okurdum, çoğu zaman öyle ayrı bir dünyada yaşardım ki, adımı defalarca seslendiklerini bile duymaz, bazen "yeter artık gözlerine yazık"ı duymadan elimden kitabı bırakmaz, çevremde olan bitenin ayırdına varamazdım. Bu bana normal gelirdi, oysa ne büyük lüksmüş..

Artık senede 10-12 kitap anca okuyabiliyorum, Bunun nedeni "yaz tatili"nin kısalması ve kitaplarıma eşlik eden en önemli unsur olan denizsizlik mi, yoksa benim yetişkin dünyasının sorumlulukları içinde asla kendimle baş başa kalamamam mı, yoksa şu an sadece bahane üretiyor olmam mı, emin değilim.. Her neyse; bu yaz kısacık da olsa, denizsiz de olsa, kendimle baş başa, kitaba gömülü birkaç güncük olsun yaşamak istiyorum..

1 Haziran 2016 Çarşamba

Hoşçakal çatıdaki kuş

Yıllardır salonumun penceresinden bakıştığım bir kuşum var. Tesadüf olamaz, bu kuş yıllardır günün aynı saatinde aynı çatının aynı noktasına gelip beni izliyor. Ben de onu izliyorum. Karşılıklı bakışıyoruz, hayvanat bahçesi denen hapishanelerdeki tutsak gorillerin, onları cam ya da barlar arkasından izleyen insanlara boş gözlerle bakışları gibi..

Bazen boş bulunup, oturduğum koltuktan kafamı kaldırıp çatıya bir göz atıyorum, kuşum oradaysa içimi bir huzur kaplıyor. Nedensiz. Kuşum yoksa, nerede olabileceğini düşünmek, hava güzelse huzur veriyor. Yağmur ya da karlı havalarda gözüm daha sık takılıyor karşı çatının o uç noktasına.

Karşı evdekiler bu kuştan habersiz yaşayıp gidiyorlar çünkü kimse kendi çatısını göremez. Belki onların da bizim çatıya gelen kuşla bir samimiyetleri var, ben de bundan habersizim. Bu düşünce beni gülümsetiyor. Aynen bazen kendi karakterimize ait kusurları göremeyişimiz gibi..

Bu evden ayrılmamıza sadece 15 gün kaldı. Kuşum taşınma hazırlıklarını ne kadar görebiliyor, ne kadar anlam yükleyebiliyor bilmiyorum. Belki karşı çatıda olmadığı zamanlar izlediği başka hayatlardan biliyordur. Belki de günü birinde evi boş boş görecek, o da benim onu merak ettiğim gibi, benim yokluğumu merak edecek. Belki benim yerime, benim koltuğumun yerine koyduğu bir başka koltuğa oturacak bir başka kadını görecek, onu benden daha merakla izleyecek. Ya da çok uzağa gitmiyoruz ya, belki bir gün tesadüf eseri birbirimizi buluvereceğiz bir başka pencereye bakan bir başka çatıda.. Neden olmasın?

20 Mayıs 2016 Cuma

Mor salkımlar

Malezya çok güzel geçti, cümbür cemaat eğlendik ve çocuklu, seyyar halleri bol bir tatil olmasına rağmen dinlenmeyi de başardık. Seyahat bloğunda ayrıntılı yazıcam ama kısaca; gidin görün, herkesin tercihi hemen dibindeki Tayland, Bali falan oluyor ama Malezya insanıyla, doğasıyla, mutfağıyla güzel bir alternatif.

Bu sene El Nino etkisi ile biraz kurak geçiyor, 36-37 derecelerde ve o şakır şakır, celalli yağıp geçen tropik yağmuru sadece 3 gün tadabildiğimiz bir tatilden, çocuğun ilk ciddi jetlag'ini rahat geçirmesi için bir de Umman'da 2 gün duraklama yaparak ve 43 dereceyi görerek dönünce, 12 derecelik Münih havası, etrafın yemyeşilliği, hele hele mor salkımların patlamış olması beni tuhaf bir sevince ve enerjiye boğdu. 

Bu yandaki bizim yeni bahçenin manzarası, masal diyarları gibi.. Bu bahçede geçen bir çocukluktan sonra insan ya yazar olur, ya sanatçı olur ama o insandan kötü bir şey olmaz! Çocuklar için içim rahat etti. Bir taşınabilirsek, bahçemde çaya, kahveye bekliyorum, darlanan gelsin, açık çek..

Fakat; bahçeden ziyade mor salkımlar özel bir yazı istedi benden. Bu çiçekler de aynen daha önce bahsettiğim kestane ağaçları gibi bana Bursa'yı hatırlatan bir unsur, o nedenle Münih'i daha ilk günümden severek benimsedim (benden size tavsiye, bir şehre baharda taşının ki o şehre aşık olabilin).

Mor salkımlar evleri, çardakları, yol kenarlarını bürümüş ve kalbimi fethetmiş halde. Baygın kokularına, üzüm tanesi gibi saçaklı hallerine, hiç aceleye getirmeden, sakin sakin, kapıya dayanmış yazın müjdesini verişlerine bayılıyorum. Yaz, bahardan sonra hatta Münih'e taşınalı beri bizim baharla aynı hisleri verdiği için, bahar kadar sevdiğim bir mevsim ve daha yeni başlıyor oluşu bile mutlu olmak için yeterli.. Bencilce sadece yaz ve bahar olsa, kış hiç olmasa diyenlerdenim..

Bu mevsimlerde yürümelere, kokuları içime çekmelere, heyecanımı yakınlarımla paylaşmaya doyamıyorum. İlk yıllarımızda tepedeki ayı bile fark edemeyen şehir çocuğu eşim, son bir kaç bahardır benden önce goncaları işaret etmeye, heyecan duyduğunu belirten bazı cümlecikler kullanmaya başladı ya, bir insanı daha "dark side"dan döndürdüm falan gibi hissediyorum. Kızımsa hala saatlerce karınca, arı ve rüzgarın oynattığı yaprakları izleme derdinde, aynen benim onun yaşındaki halim gibi :) Büyük ihtimal kurduğumuz hayaller bile aynıdır, bu düşünce içimi ısıtıyor..

Bir de evin önündeki "çalılık" bembeyaz mine mine çiçeklere büyündü. Bu ne çiçeği hiç bilmiyorum ama inanılmaz da güzel kokuyor! Bilen varsa öğrenmek isterim bu güzelin ismini.. Düzelten çıkmazsa ben kendisine taze gelin çiçeği ismini taktım, ona göre.

Günlerim evi toplamak ve kolilemekle ve takip edenler için, çok zaman ve enerjimi alan, büyümesinin önüne geçemediğim ve artık yetemediğim diğer anne bloğumun 31 Mayıs'ta gerçekleşecek kapanış yazılarını yazmakla geçiyor (bu sayede bu bloğuma artık daha fazla zaman ayırabileceğimi de umuyorum, çok boşladığımın farkındayım) ama bu sırada baharın ve yaz başının keyfini de kaçırmadığımı bilin istedim. Münih'i ziyaret etmek isteyenler için de bir hatırlatma, en güzel zamanımız başladı, bira bahçelerimiz açıldı, eylül 15'e dek gelin, keyfini beraber çıkartalım! :)