29 Mart 2025 Cumartesi

Bulgaristan seyahati

Mart başındaki Fasching (Karnaval) tatilinde, ailemle 8 gün Bulgaristan’a gittik. İlk altı gün Bansko’da kayak yaptık, daha sonraki iki gün de başkent Sofya’da kaldık. Kayak tatilini seneye sezon başı anlatırım, fena değildi. Fakat Sofya, sosyo-psikolojik yapısı ile beni çok şaşırttı!

Sofya tahminimden çok farklıydı. Ben 11 yaşında falan gitmiştim, o zamanlar kemik sandığımız politik sistemler kırılıyordu, malum 90'ların başı. Yoğun bir Rusya etkisi vardı ve insanlar çalışkan fakat sert yapılı oluşlarıyla dikkatimi çekmişlerdi. Aradan neredeyse 30 sene sonra bugün Bulgaristan hâlâ Avrupa Birliği'nin en fakir ülkesi olsa da, kültürel anlamda Türkiye’den çok daha açık, serbest ve umut dolu bir ülke (maalesef).. İnsanlar bazında, geçen 30 yılda, Bulgaristan cıvıl cıvıl bir ülke olmuş! Çok şaşırdım..

Oradayken Kadınlar Günü’ne denk geldik. Malum bu tip günler (kadınlar, kız çocuklar, işçiler günü) bu grupların hakkının en fazla yendiği ülkelerde kutlanır (misal Almanya’da hiçbiri kutlanmıyor çünkü kadınlar çiçek değil, düz kadın işte, diğer cinslerle eşit, o zaman ne diye ayrımcılık yapıp gün icad edelim kafasındalar). 

Bulgaristan’da da Türkiye'deki gibi, feminizm yerlerde sürünüyor fakat bambaşka bir uçta.. Şöyle ki, bizim toplumumuz bence özünde anaerkil olmasına rağmen dini baskılar nedeniyle ataerkil sisteme döndüğünden, kadınlar, erkeklerin baskısı altında fakat içten içe her an patlamaya hazır bomba gibiler. Hani yolu açılsa bence Türkiye feminizmde dünya lideri olur çünkü kadınlar hakikaten aşırı özbilinç sahibiler. Fakat Bulgaristan'da tam tersine, dinden ve erkeklerden kaynaklı herhangi bir baskı sözkonusu olmasa bile, kadınların kendi öz düşünce sistemleri çok tuhaf!

Gözlemlediğim şu oldu: kadınlar aşırı serbestler fakat kendilerini bir tür “obje” gibi düşünüyorlar ve erkekler de nasıl arabalarına falan özen gösteriyorsa, aynen kadınlara da “sevdikleri bir obje” gözüyle bakıyorlar ve özen gösteriyorlar! Yani alan memnun veren memnun, tuhaf bir geleneksel rol sistemi, kadın hakikaten aşırı feminen ve erkek de aşırı maskülen.. Tabii genelleme yapamam ama bu konuyu Bulgar arkadaşlarıma açtığımda, onlar bunu “70’lerdeki feminizm hareketinin” Bulgaristan’ı es geçmesine, komünizmin ve ateizmin de kadınların ahlak anlayışını daha “serbest” yönde beslemesine, bu durumdan da hem kadınların hem erkeklerin gayet memnun olduklarına bağladı. Yani bize dıştan tuhaf gözükse de, aslında “kadın gayet güçlü, seçen taraf ve erkeğe de onun maddi manevi tüm isteklerini yerine getirmek düşüyor”muş! Kadınlar erkekleri hakikaten parmaklarında oynatıyor ve bunu da tamamen "seksilik" ile yapıyorlar :)))) Ay çok acaip bi' durumdu onların bu hallerini dıştan izlemek. Bir yandan hakikaten "ay ama kendini küçük düşürüyor" diye onlar adına utanırken, bir yandan da erkeklerin bu şekilde kadına sürekli bir cilve ve hizmet halinde oluşlarına da hayretle bakakaldım :))) Ay bana çok ters ama alan memnun veren memnun, sistem tıkır tıkır işliyor yahu. İki cilveye, iki "herşeyimle seninim" gösterisine erkekler köle :)))) Bu da bi' kafa türü, baksana!

Bir de şu var tabii: Satılık Bulgar kadınlar pazarı (sanki bizim Türkiye'de yok, el altından aynı mantık, burada en azından kadının onayı var, bizde direkt babayla koca adayının onayı):

Hakikaten ilginç bir durum, hani hep diyorum ya, aslında feminizm erkeklere yarayan bir şey, biz eşitlik eşitlik dedik tüm işler üstümüze kaldı diye :))) Vallahi burda kadınlar bizden çok daha özgür, çok daha mutlu ve erkekler tarafından da çok daha “özen gösteriliyor”lar! Fakat bu ne kadar doğru, yani kadın kimliğini erkek "özeni" üzerinden tanımlamak sonuçta, ne bileyim... ters yahu bana!

Kadınlar Günü’nde işler daha da karıştı sevgili dostlar! O günün öncesinde her köşe başında beliren çiçekçilerden "noluyo ya? acaba nevruz falan gibi bir şeyi mi kutluyorlar" diye düşünmüştüm ama 8 Mart günü istisnasız gördüğüm her kadının eli, kucağı buket buket çiçeklerle doluydu! Çelenk falan boyutunda çiçek taşıyan kadınlar vardı! Gece Sofya'da yemeğe çıktık ve kadınların üçlü dörtlü gruplarda kadın kadına yemeğe çıktıklarına ve hepsinin de birbirlerine çiçekler hediye ettiklerine şahit oldum! Çok hoşuma gitti yahu! Rengarenkti kadınlar! Kelimenin tam anlamıyla çiçek gibiydi.. Normalde dalga geçerim "kadınlar çiçektir" lafıyla ama hakikaten ne bileyim, güzeldi be.... Alan memnun veren memnun, ben de bikbik "ama feminizm?" yapamadım doğrusu... :)) Bi "kavramlarım karıştı" yahu.. Bulgaristan kafamı karıştırdı :)))

Tabii ki genellemiyorum, yanlış anlaşılmasın ama gidip görmeniz lazım, gerçekten farklı bir toplumsal anlayış ve farklı cinsel roller var Bulgaristan'da. Hizmet görmekten hoşlanan ve gördüğü hizmetin karşılığını maddi anlamda doyurabilecek erkekler için cennet olabilir.. Ben bu kafanın tam 180 derece tersi olduğumdan :))) bana uymadı ama tiyatro izler gibi ilgiyle izledim, o ayrı.. Çok ilginçti çok!

Bir de Mart ayının sembolü marteniçka’nın asıl memleketi Bulgaristan biliyorsun. Geçen sene Almanya’da leyleği nerden göreceğiz, hayvan akıllı Almanya’ya gelmiyor İspanya’ya falan gidiyor :)) Dolayısıyla kolumuzda bir sene durdu bizim marteniçkalar ama bu sene niyeti bozdum; artık kaz, ördek, kuğu, bahtıma ne çıkarsa valla :)) Tüylü dostu bi şekilde hallederiz de, bahar dalını Nisan’dan önce bulabilecek miyiz, ondan da emin değilim!

Fakat Bulgaristan'da marteniçka tam bir kültür. Sadece bileğe takılmıyor, çantalara, kapı önlerine de yapılan süsler var. Hepsi aynı tür beyaz kırmızı iplikten yapılıyor ve hakikaten hayata renk ve neşe katıyor. Marteniçkayı, Mart ayında, kendi yurdunda gözlemlemek çok hoşuma gitti.. 

Şubat-Mart ideal dönemdi çünkü hem kayak hem Marteniçka bir aradaydı. Fakat şehrin daha yemyeşil olduğu dönem de çok keyifli olur bence, çünkü Sofya'da hayat sokaklarda geçiyor. Her yerde küçük küçük kafeler, dondurma ve kahve evlerivar. İnsanlar park ve bahçelerde güneşleniyor, hayat tamamen sokaklara taşıyor, gerçekten çok hoş, bir ortam var.. Güzeldi Sofya, bence deneyimlenmeli..

26 Mart 2025 Çarşamba

Mart Raporu

Heyooo ben geldim, özlediniz mi bu deliyi Allaşkına söyleyin, yoksa "aaa gitmiş miydin ki" mi diyorsunuz? :)) Hepsi kabulüm ama ben geri geldiğim için çok mutluyum, özlemişim bu diyarları..

Umarım herkes iyidir! Ülkecek yine maalesef çok acı, çok ağır günler yaşadık, yaşıyoruz. Bu konuda diyecek tek bir şeyim var: Umarım hakkı yenenlerin yerde kalan hakkı, misliyle ve misliyle, o hakkı yiyenlerden en kısa sürede çıkar ve bizlere de görmek nasip olur!

Biz kendi küçük dünyalarımıza dönersek; ben henüz blogları okumadım, bir aydır sizlerden bihaberim, özel olarak hiçbirimizde bir yaramazlık yoktur inşallah. 

“İnzivaya çekildiğim" bu Mart ayı, bana çok çok iyi geldi. Bu kısa nefes arası içimi temizledi, ferahlattı. Özlediğimi gerçekten çok içten özledim, özlemediğim ve meğerse bana yük olan “zorunlulukları” da hayatımdan bu ayın sonunda çıkarttım ve tertemiz, yepyeni bir alan açtım "yeni gelecek olan"a.. Bakalım bu bahar dönemi, neler getirecek.. Ne olur kalbim gibileri getirsin bana; ferah, samimi, sade insanlar, ilişkiler, deneyimler, anlar ve anılar getirsin... 

Mart güzelleri 🧡

“İnziva”dayken tasavvuf ve felsefe üzerine bana önerilenleri okudum, okuduklarım üzerinde uzun uzun düşündüm ve kısaca Goodreads'te yazdım. Açıkcası felsefeye yeniden dönmüş olmak ve üniversite döneminde okuduklarımı, orta yaşımda yeniden okumak, bana yepyeni ufuklar açtı ve felsefi düşünce tartışmalarını nasıl da özlediğimi fark ettim. Okuduklarımdan bana kalan tortuyu yazdığım bir defterim var, fakat içimden "keşke bu okuduklarımı paylaşabileceğim, tartışabileceğim, dengi dengime bir grubum olsa" diye düşünüyorum.. Çünkü felsefe bence sadece okumakla değil, dengin ya da üstün insanlarla tartışarak "sindirilebilecek" bir alan. Mürid ile mürşid bir araya gelmeli.. 

Evet, bunu bir araştırmam lazım.

Fakat asıl bu ay, çok güzel dinlendim! Sadece bloğu değil, telefonu da unuttum biliyor musun? Bazı günler sabahtan akşama kadar aklıma gelmedi ya da evden çıktığımda “aa!” yanımda olmadığını bile fark etmeden saatler geçirdim. Çantamda telefonumu bulamayınca, dışarıdaysam, açtım beş duyumu, etrafımı izledim, yeni yeni başlayan kuş seslerini dinledim ya da düşüncelere ve hayallere daldım. 

Nasıl da unutmuşum "hiçbir şey yapmadan" oturduğumuz anları! Akıllı telefonlar çıkmadan önce, daha 10-12 sene önce böyleydi halbuki hayat! Ne tuhaf.... O zamanlar sanki asırlar önceymiş gibi şimdi ve telefon olmadan çıplak gibiyiz.. Aaa C. çıplak ve aa hiç de mutsuz ve huzursuz değil! :))

İki yurtdışı seyahatim oldu bu ay. Mart başında ailemle Bulgaristan Bansko'ya, bir hafta kayağa gittik. Açıkcası daha ucuz diye düşünmüştük çünkü Güney Tirol ya da Avusturya alpleri oldukça tuzlu bir hal alıyor okul tatillerinde. Fakat Bansko daha bile pahalıya mal oldu! Bansko hakkında yazdım ama seneye sezon başında yayınlayacağım, şimdi sezon sonu kimsenin ilgisini çekmez. Özetle; fena değildi, eğlenceli ve her seviyeye uygun pistler var. Fakat ucuz değildi ve maalesef sezon sonu olmasına rağmen çok kalabalıktı. Özellikle de iyi seviye kayakçı oranı çok az olunca, bu kalabalık bir sıkıntıya dönüştü..

Bansko’da 6, Sofya’da 2 gün geçirdik ve Bulgaristan beni sosyolojik anlamda çok şaşırttı, bunu bir sonraki postta geniş anlatayım, çok ilginç hakikaten!

“Görüş” farkı..

Bulgaristan’dan döndüm, bir hafta sonra hiç aklımda yokken, gidiş dönüş aşırı ucuz bir bilete denk gelince “haydi” dedim ve hop İzmir’e uçtum! Bir gece canım Momentos’ta kaldım. Nasıl misafirperver, yaşama dair nasıl özenli, zevk ve incelik sahibi bir kadın bu Momentos! Onun özenli dünyasını solumak, kısacık da olsa Küçük Joe ile görüntülü konuşmak, zaman darlığından biraraya gelemediğimiz Makbule öğretmenimle telefonda kısacık özlem giderip yaz için sözleşmek, ruhuma bir aylık bir seyahat yapmış kadar iyi geldi! 

İzmir ışıl ışıldı..

Sonra da sırayla büyük teyzemi ve annemle babamı kısacık da olsa, (çocuksuz, yani kendim “çocuk sıfatında” - ki 45 yaşında bu resmen büyük lüks, büyük ikramiye, bilirsin..) ziyaret edip, özlem giderip, Münih’e döndüm. Benim döndüğüm gün de memleket karıştı işte.. Yine aklım kalbim orada, kendim bedenim burada..

Eylül’den beri gelmemiştim Türkiye’ye, biraz da bilinçli bir seçimdi bu; çünkü sık gelip gidince, fark ettim ki Almanya’ya dönüşte depresifleşiyor, özellikle kış döneminde bu geliş gidişlerden, kültürel karşılaştırma ve şoklardan, özlemlerden olumsuz etkileniyorum. Sık gidip gelmeyince, sanırım benim gibi “aidiyet” kavramı sıkıntılı bünyeler daha dengede kalıyor ;) Bilmiyorum valla.. Karışık işler bunlar.

Memleketimde tuvalet bile böyle bir manzaraya hakimken, 
insan Almanya’da nasıl bunalmasın?

Ramazan Detoksum kısaca böyleydi işte.. Düşünsel anlamda kendimden memnun kaldım, sosyal temizlik de beni çok ferahlattı ve yeme içmeme dikkat ettiğim için, bedenen de temizlendiğimi hissettim. Ama önce araya bir reklam alayım - bu ne perhiz, bu ne limonlu cheesecake :)))

Anneler perhiz merhiz dinlemiyor işte :)))
Kocaman pasta yapmış yahu!
🍋

Normalde vejeteryan beslenen, kafeinli içeceklerden, siyah çaydan falan uzak duran biriyim ben fakat şekeri bırakamıyorum. Yıllar önce bir ay denemiştim, çok daha sinirli, mutsuz, huzursuz bir insana dönüşünce de, artık tamamen bırakmıştım "şekeri bırakma"yı :)) Doğrusu, kahve bazı günler resmen "hayatta kalmamı" sağlıyor, çikolatanın da insana mutluluk verdiği bir gerçek (kızımın değimiyle "içinde mutluluk vitamini var"!) Zaten ya hep ya hiç olmamalı, ortada bir yerde, dengede olmalı insan. "Sürdürülebilirlik" gerçekten çok önemli.. O nedenle biraz azalttım bakalım... Şimdilik bir etkisini görmedim ama :P

İşte böyle geçti Mart / Ramazan / Detoks ne dersen artık.. 

Yazsana sen nasılsın, neler yaptın, aydınlanmalar yaşadın mı bu ayda, psikolojin gel-git biliyorum ama nasıl oyalıyorsun kendini, sen nasıl başarıyorsun şu son günlerden geçebilmeyi? 

Haydi bakalım sevgili Nisan, tatlı Nisan, tatlı tatlı gel, güzel güzel, sakin sakin geç inşallah. 

Hem de herkese cümleten iyi bayramlar :)

Hamiş. Film önerisi: Jo Jo Rabbit. 

3 Mart 2025 Pazartesi

Ramazan hedeflerim

Mart ayının tamamı Ramazan’a denk geldi bu sene. Ben kendimce sebeplerle oruç tutmuyorum fakat yıllardır Ramazan ayı boyunca tefekkür etmeye, bu özel ay boyunca kendimi temizlemeye, düzenlemeye, inanç ve ahlakımı yenilemeye çalışıyorum. 

Bu özel dönemde, ilk olarak, elimden geldiğince bedenimi içten ve dıştan bakıma alıyorum. Dengeli besleniyor, fazla düşkünlüğüm olan besinlerden (çikolata ve şekerlemeler ile kafein) özellikle uzak durmaya çalışıyorum. Bu ay içinde düzenli su içmeye özellikle dikkat ediyorum (oruca karşı olmamın en büyük nedeni de vücudu uzun süre susuz bırakmanın çok sağlıksız olduğu gerçeği).

Vücuduma da özel bakım veriyor, bedenime, bana bunca sene boyunca koza olduğu için teşekkür ediyor, yorduğum alanlarına şefkat göstermeye, iyi gelecek bitkisel bakımlar, beslenme desteği ve toksinlerden arındırıcı (detox) kürler uygulamaya çalışıyorum. 

Yüzümü yatmadan önce saf gül suyu ile temizliyor, tırnaklarıma portakal çiçeği yağı sürüyor, vücudumda östrojen baskısı nedeniyle oluşan selülite karşı hardal tohumu yağı ile masaj yapıyor, saçlarıma bakım uyguluyor ve bu ayın başında yaptırdığım kan testi sonucuna göre eksik olan vitamin ve minareller varsa, doktoruma danışarak ilave alıyorum. 

Bedenimin dışında, ruhum için de özen gösteriyorum. Bu ay içinde kendimi biraz dışa kapıyor, mümkün olduğunca kendi içime dönüyorum. Sosyal medya anlamında biliyorsun sadece blogger’ı kullanıyorum zaten ama ona da bu sene Ramazan boyunca girmeyeceğim, biraz ara vereceğim. Yine ülke ve dünya gündemine de radyo haberleri dışında özellikle bakmayacağım. Yorum ya da köşe yazısı okumayacağım. Bu da dijital detoxum olacak :)

Ama asıl sosyal anlamda bir detox ihtiyacı içindeyim, bunu hissediyorum. Whatsapp’ta zaten hiçbir gruba üye değilim, sadece kişisel yazışmalar için kullanıyorum orayı ama bu ay boyunca çok yakınlarım (ve tabii iş nedenli yazışmalar) dışında kullanmamaya çalışacağım. Bir süredir, sürekli tek taraflı ilişkim olan (ben arayıp sormasam aklına gelmediğim) insanları hayatımdan çıkartıyorum yavaş ve sessizce, bu Ramazan boyunca bakacağım, düşünüp tartacağım ve beni aramayan sormayan herkesi aysonunda defterimden de sileceğim..  Yine tabii ki insanlık hali, bazen insan istemeden uzak düşebiliyor.. Benim de türlü bahanelerle zaman ayıramadığım ama kalbimde yeri olan insanlarımı da bu ay içinde mutlaka yoklayacağım, umarım ki biraz gevşeyen bu ilişkilerimi de aksine, biraz daha yakınlaştıracağım..

Bu işin detox - temizlik kısmı, ama asıl Ramazan’a özel olarak yapmayı plânladığım şu: bu temizlikten açılan yere, anlamlı yeni şeyler koymak istiyorum. Yani; bedenim için sağlıklı bir beslenme ve egzersiz ritüeli oluşturmak, ruhum için düzenli tefekkür alışkanlığı, Yaradan’la bağımı güçlendirmek için ihtiyaç duyduğum okuma, düşünme anları, meditatif anlar.. Tasavvuf yıllardır Ramazan ayı içinde özellikle yoluma fener oluyor, bu sene de tasavvuf ve tefekkür odaklı bir Ramazan ayı geçirmeyi, Yaradan’la bağımı güçlendirmeye çalışmayı umuyorum. Bana kitap / okuma önerileriniz var mı? İnancımı genel tasavvuf yoluna ve sufizme yakın buluyor, dünya üzerindeki ahlak ve insanlar arası sosyal ve etik davranışlarımı da Budizm öğretisine yakın buluyorum.. Basit / Orta / İleri tüm okuma önerilerine açığım (bloğa girmeyeceğim ama email bildirimiyle gelen yorumları elbette okuyacağım).

İşte benim de Ramazan planlarım böyleee :)

Günün Tortusu ve diğer blog da bu ay boyunca kapalı olacak ama önüme çıkan güzellikleri, ay sonuna özgü raporumda elbette yazacağım ;) Herkese kendi inancına göre, hayırlı bir Ramazan, tefekkür ayı ya da güzelliklerle dolu sıradan bir Mart ayı dilerim <3

27 Şubat 2025 Perşembe

Şubat Raporu

Minnak ay Şubat, hakikaten hızlı geçti ve bitti. Bu aya damgasını vuran olay; neredeyse kışın biteyazdığı şu günlerde, benim hâlâ, her kış binlerce defa söyleyerek çevremdeki herkesi bıktırdığım klasik "kıştan nefret etmemin 463 sebebi" isimli dırdırıma başlamamış oluşum! Beni yakından tanıyanlar "sonunda tırlattı galiba" diyorlar, çünkü bu sene, evden çıktığımda yüzüme çarpan -6 derecelik havada durup "ooooh mis gibi yahu" demişliğim, "ya kış ne güzel, insan evde nasıl huzurla oturuyor" gibi bir cümle kurmuşluğum ve hatta 1 defa bile "ay bana daral geldi, ben bi Türkiye bileti mi baksam" demeden, sakin sakin Almanya'dan burnumu bile çıkarmayışım var! Eşim geçen gün "sen Alman vatandaşı da olursun bu gidişle" diyince, aslında neden olmasın bile dedim :)))) Fakat aklı selim düşününce, ben ve Almanlık... Hiç sanmıyorum :))) Belki ileride Dünya Vatandaşlığı çıkarsa, ona tamam!

Şu an avokado salatası vatandaşlığına daha yakınım :P

Evet biraz hastayım. Hayır ateşim yok. Hayır hayır, bilincim de gayet yerinde. Sadece bu kış başında bana bir "aydınlanma" geldi ve kendi kendime "yahu doğa bile uyuyor, ben ne kasıyorum, bu kış burnumu bile evden çıkartma zorunluluğum yok, oooooh salon koltuğunda totomun izi çıksın, getirin kış sevicem ben, heyooooo" dedim ve koca kışı resmen salon koltuğunda geçirdim ve a-aaa, kendimi de hiç "hayat boş boş geçiyor" hissetmedim! E nasıl oldu bu iş?

Bence üç nedeni var:

0. neden (unutmuşum en önemli maddeyi, yazı bitince fark ettim): Kullandığım Demir takviyesi! Yemin ederim bambaşka birine dönüştüm bu kış; sakiiiiin, sinirsiiiiiz, enerji dolu ve sürekli üşümeyen, zangır zangır titremeyen birine :))) Demir ilacı canmış can! İhmal ediyorsanız etmeyin, terapistten daha ucuz bir çözüm.

normalde karşıyımdır ilaç önermeye ama yıllardır farklı markaları alıyorum, 
bu seneki çok farklı etki etti.
belki birinin daha hayatı kurtulur.. :)) doktorunuza danışınız.

Geri dönelim diğer nedenlere:

1). Geçen yazdan beri ajandamın "haftalık plan" sayfasına, hergün için o güne damgasını vuran güzel şeyleri yazıyorum ve bu benim "hayatım boş geçmiyor"a en büyük kanıtım olarak, biriktikçe birikiyor ve ne zaman tipik entelektüel "ay hayatım çok boş" hezeyanım nüksetse, açıyorum ajandayı ve bu sayfaları "hah hiç de boş değilmiş, sadece balık hafızam unutmuş bu yaşananları" diyerek, inatla okuyorum :)) Çok işe yarıyor, tavsiye ederim. Belki de sorun hayat değil, hafızanızdır?

dünün "güzeli" meselâ, bahçemdeki bu minicik filizlerdi!

2). Üzerime "performans kaygısı" pompalamayı bıraktım çünkü yaşım sonunda o tatlış 46'ya geldi. 45 hakikaten bir dönüm noktasıymış yahu! Ne fiziki, ne de başarı odaklı performans kaygım var son 1 senedir. İşin komiği, Murphy kuralları gereği, ben kasmayınca hem fiziksel anlamda, hem de iş başarısı olsun, annelik olsun, yalnız hissetme sorunları olsun, hepsi birden buhar olup uçmasın?! Kainatın sihirli lafı "çok da fifi" olmasın hakikaten?! :)) 

Hayır şaka bir yana, 45'ime dek yapacağımı yaptığıma inanıyorum, bu yaştan sonra artık kendimden bir beklentim yok, edindiğim entelektüel birikimin meyvesini yiyebilirim en çok. Bu bir gerçek. İşte de, fiziksel anlamda da bu nokta zirve bence. Bundan sonra artık yavaş yavaş, inşallah keyifli keyifli bir iniş süreci başlıyor.. Komik ama, fiziksel anlamda nasıl dağa tırmanmak beni geriyorsa, bir çok insan için alt bacak kasları nedeniyle tam tersi olan "iniş süreci" benim için aslında en keyifli, adeta dans ede ede indiğim, gerçekten de zorlanmadığım, bana daha "uygun" olan kısımsa.. Belki bu sadece "dağ yolu" anlamda değil, "yaşam yolu" anlamında da böyledir? O zaman yaşasın! Sonunda "ruhumun yaşı" ile fiziksel yaşım eşitlendi belki de :)))) 

Edebiyatta ve yaşamda; bendeniz.

Performans kaygısı derken, açayım. Benimki asla başkasıyla kendimi karşılaştırmak anlamında olmadı.. İçimde çocukluğumdan beri yoktur rekabet duygusu. Herkes kendi yarışını veriyor şu hayatta. Ama daha beteri, işte benim derdim kendimle olunca, o "bence daha iyisini yapabilirim" hali yani, bunun bir üst çıtası yok. Ve insana çok zarar veriyor. Ayşeyle Fatmayla karşılaştırsan bi noktada biter derdin, ya "Ayşe ohooo hayatta erişemem" dersin biter, ya da erişirsin biter. Ama kendinle derdin olunca, ı-ıh, Ceren daha iyi bir annelik yapabilirsin. Ceren daha tam zamanlı çalışabilirsin. Ceren bu adamı sen iyileştirebilirsin, koş. Ceren bu kadının senin dostluğuna ihtiyacı var, yetiş. Bitmiyor anam. Verdikçe de alan tipler var sonuçta, enerji vampirleri :)) Neyse akıllandım görüyorsun. Kendimle yarışı "zirvede" bırakıyorum hahaha.

3. Kaygılarımı iki ana maddede toplamayı başardım: Sağlık odaklı kaygılar ve çocuklarıma dair kaygılar. Başka alanlara "hallederiiiiz" diyebiliyorum çok şükür. Kaygıları belirlemek önemli.. Sonra geliyor ele alma aşaması... Şimdi son zamanlarda öğrendim ki, bu ikisi de, kontrolüm altına alabileceğim durumlar değil. Yani çocuğun varsa derdin var ve sen ölene dek bu kaygılar şekil değiştire değiştire devam edecek, bu biiiir. İkincisi, dünyada bunu yaşayan tek insan sen değilsin. Bir bak bakalım diğerleri nasıl mücadele ediyor, aklına yatarsa uygularsın o yöntemleri. Benim en önemli silahım: yaratıcılığım ve mizahım. Senin de varsa yaz, inan çok makbule geçer....

biz üçümüz :)) yaratıcı anneyim vesselam.
ama ellerim pek kurumuş, krem sürmeli.. :P

İkincisi, sağlık konusu. Aklım çıkıyor çocuklarıma bir şey olacak diye. Meğerse kendi içimdeki çocuğun aldığı yaralarmış travmalarımın kaynakları. Küçücük yaşımda yaşadığım sağlık odaklı travmalarmış.. Sağolsun analistim ince ince işliyor her hafta bunları ve ben ilk defa şunu görüyorum: benim suçum değildi.... Dolayısıyla evet, dünyanın binbir türlü hali var, çocuklarım hastalanabilir, hatta Allah hiçbirimize vermesin o acıyı ama ölebilirler de. Bu hergün binlerce milyonlarca annenin başına geliyor. Bizim neden gelmesin? Fakat bunun suçu onların değil. Benim de olmayacak. Bu, hayat... Hayat adil değil. İyi insanlara kötü şeylerin olabildiği, kötü insanlarınsa elini kolunu sallayarak, bir özür bile dilemeden yürüyüp gidebildiği bir şey bu hayat. Dolayısıyla, ne yaşanırsa yaşansın, suçu sürekli kendimde aramak dışında bir hatam yok benim.... Hata dediğimiz şeyler hep "iyi niyetle" yaptığımız, o zaman için "doğrusu budur" sandığımız şeyler. Bu hem benim için geçerli, hem benim anne babam için, hem de sizler için. Bak bu cümleyi alın derim.. Önemli bu. Bu noktaya gelmek yıllarımı aldı.

İşte bu üç madde bu kış beni bir iç-huzura kavuşturdu sevgili dostlar. Tabii ki "oldum ben" asla demiyorum çünkü hayat bir nefes molası verdirir sonra yeniden mücadele ettirir, daha beni çooooook mücadele, çok endişe, çok çöküş belkiyor bu bir gerçek.. Ama bu noktada bir "es arası" verdiysem, yolda biraz "sağıma soluma manzaraya bakma arası" verdiysem, ne mutlu bana... İki sincap gördün, bulutları izledin, ama sonra kalk ve devam et mücadeleye... Hayat bu. 

Bu özlü sözler için teşekkür edenlere:

rica ederim :)))

Şubat böyleydi işte. İç dünyam bu kadar hareketliyken, dış dünyamda pek bir şey olmadı. Errrkek gribi geçiren eşimden kaptığım aynı virüsün "anne gribi" versiyonunu geçirdim. Sonra "mızmız çocuk" versiyonunu da çocuklarıma devrettim. Yeni ve çok ilginç danışanlarım var, onlarla biraz uğraşıyorum. Eski ve aslında bana kalırsa terapisi biten ama onların "iyi geliyorsunuz C. Hanım, ne olur biraz daha devam edelim" diye devam ettirdikleri tatlı eski danışanlarım var :)) Beni bir tanıyan bir daha bırakamıyor görüyorsun hahahahah. Şaka bir yana, aksine, bu sıra hayatımdan yine bir posta insan eledim (bunun huzuru da belki 4. madde olarak yazılabilir aslında) ama garip şekilde hiç "eksilmiş" hissetmedim. Kalanlarla devam etmek; ister özel hayat olsun, ister bu eski danışanlar olsun, aslında "güvenli zemin" gibi olduğu için, bana da iyi geliyor... Hislerimiz karşılıklı yani.

Bir iki kişi de yepyeni girdi hayatıma. Hoş geldiler. Sevgili 3 adet mektup arkadaşıma buradan el sallıyorum, iyi ki varsınız, hakikaten şahane bir adım atmışım sizlerle... Tazelik ve heyecan getirdiniz...

Prag Mezarlığı'nı okumayı 20 günde ancak başarabildim - özetle aman yarabbi, neydi o diyorum. Sonra üstüne çerezlik birşeyler ararken, Bülent Çallı'yı keşfettim. Bunları Goodreads'e yazıyorum diye geçiyorum.. Merak edersen beklerim.

Ayın ennn tatlı sürprizi, dün geldi :) Tırtılımızı hatırlıyor musun? Hani geçen ay evde tombiş yeşil bir tırtıl bulmuştum sardunyanın üzerinde. Onu bir kaba alıp marulla, rokayla beslemiştim. Sonra koza yapmıştı.. Geçen sabah aaaa bir baktım, kelebek olmuş! Hemen yeni bir kaba aldım; muzlar, elmalar, ballı su emdirilmiş pamuklar derken, aaa kendi de şaşırdı, ağzından kocaman bir dil çıktı löp löp götürdü meyve sularını :)) Bu sabah, randevulu girilen botanik bahçesine saldım hayvancığı, umarım kameralara falan yakalanmamışımdır :)) Gizlice.. Buz gibi havada bahçeye salacak değildim "kıymetlim"i heralde :))) İşte bu da bir "ayın görevi, işlem tamam" halleri...



Eğer Botanik Bahçesi'ndeki rengarenk kelebekleri görmek istersen, Günün Tortusu'na beklerim.. Buraya bir spoiler: 

herkes kendi rengine..

Şubat işte böyle geçti, bitti. Şimdi bizde bir haftalık Fasching tatili var. Bu Fasching ya da Karnaval dönemi çok neşeli. Herkes kostümlere bürünüp sokaklarda dans ediyor. Sonrasında Paskalya'ya dek hıristiyanların oruç dönemi başlıyor. Bu sene müslümanların da Ramazan'ı ile aşağı yukarı aynı tarihlerde. Oruç ya da genel anlamda yeme disiplini kurmak, gerçekten sağlık için de, ruh için de yararlı bence.. Tutacak olanlara kolaylıklar dilerim, tut(a)mayanlara da "oruç"un manevi olarak da, ruhu temizleme anlamında başka aktiviteler ile tutulabileceğini hatırlatırım ;) 

Ramazan ayınız mübarek olsun. 

;)) unutmayalım, unutturmayalım

23 Şubat 2025 Pazar

Dünya nasıl besleniyor..

Çocuklarla gittiğimiz müzenin "beslenme" bölümünde güzel bir foto-araştırma sergisi vardı. Sergi; 1995'te dünya üzerindeki bir çok ülkeden "ortalama" bir ailenin 1 haftalık yemek alışverişini gösteren fotoğraflardan oluşuyordu ve bu ailelerden o hafta içinde tükettikleri tüm besinlerle birlikte poz vermeleri istenmişti. Bu fotoğraflar 1995'teki dünya politikasını, aile sistemlerini ve elbette beslenme sistemini çok güzel gösteriyordu bence. 2025'te yeniden tekrarlasa nasıl farklar olur, yorumlarda tartışalım mı?

Sergide Norveç'ten Mali'ye, Japonya'dan Kırgızistan'a en az 20 ülke vardı fakat ben sadece birkaç fotoğraf ekliyorum. Karanlık sergi salonunda çok net çekemedim ama görünüyor sanırım. Fotoğraflar hakkında altta yazan bilgileri ekliyorum, üzerinde söylenecek bir iki de cümlem var..

Zenginlerden başlayalım; ilk fotoğrafımız İngiltere'den:


Orta snıf devlet memuru, iki çocuk ve bir köpekli İngiliz ailesinin bir haftalık alışverişi. Paketli gıdaların çokluğuna lütfen dikkat edin, sonraki fotoğraflarla karşılaştıralım. Bir diğer referans noktamızsa içme suyu olsun lütfen, çünkü gelişmiş ülkelerde içme suyu musluktan sağlanıyor. Bu ailenin iki küçük 500ml'lik paket su aldığını görüyorum.. Ayrıca tüm aile öğle yemeğini okulda ve işyerinde kantin değil a la carte servis olarak yediklerini belirtmişler, yani bu onların sadece sabah kahvaltı, akşam yemeği ve aburcubur alışverişleri.

İkinci fotoğrafımız Guatemala'dan:

Kaliteli çikolatanın gururlu ve yalnız ülkesi.. Fakir ama sağlıklı beslenen, 4 çocuklu, ortadirek, sevimli bir çiftçi aile. Besinlerin tamamı kendi üretimleri. Sadece suyu ve su dışında en çok içtikleri içecek olan kahveyi satın alıyorlar. Bir haftada yedikleri: 22kg mısır unu, 10kg patates, 5kg makarna, 6kg bakliyat (fasülye ve türevleri), 6kg et, 60 yumurta, 3 litre yağ, 20kg sebze ve salata, 8kg meyve. Ülke mutfağında işlenmiş süt ürünleri bulunmuyor. Paketli gıda ise hiç yok.

Guatemala'nın kirli sırrı; biz ucuz çikolata yiyebilelim diye, bu çocukların çoğunun okula gidemiyor, sabahtan akşama dek üç kuruş (fair-trade çikolata satılmıyorsa, gerçekten 3 kuruş) kazanacaklar diye ailelerine çikolata çekirdeği ayıklamakta yardım ediyor oluşları..

Üçüncü ülkemiz; Meksika:

Amerika'nın yıllarca sömürdüğü, her türlü ayak işinde kullandığı, şimdi de duvarlar örmeye kalktığı, Amerika'ya bir türlü yaranamayan, tortilla'ların anavatanı. Doğal anlamda çok zengin olan ülkenin, sömürülmüş, fakir ve Amerikan özentisi mutfağı ve 1 haftada yedikleri: 1kg pirinç, 1 kg patates, 3kg fasülye türevi, 7kg tortilla, 2kg ekmek ve hamurişi türevi, 30 yumurta, 7lt süt, 2lt yoğurt, 2lt krema, 1kg peynir, 2lt yağ, 15kg sebze ve salata, 15kg meyve. Arkadaki coca colaları 1 haftada tüketiyorlarmış ve tam 30litre!

Kirli sırrı; Coca Cola son yıllara dek Meksika'da aynı miktardaki temiz içme suyundan daha ucuzdu maalesef. Bu son yıllarda neyse ki obezite raporları ve devlet müdahalesiyle değişti.. 

Dördüncü ülke, ülkemiz, 1995'in Türkiye'si:

Gördüğünüz klasik, Anadoludan İstanbul'a göçmüş, 3 çocuklu bir aile. Erkeğin annesi onlarla birlikte yaşıyor, mutfak ona ait ve anne ile baba çalışırken (sanırım bu nedenle orta alt olarak değil, orta sınıf olarak görülmüşler, bu ailenin 1995'te orta sınıf sayılacağından pek emin değilim, tartışabiliriz) çocuklara okuldan sonra göz kulak oluyor. 6 kişilik ailenin bir haftada yediği: 12kg ekmek ve unlu mamül, 10kg patates, 3kg pirinç, 1kg makarna, 1kg kırmızı mercimek (sanırım çorba için), 2.5kg et, 1lt süt, 1lt yağ, 1kg peynir, 24 yumurta, 5kg sebze ve salata, 6kg meyve. Aile içme suyunu parayla satın almak zorunda.

Ülke gerçeklerimize girmiyorum. Orta alt sınıf bir aile şu günlerde belki bundan daha beter bir durumda olabilir.. Olmayabilir de.. Fakat ülkemizin tek gerçeği, bazılarımız çocuğuna nohut unu dövüp ekmek pişirir ve onu dilim dilim bölüp üzerine avokado sürüp yedirirken, bazılarımızın hâlâ temel besininin haftada 25 ekmek olduğu gerçeği.....

Fakat ülkece sürekli "beterin beteri var şükret" dediğimiz için, son ülkemiz Mali'ye gelirsek:

15 kişilik "birleşik" aile. İki kadın, iki erkek ve ortak büyüttükleri 11 çocuktan oluşan bu ailenin durumu, şahane bembeyaz dişleriyle gülümser vaziyette verdikleri fotoğrafın aksine, içler acısı. Et, süt, yumurta yok. Protein sadece tutulursa balık ve yer fıstığı ile karşılanıyor. İçme suyu için 20km'ye varan mesafeleri yürümeleri gerekiyor. Çocukların okula gitme şansı (özellikle kızların) sıfıra yakın, litrelerce içme suyunu bu ufacık kız çocukları genelde başlarının üstünde taşıyorlar vs. biliyorsunuz..

Haftalık yiyecekleri ise şunlar: 30kg mısır, 20kg darı, 20kg pirinç, 2kg balık, 4lt tahıldan elde edilmiş süt, 4lt yağ, 8kg sebze ve ağaçların meyve dönemindeyse, mango.

Tüm bunlar olurken, karikatürlerdeki gibi "tam o sırada.." 1. dünya ülkelerinde.....

100gr'ı 12 euro olan Dubai Çikolatası evde de yapılsa benzer bir fiyata maloluyor (50 kg yapmayacaksan tabii) ve tadı da mok gibi bence. Yüzyılın en anlamsız moda-besini olabilir mi?

Bu araştırmayı 2025'te yani tam 30 sene sonra bugün yeniden yapmaya ve bir sergi açmaya kalksak, neler değişirdi sence? Kapitalizm Mali'nin en küçük köyüne bile girdiği için farklı sofralar mı görürdük, yoksa benim kara Afrika'ya 2010'daki seyahatimde şahit olduğum gibi sadece darı ile suyun karışımıyla beslenen, fakat coca cola ve saçma sapan bisküvilerin her köyde bulunabildiği 3'ten seçmeli bir sistem mi görürdük? 

Ya da Türkiye'de ortadirek bir aile, anne baba çalışıyor, anane/babanne çocuklara bakıyor, belki aynı evde değil ama çoğu evde aynı apartman ya da mahallede yaşıyorsa.. bu evlerde nasıl değişiklikler görürdük? Ekmek azaldı (belki) ama onun yerine her eve sebze meyve et mi girdi yoksa dışardan söylenen kebaplar, paketli hazır gıdalar mı? Ya da misal evde yapılan kekler, poğaça ve börekler hâlâ "okuldan gelince sıcacık, tertemiz" diye çocuklara yutturuluyor mu? "Evde kek kokusu" ile "sevgi" birleştiriliyor "ay bir kek bile çırpmaz çocuğunaaaa" diye eleştiriliyor mu anneler? 

evde limonlu cheesecake bile yapamayan kadınlar varmış yahu!? :))
misal: ben.
Bu "klasik" anane ziyareti mutfağından... <3

Ya da, misafirlerimize beş çeşit on çeşit yemek sunarken, aslında akşam yemeğini kendimiz için bir çorba ya da yoğurt ve meyve olarak mı yiyoruz? Beslenmemiz de, "misafir odası" kültürümüz gibi sadece dışa göstermelik mi? Beden yapımızın yeme kültürümüzle alakası bu kadar ortada iken, hâlâ "dünyanın en sağlıklı mutfağı" iddiasında mıyız, yoksa bunu çoktaaaaan başka ülkelere kaptırdık mı? Peki ya içerik? GDO? Ne diyorsunuz?

Son olarak, bugün müzedeki etkinliğimiz, ev yapımı nutella ile bitti, size de tarifi vermek istiyorum çünkü hakikaten nutellaya hem bin basar, hem de sağlıklı bir alternatif ;) Afiyet olsun!

80gr tereyağı, 50gr çekilmiş iç badem (ya da fındık), 50gr bal, 20gr kakao tozu, 1 kaşık vanilya (mümkünse daldan)

Ufak bit karşılaştırma..

10 Şubat 2025 Pazartesi

Yaşat, sev, oku ve dinle.

Tevrat'ın ilk cümlesi "Yaşat" ile başlar, İncil'inki "Sev"dir, Kuran'ınki "Oku" ve Mesnevi de "Dinle!" der.. İnsanın tek tanrılı inanç sistemini oluşturan tüm dinler, bir bütündür ve aslında hepsinin hikayesi, küçük nüans farkları dışında, ortaktır.. Fakat bizler bunun ne kadarını anlıyor, uyguluyoruz, tartışılır.. Bizler düşünmek ve anlamak yerine, ezberden tekrar ediyouz çoğunlukla. Dolayısıyla, bir noktadan sonra, elbette: sustu, Tanrı.

Buddha'ın uyanışı ile Mevlana'nın uyanışı birbirine çok benziyor ve bakmasını bilen gözler, dinlemesini bilen kulaklar, sevebilen kalpler ve "yaşatma"ya yönelik bir hümanizmi içinde bulundurabilen her insan, eninde sonunda benzer bir uyanış evresine giriyor. Bu benim için 40'lı yaşlarımın başında başlayan ve her gün ayrı bir "küçük uyanışla" (bir nevi küçük kıyamet) devam eden, devam edecek olan, sonsuz bir süreç. Bulamayabilirim, ama arıyorum. 

Aslında 40 da değil, o son hatırladığım sarsıntı sadece. Eşim sık sık der: "ben seni tanıdığım günden beri böylesin sen, arıyorsun...". Eşimi 25 yaşımda tanıdım. Ama evet, muhakkak ondan öncesi de vardı bu arayışın. Mevlana'nın dediği gibi, aslında hepsi bir "ayrılık acısına" geliyor dayanıyor. Biliyorum.

Kudüs

Yaşat, sev, oku ve dinle demiştik.. Yaşatma ve hattâ iyileştirme, çocukluğumdan beri benimle olan bir huyum.. Dinlemeyi ise, psikoterapi eğitimimle kazandım. Fakat sevmek; benim için çok sonra geldi, belki ancak ikinci çocuğumdan sonra, gerçek anlamda.. 

Ben aslında en çok: Okudum. Çok okudum. Okuduklarım arasında da; özellikle Buddha ve Mevlana'nın öğretileri, kalbime en yakın duranlar oldu. 20'li yaşlarımda okuduğum tek tanrılı dinlerin tüm kitaplarında yazanları, sanki bu üç emre (yaşat, sev ve oku) uygun olarak yeniden algılamaya başladım. Bu benim kişisel yolum, elbet herkesinki farklı. Bu nedenle, zaman içinde, birlikte yürüdüğüm insanların, dostların, öğretmenlerin bazılarından ayrı düştü fikirlerim. Onlarla tartışmak ve kendi yoluma çekmeye çalışmak yerine, onların yürüdüğü yolda, yollarının açık olmasını diledim. Eninde sonunda hepimizin varacağı yer aynıdır çünkü, hangi yoldan gidersek gidelim.. Hayatımda kimseyi manipüle etmek istemediğim gibi, son yıllarda üzerimde asırlardır hakimiyet kurmuş olanları ya da kısa bir buluşmada beni manipüle etmeyi başarmış olanları da, fark edip, sakince yere koydum, kendi yolumda devam ettim. Ediyorum. Edeceğim.

Buralara yazmasam da artık, bunları sürekli kendi içimdeki kitaba yazıyorum..

Boston.

Bugün anlatmak istediğim, başka bir şey aslında.. Okumak üzerine yazmak istemiştim bugün. Ama içim daha doluymuş :) Konuya dönersek...

Son 2 aydır, şirazem kaydı. Geceleri çok sık uyanıyorum ve uyandığım zaman zihnim aşırı berrak olduğu için, saniyeler içinde üzerime çullanan düşünceler içinde kayboluyorum. Buna tek iyi gelen, sesli kitap dinlemek oluyor, çünkü kitabın dünyasına girdiğim anda, "ben" yitip gidiyor, rahatlıyorum, gevşiyorum, bazen yeniden uykuya bile dalabiliyorum. Ertesi gün "en son ne duymuştum" diye düşünüp, kitabı başa sarmak da bir tür "beyin jimnastiği" oluyor. Analistime söyleyince bunu ve "aynen devam et, iyi bir yöntem bulmuşsun" onayını da alınca, biraz abarttım sanırım. Uyandığım her an, hemen elim sesli kitaba gidiyor, bir beş dakika bile vermiyorum artık kendime düşünmek için. Otomatik olarak "nasılsa düşüneceğim ve iyice açılacak uykum, hiç başlamadan durdurayım" diyorum sanırım.... Ve İncil'de dendiği gibi, geceyarısından sonra hayırlı hiçbir şey olmaz. Atalarımızın dediği gibi; sabah ola hayrola. Düşünmek; günün en karanlık saatleri olan 03.00'ın değil, günün ağardığı ve herşeyin geceden daha olumlu gözüktüğü sabahların işidir..

İran'ın kuzeyinde bir yol molasından.

Fakat böyle böyle, bir de baktım, 1 Ocak'tan 10 Şubat 2025'e 7'si sesli kitap, toplam 28 kitap okumuşum. Bu hoşuma gitmedi; çünkü inancıma göre "çok okumak, hiç okumamış olmak" demek.... Ezberden yaşamak demek.. Fakat kendimi şöyle bir yoklayınca, defterler tutuyor, okuduklarımı farklı kelimelerle bu defterlere aktarıyor ve üzerinde düşünüyorum da.. Fırsat buldukça, benim gibi insanlarla tartışmaya çalışıyorum.. Bunlar son zamanlarda analistim, babam, yakın arkadaşım L. ve.... ve kendim. Kendimle çok tartışıyorum son zamanlarda. Tez, anti-tez, sentezler yapıyorum, bir yanından baktığıma bir de dönüp diğer yanından bakıyorum. Böyle böyle geldim vardım Tolstoy'a işte..... İtiraflarım..

Benim gibi Anlam Arayışı yüksek biriysen ve okumadıysan, tavsiye ederim. Çok tanıdık, Schopenhauer'ın idealizmi ile mut(lu/suz)luk felsefesinden Nietzsche'in hiçliğine, oradan Budizm'in farkındalık ilkesine, oradan Rûmi'nin birleştiriciliğine, çok fazla benzerlik bulacaksın. Ve sonunda "haşa, kendimi Tolstoy'a denk mi görüyorum" diye de kuşkulanacak, kibir küfrüne batmış olman riskiyle korkacaksın.. Ama ennnn sonunda, en "sentez"inde, seni kendine çıkartan okumalardan biri olacak, eminim. Bana böyle oldu çünkü...... 

Günün birinde "beni ben yapan kitaplar" adı altında yazarsam, aralarında olacak bir kitap..... 

Sao Paulo.

Buradan geldik şuraya: Günün Tortusu'nda bu haftanın masalı, ilk okuduğumda da hoşuma giden bir masal. Bu haftanın ödevi de "sızlanmayı bırak, sızlandığın işi neşeye çevir" aslında ve benim analize de sürekli getirdiğim ennnn temel meselelerimden biri. "Hayata neşe katmak"... Ya da hani derler ya koca puntolarla "her canlı ölümü tadacaktır" diye, işte ona karşı "ama sadece bazı canlılar yaşamı tatmayı başaracaktır" diyebilmek...... 

Yaşama rağmen, yaşamdan keyif alabilmek ve bunu da suçluluk duymadan yapabilmek.. Bir sanat da bu işte..

Yorumlarda tartışmayı sevdiğimiz için, oradan devam edelim, nedir senin "yapmak zorunda olduklarına neşe katmayı başarma" sırların? Nedir en mızmızlandığın anda, "dur" diyebilmeni sağlayan? Ve nedir, anda kalabilmeni, bir yapraktan Yaradan'a bağ kurabilmeni, yani ne olursa olsun çevrende neşeni, huzurunu koruyabilmeni sağlayan?

Benimki bazen burada yazdıklarımda, bazen heyecanla yazdığım bir mektupta, her gün yeni bir şeye tutku ve aşk ve merak duymakta, evlat kokusunda, özür dilediğim anlarda, pişmanlıklarımda, hatalarımdan almam gereken dersi aldığımı anladığım o "sihirli" anlarda ve nicelerinde.... Günün Tortusu dediğim "şey"lerde aslında.. Küçük "şey"lerin büyük anlamlarında. 

Dur bakalım bu yol nerelerden geçecek daha........

Fotoğraflar (c). Benim çektiklerim. Dünyanın dört bir yanından "durgun anlarımız".

30 Ocak 2025 Perşembe

Ocak Raporu

Yeni yıl gecesi başladı belirtiler. 2025'e Influenza B ile girdim ve hastalığımı tam bir "Errrrrkek Gribi" şeklinde geçirdim; yani yatak döşek, oflaya oflaya, inleye inleye yattım. Aslında 4. Günden sonra ateşim düştü, ağrılarım azaldı diye yine ayaklanırdım ayaklanmasına ama deli dürttü (ya da bu durumda akıllı, ki zaten deli nedir akıllı kimdir, tartışılır..) ve ilerleyen 4 nakahat gününde de "vay çok hastayıııım" numarasıyla yan gelip yattım, dizi izledim, hikaye dinledim, kitap okudum ve kendimi yıllardır yapmadığım şekilde naza çektim..

bendeniz :))

Aman ne güzelmiş dostlar.....! Hayatımda ilk defa "hastalık aslında güzel bi'şey de olabiliyormuş" dedim (kesin beyin hasarım var). Tabii sonra "kader"ya da "karma" bana bu lafımı aynen geri yalattı. Bu süreçte de şunu öğrendim: 1 anne tek başına 3 kişiye bakabilirken, 3 kişi birleşip bir anneye bakamıyor, heyhat! Allah tüm annelere güç versin, sabır versin, özellikle çocuğu 40+ olanlara iki ölçek fazla versin diyeyim ve susayım, anladınız siz. Bu kadar hastalık muhabbeti yeter..

Ocak ayının geri kalan 15 günü, hastalıktan çıkmış olmanın pompaladığı enerjiyle, hakikaten güzel geçti. Bir Banksy sergisine gittim çocuklarla. Banksy ya bir değil bikaç kişi ya da aşırı kilo vermiş ve ellerindeki kırışıklıklar yokolmuş, yahu iki farklı "sanatçı çalışıyor" videosu koyarsan yanyana, insan o ellerdeki "gençleşme"ye takılıyor işte! Kesin bu Banksy, yıllar önce Top Gear'daki "The Stig" gibi, birden fazla kişi, kesin! Sergiden birkaç eser:



Sonraaaa, bir kilisede, yerlere atılmış minderlerin üzerine uzanarak, Vivaldi'nin Dört Mevsim'i eşliğinde şahane bir ışık şovu izledim. Çok hoşuma gitti çünkü eserin klasik yorumundan sonra, modern yorumla iklim krizi, bilgi çağı ve bilginin yanlış ellere geçmesi sonrası post truth, atom çağı ve savaşlar ve kaçınılmaz olarak kaos çağı, dünyanın yavaş yavaş kendini yokedişi de ele alındı bu sözsüz, ışık ve müzik oyunları gösterisinde. Ve sonra büyük yokoluş, belki de tanrıya geri dönüş ve herşeyin en baştan, yeniden, bir büyük patlama ile tekrarlanması.. Tabii gösterinin bu bölümünde anlam biraz gizliydi, kendini herkese açık etmedi ;) Banksy gibi bu gösteriye de çocuklarla gittik. Onların algı düzeyi de çok hoşuma gidiyor aslında, onlar bizden apayrı gözlerle bakıyor, çok hoş yorumlarda bulunuyorlar.. Günün Tortusu'na birkaç video da ekledim, ilgini çekerse..

Sonra Le. ile buluştum bol bol. Le. şu an kanser tedavisi gören, benden 180 derece farklı, sakin mi sakin, olgun mu olgun bir karaktere sahip, Yunan güzeli bir arkadaşım. O kendini iyi hissettiği zaman, bir kahve içimlik buluşuyoruz ve birbirimize çok iyi geliyoruz.. Eğer benim gibi kıpır kıpır biriysen, böyle sakin insanlara çok ihtiyacın oluyor, yin ve yang gibi.. Onların da sana tabii, neşene, başına gelen tuhaf tuhaf olayları dinleyip gülmeye, balıklama daldığın türlü saçma hikayeyi dinlerken şaşırıp cesaretlenmeye.. İyi bir şey zıttınla birlikte olmak.. Olaylara tam tersinden bakabilmek.. Zıtlarımı benzerlerimden çok sevişim de bundan....

Başka neler yaptım.. Hmmm. Kendime çiçek aldım her hafta, bu birkaç senedir kış mevsiminde düzenli bir alışkanlığım oldu ve beni çok mutlu ediyor. Lale çıktı ama henüz pahalı. Güller ve fulyalar çok taze ve güzeller bu sıra..

 

Aslında tek derdim şu gri kış günlerini azıcık renklendirebilmek.. Dıştan ve içten ;))

Aaaa, evet! Asıl ne diyeceğim: Mektup arkadaşı arıyorum ben! Tüm bir yıl boyunca her ay sonu bir mektup yazmak için, bir mektup arkadaşı arıyorum.. Eskiden, sosyal medya çıkmadan önce, hep mektup arkadaşlarım olurdu ve düzenli yazardık birbirimize, bunu çok özlediğimi fark ettim. Bakalım bulabilecek miyim.. Bu fikri tetikleten de Engin Akyürek'in bir hikayesi oldu, aktörmüş tanımıyorum ben ama şans eseri önüme çıkan hikâyeleri çok sevimliydi, ilgilenirsen kitabın adı da "Sessizlik"..

Aslında bu sene sadece mektup arkadaşı edinmek değil, birkaç başka yeni şeyler de denemek istiyorum. Misal belki biraz müzik katmak hayatıma, biraz da sanat. Meselâ şu seramik takımları yapabilmek istiyorum.. Böyle eğri büğrü olsun ama ben yapmış, başarmış olayım istiyorum. Yapıp duvara asmak değil, soframda kullanmak istiyorum.. Fakat kurslar neden bu kadar pahalı yahu?! Evde kilden kendim yapsam, atölyelerin sadece fırınlarını kullansam? Ama kil mi döküm çamuru mu, daha onu bile bilmiyorum :/ 

Neyse yavaş yavaş.... Tüm hedefleri Ocak ayına yığıp, sonra tükenmek ve hepsinden vazgeçmek istemiyorum.. Yapmadığım şey değil, bilirsin :)) 

Son bir lakırdı edeceğim, çok uzattım ama çok komik bu. Belki de çok trajik. Sen karar ver. Demin bu yazıyı düzenlerken, veteriner telefon etti. Yeni tavşan aldınız mı? diye sordu. Malum tavşanlar grup hayvanı oldukları için tek bakılmıyor, depresyona giriyorlar. Hayvan haklarına da aykırı. Dedim merak etme, aldık, barınaktan evet, Frido-Lina ikilisi salonumun orta yerinde gayet memnunlar hayatlarından. Fakat bu Almanlarda da böyle hayvanlara aşırı bir ilgi, hümanizm içermeyen tuhaf bir hayvanseverlik var ya.. İnsan ister istemez düşünüyor, biri de çıkıp keşke "hanfendi siz bu memlekette teksiniz, yıllar geçiyor, kafanıza uygun bir dost edinebildiniz mi?" diye beni de bir merak etseydi zamanında... Peeeh. 

Tessiciğimi özlüyorum.. Şu yanaklara, tepedeki dik saçlara bak..
Allah bazı canlıları özene bezene yaratmış..
Yeni tavşancık çok sakin (ve sıkıcı, öhöm) biri ama bu belki de iyidir, 
fazla bağlanmam belki bu sefer (hı hı ivet, yersen).

Haydi o zaman, benden bu kadar. Güle güle Ocak. Hoş gel Şubat..