31 Mart 2010 Çarşamba

Vicdani Red


Kadın olduğuma hayatımın her anında şükretmişimdir. Birkaç senedir seçim hakkı olmaksızın askere alınmaya karşı çıkan, eline silah almak istemeyen insanlar için devlet yumuşatılmış bir kanun hükmü uyguluyordu. Buna göre, "asker kaçakları" olarak anılan bu insanlar bir süredir aranmıyor, soruşturulmuyor, vicdani red haklarına "kısmen" saygı duyuluyordu. Bir arkadaşımın bu linke tıklayarak okuyabileceğiniz yazısı bu durumun 26 Mart'ta sona erdiğini açıklıyor ve kendi gözünden yaşadıklarını çok güzel anlatıyor.
Evlatlarının eline silahı verip "bir başkasının evladını katlet" diyebilen devlet "büyük"lerimize ve ondan önce de çocuklarına asker kıyafeti giydiren, eline oyuncak silah veren, sonra bayrağa sarılı tabutuna sarılıp ağlayan ana-babalara lütfen bu yazıyı okuyun ve "kendisine sunulan hayata ihanet etmek istemeyen" bu insanların sesine bir kulak verin diyorum.
Ceren Musaağaoğlu - 31.03.2010

27 Mart 2010 Cumartesi

Uzaya Balon Yollayan Adam


Robert Harrison, uzay meraklısı bir İngiliz. Geçen hafta helyum dolu balona eklediği ufak bir kamera ve GPS sistemi sayesinde elde ettiği inanılmaz uzay fotoğrafları ile, NASA’nın milyon dolarlık projelerini silip bir kenara atarak hepimizi şaşırttı. Hedefi evinin gökyüzünden fotoğraflarını çekmek olan bu Zihni Sinir insan, balonun “tahmininden daha fazla” yükselmesi ile önce tüm şehri, sonra bulutları ve sonunda o bildiğimiz atmosfer çizgisi ile mavi küreyi resmetmeyi başardı.

Hayranlıkla izlediğim fotoğraflar, bana çocukluğumun Uçan Balon Gezegeni’ni anımsattı. 80’lerde çocuk olmak, uçan balonlara karşı özel bir sevgi bağı kurmuş olmayı da beraberinde getirir. Anne-babamızı binbir güçle ikna edip, rengarenk balonlar arasından kararsızlıklarla dolu bir deliryum süreci sonucunda seçtiğimiz balonumuz, 2 dakika sonra elimizden kopup masmavi gökyüzüne doğru yükselmeye başlar. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı arasında yaşanan o karmaşık anlarda, babamla yaşanan sonu gelmez tartışmalar sonucunda, varlığına inandığım bir gezegendir “uçan balon gezegeni”. Çocukların ellerinden kopup kaçan balonların, bulutlar üzerindeki balon gezegenine varışları, diğer balonlarca sevinçle karşılanmaları ve milyonlarca rengarenk balon dolu bir gezegen! 80’li yılların elektrik kesintili gecelerinde, Ege’nın sakin bir kasabasında, usanmadan saatlerce gökyüzünü izlerken düşündüğüm imgelerden biridir...

Eminim Bay Harrison’un balona iliştirilmiş makinası ısıya ve basınca dayanıklı olabilseydi, şimdi elimizde, bu gezegenin ve çocukluğumuzda sadece 2 dakikalığına sahip olabildiğimiz milyonlarca renkli balonumuzun birçok fotoğrafı olacaktı.. Hayal edebiliyor musunuz..?

Ceren Musaağaoğlu, 27 Mart 2010

24 Mart 2010 Çarşamba

Mars'ta Yaşam


Günbatımı bu kentte her zaman çok güzel. Dünyanın geri kalanına ve oluşturdukları çevre kirliliği ve çöplere o kadar uzaktayız ki, gökyüzü masmavi ve günbatımları Ahmet Haşim şiirleri kadar kıpkırmızı. Dolayısıyla; biz her akşam Mars'ta yaşıyoruz!
İki gün önce çektim bu fotoğrafı, kasırganın ortasında güneş kendini 20dk'lığına gösterdiği anda. Evin balkonundan, heyecan ve hayranlık içinde. Renklerle oynamak doğaya ve doğama aykırı olduğu için, buyrun, KIPPPKırmızının keyfine varın!

21 Mart 2010 Pazar

All that you cant leave behind


U2’nun aynı isimli albümünü dinlerken, geride bırakamayacaklarımı düşünüyorum bu gece. Yıllardır bir ölçüde göçebe hayatı yaşadığım için, acil anlarda yanıma alacaklarım ya da yolculuk öncesi bavula atacaklarım konusunda uzmanlaştım diyebilirim. O konuda şüphem yok. Beni bu gece düşündürenler, yaşamın sona erdiği anda yanımda götürmek istediklerim.

Yıllardır eklemeler ve çıkarmalar yaptığım bir listem var. “Anlar Listesi” diyorum buna, sanırım pat diye sorulan ve cevaplayamadığım “en mutlu olduğun ve en üzgün olduğun anı söyler misin?” sorusundan sonra başladı bende bu takıntı. “Anlar listesi”, beynimdeki son nörotransmitter zıplaması anında bile benimle kalacak olan bir liste, ben de bu listenin “toplayıcısıyım”.

Listemi güzel ve kötü olaylar olarak ayırdım ve güzel olayların her zaman kötülerden fazla yer tutmasına çalışıyorum ama bazı hayat dönemlerinde bunu başaramayabiliyorum. Kötü olayları hatırlamak acı veriyor ama bazılarını kabullenmeyi öğrendim.

Güzel anlarımdan her zaman ilk beşe girenleri yazmak istedim bu gece. İlki, küçük teyzemin kucağında olduğum an, sanırım yaşım 2. Teyzem mutfakta, hamsi kuşu dediğimiz yemeğin kokusu havada, teyzem bana “hamsi koydum tavaya da başladi oynamaya” şarkısını söylüyor. Sonra Sharm el Sheik’e ilk gidişim ve iskeleden lacivert denize atlayışım ve o sonsuz mavinin içinde gözlerimi açışım var, cennet o andı ve suyun altında kalakalmayı dilemiştim. Diğer bir an, ilk sevgilimin ilk amatör domatesli makarna pişirme girişiminde domatesleri kesme anı. Mutfakta oturduğumu ve mis gibi ege domatesiyle taze nane kokusunu derin derin içime çektiğimi hatırlıyorum. Diğer bir an, Kudüs’teki ağlama duvarına ilk dokunduğum andır. Din ile ilgili hiçbirşeye odaklanmaksızın, oradaki yoğun enerjiyi hissetmiş ve uğruna yüzyıllardır kavgalar verilen bu kentte hüngür hüngür ağlamıştım. Kendimi affetmeyi de orda, o anda öğrendim. Ve bir de Hindistan’da bir an var, saatlerdir ufak bir otobüsün içinde doğu Rajastan’a gidiyoruz, ben U2 dinliyorum. Birden kocaman kıpkırmızı bir güneş doğuyor. Otobüs mola için duruyor ve içindeki tüm hintliler ve biz iki turist inip o buz gibi sabah havasını soluyoruz ve Flo poşetten son zencefilli kurabiyeyi çıkarıyor, ikiye bölüyoruz...

Düşünüyorum da, hayat durduğu o anda bizimle gelecek olanlar bunlar ve hepsi sevgiyle ilişkili. Bunu fark edince insan ölümden o kadar da çok korkmuyor.

Ceren Musaagaoglu - 21 Mart 2010

Pavlov’un Köpekleri ya da Yalancının Kömür Olan Köyü


Son zamanda ikide bir yaşanan yangın tatbikatları ve sonunda gerçekten yanan bir mutfak hadisesinden sonra, 12 katı şaşkınlık ve kaybolmuşluk duyguları içinde koşa koşa inerken, her seferinde yanıma aldığım tek şeyin 27 senelik pelüş köpeğim oluşunu düşünüyorum. Bir de, kiminin elinde bir teneke kutu bira, kiminin elinde laptopu, kiminin elinde yarısı ısırılmış bir elma bulunan, yalınayak ve pijamalı, hiç de sakin görünmeyen apartman sakinleriyle gözgöze gelişimizi düşünüyorum. Şu sonuca varıyorum: panik anlarında elimize ne gelirse alıp çıktığımız teorisi yanlış!

Tamamen bilinçsiz bir şekilde, Pavlov’un köpekleri olarak zili duymamızla kapıya yönelme anımız arasında geçen ve son derece kritik olan dakikalarda, bizim için önemli olanların listesini saniyenin milyonda birinde hazırlıyoruz, maddeleri sıralıyoruz, en üstteki 1-5 maddenin yerini saptıyoruz, maddeleri arıyoruz, maddeleri buluyoruz, maddelerle çıkışa yöneliyoruz. Tüm bunlar olup biterken, organizasyon ve muhakeme yeteneğimiz ölçüsünde hızlı hareket edebiliyoruz. Sonuçta: hayatta kalıyoruz, ya da ölüyoruz.

Bu süreci hızlandırmak için, devamlı tatbikat halindeyiz. Sıkıldık. Fakat bu vesileyle evi topladık, önemli eşyaların yerlerini belirledik ve bir de bu güzel yaz gecesinde balkonda oturmuş hayatımdaki öncelikleri düşünüyorum.

Kısaca, apartman yönetimi ve yemek kursuna yollanması gereken bazı komşuların insiyatifleriyle, 5. yangın tatbikatımızı yaptık bu akşam. Tüm apartman bu konuda gittikçe profesyonelleşiyoruz. Ayrıca itfaiyecilerle sosyal ilişkiler de geliştirdik, 5 çayına hergün bir başka kata uğrama sözü de aldık. Bir çocukluk masalı vardır bilir misiniz? Yangın var diye bağıran bir yalancının başına gelenlerle ilgili, sonunda yangın çıkar ama kimse inanmadığı için köy yanıp kül olur. Umarım sonumuz buna dönmez. Tatbikatın da fazlası zarar.

Not. Bunu yazdığım şu saniyede yine alarmlar çalıyor! İnanılmaz!

Küçük sarı bir kız


Bizimle asansöre bindi, annesi ve babasıyla. Elinde eriyen çikolatası tüm yüzüne bulaşmış kocaman dondurmasıyla. Beyaza yakın karman çorman saçları ve çıplak ayaklarıyla. Arada ellerini sildiği cart pembe bulüzü ve çamur lekeli şortuyla.

Kafasını kaldırdı ve kocaman yuvarlak mavi gözleriyle bizi inceledi ve sonra bir dizi pirinç bebek dişiyle kocaman gülümsedi.

O indikten çok sonra bile, o asansör boşluğunda gülümsemesi kaldı.

Sosyal zekamı korumak hiç bu kadar zor olmamıştı..


Bu sıralar kendime şaşırıyorum, aksini gösteren emareler olmasa diyeceğim “ben büyüdüm galiba”. Bu ne organizasyon, rutin, “başımı kaşıyacak dakikam yok” durumları böyle?!? İnanılmaz sıkıcı! Saçmalık!

Sabah 7’de uyanıp, tek gözüm açık öteki kapalı halde apartmandaki spor merkezine iniyorum. Yarım saatlik bisiklet, koşu bandı ve yaşa bağlı olarak yer çekiminin etkisine girmeye başlayan kas gruplarının ağırlık eşliğinde nizama sokulmasının ardından, bir koşu eve gelip banyoya atlıyorum, ordan ağzıma koca ekşi bir kiwi tıkıp okula doğru yola çıkıyorum. Tüm gün okul, ilim irfan yuvası, beynimde yeni sinir bağlantılar, gri gri hücreler.

Akşam eve geliyorum ve internete giriyorum, sağa sola laf yetiştiriyorum. Haftasonu vakit bulunduğunda Blog’a aktarılmak üzere, bir Word dosyasına haftalık incilerimi biriktiriyorum. Flo eve geliyor, sanki yüzyıldır ayrıyız gibi bir kucaklaşma anı. Sevgi arsızı oldum. Serotonin ve dopaminin verdiği enerjiyle yemek hazırlığına girişiyoruz. Hava bir güzel ki, balkonda yeniyor hala! Hala bir teleskop alma planımız var, “astronomiye ilgiliyiz” adı altında geceleri karşıdaki gökdelende ne olup bitiyor öğrenmek istiyoruz.

Tüm hafta okul-iş-spor üçgeninde geçiyor, garip bir şekilde hep birileriyle buluşmaya sözler verip alıyoruz ve her seferinde kendimizi salondaki koltukta sarmaş dolaş tv izlerken buluyoruz! Ta ki Cuma akşamı gelene dek...

Cuma akşamı resmen bir metamorfoz yaşanıyor evde, yaşlı nine ve dede ayarındaki ruh halimiz yerini efil efil giysilere, parlayan gözlere bırakıyor ve canlı müzik dolu sokaklara, yeni keşfettiğimiz bir bara ya da bu sıralar takıntı haline getirdiğimiz açık hava sinemasına gidiyoruz. Haftasonu mutlaka kocaman kahvaltılar yapıp sonra kumsala, mutlaka çıplak ayak yürünen hippi pazarlarına uğruyoruz. Şehrin kıyısında köşesinde kalmış gizlerini keşfediyoruz ve deli gibi yorgun, haftasonunun kısalığından yakınarak eve dönüyoruz.

Bipolar kişilik bozukluğundan muzdarip bir haldeyiz, haftaiçleri huysuz rutinin dibine vurmuş birer yaşlı, haftasonları yerinde duramayan insanlar olduk. Roller-coaster rutinimiz oldu, ne yalan söyleyeyim: Mutluyum!

Sanata ve Sanatçıya Saygı

Her Salı gecesi Almanca kursu sonrasında yaşandığı gibi, bu gece de sanata ve sanatçıya gerekli saygıyı gösteremedim. Merkezde bazı geceler keman çalan tuhaf bir koreli var, inanılmaz yeteneksiz ve bir o kadar da kendine güvenli. Kemanı enstrüman olarak zaten sevmem, sinirlerim gerim gerim geriliyor. Son iki haftadır kulağımda mp3çalardan fışkıran bangır bangır bir Lhasa De Sela ile gözlerim öne dikili olarak geçip gidiyorum. Ama bu hafta, kafası iyi olduğundan şüphelendiğim bu kemancıdan kurtulamadım. Ne zaman beni görse Schumann’ın son derece sevdiğim bir eserinin kötü bir uyarlamasını çalıyor, ya da adam durmaksızın sadece bunu çalıyor, ben üzerime alınıyorum. Ama bu sorunun cevabını aramaya sinirlerim elvermeyecek. Salı gecesi muamması olarak kalsın biyerlerde....

Çıplak Ayak Akımı


Yaşadığım şehirde, her daim sıcak olan bir hava, seviye farkı olmayan temiz caddeler ve buna bağlı olarak gelişen çıplak ayak akımı var. İnsanlar çıplak ayaklarıyla caddelerde arz-ı endam ediyorlar, ayaklarına cam kırıkları batmıyor ve simsiyah olmuyorlar. Çoluk çocuk bu akıma bağlı insanlar var.

Çıplak ayak dolaşmak, saçlara rasta yaptırmak, sokakta içki içmeye başlamak ve berduş olup sokaklarda yaşamak gibi bir döngü söz konusu değil bu şehirde, çıplak ayaklarıyla finans sektörü gibi sıkıcı işlerde çalışan ve akıl sağlığı yerinde olan insanlar var.

Buna bağlı olarak bazı barların ve restoranların kapısında “kravat mecburiyeti” yerine “ayakkabı mecburiyeti” gösteren yazılar var. Koca koca fedailer yaş ve ayakkabı kontrolü yapıyor. Hoşuma gidiyor ne yalan söyleyeyim, bu ülkede benim gibi insanlar var.

17 Mart 2010 Çarşamba

Çöp-Sanat ya da Çöpten Sanat


Haftasonu Cottesloe kumsalında bağımsız sanatçılar tarafından hazırlanmış sanat eserleri sergisi vardı. Plastik kutuların kapaklarından yapılan ve bir yılan gibi kum üzerinde kıvrım kıvrım duran bu eser hoşuma gitti ve beni yaşadığımız "küresel çöp-ev" üzerinde düşündürdü.

KIPKIRMIZI OJE


Oje sürmek hakikaten uzmanlık gerektiriyor! Ya 5 yaşında başladığın işi tüm sosyal baskıya rağmen gizli gizli devam ettireceksin, ya da 25inden sonra bu işe kalkıştıysan bi bilenden yardım alacaksın.
Herkesinki güzel güzel kururken, benim 25 senede bir sürdüğüm kıpkırmızı ojeler dalga dalga oluyor, üstüme başıma bulaşıyor, ellerimi buzdolabına sokup kurutmaya kalktığımda çevrede kahkaha tufanı yaratıyor vs vs. Ben bu işi beceremiyorum! Varsa bi püf noktası, insaniyet namına paylaşın.

St. Patrick Günü


Her sene 17 Mayıs'ta kutlanan St.Patrick günü, İrlanda'da "Baharın Gelişi"ni müjdeler ve resmi tatildir. Adını M.S. 5.yy'da yaşayan St.Patrick isimli azizden alan bu günde insanlar yemyeşil kıyafetlere bürünür, evler ve sokaklar yeşil renk ve boyalarla süslenir; neşeli İrlandalılar bütün günü düzenlenen kültürel ve sanatsal aktivitelerde ellerinde yeşil biralarıyla boy göstererek ve dans ederek geçirirler. Günün simgesi şans getiren yonca ve sivri kulaklı bahar cinleridir.

14 Mart 2010 Pazar

Limonlu Tart


1 + 1/4 su bardağı Un
1/2 su bardağı hamur işleri margarini / tereyağ
1/3 su bardağı pudra şekeri
1 yumurta sarısı
3 yemek kaşığı su

Bu kilo aldırıcı malzemeleri, sabah uzun bir koşuya çıktığımız için vicdanımızla bir problem yaşamadan, rahatça bir kapta karıştırıyor ve meşhur “kulak memesi kıvamlı hamur” haline getiriyoruz. Buzdolabında üzeri bir bez ile örtülü olarak 20dk dinlendiriyoruz. Daha sonra dolaptan çıkardığımız hamurumuzu 25cm çapındaki yuvarlak pay kabımıza özenle yayıyor ve üzerini aluminyum folyo ile kaplıyoruz.170 derecede önceden ısıtılmış fırınımıza kabı yolluyor; 15dk folyolu, 5dk (ya da hafif pembeleşip kızarana dek) folyosuz pişiriyoruz. Bu arada şöyle bi divana uzanıp şekerleme yapmıyoruz, bilakis, hızlıca limonlu pudingimizi hazırlamaya başlıyoruz. Bunun için gerekenler:

Yumurtanın içinden çıkan tavuğun içinden çıkan 4 yumurta
1/3 su bardağı toz şeker
3/4 su bardağı limon suyu (limon sıkacağınız yoksa ve avustralyanın özenle yetiştirilmiş iri ama susuz limonları ile mücadele ediyorsanız, bu işlem yaklaşık 30dk ve bir hayli kas gücü alıyor)
1/3 su bardağı krem-şanti
2 yemek kaşığı rendelenmiş limon kabuğu (sarı sarı mis gibi)

Bu malzemeleri de sebatla karıştırıyoruz ve fırından taze taze çıkan, mis gibi kokan hamurumuza dikkatlice döküyoruz. Bu noktada dikkat etmemiz gereken husus: malzemelerle hamurun yüksekliği eşit olmalı. Yoksa olmaz! Bir akrobasi ustalığı ile fırınımıza geri attığımız (ve atarken döküp, heryanı yumurta edip, kendi kendimize küfredip, tüm fırını temizleyip, bu arada kolumuzu kızgın demirde dağlayıp, bide buna sinirlenip hafif çapta bir nörotik süreç yaşadıktan sonra fırının içine hayran hayran bakakaldığımız anları takiben) tartımızı 20dk kadar pişiriyoruz. 20dk’nın sonunda tartın ortasında hafif ıslak alan kalmış olabilir ama tartın genelinde bir pişmemişlik söz konusuysa pişene dek işleme devam.

Nar gibi kızarmış, üstü bir güneş gibi sapsarı parıldayan ve tüm eve mis gibi kokular salan tartımızı fırından çıkarır çıkarmaz, ailecek başına üşüşüp, kendisine çatal ile girişmiyoruz. Tartımız soğurken “Sabreden derviş muradına ermiş” atasözünün uygulamalı pekiştirilmesi olan bu tart pişirme deneyiminden çıkardığımız dersleri, tartın başucunda 20dk kadar anlamsızca tartışıyoruz. Alternatif bir sanatsal yaklaşıma sahipsek, bu süre zarfında yarısını paketten çıkarırken yediğimiz ahududuların kalan kısmıyla, tart üzerine bilinçaltı istek ve arzularımızı da yansıtabiliriz.

Tartımız yenilebilecek kadar soğuduğunda (ideal olarak bu birkaç saat sürse de, kimsenin psikolojisi o kadar beklemeyi kaldıramayacağı için, ağzımızın kızgın pudingle haşlanmayacağı bir süre kafidir) tartı güzelce kesiyor, arzu ve beklentiyle kocaman olmuş gözbebeklerimize de ziyafet çekebilmek amacıyla, kenarına yemyeşil bir taze nane tutamı koyuyor ve elinde çatalla beklemekte olan ailemize şefkatle sunuyoruz.

Şeker, yağ, un gibi temel besinler içeren, pre-menstrual sendroma birebir tatlı-ekşi tartımızın yanında; şefimiz güzel bir gün batımı manzarası ile hoşsohbet dostlar önermektedir...

7 Mart 2010 Pazar

Boğaz'ın Erguvanları


Istanbul boğazında baharın gelişini ilk erguvanlar müjdeler, kaçırmayın! Dünyanın neresinde olursam olayım, gözlerimi kapadığımda, hafif esintili bir bahar akşamı, erguvanların kokusuyla sarmalanmış halde boğazda yürüdüğümü hissedebilirim. Yüzümdeki kaslar yumuşar, burnuma simitin çıtır kokusu, kulağıma denizin usul sesi ve uzaklardaki gemi düdükleri çalınır. Tüm bunlar birleştiğinde, dünyanın öteki ucunda bile olsam, eve hep yakın olduğumu hissederim.

Parmak ucumdaki cennet: Guacamole


Haftasonu için evde yumoş koltuğa gömülüp kitap okumak ya da arka arkaya birkaç güzel film izlemek isteyenler için harika bir tarifim var: Guacamole!
2-3 orta boy avokado, 1-2 orta boy domates, yarım kırmızı soğan, yarım limonun suyu, tuz, karabiber ve dayanabileceğiniz ölçüde Tabasco sosu kocaman bir mutluluk kasesi yaratmak için yeterli. Avokadoları güzelce ezip, ufacık küpler halinde doğradığımız domates ve soğanı bir koca kaseye alıyoruz ve diğer tüm malzemeleri ekleyip karıştırıyoruz. Sonra mevsim koşullarına göre battaniyemiz ya da buzlu limonatamızı alıp, kitabımızın başına ya da DVD oynatıcımızın karşısına geçiyoruz. Etimek veya mısır cipsi eşliğinde, yüzde kocaman bir gülümsemeyle keyfini çıkartıyoruz!
Guacamole eşliğinde son okuduğum kitap: Juliet, Naked! - Nick Hornby
Guacamole eşliğinde son izlediğim filmler: The men who stare at goats - Grant Heslov, Lovely Bones - Peter Jackson