21 Mart 2010 Pazar

All that you cant leave behind


U2’nun aynı isimli albümünü dinlerken, geride bırakamayacaklarımı düşünüyorum bu gece. Yıllardır bir ölçüde göçebe hayatı yaşadığım için, acil anlarda yanıma alacaklarım ya da yolculuk öncesi bavula atacaklarım konusunda uzmanlaştım diyebilirim. O konuda şüphem yok. Beni bu gece düşündürenler, yaşamın sona erdiği anda yanımda götürmek istediklerim.

Yıllardır eklemeler ve çıkarmalar yaptığım bir listem var. “Anlar Listesi” diyorum buna, sanırım pat diye sorulan ve cevaplayamadığım “en mutlu olduğun ve en üzgün olduğun anı söyler misin?” sorusundan sonra başladı bende bu takıntı. “Anlar listesi”, beynimdeki son nörotransmitter zıplaması anında bile benimle kalacak olan bir liste, ben de bu listenin “toplayıcısıyım”.

Listemi güzel ve kötü olaylar olarak ayırdım ve güzel olayların her zaman kötülerden fazla yer tutmasına çalışıyorum ama bazı hayat dönemlerinde bunu başaramayabiliyorum. Kötü olayları hatırlamak acı veriyor ama bazılarını kabullenmeyi öğrendim.

Güzel anlarımdan her zaman ilk beşe girenleri yazmak istedim bu gece. İlki, küçük teyzemin kucağında olduğum an, sanırım yaşım 2. Teyzem mutfakta, hamsi kuşu dediğimiz yemeğin kokusu havada, teyzem bana “hamsi koydum tavaya da başladi oynamaya” şarkısını söylüyor. Sonra Sharm el Sheik’e ilk gidişim ve iskeleden lacivert denize atlayışım ve o sonsuz mavinin içinde gözlerimi açışım var, cennet o andı ve suyun altında kalakalmayı dilemiştim. Diğer bir an, ilk sevgilimin ilk amatör domatesli makarna pişirme girişiminde domatesleri kesme anı. Mutfakta oturduğumu ve mis gibi ege domatesiyle taze nane kokusunu derin derin içime çektiğimi hatırlıyorum. Diğer bir an, Kudüs’teki ağlama duvarına ilk dokunduğum andır. Din ile ilgili hiçbirşeye odaklanmaksızın, oradaki yoğun enerjiyi hissetmiş ve uğruna yüzyıllardır kavgalar verilen bu kentte hüngür hüngür ağlamıştım. Kendimi affetmeyi de orda, o anda öğrendim. Ve bir de Hindistan’da bir an var, saatlerdir ufak bir otobüsün içinde doğu Rajastan’a gidiyoruz, ben U2 dinliyorum. Birden kocaman kıpkırmızı bir güneş doğuyor. Otobüs mola için duruyor ve içindeki tüm hintliler ve biz iki turist inip o buz gibi sabah havasını soluyoruz ve Flo poşetten son zencefilli kurabiyeyi çıkarıyor, ikiye bölüyoruz...

Düşünüyorum da, hayat durduğu o anda bizimle gelecek olanlar bunlar ve hepsi sevgiyle ilişkili. Bunu fark edince insan ölümden o kadar da çok korkmuyor.

Ceren Musaagaoglu - 21 Mart 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder