29 Aralık 2015 Salı

Yeni yıl çözülümleri olmadan yeni yıla girmek

Bu sene yeni yıl dönemi öncesinde o kadar çok danışanla yeni yıl çözülümleri üzerinde konuştum ve olumlamalarla uğraştım ki; kendime ait hiç bir yeni yıl çözülümüm kalmadı! Hepsi çözüldü gitti; tek bir dileğim var: 2016 güzelliklerle gelsin ve bana, aileme, sevdiklerime ve kalbinde iyilik olan tüm insanlara sağlık, iç huzuru, mutluluk, neşe, iyi şans, umut ve doğru yolları seçebilme, iyi insanlarla karşılaşabilme ve yaşanılan şanssızlık ve olumsuzluklardan da ders çıkarabilme ve şükredebilme şansı getirsin. Bu sene güzel gelsin, güzel geçsin, önceki seneleri aratmasın! Bu kadar.

Senenin son yazısı olacak bu. Kreşi 15 gün tatil olan kızımla altlı üstlü, iç içe, simbiyotik bir bağ içindeyiz. Elim kolum kafam kalbim dopdolu. 2 yaş çocuğuyla mesai sabah 7'de başlıyor, bir kahve arası, bir öğle yemeği arası bile olmadan akşam 9'da koltukta sızıyorum. Kreş büyük nimetmiş, en çok bunu düşünüyorum. Büyükanne ve büyükbabanın yakınlarda yaşaması, teyze-hala-kuzen vs. sahibi olmak ise çok çok büyük bir şansmış, bu hiç aklımdan çıkmıyor..

Bir de bu sabah daha önce hep önünden geçip hiç içine girmediğim bir kafeye girme cesareti gösterdim ve çok büyük bir sürpriz, büyük bir kazanım oldu bu bana (eminim sizin de vardır böyle köşebaşı noktalarınız, lütfen es geçmeyin, siz de yapın!). Güne dev boyutta bir kahve ile başlıyorum, normalde gündüz içtiğim kahvenin kafeininden etkilenir geceyarılarına dek baykuş gibi dolanırdım ama bana mısın demiyor, öğlen lak lak lak diye bir de diyet kola ya da enerji içeceği ekliyorum ve buna rağmen akşam 9'da koltukta sızıyorum (beni uyandırmaya yeltenen eşime fena dalıyorum, adamcağız beni öylesine bırakıp ayak parmakları ucunda yatağa gidiyor, bu sefer de beni niye uyandırmadın, boynum tutulmuş, belim buz kesmiş, kendin geçmiş horul horul uyuyorsun odada diye sinirleniyorum zavallıya). Dolayısıyla yeni yıldan tek dileğim, yavrunun bari gece boyu uyanmadan ve bizi de uyandırmadan mışıl mışıl uyuyabilmesi.. Uykusuzluk ne zor, umarım siz hiç bilmiyorsunuzdur! 2016'da da bilmeyin dilerim..

2016'da bir de şöyle bir dileğim var; ayak bakımı yaptıracak zaman bulayım. 2 sene öncesine dek benim mis gibi yumuşacık pespembe ayak tabanlarım vardı. Yazın devamlı "parmakarası" giymekten midir, son yıllarda beslenme zamanlarını geçiştirip biraz fazla düştüğüm şekerden midir, tabanımın tam nasıl anlatayım bilemedim ama alt, ön ve dış kenarında, küçük parmağın bitiminden 1-2cm aşağıda bir nasır gibi bişey oluştu, böyle sanki içe doğru diken gibi 1mm çapında bir sertlik, inanılmaz canımı yakıyor (Orhan Veli'nin "hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırından çektiği kadar" dizesini anımsadınız eminim). Ne yapılır ne edilir bilmiyorum ama 2016'da eski pembe ve yumuşak ayaklarıma kavuşma özlemi de var..

Bu sene de dünya barışı diliyorum be J.! Ülkemizin doğusunda bir savaş var, insanlar sokaklara çıkamıyor, bebekler öldürülüyor. Biraz aşağıda kazan kaynıyor, insanlar ülkelerinden açık denize atlamayı göze alarak kaçıyor. Ortadoğu berbat, Afrika viran yeri, Batı dünyası terörizmle sarsılıyor.. Papa'nın değimiyle 3. dünya savaşı çıktı bile, sadece o kadar dağınık ki, gözümüz tek bir savaşmış gibi algılayamıyor.. Dünya barışı.. Peh.. Dünyanın içine ettik, eninde sonunda bize de dayanacak, sadece zaman meselesi.. Yine de diliyorum be J.... Umut ölmesin bari..

2016'ya umarım mutlu umutlu girelim hepimiz.. 2016, güzel ve iyi insanlara, adaletle gelsin, güzellikler getirsin.. Bu sene iyi, hoşgörülü, adil, güzel insanlarla karşılaşalım.. Haydi ozaman; cümleten iyi yıllar!

23 Aralık 2015 Çarşamba

Floating denen o tatlı seda.. (ve diğerleri)

Floating diye bir şey çıktı bu diyarlarda ("isolation tank" de deniyor) Türkiye'de var mı bilmiyorum. Yoksa hemen siz açın, köşeyi dönün derim. Küçüklü büyüklü Ege kentlerinde değil ama İstanbul'un göbeğinde çok iş yapar.

Sizi bu yandaki gibi içi 36.5 derece tuzlu su ile dolu bir küvetimsinin içine koyuyorlar, yaklaşık 1 saat ööööyle kalıyorsunuz. Aman Allahım, o nasıl bir duygu anlatamam size.. Sanki uzayda gibisiniz, vücudunuzun nerde bittiği, suyun nerede başladığı, uçup uçmadığınız, hangi yöne doğru aktığınız, nerde ve kim olduğunuz yani gerçeklikle ilişkiniz kesiliyor.. İlk 1950'lerde zaten bu amaçlı kullanılıyormuş ve 5 duyunun yok olması hissinin kişiye daha derin bir meditasyon ortamı yarattığı, bu sayede de günlük stres ve dertlerden uzaklaşıldığı umuluyormuş. Doğru. Uzaklaştım ben de..

Ayrıca tamamlayıcı tıpta da bazı ağrılı hastalıkların tedavisinde kullanılıyor ama o amacına girmeyelim, boşverin.

Benim floating therapy deneyimim açıkcası son zamanlarda gittiğim aile psikoloğu sayesinde oldu. Bu kadıncağız beni temelden yumuşatma kararı alalıberi hayatım bir zevkli aktiviteler alanına döndü. Bir sabah bir bakıyorum, zorunlu bir şekilde tek başıma kahvaltı yapmam "gerekiyor", alıyorum başımı gidiyorum bir cafeye, bir kahve bir sandviç söylüyorum ve yaptığım tek şey pencereden bakıp gelip geçen insanları izlemek.. Ya da bir akşam floating tank içinde kendimi uzayda öyle başıboş dolanırken buluyorum. Rahatlıyor muyum? Evet.. Fakat bende rahatlama bir süre sonra beş duyumun daha da fazla çılıp çalışmasına neden oluyor (ki aslında meditasyon ile ruh sağlığı ilişkisine bakıldığında, çok da naif bir "iyi ilişki" görülmüyor, aksine bazen depresyon ve anksiyetenin arttığını da görüyoruz bakınız).

Velhasıl; uzun zamandır ne yazık ki patronumun tembelliği nedeniyle süpervizyon alamadan terapistlik yapıyorum ve özellikle yeni yıl öncesi dönemde artan "genel yaşam düzenlemeleri" sorunlarını çözmeye gelen insan güruhları yüzünden meditasyon ve duyusal farkındalık alıştırmaları yapmazsam, çok yakında terapist koltuğundan danışan koltuğuna geçmem gerekecek.. Peki neler yapıyorum?

- Uzuuuun yürüyüşlere çıkıyorum. Ayaklarıyla düşünen bir insan olduğum için beynimde düşünceler uçuşuyor ama sanki başlangıç noktamdan uzaklaştıkça, düşüncelerim berraklaşıyor, tünelin ucundaki ışık daha belirginleşiyor.
- Sevdiğim biriyle buluşuyorum ya da konuşuyorum. Bazen çok iyi bildiğiniz bir çözümün size başkası tarafından sunulması gerekiyor, yoksa kendi aklınıza ve kalbinize güvenemiyorsunuz.
- Suyla ilgili birşeyler yapıyorum. Floating olmasa küveti doldurmak oluyor, hatta bulaşık makinasındakileri çıkarıp tek tek yıkamak oluyor (çevreci bir çözüm değil..) Bu sulak alanlarla haşır neşir olma durumu özellikle sinirlendiğimde, sadece bir yüzümü yıkasam bile, beni rahatlatan bir şey.
- Kendime boş zaman yaratıyorum ve o zaman diliminde etrafa bakmak, sesleri dinlemek, kokuları tanımlamaya çalışmak, sevdiğim bir tadı ya da dokunmaktan hoşlandığım bir şeyi deneyimliyorum ve yapmam gereken hiçbirşeyi özellikle yapmamaya çalışıyorum.
- Endişeliysem; şu ana odaklanıyorum, ne geçmişi düşünüp hataları irdeliyorum, ne de geleceği düşünüp kendime yoktan korkular yaratıyorum. Şu an ne haldeysem, onu yaşamaya çalışıyorum. Dertli bir dönemdeysem ve bunu yapmakta zorlanıyorsam da sadece "sabret, hayatında hep inişlerin oldu ama arkasından hep çıkışlar geldi, unutma" diyorum..
- Hayal kuruyorum. Mesela masmavi bir denize ilk atladığım anın hayalini ya da bir gün şu yandaki gibi bir eve sahip olabilmeyi..

Bilmem ki.. İşe yarıyor bunlar bende.. Belki sizde de vardır birşeyler..

18 Aralık 2015 Cuma

"Öteki"yle birlikte yaşayamamak

Herkes birbirini sevmek zorunda değil, sevgi kelebeği şeklinde yaşamak mümkün değil. Sağlıklı ve normal de değil. Sizden farklı düşünenlere "saygı" göstermek zorunda da değilsiniz. Fakat "tolerans" göstermek, bir arada yaşayabilmek ve birbir alanına girmemeye, kişilerin nasıl düşüneceğine ve davranacağına müdahale etmemeye çalışmak önemli.

Bir insanı nasıl ilk görüşte kanınız ısınıyorsa, bazen ortada bir neden yokken huylanır, o kişiden uzak durmak istersiniz. İçinizden gelen sesi dinleyin ve uzak durun. Ben ne zaman bu tip ilişkileri zorlasam ve "anlayayım, ondan da birşey öğreneyim" diye bakmaya çalışsam, sonunda "aman illallah, bu neymiş ya.." der ve hayatımdan çıkarttığım anda da hoş bir huzura geri kavuşurum. Ama yediği tırmıktan akıllanamayan bir köpek misali, yine gider kendi kafama zıt insanları anlamaya çalışır, birşeyler öğrenmeye çalışırım. Biliyorsunuz artık, benim için hayat kocaman bir dershane gibi.. İnsan sadece kendi kafasına uyan insan ve düşüncelerle kuşatılırsa ne kendini geliştirebilir, ne de yeni bir adım yol ilerleyebilir.

Fakat bu sabah şunu düşündüm; bazı insanlarla siz ne kadar açık görüşlü, anlamaya çalışan şekilde yaklaşırsanız yaklaşın, temelde bir şeyler öyle farklı ki, kaynaşmanız mümkün değil. Bu düşünce inanın benim için çok yeni, daha ilk defa bir aydınlanma şeklinde geldi. Bırak Allahaşkına dedim, neden uğraşıyorsun. İmam Gazali bile demiş "cahillerle tartışmaya girmeyin, ben hiç kazanamadım.." diye.. Bile bile girdim işte.

Ya şimdi.. Bazı hanım kızlarımız var, örtülü ama düşünebiliyor, araştırıyor, okuyor, irdeliyor (bir de bu cümlede sadece "örtülü ama" kısmına takılan tipler de var, yok mu?) Şimdi ne yalan söyleyeyim, yukarıda Allah var :) Ben bu insanlardan düşünce ve değerlerim açısından çok farklıyım, benim için "öteki" bunlar. Ama aynı zamanda "öteki" fikrine de çok karşıyım, otomatik düşüncelerim ortaya çıktığında hemen kendimi çimdikliyor, "hayır, özgür bir gözle bakacaksın bu karşındaki insana" diyorum. Ve hakikaten başarıyorum. Beni tanıyan çok insan "çok yargısızsın, samimisin" diyor. Eyvallah.

Fakat gel gör ki, karşında duran okumuş yazmış örtülü kızımıza sen kollarını açmış böyle enayi bir şekilde koşarken, kızımız o da nesi, seni geçip arkandaki adamın boynuna atılıyor. Bildiniz mi o sahneyi? Türkiye'nin resmi bu.. Örtülü ve okumuş kızımıza sorsanız, o da aynı şekilde "ben kollarımı açtım koşuyorum, bir de baktım kafası açık ama okumuş kız beni geçti arkamdaki adama sarıldı" der.

Peki neden? Neden hedefi bi türlü tutturamıyoruz?

Bu bloğa ve diğer bloğa gelip böyle nefretlik şeyler yazıp çıkan bazı hanım kızlarımız oluyor, mesela birine demişim ki "keşke sizinle otursak, ben homoseksüel arkadaşlarımdan, israilde geçen güzel günlerimden, hiç de öyle sandığınız gibi "öteki" olmadıklarından, olsa olsa gökkuşağının farklı renkleri olduklarından, aslında sizin de onlar kadar "öteki" olmadığınızdan falan bahsetsek" demişim, bu kızımız "ay ne kibir!" demiş cevaben.. Şimdi.. Tam ağzımı açıyorum, Mevlana sırtımı sıvazlıyor ve kulağıma fısıldayarak diyor ki "Bazen diyorum ki, ne olacak söyle gitsin; sonra diyorum, söyleyince ne olacak, sus bitsin..". Susunca da kendilerini "kazanmış" seni "kaybetmiş" görüyorlar bu "cahiller".. Amaaan, ne olacak, görüversinler. Mevlana'nın demek istediği, sen sus ama içine atma, bırak, boşver, rüzgara at gitsin.. Ak kaşığa kırk kişi kara dese, o kaşık kararır mı? Ananem çok söylerdi bu sözü..

30'lu yaşlarımın ikinci yarısında insanların hakkımda ne düşündüğünü gerçekten takmamaya başladım! İlk yarıda sadece sözel olarak, "aman takmıyorum" derdim ama için için düşünürdüm.. Artık onu da yapmıyorum ve gerçekten özgürleştim. Sanırım 35+nın en güzel getirisi bu oldu bana, kendimi tanıdım, sevdim ve başkasına "kanıtlama" ihtiyacım geçiverdi.. Çok hafif, güzel bir his.

Gel gör ki hala öğrenmem gereken, bazı insanlarla yakın olamayacağım gerçeği.. Mesela bir ırka, bir cinsiyete saldıran ve bu saldırıyı dile getiren bir düşünceye sahip olan ve bu düşünceyi yaymaya çalışan bir insan beni sinirlendiriyor. Onu "kabullenemiyorum", birlikte yaşamak istemiyorum böyleleriyle. Bir insan homoseksüel diye "sapkın" ilan edilmesin istiyorum (neymiş Kur'an dermiş ki Lut kavmi homoseksüel olduğu için cezalandırıldı. Hayır efendim, okuduğunuzu mu anlayamıyorsunuz anlayamadım ki, "Lut Kavmi homoseksüel olduğu için değil, gelene gidene sarkıntılık yapıp fuhuşa zorladıkları için cezalandırıldı" der Kur'an..!) Ama gel şimdi bunu başörtülü hanım kızımıza anlat, çünkü kendisi başını örttüğü için elbet ben başı açık kızdan daha bilgili, daha okumuş kitabı dini.. İşte bu noktada ya susacaksın, ya susacaksın.

Sonra benim homoseksüel arkadaşım, sevdiğim şair sokakta dayak yiyecek. Sustuğunla yaşamak zorunda kalacaksın...

Yine mi ağır konular? Üf. Yıl bitti benim derdim bitmedi..

17 Aralık 2015 Perşembe

Kanatlandık. Tam uçtuk uçacağız.. Çakıldık.

Son zamanlarda kendimi biraz dinlemeye, hızımı yavaşlatmaya, kişisel gelişim üzerine odaklanmaya çalışıyorum. Biraz mesnevi terapiye, farkındalık geliştirmeye, beş duyuyla hissetmeye gireyim derken; dün eşim "biliyor musun, kişisel gelişim akımından etkilenip sosyal medyada özlü söz ve gelişim yazısı paylaşan kişilerin zakalarının normalden daha düşük olduğu bulunmuş" demesin!?!

Bak şimdi...! Gel de kişisel kişisel geliş bu laftan sonra..

İşin tuhafı, özünde hepimizin bildiği şeyler evet ama uygulamada çoğumuz sınıfta kalıyoruz. Kanser olmak istemiyorsan rahatla diyorlar, rahatlayamıyoruz. İşi, ailevi dertleri, parayı pulu düşünme, şu çiçeği kokla, şu kadına günaydın de, şu çocuğa gülümse diyorlar, yapamıyoruz. Üstelik bunu yapabilene "tuhaf" etiketini yapıştırıyor, sosyal medyada yaymak isteyip paylaşana düpedüz aptal diyor çıkıyoruz.. Zeka farklı farklı kademeleri olan bir şey. Çok şey bilip de bir çiçeğin adını bilemeyen insanlar var, gözleri bilimle ilimle sanatla dolu olup da, gökyüzündeki ayı fark edememiş insanlar var. Kim ne derece tuhaf bilmiyorum, hayat tuhaf..

Fakat katılıyorum araştırma sonucuna. Kişisel gelişim notlarını internetten paylaşan güruha bakınca, hafif bir alayla "bunu yeni mi duymuş da paylaşmış" geçmiyor değil aklımdan. Ama kendim kırk senedir bildiğim halde uygulayabiliyor muyum, o aklıma gelmiyor..

Tibetli rahibe sormuşlar, "yaşamın, mutluluğun, dinginliğin sırrı ne?" diye, "nefes almak, yemek ve içmek" demiş.

Bunu diyen bilge, paylaşan aptal, yapmaya çalışan da öğrenci mi oluyor?

Eşimle, kızımızın bir problemi karşısında nasıl davranacağımızı bilemediğimiz için ve bu ilişkimizi etkilediği, kişisel zorluklarımızı daha çekilmez, zor bir hale getirip umudumuzu ve gücümüzü kırmaya başladığı için, aile psikoloğuna gitmeye başlamıştık. 2 aya yakın 2 haftada bir gidiyoruz ve inanılmaz faydasını görüyoruz. Tuhaf olan, bizim ilişkimizde doğası gereği, olaylara olumsuz bakan taraf hep ben olmuşumdur. Eşimse hep bana olumluyu gösterir, elimden tutar kaldırır. 12 senedir birlikteyiz, hiç sektirmeden hep ben yardım alan, o yardım veren taraf. Ben kendim de terapist olduğum için, evde bu şekilde olsam da, işte tamamen farklıyım ama evdeki "terapist" eşim. Üstelik hiç eğitimini almamış olsa da, benim işte kullandığım teknikleri benimle olan ilişkisinde içgüdüsel olarak kullanıyor. Annesinin psikolog olması, bana baka baka kararması falan bir derece, sanırım içinden gelen bir terapistlik yeteneği var. Bazı insanlarda doğuştan vardır bu bilirsiniz.. Yanında huzur bulursunuz, motive olursunuz, daha önce düşünmediğiniz ya da görmediğiniz açıları görürsünüz.. Doğal terapistlerdir bunlar..

Neyse benim doğal terapist eşim, tüm bu kişisel gelişim hikayelerinden çok huylanır, çok dalga geçer fakat aynı zamanda da tepedeki ayı fark etmeden, boş boş oturup uzaklara dalmanın ne olduğunu dahi bilmeden, kafasında bir hedef bir plan olmadan yaşamanın ne olduğunu hiç hissetmemişken, sanki benden daha mutlu mesut yaşar gider. Tatil zamanı rahatlar, eğlenir. İş zamanı çalışır. Tipik Alman'dır. Disiplinli, ciddi, tutarlı, güven verici. Hayatımla ne yapacağım, acaba başkaları ne derler, ya başaramazsam ve insanları mahcup edersem gibi dertleri yoktur. Kendine güvenir, olacak der. Olmazsa da "olmadı, çünkü yeterince iyi değildim, bir dahaki sefere" der, geçer.. 5 duyumla hissedeyim, anı yakalayım, aman yavaşlayayım gibi bir derdi yoktur..

Sanırım bir önceki yazıdaki noktaya geri döndüm. Ben düşünürken başkaları uyguluyor demiştim ya, sanırım eşim düşünüyor, karar veriyor ve artık gel git yapmadan, üzerinde daha fazla düşünmeden uyguluyor. Belki de haklı; kişisel gelişim teknikleriyle, 5 duyuyla, yavaşlamayla olacak şey değil belki bu "iç huzur"...

Yeni yıla 10 gün kala iyice karmançorman oldum. Nasıl çözüleceğiz bilinmez.. Hayırlısı..

8 Aralık 2015 Salı

Biz gidince, yapay zeka

Geçen Paris saldırılarından sonra, varoluşsal düşünceler sardı yine beni. Düşünsene konsere gitmiş hoş bir müzik dinliyorsun, birden etraf kararıyor, bildik tünel, ışıklı yol, Cem Yılmaz'ın değimiyle totoya pamuk, hop bitti işte.. Hayat pamuk ipliğine bağlı, yarın ne olacağını bilemiyoruz ve yine de bunu umursamıyor, basit, bomboş, niteliksiz ve verimsiz hayatlar yaşıyoruz..

Mesela dünyanın gidişatı ve özellikle çevre konularında insanlık olarak "koy dötüne gitsin, benden sonraki nesilden bana ne.." anlayışı içindeyiz. Bir de işi gücü bıraktık yapay zeka ile uğraşıyoruz. Bence de uğraşalım ki yapay zeka gelişsin gelişsin, "ama bu insan denen canlı bir nevi virüs, bir nevi pislik, bundan kurtulmalıyız" kararını verecek seviyeye gelsin de evrimin son halkası tamamlansın, dünya da kurtulsun biz de kurtulalım aslında.. Ama işte insan bu dünyaya bir çocuk getirince, bu tip konularda iki kez üç beş kez daha düşünüyor, "kendimi geçtim de, benden sonra bu yavrular ne olacak?" diye merak ediyor. Çöpünü fırlatıp sokağa atanın da, geri dönüştürenin de, musluğu iyice kapatanın da, odaları ışıl ışıl yananın da yavrusu aynı derecede yaşam hakkına sahip ya da beraber yok olmaya mahkum, ne yazık ki.. Hiç adil değil tabii. Ama illa adil olsun dersen, bu şartlarda bizzat kendin ırkçı, statükocu falan oluyorsun..

Aslında dediğim gibi, yapay zeka bu işin çözümü gibi duruyor. Evrimin son halkası. Bu konu ile uğraşan bir araştırmacı / eğitmen ile tanıştım geçen haftalarda. Yapay zeka'nın gelişimi şu an daha bebeklik döneminde, yapılan deneyler, araştırmalar, gelişmeler herkesi heyecanlandırıyor. Ara sıra "yapay zeka satrançta bilmemkimi yendi" ya da "yapay zeka tarafından kullanılan arabalar trafik kazası riskini %500 azalttı" ya da "yapay zeka aşçı oldu, öyle çeşitli tarifler üretti ki, insanlık ağız tadına doyamadı" gibi haberler geliyor sağdan soldan. Yapay zekayı "üreten" olarak övünüyor, heyecanlanıyoruz. Aslında felsefi boyuttan bakınca için için insanlıktan nefret ediyor, insana o derece dayanamıyoruz ki, insanın dışında bir varlığın insanı alt etmesine heyecanlanıyor, seviniyoruz. Oysa, kendimiz de insanız, yapay zeka değil. Ve şunu düşünemiyoruz "ya bir gün yapay zeka bizden daha zeki olursa?".. Amaçlanan bu değil mi yapay zeka çalışmalarında? Yoksa yapay zeka gelişecek gelişecek ama hep bizim kontrolümüzde olacak, durmasını istediğimiz noktada duracak diye mi düşünüyoruz? Bu ne naiflik?! Nasıl olur da yapay zekanın öğrenme hızını insan zekasının gelişimiyle karşılaştırabiliriz ki, bu makina devamlı ilerleyecek oysa insan zekasının sınırları var. Şu an %1'ken yarın %5, ertesi gün %20, ertesi gün %5000 olmayacağını kimse garanti edemiyor. Yapay zeka, öğreniyor.. İnsanı çalışıyor, şimdilik insan için çalışıyor (ve bu sayede insanlar robotlara karşı işsiz kalıyor) gibi görünse de, aslında bir gün "insanı çalıştığı"nı göreceğiz (google gibi bir arama motoru bile reklam verirken nasıl sizin önceki aramalarınıza, girdiğiniz kelimelere göre reklam veriyor..)

Velhasıl yapay zeka'ya karşı olanlardanım, evet. Daha doğrusu karşı olmak değil, artık o noktayı çoktan geçtik çünkü. Yapay zeka'dan düpedüz korkanlardanım, evet. Sosyal bilimciler, felsefeciler bu alanın çok dışında kaldılar, çok sessiz kaldılar diye düşünüyorum. Hubert Dreyfus'un görüşleri, Stephan Hawking, Bill Gates ve Elon Musk'un açıklamaları, hatta imzaladıkları ortak mektup, Noam Chomsky'nin demeci, ya da şurada okuyabileceğiniz uzun araştırma belki bir iki haykırış oldu ama YZ'dan korkanlar olarak yine de çok etkili oldukları söylenemez.. Sanırım bunda "biz gittikten sonra ne olursa olsun" diye düşünen insanların çoğunlukta olması da etkili.. Aslında burdan bakınca, düşünen, koruyan, yeniden değerlendiren insanların tuhaf bir şekilde YZ'ya karşı duran muhafazakarlar konumuna düştükleri; aksine tüketen, aldırmayan, harcayan insanlarınsa modern görüşe sahip oldukları gibi tuhaf bir çelişki de çıkıyor, ki bu bile aslında düşünen insanın beyin egzersizlerine eklenecek bir durum.. Ama zaten sorun da bu; düşünen insan "düşünürken", düşünmeyen insan "yapıyor"...

O kadar çok "öbür dünya" ile ilgilenen bir türün, bu kadar az "içinde yaşadığımız bu dünya" ile ilgilenmesi de ayrıca çok tuhaf..