26 Kasım 2014 Çarşamba

Mascarpone, yaktın beni

İtalyanların ünlü Tiramisu tatlısını bilirdim de, bizim memlekette Türk usulü tiramisu labne peyniriyle falan yapıldığı için, içindeki Mascarpone'nin ne menem bir şey olduğunu bilmezdim. Bu tip şeyleri belli yaştan sonra öğrenmek pek hayra alamet olmuyor.

Sabahın köründe spora gitme hevesindeyim (ne hevesi yahu, başka zamanım yok ki..) her kış başı olduğu gibi, vücut direkt ayı moduna girdiği ve uykuya hazırlanma adına metabolizmayı yavaşlattığı için, bir takım kiloların alınmaması mümkün olmuyor (uzun lafın kısası: kilo aldım). Dolayısıyla deli gibi koşuyor, kütür kütür ağırlık indirip kaldırıyor, erenler gibi yoga yapıyor, kelebeklere haset kulaç kulaç yüzüyorum. Spor belli yaştan sonra daha da elzem. Güne bu şekilde başlayınca, kuşluk vakti geldiğinde bir Afrika kabilesinin bir aylık yiyecek stoğunu tüketecek denli acıkıyorum. Açlıktan gözüm dönmüş şekilde eve geldiğimde karşıma bu Mascarpone denen İtalyan mafyasına layık isimli arkadaş çıkıyor. Bizim eve mascarpone bu hafta girdi; ne yalan söyleyeyim, ahir ömrümde eksikliğini hissetmemiş, varlığını bilmemiş yaşar giderdim. Aslında yanlışlıkla girdi. Sızdı diyelim. Sevgili metropol insanı eşim, alışveriş dehası olarak biliyorsunuz mandalina istediğimde portakal, beyaz turp istediğimde kereviz alır gelir (sosis ağacının varlığına inandığından da şüphe etmekteyim). Bu sefer de, üç senedir her hafta aldığın krem peyniri alma sen, değişiklik iyidir de git mascarpone al. Ses etmedim çünkü benim de zihnimde ilk paragraftaki mantık yürütmelerle mascarpone bir nevi labne olarak vuku buluyordu. İyi, labne severim.

Lakin mascaspone nerde labne nerde sevgili Türk Tiramisu Derneği üyeleri.. Mascarpone bildiğiniz Türk kaymağı ile yayık tereyağının karışımı bir blog, kütle, beton küp, ne desem bilemedim. Şok içindeyim. O açlıkla ekmek üzerine sürdüm, üzerine de "Svanjelique" ismini taktığımız kukuman kuşu çifti arkadaşların düğününde bizlere hediye ettikleri mor menekşe reçeli (böyle birşey varmış evet, Fransa'nın parfüm diyarı Grasse'ın yerel tatlarından, violette reçeli)ni yaydım. OH. Peynirle kırmızı reçel yemeyi çok severim, yağ hiç yiyemem reçelle.

Oh oh da, blog şeklinde mideye indi bu kütle. Sindirsen bi türlü, sindiremesen bi türlü. Cırcır olmak olası. 100gr'ında 385 kalori olan mascarpone bir yana, reçel diğer yana, ekmek öbür yana.. Spor yapan insan ne isterse yer derlerse de, inanmayınız. Direkt totoya iniyor.

Mascarpone yemeyiniz.

Kilo aldığımı şu şekilde anlıyorum; yaşlı insanlar bana güzelliğimle ilgili iltifatlarda bulunuyorlar. Malum yaşlıların kilo anlayışı bizden 10kg ilerde.. Kızım da göbeğime ve kollarıma şap şap vurmaya başladı, akustik açıdan lömbür lömbür iyi ses veriyorum sanırım. Eşim de en son "bu halini çok daha fazla tercih ederim" dedi ki, buna sen kafadan 3 kilo yaz zaten. Bir yandan da, "beni sevenler şişman seviyor, neden bu incelik özlemi" de demiyor değilim. Lakin 160 boya 50 kilonun üstü olmuyor arkadaşlar.

3 günlük detoks planlıyorum, hemen bu akşamdan başlanmak üzre (yarına bırakırsam, olur sana çıkmaz ayın son perşembesi..) Katılmak, acımı paylaşmak isteyen?

24 Kasım 2014 Pazartesi

Hissedilen ve yaşanılan ırkçılık

Bir önceki yazımda, yurtdışında yaşadığım halde kendimi gurbette hissetmediğimden bahsetmiştim. Küçük Joe güzel bir terbitte bulunmuş, bu tip "hissetme" konularında genellikle terazinin ağır tarafını çeken psikolojik nedenleri bir tarafa koyarsak, aslında biraz da işin içine sosyal nedenler de katılmalı. Yani insanın kendini iyi hissetmesi, sadece kendi içindeki değerlerden, nöropsikolojik veya hormonal yapıdan değil, bulunduğu sosyal çevreyle etkileşimine de bağlı tabii.

Bazen insan en zor fiziksel şartlarda kendini en mutlu hissedebiliyor. Mesela ben kendimi en mutlu İsrail'deyken, Hindistan'dayken, Malawi'deyken hissetmiştim. Hepsinde ortak olan, zorlu bir çevre içinde, insana kendi kendine meydan okuma ve başardıklarıyla gururlanma "hissi" gelmesinin yanı sıra, genellikle zorlandığın ortamlarda, eğer gözünü açıp bakar ve kendine izin verirsen, ömürlük yoldaşlar da kazanıyorsun. Yani zor zaman dostu denen kişiler oluyor. Sen de daha açıksan, kabul ediyorsan; fiziksel anlamda zor koşullar, sosyal anlamda güçlü ilişkiler doğuruyor.

Tabii bir psikolog olarak, sosyal ilişkilerin de temelinde büyük oranda insanın psikolojik yapısının yattığını düşünüyorum. Buna bir örnek ırkçılık bence. Bol sayıda ülkede yaşadım, farklı kültürel yapılar, fiziksel yapılar, maddi manevi değer ve statüler içinde insan kitlelerinin "biz ve ötekiler" anlayışını gözlemleme şansım oldu. Şöyle diyeyim; ciddi düzeyde yaşanan ve politik temellere dayanan ırkçılık (aynı ortamda yaşayan azınlıklar ya da sayıca birbirine yakın iki farklı din / ırk toplumları) ile bazı hastalıklı akımları (neo naziler vs) bir tarafa koyarsak; günlük yaşamda karşılaşılan, sokaktaki insanın sokaktaki diğer insana karşı gösterdiği ırkçılık ya da ayrımcılık temelinde tamamen yanlış anlamalar, sosyal statü ve değer bazlı çelişkiler, inanç ya da düşünce farklılıkları yatıyor ve bu tür ırkçılıkla mücadele etmek aslında kolay.

Bunun bence iki yolu var; bir: devlet bazında sosyal farkındalık, toplumları kaynaştırma amaçlı, kültürel, sanatsal, spor ağırlıklı sosyal projeler üretmek, desteklemek ve sürdürmek, iki: ırkçılığa maruz kalmamak için bireysel bazda güçlenmek.

Bu ikincisi için hem yurtdışında yaşayan, hem psikolog olan biri olarak birkaç önerim var:

1. Yaşanılan kültürde azınlıklara yönelik sosyal, kültürel program ve bursları araştırın. Kendinizi mümkün olduğunca kültür hakkında bilgilendirin. Özellikle dili öğrenmek, mesleki ve sosyal eğitimler almak, çocuklulara yönelik devlet yardımlarını, öğrencilere yönelik bursları araştırın ve edinin. Maddi açıdan rahat olmak ve yaşanılan kültürle "iletişim" kurabilmek en önemli ilk nokta. Mesela ben genellikle yaşadığım kültürde ilk olarak hemen mesleğime yönelik olarakları ve bursları araştırıyorum. Burs ve yardım almak her anlamda rahatlatıcı. Öğrenci klüpleri, kültür geceleri, çalışıyorsanız "oryantasyon" programları da çok önemli ve mutlaka katılmalısınız.

2. Günlük yaşamda ırkçılığa maruz kaldığınızı hissettiğinizde, bunu size yönelik bir saldırı olarak değil, karşınızdaki kişinin bilgi eksikliği, düşüncesini ifade etmede kültürel farklılığı olarak düşünün. Bu sizi güçlendirecek ve kişiye gerekli cevabı sakin, gerekirse mizaha başvurarak ve ortamı daha fazla germeden vermenizi sağlayacak. Mesela derste ingilizce not aldığımı gören bir Hollandalı (master düzeyinde eğitimli) bana "aaaa latin alfabesini ne hızlı yazıyorsun, notlarını arapça almıyor musun?" demişti ve ben cevaben "ya evet, normalde japonca kullanmayı seviyorum, bence tasarımı çok hoş bir dil ama bugün biraz tembellik yaptım, yorgunum da, latin alfabesi kolayıma geldi" diyip sırıtmıştım. Vay efendim biz üstün Türkleri hala Arap sanıyorlar da, Atatürk'ün dil devriminden haberdar değiller de.. Neden takılayım bunlara? Bazen en iyi mücadele karşınızdaki zorbayı mizahla, zekanızla utandırmak oluyor.

3. Irkçılığa karşı ırkçı olmayın. İşte bu Hollandalıların hepsi böyle, Türk'ün Türkten başka dostu yok, bunların hepsi bizi aşağı görüyor zaten, bu Almanların hepsi çok içer, bu Avustralyalılar zaten hep sığ kafalıdır derseniz, siz ırkçı olursunuz. Bunu yapmayın. Nasıl siz kendinizi Türk olarak değil, insan olarak, bireysel farklılıklarınızla tanıtmak istiyorsanız, onları da bireysel olarak tanımaya çalışın, toplumsal önyargılarla değil. Siz nasıl bakarsanız, o şekilde görürsünüz.

4. Irkçılığın bilgi eksikliği ya da tutum / düşünce / yorum farklılıkları dışında, kasti anlamda yapıldığını, sürekli olduğunu ve sizi rahatsız ettiğini düşünüyorsanız, mutlaka gerekli merciye (okuldaysanız uluslar arası öğrenci servisi, disiplin komitesi), çalışıyorsanız IK ve iş yeri güvenliğine ya da direkt bulunduğunuz ortamdan bağımsız polis veya insan hakları komitelerine (mesela) başvurmak ve şikayet etmekten çekinmeyin. Genellikle bu tip şikayetler çok ciddiye alınır ve gereği yapılır.

21 Kasım 2014 Cuma

Gurbette olmak

Ben durumuma gurbette olmak diyemeyeceğim aslında. Bunun üç nedeni var, ilki 17 yaşımda üniversite için baba ocağından bir ayrıldım, sonrası bence hep gurbet.. İkincisi de uzun süre bir çok şehirde ve ülkede yaşadıktan sonra, son yıllarda Münih'i kendime ev görmeye başladım çünkü sanki havasında suyunda, dağında, kestane ağacında bana Bursa'yı hatırlatan bir şeyler var.. Üçüncüsü de "gurbet" aslında yolun uzaklığını anlatan fiziksel bir terim değil, insanın alıştığı değerlere uzaklığını anlatan psikolojik bir terim, genellikle de alışılan hayat standardının daha düşüğü ile karşılaşıldığında, yokluk hissedildiğinde (sadece fiziksel değil psikolojik ve sosyal anlamda da) yaşanılıyor bence gurbet hissi. O nedenle de Avrupa'nın göbeğinde, teknolojinin, kültürün beşiğinde kendimi "gurbette"ymişim gibi lanse edip acındırmam biraz komik kaçar, yapamıyorum. Ama evet, uzaktayım memleketten. Şehrin göbeğindeki "küçük Türkiye" mahallesine rağmen, özlediğim şeyler oluyor benim de.

Kısır mesela. Kısırı çok severim. Kısırlık bulguru alırsın, 1 br. bulgura 2 br. su ekler, kaynatırsın (bazısı direkt sıcak suyu döker, pişirmez ama benim tarzım böyle..) güzel bir domates salçası, bol limon, yeşil nane, sivri biber, domates, maydonoz, kimyon, sumak azıcık kırmızı biber, tuz ve karabiberi de eklersin. Nar ekşisi de buldun mu (ki işte onu bulmak bir dert burda) tadından yeme de yanında yat, uyu! Ben kısırı illa ki yoğurtla yerim, burda Yunan ya da Bulgar yoğurdu diye alıyorum, en yakın o, yine de tam değil işte. Her yemeğin tadı bir başka olur ya gurbette, belki Türk musluk suyu eksik de ondan.. Kim bilir.. Velhasıl, hazır kısır buldum, içinden nohut taneleri çıktı. Enteresan ama işte fena değildi, yedim. Yanına da avokado, yeşil soğan, domates ve limon karışımı bir salata.. Tatlı niyetine de iki adet ayıcık şeker. Daha ne olsun.. Gurbet elde Türk mutfağı anca bu kadar.

Uçak biletlerini aldık, inşallah 2014 ün son demlerinde ve 2015'in ilk günlerinde Türkiye'deyiz. İnşallah diyorum üzerine basa basa çünkü bebekle hiçbir plan yapamıyorum, şak hasta, şak iptal.. Umarım hastalanmaz (o da biz de) ve gelebiliriz. Özlediğim şeyler var. Özellikle yılbaşında annemin hazırladığı sofra ve babamın özenle kestiği meyve dilimleri. Bizim evde yemek sonrası meyve(LER) yeme alışkanlığı vardır. Babam operatör doktor olmanın getirdiği sorumlulukla meyveleri yıkar, bazısını soyar, tamamını keser, bir meyve tabağı hazırlar ki sanat eseri gibi. Yat geberlik yeriz TV karşısında. Böyle bir aile alışkanlığımız var, şu gudubet kadın duymasın (adını anasım gelmedi şimdi, bildiniz hani et dostu, meyve düşmanı beyaz saçlı buruşuk suratlı asabi kişilik). İşte gurbette olmak biraz bu meyve tabağından da uzak kalmak demek benim için. Kimse bana meyve soyup dilimlemez babam dışında.. Boşuna demedim gurbet benim için baba ocağından ayrılmakla başladı diye..

13 Kasım 2014 Perşembe

Doggie dog world

Yaw bana bi'şey oluyo. Üzerime bir aşırı hassasiyet hali geldi. Dün dakikalarca merhamet ve şefkat sedaları içinde, zengin evlerine yeni moda olan Afrika sümüklüböceğini ev hayvanı olarak beslemek konulu videoyu (içiniz kaldırırsa şuradan izleyebilirsiniz) izledim. İzledim izledim, hislendim. Salya sümük, böcek, n'oluyo ya bana?!

Şimdi bizim memlekette zeytinler kesildi ya, yine beni bir ağlamadır aldı. Annemlerin evi de Bursa'da şehir dışında, bahçeli ev. Karşımızda zeytin tarlaları falan var. Aklıma onlar düştü, o arazi de satılık. Param olsa sırf zeytinler için alırım o araziyi ama param yok. Alan alacak, mis gibi arazi. Tabii ki villa olacak, zeytin yetiştiren mi kaldı artık? Ona ağladım, sonra bizim burdaki evler hep bahçe içinde 2-3 katlı evler, burda kural bu şekilde, yüksek ev yapılmıyor. Büyük ağaçlar var, parklar bahçeler var, parkta tavşanlar, ceylan ve geyikler cirit atıyor! Bir de buna ağladım, neden bizim öz hakiki memleketimizde böyle değil diye..

Velhasıl sonra.. Malum aşure ayı başladı, fasülyeyi fazla kaçırmışım bakliyat iyidir derken. Gavur kocam yemez öyle üçüncü dünya lezzetlerini (ben de onun domuz pastırmasına böğk derim) konu komşu kaynana falan da elf gillerden, versem anlamaz fasülyenin değerini. Kalmış başıma bir kazan aşure (aşure de amma bereketli oluyor, illa ki kazanlık oluyor), yemek atılır mı günah.. Kase kase yiyorum, lakin yediğimin fasülye olduğunu unutuyorum, sağımda bir tümsek elime geliyor, bastırınca ağrıyor falan. Alıyor beni bir dert. Aşağısı kurtarmaz, illa ki kanser olmalı. Baya da havaya giriyorum, tek ayağım çukurda psikolojisindeyim (biraz var serde nevrotiklik, hastalık hastalığı falan, doktor anababanın evladı hali). Vah ben ölünce kızım beni hiiiç hatırlamaz ki.. Daha çok küçük.. Ağla ağla yine.

O esnada aklıma dahiyane bir fikir geliyor; ses kaydı doldurmalı. Terapilerde kullandığım dijital kayıt cihazıma o kadar entellektüel düşünce ve analizden sonra "Ku vak vak vak", "Alouette, gentille alouette", "Brother Jack" türü şarkıları kaydediyorum. Ölücem ya, çocuk uyumazsa babası tek tek çalar artık ananın yerine. Yetmiyor, ona özel bestesi ve güftesi nev-i şahsıma ait birkaç şarkı var; uyanma şarkısı, yatağa gitme şarkısı, oyuncakları toplama şarkısı, bez değiştirme şarkısı falan (içimdeki keşfedilmemiş Nil Karaibrahimgil). Oturup onları da sıralıyorum. Üstüne biraz daha ağlayıp açılıyorum.

Başlığa gelince.. Bizim bahçeli evler arasında oynaşan sincaplardan biri kaldırımın kenarına uzanıvermiş, ölmüş. Bizim kız hemen gördü tabii, "this? this?" diye sordu, ne dersin şimdi.. "Aaa sincap, uyuyoooor" çıkıverdi ağzımdan. Yedi neyse ki "pışşşşş pışşşş" dedi yürüdü gitti. Çocuklar ölüm fikrinden ne uzak.. Ölüm de uzak olsun miniklerden ama yavaş yavaş akılları eren yaşta da anlatmak lazım tabii. Ölüm de hayatın bir hali. Bu sıra çok taktım yine ölüme, ölmeye falan. Hakkımda hayırlısı, bi bildiğim mi var nedir?

"Dog eat dog" diye bir deyim var ya İngilizce'de, yani bu dünya güçlünün zayıfı ezdiği bir dünya anlamına gelir. Ha işte onu ben "doggie dog" (sevimli köpek) olarak anlamaya, bilmeye özellikle inat ediyorum bazen. Özellikle ölüm, çocuk, hayvan, doğa falan işin içine girince, olmuyor beh!

7 Kasım 2014 Cuma

En güzel yaş

Geçen gün, noel dönemi öncesi etrafta beliren şekerlemelere hayır diyemediğim için içimde bir enerji patlaması yaşadığımdan kelli, düşen yaprakların her Pazartesi toplanıp yok edildiği, çamursuz ve düzenli "doğa"da hızlı hızlı yürürken, düşündüğüm konu bu oldu. Şurdan geldim, malum 16 aydır hızlı hızlı yürürken bir de bebek arabası iteliyorum önümde ve her ne kadar somurtkan da olsalar, Avrupalılar bile yine de bebeğe tepki veriyor. Takım elbise içinde bebeğe ce-e yapanından tut, yaz aylarında ayakkabısından ayağını çıkarıp parmaklarını kıvıra kıvıra bebeğe kukla şovu yapanına kadar her cins insan mevcut. Bizdeki gibi elle değil gözle seviliyor neyse ki ama insalar bebeklere olumlu tepkiler veriyorlar genellikle. Bazısı da hiç bakmıyor, bebek görünce yerini değiştiriyor ama bence bu da normal, herkes bebek ve çocuk sevmek zorunda değil; yeter ki dövmesinler, sövmesinler, ırza geçmesinler..

Velhasıl 0-2 yaş insanın en güzel yaşı mı? Bazı istisnai durumları saymazsak, sana yaklaşan herkes sevgiyle yaklaşıyor. Bir sürü gülümseme, sevgi sözcüğü duyuyorsun. Anan baban zaten kulun köpeğin, her istediğin yapılıyor, zaten ihtiyaçların belli. En güzel yaş bu mu yani? Düşününce ı-ıh, osurmak bile bir dert, kıçına bile sahip değilsin, özbenlik diye birşey yok, isteklerin aslında başkalarının senin isteyeceğini düşündükleri şeyler, çoğu ağzına, arkana, eline dayatılan.. Yok almayayım, bebek olmak kötü be.. Belki 5 yaş evet, biraz daha "ben"sin, fiziksel kapasiten falan en azından artıyor ama bu sefer de her önüne gelen kandırabiliyor seni. Balık yemediğin için mesela annen arkadaşlarıyla komplo kurup, herkesle şu diyaloga girebiliyor:
Annen: "ooo ne güzel saçlarınız var, ne yapıyorsunuz da böyle güzel"
Komşu teyze: "balık yiyorum! çok severim balığı o da saçlarımı güzelleştiriyor"
Tesadüfe bak.....

16-23 yaş belki en güzeli. Fiziksel ve bilişsel tuzun kuru, cildin bebek poposu gibi, yumuşacık, gergin. Üstelik 18'den sonra bu güzel cildi ve fiziği bozacak ne varsa hepsini yapabilme özgürlüğün var ve illa ki sonuna kadar uygulayacaksın. Ömürlük dostların çoğunu edindin, belki ilerde eşin olacak adamı buldun, eğitim yaşam boyu sürüyor, onu geçtim ama en azından teorikte pırıl pırılsın. Pratik zamanı.. 23-35 arası pratikte de doruktasın artık, elinden ilgi duyduğun her iş geliyor. Biraz teorikle pratik arasındaki derin uçurumu keşfetmen moralini bozdu, dünyayı değiştirebileceğine olan inancın köreldi, birkaç da derin kazık yedin hiç ummadığın insanlardan ama iyisin yine de, hala umut dolusun. Yalnız 30-40'larda yorulacaksın, ya kariyer, ya çocuk ya da en beteri ve en olası olan çocuk da kariyer de buhranı.. Bu yaşlar Ege'de bir sahil kasabasına göçsem yaşları. Bazısı başarıyor, başaramazsan emekliliğe artık.. 40-55 çocukların büyüdüğü, kariyerinde artık meyveleri alabildiğin, sosyal hayatta kimin kimsenin belli olduğu, yerini yordamını bildiğin ve bilindiğin yaşlar. Öteyandan çıkan sağlık sorunları genelde ciddi oluyor bu yaşta.. Bir de vücut eski vücut değil, yoğun bakıma geçmen gerekiyor. Bir de sen yaşlanırken, bakıyorsun etrafta kütür kütür kızlar, onların yaşı hep düşüyor sanki. Kocayla ilişkin değiştiyse, bu yaşta hak hukuk muhasebeleri ve ayrılan yollar ya da üç maymunu oynamak.. Kocanın üstü açık kırmızı arabası.

55-70, bir önceki dönemde yaşadığın sağlık sorununu atlattıysan, eşi yenilediysen ya da yolları ayırdıysan (ilk ve ikinci koca arasındaysan ya da) spiritüel aydınlanma, dine ve felsefeye merak sarma (ya da bunları aşırıya vardırıp tuhaf bir insana dönme) yaşı. Emeklilikle gelen bol ve özgür zamanı da ne yapacağına karar verememe, sağa sola sarma yaşı da olabilir dikkat etmezsen. Bu yaşta özellikle torunlara bağlanma, çocuk yetiştirme konusunda birdenbire uzman kesilme gibi huylar da çıkıyor ortaya. Kendine iyi baktıysan, kendinle beraber kalmayı seviyorsan, tadından yenmeyen yıllar. 70'ten sonra azıcık duruluyorsun, biraz da belin ve dizin ağrıyor. 85'ten sonra gözlüğünü nereye koyduğunu, dişini yanına alıp almadığını düşünmen gerekiyor, 95'ten sonra genellikle pek birşey düşünmüyorsun. Ama çok yaşlı olmanın da güzel tarafı, hayatı biliyorsun, hiçbirşey seni şaşırtmıyor. İyi yaşlandıysan, çevren için bir şanssın, sevmeye sevilmeye devam..

Bir de bakmışsın, hayat geçivermiş.....

2 Kasım 2014 Pazar

Hıristiyan cenazeleri

Oma yani eşimin ananesi hakkında daha önce yazmıştım. Kendisi bir süredir yaşın getirdiği bilişsel kayıplar nedeniyle sağlığını ve evini yitirmiş, bir bakımevine yerleştirilmişti, onu da anlatmış ve yazımı sağlıklı yaşlanmak kısmet olsun temennisiyle bitirmiştim. Oma'yı 95 yaşına 4 ay kala, geçen hafta Pazar günü kaybettik. Bu Cuma sabahı da cenazesi vardı. Daha önce birkaç hıristiyan cenazesine katılmıştım fakat kaybedilen aileden biri olmayınca, ritüelleri de pek görmemiştim. Bana ilginç geldi, sizinle de paylaşmak istedim. Bir açıdan müslüman cenazelerine çok benziyor, diğer açıdan çok çok farklı..

Öncelikle, vefat eden kişi bu kadar yaşlı olunca ve son bir senedir hızlı adımlarla beklenen ölüme doğru yürüdüğü için yani bizde dendiği gibi "beklenen" ve "sıralı" bir ölüm olduğu için, çok üzüntülü bir cenaze olmadı (müslümanlarda yaşlı dahi olsa yine de baya üzüntülü geçer cenazeler, insanlar yoğun şekilde duygularını ifade ederler). Oma'nın 3 çocuğu, eş/partnerleri, 4 adet torunu ve 3 adet küçük torunu ile aileye yakın 5-6 kişi katıldı cenazeye (müslüman cenazeleri sanki daha kalabalık oluyor, aile dışında tanıyan birçok insan katılıyor, destek oluyor). Herkes siyah giyinmiş ve bazı kişiler bulutlu havaya rağmen güneş gözlükleri takmıştı (bizdeki sosyete cenazeleri dışında pek gözlük takılmaz, siyah da pek giyilmez). Hepimizin ellerinde birer gül vardı ve cenaze töreninin yapıldığı kilise ile mezar da çiçeklerle süslenmişti (müslüman cenazelerinde çiçek olmuyor gözlemlediğim kadarıyla). Önce kilisenin iç mekanında yarım saat süren, rahibin merhumun hayatının kısa bir özetini anlattığı (aile üyelerinden biri yazılı bir özet veriyor, rahip de bunu cemaate anlatıyormuş) ve birkaç dua ve ilahi ile biten bir kısa tören oldu (müslüman cenazelerinde imam ve cemaat birlikte namaz kılar, günler boyu dualar okunur). Tabutun içindeki Oma 5 gün önce vefat ettiği için, tabut kapalıydı (bizde de genellikle kapalı olur, ancak ölünün yüzünü görmek isteyen kişiler abdest alarak ve ölüye dokunmadan ziyaret ederler, erkeklerin ölü kadını ziyareti mümkün olmaz). Bizdeki gibi kefen yerine ailenin sağladığı ölenin bir kıyafeti ile ve yüzünün görüleceği durumda gerekli ölüm makyajının yapıldığı halde tabuta yerleştiriliyormuş (bizde abdest alınır, kefen örtülür). Cenaze genellikle ölümü takip eden 3. ila 10. günler arasında defnediliyor ama bu süre bazı durumlarda 15 güne dek uzatılabiliyormuş (müslümanlar hemen ertesi gün ya da mümkün olan en kısa sürede gömülür). Bu durumda tabii ölüde deformasyon olacağı için makyaj ve özel bazı bakımlar gerekiyor, hatta tırnaklara varıncaya dek ölüyü canlıymış gibi gösterecek denli gelişmiş bir bakım/onarım sanatı sözkonusu (bizde de ölünün yıkanması özel bir tören ve usule göre yapılıyor).

Törenden sonra tabut özel kıyafetli 6 kişi tarafından ve onları takip eden cemaatle birlikte kilisenin bahçesindeki mezarlığa taşındı (müslümanlarda tabut cemaat tarafından taşınır, bu sevap olarak kabul edilir). Mezar düzgün bir dikdörtgen şeklinde kazılmış, toprak görülmeyecek şekilde yeşil halı saha çimiyle kapatılmıştı (müslümanlarda mezar o sırada kazılır ya da hazırsa da topraklı haldedir). Tabut üzerindeki çiçeklerle birlikte 6 kişi tarafından bir tören şeklinde mezara indirildi ve rahip son duaları okudu (müslümanlar gömülme sırasında yüz kabeye bakacak şekilde yan yatırılır, kefenin kenarları ve üstü tahtalarla desteklenir fakat tabutla gömülmez, gömülme hızla yapılır, mezara aile ve tanışlar elleriyle toprak atarlar ve dua okunur). Daha sonra aile üyeleri tek tek (çocuklar, torunlar, küçük torunlar ve tanıdık ve dostlar sırasıyla) mezarın önüne yürüyüp ölüye hoşçakal dediler ve ellerindeki gülleri, mezarın kenarında bulunan mezardan çıkarılmış ve bir kase içine konmuş topraktan bir avucu ve yine bir başka kase içindeki gül yapraklarını mezara doğru attılar. Biz de 1 yaşındaki kızımla aynı şekilde davrandık, hoşçakal büyükbabanne dedik ve kızım da gülleri mezara attı. Tabii onun için eğlenceli bir oyundan başka bir anlamı olmadı ama ölü için anlamı büyüktü.. (müslüman cenazelerinde genellikle çocuklar olmaz, ben ananemin cenazesine kızımla katıldığım için bazıları beni bebek mezara sokulmaz diye uyarmışlardı ama benim için kızımın orada olması önemliydi).

Tüm aile ölüye hoşçakal dedikten sonra rahip ayrılıyor, aile birbirine temennilerini sunuyor ve daha sonra mezardan çıkılıyor (bizde de en son aile mezarda bir süre daha kalır, taziyeleri kabul eder hatta tam mezar çıkışı belediyenin bedava bir de pide ve ayran dağıtma geleneği vardır). Biz ayrıldıktan sonra mezar toprakla örtülüyor ve hemen akabinde seçilen mezar taşı ile mezar üstü bitki dikimi yapılıyor (müslümanlar bunun için 1 sene beklerler çünkü tabut olmadığı için ölünün toprağının oturması seneyi bulabiliyor, tabii siz ertesi gün üzerine çiçek falan dikiyorsunuz ama 1 sene sonunda mezar yapılıyor). 

Cenazeden sonra ölü evinde ya da bir restaurantta yemek oluyor, bizde de ölü evine yemek getirilir, helva yapılır. Burada daha ziyade içkili, pastalı ve bol gülmeli yemekler oluyor. Ölünün yaşı ya da ölüm şekli fazla fark yaratmıyor, insanlar hapır hupur yemek yiyor, sohbet ediyor, içki içiliyor, bazen müzik eşliğinde ölüye ait video ya da fotoğraf sergileri oluyor, konuşmalar yapılıyor, hatıralar anlatılıyor. Bir nevi ölüyü yaşamıyla anıyorlar, kapanış oluyor. Bizde bu biraz daha ağır ve uzun tutuluyor. Hıristiyan cenazelerini bu anlamda daha çok seviyorum, kısa sürüyor ve yaşama odaklı. Fakat aile daha kendi içinde bırakılıyor, bizdeki gibi aşırı derecede gelen giden arayan olmuyor, belki bu anlamda sosyal destek açısından daha yetersiz. Yine de temelde çok benzediğini düşündüm ben cenazelerin. törenlerin. 

Huzur içinde uyu Oma, çok az insana nasip olabilecek uzun ve rahat bir yaşamın oldu, mekanın cennet olsun..