31 Aralık 2013 Salı

2013'ü uğurlarken..

Bu sene, bana bu kadar çok sevebileceğim aklıma dahi gelmeyen bir can kattın ama; çok sevdiğim, canımdan bir canı da aldın..

Ne zaman çok aşırı sevinsem, peşinden bir üzüntü verdin..

Neyi çok istesem, eninde sonunda verdin bana ama; verene dek bin dereden su getirttin, burnumdan getirttin, canımdan bezdirdin..

Neye "yok canım bana asla olmaz, ben asla yapmam" dediysem; evirdin çevirdin, önüme getirdin..

Dünyaya nasıl bakarsam, dünyanın da bana öyle baktığını öğrettin ama; bu kadar negatif enerjinin içinde mutlu olabilmek için, işin sırrının bazen en yakın çevrene bile yabancılaşmak olabileceğini de beraberinde bellettin..

Geçmez denen günün geçtiğini, bitmez denen zamanın daha ben anlamadan bitivereceğini gösterdin ama; bunun için de sabretmeyi tırnaklarımla kazıya kazıya öğrenmemi sağladın..

Mutluluğun maddede değil, manada olduğunu öğrettin ama; yaşamın kaotik anlamsızlığını da beraberinde tattırdın..

Sevgilinin tek ve biricik anlam olduğunu öğrettin ve bunu ama'sız verdin ya; buna da teşekkür ederim!

Hoşçakal 2013; umutla, sevgiyle, sağlıkla gel 2014! Hepimize iyi seneler olsun!

25 Aralık 2013 Çarşamba

Yulaflı noel kurabiyesi tarifi

Eşim hıristiyan olduğu için, noel bizim ailemizde heyecanla beklenen ve keyifle kutlanan bir bayram. Her sene, aralığın 24'ünde yani noel akşamı eşimin annesi, eşi ve biz biraraya gelir, önce çam ağacının yanında kucaklaşır, hediyelerimizi açar, yine kucaklaşırız; sonra noel şarkıları söyler ve finalde de içi kestane, baharat ve galeta unu (ve büyük olasılıkla benim bilmediğim başka bir aile sırrı daha) ile doldurulmuş ördeği yer ve sohbet ederiz. Bu sene efsane ördeğe ek olarak, ben de bir sürpriz yaptım ve geçenlerde internetten tarifini bulduğum yulaflı noel kurabiyesini pişirip götürdüm. Fotoğraf çekmeye fırsat bulamadan hepsini mideye indirdiğimiz için, görüntü internetten ama aynen buradaki gibi enfes olmuştu. Bir fincan sütlü kahvenin yanında bir tabak mutluluk resmen! Israrla öneririm :)

Malzeme:
500 gr yulaf ezmesi
250 tereyağı (ben tariftekini fazla bulduğum için 150gr ile yaptım, eksikliğini de hissetmedik)
1 paket vanilya şekeri
3 yumurta
1 tatlı kaşığı kabartma tozu
50 gr un

Bedem, kuru üzüm, kuru kayısı

Hazırlanışı:
Önce terayağını eritiniz. Yulaf ezmesini bir kaba koyup üzerine eritilmiş tereyağını döküp, karıştırınız ve soğumaya bırakınız. Vanilya şekeri ve yumurtayı başka bir kapta köpürene kadar çırpınız. Üzerine yulaf ezmesini, unu ve kabartma tozunu ekleyiniz. Minik minik doğradığınız kayısı ve üzüm kurusunu ve bazemi de ekledikten sonra, küçük porsiyonlar şeklinde tepsinize yaydığınız yağlı fırın kağıdının üzerine diziniz ve kaşıkla düzleştiriniz. Önceden ısıtılmış fırında 180 derecede yaklaşık 13-15 dakika rengi koyulaşıncaya kadar pişiriniz. Sonra da afiyetle mideye indiriniz :)


Bu vesileyle de hıristiyan arkadaşlarımın noel bayramını kutluyorum!

17 Aralık 2013 Salı

Pencereden bakmak

Ananemi çok sık düşünüyorum. Yokluğu, hiç beklemediğim bir anda suratıma çarpan bir tokat gibi.. Hayatın ufacık detaylarında, aklıma birden geliveren ayrıntılarında, hiç ummadığım bir noktada yakalıyor beni O'nun ardından başlayan ıssızlık hissi. Sevdiğimiz birini yitirdiğimizde; dünya biraz daha yalnızlaşıyor, ıssızlaşıyor, sessiz bir hal alıyor sanki. Ani bastıran bir yağmurdan önceki o karanlık anda, kuşların ötüşünün birden kesilmesi gibi. Dolunaylı bir gecede bulutların ayın pırıltısını birden örtmesi gibi. Sonsuz bir denizin orta yerinde gözlerimden dökülen birkaç damla yaş gibi.

Bu sabah okuduğum kitapta hoşuma giden bir betimleme vardı. Yaşlı bir kadının evine giden ergen bir kız, bazen hiç konuşmadan pencereden dışarıya baktıklarını anlatıyor. Yaşlı ve genç iki kadın, tamamen kendi düşüncelerinin arasında, sessizliği paylaşıyorlar. Pencereden bakmak, sessizce oturup pencereden bakmak, yaşlı bir kadınla genç bir kızın beraberce, sessizce oturup pencereden bakması..

Ananemin Ankara'daki evinin köşe odasında pencerenin yanında bir koltuk vardır, aslında iki tane tekli koltuk vardır, yanyana dururlar. Biri tam pencereye bitişiktir, diğeri de ona bitişiktir. Önlerinde bir sehpa vardır. Üstünde ananemin her gün takip ettiği gazetesi ve ekleri katlanmış durur, en üstte de yakın gözlüğü. Ananem her sabah, ince ince, köşe yazılarına dek okur o gazeteyi. Saat 11'de kahvesini alır eline, gazetesini açar, arada pencereden bakar. Ben Tunalı'ya gittiysem, o pencerenin önünden el sallar bana, gelirken çoğu zaman mis gibi kokan nergisler getiririm ona. Hep pencereyi açar, dirseklerini pervazlara koyar, "nerdesin sen?! saat kaç oldu" der gibi gülerek bakar. Sonra el sallarız birbirimize, ben eve doğru yürürken, O da kapının otomatına basmaya içeri doğru yürümeye başlar. Bazen sıcacık çıtır Ankara simidi almışımdır, çayı hazırdır, üç beş kahvaltılık çıkarır, o sehpada bir beş çayı ziyafeti çekeriz. Bembeyaz örtüsünü sermiştir; O pencerenin hemen yanındaki koltukta, ben karşısında pufta, ya da hemen alının üzerinde dizimin üstünde. "Üşüteceksin! Oturma halıya" der. "Ben böyle rahatım anane yaaa, karışma!" derim. Gülüşürüz..

Rüyalarımda gün aşırı görüyorum o evi, o koltukları, bazen ananemi, bazen öylesine ıssız, loş.. Ananemin Ankara'daki evi, O'nsuz.. Yalnız.. O pencereden hiç el sallayamayacak, ben ona hiç nergis getiremeyeceğim. Beraber oturup, sessizce, pencereden bakamayacağız hiç. Ananemsiz herşey eksik, herşey ıssız..

12 Aralık 2013 Perşembe

Kar kar kar ve nar

Şu yandaki fotoğraf, nedendir bilinmez, bana çocukluğumun Bursa'sını hatırlattı. Suretkitabı'nda arkadaş olduğum ortaokul İngilizce öğretmenim yollamış bugün, "günaydın!" diyerek. Suretkitabında neden öğretmenimle arkadaşım derseniz, benim için özel bir yeri vardır, eşimle ve şimdi de kızımla konuştuğum dili bana kazandıran insan olarak. "Bir lisan, bir insan" derler, bana iki insan olarak geldi şu İngilizce, yanında bir de 30'umdan sonra zorlana zorlana sökmeye çalıştığım Almanca'yı getirdi - ne zor dilmiş yahu şu Almanca..

Ama önce çocukluğumun Bursa'sı.. Bursa muhafazakar bilinir ama değildir pek, daha doğrusu işine gelince muhafazakar olan, işine gelmeyince liboşun önde gideni olan illerdendir. Bursa'da doğmadım ama, dile kolay 13 senem geçti, özellikle de 5-18 yaş olunca söz konusu olan 13 sene, malum çocukluk, ergenlik, insanın en önemli yılları aslında. Beyindeki neuroplasticity'nin hızını bir yana bırakın, sadece "eğitilme" değil yani, aynı zamanda "öğrenme"nin de en tırmanışta olduğu yıllar. İnsan bir kez 25'e gelince zaten, sayıların önemi de kalmıyor, yıllar hızla akıp gitmeye başlıyor.

Ama Bursa'ya dönersek.. Bursa'ya ilk lapa lapa kar Aralık ilk hafta yağar ve her yer üstteki fotoğraftaki gibi bembeyaz puf puf kaplanır. Biz Bursa'lılar hemen Uludağ'da kaç cm kaç mt kar var hesaplarına gireriz. Herkes bilse de Aralık ilk hafta kar geleceğini, her sene hazırlıksız yakalanırız, illa ki. Okullar zaten tatil olur ilk karda, hemen herkes kartopu oynamak, kardan adam yapmak için sokaklara çıkar. Kestaneler kenarına birer çizik atılıp 30dk şekerli sıcak suda bekletildikten sonra sobaya, yoksa fırına verilir. Bozacılar mahalle aralarında dolanır, boza üstü leblebi illa ki serpiştirilir. Kartopu savaşları sonrası tarçınlı sahlep sıcacık ısıtır insanı falan. Münih'te her gün kar yağar, heryer kar tutar, Mart sonuna dek kar kalkmaz ama bu güzelliklerin hiçbiri de yaşanmaz. Hatta 3 seneye yakındır buradayım, daha kartopu oynayan bir insan evladına rastlamadım. Biz bursa'da tanıdık tanımadık, sokaktan geçene bile kartopu atarız. Burda atmaya kalksam polis falan çağırırlar eminim. E kartopu, kestane, sahlep ve sıcak leblebili boza olmadan da kış çekilmiyor. Sevmiyorum kışı.. Noel marketlerine, sıcak şaraba, kayaklarıyla işe giden insanlara, kızaklarla okula bırakılan çocuklara ve hatta elmalı tarçınlı kurabiyelere rağmen; Bursa'nın kışını özlüyorum..

Hayalimde şu şekil bir anne olmak var; Maya okuldan geldiğinde onu önceden hazırladığım ve arabanın ön camına dizdiğim kartoplarıyla karşılamak istiyorum :D kimse kartopu oynamasa da bu memlekette, annesi karın hala ilginç ve sevinilesi birşey olduğu bir Akdeniz memleketinden geldiği için o oynasın istiyorum. Dur bakalım, var daha o günlere..

Türkiye kar altında ve sosyal medyada herkes karlı fotoğraflar, yazılar paylaşıyor. Keyifle izliyorum çünkü kar burada normal bir doğa olayı. Ne tatile vesile, ne neşelenmeye. Ama burada da yazları insanlar coşuyor, ilk güneş ışığında herkes nehir ve göllerde alıyor soluğu, bizim daha güneş ısıtmaya başlamadı diyeceğimiz derecelerde millet şıp şıp yüzüyor, üstsüz altsız falan güneşleniyor, tüten mangallardan nehir kenarında adım atacak alan kalmıyor falan. 30 derece havada trenlerin iptal olması, klimasız ev ve toplu taşıma araçlarında bayılayazmak falan da buranın tuhaflıkları. Bizde de bu şekilde bir heyecan hali söz konusu işte. Herkes kendinde az olana, olmayana heves ediyor.

Nar aldım dün, mevsimi değil ama canım istedi. Sizde kar, bizde nar (ilkokul şiirleri misali..)

9 Aralık 2013 Pazartesi

Sosyal gaflar

Hafta sonu bir arkadaşımızın nikah yemeği vardı. Aslında hiç sevmiyorum nikahları ve düğünleri, valla katılmamak için de bin dereden su getirdiğim çok oluyor. Az kişinin olduğu, samimi, biz bize nikahlardan ve kutlamalardan bahsetmiyorum tabii ki onlara koşa koşa zevkle giderim. Ama böyle kimsenin kimseyi tanımadığı, saçma sapan müziklerin çalındığı, masada tanıştığım insanlarla "aa evet psikoloğum, eee öö hayır her dakika insanları gözlemlemiyorum" geyiği çevirmek durumunda kaldığım, ucuz alkolün dokunduğu, köftelerin soğuk, salatanın pörtlek geldiği düğünler. Valla bunlardan kaçıyorum, son katıldığım bu şekildeki düğünde heralde 15 yaşımda falandım. Kaçarken de toplumsal yaramız "ayıp olur!" denen sosyal zorunluluk nedeniyle, her sefer beyaz yalanlar söylemek durumunda kalıyorum.

Aslında ben yalan söylemeyi de, hoşa gitsin diye kıvrım kıvrım kıvırtmayı da, birşeyleri saklamayı da beceremiyorum. Yakalanıyorum hep. Beyaz yalanlar bile ayağıma dolanıyor, iki gün sonra ne dediğimi unutuyorum çünkü. Mesela üşengeçliğimin doruğunda bazen kimseyle buluşmak istemiyor, evde battaniyeye sarılıp yatmak yuvarlanmak istiyorum diyelim; bunu tabii ki bu şekilde söyleyemiyorum (neden; çünkü ayıp! diye bir kavram var dilimizde) ve diyorum ki "şekerim ya ben üşütmüşüm çok fena, haftaya ertelesek?". E güzel, beyaz bir yalan, karşımdaki kırılmadan kıvırdım işi de.. Gel gelelim haftaya buluşunca ben çoktan uydurduğum hastalık hikayesini unutmuş oluyorum! Ya da daha beteri, bir sonraki randevuyu da iptal edesim tutuyor ve aynı yalanı baştan yeniden söyleyiveriyorum! Tabii en güzeli hiç yalan söylememek ve ben de şu yukarıdaki gibi genellikle üşengeçliğimden kaynaklanan durumlara özgü beyaz yalanlar dışında yalan söylememeye ciddi çaba gösteriyorum ama işte, "asla yalan söylemem!" demek bile bence bir yalan. Oluyor yani arada..Bu nedenle ne sosyal gaflar yaşadım, ne potlar devirdim, ne garip durumlara düştüm şu geçen yıllarda, bir bilseniz. Bu durumdan kurtulmak için neler yapabileceğimi düşündüm de, aklıma "yalan çetelesi tutmak" gibi dahiyane bir fikir geldi. Mesela tüm bu yalanları bir listeye yazsam, seçip seçip söylesem, yanına da kime ne zaman bu yalanı söylediğime dair tarih ve isim notu düşsem..

Neyse dağılmayalım, haftasonu diyordum.. Bu arkadaşlar Alman, eşimin sosyal gönüllülük projesinde çalışırken tanıdığı, 10 senelik dostları. Yani usturuplu bir beyaz yalan bulamadım ve kaçamadım. Şık şık giyindik; topuklular, ceketler, sağımızda solumuzda pırlanta takılarımız falan, gittik. Burda hediyeni de paketliyor, yanında götürüyorsun. Hediyenin üstüne de illa ki bir kart yazmak, içli notlar düşmek gerekiyor. Bu içli notlar konusunda benim zaten şaftım kayar, 10 yaşımın hatıra defterlerindeki gibi "sevgili arkadaşım x., bana bu defterde kalbin gibi temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür eder, dostluğumuzun bir ömür boyu sürmesini dilerim (yalarım yutarım, icab ederse köpişin olurum, yeterki bu defterde adım geçsin)" türü dileklerle oldum olası aram yoktur. İlla ki özgün birşeyler olsun isterim, aradan sıyrılsın.

Kocam solak olmasına rağmen inat ediyor bu kartları yazmakta, zaten baştan kaybediyoruz. Gittikçe küçülen harfler, sola yatık ve yokuş tırmanan bir el yazısı. Hipokrat görse kendisini hiç zorlamaz direkt doktor ünvanını verir, o derece kötü bir yazısı var. Neyse, heves ediyor bişey diyemiyorum ama kartların içini sözcüklerle dolduran ben.. Onun önerileri; "evlilik hayat yolunda önemli bir köşe taşıdır, yolunuz gül dolsun" falan gibi geyikler olunca şaftım kaydı. Dedim "aradan sıyrılalım, yalan da söylemeyelim, gerçekleri yazalım".

Lakin bizim arkadaş grubunda bu sene evlilik öncesi çocuk sahibi olma modası başladı, herkes koca koca göbeklerle evleniyor, aradan 5-6 ay geçince çocuk kucaklarında kilise düğünleri, partiler falan. Böyle bir akım var, bence güzel, sevimli bir akım. Benim için zor, valla damardan Türk anamla babam beni evlatlıktan reddederdi heralde, ayrıca ben de hem evliliğe hem çocuğa bir arada aynı anda balıklama dalacak kadar cesaret sahibi değilim. Neyse, dağılmayalım, kart diyordum. Dedim "aile kurmak denen hapishanenin ilk demir kapısı olan evlilik adımını attınız, ikinci güvenlik kapısı olan çocuk sahibi olma kapısından girişte soldaki hücrede yolunuzu bekliyoruz" yazalım? Bey güldü, bu tip yaratıcı aktivitelerde üzerimize yoktur, daha iyisi var dedi "evlilik denen iksiri şimdi içtiniz, mide kramplarını yarın sabah göreceksiniz". Aaa durur muyum "sanmayın ki evlilik hayatı hep böyle günlük gülistanlık geçecek, bugün sizinle gülen eğlenen bu insanlar, çocuk doğunca bir bir hayatınızdan çıkacak" olsun? Bir yandan gülüyoruz, bir yandan önerilerde bulunuyoruz. Bizi duyan da pek çektik bu evlilikten falan sanacak.

Velhasıl sonunda şunu yazabildik: "Sizi her zaman sevecek, gülüşüyle içinizi ısıtacak, sarıldığınızda güven verecek, yaşamınıza renk ve kahkaha katacak birini bulmak çok zor ve siz birbirinizi bulduğunuz için çok şanslısınız. Bu şansınızın çok yakında 3'e katlanması dileğiyle :)"

Hamiş: Pek muhafazakar okurlarımdan foto için özür diliyorum :D
Hamiş 2: Hayır, hediye olarak bu el örgüsünü vermedik, aslında bu soğuklarda her eve lazım olsa da..

7 Aralık 2013 Cumartesi

Yabancı

Albert Camus'nün "Yabancı" isimli romanını okuyanlarımız daha iyi anlar belki ne demek istediğimi ama burda özetle bahsettiğim; insanın kendine, kendi içinde ve kendi dışında olup bitenlere anlam verememesi, vermek istememesi: Yabancılaşmak. Sanki herşeyin bizim dışımızda olup bitmesi, kendimizi bu devinimin dışında ve uzağında hissetmemiz. Yaşamın akıp gitmesi, bizim yerimizde durmamız. Hani hızlı çekim oynayan bir filmde garda bekleyen, etrafında insanlar kaotik bir şekilde her yöne ve durmaksızın akıp giderken kendi sabit duran bir adam gibi.

Yabancılaşmak benim sık hissettiğim bir duygu. Birden bire geliverir, beni hazırlıksız yakalar. Bir an, sanki ben ben değilim de kendimi biryerlerden izliyorum gibi. Ya da uçup gitmişim de, olan biteni bir roman okur gibi okuyorum. sadece bedenime, dışımda olup bitenlere değil, tüm varoluşa karşı yabancılaşıyorum. Aynen Kafka'nın kitaplarında, bize lütfedip ismini bile söylemediği kahramanları gibi.. Hani tüm yaşamları ve tüm yaptıkları anlamsız olan, romanın kahramanının (kahraman? ya da hiç kimse?) kendisine de, bize de anlamsız gelen "devinim"leri. Akıp gitmek..

2003'ten beri okul, iş, seyahat amacıyla gel-git türünde yurtdışındayım, son 5 senedir ise artık resmen bilfiil yurdun dışında yaşamımı sürdürüyorum. Türkiye'den kendime bakınca; eşim "yabancı", kızımı kendi uğraşımla Türk nüfusuna da kaydetmemiş olsam, o da "yabancı". Burada kendime bakınca; burada ben "yabancı"yım. Oysa mutlu olduğum, evim bildiğim, hayatımın bir anlam ve amacı olduğunu hissettiğim ve ait olduğumu düşündüğüm bir yerde yaşıyorum. Buranın "yabancı"sı olduğum halde, değerlerim, inançların ve yaşam hayallerim burayla uyumlu olduğu için buralı gibi hissediyorum. Halbuki, asıl doğduğum ve yaşamımın çeyrek asrını geçirdiğim yere, Türkiye'ye "yabancı" gibiyim. Ülkeyi idare edenleri ve onlara oy verenleri anlamıyorum diyorsunuz zaten siz de, ama ben sizi de anlamıyorum, bazen konuştuklarınızı ve düşündüklerinizi de anlamıyorum. Değişen çağla değişen dil, adetler, inanç ve gelenekler değil bahsettiğim. Deli gibi sosyal medyayı, gazeteleri takip ederseniz, o anlamda "yabancılaşma"nız, bu çağda pek mümkün değil. Demek istediğim şu; ben doğduğum ülkenin insanlarını anlayamıyorum. Değerleri anlayamıyorum. Dost bildiğin insanların arkandan konuşmasının normal sayıldığı, işyerinde ayağının kaydırılmasına mobbing işte canım denip geçilmesini, yüzüne gülünüp de sevgiline, afiyetine, sahip olduklarına göz dikilmesini, kıskançlığı, fesatlığı, asık suratları, ufacık şeyler için çıkan kavgaları anlayamıyorum. Burada yok mu derseniz; elbet var ama yapana karşı sosyal dışlama var, ceza var. Bizdeki gibi "normal işte, insanların huyu suyu değişti" diye kabullenmek yok.

Türkiye'ye çok fazla gidip gelmiyorum ama ne zaman gitsem daha havaalanından dışarı çıkarken kavgalar, çocuk azarlamalar, gürültü başlıyor. Siz buna "hareketlilik" diyip geçer olmuşsunuz, bana ağır geliyor. Herkesin birden konuşması, kimsenin birbirini dinlememesi, devamlı bir yerlere koşturmak, devamlı geç kalmak, bunlar da "bizim ülke canlı canlı, fıkır fıkır" olmuş. Öyle değil aslında, düpedüz yorucu. Türkiye yoruyor beni. Türkiye'de ben de ister istemez kaosun içinde buluyorum kendimi, az zamanda bir sürü insanla buluşmam gerekiyor, aylarca e-mail yazmamış, hal hatır sormamış insanlar bile "aramazsan gücenirim" beklentisine giriyorlar. Sosyal etiketleri unutmuşum, düz yaşamaktan kıvırtmayı ve kandırmayı unutmuşum, "küsme"leri anlamaz olmuşum, "naz"lılık kavramına yabancılaşmışım, "çok ayıp"ları fark edemez olmuşum.. Düpedüz doğduğum kültürün yabancısı olmuşum.

Oysa burda farklı, asıl buranın "yabancısı" olduğum halde, kendimi evde hissediyorum burada. Almanya'da değil sadece, Türkiye dışında her yerde.. "Türkiye'yi sevmiyorsun, ırkçı!" demeyin hemen, seviyorum çünkü. Sadece denizini, güneşini, ormanlarını değil. İnsanların sabah birbirine günaydın! dediği küçük sahil kasabalarını, daha bakkal açılmadan fırıncı tarafından bakkalın dışardaki dolabına bırakılmış ekmeğin parasını dolaba koyup, dolaptan bir ekmek almadaki güveni, ailecek kahvaltıya oturulduğunda elden ele dolaşıp geri bana dönen domates, zeytin, ekmek tabaklarının yolculuğunu izlemeyi, girdiğiniz her dükkanda ve her devlet dairesinde çay ikram etmelerini, soyadımı her sefer yanlış yazmalarını ya da "abla senin türk soyadın yok mu onu de" diyip söylediğimde "owww bu daha zormuş" demelerini, kadınların saçlarını edalı edalı savurmalarını, erkeklerin kendilerini zeus olarak gördükleri için tüm hallerinde baskın gururu, çocukların haşarı ve gürültülü oluşunu (bile!) seviyorum. Belki de benim sorunum; ben içinde yaşadığımız zamanı değil de, "o güzel insanların o güzel atlara binip, çekip gittikleri" zamanı seviyor ve kendimi bu zamana ait hissetmek istiyorum.

5 Aralık 2013 Perşembe

3 günde 5 kilo verdiren rejim

Yok öyle birşey tabii ki. Varsa da, yapmayın bence öyle bir delilik. Çünkü yo-yo etkisi diye birşey var, bu kadar hızlı verilen kilolar rejimi kestiğiniz anda hooop diye geri geliyor üstelik yanlarında da genellikle yeni dostlar getiriyorlar; kalp krizi, unutkanlık, şeker, tansiyon ne ben yazayım, ne siz okuyun. Ama bazı yaşam durumlarında 3 günde 5 kilo verebiliyor insan ve bunların hiçbiri de keyifli anlar yaşarken olmuyor ne yazık ki. Ya gıda zehirlenmesi geçiriyorsunuz, ya acil bir ameliyat, belki maddi ya da manevi bir sıkıntı, kayıp.. Olabiliyor. Ama o zaman da açıkcası verdiğiniz kiloya sevinmek aklınıza dahi gelmiyor.

Rejim yazıları genellikle yaz öncesi, bikini sezonuna beş kala yazılıyor. Kışın şu ilk günlerinde kendimizi kalın paltolara, kazaklara sarıp bol atkı ve battaniye altlarında saklandığımız için, rejim falan hak getire, genetik mirasımızın beynimize "soğuk kış günlerinde hayatta kalmak için kendine yağ tabakası hazırla" uyarılarına uygun davranarak, çoğumuz tabiri caizse, ne bulsak löp löp götürüyoruz. Kaçınılmaz olarak ben son 10 senedir her kış 2 kilo alır, yaz başında veririm. Özel bir çaba göstermiyorum, kışın bıkkınlığı ve yazın heyecanı yetiyor. Bu sıralar ilk kar düştüğü için, benim yine iştahım açıldı. İçimde yiyip yiyip kış uykusuna yatmak isteyen bir ayıcık var sanırım..

Son seneler hepimiz "sağlıklı yaşam" furyasına bir şekilde kaptırdık. Ben bu vesileyle çikolata bağımlılığımı bıraktım, 8 senedir çikolata yemiyorum ve eskiden bir oturuşta 500gr.'lık nutella'yı kaşık kaşış bitirebilen bendenizin artık çikolatayı canı dahi istemiyor. Hatta çikolata filmini izlese bile! Beslenme bir alışkanlık işi.. Çocukken hamur işlerini severdim, şimdi sevmiyorum. Eskiden yemediğim sebzeler vardı, şimdi tam bir ot-kafaya dönüştüm, balık diye bir canlı olmasa et yemek aklıma dahi gelmeyecek. Yemekleri yağsız ve tuzsuz pişiriyorum ve afiyetle yiyorum, bir eksik hissetmediğim gibi, başkasının yalı ve tuzlu yemeklerini de yiyemez oldum.

Bu günlerde özellikle pırasayla kafayı bozmuş haldeyim. Bizim kültürde pırasa zeytin yağlı pişirilen ve pek kimsenin de dokunmadığı, az ucundan yenip genelde bir hafta sonra vicdan azapları duyularak çöpe dökülen bir yemektir (hadi hadi öyledir, itiraf edelim). Ama son iki senedir ben bu pırasanın fahri konsolosluğunu falan üstlendim sanki, ne müthiş bir tatmış yahu. Bırakın zeytin yağlısını (o da güzeldir hele ki teyzem yaptığında) ama pırasalı börekten tutun, pırasalı somonlu pizzaya, kişlere, pırasa kavurmasına falan kadar ne güzel tarifler varmış! Bana göre bir insan bir besini "sevmiyorum" demek için, o besinin çok farklı türlerinden denemeli ve öyle karar vermeli. Pırasa güzel birşey. Anlaşılamayan sebze, gariban.. Yalnız ve güzel sebze..

Bir de yurtdışında yaşarken bir tuhaf ayrıntı yakaladım ben, "yüksük makarna" denen Türk sofrasının vazgeçilmezi Türkiye dışında - hatta makarnanın beşiği İtalya'da dahi - yok! Ciddiyim, yok! O boy ve o görüntüde makarna olmaz mı yahu, yok, bulamadım ben hiçbir ülkede.. Oysa ki şu yanda fotosunu eklediğim çocukluğumun vazgeçilmezi salçalı kekikli domatesli biberli sosisli yüksük makarna nasıl bir şaheserdir!? Bir bu, bir de yeşil zeytinli, kekikli, beyaz peynirli ve maydonozlu yüksük makarna.. O da güzeldir.. Hepsi makarna, ham maddesi aynı diyeceksiniz ama yok, kesim şekline ve boyutuna göre tadı değişiyor ve en güzeli bence yüksük makarna. Yaşasın yüksük makarna!

Yemek yemek sadece fizyolojik bir ihtiyaç değil, psikolojik bir doyum da sağlıyor insana. Özellikle şu karanlık kış günlerinde kocaman bir bardak sıcak zencefilli ve ballı süt eşliğinde ufak bisküviler atıştırmak, güzel bir roman okumak, battaniye altına kıvrılmak, dışarda fırtınalar dahi kopsa evde sıcacık, sarman sarman oturmak. Bu sıra yapamıyorum ama severim.. Çikolatayla birlikte kakaoyu da bıraktığım için (ki bu da aburcubur şansımı neredeyse yarı yarıya azalttı, herşeyin içinde kakao varmış azizim!) Negro denen (biraz ırkçı bir bisküvi, valla Amerika'da olsa direkt dava ederlerdi çikolata renkli insanlar) şaheseri süte bandırmayalı 8 sene oldu, güzel bir anıydı o.. Ama kaliteli pötibör ya da bebe bisküvisi de aynı işi görüyor. Ya da şu yandaki "hayvanlar alemi" Leibniz marka bisküviler, neşeli ve bol sütlü. Bu arada cheesecake altına hamur yerine Başak isimli kepekli bisküviyi kullanıyor annem, haberiniz olsun, vallahi süper birşey oluyor ve de kakaosuz :)

Yemek yapmak da ayrı bir hikaye. Bizim ailenin kadınları yemek konusunda deryadır da ben kime çekmişim bilemedim. Aslında yapınca iyi yaparım, yiyenler parmaklarını yalar, bir tabak daha isteyenler olur ama çok üşengeçim. Sıkılıyorum yemek yaparken, hele bildik birşeyse.. Kimse bana klasik tencere yemeği yaptıramaz mesela, içinde tutku yok ayol. Ama yeni bir tarif, yeni bir buluş, heyecan, o ayrı. Sanırım benim için yemek yapmak biraz sanat işi ve bizim evin sanatçısı da kocam olduğu için, yemek işi %90 onun işi. Hem keyif alıyor, hem de gerçekten yetenekli. Dedesinin çikolata ve şekerleme fabrikası (Charlie'nin çikolata fabrikası geliyor hep gözümün önüne) çok meşhurmuş vakti zamanında, bu işler genetik sanırım.

Velhasıl, yaşasın kış ve ince görünme zorunluğu olmadan yaşamak!

4 Aralık 2013 Çarşamba

Noel takvimi

Aralık geldi yine; yılın son, kışın ilk ayı. Bu diyarlarda o kadar uzun ve karanlık geçiyor ki, kendimizi kurumuş ağaçların çıplak dallarına asmamamız için çeşitli aktiviteler yaratılmış. Bunlardan biri de noel öncesi sevdiğiniz kişilere takvim hazırlamak. Daha önceki yıllarda burada ve burada bahsetmiştim. Bu sene bir haftasonunda sadece iki saatte hediyeleri almam, paketleri hazırlamam gerekince, biraz apar topar oldu. Ama neyse ki yetişti. Salondaki koltuğa yığdık takvimi. Kocaman gözüküyor ama paketleme konusunda ikimiz de yeteneksiz olduğumuz için öyle, yoksa içinde 5 euro'yu geçmeyecek minik hediye ve şekerlemeler var sadece. Ya da bir araba anahtarı belki?! Yükte hafif pahada ağır hediyeler?! Yok canım.. Mütevaziyiz, sevgi minik ve paha"sız" hediyelerle de pek güzel gösterilir.

Romantik bir balık insanı olduğum için, kuru kuru çikolata ve şekerleme vermek istemiyorum, her sene bir tema seçiyorum. Geçen sene ünlü romanların kısa özetlerini başrollerinde ben ve eşim olarak yazıp minik kağıtlara koymuş, şekerlemelerle paketlemiştim. Eşimin çok hoşuna gitmişti. Bu sene yine romantik birşey düşündüm; "seni neden seviyorum?" temalı ufak, biraz yaramaz ve biraz mizah içeren notlar ve bu notlara uygun minik hediyeler hazırlayayım yani mesela "seni seviyorum çünkü, gülümsemen içimi ısıtıyor ve güzel dişlerin gözlerimi kamaştırıyor" yazıp diş macunu ile paketlemek, ya da "çünkü en soğuk günlerde bile ellerin sıcacık" yazıp eldivenle paketlemek, ya da "çünkü en büyük hazinem sensin" yazıp para şeklindeki çikolatalarla paketlemek gibi özgün birşey olsun dedim. Çok özgün olmuşum hakikaten! Eşim de tamamen tesadüf ve romantizm patlaması ile aynı fikirle işe koyulmuş ve her sabah birer paket açıp birbirimizi neden sevdiğimizi öğreniyoruz!

Eh 10 senelik ilişki, 3 senelik evlilik ve 1 adet çocuktan sonra.. Fena değiliz ama di mi, ne dersiniz?