28 Haziran 2013 Cuma

Türk dediğin, patlıcanı sever kardeşim!

Evet, genetik olarak patlıcanı seviyoruz hepimiz, itiraf edelim. Yabancılar sadece mangal üstüne atmayı bilirken, bizim bir sürü güzel patlıcan yemeğimiz var, çeşitli çeşitli. Patlıcan salatası, közlenmiş patlıcan, patlıcanlı köfte, karnıyarık, imambayıldı en bilinenleri. Ege mutfağında ve Doğu mutfağında daha bir sürü çeşit var, seç beğen ye..

Dün yemeğe misafirlerimiz vardı, İspanyol arkadaşlarımız. Akdenizliler olarak boğazımıza düşkünüz tabii. Uzun uzun oturalım masada, bol kahkaha, bol sohbet olsun istiyoruz hepimiz. Öyle Batı Avrupa'nın hazır piş ağzıma düş tarzı yemekleri kesmez bu sofrayı. Bu durumda Türk sofrası kurdum tabii ki; karnıyarık, şehriyeli pirinç pilavı ve birkaç meze ve rakı. Arkasından el yapımını bir ömür boyu becereceğimi sanmadığım için - bende o sebat, o sabır ne gezeeer - Türk marketinden aldığım baklava. Biraz değiştirerek sundum ama, azıcık "katkılı". Karnıyarıkların üstüne kaşar rendeleyip fırına verdim mesela (kızartma sevmediğim için bu fırın usulünü kesinlikle öneririm), klasik yoğurtlu havuç salatamıza azıcık mısır kattım mesela (süt mısırı hoş bir çıtırtı verdi), semizotu salatasına biraz nar ekşisi (yeşilliklerin hepsine çok yakışır zaten), baklavayı vanilyalı dondurmayla servis ettim mesela.. Çok sevildi, pek çok övgü aldı, en güzeli de tabaklarda kalan sosun ekmekle sıyrılmasıydı - ki bu yemeğin beğenildiğini gösteren en samimi işaretlerden biridir bence.

Yemekli misafir ağırlamayı seviyorum - en çok sevdiğim öğün kahvaltı olduğu için, aslında en çok kahvaltı ziyafetlerini seviyorum. Yemekler yenip içildikten sonra, masanın hemen toplanmamasını, keyifli sohbetlerin çatal bıçak tabak sesleriyle, ay ne olur bırak şekerim'lerle bölünmemesini seviyorum. Kocaman tahta / meşin üzerine örtü olmayan masaları, birbirinden farklı ve rengarenk sandalyeleri, bizdeki gibi koca bir tahta bankı ve canlı renkte peçetelere eşlik eden bembeyaz porselen takımları ve ince zarif cam bardakları seviyorum. Ve o takımlar içinde ne olsa yenir zaten ama özenle süslenirse, emek ve sevgi katılırsa.. Tuzu eksik olmuş, az pişmiş kimse dikkat etmez, eğer sevgiyle sunulursa - ki içine sevgi katılan her yemek güzel olur zaten sonunda..

Patlıcan mevzuuna dönersek.. Türk dediğin patlıcanı sever kardeşim. Ve de güzel pişirir. (Püf noktası; patlıcanları önden 1 saat tuzlu suda bekletmek, acısı varsa akıtmak..)

26 Haziran 2013 Çarşamba

Söz gümüşse..

Sükut ediyorum. "Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil" demiş ya Fuzuli.. Herkesin konuşmadığı zamanda konuştum; bu hükümet ilk kez yasaklara başladığında, iç ve dış medyanın farklı yayınlarını görüp sansüre şaşırdığımda, insanlar ilk kutuplaşmaya başlayıp "biz ve ötekiler" ilk dile getirildiğinde.. O zamanlar kimsenin umrunda değildi hak ve özgürlük ihlalleri, o zamanlar yılan bize dokunmuyor'du, o halde bin yaşasın'dı.. Şimdi? Şimdi onbinler meydanlarda, bir aydır sosyal medyada başka şey konuşulmuyor, yazılmıyor, çizilmiyor. Hepimiz birer kaplan gücünde haksızlığa uğrayanları korumaya çalışıyoruz, göğsümüzü siper edip gerekirse kanımızın son damlasına kadar bazı değerlerimizi yaşatacağımıza dair andlar içiyoruz, daha bir ay öncesine dek öğle yemeklerimizi yediğimiz, dostlarla kaynaşıp bir kahve molası verdiğimiz, ulaşım için iletişim için kullandığımız şirketleri, yaşananlara gözü kapalı olmakla suçlayıp boykot ediyoruz, iç ve dış medyada aktif bir şekilde farkındalık oluşturuyoruz, meydanlarda sanatla, ilimle, irfanla sesimizi yükseltip duruşumuzu sergiliyoruz.. Peki; daha önce aklımız nerdeydi ey ahali?

Tam Türk aklı, kusura bakmasın kimse. Bu kısıtlamalar, haksızlıklar, adaletsizlikler adım adım önümüze sürülürken sesimizi çıkarttık mı? Orda bir köy var uzakta ya; yakılıp yıkılırken sesimiz neden çıkmadı? Çoğumuz ikinci dil biliyoruz, dış medyayı takip ediyoruz; orda çıkan haberlerle bizde çık(may)an haberler arasındaki farkı görürken sesimiz neden çıkmadı? Komşunun "solcu" oğlu teeee nerdeki haksızlığı, zulmü protesto etti diye yaka paça gözaltına alınırken nerdeydik? Bu ülkede yazarlar, sanatçılar, ilim insanları öldürülürken nerdeydik?

Sosyal medyada sessizim. Sırf günlerim 26 günlük minik kızımla dolu olduğu için ve sadece onun büyümesini keyifle izleyebileyim diye değil; içimden konuşmak gelmiyor artık. Kurudum. Öyle çok kereler yazdım ki bu bölünmüşlüğü, bu kişisel hakların ihlallerini, bu vurdumduymazlığı; daha ben ne diyeyim bilemedim artık.

Toplumsal bir galeyan içindeyiz. Hakkımızı arıyoruz. Haklıyız da. Bardağı taşıran son damla ve üstüne hala inatla doldurulan bir bardaktı son bir ayda yaşananlar. Geç olsun da, yine de olsun. Bu gelişmeler güzel. En azından sesimizi çıkarmayı öğrendik. "Vur ensesine, al ekmeğini" değil artık.. Keşke biraz daha erken farkına varabilseydik, daha erken sesimizi çıkartabilseydik. Ama buna da şükür. Tek temennim var; olaylar durulunca (durulacak elbet, bu ülkede neler unutulmadı..) o "ilk heyecan" geçince, unutmayalım bu günleri. Unutmayalım neden sokaklara döküldüğümüzü, ne istediğimizi, ne için uğraş verdiğimizi.

O nedenle susuyorum şimdi, sözü başkalarına bırakarak. Onlar susunca yine bana sıra gelecek diye korkarak..

14 Haziran 2013 Cuma

Yeniliklere açık olmak

Bazı insanlar karakter yapısı ya da zamanla yaşamın onlara öğrettikleri nedeniyle yeniliklere pek açık değiller. Yeni birşey önlerine çıktığında denemekten ya da deneyimlemekten kaçınıyorlar. Bu yeni bir yemek de olabiliyor, yeni bir sosyal ortama girmek de olabiliyor, yeni bir alışkanlık / hobi edinmek de olabiliyor. Mesela seyahatlerim sırasında tanıştığım bazı insanların "evet buralar da fena değil ama bizim ülkemiz gibisi yok" dediklerine, yurtdışında yaşayıp da o ülkenin kültürünü merak etmeden, hemen bir Türk grubu bulup kaynaşanlara ya da bir yemeği 40 sene aynı şekilde pişiren ve yiyen ve asla değiştirmeyi, yeni bir malzeme katmayı düşünmeyen insanlarla çok fazla karşılaştım. Ben çok meraklı, yeni yeni herşeye burnumu sokmayı seven, "dene ve öğren" felsefesine sıkı sıkıya bağlı bir tip olduğum için, bu insanları böyle bir silkeleyip dürtmek, yahu hayatta bir sürü renk var, neden tek renk kırmızı olsun demek falan istiyorum.

İnsanlar yeni sosyal ortamlara girerken, mesela yeni bir ilişkiye başlarken kırılmaktan korkuyorlar. Bu çok normal. Ama sırf kalbim kırılacak belki diye o ilişkiye başlamamak ne kadar doğru? Bence en berbat yaşam deneyimi bile yaşamı hiç deneyimlememekten, sessiz sakin, kaçınarak, kollanarak, aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek bir köşede saklanmaktan bin kat iyidir. Evet kalbimiz kırılabilir, insanlar hiç beklemediğimiz derecede bizi şaşırtabilir, üzebilir. Ama bu insanlığa olan inancımızı yitirmemizi gerektirmemeli bence.

Tanıdığım bir çok insan, hayatları boyunca sadece "ıyyy çiğ balık" diye düşündükleri için asla sushi yememiş! Daha denemeden etiketi yapıştırmışlar, "sushi iğrenç birşeydir". Tanıdığım bir çok insan işe her gün aynı yoldan gidip geliyor, yeni bir rota denemek, belki orada daha az trafik vardır ya da belki daha kestirme bir yol bulurum diye düşünmek akıllarının ucundan dahi geçmiyor. Bir çok insan, her gün bir çok yaşam seçiminde "denemeden yaftalamayı" tercih ediyor. Bizimle aynı alışkanlıklara sahip olmayan insanları "öteki" görüyoruz, farklı olanı ya da farklıyı deneyeni bir nevi çılgın olarak adlandırabiliyoruz. Bu da kutuplaşmalara, biz ve ötekiler anlayışının hakimiyetine yol açıyor.

Günlerdir yurtdışından Türkiye'yi izliyorum ve günlerdir içim bayılıyor. Bir yandan sıkıntı basıyor, bir yandan umut çiçekleri açıyor. Sanırım hepimiz aynı durumdayız, toplumca bir galeyan hali içindeyiz. Bir yanda düşüncelerini yaratıcılıklarıyla, umutla, vaz geçmeyerek savunan bir grup, öteyanda onları terörist, çapulcu, sapkın ilan eden bir başka grup. Nedense bu iki grup birbirinden gittikçe uzaklaşan iki uç haline geldi. Oysa birçok konu, tartışılıp uzlaşılabilecek nitelikte. Ama hani köprü üzerinde karşılaşan iki keçinin masalı misali, sırf zıtlık uğruna konuşmaya, tartışmaya ve uzlaşmaya kimse yaklaşamıyor sanki. Devlet adamları "biz değişmeyiz, neysek oyuz" diye demeçler veriyor. Yeniliklere açık olmak, bir düşüncenin ya da inancın zamanla değişebileceğini kabul etmek, esnek olabilmek kötü meziyetler mi? Bu devirde, yaşam hızla değişirken kaya gibi sert yerinde durmak, yaşamın getirdiklerini görmezden gelmek mümkün mü?

Yeni şeyleri denemekten korkmamalıyız bence. Denemek, yanılmak, yeniden denemek, yaşam bu demek.

Dipnot: Fotoğraftaki minyatür mandalina ağacını eşim bana aldırabilmek için yaklaşık 1 senedir dil döküyordu. Evde yaşamayacağını biliyorum, bir canlıyı baştan öldüreceğimi bile bile eve almak istemiyordum. Ama aldım. Çünkü belki tahmin ettiğim gibi ölmez, belki yaşar ve belki tepesindeki mandalinalar tatlı ve hatta çekirdeksiz çıkar, kim bilir?!? Bu da benim "yeniliklere açık olma ödevim" olsun..

8 Haziran 2013 Cumartesi

Sevincimi paylaşmak istedim :)

Kızımız "Maya", 31 Mayıs saat 17.10'da dünyaya gözlerini açtı. Şu an tek kolumla onu tutuyor, diğer kolumla iki parmak - kaplumbağa hızıyla bu güzel haberi sizlerle paylaşıyorum. Bir insanın doğumu mucizeymiş gerçekten, sanki hayatımın miladı oldu Maya.

Bu sabah 7 günlük kızım kollarımda emerken, koca koca bebek gözlerini açtı ve bana baktı. Ona dedim ki "Çok güzel bir dünyaya geldin Maya, kim ne derse desin, yaşanan tüm olumsuzluklara, haksızlıklara, vicdansızlıklara rağmen; sevginin asıl olduğu ve görmeyi bilirsen her yerde bolca ve karşılıksız bulunduğu bir yaşama geldin. Bunu asla unutma ve mutlu ol, mutluluğunu kendin yarat ve kimsenin bunu değiştirmesine izin verme. Yaşamı nasıl görmek istersen, yaşam sana kendini öyle gösterecek.."

Umarım çok sağlıklı, neşeli, mutlu, şanslı, uzun ve güzel bir yaşamı olur Maya'mızın. Sever ve sevilir, kötülüklerden ve kötü insanlardan, hastalıklardan, kaza ve beladan, nazardan ve kötü yolları seçmekten uzak bir yaşamı olur. Umarım hayırlı bir insan olur, adil ve vicdanlı olur. Umarım hayat da ona karşı adil olur, onu mutlu eder, güzellikleriyle sarmalar.

Sevincimizi sizlerle de paylaşmak istedim, sizler de AMİN diyin bu dualarıma istedim. Paylaşılarak çoğalsın istedim :)