29 Kasım 2012 Perşembe

Alınteri ve ödülü

"Sunumlarım yapıldı, projelerim teslim edildi, terapideki hastalarımın süreçleri rayına girdi, noel hazırlıkları tamamlandı ve ben yarın iki haftalık bir tatile başlıyorum, yaşasın!" dememe sadece iki hafta kaldı. Neredeyse günleri odanın duvarına çentik çentik kazıyıp, 5 olunca ortalarına yatay çizgi çekeceğim. O derece bittim tükendim, yeterayh.. diye homurdana-yazarken, bugün beni çok mutlu eden bir şey oldu.

Günlerdir grinin tonlarına uyanıyoruz, bugün beyaza uyandık. Hava buz gibi ama karın kokusu mis gibi, hangisini seçerseniz öyle başlar gününüz. Herşey bakış açısına bağlı aslında. Geç kalırım diye fazla erken çıkınca, büfelerden birinden ufak bir simitimsi alabilecek ek zaman bulabildim. Böylece yönettiğim terapi grubuyla öğlene kadar süren çalışmada karnım gurul gurul gurlamamış oldu, biraz utanıyor insan "kahvaltı yapamamış bir gariğğban" olmaktan. Sonra o şey oldu işte, grubun bitiminde hastamın biri gelip, ta gözlerimin içine baktı ve "çok teşekkür ederim" dedi. "Çok teşekkür ederim, buraya gelmek, sizinle konuşmak beni çok rahatlatıyor. Burdan ve sizden çok şey öğreniyorum" dedi. Elimi sıktı. Gitti. İnsanlar genellikle teşekkür eder, rahatladıklarını söylerler terapistlerine ama bu kadar kalpten bir teşekkür duymak açıkçası nadir karşıma çıkıyor. Üniversitede proje falan hazırlarken, sunum falan yaparken asla hiç çıkmıyor da; anca insanlarla yüzyüze çalışırken, onlara çok ağır gelen bir problemi çözdüğünüzde, yaşamlarına ufak da olsa bir etki ettiğinizde, bunu gerçekten anlıyor insanlar ve ödülü de size anında dönüyor. İyileşen bir panik atak hastası, ergen oğluyla artık kavga etmeyen bir baba, düşünüp durmaktan gece uyku uyuyamayan bir anksiyete hastası; hiç beklemediğiniz bir anda gelip "teşekkürler" diyiveriyor, yüzünüzde aptal bir sırıtış, "ya ben mesleğimi seviyorum be heyyt" dedirtiyor size.

İnsanla çalışmanın bu güzelliği var işte. Birine yardım edebilmenin, birini rahatlatabilmenin maddi getirisinden çok manevi getirisi insanı mutlu ediyor. Basit ama içten bir teşekkür duymak, bazen "ben bu işi neden yapıyorum, bu projeleri neden hazırlıyorum, kendimi neden bu kadar yoruyorum?" sorularının anlık bir cevabı oluyor. Sanırım, yaptığım iş için biri bana 10.000 euro verse, bu içten gelen teşekkür kadar mutlu etmezdi.. Sevindim ya, öyle bi duygusal oldum yani. Olumlu geribildirim almak ne güzel şey. Grileri beyaza çeviriyor..

25 Kasım 2012 Pazar

Hayvan deneyleri

Üç hafta önce üzerime birden geliveren bir galeyan anında, yeteri kadar koşturup durmadığımı düşündüğümden olsa gerek, Max Plank enstitüsünden bir ders alasım tuttu. Psikiyatrik ilaçların hazırlanma aşamasında yapılan hayvan deneyleri ve etiği üzerine bir ders beğendim kendime. Adam bize dayadı bir tomar makale, bu üç hafta içerisinde okunacak ve sunum hazırlanacak. Ben üç hafta boyunca tabii ki makalenin yüzüne dahi bakamadım, şimdi sunuma üç gün kala eteklerim zil çalarak makaleyi anlamaya çalışıyorum. Normalde bir doktora öğrencisi için kolay bir görev sunum hazırlamak ve oturur sabahtan akşama tek günde hem okur hem hazırlar, bitirirsin. Ama şu makalenin başlığına bir bakın ve nasıl yusufladığımı anlayın: "HDAC6 Regulates Glucocorticoid Receptor Signaling in Serotonin Pathways with Critical Impact on Stress Resilience", kusura bakmayın Türkçeye çeviresim bile yok.. Özetle, stres altındaki farelerde rahatlamayı ve mutluluğu sağlayan bir hormon olan serotoninin salgılanmasında HDAC6 maddesinin etkilerini anlatan bir deneysel çalışma bu. Amaç, stres altında yaşayan insanlara sağlanabilecek ilaç tedavilerinin geliştirilmesi.

Hayvan deneylerine kişisel olarak karşıyım, yani ben kendi araştırmalarımda hayvan kullanmam, günlük hayatta kimyasal ya da kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmeyenlerini tercih ederim, hayvan haklarını savunur, istismar edenleri kınarım falan. Fakat iş sağlık sektörüne gelince fikrim değişiyor. Yani biraz ikili oynuyorum doğrusu.. Bundan da rahatsızım biraz. Belki de o nedenle aldım bu dersi, bilmiyorum.

İlaç ve tedavi sanayiinde hayvanların kullanılması kaçınılmaz. Bir ilaç piyasaya sürülmeden önce birçok aşamadan geçiyor ve basitten karmaşığa hayvanlar üzerinde daha sonra insan grupları üzerinde deneniyor. Son aşamada kullanılan insan grupları hem hasta, hem sağlıklı bireylerden oluşuyor ve birçok insan bu işe gönüllü katıldığı için yüklü paralar kazanıyor. Mesela kullandığınız en basit ağrı kesici, sizin elinize gelmeden önce kronik ağrı hastalarında olduğu kadar, hayatı boyunca bir kez bile başı ağrımamış sağlıklı insanlar üzerinde de deneniyor ki olası yan etkileri araştırma aşamasında keşfedilip elimine edilsin. Bu deneylere katılan gönüllü sağlıklı insanların bir kısmı sağlıklarını kaybediyor ama bu sırada çok para kazanabiliyorlar. Oysa hayvanların böyle bir şansı da yok. Bir deneyde kullanılan hayvan grubunu bir başka deneyde dahi kullanamıyorsunuz, deney bittiğinde hayvanın imha edilmesi (öldürülmesi) gerekiyor. Ama hayvanların kullanımı, kullanılan denekler arasındaki genetik farklılıkların ve dolayısıyla karıştırıcı etmenlerin en aza indirilmesi, deney ortamının ve deneğin davranışın büyük ölçüde kontrol altında tutulabilmesi anlamına geliyor, ki bunlar çok büyük avantajlar.

Öte yandan, alanda yıllardır süregelen hayvan ile insanın fizyolojik yapısının karşılaştırılmasının ne ölçüde yerinde ve geçerli olduğu tartışmaları da var. Yani mesela psikoloji alanında hayvanlarla çalışıyorsanız, örneğin bir farenin depresyon benzeri belirtileri ile insanın depresyon tanısı arasında ne kadar yakın bir bağ kurulabilir diye soruluyor, ki bu bence çok önemli bir nokta. Depresyondaki bir insanın davranış örüntüsüne bakınca, iştah ve uyku alışkanlıklarında görülen değişimler ile farelerde görülen değişimler bir yere kadar karşılaştırılabilse de; umutsuzluk ve mutsuzluk hali, kendine zarar verme düşünceleri gibi çok daha içsel yaşanan süreçler, farelerdeki duygusal durum ile neredeyse hiçbir zaman karşılaştırılamaz. Bu da, daha deneyin "tanımlanması" aşamasında ortaya çıkan büyük bir sorundur. Dolayısıyla, bu çalışmaların neredeyse tamamı fizyolojik belirtilere odaklanır ve içsel süreçleri tamamen göz ardı eder - ki psikolojik hastalıklarda asıl acil olarak odaklanılması gereken de çoğu zaman duygusal ve içsel süreçlerdir.

Konu ilaç mı psikoterapi mi ikilemine geliyor ister istemez. Ona da kısaca değineyim hazır elim değmişken.. Ben klinik psikolog olduğum için, doğal olarak psikoterapi yanlısıyım. Çalıştığım psikiyatristlerin şeker verir gibi kolayca ilaç yazmalarına karşıyım. Ama burda çok önemli bir ayrım var, psikolojik rahatsızlıklar ile ağır psikiyatrik rahatsızlıklar arasındaki fark. Bazı psikolojik sorunların temelinde, beyin kimyası ya da fizyolojisindeki bozukluklar yatar ve siz ne kadar terapiye giderseniz gidin, ilaçsız iyileşme olmaz. Ama tüm psikolojik sorunların ilaçlı ya da ilaçsız tedavisinde psikoterapi olmadan da hiçbir yol kaydedemezsiniz. En ağır psikiyatrik rahatsızlıklardan biri olup, ömür boyu ilaç kullanmak zorunda olan şizofreni hastaları bile terapiye gider, bir klinik psikologtan günlük yaşamlarını nasıl düzenleyeceklerini, sosyal sorunları ve korkuları hakkında konuşarak bunlarla nasıl yaşayabileceklerini öğrenirler.

Son olarak, hayvan deneylerine geri dönersek; ilaç sektörü dışında (kimya, kozmetik, bilişsel ve deneysel psikoloji alanlarında) hayvanların deney malzemesi olarak kullanılmasına karşıyım ve aldığım ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmemiş olmasına çok dikkat ediyorum. Ayrıca canlının beslenme ürünü olarak kullanıldığında israf edilmesine (çöpe yemek dökülmesine) karşıyım ve buzdolabımdaki ürünlerin son kullanım tarihine ve gereğinden çok yemek pişirmemeye dikkat ediyorum. İlaç ve tedavi sanayinde ise hayvan deneyleri kaçınılmaz olduğu için, kişisel olarak yapabileceğim tek önlem olarak, gereksiz ilaç kullanmaktan kaçınıyorum ve mümkün olduğunca doğal alternatiflere ve hastalıktan korunma yöntemlerine yöneliyorum.. Bilmem büyük oyunda ne derece etkim oluyor ama en azından denemiş oluyorum.

20 Kasım 2012 Salı

Almanya'da ehliyet almak

12 senedir minik, siyah, klimasız arabam "Böcek"le vızır vızır trafikteyim. Kaş yolunda bir kez bikiniyle radara yakalanma vukuatım dışında (ağustos sıcağında, akdenizde, klimasız siyah araba diyorum, lütfen yargısız infaz yapmayalım) ne bir kaza, ne bir ceza, maşallah. Uzun yol severim, dikkatli, uysal ve iyi bir şöför olduğumu düşünür dururum. Düzeltiyorum.. Tüm bunlar geçmişte hoş bir sada olarak kaldı çünkü.

Almanya'da yaşamınızın ilk altı ayından sonra, yani cicim aylarının bitiminde, bu güzel memleket size "ahanda Türk ehliyetini geçersiz saydım" diyiveriyor. İşin doğrusu harıl harıl çalışan toplu taşıma sistemi ya da bisiklet kullanarak ulaşamayacağınız yer yok. Ama "yok kardeşim, ben tuvalete dahi 4 teker üzerinde giderim" derseniz; en baştan kursa yazılmanız, yazılı ve sözlü sınavlardan geçmeniz ve AB'de geçerli yeni bir ehliyete başvurmanız gerekiyor. Ben de kendim ettim, kendim buldum, yaklaşık 2 ay önce bu maceraya atıldım. Aslında bana kalsa hiç atılmazdım ya, annemler sağolsun gizlice yüklü bir mebla bırakmışlar son ziyaretlerinde, yemeye içmeye harcayacağıma kırayım dizimi şu ehliyet işini halledeyim dedim. Şimdiki aklım olsa, iki tekme bir Muhammed Ali sağ kroşesi hesabıyla çalışan çamaşır makinasını yenilerim - ki kendisiyle münasebetim çok daha sık yaşanıyor ve yaşanacak.. Ama hayır, o günün mantığıyla ehliyet almaya yeltendim...

İlk büyük hatam, "memleketimin insanı olsun, hem dilimden anlasın, hem halimden anlasın, hem de o kazansın yahu" mantığıyla hareket edip Münih'in Türk mahallesinin en ortasında bulunan bir sürücü kursuna yazılmak oldu. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, yiğidi öldür ama hakkını yeme! "Kıyak Sürücü Kursu" oldukça titiz ve dikkatli çalışıyor, lakin benim hoca tam bir iptidai otorite.. Adamın eğitim anlayışında pozitif geri bildirim diye birşey yok, bir kez bile "aferin, bu sefer oldu bak" duymadım yeminle! Ona göre iyi eğitim tüm hataları yüzünüze haykırmak ve tekrar tekrar üstünden geçirmek. Niyet en ağır koşullarda en iyi şekilde öğrenip sonra rahat etmek. Bana tüm Alemanya trafik kurallarını öğreticem derken, adamcağızın saçları ağardı bu iki ayda yeminle. İşini o derece ciddiye alıp sizi en iyi düzeye getirmeye çalışan insan evladı.. Eli maşalı klasik Türk hocası yani. Buldum Alemanya'da böyle bir tip, evet. Bu da benim başarım.

İlkyardım kursu ve yazılı sınav kolayca geçti, sıra geldi teorik derslere. 12 senelik Türk sürücüsü olmak, İstanbul gibi yerde katil olmadan ya da arabaya bir çizik dahi attırmadan vızır vızır dolanmak, otobanda basmak falan burda hiçbir anlam ifade etmiyor, en baştan en az 5-6 ders almanız gerekiyor. Bizim Türkiye'deki göbeğe kim önce girerse o geçer kardeşim ya da selektör yaparım anlarlar türündeki "orman kuralları" ve kadın sürücüleri otobanda sıkıştırıp korkutmak gibi hobiler burda geçersiz ve de yasak.

Mesela şu tip dilemma'lar var, sizin için online sınav çalıştırıcısından özenle çaldım bu görselleri:


Gördüğünüz gibi bir kavşak için bu gözünü sevdiğim ülkenin 12.675 adet kuralı ve yanısıra 152.726.353 adet trafik levhası var. Burda, ilk fotoda içgüdüsel olarak motosikletliye yol vermemek, "sağdaki öncelikli" kuralını uygulamak ve önce mavi araba, sonra siz, sonra motosikletin geçmesi gerekiyor. İkinci fotoda ise o sarı muamma ve altındaki sağa dönen çizgi kimin önceliği olduğunu gösteriyor? Sarı arabanın. Yeşil araba düz gittiği ve normalde geçiş üstünlüğü olduğu halde, önündeki mikroskopik boyutta görülen ters üçgen levha nedeniyle beklemek ve ikinci sırada sola dönen size yol vermek durumunda. Üçüncü resimde ise yine kırmızı araba ilk, siz iki, kamyon sonuncu çünkü kamyonun önünde yine o ters üçgen var. Bizde olsa bi sağa bi sola bi daha sağa bak, gerekirse kol işareti yap korna çal, geeeeç..

Bunları çabuk öğrendim neyse.. Benim asıl derdim, vites kolu. Kardeşim, 12 senedir otomatik araba kullanıyorum, tekrar vitesi debriyajı burnuma dayadınız, unutmuşum yahu.. Vitesli araba, merdaneli çamaşır makinesi gibi çağdışı birşey yahu! Daha ileri teknoloji dururken vites tak vites çıkart, bu ne yahu.. Bir de otobanda 5'ten 3'e geçirme derdi var, nasıl başarıyorsam 5'ten 1'e geçirmeyi ve motoru yaka-yazmayı başarıyorum, hocanın saçlar diken diken oluyor. Bir başka üstün başarım vitesi 3'te unutup yeşil yanınca "horrrrr" diye öttürmek arabayı. "Ceren hanım, yine bir imkansızı başarıp 3. viteste kalktınız" diye diye adamcağız....... Neyse.

İttire kaktıra, kan ter ve gözyaşı dolu iki ayın sonunda, bu sabah titreye titreye pratik sınava da girdim ve bir mucize sonucunda geçtim yahu! En başta hoca ve ben olmak üzere herkes de şaşırdı doğrusu, üstelik sınavı yapan adam demez mi "hayatımda gördüğüm en başarılı paralel park eden insansınız tebrikler" diye! E kardeşim, İstanbul'da burdaki gibi değil döt kadar yere ittire ittire koca arabayı sığdırmak zorundasın, iyi park etmeyip napacan, arabayı ortada bırakıp gidecen mi? Diyemedim, içimde kaldı.

Velhasıl bir macera dolu Alemanya hikayesini daha burada sona erdiriyoruz sevgili bloggercıklarım. Aleman ehliyetimi aldım, sıra şu yandakini almaya geldi şimdi.. Üç beş ne varsa yollayın kuzucuklarım, alıverin şu gariban blogger'ınıza bir Porşe "kaka rengi" Karrera. Gurbet ellerde hız sınırı olmayan otobanlardavızır vızır dolanayım sayenizde. Otomatik olsun ama, reca ederim, mümkünse merdanesiz...

18 Kasım 2012 Pazar

İştahsızlık ve obezite

Çok değil, daha sadece bir sene önce, bu blogda kendime "devamlı yemek yapıyor" süsü vermiş olduğumu, dahası tarifini verdiğim iç gıcıklayıcı yemeklerle kocayı zehirleme denemeleri yaptığımı alenen ilan etmişim! Şaşırdım, hatta şoka uğradım. Bildiğim kadarıyla kronik bir yalancılık eğilimi içinde değilim, demek ki vardı öyle bir kadın içimde.. Ama kimdi yahu o yemek yapan kadın? Ben miydim o? Bir sene içinde hayatımda ne değişti, beni evkadınlığı konusunda neler bu denli yıprattı ve bezdirdi bilmiyorum ama, ben yemek yap(a)maz hale gelmişim sevgili bloggercıklarım.

Benim annem mutfak konusunda bir evliyadır ve bu tip hamarat kadınların kızlarının mutfakta berbat olduğu bilinen bir gerçektir. Lakin, çok da kötü bir aşçı değildim ben doğrusu.. Tariflerimin biraz "alışılmadık" olduğu doğru, yemeklerimin ve soframın süsünün tadından öteye geçebildiği zamanlar olduğunu da kabul edebilirim; fakat çok kötü yemek yapmam, yaptığım yemek genelde orta kalitede, bazen de "oy oy oy" derecesinde takdir kazanır. "Yine yapsana ondan!" benim için bir yemeğin sevildiğini gösteren en samimi işarettir ve bunu da sıkça duyarım. Yani istediğimde, özendiğimde güzel yemek yaparım. Fakat son zamanlarda belki hayatın hızlı ve yorucu ritmi, belki istediğim sebzeleri istediğim tazelikte bulamamak, belki bu memlekette hazır gıdaların çok fazla tüketilir oluşu, belki de sadece üşengeçlik nedeniyle, ne yemek yapmayı, ne de itiraf etmek gerekirse yemeyi ister oldum. Dikkat ediyorum, hep aynı şeyleri yer oldum. Haftaiçleri menüsü: sabah zencefilli süt, meyve; öğlen sandviç, meyve çayı; akşam marul, domates, salatalık üzerine nar ekşisi sosu. Haftasonları: sabah yumurta, peynir, domates, yeşil zeytin, ekmek, çay/kahve; öğlen hiçbişey; akşam balık ızgara, salata ya da patates salata, maydonozlu köfte ya da ton balıklı domates soslu makarna ya da sebzeli tavuk ve pirinç pilavı.. Hiç sektirmeden döndürüp dolandırıp yediğim hep bunlar.. Bu yemekleri de, yağda yumurta yapmayı becerebilen her insan evladı kolayca yapabilir, sönük renksiz sıradan yemekler işte..

İşin doğrusu; "gönlümde ne karnıyarıklar, ne saray kebapları, ne alengirli sebze yemekleri yatıyor da yapamıyorum" da diyemeyeceğim çünkü işin doğrusu bu yemekleri ne yapacak enerjim, ne de yiyecek iştahım var. İçimden gelmiyor yahu yemek yapmak.. Ne biçim Türk kadınıyım ayol ben?! Zaten et yemeklerini sevmem ve ayda bir burnuma dayatılınca yerim ama sebze yemeklerini de yapmıyorum. İlk başta bunu yabancı kocanın Türk sebze yemeklerinden "anlamamasına" yormuş, "insan kendi kendine yemek yapmak da istemiyor yahu" demiştim.. Ama asıl sorun o değil. Belki suçu bir türlü doçentlik mertebesine ulaşmayı beceremeyen Dr. Oetker'e atmak lazım. Her tür hazır sosu burnumuza dayadı adam, tembelleştik. Hazır yemek kolay yemek oldu ama onca katkı maddesi yemeğin tadını bozdu, iştahımız kaçtı belki de.. Bilmiyorum.

Oysa bazı bloglar var; ne kadar hamaratlar, ne kadar çeşit çeşit yemeği şıp diye iki dakikada yapıp ailesini doyuran, besleyen, semirten analar var yahu. Ayol kadın evde incirli saray incik bilmemne gibi benim bırak pişirmeyi, ismini bile telaffuz edemeyeceğim "eser"ler icra ediyor, ben daha ne diyeyim? Helal olsun size bacılar!

Şu haber karşıma çıktı; her 2 Türk insanının 1'i obezmiş sevgili bloggercıklarım. Ben değilim çok şükür, ama annemler teyzemler ananemler biraraya gelince obez gibi yediriliyorum tabii adetten. Biz Türk ailelerinde çocüüüne sevgi göstermek biraz da yemek yedirmekle eş anlamlı olabiliyor çünkü. Zayıf çocuk mazallah düşman başına, bıngıl bıngıl eti gelsin avucumuza değil mi.. Sonra ergenlikte birden "ayol şişko kız oldun kim beğenir seni" der, çocuğu yeme bozukluklarına gark ederiz, o da ayrı, karıştırmayalım şimdi. Ama bizim bol yağlı, salçalı/kalçalı, kaymaklı ballı sofra adetlerimiz zaten obeziteye davetiye niteliğinde olduğu ve spor yapana da toplumda iyi gözle bakılmadığı için, bu gazete haberi de beni fazla şaşırtmadı doğrusu. Üzdü ama yahu, yazık insanımıza..

16 Kasım 2012 Cuma

Endişe hali

Ailem ve sevgili dostlar, bir süredir çeşitli sosyal mecralarda sesimin kesilmesi nedeniyle arıza vermeye başladınız, haklısınız. Lakin inanınız boş oturmuyorum, eve akın etmiş bulunan mevsimsel karasinekleri bile bir nazik el darbesiyle kovalayacak zaman bulamadığımdan, maaile Afrika belgesellerindeki zavallı bebeler misali gözlerimize / ağzımıza hücum eden sineklerle donandık. O derece gariban ve acınacak haldeyiz. Ben üç dört kulvarda koşturmaktan bitkin, koca efendi benden hallice, aldıkları büyük (ve heyecanlı) proje yüzünden zombiye döndü adam. Üstelik eve gecenin bi vakti dönünce bünye ne yemek yapmak ne de yemek yemek istediği için, sırf adet yerini bulsun derken içimizde peynir-ekmek-domates ağacı çıkacak yakında. Haftasonlarını iple çeker, haftasonu gelince de sadece uyumak ister olduk. İşin acı yanı, bu tempo yaklaşık 2-3 hafta daha sürecek ve ben kendimi yabancı kocaya Türkçe atasözleri öğretir buluyorum: "If being raped is inevitable, try to enjoy" dedim adama dün sabah saat 07.20'de; tren seferlerinin kendini raya atan (kendini bilmez diyeceğim ama ayıp be bana, can sonuçta..) bir zat-ı muhterem sayesinde 30dk gecikeceğini ve soğuk havada titreyerek beklemek durumunda kaldığımızı öğrendiğim bir anda.. Neyse ki her durum için bir atasözü var lügatta, öğreniyor adam yavaş yavaş..

Tüm bunlar olup biterken ve biz yavaş yavaş kapitalist sistemin çarkları arasında aslanın ağzına ulaşıcam da ekmeği kapıcam da falan diye diye yitip giderken; sizin endişe halinize atfen, şu yandaki grafik çıktı karşıma. Bakınız, gülünüz.

Endişe insanı yiyip bitiren bir ruh hali. Çalıştığım büyük küçük tüm anksiyete bozukluğu kurbanlarına can-ı gönülden acil şifa diliyorum, lakin endişelerin önüne geçebilmek, hele hele bunların pek de görünürde mantıklı olan nedenleri yoksa, uzuuuuun ve aktif katılım/savaşım gerektiren bir süreç. Endişeli ruh halinin sonu yok arkadaşlar, kendinizi bilinçli bir şekilde durduracaksınız. Kolay değil endişeleri söküp atabilmek, ama endişe endişe içinde açıldıkça açılan bir nevi Rus matruşka bebekleri gibi birşey, sonu yok. Birkez "ya öyleyse, ya böyleyse" kısır döngüsüne girdiniz mi, çıkamazsınız. En iyisi, en baştan önüne geçmek, geçilemiyorsa bir uzmandan yardım istemek. Biz endişe sahibi insanlarla çalışırken, olasılık hesabına ve gerçeklere yönelik mantık oyunları oynuyoruz, endişe edilen bir nesne veya elle tutulur bir durumsa, yavaş yavaş, adım adım üzerine gittiğimiz basamak tedavisi uyguluyoruz. Burada amaç, önceden oturtulmuş ve herhangi bir gerçekle bağdaşmadan doğru kabul edilmiş, otomatik yanlış düşünceler ve varsayımların fark edilmesini sağlamak, sonra bu kalıp yargıların önüne geçmek ve hastayı "gerçek" ile yüzleştirmek. Tedavide oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor.

Tabii benim burda bahsettiğim sürekli ve insanın sosyal, psikolojik ve fiziksel bütünlüğünü bozan bir endişe hali. Yani endişe etmekten gözlerine uykular girmemesi, sürekli dalgınlık hali, fiziksel yakınmalar (ağrılar, mide ve cilt problemleri mesela). Yoksa endişenin azı da bir yere kadar faydalı bir işlev görüyor. Mesela az düzeyde endişe; motivasyonu arttıran, öğrenme, yaratıcılık ve değişme süreçlerinde etkili olan bir unsur. Hiçbir olay karşısında endişe duymamak da, kişinin psikolojik ve sosyal açıdan sorunlu olduğuna işaret eder.

Beni merak ettiğiniz, arayıp sorduğunuz için teşekkürler. Merak ve endişe etmeyiniz, iyiyim, sadece fazla yoğunum. Hepinizi seviyor, sevgiyle kucaklıyor, bir sevgi kelebeği olup uçarak uzaklaşıyorum..

10 Kasım 2012 Cumartesi

Muhafazakarlık

Karakter özellikleri arasında beni en çok kızdıran samimiyetsizlik olsa da, muhafazakarlık da hiç hazzetmediğim huylar listesinde ilk sıralarda yer alır. Muhafazakar insan; tüm dünyaya tek bir pencereden bakan, görmek istediğini gören, hiçbir surette esneklik veya farklıya yönelik ilgi göstermeye yanaşmayan insandır. Empati yeteneğinden yoksun olup, diğerinin kendinden başka birşey olabileceğini göremez. İçimi gerer bu tip insanlar, ne yazık ki heryerdeler..

Muhafazakarlık sadece din dogmalarına birebir uymakla sınırlı kalmaz, daha geniş düzeyde ele alınması gereken bir düşünce ve davranış şeklidir. Muhafazakar Ali efendinin kızının etek boyunu kafaya takmasını sadece dindarlığına bağlayamayız, onun kendinden güçsüz gördüğü bir varlık üzerinde hakimiyet kurma isteğini, kendini ait gördüğü efendiler topluluğunda baskıcı bir yer edinme isteğini ve "dediğim kanundur" psikozunun altında yatan kendine güven eksikliğini de göz önünde tutmamız gerekir. Muhafazakar insan aslında dünyanın dinamik yaşamıyla başa çıkamayan, kendini bir kavuğa gizleyen, korku ve tedirginlik dolu bir yaşam süren insandır. Freud'un bir zamanlar dediği gibi "insan beyni kabul edemediği şeylerin biçimini değiştirip, onları kabul edebileceği biçimlere yoğurmayı pek güzel başarabilir" çünkü..

Muhafazakar insanın en sinir bozucu özelliği ise, diğer insanları da kendine benzetmeye çalışmasıdır. Ona göre dünya siyah ve beyaz renklerden oluşur ve grinin tonlarını görebilen insanlar sapkınlardır. Bu insanlar yok edilmeli, edilmeleri mümkün olmadığında ise değiştirilmeli, muhafazakar yapıya uygun hale getirilmelidirler. Muhafazakar insan; çocuğunu da muhafazakar yetiştirir, onun dünyadaki tüm olumsuzlukları, tüm negatif durumları, aksi gidebilecek her türlü yaşam olayını bilmesini, dahası başına geleceğine inanmasını ister. O salıncakta hızlı sallanılmamalıdır, çünkü düşmek kaçınılmazdır. O kızla arkadaşlık edilmemelidir, çünkü o tip kızlar seni de aşağı çeker. Muhafazakar insanın çocuğunun olumsuz koşullarda bile tünelin ucundaki ışığın varlığına inanma şansı asla olmaz. Buna inanarak büyütülen çocuk dünyayı negatif görür, dünyadan korkar, kendi gücünün ve kişiliğinin sınırlarını asla zorlamaz. Bu çocuk dünyanın ileri doğru bir adım atabilmesinin önünde durur.

Muhafazakar insan; olasılıkları göremeyen, yaratıcılığı körelmiş insandır. Kıvrak ve elastik değildir, ağır ve temkinli hareket eder. Önündeki fırsatları asla zamanında fark edemez, olduğu yerde sayar durur. Muhafazakar insan merak da etmez, çünkü ona göre zaten herşey yaşanmıştır, bilinmektedir, tarihin tekerrüründen ibarettir.

Ne yazık ki muhafazakarlık bulaşıcıdır, muhafazakar insanlar diğerlerini de sindirme konusunda başarılıdırlar. Sayıları çoğaldıkça güçlenir, onlar gibi düşünmeyen insanları korkutur, sindirir, baskılarlar. Bir süre sonra, muhafazakarlar tarafından yerinde otlamakta olan bir toplum yaratılır ve bu toplum değişimden ve "öteki"lerden o kadar korkar hale getirilir ki; insanları gütmek de, istediğini hiçbir tepki görmeden yaptırmak da kolayca mümkün olur.......

6 Kasım 2012 Salı

Yabancılaşmak

"Bir insanın yakınları arasında kendini yabancı hissetmesine hangi bakışın, hangi sözün, hangi alayın yol açtığını kim bilebilir ki?" der Amin Maalouf, Tanios'un ağzından.

Bir zamanlar çok iyi tanıdığınızı sandığınız bir insanla yıllar sonra yeniden karşılaştığınızda, karşınızda duran yabancının yüz hatlarında size tanıdık gelen birşeyler görmekle birlikte, hiç tanımadığınız çizgileri, mimikleri ve bakışları da görürsünüz. Bu yeni çizgiler size karşınızdaki insanın hiç görmediğiniz bir yönünü gösterirken, aslında ona ne kadar yabancılaştığınızı da fark edersiniz. Gözlerin altında hiç tanımadığınız bir koyuluk vardır mesela, yıllar önce orada olmayan. Ya da çenede belirsiz bir yara izi, çoktan açılmış ve kapanmış bir yaranın belli belirsiz, soluk hayaleti. Dudakların tanıdığınız kıvrımında bir başka - bir farklı yatıklık. Gözlerdeki ışığın tonunda hissedilen ama tanımlanamayan bir değişiklik.

Tüm bunlar size, aslında bir zamanlar tanıdığınızı sandığınız o insanı belki de hiç tanımamış olduğunuzu fısıldar. İçinize bir şüphe düşer ansızın. Artık demin olduğunuz kadar emin değilsinizdir hiçbir şeyden..

Belki de değişen o değil, siz kendinizsiniz? Geçen yıllarda ona yüklediğiniz anlam değişmiş, belki yıllar önce ona o kadar yakın hissetmenize neden olan inanç ve değerleriniz değişmiştir. Kimbilir?

1 Kasım 2012 Perşembe

Serseriyane

Andre Gide "Öyle günler oluyor ki, kendimi uşağım tarafından yatağa bağlatmam gerekirdi diye düşünüyorum" demiş ya, adam haklı. Bazı günler insanın yataktan çıkmaması lazım. Ayrıca insanın bir uşağının olması da yerinde olabilir (ah şu küçük burjuva tutkularım.. ah proletaryanın hakları..) Ne yazık ki, Gide kadar büyük bir yazar olma ve uşaklarca yatağa bağlanma fantazilerimin gerçekleşme şansı, yazın konusundaki yeteneksizliğim ölçüsünde az. O nedenle, çalıştıkça özgürleştiğine inandırılan kitleler misali çalışıyorum.. Okuldaki seminerlerin sunum hazırlıkları, doktora tezinin çatısının oturtulmasını takiben örülmeye başlanan duvarları, yılan hikayesine dönen Alman sürücü ehliyetimin sınavları, iptal edilemeyen sosyal gereklilikler falan derken, bir de çalışıyorum ya bir aydır.. Hamladım. Bertrand Russell'a katılıyorum; aylaklık büyük lüks.

Buna karşın, dün, sanırım muhteşem diye tanımlanabilecek bir gündü. Sürpriz olarak gelmesi de ayrı bir güzel oldu. Sonunda bomboş bir günü, aylak aylak geçirebildim!

"Muhteşem gün" tanımı herkes için farklıdır elbet; ama benim için aşağı yukarı şöyle birşey: Sabah 7.20'de yataktan fırlanır (neden? çünkü bünye sabahları bi başka aktif), yarım litre su ile ilaç niyetine yutulan bir adet kiwinin ardından evden çıkılır, spora gidilir. Salonda bir saat ter döküldükten sonra, fırından sıcacık ekmek ve içi üzümlü minik poğaçalardam alınır ve eve dönülür. Çay konulur, yumurta haşlanırken duş alınır. Duşu takiben; pijamalar geri giyilir, kahvaltılıklar bir tepsi içine konur ve gerisin geri yatağa dönülür. Kahvaltıyla eş zamanlı olarak mailler kontrol edilir, bloglara ve suret sayfasına göz atılır, keyif çayıyla gazeteler karıştırılır. Sonra bilgisayar bir köşeye kaldırılır ve kapkalın bir kitap ele alınır. Gözler kapanana dek okunur, gözler birkaç saat sonra geri açılınca yine okunur, erken kararan sonbahar havası izin verdiği kadar, okunur da okunur. Sonra yataktan kalkılır, süslenilir püslenilir, birşeyler atıştırılır, evden çıkılır ve Parov Stellar konserine gidilir. Çılgınlar gibi 3 saat dans edildikten sonra ayaklara inen kara sularla eve dönülür, yine pijamalar giyilir, yine uyunur uyunur ve uyunur. Evet, bence dün muhteşem bir gündü.

Parov Stellar benim 2008'de Avustralya'da Jus Burgers'de hamburger dişlerken keşfettiğim tınılardan biri. 1920'lerin swing ritmlerini, şimdinin elektronik anlayışıyla harmanlayan bir DJ. Bolca saksafon ve trompet kullanıyor, dolayısıyla hareketli bıcır bıcır bir müzik. Spor yaparken de çalışırken de iyi gidiyor. Canlı dinlemesi de keyifli oldu, tüm salon ve tüm sahne daimi bir dans etme, swing eyleme halindeydik. Müziği merak ederseniz şu linke tıklayabilirsiniz. 1920'lerdeki büyük anne ve babalarımız bizimle gurur duyardı. Ah o altın 1920'ler..

1920'lerin Amerika'sında hayat aşağı yukarı şöyleymiş; 1. Dünya savaşı yeni bitmiş, ekonomik rahatlık hissedilmeye başlanmış. İlk defa kadın hakları konuşuluyor, Jazz Miziği yapılıyor, Avrupa'dan kaçan entellektüel ve sanat camiası kendine bir yer açıyor. Picasso, Dali, Kandinsky, Klee, Miro, Hemingway, Tolstoy, Breton, Huxley, Woolf, Joyce, Shaw, Kafka ve niceleri en üretken dönemlerindeler. Einstein düşünüyor, Edison ile Tesla kavgalı, Freud ve Heisenberg bilimlerin önünü açıyor. Chaplin filmleriyle gülünüyor, Garbo ile aşık olunuyor, Keaton ile maceranın dibine vuruluyor. Bu yıllara Roaring Twenties (kükreyen 20'ler) denmesinin nedeni, özellikle müzik teknolojisi ve medya alanında yaşanan gelişmeler. Mesela Armstrong, Ellington, Bartok hep 20'lerde.. Ayrıca absynth ve kokain 20'lerin sevilen, bolca tüketilen ve bilimadamları tarafından sakinleştirici niyetine önerilen bir keyfi; o zamanlar bağımlılık yarattığı ve zararlı olabileceği bilinmediği için aynen esrar kullanımı gibi tamamen serbest - ki bazı tarihçiler kokaini 1920'lerde yaşanan düşünsel ve sanatsal alanlardaki patlamanın baş mimarı olarak da görürler. Bugün, 1920'lere duyulan özlemin altında yatanlar kısaca bunlar ve ben bu satırları yazarken, Woody Allen'in "Midnight in Paris" filmini yeniden izleyesim geldi.. Ah o altın 20'ler..

Serseriyaneme geri dönecek olursak; dün güzel bir gündü ama her gün bu şekilde yaşama lüksüm yok. Olsaydı da, zaten bir süre sonra bunu bir keyif olarak algılayamazdım heralde.. Almanya'da aylak adam / kadın olmak zor, çünkü hıristiyanlığın protestanlık mezhebinde çalışmak insanı tanrıya yaklaştıran en önemli görev. Tembellikse en baş günah. Dolayısıyla bu diyarlarda çalışmayan insana iyi gözle bakılmıyor, insanın bir işinin, bir uğraşının olması, aylak aylak dolaşmaması bekleniyor. Çocuksan da, yetişkinsen de, yaşlıysan da böyle bu. Herkesin belirli görevleri var ve bu görevler yerine getirilmediğinde ya "akıl hastası" yerine konma riskini ya "günahkar olma" riskini ya da "asalak gibi yaşayan insan" olma riskini aldın demek. Bu toplumda aylaklığa övgü geçerli değil, aylaklık ve aylaklara geçit yok.. Dolayısıyla dostlar, adım aylağa çıkmadan artık yazmayı bırakıp yavaştan ve yantiri bir şekilde okula gidiyorum..