30 Haziran 2016 Perşembe

Çıplak ayakla çime basmadaki huzur

Amerikalıların aksine, Almanlar da bizim gibi eve girişte ayakkabılarını çıkartırlar. Yeni evler genelde yerden ısıtmalıdır ama daha eski evlerde ya da Bavyera geleneklerini koruyan ailelerde aynen bizimki gibi ev terlikleri de vardır hatta. Ama genellikle çorapla, yazın çıplak ayakla da gezilir, aynen bizde olduğu gibi. Sanırım aradaki tek fark "aman kızım taşa basma üşütürsün" diyen Türk analarının eksikliği :)

Ben çocukluğumdan beri taşa mümkünse çıplak ayak basan biriyim. Kafayı saymazsanız üşüttüğüm, yani bu nedenle üsüttügüm, görülmüş şey değildir. Bir tek duş camını ya da adam gibi yıkanmayı akıl edemeyen bazı şuursuzların geride bıraktıkları ıslak banyolardan çok huylanır, onda bile bazen terlik giymek yerine ayaklarımın dış ayasına yamuk yılık basarak, ayak parmaklarımı yukarı kaldırarak tuhaf Hint fakirleri gibi yürür, üşenmez bez alıp yerleri kurularım. Böyle yürürken insan bazen bileğini burkuyor, pek tavsiye etmem ama nedense sanki özellikle de parmaklarım ıslak yüzeye değerse mikrop alacakmışım, hani havuzdan bu şekilde mantar kapacakmışım korkusu da var bilinçsizce.. Huylanırım umuma açık ıslak yerlerden, orda mutlaka giyerim terliğimi yani.

Fakat yüzey ıslak değilse hatta doğanın o yumuşacık koynundaysam, kimse beni tutamaz çıkarır atarım ayakkabıyı terliği. Çıplak ayakla kayalara tırmanmak, dikenli dallı bile olsa çıplak ayakla bahçe sulamak, kumda yürümek, hele hele çimde yürümek şahanedir. Hele ıslak çim, bana ıslak havuz kenarında yaşadıklarımın 180 derece aksi hisler verir ve çok rahatlatır, kendi kendime gülümsetir. Bu hisleri bu günlerde sık sık yaşıyorum ve tüm olumsuz enerjinin üzerimden toprağa akıp gittiğini, rahatlayıp gevşediğimi hissediyorum.

Bizim kız görüntüde benim kopyam olduğu halde, davranış ve alışkanlıklarda hiç bana çekmemiş bu konularda (ve aslında bir çok konuda da). Çimene hem de su ustteki fotodaki annemlerin cennet bahcesindeki mis gibi, yumusacik cimene, çıplak ayak mümkün değil basmıyor, kumdan azami surette huylanıyor, bebekken bile böyle bulaştırarak dökerek yediği olmadı! Catalı bırak bıçakla peçeteyle İngiliz kraliyetinin gözbebeği Charlotte prenses misali yiyor. Pek hos bir durum degil, cunku psikolog olarak kirli bir cocuktan daha cok asiri temiz bir cocuktan korkarim ben.. Dogal degil cunku "temiz kalmayi basaran" bir cocuk.. Ama tuhaf iste, boyleleri de var ve ailenin verdigi egitim ya da davranis kurallari degil, bizzat cocugun icinden gelen, kisiligiyle ozdeslesmis durumlar bunlar.. Aklimin almadigi "cime basmaktan rahatlama ozurlu insan tipi"ni bizzat kendim buyutuyorum, kisacasi :) Tuhaf ki ne tuhaf..

Bu da bana sunu ogretiyor, cocuklarimiz bizden doguyor ama bizim malimiz, bizim gibi olmasini isteyebilecegimiz ya da bizim basaramadigimiz hayallerimizi gerceklestirecek hayat planimiz, projelerimiz degiller.. Onlar bizden farkli, kendi sahislarina ozgu huy ve hayallere sahip bireyler. Bize gore yanlis yolda da olsalar, secimleri bizim deger ve tutumlarimizdan cok farkli da olsa, onlari kabul etmek, onlara destek vermek, olsa olsa deneyimlerimizi aktarip yanlis yollarina isik olmak ama hayat secimlerine mudahale etmemek bizim ebeveynlik gorevimiz. Ne zor is yarabbi!

25 Haziran 2016 Cumartesi

Her gün, sadece o günü yaşamak

Ingilizce'de "Take life one day at a time" diye bir atasozu vardir, asagi yukari "her gun sadece o gunu yasa" anlamina gelir. Son zamanlarda, sanirim birkac aydir, basarabildigimi dusundugum ve begendigim bir oguttur bu.

Biz bazi ekoldeki anksiyete terapistleri de, aslinda anksiyeteyi "gelecege dair duyulan kaygi", depresyonu ise "gecmiste ilan bitene dair duyulan kaygi" olarak tanimlar ve bu sorunlarin temelinde "icinde bulundugumuz su ani yasayamamak" oldugunu one sureriz. Yani danisana ani yasamayi ogretebilirsek, depresyon da anksiyete de kendiliginden gececektir.

Fakat tabii insan dusunen ve zaman mekan mantigi mevhumuna sahip bir canli ve gecmise takilabiliyor, gelecekle ilgili kuruntular yaratabiliyor. Herseyi bosverip ani yakalamak, biraz saf gonulluluk gibi kaliyor en hafif anlamda. Iste bu noktada "ani yakalamak" aslinda, icinde bulundugun anin farkindaligini yaratmak, endise ve pismanliklardan bu sayede kendini yalitmak anlamina geliyor. Bu; mutlu ve doyumlu bir yasam gecirebilmek icin, ogrenilmesi gereken bir yeti.

"Her gun sadece o gunu yasa!" ogretisi de bu noktada onemli. Cunku bazen oyle cok hayat listeleri ve planlanmis isler yaratiyoruz ki, hayat monotonlasiyor, rutine ve basari / basarisizlik listesine donuyor, bu da yasam doyumunu dusuruyor, memnuniyeti azaltiyor, kisiyi ruhsal sorunlara yaklastiriyor. Oysa her gun, o gun icin sadece 3 ulasilabilir madde koymakla baslasak, bu bile bir kardir. Mesela,
1. bu gunun bitiminde cocuklarin bir sekilde doymus, temiz ve guvenli halde yataga gitmelerini saglayacagim
2. bugun ne kadar yogun olursa olsun, 5 dakikami kendime ayiracagim ve bu 5dk boyunca kimsenin isine kosmayacagim, yapmak zorunda oldugum bir seyi degil, zevk aldigim bir seyi yapacagim
3. bugun ne kadar kotu / zor gecerse gecsin, mutlaka bir an olsun guzellik kapimi calmistir. Gun icinde olan guzel bir seyi hatirlayip, bir sure onu dusunecek ve gulumseyecegim.

Bu kadar. Bu sekilde baslanabilir, gerisi hayal gucunuze bagli gelisecektir zaten. Bu egzersizlere basladigimdan ve yasamimi bilincli olarak yavaslatmayi denemeye basladigimdan beri, gunlerimden hem daha cok verim aliyorum (kosturup durnak aslinda insana normalden fazla zaman kaybettiriyor) hem de aslinda gercekten benim icin su hayatta neler onemli, neler vaz gecilebilir ogreniyor, kendimi daha derinden tanimaya basladigimi (ve belki de gunun birinde gercekten sevecegimi bile) hissediyorum. Bu yonde bir kisisel gelisim bana daha samimi, dogal geliyor.

Ve her gun sadece o gunu yasamak.. Gelecege dair plan yaparken secici olmak, hayati planlarla degil, gercek deneyimlerle doldurmak. Bunlar hayati anlamli kiliyor, icini dolduruyor. Bir de yaris ati gibi haldir huldur soluksuzca yasamayi degil, kendini idareli kullanmayi da ogretiyor insana. Ölüme bu kadar takilan entellektuel zihin, aslinda yasama anlam vermeye calisiyor, hepsi bu.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Uyuyan kişiyi izlemekteki huzur

Su an, Almanya'nin 14 derecelik Haziran'inin bir hediyesi olarak yaninda getirdigi burun tikanikligi nedeniyle hafif hafif horlayarak uyuyan kizimi izliyorum. Gunduzleri devamli devinim halinde.. Her dakikasi bir is ugras, kendini kanitlama ve kendini gerceklestirme azmiyle dopdolu. Oysa geceleri, simdi uyurken, hafif hafif nefes alip verirken ne kadar sakin, huzurlu, huzur verici.

Onu izledigimden habersiz..

Uyurken izledigim baska insanlar da oldu. Beni uyurken izleyenler de mutlaka olmustur. Asagi yukari uyuyan bir insan icin bu hisleri duyariz degil mi; huzurlu, sakin bir uzaklik hissi. Kim bilir beyni ona hangi goruntuleri sunuyor, gunun tortusundan secilenler, kimseye acmadigi fantaziler, korkular belki. Bazen dudaklar kipirdar hafifce, belki ruyasinda birine seni seviyorum diye fisildadi, ya da isyerinde patrona kiziyor, istifayi basiyor su an, o tek kas da kalkti bak, olay ciddi belli ki..

Bazense sadece uyurlar. Ritmik nefes alis verisler, arada hafifce ic cekmeler, bir yandan obur yana donmeyle degisen ritm, uyku ahengi..

Odayi ya da hayati paylastigin kisilerin nasil uyudugunu bilirsin. Bazisi yaz kis ince de olsa bir ortunun guvenini ister uzerinde, bazisi ayaklarini sigdiramaz yataga illa ki tasirir uctan yandan, bazisi yastigi bir sevgili gibi kucaklar, bazisi kolunu basinin altina yoldas eder. Bazi uykuya gecis rituellerini ogrenirsin beraber yasadigin insanlarin, oylesine siradan, o kadar da ilginctir.

Ölümü de dusundurur sana bu uykulari gizlice izleme aliskanligi, meslegi geregi binlerce insanin olumune sahit olmus annenin sozu aklina gelir, "kimi uyur gibi huzurlu, kimi acidan kasilmis yuzler" sozu.. Oysa tum kaslarin gevsedigini sanarsin olumle.. Gercekten hissettigim, sanki biri bir salteri indiriyor, o kadar.. Gerisi karanlik bosluk yokluk.. Derin, ruyasiz bir uyku gibi. 19.yy basinda oluleri yasiyormus gibi giydirip poz verdirtip son fotograflarini cekmek cok yayginmis, biliyor muydunuz? Hatta cogu fotograf olulerin fotografidir, yasayanlar fotograf cektirmezdi o donemde deniyor, malum hareketsiz uzun sure beklemek gibi teknik sorunlar da var.. Mesela su yandaki fotodaki tum cocuklarin olu oldugunu soylesem..? 1800'lerde insanlar sandigimiz kadar "naif zarif" falan degilmis, tuhaf zevkleri ve aliskanliklari varmis, gercekten urkutucu..

Ölü bir insani degil ama onun bir tik oncesi ve yakini olabilecek uyuyan bir insani izlemeyi severim; bazen otobus ve ucak yolculuklarinda, bazen o huzurlu sessizlikte kendim uyku tutmazken tanidigim yuzlerde.. Sanirim tuhaf bir huzur buluyorum; icten, rol yapmayan, kendi gibi gorunen, bundan gayri de sansi olmayan bu yuzlerde..

21 Haziran 2016 Salı

Seker yüklemesinin verdigi huzur

Rutin kontrollerim sirasinda sekerde hafif bir yukselme cikinca, seker yukleme testi yaptirmam gerekti. Zira ailede seker pek olmasa da, son zamanlarda sadece salata ve sekerli seyler yiyesim var, ne proteine ne karbonhidrata elim gidiyor. Tuhaf ve pek zevk-u sefa turu bir beslenme sistemi olusturdum, gelsin mis gibi saglik deposu yesillikler, cekilsin üstüne ekmek bulmadan bir dilim pasta, bir canak dondurma, olmadi koca bir kutu harribo derken kilo falan da almandan hosca  ve mutlulukla yuvarlanip gidiyorum. Diyordum da pek oyle degilmis demek ki..

Seker yukleme testi 4 saat suren bir test, o nedenle aldim bir kuple Orhan Pamuk, gittim laboratuvara. Ilk kan testi acken aliniyor, sonra sekerli ozel bir sivi iciyorsun, bir saat, iki saat, uc saat sonra tekrar kan veriyorsun ve sonuclar ayni gunun aksami eline geciyor. 4 saat laboratuvarda oturmak.. Tanrim size ne buyuk sikinti, bana ne buyuk zevk! Uzun zamandir boyle guzel zaman gecirmemistim, ustelik ben igneye bakamam, kan aldirmaktan delice korkarim! Isin sirri, o 4 saatlik senden hic bir sey yapmanin beklenmedigi bosluk ani.. Of ne zavalliyim, bu yalnizlik ve bosluk luksunu elde edebilmek icin anca seker hastasi olma ihtimali mi gerekiyor?!

Yanima bilgisayar alabilirdim, almadim. Telefonla gezinebilirdim, gezinmedim, benden haber bekleyen dostlari dahi arayip laklak etmedim. Ooooyle oturdum bana tahsis edilen koltukta ve okudum, okudum, okudum.. Orhan kurdugu Masumiyet Muzesi'ni gezdirdi bana o dort saatte, kucucuk kitap bitince de azicik saga sola bakindim, insan izleyip onlarin hakkinda hayallere daldim. Bir iki zerzavat dusunce ile aklimin labirentlerinde kayboldugum anlari da sayarsak, valla zaman akti gitti.. Tabii saati geldikce "Ceren hanim sizi soyle alalim" diyen o kibar vampir pardon hemsireyle gulumsesme, melul koyun bakislariyla onu insafa cagirma ve kan alinirken kasilip kalma anlari da yasadim ama 4 saatin toplami 15 dk'si bu sekilde iskenceyle geciversin, geriye kalan anlar coook uzun zamandir yakalayamadigim bir lutuftu..

Bir de ucak yolculuklarini severdim eskiden ayni nedenle; saatlerce otur, kitap oku, film izle, senden beklenen tek bu. Zaruri hayat bosluklari.. Simdi cocukla seyahat ettigim icin oyle bir bosluk da yok tabii, MES: mama entertainment system mode on!

4 saatin sonunda bir de babamla aramizda cok komik bir iletisim problemi kaynakli kaos yasandi. Kendisi hala sucun benim anlayisimda oldugunu dusunuyor, halka acayim bu durumu da siz karar verin.. Babam sagolsun test bitince beni almaya geldi. Bastan sen kredi kartiyla ode ya da ben gelince ben oderim gibi muglak bir odeme plani kararlastirmistik. Nasilsa sonuclari babam alir aksama alirken de oder diye tuccar kafasiyla odemedim ben tabii. Testten sonra ben deli gibi ac, yandaki bufeden bir kasarli tost soylemisim, ayiptir soylemesi su ramazan gunu.. Cebimde buyuk bir para olunca, babamdan bozuk aldim. Babam da o sirada arabayi falan park ediyor, niyeti laboratuvara ugramak ve odemekmis. Yanima geldi ve tam tostcunun bufesinin onunde bana "odemeyi yaptin mi" dedi. E ben de daha elime tostu yeni almisim, 8 ayin gurbetlik hasretiyle ilk isirigi atmisim, "odedim" dedim tostu kastederek. Siz olsaniz ne anlardiniz, testi mi tostu mu?!? :)))

Velhasil babam aksam sonuclari almis, malum doktorlar arasi iliskiler var, onlar da bisey dememisler kizim odedi diyince, duzeltmemisler, bir de ustune babam laboratuvarda oturmus arkadasiyla 1-2 saat de sohbet etmis, kakara kikiri sonrasi da eyvallah diyip cikmis. Evde isin asli ortaya cikti; e kizim odedim dedin diyor, e ben tostu odedim ya diyorum, babam kiziyor.. "Eyvah cok ayip oldu, eyvah" diye diye adamin tansiyonu firladi, geceyi zor etti, sabah erkenden gitti odedi benim laboratuvara taktigim borcu. Bizden onceki kusak cok enteresan yahu, bu isleri baya onur meselesi yapiyorlar. Biri ben odiycem der oteki valla almam abi der, bilirsiniz, allllllaaaaaskina, olumu ye falan.. Teatral durumlar. Halbuki durust insanlariz yani, cebe para attigimiz duyulmus gorulmus is degil ama olasiligindan bile korkuyoruz iste.. Boyle durust bir ailede yetistigim icin cok sansliyim. Lakin iletisim sorunu almis basini yurumus, o ayri :)

Bu arada Bursa Ugur Laboratuvari ve ekibi hakikaten cok cok iyi, hem islerinde titizler, hem de o hemsirenin eli ne kadar hafifti oyle ya! Valla mubalaga etmiyorum, hele 3. seferde ignenin girisini dahi hissetmedim, hic boyle olmamisti! Cok tavsiye ederim!

17 Haziran 2016 Cuma

Uzak mesafe ilişkileri

Şu an Türkiye'de annemle babamın evindeyim. Bugün 3 haftalık tatilimizin ilk günü ve bu güzel güne, her zamanki gibi, erkenden uyandım. Sabahın 7'sinde, şairin değimiyle "gün halka açılmadan" o huzur dolu, meşeliğe özgü kuşların sesleriyle dolu, Mudanya'dan balkonumuza dek gelen denizin geceye özgü hafif esintisinin ve bahçedeki çeşitli bitki ve meyvelerin kokusunun keyfini çıkartıyorum. Hiçbir kamera insan gözünün mükemmelliğini yakalayamadığı için, az çok su yandaki şipşak çektiğim "anın fotosu"nu sunabilirim ancak.. Ama yaşamı beş duyu ile yaşamak çok daha farklı.. Duyularımızın çalışıyor olması ve onlardan gelen iletileri anlamlandırıyor, keyifli anılara dönüştürebiliyor olmamız gerçekten çok büyük bir ayrıcalık.

Eşim taşınmanın son demlerini tek başına halledeceği için, bizimle değil. Ve kızım da anane, dedesiyle sabah sevişgenliği içinde. Tamamen kendimle başbaşa ve mutluyum. Bu saatte bu güzel bahçe manzarası eşliğinde beni düşündüren konu, uzak mesafe ilişkileri. Biliyorsunuz biz eşimle tam 13 sene önce, seyahat ederken tanıştık. Tanışma hikayemizi yakınlarımız iyi bilir, burada hiç değindim mi bilmiyorum; biz bir Türk bir Alman, İsrail'de bir hostelin cinsiyet ayrımı yapmayan modern duş ve banyo odasında tanıştık :) Tamam kulağa çok kırmızı noktalı geliyor ama durun açıklayabilirim. Ben düğmesini kazara açık unuttuğum duşta eşimi aynen romantik komedilerdeki tanışma sahnelerine uygun olacak şekilde bir güzel ıslattım (tek düğme ile duş fonksiyonu kapanıp lavabo fonksiyonu açılıyordu, duşu kullanan bir önceki kişi düğmeye basmayı unutursa, ardından gelen kişi elini yıkamak yerine baştan aşağı ıslanıyordu). Sonra da bana "biri açık unutmuş, halime bak" diye yakınınca "o biri benim" diye itiraf ettim suçumu. Dürüstlük kazanıyor dostlar ;)

Bu sahneden tam 7 sene ve yüz küsür uçak yolculuğu, kavuşma-ayrılma, 4 ülkede ayrı yaşam, 2 sene Avustralya'da beraber yaşama deneyimi sonrasında, Fiji'de kumsalda çıplak ayaklarla evlendik. Mutlu son.

Mu dersiniz..? Arada yaşananlar gerçekten film olabilecek nitelikte ve çevremde çok fazla uzun mesafe ilişkisine "yenilen" dost olduğu için, biraz ahkam keseyim istedim. Çünkü gerçekler filmlerdeki gibi romantik değil. Öncelikle tatil aşkı olarak kalmaması için her iki tarafın da çok emek vermesi, baya bir masrafa girmesi, yolculuğu göze alması gerekiyor. Uzun mesafe ilişkileri öyle bir şey ki, beraberken sanki hiç ayrılmamış gibisin ama ayrıyken sen kendi hayatına o kendi hayatına döndüğünde de ortada ilişki hiç yok gibi.. Deli gibi özlemek 2-3 gün sürse de, sonrasında hayat normalleşiyor ve birden kendini "onsuz" hayatta onu hiç tanımamış, özlememiş gibi hissetmeye başlıyorsun. Bu aslında insan beyninin, akıl sağlığını ve duygularını bir nevi koruma mekanizması. Tüm vücudun kalbin kırılmasın diye olayı sana yabancılaştırıyor.

Fakat bu çok tehlikeli bir durum çünkü bu deneyimler arttıkça, görüşmeler seyrekleştikçe, aslında normal olanın onu görmemek olduğunu kabul ediyorsun ve uzak mesafe ilişkisinin sonu da geliyor.

Ne yapılabilir? Tabii ki sık görüşmek, fırsat yaratmak ve normal bir ilişkiden daha fazla efor gerektiğini kabul edip ona göre davranmak. Bir de birlikte olduğunda geçen "süper zaman"ı birlikte değilken de bir şekilde muhafaza etmek, yani her gün gün içinde ufak tefek de olsa bir şekilde "birlikte" kalmak.

İlişki bizdeki gibi yıllara sarktığı zaman, beraber uzun zamanlar geçirebilmek yani haftasonu ilişkisi değil de mesela 2 ay devamlı görüşebilme olasılığı fırsatı mutlaka çıkıyor, onları iyi değerlendirmek lazım. Mesela biz ikimiz de öğrenciyken her sene mutlaka 1-2 ay tatilimizi beraber geçirdik ama öğrencilik bitip de iş hayatı başlayınca işler zorlaştı. Sonunda mutlaka ilişkinin dayandığı nokta, ikinizden biri bir şekilde kurduğu hayatından feragat etmek ve diğerinin hayatına eklenmek zorunda kalacak, bunu kabul etmek lazım. Biz bu noktada aynı anda yeni bir ülkede "beraber başlamak" yolunu seçtik ve çok da iyi yaptık; hem beraber yaşamak, yeni bir yaşam kurmak hem de ilişkiyi gerçekten oturtmak adına, bir kişinin değil iki kişinin birden alıştığı ortamı değiştirip, "beraber yeniden başlaması" hem ilişkiye "eşitlikçi" bir hava veriyor, hem de biriniz kendini yeni bir ortamda yapayalnız hissetmemiş, bunu beraber destek olarak yapmış oluyorsunuz. Kesinlikle öneririm.

Ve evlilik.. İşte o en zor aşama oldu bizde çünkü çok mobildik, en fazla 2 sene kalıp ülke değiştiriyorduk ve evlilikten sonra benim dilini bilmediğim, tarihten medyadan pek de sempatik bulmadığım Almanya'ya taşınmak gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Ama verdiğim en doğru kararmış, Münih evim oldu, burada ailemi kurdum, sosyal çevremi kurdum, işimi aşımı buldum. Gezgin ruhum bir liman buldu yani. Evlilikte heyecanı kaybetmemek adına her sene 2 yeni ülke görme sözü verdik birbirimize ve uyguluyoruz. Bunu da öneririm, ya da çift olarak paylaştığınız bir başka hobiyi / heyecanı mutlaka evlilik sonrasında, çocuklar sonrasında da korumayı.. O zaman insanın içindeki o yaşam heyecanı bitmiyor çünkü..

Uzak mesafe ilişkileri kolay diyenin alnını karışlarım, çok zor. Ama çok da güzel; çünkü sizden çok daha farklı bir ortamdan gelen biriyle ortak bir noktada buluşmak, teğet geçmeyecek denli değerli bir ilişkiyi beraber kurmak ve büyütmek, zorluklarla beraber savaşmak ve birlikte olabildiğiniz zamanların kıymetini gerçekten bilmek.. Sıradan bir ilişkiye yeğlerim ve eğer karşınızdaki kişinin sizi mutlu edeceğini düşünüyorsanız, onu yaşamınızda tutmak için herşeyi yapmanızı, emek vermenizi tavsiye ederim. Çünkü gerçek aşk insanın başına çok nadir gelen ve aslında yaşama o hep aradığımız anlamı veren tek şeydir..

14 Haziran 2016 Salı

İlk çiçekler taşındı

Yeni evimiz tam 1 aylık taşınma sürecinden sonra hala bomboş, çünkü herşey koli koli pense. Ama, yangından mal kaçırır gibi, ilk olarak bomboş cam önlerine rengarenk orkidelerimi koydum. Bomboş evde kısık seslerimiz bile yankı yapıyor ama orkideler bu sessizliği kırdı, gözlere bir tatlılık, gülümseme getirdi. Artık sadece kolileri götürüp yığmak için değil, çiçeklerimi sulamak için de gidiyorum yeni evime..

Taşınmak, ölümden sonra en sıkıntılı yaşam olayı der bizim anksiyete araştırmaları. Biz pek zorlanmadık ama eski evin içinde yaşarken tam da taşınamadık, çünkü yıllardır minimalist ve sade bir yaşam sürüyoruz ve evimizde süstür böcektir fazla "döküntü" tabir edilen eşya yok. Eşyalarımızın çoğu günlük kullanımda, dolayısıyla hiç birini taşıyamıyoruz. E zaten kızımın odası ve tüm eşyaları onu tedirgin etmemek için "son dakika"yı bekliyor.. Dolap içlerini, beni çok korkutan kitaplığımı ve 3'er kaşık çatak bıçak tabak bardak kalacak şekliyle mutfağın çoğunu (hala süregelen pişirme işlemleri nedeniyle asıl ağır tencereler tavalar duruyor tabii) taşıdık ama yine bıraktıklarımızla öğrenci evinden bir gıdım daha rahat bir ev hali sürdürebiliyoruz. Demek ki insanın aslında ne az eşyaya ihtiyacı oluyormuş!

Yıllardır aradığım menekşeyi de buldum sonunda! Bu diyarlarda menekşe bulmak ne zor oldu bir bilseniz. Bu çiçekte bana ananemi hatırlatan şey; onun annemin getirdiği çiçeği annemin adıyla sevip, çiçekten başka saksılara ekim yapıp onları da benim adımla ve diğer torunlarının adıyla sevmesi.. Tabii ananem daha önce de bahsetmiştim sanırım, çiçeği sever ama hiç çiçek bakamazdı. Yani ekimi yapan İngilizce'de "yeşil parmak sahibi" tabir edilen, çiçekten çok iyi anlayan ve yıllar boyu da ananemi bir çekirge edasıyla yetiştirmeye çalışan, ananeme tatile giderken çiçekler verip, ananemin onları haftasına kuruttuğu ve komşu dönmeden aynısından alıp çiçekleri ona geri verdiği ve "komşum bak ne güzel bakmışsın"a muzipçe gülümsediği komşusuydu. Bazı insanlar çiçekleri coşturuyor, bazısı ise 7 çocuk büyütse de bir çiçeği büyütemiyor işte.. Sevgiden öte birşeyler var sanırım işin içinde :)

Neyse; kısacası orkideler ve cam güzelleri taşındı. Bu hafta son koliler de gidiyor ve önümüzdeki haftasonu tüm büyük eşyalar kargo şirketi tarafından taşınacak, geriye kalan yeşil yapraklı bitkiler (ki sağolsunlar şu an evi amazon ormanına çevirmiş vaziyetteler, biraz seçici davranıp hepsini taşımasam iyi olacak ama kıyamıyorum, kıyamadığım için kesemediğim bonzai de resmen salatalık sırığı oldu!) ve ta taaam, 2 hafta sonra cümbür cemaat yeni evimizdeyiz.

Fakat şunu fark ettim; ne kadar minimalist ve sadeyim de desem, evden baya bir "çöp eşya" çıktı, çoğu Almanlar tam bir geri dönüşüm fanatiği olduğu için geri dönüşümü boyladı, bazısı yeni ama kullanılmayan eşyalar olduğu için sağa sola verdim, bazısını yeni eve sığdıramadık (yeni ev büyük değil aslında sadece 1 oda daha fazla, kıymetini anca kaybedince anladığım mutfak balkonu yok (ama kocaman camı var hem de tezgah önünde, en sevdiğim) ve balkonu ince uzun olunca masa takımı da sığmadı) ve evimize yeni taşınacak arkadaşlarımıza hibe ettik. Demek ki, hala "sade yaşam"dan öğrenmem gereken çok şey var..

10 Haziran 2016 Cuma

Yaz okumaları üzerine

Benim için; en azından çocukluğum, gençliğim ve genç yetişkinliğimin büyük bir kısmında; yaz mevsimi demek, deniz ve kitap demekti. Okullar kapanıp da 3 aylığına ananemin yazlığına "göçme"mevsimim geldiğinde, kitap dolu bavullar hazırlayışım, sonra onları o deniz gören yatağımın başucundaki mermer pervaza sıralayışım, kitapların arasından görülen o masmavilik.. Yavaş yavaş yazın olgunlaşmasıyla gelen cırcır böcekleri, incir ve üzüm ağaçlarının baygın kokuları, uzayıp giden ve insana hiç bitmeyecekmiş hissi veren Ağustos öğleden sonraları.. Yaz bu demekti, ne şanslıymışım..

Bir yaz mesela Red Kit çizgi romanları ve bahçede çadır kurmakla, yemeklerimi (en severek de Ege'nin bahçelerinden toplanmışzeytinlerin yağında mis gibi pişirilmiş, buz gibi servis edilen yeşil fasülye, yanında çoban salatası ve taş gibi yoğurt yerdim o sene) bile o çadırda yemekle geçti.. Bir başka yazı ise, Agatha Christie'lere dalmış, tüm seriyi okumuş, gecenin puslu karanlığında yatağımdan sadece başımı kaldırarak denize bakarak, dalgaları dinleyerek, anca ergenlik öncesine mahsus o sakin ve meraklı dönemde insana hasıl olan o dingin hayallerle dolu yani Herkül gibi bir dedektif olduğumu ve o Ege kasabasının sakladığı tüm gizemleri çözdüğümü hayal ederek geçirmiştim. Bir başka yaz - o yaz ne çok yağmur yağmıştı - Rus klasiklerini keşfetmiş, Dostoyevski mi Tolstoy'mu ikilemine hiç bulaşmadan hepsini yalayıp yutmuş, sonra yıllarca döne döne okuduğum aynı kitaplarda daha derin başka bir şeyler olduğunu keşfedip durmuştum.

Yaz demek, masmavi bir denizde yüzerken aklının hala o romanda olması demekti. İyi bir romanın içinde yaşamak ve bittiğinde sanki yaz sonu anca bir sonraki yaza kavuşacağın yakın bir dosta veda ediyormuşsun gibi bir düğüm hissetmek demekti..

Her yaz kulelerce kitap okurdum, çoğu zaman öyle ayrı bir dünyada yaşardım ki, adımı defalarca seslendiklerini bile duymaz, bazen "yeter artık gözlerine yazık"ı duymadan elimden kitabı bırakmaz, çevremde olan bitenin ayırdına varamazdım. Bu bana normal gelirdi, oysa ne büyük lüksmüş..

Artık senede 10-12 kitap anca okuyabiliyorum, Bunun nedeni "yaz tatili"nin kısalması ve kitaplarıma eşlik eden en önemli unsur olan denizsizlik mi, yoksa benim yetişkin dünyasının sorumlulukları içinde asla kendimle baş başa kalamamam mı, yoksa şu an sadece bahane üretiyor olmam mı, emin değilim.. Her neyse; bu yaz kısacık da olsa, denizsiz de olsa, kendimle baş başa, kitaba gömülü birkaç güncük olsun yaşamak istiyorum..

1 Haziran 2016 Çarşamba

Hoşçakal çatıdaki kuş

Yıllardır salonumun penceresinden bakıştığım bir kuşum var. Tesadüf olamaz, bu kuş yıllardır günün aynı saatinde aynı çatının aynı noktasına gelip beni izliyor. Ben de onu izliyorum. Karşılıklı bakışıyoruz, hayvanat bahçesi denen hapishanelerdeki tutsak gorillerin, onları cam ya da barlar arkasından izleyen insanlara boş gözlerle bakışları gibi..

Bazen boş bulunup, oturduğum koltuktan kafamı kaldırıp çatıya bir göz atıyorum, kuşum oradaysa içimi bir huzur kaplıyor. Nedensiz. Kuşum yoksa, nerede olabileceğini düşünmek, hava güzelse huzur veriyor. Yağmur ya da karlı havalarda gözüm daha sık takılıyor karşı çatının o uç noktasına.

Karşı evdekiler bu kuştan habersiz yaşayıp gidiyorlar çünkü kimse kendi çatısını göremez. Belki onların da bizim çatıya gelen kuşla bir samimiyetleri var, ben de bundan habersizim. Bu düşünce beni gülümsetiyor. Aynen bazen kendi karakterimize ait kusurları göremeyişimiz gibi..

Bu evden ayrılmamıza sadece 15 gün kaldı. Kuşum taşınma hazırlıklarını ne kadar görebiliyor, ne kadar anlam yükleyebiliyor bilmiyorum. Belki karşı çatıda olmadığı zamanlar izlediği başka hayatlardan biliyordur. Belki de günü birinde evi boş boş görecek, o da benim onu merak ettiğim gibi, benim yokluğumu merak edecek. Belki benim yerime, benim koltuğumun yerine koyduğu bir başka koltuğa oturacak bir başka kadını görecek, onu benden daha merakla izleyecek. Ya da çok uzağa gitmiyoruz ya, belki bir gün tesadüf eseri birbirimizi buluvereceğiz bir başka pencereye bakan bir başka çatıda.. Neden olmasın?