28 Ocak 2015 Çarşamba

Kış işleri

Karlar altındayız, iki gündür bu diyarlara da kış geldi sonunda. Aslında Münih'e kış erken gelir geç gider, etraf Aralık başından Mart sonuna dek karlı olur hatta 21 Nisan'da bile lapa lapa kar yağdığını gördüm burada geçirdiğim 3 kışta! Yani kış burada şu yandaki fotodaki yüz ifademdeki gibi "bıktırır" ama bu sene gecikti. Hem gecikti hem de bir tuhaf geldi, dün resmen lapa lapa kar yağarken bir yandan da şimşekler çakıyordu! Ben şimşekli fırtına ancak baharlarda olur diye biliyordum, kışın şimşekli kar hiç görmemiştim, şaşırdım! Bahar ve yaz insanı olduğum için, umarım tuhaf ve de geç geldiği gibi, erken de gider diyorum. Kahrolsun kış mevsimi (burada su ve orman sıkıntısı da olmadığı için, hatta insanlar gereksiz su kullanımından azami derecede kaçındığı için "lütfen arada musluklarınızı açık bırakın, suyu uzun uzun akıtın, borularda kireç birikiyor" diyen bir belediyemiz bile olduğu için (! evet), doğa hassasiyetine takılmadan doya doya sövebiliyoruz kışa). Nefret ediyorum senden kış..

Her kış olduğu gibi bu kış da benim kıştan ne kadar nefret ettiğim eşimin dalga konusu oluyor, her sefer "ne kadar nefret ediyorsun aşkım, allaşkına bi daha söyle, tam duyamadım" dese de, o da benim kadar, hepimiz kadar baharı bekliyor, biliyorum.. Tamam yazı sevmemenizi anlayabilirim ama bahar, ah bahar.. Ah!

Kışı akıl sağlığımı kaybetmeden geçirebilmenin tek yolu; mandalina, battaniyeyi burnuma kadar çekip koltuğa gömülme hali ve sıcacık meyve / bitki çayları. Bu yandaki battaniye anneciğimin el işi göz nuru, 40+ senelik doktorluk mesleğine hoşçakal demesinin şerefine ördüğü "ustalık dönemi" eseri. Rengarenk cıvıl cıvıl, kışın eve yazı getirdi. Aslında annem bu battaniyeyi de (diğer herşey gibi) Maya'ya örmüştü ama biz eşimle sahiplendik hatta akşamları "sen almasana ben alıcam üstüme", "çekiştirmesene ayağımın başparmağı dışarda kaldı", "ya uyuyosun yatağına gitsene, battaniyeyle ben burda keyf yapıcam" türü kavgalar bile yaşıyoruz battaniye üzerinde. Lakin biraz samimi olmak icab ettiğinde ikimizi de gayet iyi sarmalıyor, sanırım amaç da bu aslında.

Renklerine bayılıyorum, annem nerden bulmuş bu kadar canlı ve birbiriyle uyumlu tonları bilmem. Hani kadıncaaz anane oldu, emekli oldu ama klasik "ören nine"ye bağlamadı valla böyle postmodern takılıyor, sağolsun, dolayısıyla bu renklerin modası da geçmez, tornunun "çeyzine" de konur bence.

Bir de bardağıma şu yandaki gibi bişey mi örse ayol? Ama yok, o zaman işte kadıncağız emeklilikte sıyırdı, kendini örgüye ahşap boyamaya adadı deriz. Bu kadar aktif bir insan yün yumakları arasında yitip gitmesin, onun daha hoş "aktif yaşlanma" projeleri var sanırım - bir önceki posttaki tamari topları da değil, ı-ıh, daha aktif projeler lazım üretken, sosyal ve gezgiç anneciğime benim ;)

Velhasıl, yine de, yeter artık kış bitsin, bahar görünsün ucundan. Temennim budur.

25 Ocak 2015 Pazar

Temari topları

Bu yanda, 88 yaşında bir nine tarafından yapılmış bir örneğini gördüğünüz sanat eseri toplara, Temari Topları deniyor ve aslında Çin menşeyli olup 7.yy'da Japonlar tarafından geliştirilmiş muhteşem bir ipek iplikten örgü sanatı. Japonca'da "el topu" anlamına gelen Temari'ler gerçekten de handball oyunu için kullanılıyormuş.

Aynı zamanda çocuklara yeni yıl hediyesi olarak verilir ve içine de çocuğa özel iyi niyet notları ya da ufak ziller, çeşitli sesli nesneler de konurmuş. Bence muhteşem bir hediye, hem verilen çocuk için, hem de yapan kişi için. Ayrıca bu toplar dostluğu ve karşılıklı güveni de simgelermiş ve renkler ne kadar canlı olursa, verilen kişinin yaşamı o denli canlı ve güzel geçsin anlamına gelirmiş.

Bana bu topları hediye edebilse biri, dünyaları hediye etmiş gibi olurdu.. El işi göz nuru, emek ve özen var bu işte. Muhteşem bir hediye bence. Hem de yapan için de, bu kadar komplike örgüleri yapmak ciddi düzeyde beyin gücü ister ve bu da ilerleyen yaşlarda gri hücrelerimizin azalmasını önleyerek bizi Alzheimer gibi hastalıklara karşı korur diye düşünüyorum.

Yani, uzun lafın kısası; Temari topları yapmak isterseniz şurada ve şurada iki farklı açıklama bulabilirsiniz.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Nazar

Bizim kültürümüzde yetişip de nazara inanmayanımız var mı? Mümkün mü bu? Kültürümüzde başımıza gelen tüm talihsizlikleri, hatta kendi suçumuz olanlarını bile "nazar"la açıklayabilme azmi bu kadar derinken?

Birbirimize iltifat etmeyiz; yakınımızsa nazar değer, yakınımız değilse yanlış anlar. En çok annenin nazarı değermiş deriz, bebeğimize bile sevgimizi gösteremeyiz. Hasta olur, zaten nazar değmiştir. Koca bir medikal dünyayı tek bir kelimeyle silip atarız, aman çocuğu her yere götürme nazar değmesin. Aman bu fotoğrafı kimseye gösterme, nazar değer. Aman şunu yapabiliyor deme, nazara gelir. Hele bir de sosyal medya nazarı var ki aman aman. Geçenlerde bir blog yazarı anne "şu FB'a beğen butonunun tam yanına bir de maşallah butonu koysalar da hepimiz kurtulsak!" diye haklı bir serzenişte bulunmuştu. Gülmeyin! Valla bu butonu FB'a proje niyetine sunun, kabul etsinler, tıklama üzerinden size sadece 1 cent ödesinler, paraya para demezsiniz bak (nice geçmiş zihni sinir projemi uygulamaya koyan köşeyi döndü, valla bak).

İşin garibi nazar Kuran'da da geçiyor ve nazara karşı ayetler falan var. Dini açıdan bakmazsanız yine enerji boyutları ve enerjinin bir noktada odaklanmasının getirdiği problemler diye de bakabilirsiniz. Üstelik sadece bizde değil, mesela Batı ve Kuzey Avrupa'da da nazara inanırlar hatta bizdeki "aman mavi gözün nazarı çok olur" lafı orda "aman kahverengi gözlünün nazarı çok değer" olarak uygulanır. Tahtaya üç olmasa da iki kez vurmalar ve "toi toi" demeler yaşadığım Bavyera kültüründe çok yaygın mesela.. Farkı yok (kıçını kaşıyana, dilini ısırana pek rastlamadım henüz).

Kişisel inancıma göre, nazar var ve ne yazık ki sen buna inandıkça da artıyor. Mesela benim çok sevdiğim iki arkadaşımın çok nazarı değer, defalarca deneme ve ağzımın yanmasıyla sabittir. Üstelik bu iki insan da dünyanın en iyi niyetli, en kıskanç olmayan insanları. Yani nazarın sadece kötüden kaynaklandığına inanmıyorum. Ve fakat ben bu insanlara "aman çok nazarı değer" dedikçe bunların daha da beter nazarı değmeye, adam gibi iki cümle konuşamaz olmaya başladık. En sonunda baktım olmayacak, ananemin anlattığı "işi şap dolu küfe taşıyan deve" hikayesine de güvenip, boynuma koca bir şap taktım, yanına da cam bir mavi boncuk. Ben inanıyorum ve güveniyorum ya, onlar da bu güçle koruyorlar beni. Arada banyo yapıyorum şapla, eritiyorum, yerine yenisini koyuyorum ama akılsız ve mutluyum evet. Ananemin başımızdan tuz çevirerek ve bitince o tuzu ocakta ateşin üzerine atarak okuduğu bazı nazar duaları ile bazı insanların belli aralıklarla kurşun döktürme alışkanlığı da nazara karşı alınan diğer önlemler sanırım. Aslında pagan kültürlerde de bu negatif enerjiyi sağaltma yolu olarak tütsüler yakılıp, rengarenk boyalar sürülüp, kötü ruhları korkutacak tepinmeli danslar edilir tabii, tımarhaneden önce son çıkış olarak onu da deneyebilirsiniz.

Nazara inanmamak, direkt fiziki, olmadı felsefi açıklamalar bulmak aslında en iyisi ama güçlü bir boşvermişlik iradesi ve genel anlamda pozitif bir yaşam inancı gerektiriyor. O da bende yok. Elemtere fiş kem gözlere şiş diyerek yazımı neticelendiriyorum.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Gözünü seveyim Karma!

Karmaya inanınız. Pişman olmayacaksınız.

Eşim beni çok saf buluyormuş! Aslında saf değilimdir ama eşyalarımı paylaşma konusunda, tek çocuk olmama rağmen geniş gönüllü olduğumu söyleyebiliriz (kitaplarım dışında, onları vermemmmm, kıymetlilerim onlar benim), en azından eşimle karşılaştırılınca.. O biraz düşkündür eşyasına hatta sırf benden kaçırmak için bodrumda kendine "man cave" dediğimiz bir zula yaptı, benim atmak ya da vermek istediğim "şey"lerini oraya kaçırıyor. Benim dalga geçtiğim "savaş çıkarsa 3 hafta yaşamamıza yarayacak su ve yemek stoğu" da orada ve hatta evin salonunda duran, kimsenin oturmadığı, açılınca tek kişilik yatak da olan bir kanepeyi de yakında oraya taşıyıp, tüm bu yeme içme yatma yuvarlanma ve yine kutulara kaldırılmış legolarla deli gibi oynayıp yaşayıp gitme hayalleri falan var adamın! Neyse hikaye "koca utandırma" değil, severim kendisini bilirsiniz. Lakin anladınız aramızdaki "biriktirme" ve "salla gitsin" anlayışlarının çatışmasından doğan gerilimi..

Ben kullanmadığım eşyalarımı genellikle sağa sola veririm, eşimse bodruma koyar ve yıllardır aynı hikayeyi anlatır: "ben bunları ebay'de satıcam, çok para eder bunlar". Çok para dediği de valla ederinin %50'si değil. Benim bakış açıma göre, para edeceğine, başkasını mutlu etsin, daha iyi.

Dün yine böyle bir "şey"imizi ihtiyaç sahibi birine verdim gitti. Eşim de bana "aaaa ama ona ben 90 euro verdim, ebay'de en az 45 euro ederdi" diye kızdı. Evet ekmek aslanın ağzında, kolay kazanılmıyor ve de benim bu şey'i veriverdiğim aile bizden gani gani zengin bir aile ama olsun. Önemli olan niyet bence.. Yine de biraz üzüldüm, hakikaten saf mıyım, insanlar bu anlamda beni kullanıyorlar mı diye. Sabaha cevabı hazırdı!

Sabah bir email arkadaştan, 3 saatlik bir çeviri işi varmış, anadili Türkçe olan birini arıyorlarmış, saat başına 50 euro veriyorlarmış! Hiç yoktan böyle bir şey şimdi.. 90 Euro gitti 150 Euro geldi, bu da karma değildir de nedir siz söyleyin bana..

14 Ocak 2015 Çarşamba

Olmayan şeyler ülkesi

Boş bulduğum her an hayal kuranlardanım. Büyüdüm ama bu huyum değişmedi (çok şükür). Bazen uyku öncesinde mesela, öyle bir hayal kurgulamış olurum ki, olayı neticelendirene dek uykum kaçar, heyecanlanırım, kalbim çarpar, sanki o hayalimi yaşarım başımı yastığa gömüp. Ama nasıl hayaller bunlar.. Herkesin hayalleri vardır, olmaması mümkün mü? Kimi çooook parası, arabası, evleri olsun ister, kimi ise benim gibi sihirli bir gücü olsun ya da daha çok ve daha bilinmez ülkelere seyahat edebilsin, "olmayan şeyler ülkesi"ni keşfetsin ister.

Ben mesela gizli bir gücüm olsa, uçmak isterim (bir araştırma yapılmış, uçmak mı görünmez olmak mı istersiniz diye sorulmuş, insanların %80'i görünmezlik demiş, yaşasın farklı düşünebilmek!). Geçenlerde Ayşe rüyalarında uçtuğundan bahsettiğinde benim de çocukken "uçabildiğim" gelmişti aklıma. Evet uçardım ben (belki de her çocuk gibi). Çok net hatırlıyorum evimizin odalarında biraz kas gücü biraz yükseğe hoplamalarla baya baya tavana yakın yerlerde uçtuğumu ve bunu kimseye söylemek istemediğimi ve aynen tahmin ettiğim gibi, birine söylediğimde de bir daha asla uçamadığımı çok iyi hatırlıyorum.. (keşke rüyalarla gerçekleri ayırma yaşı daha geç olsaymış, birazcık daha o güzel, maceralarla dolu çocukluk rüyalarını görebilseymişiz).

Rüyalarımda gittiğim bir "olmayan şeyler ülkesi" var benim.. Burada anlatırsam ondan da olacağıma inandığım için anlatmayacağım ama, sadece bir minicik ayrıntı vereyim, yukarıdaki gibi berrak ve masmavi bir derecik akıyor içinden. Bu fotoyu gördüğümde de "işte böyle bir şey benim olmayan şeyler ülkem!" dedim. Ama sadece dere değil, sanki rüyalarımda bir civilization oyunu oynarmışım gibi ülkem devamlı büyüyor, beynimin içinde kuruluyor, genişliyor. Devam eden bir rüya olduğu için, mesela 1 hafta sonra kaldığım yerden ülkemi gezmeye ve yeni yerlerini (hatta hiç yüzünü görmediğim insanlarını) keşfetmeye devam edebiliyorum. Bu da benim beynimin kendini dinlendirme yolu belki de..

Hayallerim maddi değil manevi şeyler üzerine kurulu olduğu için, gerçekleşmesi genellikle zor ama bir kaç hayalim gerçek oldu şu yaşıma dek. İlki çocukken çok ama çok istediğim köpeğimin aynen hayallerimdeki gibi, hatta sırtındaki beneklere dek aynı (hıdırellezde de çizip bugüne dek sakladığım için söyleyebiliyorum bunu) olması, diğeri de bir sürü ülkeye gitme, çok farklı insan ve yerleri görme hayalimdi. Bunlar gerçek oldu ve ilki bana "güzel şeyler hep kısa sürer"i (14 sene öyle hızlı geçermiş ki) öğretirken, ikincisinin devamı için hala çalışıp didiniyorum. Evlenirken de eşime koştuğum tek şart buydu; her sene iki yeni yer görelim (ülke olsa en iyisi ama aşk ve hayat koşulları adına yelpazeyi geniş tutalım, yeni bir şehir de olabilir). Sağolsun bu seneye dek bu dileğimi hem de ülke bazında hep yerine getirdi.. Bu anlamda hayallerimdeki adamla evlendim de diyebiliriz. Zaten mutluluk çok şeye sahip olmak değil, hayallerini paylaşabildiğin bir insana sahip olmak değil mi?

Hayal kurmak güzeldir. Umutlar ve hayaller olmasa, herkesin paraya ve mallara odaklandığı materyalist (ya da genel anlamda yetişkin) bir dünya çekilmez bence..

12 Ocak 2015 Pazartesi

Akıllı telefonun aptal sahibesi

Teknolojinin girdiği her bir santimetre karede yaşayan insanların birbiriyle teknolojinin yardımıyla iletiştiği bu son yıllarda, dünya üzerinde akıllı telefon kullanmayan bir ben kalmışım sanki, 2015'te ben de bu furyaya yenik düştüm ve eşimin eski telefonunu kullanmaya başladım. Lakin bu akıma son kapılan bir garip cerenmus olarak, halimden pek memnun olmadığımı söylemek, tarihin tozlu e-sayfalarına bir dipnot düşmek isterim..

Akıllı telefonlardan daha aptal bir ırkız biz.

S. Zweig'in Yapay Zeka üzerine çok güzel yazıları var, bilirsiniz. Yapay zekanın tehlikeli bir buluş olduğunu söyler o, insanlığın sonunu hazırlayan bir buluş. Ona göre insan beyni fiziksel ve sosyal anlamda, yapay zekanın hızına asla yetişemez, asla yapay zeka kadar hızlı öğrenemez ve adapte olamaz. Dolayısıyla, yapay zeka eninde sonunda bizi yenecektir. Burada da okuyabilirsiniz, tam da bu nedenle mesela yapay zekaya karşı satrançta kazanabilmek artık insan ırkı için mümkün değil.. Ama defalarca uyarıldığı halde hala elini mumun titrek alevine doğru uzatan bir çocuk gibiyiz, merak ediyoruz onu.. Akıllı telefonlar da mumun alevi gibi büyülü bizim için.

Akıllı telefon sahibi olmadan önce, özellikle "bekleme" anlarında, mesela trende ya da bir restaurantda, insanların ellerinde telefonları, öyle dakikalarca aynı pozisyonda, başları öne eğik duruşlarını izlerdim hep. Beni eğlendirirdi bu. Bir sürü insan bir restauranta gitmiş, bir arada yemek yiyecekler, oturup konuşacaklar, gülecekler ama tüm bunlar yerine herkes önüne eğilmiş. Kimi başkasıyla mesajlaşıyor, kimi sosyal medyadan bir şey okuyor, kimi yediği yemeğin fotosunu yüklüyor ama kimse neden o anda orada olduğunun bilincinde değil. Bedenen orda bir arada, ruhen bambaşka diyarlarda.. Sanal gerçeklik diye buna denmez mi? Tabii ki modern insan tek başına kalamaz oldu bu sayede, her an dikkatimizi sosyal medyaya verirsek, belki de kişisel sorunlarımızı, yalnızlığımızı, sosyal yetersizliklerimizi de unutabiliriz? Üstelik son on yılda doktorlara daha fazla baş dönmesi, göz ve migren sorunları geliyormuş (boyun bu şekilde saatlerce sabit kalırsa ne bekliyorsunuz ki?) Bu nedenlerle ve açıkcası teknolojiyle arası çok sıkkı fıkı olmayan (tv bile izlemeyen) bir insan olduğum için, yokluğunu hiç hissetmeden, sadece sms yollayabilen ve telefon edebilen, üstelik minicik bir telefonla (kim demiş teknolojik aletler gittikçe küçüldü, nanoteknolojiye doğru aktık diye?) bu zamana dek gelebildim. Ama her güzel şeyin bir sonu var, bozuldu işte ve akılsız telefon kalmamış artık..

Kartı taktık, eşimin yardımıyla sosyal medya hesaplarımı, yeni uygulamaları yükledik ve ilk şokumu yaşadım. Telefon kendiliğinden eposta ve sosyal medyadan tüm tanıdıklarımın telefonlarını, adreslerini topladı, hafızasına kaydetti. Tek bir kez eposta attığım insan baş köşeye kuruldu ama eşimin taa 2003'ten yazmış olduğu ve sakladığım o ilk romantik sms kayboldu çünkü sim kart akıllı telefona uymadı. Anılarım gitti, gereksiz ince ayrıntılar geldi.

Uygulama üstüne uygulama, sonu yok.. Bazısı çok iyi, hop gelsin tren tarifesi tek tıklamayla ekrana, hop tüm elektronik aletleri tek tıkla kapat çık evden ve "ocağı açık mı unuttum" paranoyasıyla bin defa geri dönme amaaaa.. Bir uygulama var mesela, parmak izini veriyorsun, herşeyi parmakla hallediyorsun. İçimizdeki pandik meraklıları için ve de CIA'nin veri bankası için hoş bir uygulama tabii. Bir başka uygulama var, eşim tüm "elma"larının dünya üzerinde hangi koordinatlarda olduğunu tek bir tıklamayla ekranda görüyor. Mesela babana "bakkala gidiyorum" diye çıkıp köşe başında sevgilinle buluşma şansın yok.

Alavere dalavere ile pek işi olmayan biri olduğumdan ve daha bu uygulamalar yokken bile ufak beyaz yalanlarımı dahi kendi ağzımla ifşa etme yeteneğimden ötürü zaten pek bir şey değişmedi benim "özel hayatımın gizliliği" bazında ama yine de içim daraldı. Telefonda "naber adamım" da var artık, tam benlik, benim gibi bir asosyal insanı dürtün durun..

Daraldım. Sevemedim.

Geri dönüşü olsa, bin kez döneceğim nokia'ma ama açamıyorum bile, o derece bozuk..

Ya ben akıllı telefonla gelen aptallık sıfatını kabulleneceğim. Ya da bu diyardan gideceğim. Ama hangi diyara? Teknolojinin girmediği, insanı bozmadığı, hayata bu denli hakim olmadığı bir küçük köşe kaldı mı ki?

10 Ocak 2015 Cumartesi

Mutluluk

Tatilin son günlerinde Türkiye'nin geneline olduğu gibi Bursa'ya da pamuk gibi bir kar yağdı ve ana baba ocağında, tabiri caizse bir elim balda bir elim kaymakta olduğu için evden çıkamamak derde değil, neşeye dönüştü. Çoğu zaman dönüşe yakın günlerde hepimizi bir hüzün basar, keşke tatil biraz daha uzun sürebilseydi deriz ya.. Bende bu hüzün genellikle sinir de yapıyor, sanırım zaman azaldıkça ben daha da yavaşlıyor, yapılacak işleri gittikçe ağırdan almaya ve hatta son günün son saatlerine bırakmaya azmediyorum. Öyle olunca da her iş bir arada bünyede asabiyet yaratıyor, en yakınlarıma çatıyorum ve giderayak kalpler kırılıyor, gözyaşları dökülüyor. Çocukluğumdan beri yaşadığım ayrılık anksiyetesinin dışavurumu bende hüzün değil de aksilik, huysuzluk şeklinde oluyor.. Bu yaştan sonra da değişebilmek zor. Ama karın Bursa'daki evin bahçesinde yarattığı bu güzel görüntüye, bir zamanlar yazın altında, daha minnacık olan gölgesinde Semo'mun yatıp yuvarlandığı bu mavi çam ağacına bile "hoşçakal" demek zor be dostlar..

Tatil biterken, mutluluğun fotoğrafını çekip de döneyim istedim. Annemle babam olmasaydı, koca bir günü sadece kitap okuyup, özellikle de bu okuduğum kitabın doğal getirisi olarak, üzerine leblebi ve tarçın serpilmiş boza içerek, koltuğa konuşlanmış, akan burnumu ve ağrıyan başımı mazeret göstererek burnuma kadar da battaniyeye gömülmüş halde nasıl geçirebilirdim ki? Hem yurtdışında yaşadığım için, hem de çocuklu bir insan olduğum için mümkün değil artık böyle lüksler. Hastalık bile ayakta, hatta koşa oynaya geçiriliyor. Dolayısıyla, bahtıma pek nadir düşen, bu kendimle başbaşa geçirebildiğim bir günün de ancak fotoğrafını çekip, "mutlu anlar müzesi"ne koyabilirim, o kadar.. 

Tatil bitti eve döndüm derken, evde beni bu güzel kartlar bekliyormuş meğerse.. Her birinize çok ama çok teşekkür ederim, "bazı şeyleri vermek almaktan daha güzel" demiştim ya sizlere kart attığımda, almak da güzelmiş yahu! Özeniniz, el emeğiniz, zamanınız ve içinde bana özel güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim, iyi ki varsınız! Sevgili Jardzy, Kitapsız Kedi, Bir Konağın Öyküsü, Tuğba, Silvia, Svenjelique, Zoe, Fermina Daza ve Yeliz!

6 Ocak 2015 Salı

Hayaller ve umut

Yılın ilk yazısının başlığı, hayallerim ve umutlarım; bu sene geçen seneyi aratmasın, umutla, mutlulukla, güzel hayallerle başlasın istedim. Zaten Küçük Joe da gitti.. Gitmiş yani, bir haftadır bloga dokunmayınca, "nasılsa her şey aynı, değişen bir şey yok" inancım yüzüme tokat gibi patladı. Ama olsun, yolu açık olsun, bazı insanların her dokundukları güzelleşiyor nasılsa. Ondan yana üzüntüm ve korkum yok ama kendisini bunaltan "günlük hayat" dediği yazıları özleyeceğim ve içimde hep bir "geri gelir, gelir değil mi?"ler olacak tabii. Joe'nun çok da güzel bir hikayeciliği vardır, herkese göstermese de, belki ona odaklanacak, yalnız kalmak istiyor.. Belki de sadece biraz kafa dinlemek, bazı insan böyledir, kendi başınalığında bir huzur vardır, hissedersiniz.. Yolun açık olsun güzel Joe!

Yeni yıla Türkiye'de annem, babam, eşim ve en yakın dostumla "şişe çevirmece" oynayarak (evet, ailemle bir adı da doğruluk ve mecburiyet olan bu oyunu oynamış bulunuyorum) ve çok eğlenerek girdik. Son dakikada babamın elimize tutuşturduğu çatpat fişekler yandı yanmadı kaygısını bir yana bırakırsak, son yıllardaki en güzel yılbaşı gecesiydi. Demek ki iş ne gençlerle olmak, ne şaşaalı sofralar (annemin sofraları her zaman muhteşem olur zaten) ne de alkolmüş (içinde alkol olduğunu Orhan Pamuk'un son romanından öğrendiğim bozayı saymazsak). Çocuğun hastalığı da, en yakın dostumun şu sıra içinde bulunduğu zor zamanlar da, pis pis yağan sulu sepken de, seyrek bıyıklı asabi şahsiyetin gündeme kodu mu oturttuğu hadiseler bile kaçıramadı keyfimizi.

Yeni yıla dair hayallerim de planlarım da yok bu sene. Düşünecek zamanım da olmadı, şu yazıdan sonra hevesim de kalmadı.

Türkiye ile ilgili çok hayallerim vardı (evet ikili anlam çıkarmakta haklısınız) ve geçen yıllarla birlikte bunlar bir bir geçmiş zaman hatıraları, çocukça umutlar, hayaller oluyor.

Bu seferki hayallerimin tamamı bencilceydi, belki teyzelerimin sürpriz yapıp yeni yıl gecesi Bursa'da birlikte olmamız, en yakın dostumun benimle birlikte Münih'e dönmesi ve bir süre misafirim olması, bir de annemle torun dışında da sohbet edebilme ihtimali ile boza üstü leblebiydi (artık özgürlük, eşitlik, adalet gibi hayallerim yok görüyorsunuz, güzellik yarışmalarına katılan dilberlere bıraktım bu hayalleri). Bu mütevazı listeden sadece sonuncu hayalim gerçek oldu. Ona da şükür.. Geldik, gördük, yedik, dönüyoruz.

Biraz bezgin, bıkkın mıyım? Biraz yorgun, ne olursa olsun artık'çı mıyım? Absalom'un dediği gibi, ben de yeni yıla her türlü (öpüşerek, uyuyarak, denizde yüzerek, adını bile bilmediğim bir köyde hayırseverlerin paketlediği hediyeleri çocuklara dağıtarak, sevişerek, koca bir kırmızı şarapla tek başıma, dağın tepesinde elimde meşaleyle, evde pijamalarla, aşk acısıyla ağlayarak, gülmekten katılarak ve nicesiyle) girdim de değişen bir şey olmadı ki sonuçta MI? Yoksa hiç bir şey ve hiç kimse aynı kalmıyor, ondan mı bu kadar yabancı hissediyorum her şeye, herkese ve hatta kendime?

Gel bakalım 2015.