29 Kasım 2013 Cuma

Berbat bir çağda yaşamak

Kim bilir ne zaman ve nerde okumuştum, hatırlamıyorum ama eski çağlara ait bir yazıt bulunmuştu ve üzerinde "çağın ne kadar kötüye gittiği, gençlerin saygısızlaştığı, insanların bozulduğu" falan yazıyordu. O nedenle şu yazacağım yazı ne kadar özgün ve ne kadar geçerli bilmiyorum. Ama an itibarıyle sinirlerim oldukça bozuk ve önüme kim gelirse serzenişte bulunmak istiyorum!

Sabah bebek masajına gitmek üzere erkenden yollara düştüm. Bu ayrı hikaye zaten, masaj sonrası rahatlayacağınıza daha fazla stres sahibi olduğunuz tek masaj türü bu olsa gerek. Bebekler masaj sevmiyor sanırım ya da sevdikleri için bas bas bağırıyorlar (?!?) Neyse. Bu diyarlara artık kara kış bastırdı, yollar karlı, hava gri ve buz gibi soğuk. Ama bebek sahibi olduğu için "annelik izni"ni bahane ederek herşeyi bırakan, kendini salan, asosyal ve bir Hint buzağısı kadar zekaya sahip bir hatuna dönüşmemek adına her güne bir aktivite sıkıştırdığım için, iyice sıkıca giyindim çıktım. Zaten Almanların "soğuk hava diye birşey yoktur, ince giysi diye birşey vardır" anlamına gelen uzun ve kulağa küfür gibi gelen bir deyimleri var ve doğrudur da. Netekim bebek önde kanguruda bana yapışık, ben palto içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Trenle 20dk uzaklıkta biryerde bu masaj salonu, zamanında çıktım tabii. Zaten doğma büyüme dakik biriyim ama Almanya'da yaşaya yaşaya 1dk bile gecikmeyen tuhaf bir insana dönüştüm ben. Burada herkes o kadar dakik ki, aynı saatlerde aynı insanları aynı noktada aynı işi yaparken görüyor ve buna da şaşırmıyorsunuz. Mesela "otobüsü kaçırmak" gibi bir kavram yok, otobüs her zaman zamanında gelir, siz geç kalmışsınızdır. Ya da kar yağdı, yağmur seller geldi, programı iptal edelim, işe gitmeyelim, oooh tam uyku havası zaten diye birşey yok. Sabahın kör karanlığında yollara tuzlu minik taşlar dökülmüş oluyor falan. Kim döküyor ne zaman döküyor bilinmez ama ev sahiplerinin sabahın 7'sinde kaldırımdaki karları temizlediklerine, ağaç yapraklarını süpürüp "organik çöp" poşetine attıklarına defalarca şahit olduğum için, komşunun tekini bu minik taşları yola serperken yakalarsam vallahi şaşırmayacağım. Neyse dağılıyorum. Bu değil yazmak istediğim.

Trene doluştuk, yola çıktık. Daha 10dk olmadı tren zınk! dedi durdu. Yapılan anonsa göre önümüzdeki istasyonda biri köprüden raylara atlamış, acil durum nedeniyle tüm sistem durmuş. Ara sıra oluyor bu, ilk değil. Aslında genellikle otobana tersyönden girerek intihar etmek daha revaçta ama trenin önüne atlamak da yaygın. Anonsu takiben homurdanmalar başladı, insanlar sinirliydi ve trenin önüne atlayan "mankafa"ya hakaretler yağdırıyor ya da en azından ne kadar "düşüncesiz" bir insan olduğundan, şu işi herkesin işe gittiği yoğun saatlerde yapmasının ne büyük saygısızlık olduğundan bahsediyorlardı. O kalabalıkta bir çok insanın konuştuklarına kulak misafiri oldum. Bir teki bile ölen kişinin bir insan olduğunu, kim bilir hangi dertten muzdarip olduğunu, belki umutsuz, hasta, yalnız olan bir insan olduğunu aklına ve diline getirmedi.

Trenden indik, itfaiye ambulans polis sirenlerinin sesleri yankılanıyor. Makinisti düşündüm, o da adama kızgın mıdır gününü böldüğü için? Doktorlar ya dai preslenmiş adamı raydan kazıyacak itfaiyeciler ne hisseder? Meslekleri olduğu için normal bir gün gibi midir onlar için?

Hava çok soğuktu. Genelde bu tip olaylardan sonra sistemin tekrar çalışması 2-3 saat alıyor ve otobüsle tramwayla yetişebileceğim yerde değildi masaj. Pek keyfim de kalmamıştı, ölen kişi değil de insanların vurdumduymazlığı yormuştu beni. Eve dönmeye karar verdim.

Yol boyu yalnızlık geçti aklımdan. Şu dünyada ölürken bile bir insanın seni sevmemesi.. Elini tutamaması.. Burda çok oluyor da, Türkiye'de de olsa insanlar aşağı yukarı aynı yepkiyi verirdi eminim. Giden de meraktan ezilmiş adam göme zevkini tatmin için gider bakardı belki. Hatta yaralanmamış intiharcıya bi temiz sopa bile çeken çıkabilirdi.

Burda insanlar - yaşlılar özellikle - ölüyor, 15 gün sonra evden gelen kokudan fark ediliyor. Öyle yalnız insanlar var. Neden öyle yalnızlar, bilmiyorum. Sosyal hizmetler iyi çalışıyor aslında ama sanırım önemli olan hizmet de değil, sevgi belki.. Sevgisizlik insanı yalnızlaştırıyor belki de. Yalnızlık da öldürüyor. Belki de.

Ya da sadece berbat bir çağda yaşıyoruz ve herkes bencil, herkes ben odaklı, kimsenin diğerlerinin sorunlarına ayıracak vakti ve enerjisi yok. Kim bilir..

26 Kasım 2013 Salı

Sadelik üzerine

"Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir" demiş, Leonardo da Vinci.Tamamen katılıyorum. Her alanda sadeliği seven biriyim; sadece yaşam alanımda, giyim kuşamda, tasarımda falan değil, sosyal ilişkilerde, dost sohbetlerinde, bilimsel araştırmalarda, iş yaşamımda, çocuk yetiştirme anlayışımda, hayallerimde bile sadeliği sever ve koşullar elverdiği sürece yaşamaya çalışırım.

Dün bir arkadaşın evine gittim, ilk defa. Bu arkadaş, hastalık derecesinde temizlik ve titizliğiyle tanınır ama bu tip detaylara takılmazsanız, özünde iyi bir insandır. Ev inanılmaz temiz, pırıl pırıl parlıyor ama gel gör ki, sanki ne bulduysa almış, koymuş, biriktirmiş.. Heryerden eşyalar fırlıyor üzerinize; onlarca konsol ve dolabın binlerce gözünde, milyonlarca eşya istiflenmiş. Özenle tozları alınmış, parlatılmış, belli yöne doğru dizilmiş. Ama o kadar çok eşya var ki. bana afakanlar bastı, eşyalar üzerime üzerime geldiler. Bizim evde mesela salonda bir L koltuk, bir tekli koltuk, bir TV, altında fotoğraf makinalarımızı, elektronikleri falan koyduğumuz gözlü ve beyaz bir yerden konsol, bir tahta yemek masası ve ona ait iki sandalye bir tahta bankı ve benim Türkiye'den 3 senelik azimli bir çalışma sonucunda koca koca kolilerle taşıdığım kitaplarımın durduğu iki koca kitaplık. Bir yerden aydınlatma sistemi. Bir de salon bitkileri. Bu kadar. Eşimle onlarca ülkeye gittik, ufak tefek aldığımız şeylerin en duygusal hatırası olan 10-15 tanesi IKEA'dan alınıp duvara monte edilmiş ufak bir bar-konsolda durur. Bir de LEGO delisi kocamın 1 metrelik savaş gemisi bir köşededir. Tüm ıvır zıvırımız bundan ibaret, o bile bana "ayyy çok fazla eşya var bu evde!" dedirtiyor ara sıra.. Özellikle temizlik yaparken :P Ama bu misafir gittiğimiz evden nasıl kaçtığımı bilemedim; binlerce mum, ufacık tefecik saçma sapan biblo, garip süsler, püsküller, battaniyeler, yastıklar, ay anlatırken sıkılıyorum..

Eşim tasarımcı, onun da etkisi var belki. Çünkü "iyi bir tasarım, en sade tasarımdır" der hep. Tabii oryantal zevklere sahip doğulu bir müşteri değilseniz.. Bilimde de öyledir; birşeyi en kısa ve en sade nasıl açıklıyorsan, doğru olan odur. En kestirme, en kısa cevap her zaman geçerli olandır. Bilimsel çalışmalarda da yolu ne kadar uzatır ve süsler, karıştırırsan; o kadar kaybolur, amaçtan uzaklaşırsın. En iyi doktora tezleri, en basit ilişkileri anlamayı amaçlar ve en kolay istatistiki yöntemlerle doğru sonuçlara ulaşırsınız. Ve bu tezler en çok ödül alan, size bilimsel dergilerde en fazla kapıyı açan tezler olur hep. Konuyu ne kadar sadeleştirirseniz, o kadar uzmanlaşırsınız.

Sosyal ilişkiler de böyle bence. O kadar çok "mış gibi" yaşayan insan var ki, gereksiz yere uzatmalar, gereksiz incelikler, kibarlık adı altında kırılıp bükülmeler, zorlama gülümseyişler, hissedilmeden gösterilmeye çalışılan duygular.. Özellikle yanlış anlaşılma hallerinde insan bin farklı şey düşününce, o mu bu mu derken aslında önündeki bariz "hata"yı ya da "yanlış anlamayı" göremiyor insanlar. O beni aramadı, ben onu aramadım derken mesela, hiç yoktan arkadaşlık ilişkileri bitebiliyor. Oysa o kadar düşüneceğine arasan sorun kalmayacak. Ya da mesela bir insan canımı sıkıyor ama hala belli sosyal sorumluluklar, bazen "kim ne der"ler, bazen acıma duygusu ya da daha hastalıklı başka duygularla o insanı hayatımızdan çıkartamayabiliyoruz. Uzadıkça uzatıyoruz ilişkimizi, kesip atacağımız yerde. Ben son yıllarda yapmıyorum bunu artık, arkadaş çevremi sadeleştirdim ve yeni tanıdığım insanların da bazı huyları hoşuma gitmiyorsa ya da gereksiz yere yoruyorsa bir insan beni, hop! vazgeçiyorum. Uğraşmıyorum. Uğraştıkça işler daha arapsaçı olabiliyor çünkü. Sadelik, her alanda önemli benim için. Bir insan sadeyse, iç dünyası karmaşık değilse, o insandan daha çok keyif alıyorum. Dingin, sade insanlardan daha çok şey öğreniyorum çünkü asıl entellektüeller sakin, sukut içindeki insanlar oluyor genellikle. "Bin dinle, bir söyle" gibi düşünen insanlar oluyor. Dışı sade insanın içi derin oluyor yani; dışı karışık insanın içi de huzursuz oluyor.

Valhasıl; sadelik, yalınlık, az ve yeterlilik. "Az; çoktur" diye bir söz vardı bir de.. Özetle; bana göre yaşamımızı sadeleştirdikçe daha huzurlu ve mutlu oluyoruz.

24 Kasım 2013 Pazar

Değişen aile kavramı

Sosyal medyanın bana kazandırdığı heyecan verici insanlardan biriyle, birkaç gündür aile halleri üzerinde konuşuyoruz. "İdeal Aile" tanımı üzerinde düşünmeye itti bu beni, varsa öyle birşey. Hiçbir şeyin "ideal"inin olduğuna inanmıyorum ben, "ideal" kavramının kendisi bile içinde yaşanılan zamana, günün trendlerine, alışkanlık ve anlayışlara göre değişirken..

Mesela "aile" denince akla ilk Cosby Show ya da Huxtable Ailesi geliyor, 80-90'larda çocuk olduysanız bu dizinin "aile böyle olur işte" savıyla büyümüşsünüzdür. Siyah ve başarılı, Brooklyn NY'ta yaşayan üst orta sınıf bir ailedir Huxtable'lar - ki aslında bu dizi siyah insanların 70'lerden sonra medyada yaptığı "imaj tasarımı"nın en belirgin örneğidir de bu dizi.. Doktor baba, son derece ilgili ve avukat anne (çocuk da yaparım, kariyer de), 4 kız, bir erkek çocuk. O yılların politik doğruculuk akımıyla, dizi sadece "ideal aile nasıl olmalı" değil; toplum nasıl davranmalı, çeşitli yaşam sorunlarının da (Theo'nun dyslexia'sı, kızlardan birinin ergen hamileliği vs.) üstesinden nasıl gelinmeli gibi "öğretici" konulara da parmak bastı ve birçok ailenin "değer ve yargıları"nın değiştirilmesi ya da "iyileştirilmesi"nde önemli rol oynadı. Huxtable ailesinden akan yapışkan, vıcık vıcık sevgi ve saygı taaa dünyanın bir diğer ucunda yaşayan biz üst orta sınıf çocuklarının da üstüne sıçradı. Bazı ailelerde "Annecim, babacım" deme zorunluğu falan gibi aşırı abartılı saygı ve nizam anlayışı, anne babanın her zaman çocuğun birkaç basamak üstünde durup çocuğun sadece fiziksel ve bilişsel değil tüm sosyal ve kişisel adımlarını da izleme ve yönetme özgürlüğü, koruma kollama kalkanının, aile bireyleri arası açıklık ve güvenin önemi, kısaca "BİZ" anlayışı sanırım Huxtable tipi ideal ailelerinin mottosu oldu. Soğuk savaş yıllarının, "biz ve ötekiler" anlayışının, "politik doğruculuk" ve "azınlıkların da bizim gibi "uygar" davrandıkları sürece "biz"den olduklarının" benimsendiği 80'ler ve 90'ların başı için ideal bir diziydi.

Sonra Roseanne geldi. Aslında neredeyse Cosby Show ile aynı dönemde yayınlanan ve siyah ve başarılı Huxtable'lara tamamen zıt özellikle, beyaz ve karmaşanın kol gezdiği bir aileydi Roseanne'in ailesi Conner'lar. Orta Amerika'da, orta sınıf, beyaz bir aileydi ve mavi yaka işlerde çalışan anne baba ve üç çocuk, yaşadıkları tüm enteresan olayların yanı sıra ara sıra maddi sıkıntılar bile yaşıyorlardı. Roseanne, şişman ve sağlıksız bir kadındı ve ev içinde açılan konuların bir kısmı, Huxtable'larda asla fısıltıyla bile konuşulmayacak olan fakirlik, alkolizm, madde bağımlılığı, hamilelik, kürtaj, ırkçılık, aile içi şiddet, sosyal adaletsizlikler, feminizm ve homoseksüel hakları gibi devrin "reformist" konularıydı. Özellikle erkek egemen topluma zıt anne Roseanne, son derece güçlü hatta baskın bir karakterdi ve dizi ailenin değil birey olarak Roseanne'in ve onun aile algısı ve deneyimi üzerine dönüyor, bu da Huxtable'ların "Biz" ruhuna tamamen zıt bir "Ben" demek oluyordu.

2000'ler aile dizilerine ara verilen (vampirlere, fantastik öykülere ve ıssız adaya düşseniz ne menem işler gelir başınıza gibi dizilerin revajta olduğu) bir dönem oldu ama yine de "Two and a Half Men" ya da "Married with Children" gibi öğretici olmaktan çok uzak, bir erkek ve bir kadının önderliğinde yaşanmayan, hatta "evlilik kurumu ve aile ilişkileri" ile düpedüz dalga geçen diziler de yapıldı ve beğeniyle izlendi. 2000'lerin sonunda özellikle "Modern Family"nin birçok farklı anlayışı (ırklar arası ilişkiler, evlilikte yaş farkları), yaşam tarzını (gay evlilikler, evlat edinme) ele alan "evlilik ve ilişkilerin evrimi" diye özetlenebilecek ve ne kadar klasik evli olunursa olunsun, aslında herkesin kendi hayatından da birşeyler bulabildiği diziler dönemine girildi. 2000'lerin başında yaşanan "evlilik sıkıcı birşeydir, bekarlık sultanlıktır" akımı yavaş yavaş yerini "evlilik bir çok farklı şekilde yaşanabilir, ailelerin her biri kendine özgü ve biriciktir, kimsenin doğrusu kimseninkiyle örtüşmez ama karşılıklı saygı ve birlikte yaşam esastır" mottosuna bırakırken, tabii ki bu tip dizilerin beğeni alması da kaçınılmazdı.

Sonra; 2011'de hayatımıza "shameless" girdi ve değerler yine altüst oldu. Alkolik ve vurdumduymaz bir babanın, her biri farklı kadınlardan çeşitli boy ve yaşta çocuklarına gösterMEdiği, göstermesinin de beklenmediği "aile yaşamı" anlatılıyordu bu dizide. Utanmaz adam, her tür naneyi yiyor, en "başkasını eleştirmem" diyen adamı bile delirtecek durumlara giriyor ve "aile"nin başına getirmedik dert bırakmıyordu. Bu kadar kaos ve bir çocukla aynı ortamda bulunmaması gereken ne varsa bulunan bir evde, tüm çocukların aslında bir şekilde büyüyüp gittiği, üstelik bir şekilde beladan uzak, normal insanlar olabildikleri ve bu utanmaz adamı da "yine de babamızdır" diye bağırlarına basmaları akıl almaz birşeydi ama sadece tv'de olan bir durum değildi. Böyle aileler heryerde vardı, karısını döven, evden atan, çocuklarının bayram harçlığını çalıp içki alan babalar sadece gazetelerde değil, her mahallede üçer beşer vardı ve bu kesimin de bir şekilde tv'de yer bulması gerekiyordu. İşin tuhafı, bu aileden çıkan çocukların "bataklık gülü" misali, bir çok lüks ve aşırı koruma kollama ile yetişen arkadaşlarından daha "doğru dürüst" insanlar olabildikleri ve genelde de oldukları tuhaf bir şekilde geçerliydi, sadece tv'de olmuyordu bu işler..

Kısaca, aile kavramının medyadaki yansıması 80'lerin Cosby Show'undan 10'ların  Shameless'ine kadar ne büyük değişiklikler geçirdiyse, aslında yaşanılan hayatta da aynı değişimi gerçekleştiriyor. Artık etrafta beyaz yaka bir baba ve hem çocuk yapan hem de kariyer yapan bir annenin kurduğu, en az iki çocuklu aileler yok sadece. Aile kavramı en az 3 kişiden oluşmuyor artık. Mesela boşandığı eşinden hiçbir yardım almadan çocuğunu yetiştiren anneler ya da babalar da var. Ya da bizim ülkemizde olmasa da artık heteroseksüelden daha farklı cinsel tercihlere sahip insanlar dünya genelinde evleniyor, aileler kuruyor, çocuklar yetiştiriyorlar. Artık insanlar "armut dibine düşer" demiyor, çocuklar anne babadan farklı bireyler olarak kabul ediliyor ve bireyselliklerine saygı duyuluyor. Artık "ailesi berbattı garibanın, napıcaksın.." diyen, acıma üzerine kurulu bir arabesk kültür yok, "her çocuk kendi yolunu çizer, anne baba sadece yoluna ışık tutabilir, hatta bazen tutmaz bile" deniyor. Ya da artık "aile" denen şey anne baba ve çocuk(lar)dan oluşmayabiliyor, bazen sadece bir kadın ve bir erkek de "koca bir aile" anlamına gelebiliyor.. Ne güzel; rengarenk ve farklı olmak!

21 Kasım 2013 Perşembe

Geçmiş zaman

Dün gece rüyamda 1970'lerde genç bir kadındım ve devrimci ruhum beni ve hemcinsim olan sevgilimi (normalde böyle bir eğilimim yok sanıyorum ama.. fazla da üzerinde durmadım çünkü eski rüyalarımda köpek bile olmuşluğum var, patilerim kuyruğum falan.. evet, rüyalarım tuhaf benim, en iyisi olduğu gibi kabullenmek, fazla düşünmemek) Bodrum'un daha keşfedilmemiş bakir ve masmavi koylarından birinde felsefi sohbetler yapmaya ve bol bol da demlenmeye itmişti (uyuşturucu da kullanmıyorum normalde, rüya işte.. kanatlanıp evrende uçtuğum da çok olur, durmayalım yine üzerinde). Güzel bir rüyaydı ama sonu tuhaf bitti (daktilo kadar ağır bir bilgisayarda disket bile değil kasetlerden program yükleyip e-maillerimi kontrol etmeye kalkınca, işin tuhaflığına uyandım).

Uyandıktan sonra, uzun süre uyku tutmadı ve tabii ki düşünceler akmaya başladı. 1970'leri bilmem, 1980'leri bile zor hatırlıyorum, 90'lar benim yıllarım. Bizim kuşak için "arada kalmış" diyorlar yani hem işlerin ve ilişkilerin manuel yaşandığı dönemi, hem de teknolojik evrimi yakaladık. İkisinden ortaya karışık olunca, pek olmadı. "Çocuk da yaparım kariyer de" mottosuyla ya perişan olduk, ya da savrulduk gittik işte.. Ama, bu sabah  bu çılgın rüyanın üzerine bir de Orta Karar'ın son yazılarından birini okuyunca artık bu geçmiş zaman özlemine bir akide şekeri uzatmamak olmadı, olamadı.

Bu sıra ananemin özlemini çok duyuyorum, bazen hiç beklemediğim anda sanki yüzümde patlayan bir tokat gibi yokluğu.. O'nu düşündükçe, son 10 yılı, 20 yılı değil, çocukluğumu düşündüğümü şaşırarak fark ediyorum bazen. 25 senedir düşünmediğim nesneler, kokular, tatlar ve insanlar geliyor aklıma. O'nun öğrettikleri, gösterdiği dünya.. Adile Naşit'in gece yatmadan tüm kuzucuklarına ve bana (evet, bir gün benim adımı da söyleyerek) anlattığı masallar, Münir Özkul ile "Neşeli Günler", dedemin bol sütlü kahvesinin tüm eve yayılan kokusu, minik ekmek parçalarına sürülmüş AOÇ krem peyniri, cam şişede ananemin kapısına bırakılan sütlerin yoğun tadı, o yılların "başkent"inde bile yaşanan elektrik kesintilerinde evin tavanından tabanına kadar upuzun ve gepgeniş o güzelim pencerelerden parlayan ayın duvarlarda danseden ışık oyunları.. Çocukluğumun o oyun dolu, dertsiz tasasız günleri, sonra ergenliğimin o bitmek tükenmek bilmeyen, canımın sonsuz sıkıldığı ve hayatın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüp Pink Floyd'a sardırdığım, falezlere kurulu o evin gece boyu dalga sesleriyle yankılanması, dedemin ölümünden sonra yıllar boyu ananemle yanyana oturup denize bakarak yaptığımız akşam sohbetlerimiz, Semo'nun yanımızda uyuklaması, gelen geçene havlaması, su kabından su içerken çıkardığı lıkır lıkır ses.. Hepsi içiçe ve hepsi geçmişte (ve fotoğraflarda) kaldı artık. Bir daha asla geri gelmeyecek, özlemi gittikçe büyüyen geçmişte..

Dilimde tüm gün şu şarkı dolaştı; Yeni Türkü'nün en sevdiğim şarkılarından biri..

Geri verin
Dalgaların kıyılara çarparak
Herhangi bir makamda
Bir şarkı söylediği
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Arnavut kaldırımı yollarda
Bir kızın saçlarında
Gönlümün vals yaptığı
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Zamanın geçmek bilmediği
Gençliğimin sırtıma
Bir yük gibi bindiği
Akasya kokulu sabahlarımdan
Hiç olmazsa birini

20 Kasım 2013 Çarşamba

Evsizlerin gazetesi

Yaşadığım kentte evsiz insanlar aylık bir gazete çıkartıyor ve sokakta 5 euro karşılığı satıyorlar. Bu gazeteyi alıyorum ben. Hep aynı adamdan alıyorum. Tren istasyonunda yaşayan, kıyafetleri eski ama ekşi ekşi kokmayan, yüzü traşsız ama dostane bir adam bu. Hali tavrı, bir zamanlar bizden biri olduğunu ve sonra işlerin tepetaklak gittiğini düşündürtüyor insana. Belki bir hastalık, bir felaket.. Maddi ve manevi kayıplar.. Onu evsizliğe iten ne bilmiyorum ve bunu bilmem de birşeyi değiştirmeyecek.

O durakta otobüs beklerken, geçen akşam, ilk defa konuştu benimle. Normalde konuşmuyor. Hava soğuktu, karanlıktı ve kızım bana yapışmış kanguruda uyuyordu. Üzerinde montu, başında şapkası vardı ve göğsüme temas ettiği için üşümesi imkansızdı. Yine de bu evsiz adamı rahatsız etti ve bana beklediğim kapı aralığından içeriye geçmemi, özellikle belirli bir açıda durmamı tembih etti. Gerçekten de o noktada rüzgar ve hava akımı yoktu. Onun uyku tulumu, alışveriş merkezinden alınmış çekçekli arabası içindeki naylon torbalar içindeki eşyaları (belki şarabı) ve uyuyan bir ufak köpeği ile yanyana durarak, soğuktan uzakta otobüsün gelmesini bekledim. Konuşmadan.. Konuşmaya gerek duymadan.. Sadece beklemek, zamanın geçmesi, üşümemek..

Gideceğim bir evim var, üstelik sıcak bir ev. Buzdolabımda sadece yiyecek birşeyler değil, sağlıklı birşeyler var. Canım sağlıksız birşey yemek istediğinde abur cubura harcayacak ya da gereksiz ve anlamsız alışverişlere saçılabilecek param var. İhtiyaçlarımızı sağlayabiliyoruz, arada lükse zaman ve para harcıyoruz. Hayallerimin çoğunu yıllar içinde gerçeklere dönüştürdüm ve hayal kuracak zaman ve yaşam neşesine sahibim. Yalnız değilim, bir sürü arkadaşım, dostum, çevremde pır dönen akrabam var. Kimseye kırgın ya da dargın değilim, düşmanım yok, geceleri düşünmekten uyuyamadığım bir derdim yok. En önemlisi; sağlıklıyım. Bunların bilincindeyim ve şükrediyorum.

Dilencilere para vermem ama birşey satanlardan daima o şeyleri alırım. Yıllardır mendili, tükenmez kalemi dükkandan almadım. Bu tip hayır amaçlı gazeteleri alırım. Yolda broşür dağıtanlara, anket yapanlara, çok çok acelem yoksa zamanımı veririm. Çünkü bu sahip olduklarımın ne kadar kırılgan olduğunu, elimden ne kadar kolay kayıp gidebileceğini biliyor ve sağlık ve afiyetin devamı için dua ediyorum. Çok ince bir buzun üzerinde paten yapmak gibi yaşam..

18 Kasım 2013 Pazartesi

Cumartesi sabah, 06.45

Sizin için tatil günü saat kaçta başlıyor bilmiyorum ama benim için haftanın en keyifli zamanı cumartesi sabah 06.45 ile 08.30 arası. En azından son 5 aydır bu şekilde, daha öncesinde makul zamanlarda makul uykularla sarmaş dolaş olurdum ben de. Tatil bile olsa 08.30'u aşabildiğim olmaz yıllardır, o saatte yataktaysam baya baya hastayım demektir. Karakter işte. Bir de 14 sene bir köpekle yaşamış olmanın getirdiği alışkanlık, kolay kolay vazgeçemiyorsun. O olmasa da artık hayatında..

Cumartesi 06.45'te ben dışardayım, kış kapıya dayanmış ve hava hala karanlık. Sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımlara avanak ıslatan yağıyor ve ben ıslanıyorum. O aceleyle şemsiyemi almamışım, geri dönmeye de niyetim yok. Bebekle koca ilgileniyor, o saatte genellikle ikisi de uyuyor oluyorlar, fazla ilgi istemedikleri tek zaman. Yani cumartesi sabah 06.45 ile 08.30 benim sadece kendime, yapayalnızlığa ayırabildiğim tek zaman. Saniyesi bile kıymetliyken, avanak gibi ıslanmayı eve geri dönmeye tercih ediyorum. Geri dönmek, bebeği ağlarken görmek, tekrar çıkamamak.. Korktuğum da, kaçındığım da bu..

Koşar adımlarla spora gidiyorum. Üyesi olduğum spor salonu 24 saat açık. Sabahın o saatinde sadece çılgınlar ve yeni/acemi/kaybolmuş anneler var içeride. Çılgınlar dediysem, kafayı sporla bozanlar değil sadece, kafayı birşeye takan ve gece boyu düşünmekten uyuyamayanlar da. Koşmak.. Sadece koşmak.. Sınırsızca koşmak.. Ne iyi gelir bilir misiniz?! Bir noktadan sonra artık kaslarınızın sızlanması geçer, Amok koşucuları gibi sadece koşarsınız. O noktada insanın zihni bir kristal kadar berraklaşır, uyuşturucu etkisi gibidir koşmak artık, bir sürü fikir doluşur zihninize. Koşanlar bilir bunu, "en iyi koşarken düşünüyorum" diyen çoktur..

Tam 1 saat spordayım, yarım saat gidiş geliş toplamda, geriye kalıyor: "15dk". Bebek arabası ya da kanguruda uyuyan kızım etrafımda olmadan, arkadaşlarımla sosyal ilişkiler kurmam, ev işi ya da entellektüel birşeyler yapmam gerekmeyen 15 dakika. Nasıl kıymetli.. Oysa eskiden saatlerim, günlerim vardı, kıymetini bilmediğim.

15 dakikaya neler sığdırabilirim bilemiyorum. Hayalini kurduğum ama hafta içinde hep ertelediğim birşey olsun istiyorum, mesela kitapçıya uğrayıp yeni çıkan kitaplara bakmak.. Saat çok erken.. Ya da kendimle başbaşa bir çay içmek.. Evde kahvaltı hazırlanacak nasılsa.. Ve kızım kanguruda uyurken de yapabilirim tüm bunları, yapıyorum da. Hayat durmuş değil, çocukla daha bile zengin. Ama 15 dakika, sadece kendimle ne yapabilirim, bilmiyorum.. Hayal kurmak.. Bir banka oturuyorum, her cumartesi, spordan eve dönmeden önce aynı banka oturuyorum ve gözlerimi kısıp, nefes alıp vererek hayal kuruyorum. Olmayacak hayaller kuruyorum. Çocukken yaptığım gibi. Ve bu beni çok rahatlatıyor.

Sonra eve dönüyorum işte.. Hayat kaldığı yerden akmaya devam ediyor.

17 Kasım 2013 Pazar

Kudüs sendromu

Yazamamaktan muzdaribim sana blog! Affet beni! Kendimi valla ikinci çocuğunu daha çok seven, ilk çocuğunu ihmal eden bir anne bozuntusu gibi hissediyorum. Diğer blog tıkır tıkır giderken sana bir türlü el atamaz, atınca da böyle saçma sapan şeyler yazar oldum. Nerdeee o ilk yıllardaki entellektüellik, gittikçe ev kadını modunda yazılar yazıyorum. Neyse halim çıksın falim ayarında!

Bu gidişata bir dur deyip şu Kudüs Sendromu'ndan bahsedeyim en iyisi, sanki yeni duymuşum gibi yapayım hatta, beynimin "süt yap, süt ver, bez değiştir" diye bağıran o acaip yeni bir grup hücreleri ile hala entellektüel son kaleyi kaptırmamak için kahramanca savaşan gri hücreleri arasında biryerde kaybolmuş bir konu bu Kudüs Sendromu. Stockholm Sendromu'nu zaten biliyoruz hepimiz, hani bir felaket yaşayan kişinin, kendisine bu felaketi yaşatana anlamsız bir hayranlık duyma hali. Dayağı yiyip yine de kocamdır diyen kadınlar, teröristler tarafından rehin alınıp sonra teröristine aşık olan insanlar, sado-mado ilişkiler yumağı, bildiniz mi!? Ha işte bu "şehir isimlerini sendromlara verelim, pek şık duruyor" akımının bir başka üyesi de; Kudüs Sendromu.

Ben benim kocayı Kudüs'te tanıdım malum 10 sene kadar önce, sonra biz bu Kudüs'e pek sık gider gelir olduk, bizim için çok özel bir şehir. "Aşkımızın meyvesi" (ki bahtımıza kendisi son derece ekşi bir mandalina çıktı sağolsun; manası: ağlak ağlak ağlak, gülek, yeniden ağlak, ağlak, ağlak - ama seviyoruz keratayı gittikçe artan şiddette, Stockholm Sendromu mağduruyuz yani) izin verseydi 10. senemizi tam Kudüs'te kutlayacaktık, kısmet olmadı. Olsun, bu beni bir "Kudüs'e Aşk" temalı yazı yazmaktan asla alıkoymaz. Kudüs çok güzel bir şehir, ayrıntılı okumak isterseniz şu yazıma tıklayın, her santimetrekaresi tarih kokuyor, tüm tek tanrılı dinlerin kesiştiği bu kentin mistik bir havası var ve eski şehre bir kez gittiyseniz, kendinizi tuhaf bir şekilde evinizde hissediyor, ayrılmak istemiyorsunuz. İster musevi, ister müslüman, ister hıristiyan, ister ateist olun; bu böyle. Tuhaf bir his. Sokaklarda bin çeşit insan dolaşıyor ama hepsi birer hikayenin ardında dolaşıyor, çoğunun kendisi bir hikaye..

İşte bu hikaye insanların bir kısmı Kudüs Sendromu'ndan muzdarip. Yani kentin aşırı mistik havası, yoğun tarihi, inanç ve felsefenin bağrı olması; bazı insanlarda "burası evrenin merkezi ve ben de yüz yıllardır beklenen İsa Mesih'im" sanrısına neden oluyor. Aslında şizofreniye meyilli ya da tanısını almış insanlar çoğu ama bazı gizli şizofrenler de bu aşırı yoğun havadan etkilenip ilk fazlarını ya da bizim "grandiose delusion" (aşırı büyüklük sanrısı) dediğimiz olayı Kudüs'te yaşıyorlar. Birden karşınıza sırtında koca bir tahta haçı zorum zorum taşıyan, saç baş karışmış, elbisesi yırtık pırtık ve kanlı, elinde incili ya da bağıra bağıra ettiği dualarla çıkabiliyorlar, köşe başından ansızın. Ben Kudüs'te yaşarken, ekmek almaya falan çıktığımda bunlardan 1-2 sini görebiliyordum, normal bir sahne yani. Kudüs dışında da hiçbir yerde metrekareye bu kadar çok Hz.İsa düşmez sanırım.

Ara sıra bu Hz.İsa'lar birbirleriyle de karşılaşıyorlar sokakta. Çok enteresan bir deneyim oluyor izleyenler için, çünkü her biri için diğeri tam bir şarlatan ve bunu diğerinin yüzüne vurmak da çok doğal. Son derece teatral durumlar, her ikisi de genellikle incili ve dini iyi biliyor ve kitaptan cümlelerle, Hz.İsa'ya yakışacak gibi birbirlerine "anlayış dolu, merhametli" bir şekilde "şarlatansın sen" demeye çalışıyorlar. Oldukça enteresan durumlar, sokakta 2013 sene öncesinin diyalogları..

Böyle bir sendrom işte; dün kapıma dayanan Jehovah Şahitleri bana hatırlattı, yazayım da okuyun istedim. Ya da Kudüs'e gidin, görün. Enteresan gerçekten..

10 Kasım 2013 Pazar

Orta yaşlı Japon kadın turist fenomeni

Çok geziyorum ya ben; bazıları burada okumak isterseniz; bu gezilerim sırasında bir şey çok dikkatimi çekti. Ne zamandır da yazmak istiyorum bu konuda. Nereye gidersem gideyim, bulunduğum ortamda illa ki 45-55 yaş arası Japonya menşeyli, elinde o kentin haritası ve hatta rehber kitabı açık bir şekilde, biraz "kaybolmuş ama kendini kaybetmemiş" edasıyla dolanan, mutlaka gözlüklü, boynunda fuları ve başında krem rengi şapkası olan bir kadın turist oluyor. İlla ki!

Şu yukarıdaki gibi, hepimizin görmeye alışkın olduğu japon turist kafilelerinden bahsetmiyorum. Ki bunlar da aslında bahsedilmeyi hak ediyorlar, hele bir arkadaşımın evinin önünde duran tur otobüsünden inen 20 adet japonun şak şuk evin ve arkadaşımın fotoğrafını çekip yine otobüse doluşup son gaz gitme halleri var ki, illa ki bir yerlerde bir romana konu edilmeli.

Benim bahsettiğim tek başına gezen orta yaşlı japon kadın turistler. Nasıl insanlar bunlar çözemedim. Mesela hostel denen öğrenci yurdu gibi yerlerde kalırsınız ya, odalar 4-6 kişilik, ranza falan vardır. Bu yatakların birinde illa ki bir orta yaşlı japon kadın turist konaklıyordur ve kesinlikle tek başınadır. Tek başına olmayı seçmiştir. Sizinle kat-i surette konuşmaz, göz göz bile gelmekten kaçınır. Felsefesi genellikle en kısa zamanda en çok ülkeyi en az maliyetle gezebilmek olan bu orta yaşlı japon kadınların önceliği kesinlikle sosyalleşmek değildir çünkü. Bir robot gibi tek başlarına gezerler, tek başlarına supermarketten aldıkları sandviçi yerler, erken yatar ve siz daha uyanmadan çoktan diğer şehre gitmek üzere hosteli terkederler. Fenomen resmen. Çözemedim ben bu kadınları. Ama bak saygı da duyuyorum, başka hiçbir millette böyle orta yaşlı kadın tursitler tek başlarına dünyayı gezmeye çıkmıyorlar. Gençler evet ama yaşlılar asla..

Çoğu tanıdığımın yaşlanınca dünyayı gezme hayali var. Çok saçma ve gülünç buluyorum ben bu hayali. Gezeceksen ne diye yaşlılığı emekliliği bekliyorsun, şimdi düş yollara. Hep parayı bahane ederler ya, o kadar ülkeyi gezdim, yaptığım bütçe hesaplarına göre aynı sürede İstanbul'da yaşamak çok daha pahalıya malolacaktı benim için. Ciddiyim bak. Biraz araştırıp okunursa, çok ucuza, çok da güzel gezilir. Öyle perişanlık halinde değil, temiz bir hostelde kalarak, 1 öğünü dışarda diğer öğünleri supermarket vs. gibi ucuz taraftan yiyerek, toplu taşımayı kullanarak. En fazla paranın gideceği yer uçak biletleri; onları da iyi araştırarak ve turismin patladığı dönemlerden kaçınarak gayet ekonomik halledebiliyorsunuz. İnsan hayalleri için yaşlanmayı, emekliliği falan beklememeli. Hem ne kadar yaşayacağımız hem de ne derece sağlıklı olacağımız belli değil çünkü..

Japon turist kadınlara geri dönersek; bu sabah - pazar sabahı - saat 7.30'da, ben koştur koştur spora giderken bir tanesi önümü kesti ve "Martin Festivali nerde?" diye sordu.. Ben daha bu festivalin varlığından dahi habersizken, enteresan oldu tabii. Buldu mu, bulduysa beğendi mi bilmiyorum ama şu da bir gerçek ki bu orta yaşlı Japon kadın turist fenomeni akıllara ziyan bir fenomen..

Başbakanım, sen çok yaşa!

Neyse ki benim yerime düşünecek bir başbakanım var. Ne mübarek adam, sağolsun, benim yerime kararları alıyor, uyguluyor.. Zaten kız kısmısının düşünmek neyine? Saçı uzun aklı kısa demiş büyüklerimiz, biz onlardan iyi mi bileceğiz. Haşa!

Namusumu da sağolsun onca işinin arasında, başbakanım koruyor. Onca devlet işi dururken, sağolsun aklı fikri benim kimle nerde ne yaptığımda. Ama haksız mı, bıraksan ya davulcuya kaçacağım ya zurnacıya. Sağolsun başbakanım benim yerime düşünüyor da kurtarıyorum kuyruğu. Davulcuyla zurnacıyla üç çocuk yaparsam kim bakacak, anca çalıp oynarız, mazallah! Zaten üniversiteyi ailemden uzakta okumakla az kalsın kötü yola düşüveriyordum da başbakanım elceğizimden tuttu kaldırdı sağolsun. O yıllarda kızlı erkekli kalınabiliyor, okunabiliyor, eğlenilebiliyordu. Dünyanın çivisi yerinden çıkmıştı yani, neyse ki başbakanım geldi de çakı çakıverdi çivileri yerine. O yokken anca işsizlikten bunalan meraklı melahat komşu teyzeler namusumu bekliyorlardı ama şimdi neyse ki sadece teyzeler değil polisimiz de bizzat benim namusumun beklenmesi için emir almış ve hatta işlemlere başlanmış. Şimdiki gençler çok şanslı hakikaten. Ne düşünmeleri, ne okumaları, ne yazmaları gerekiyor aslında; bir oy versinler bir de kızlı erkekli bir araya gelmeden mümkünse üç çocuk yapsınlar. Gerisi teferruat.

Velhasıl, ne güzel bir toplum oluverdik. Eskiden neymiş öyle mini etekliler sokaklarda. Kadın dediğin kendini gizleyecek arkadaşım! Evinden çıkmayacak, illa ki çıkacaksa (mesela doğum sancısı tutmuşsa diyelim..) kat kat kumaşlara sarınacak ki kadın olduğu anlaşılmasın. Aman dışardan bakıldığında tüm kadınların kökünü kuruttuk imajı verelim ki kadınlarımıza dış gözler değmesin, namusları kaçmasın. Zaten bu kadın namusu da kadının kendi gibi hoppa biraz, hemencecik kaçıverir dikkat etmezsek. Aman. Ama neyse ki başbakanımız var başımızda da, bizim aklımıza dahi gelmeyen (zaten aklımıza gelmemeli böyle fikirler, akıl fikir kız kısmısının başına bela) başımıza gelmeden kurtarıyor bizi.

Pahişahım (ay pardon dilim sürçüvermiş) başbakanım, sen çok yaşa!

Dipnot 1. "Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o'dur" - Friedrich Nietzsche
Dipnot 2. Biz bunları konuşadururken el altından ne kanunlar çıktı, ne gündemler yaratıldı ve değiştirildi, onları kaçırdık.. YİNE.