30 Mayıs 2012 Çarşamba

Kürtaj

Tayyib'i kürtajla aldırmak için çok mu geç kaldık acaba, sevgili dostlar. Bu nasıl bir gündem çarptırması ve yeniden belirlenmesidir; Uludere olayı arada nasıl kaynadı ben ona şaşırıyorum..

Çok güzel yazanlar var bu konuda. Benim dilim onlar kadar dönmez. Ama; yıllardır ülkemde yaşamasam da, kafa kağıdımdan ve vatandaş olduğum kadar insan olarak da sahip olduğum demokratik haklarımdan asla vaz geçmeyecek bir Türk Vatandaşı olarak, belki ama SADECE eşimle benim istediğimiz zaman ve şartlarda, kendi belirlediğimiz sayıda çocuğa anne olacak bir kadın olarak, bu konuda susmamak lazım diyorum!

Olay sadece Kürtaj değil çünkü; olay kadının, erkeğin, çocuğun, toplumun belirli bir kesim tarafından istenen şekle sokulması. Hepimiz bunu gayet iyi biliyoruz..

Bir tık Her Boku Bilen Adam'a
Bir tık Metin Münir'e
Bir tık da Meral Tamer'e

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Yıllık olağan spor ve rejim yazısı

Yaza, askılılara ve şortlara bürünmeye 3 kala, ben de spor ve rejimle kafayı sıyıran kafileye katıldım sevgili bloggercıklarım. Ameliyat ve İtalya ziyareti sonrası zevk-i sefada alınan o dört kilo gidecek; oluru yok! Kızlarla toplaşıp bol kalorili kokteyllerin dibine vurduğumuz bir gecede aldık bu kararı, tabii ki dolu mide üzerine. Ama "ertesi sabah pişmanlığı" diye de birşey var; özellikle o buzdolabındaki yarısı yenmiş ev yapımı vejeteryan lazanya gözümün içine bakarken.. İtalya'dan gelen Merlot'lar, İspanya'dan gelen çekirdeksiz kütür kütür yeşil üzümler, Fransa'dan Geramont peynirleri, pofuduk Alman ekmekleri derken ben sanırım bu "Avrupa Birliği" olayını çok yanlış anlamış bulunuyorum ki; "50 psikolojik sınırı"na dayandım. Gözünü sevdiğimin minimalist "Uzak Doğu" felsefesine bezenmiş bir diyet ve sporla; zangır zangır inlettiğim Evropa kapılarından Temmuz ayında memlekete sülün gibi incecik gireceğim, göreceksiniz!

Sonra da şu yandaki arkadaşı yiyeceğim katır kutur. Yanında da buzzz gibi bir ayran! Hedefimi resmedip önüme koyayım ki, sebat edip ulaşması kolay olsun. Rejim olayını abartmıyorum; zaten ergenlikte tüm o abuk subuk rejimleri denemiş ve sonuç alamamış bir insan olarak o sayfayı çoktan kapatmıştım. En güzel diyet, porsiyonları küçülterek herşeyden azar azar yemek, strese girmeden kilo vermek. Bu şekilde verilen kiloyu korumak da kolay, çünkü rejim yaparken kendinizi kısıtlayıp özlediğiniz gıdalara, rejim bitince deli gibi saldırmıyorsunuz. Ha tabii bir de akşam 17'den sonra su dışında birşey sokmamak mideye, bu çok önemli.

Rejim tek başına aşk tutamaçlarımızı, şişkoluktan gamzeleşmiş bıldır bıldır basenlerimizi, balkonken terasa dönmüş ön aksesuarlarımızı eritmeye yetmiyor tabii. Spor da şart. En güzel spor yüzme ve yürüyüş ama, hergün kabak yemekten bayılan bünyeler için önerebileceğim başka güzel sporlar da var. Fazla engebeli bir arazide ve trafik magandalarının yaşamadığı kentlerde yaşayan ve özellikle basenlerinden şikayetçi okurlarım için; bisiklet sporunu önereceğim. Biz dümdüz ve içinde bisiklet parkuru bulunan orman alanları ile kaplı Evropa kentlerinde bu sporu icra etmek 80'lik ninelerin bile günlük rutini ama İzmir'in Kordon'u, İstanbul'un boğaz hattı da pedal basmaya pek müsaittir. Deneyiniz, beğeneceksiniz.

Ayrıca, biz İngiliz Kraliyet Ailesi'nden geldiğimiz için; bazı akşam vakitleri işten ve okuldan döndüğümüzde, evin önündeki yeşil alanda Badmington oynuyoruz sevgili bloggercıklarım. Badmington asillerin ve tembellerin (ki ikisi genellikle içiçe geçmiş kavramlardır bilirsiniz) sporu. Tenisten farklı olarak; bir kere raket ve topcukları hafif, insanın nazik-asil bilekleri acımıyor. Ayrıca fazla koşma ve hoplama içermediği için; kendileri gibi asiller içinden usturuplu bir koca arayıp duran al yanaklı asil İngiliz kızlarına, toplum içinde koca memelerini hoplata hoplata koşmanın kaçınılmaz utancını yaşatmadığı için de beğenilmiş, hobi edinilmiş zamanında. Özellikle kollarda biriken yağlanmalara karşı da birebir, tavsiye olunur.

Lakin bizim oynadığımız şekliyle badmington; doğada keyifli bir şekilde zaman geçirmekten ve mavi gökyüzünde beyaz bir martı gibi süzülen topu izleyerek cilveleşmeden öte bir hal almaya başladı. Hırs yapıp "bu topu düşürmeden 50'yi bulmadan bu işi bırakmak yok" diye and içtiğimiz için; bir Alman titizliği ve Türk inadını harmanlaştırarak, ivedilikle badmington sporunu icra ediyoruz sevdicekle. İşte geçen akşam da bu şekilde ciddi ve dikkatli bir şekilde rekora koşarken, topu sahanın en ucunda duran gariban akasyanın sık yapraklı dallarına kaçırma başarısını elde ettik. Top ağaçta kalınca, sevdicek raketi attı düşürmek için ve top düşmekle birlikte busefer de raket aynı noktada asılı kaldı. En son beni atacaktı ağaca; sanatkar ellerini avuç içleri yukarı bakarak kilitlemiş, asil bacaklaını iki yana açmış ve nazik dizlerini 50kg'lık bir dev-kadın olan beni taşımak için kırmış vaziyette "hadi hadi"lerken bende neyseki ampül yandı. "Du bi dakka; ben bu hareketi biliyorum, biz Türkler bunu denizde tatbik ederiz, kurban ele basar, elle birlikte havalanır, toto üstü denize çakılır" dedim ve o zarif ellere basarak yükselmeyi, ömründe 20kg'dan ağır birşey kaldırmamış nazik beli incitmeyi ve akabinde ÇOT! diye DAŞa çakılmayı reddettim. Akıllı kadınımdır. Tenis raketlerinin kutusuna elimize geçen ağırlıkları doldurup, kutuyu topyekün ağaca fırlattık; gerisi yerçekiminin becerisine kaldı tabii. Bu arada da, yaşlı ve huysuz (ayrıca işsiz ve güçsüz) emekli Aleman dede ve nineleri bizi camdan izlemekte, takma dişlerinden öte korudukları akasyanın dallarının kırılıp kırılmayacağını kestirmeye çalışmakta ve polisi aramakla camdan bize terlik fırlatmak arasında gidip gelmekteydiler.. Neyse ki oldu da bitti maşallah'a getirdiğimiz bu durum ivedilikle çözüldü ve hepimiz rahatladık.

Badmington'daki bu hezimetimizden sonra; ben ameliyat nedeniyle 6 haftadır ara vermiş bulunduğum yogama da geri dönüş yaptım sonunda. Sanki 12 senedir yoga sporunu icra eden, artık en usta hareketlerin dibine vuran, her fırsatta eşe dosta esnekliğiyle hava atıp, yoga yapmalarını salık veren ben değilmişim gibi; şu an heryerim tutulmuş halde ve varlığından haberdar dahi olmadığım kaslarım sızım sızım ağrımakta. Yoga tüm kas gruplarını çalıştırdığı, duruşunuzu düzelttiği ve gün boyu bilgisayar karşısında oturmaktan kaynaklanan bel ve boyun sorunlarına çare olduğu için, bence süper bir spor dalı. Eskiden erkekler tarafından gay bulunduğu için tercih edilmiyordu. Lakin tüm kasları çalıştıran bu spor dalı, adamı şıpır şıpır terletecek denli ağır bir kondisyon gerektirdiği için, son zamanlarda homofobik erkekleri de cezbetmeye başladı. Kısaca; gençleşmek, fitleşmek, estetik bir görünüme kavuşmak isteyen herkese yogayı ısrarla öneriyorum.

Ha bir de son olarak; su içelim, su içirelim arkadaşlar. Vücudumuzun %50-60'ı sudan oluşur ve bu oranın korunması için; diğer içecekler ve sulu gıdaların DIŞINDA günde en az 2-2,5 litre su içmemiz gerekmektedir. Daha azı, birçok hastalığa, ciddi organ hasarlarına ve bilişsel sorunlara davetiye çıkarmak anlamına geldiği için; bol bol su içelim sevgili bloggercıklarım, e mi?! Afferim benim akıllı bıdıklarım. Haydi o zaman bana müsade; hepimize bol kalori yakacağımız, aktif, sağlıklı ve neşeli bir hafta diliyorum..

25 Mayıs 2012 Cuma

Ameliyat Güncesi - Bölüm 3: Nakahat

İyi hal kağıdımı alıp karga tulumba eve yollanışımla birlikte, eskilerin kibarca "nakahat" dediği “keyif *ezevenkliği” dönemim de başlamış oldu sevgili bloggercıklarım. Doktorun emri var, 4 hafta kendimi şımartacağım. Ağrı kesicileri bol tutup, tv karşısına yataklı yorganlı bir şekilde kurulup, kitap üstüne kitap okuyarak, sevdiceğe tam gaz naz yapmaya başlayınca, bu iyileşme dönemi denen şey bir festivale dönüşüyor inanınız. Sevdicekle anlaştık; ilk 4 gün boyunca evden çalışarak bir prenses edasıyla koltuğun baş köşesine kurulmuş olan bendenize bakacak, bir dediğimi iki etmeyecek, elimi sıcak sudan soğuk suya sokmayacak, hatta elimi hiç suya sokmayacak yahu - sadece bal ve yağa daldıracak, kayısı ayarında pişmiş yumurtamı, ara öğünde yaban mersinimi, kuş sütümü falan eksik etmeyecek. Bana düşen de; gün boyu yattığım koltukta saat başı sağdan sola meyletmek, fazla uzakta değilse kumandayla belgesel zaplamak, ameliyatın ilk gününden itibaren iflah olmaz bir şekilde bağımlısı olmuş bulunduğum plants vs. zombies'i oynamak, kitaplar okumak, uykular uyumak, keyif denizlerinde yüzmek.. Bu sonuncusu önemli; zira doktor yüzmek, bisiklete binmek dahil her tür spor, uçak yolculuğu ve köpüklü banyolar falan gibi benim hayattaki yegane zevklerimi tümden yasakladığı için, 4 hafta boyunca yüzebileceğim tek ortam bu. Orası burası kesilip yamalanmış, Frankenstein'dan hallice gözüken koca göbeğime bakıyorum da.. Bu yaz etrafa görüntü kirliliği vermeden denize girebilecek miyim acaba diyorum.

Nakahatin ilk 4 günü aynen planladığım(ız) gibi benim için festival, sevdiceğim için kölelik ayarında geçti. Öylesine mutlu ve esenlik dolu günlerdi ki anlatamam.. 5. günün sabahı sevdiceğim benim sonu gelmez abuk isteklerim ve nazlanmalarımdan artık nasıl bunaldıysa, haftada iki kez yaptığı 4km'lik sabah koşusunu yapmak için çıktı, şuursuz bir şekilde tam 10km koştu (ki bence kendisi bilinçaltında evden koşarak kaçmaya çalışmış ama 6.km'de bu işi vicdanen beceremeyeceğini anlamış ve evine dönmüştür) ve hemen akabinde tutulan beli yüzünden benim bu esenlik dolu halim aniden sona erdi. Sevdiceğime koltuğun diğer ucunda bir yer açtık, yorganına sarmaladık, yaban mersinlerini ve tv kumandasını ortamıza koyduk.. Birkaç saat öylece yattık. Sonra, yaşadığımız felaketin boyutlarını yavaş yavaş anlamaya ve kabullenmeye başladık. Kurt gibi açtık! Bu gerçek yürümüzde acı bir tokat gibi patladı. Açtık ve kahretsin ki masör/aşçı/temizlikçi/uşağımız Sebastian o gün izinliydi. Evet olmalıydı böyle bir Sebastian, bir Antonio, bir Orlando.. Ama yoktu.. Kadere, çaresizliğimize ve gözü kör olasıca insan hakları manifestosuna ağladık dostlar.. Kana kana ağladık.

Sonra; artık sel olan gözyaşlarımız dinip etraf kuruyunca ve açlık çekilmez bir hal almaya başlayınca, ben hacıyatmazdan feyz alarak, yavaş yavaş önce sağa sonra sola devrilme hareketleriyle koltuktan kalktım. Salyangöz hızıyla, göbeğimi tuta tuta mutfağa gittim. Domates suyunu ısıtıp, içine biraz karabiber, biraz fesleğen atıp çorba niyetine önümüze koydum. Çok garibandık, çok..

Çorbayı içtikten sonra beyne giden glükoz bana "iş başa düştü, dostum" diye bağırdı, o saniyeden sonra artık yatamadım, 4 gün bana bakan kocaya 4 gün de ben baktım. Bir yandan da, o kadar ısrar etmelerine rağmen "gelmeyinnn! iyileşince gelinnn!" dediğim ailemi düşündüm, yolladıkları gülleri kokladım falan. Hisli günler yaşadık anlayacağınız. Anne çorbasının, baba güveninin yeri dolmuyor ama o kadar mesafeden gelecek anne babaya da kıyamıyor insan. Ayrıca evli olmak da böyle birşey işte; koltuğun bir ucuna sen, öbür ucuna sevdicek kıvrılıyor, birbirinize muhtaçsınız sonuçta.

Ertesi sabah kayınvalidem geldi, kadın 65 yaşında olmasına rağmen - nisbet yapar gibi - bir ceylan edasıyla sekip hoplayıp duruyor önümüzde. Biz onun yarı yaşında, kendimizi 80lik ihtiyara bağlamış haldeyiz. Kolumuza girip bizi doktorlara götürdü, geri getirdi. 4 gün daha yattık karşılıklı. Kimin ağrısı azsa; suyu, yemeği, tv kumandasını o getirdi. Bir yandan da gülüyoruz halimize, ev yaşlı bakımevine döndü diye.

Bugün ameliyatımın 6. haftası. Artık ağrılarım az, hareketlendim baya, doktora çalışmalarıma, spora falan başladım. Gerçi göbeğim hala şiş ve bu şişlik ameliyattan değil, yatıp yuvarlanmaktan 6 haftada aldığım 4 kilodan.. Sağımda solumda Frankenstein misali dikiş izleri duruyor ama artık normal hayatıma devam ediyorum sevgili bloggercıklarım. Beni merak etmeyiniz diyor, antiseptik kokulu bu günlüğü de burada sonlandırıyorum. Allah bir daha vermesin inşallah hastalık, kaza, ameliyat, ağrı, sızı.. Sağlıklı olmak gibisi yok valla!

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ameliyat Güncesi - Bölüm 2: Ameliyat

Nerede kalmıştık.. Ha evet; güzel bir bahar sabahı kargaların kahvaltı yaptığı saatte, biz aç bilaç ve heyecan silsilesi içinde hastaneye doğru yola çıktık. Hastalık hastalığım tavan yaptığı için, ben ikide bir "bu benim son gün doğumum", "bu benim son çiçek bürümüş ağacım", "bu benim son kargam" falan derken, kocamın eli ayağına dolaşıp kaybolunca, kayıt odasına 5dk geç vardık. Almanya kriterlerinde 5dk, Türkiye'de 5 saatlik gecikmeye eşit, a dostlar. Biz gittiğimizde herkes gelmiş, kayıt olmuş, totodan açık hastane gömleğini giymiş, kasap kuyruğunda kuzu kuzu bekliyordu bile.. Durumun vehametini anlayabilmeniz için, yanda bu hastaların totodan esintili gömlek giymiş bir örneğini (ama ne örnek, o Heisenberg!) temsili olarak iliştiriyorum.

Gurbet elde ameliyat olmak hayli enteresan be kuzucuklarım. Mesela üç dille mücadele halindeyim. Acaba hangi dilde bayılacağım, ayılırken hangi dilde ayılacağım? Narkozlu kafayla hangi dilde saçmalayacak, sırlarımı hangi dilde ifşa edeceğim? İşte ben bu tip varoluşsal sorunsalları çözmeye çalışırken ve son dakika dindarı mantığıyla aman sakın besmele çekmeden bayılmayayım ha gavurland'de diye düşünüp dururken; beklenen hemşire elinde mini mini kaplarla geldi ve "Frau S., hazır mıyız bakalııım" dedi. O saniye Tibet Yak'ı sakinliğim yerini bir titremeye, hafif hafif gelen panik dalgalarına bıraktı. Korkuyorum işte ya, yiğitlik buraya kadar. Kimbilir nereme ne iğneler, borular, tüpler sokulacak. Tünele bir kez girdin mi tamam zaten, gerisi Cem Yılmaz'ın değimiyle "totoya bir pamuk"tan ibaret..

Ben (pek tabii ki totodan gelen esintinin de etkisiyle) İmir’in iti gibi titreye durayım, hemşire elindeki minik hapı bana uzattı. "Happy Pill" deniyor buna, harikalar diyarına giden Alice'in mutluluk hapı. Bir yudum su eşliğinde içiliyor, anında sizi tüm günlük dertlerinizden, heyecan ve evhamlarınızdan kurtarıyor. Bildiğiniz sihirli hap.. Rolling Stones şarkısını bile yapmış yahu; Mother's Little Helper işte. Hemşire "birazdan sizi almaya "genç bir erkek" gelecek, onu gördüğünüz zaman hapı alın" diyor. Alice'in tavşanı mıdır nedir bu "Genç Erkek" yahu..? Beklenen "Genç Erkek" geldiğinde, hem mecazi hem gerçek anlamda hapı yutuyorum. Yatağımla birlikte bilinmeze doğru yola çıkarken, sevdiceğim arkamdan "tünelde ışığın tersi yöne doğru koş, tamam mı!" diye sesleniyor. Ameliyat katına vardığımızda; "Genç Erkek", yatağımla beni "Genç Kadın"a veriyor. Genç kadın beni yarı steril bölüme alıyor, burada yılın moda rengi yeşil. Herkes ve herşey yeşillere bürünmüş. Yeşil tesettür, beyaz ışık, latex eldiven üçlüsü olayı anında ciddi bir hale sokuyor ama gariptir, artık titremiyorum. Daha da garibi; şakır şakır, hiç konuşmadığım derecede akıcı bir Almanca konuşuyorum, üstelik Bavyera ağzıyla?!? Ben "bu happy pill ne acaip şey, tahtalıköyden dönüşte bir koli sipariş vermeliyim!" diye düşünürken, genç kadın bir düğmeye basıyor ve önüme havaalanlarındaki bagaj bantları gibi birşey geliyor. Totomu yataktan az kaydırıp bantın üstüne oturuyorum, bir uzun yol bagajının huzuru ve esenliği içinde, yarı steril bölgeden steril bölgeye geçiyorum.

Steril bölge ayrı bir dünya.. Bu sefer herşey beyaz. Üzerime sıcacık ısıtılmış bir battaniye örtüyorlar, elime iğneyi cortlatıyorlar, koluma tansiyon aletini sarıyorlar, parmağıma bipleyip duran bir zımbırtı takıyorlar, burnuma bir maske geçiriyorlar. Ben önce Bavyeracadan Almancaya, ordan İngilizceye geçiyor, en son "ha dur la bi saniye.. bismil..” derken dünya kararıyor, dudaklarımdan “that is weirrrrd" gibi anlamsız bir cümle dökülürken, gerisini koyveriyorum..

On yüz bin ışık yılı falan sonra; soldan, sislerin ve bulutların gerisinden, tok sesli biri "Frau S!" diye dürtüyor beni. Karşımda koca bir duvar saati, Alice'in tavşanının saati olsa gerek bu.. Sağımda ve solumdaki bölmelerde iki yarı baygın daha var. Uyanma odası burası, uyanma ve sapır saçma konuşma odası. Almanlar titiz millet, saçmalasak da hemşireye saçmalayalım, sırlarımızı ifşa etmeyelim, karizmayı çizdirmeyelim diye düşünmüşler, sağolsunlar. İyice ayılmadan odama yollamıyorlar, elalemin oyuncağı etmiyorlar beni. Karizma tamam da, acaba tüm uzuvlarım yerinde mi bakalım? Ayak parmaklarımı oynatıyorum, oynuyorlar. Dizlerimi oynatıyorum, oynuyorlar. Ellerim evet, onlarda oynuyor. Belirgin acı ağrı da yok. Ya acaba ameliyat iptal mi edildi? Yok ama karnımda bir şişlik, bezler ve hortumlarla kaplıyım. İlk cümlem yine ingilizce: "hangi yıldayız?" Hemşire gülüyor "hala 2012'deyiz". Tabii benim derdim şu; 30 sene komada kalmış olabilirim, kocam şimdi dışarıda yanında 25'lik yeni karısıyla ve boşanma kağıtlarıyla bekliyor olabilir, teknoloji aşırı gelişmiş, sağda solda uçan insanlar belirmiş olabilir.. Neden olmasın? Ya cidden bitti mi ameliyat, Hayrettin gitti mi, hayatta mıyım yani? Oh be!

Karşımda 4'ü gösteren koca saatle bakışarak 30dk daha geçiriyoruz. Ben artık sapır saçma konuşmayacağıma dair söz verince, "Genç Erkek" geliyor ve beni odama götürüyor. Sevdiceğim kapıda, elinde koca bir buket çiçek, öteki elinde saçmalarımı not etmek için ufak bir defter. O dizinden bir ameliyat geçirdiğinde ben ayılma odasına kağıt ve kalemimle dalıp, her dediğini not edip, haftalarca akraba ve dostlara okuyup okuyup gülmüştüm de; öcünü alma derdinde garibim.. Birkaç saat beraber oturuyoruz, ben uyuyorum, uyanıyorum, kayınvalidem ve çiçekleri geliyor, annemlerle telefonlaşıyorum, doktorum geliyor, karnıma bakıyor, gece hemşiresiyle tanışıyorum, ziyaret saati sona eriyor, sevdiceğim gidiyor (burda hastanın yanında refakatçi kalma durumu yok) hepsi hayal mayal.. Gece uyuyamıyorum ama sandığınız gibi ağrıdan değil, pisboğazlıktan. 30 saat oldu son yemekten beri ve hala yemek vermiyorlar bana! Çok açım; ey Türk refakatçileri ve beraberindeki börek, baklava, dolma heyeti! Neredesiniz?! Aslında nevrotik yapımla saniyede 15 farklı şeyden şikayet edebilirim ama dayıyorlar morfini ooooh, kafa bin dünya. MP3'ümü takıyorum kulağıma, iki saatte bir hemşire, happy pill falan derken sabahı ediyorum.

Sabah hemşiresi iş bitirici bir tip çıkıyor ve ilk iş sondayı, sonra serumu ve orama burama dürttükleri bilimum aparatı çıkarıyor. Bahçe hortumu boyutundaki son aparatı(tamam biraz abartmış olabilirim) çıkarırken, damarı da çıkaracak gibi oluyor. Tam ben etrafa kan fışkırtırken ve hemşireler koşuşurken, o esnada sevdiceğimin ziyarete geleceği tutuyor. Kan gölünün ortasında elinde sevdiğim poğaçalarla dikilmekte olan, gözleri korkuyla büyümüş sevdicek şok içinde; ben poğaçalara doğru bir yandan kan fışkırtır, öteyandan salya akıtır halde. Ne sabah ama.. Poğaçayla zenginleştirilmiş kahvaltı servisi sonrası sevdicek işe gidiyor, doktor ve asistanları vizite geliyor. Bu sefer aklım başımda olduğu için önce ameliyatın detaylarını, sonra Hayrettin'i görüp göremeyeceğimi soruyorum. Bu sorum tansiyonumun ölçülmesine ve ateşime bakılmasına neden oluyor. Nasıl ama ya? Bademciklerimi göstermişlerdi bana, böyle çilek reçeli gibi kavanozun içinde.. Sonra yıllar yılı bizim ailede çilek reçelinin adı sayemde bademcik reçeline çıktı. Hayrettin ise çoktan patolojiye yollanmış, oraya bir giden birdaha dönmezmiş a dostlar.. Zavallı Hayrettin'im; temiz raporu çıktıktan sonra kimbilir hangi tıbbi çöplüğü, hangi sokak köpeğinin midesini boylamışsındır bilinmez..

Stockholm sendromu nedeniyle gözümde bir Dr. Gregory House güzelliğine bürünen doktor, beni acılarımla başbaşa bırakıp işine gücüne gidiyor. Akşama kadar gelen şekerlemeleri yiyor, Nazi subayı çıkan öğlen hemşiresinin zoruyla yatağın çevresinde yürüyor, kendi kendime tuvalete gitmeye başlıyor, bu duruma abartılı bir şekilde seviniyor, akabinde bilgisayarda tam 3 saat plants vs zombies oynuyor, şekerli happy pill'ler içiyor, daha da seviniyor, keyf ediyorum. Akşam gelen doktor son kan tahlilime, genel tabloma, ultrason sonuçlarıma bakıp, üzerine de benim bu şekerli şurubu fazla kaçmış bol keyifli halimi görünce "Hadi hadi turp gibisin artık. Ülkemizin fonlarını beleş beleş kullandığın yeter, yallah evine"yi çekiveriyor bana. "Yahu daha dün bir, bugün iki, daha kendi kendime işemeyi yeni becerdim, ayrıca bu akşam yemekte köri soslu tofu var, etmeyin eylemeyin, ya gece fenalaşırsam" falan desem de dinletemiyorum, resmen taburcu oluyorum. Sevdiceğin işten çıkıp gelmesi zaman aldığı için, bir daha nerde bulucam mantığıyla giderayak tofumu da yiyorum tabii.

Bu şekilde kan, ter ve gözyaşı ile bezenmiş bir bölümün daha sonuna geliyor, ameliyat güncemize evdeki maceralarımızla devam ediyoruz sevgili blogger'cıklarım. Arkası yarın.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Ameliyat Güncesi - Bölüm 1: Hazırlık

Evet kuzucuklarım, bir ameliyat geçirdim. Doktorlara göre basit ve önemsiz bir ameliyat, hastalık hastası bir bünyede açık kalp ameliyatı şiddetinde hissedilebiliyor. Nevrotik bir tipim ben; kan aldırmaktan dahi korkarım, başım ağrısa beyin tümörü derim, baş parmağımda yedi senedir bir ağrı var gidip göstermeye korkuyorum falan filan. Kısacası etrafım seç beğen al, çeşit çeşit doktorla kuşatılmış haldeyken; itiraf edeyim doktordan korkuyorum.

Çocukken ben bir ameliyat daha oldum, siz de olmuşsunuzdur büyük ihtimal çünkü 80'li yıllarda modaydı bademcik ameliyatı olmak. Travmam büyük; bir sabah erkenden uyandırıldım, annemle babam bana bir başka türlü sevgi dolu bakıyor, bir .okluk var bu işte.. Doğru bilmişim, ameliyat olacakmışım. Haydaaa. Gittik tabii, ben salya sümük kendimi yerden yere atıyorum falan, doktorlar yemediler, verdiler gazı oooh.. Uyandım. Boğazımdan çok kulağım ağrıyor. Kulaklarımı deldirmişler, sürpriz! O dakikada akıllarına böyle şahane bir fikir gelmiş ebeveynlerimin, uyanınca "anaa, kulaklar genç kız kulağı olmuş" diye sevinç naraları atacağımı düşünmüş gariplerim. O sırada sadece 8 senedir tanıyorlardı beni, bilmiyorlardı huyumu tabii. Bu arada, kulaklar da kulak burun boğaz uzmanı arkadaşları tarafından deliniyor, şu lükse bak.. Neyse. Kulaklarım son dakika kararıyla delinince, ellerinde olanı takmışlar. 80'li yılların modası iri altın küpelerdi, sallantılı.. Annemin kulağında o varmış, benim olmuş. Anlayacağınız boğaz ağrısından değil de, küçük bir Afrika ülkesinin gayri safi milli hasılası değerindeki altın küpelerden rahatsız oldum, özetle. Öyle bir ameliyat anım daha var işte.

Bu ameliyat da, benimle 15 senedir iyi kötü anısı bulunan, aslen çok iyi huylu bir kist olan Hayrettin'imin alınma ameliyatı. Kendisi son zamanlarda iyice semirip bir organik yumurta büyüklüğüne ulaşınca (karşılaştırma yapmanız ve halimi görselleştirebilmeniz için yanda Hayrettin'in eşim tarafından resmedilmiş temsili bir fotoğrafını koyuyorum) bana rahatsızlık vermeye, doktorların terimiyle hayat kalitemi düşürmeye başladı. Yani sırf Hayrettin yüzünden hakettiğim Ferrari'yi alamıyormuşum, a dostlar! Haliyle bu durumda yollarımızı ayırmamız şart oldu. Ameliyat kararı çıkınca, ben Hayrettin'le yıllardır süregelen seviyeli birlikteliğimizi bitirmeye henüz hazır hissetmediğim için, konuyu çeşitli ülkelerin çeşitli şehirlerinden seçilmiş çeşitli seçkin doktorlara danıştım. İnanınız ki, aralarından biri bile "nayıııır, kıyma Hayrettin'e, sev onu, koru onu" deseydi ilişkimizi sürdürecektim. Lakin 4 doktorun 4ü birden koro halinde "Hayrettin gitmeli!" diyince.. Gerisini anlatamıyorum işte, anlayın..

Hayrettin'e tekmeyi vurmaya karar verdik. Belirlenen tarih yaklaştıkça, bünyede bazı heyecan halleri vuku bulmaya başladı tabii. Bende yoga ve meditasyonla 12 senedir az çok oturmuş bir Tibet Yak'ı sakinliği mevcut. İlk ameliyatımda heyecanlanmayayım diye bana ameliyat olacağımı son saniyede söyleyen - ki bence bunu kendileri benden fazla heyecanlı oldukları için yapan - ailem tabii yanımda olmak istiyorlar. Haklılar. Lakin ben Tibet Yak'ı karizmamı son dakikada ailecek topyekün heyecan yaparak çizdirmekten korkuyorum. Gelmeyin dedim. Böyle daha az heyecan yaparız diye düşündüm. Kocamın da üzerimde ilginç bir sakinleştirici etkisi var, adam sanki bir Dr. House (yaşlanınca benziycek de haaa, hohoyt). Bir de yahu acıdım da aileme, onca yolu tep, heyecan yap, huysuz hastaya bak, onca yolu geri tep.. Olmaz yani, bencillik. Neyse anlaştık, benim Dr. House arayacak onları, haberdar edecek an be an.. Heyecan yok.

Heyecan yok ama; ben şahsen huysuz, nevrotik, hastalık hastası, gudubet (ve de yaşlı ve çirkin) biriyim. Ayrıca satrançta berbat olsam da, gerçek yaşamda birkaç hamle sonrasını düşünüp genel olarak panikleme huyum da mevcuttur. Dolayısıyla ben Tahtalıköy'e tek gidiş biletimi almış edasıyla davranmaya ve kendimi ruhani açıdan öteyana hazırlamaya başladım. İlk işim, bünyede yazarlık olduğu için tabii, sevdiklerime sayfa sayfa iç hoplatan, sevgi ve esenlik dolu arabesk mailler yazmak oldu. Bu iş 3 gün sürdü ve "bu satırları okuduğunuzda ben tahtalıköyde olacağım" diye başlayan mailleri adeta mükemmel hale getirdim. Öyle ki; yazarken havaya girip, Müzeyyen Senar'dan "Hasta Düştüm Gurbet Elde" şarkısını içli içli dinleyip "la hakkat gidiciyim galiba ben" diyerek ağladığım dahi oldu.

Mektuplarımı bitirip, bana "iyice delirdi bu" gözüyle bakan kocama ben gittikten sonra yapılması gerekenler konusundaki talimatları verdikten sonra (ki bu talimatlar arasında çiçeklerin 4 günde bir sulanması ve kat'i surette Berlin'deki Türk dönercilerinin yanındaki Türk mezarlığına gömülmeyip güzel memleketime kargolanmam gibi birbiriyle sonsuz derecede alakalı maddeler de vardı) bu sefer sıra 7 yaşımdan beri benimle olan sevgili köpeğim Herby'nin (yanda mutlu günlerimizde çekilmiş bir fotomuzu görüyorsunuz) kime kalacağı konusuna geldi. İnsanın malı mülkü olması kötü a dostlar, ben bir Herby'mi kime bırakacağımı bilemezken.. Herby'yi pelüş hayvanlara saygı göstermeyi bilen birine bırakmalıydım evet.. Kafamda tabii ki bir isim vardı, fakat kocam da benim yarı deli ruh halime katılıp bana gidici muamelesi yaparak Herby'yi muhakkak almak isteyince 3 gün de o tartışmalarla geçti. Son olarak da 14 yaşımdan beri tuttuğum kara kaplı defterim Soyut'un yakılmasına karar verdikten sonra, aslen şu dünya üzerindeki tüm mal varlığımın topu topu üç kuş kanadı sesi, akdenizde biraz kum, bir adet ağaç gölgesi ve bir ayakkabı çekeceği olduğunu düşünüp, gönül rahatlığı içinde mal mülk takdimi dosyasına bir nokta koymuş bulundum.

Tabii ki benden sonra devam edecek bir yaşam, genç yaşta dul kalacak bir koca söz konusu olunca, insan sevdiğine kıyamıyor ve "ben iyi bir yere gidiyorum, mutlu olacağım, sen de hayatını yaşa haaa" moduna giriyor. Böyle can ciğer kuzu sarması konuştuk bunları ve benim tahtalıköyden "ben iyiyim stop" mesajı yollamama karar verdik. Tabii Ghost filminden biliyoruz, öyle buğulu aynaya seni seviyorum yazmalar, akadan destekle çömlek döndürmeler, duvara kanla "sıra sende!" mesajı çiziktirmeler (bu başka bir filmdi sanki).. Bunlar hoş ama enerji isteyen durumlar, yani zor. Kocam dikkatsiz olduğu için, romantik şekilde rüzgarda bitkileri kıpırdatmak, Forest Gump misali gökten kuş tüyleri düşürmek de mantıklı değil. Farketmez adam yahu.. Bir ara ben sinirlenip "tuvaletin kapağını çaaaat diye düşüreyim, anlarsın" dediysem de; bunun da korkutucu olacağına karar verdik. Sonuçta bu sorunu çözemedik..

Ben psikolojik olarak Tahtalıköye hazırlana durayım, ameliyat öncesi bazı fiziksel hazırlıklar da gerekiyor. Mesela adamlar bir gecelik getirin demişler. Pamuklu ve edepli bir gecelik.. Ben ömrümde gecelik giymemişim, çok dönerim "kıpraşık" uyurum, o gecelik çıkar tepeme. İnanılmaz rahatsız birşey bence gecelik. Dolayısıyla çıktım çarşıya pamuklu ve edepli bir gecelik bulmaya. Zor bir iş. Neyse bir mağazada var onlardan, reyonda ben ve yaş ortalaması 80 olan 3 kadın. Modanın geldiği son noktada bu yandaki geceliği buldum ve kadınların hepsi "gençlere çok yakışıyor bu model" diye onaylayınca aldım. Yıkılan gururumu ve gençlik enerjimi geri kazanabilmek için bir de Audrey Hepburn şapkası aldım terapi niyetine..

Hafta başında hastaneden aradılar, belki ameliyat ertelenecek dediler. Ohhhh misss. Son dakikaya dek belki ertelenecek umuduyla Hayrettin'e renk vermiyorum, Tibet Yak'ı modu sürüyor. Son gece dahi horul horul uyudum o gazla. Ama ertesi sabah hastaneden onay gelince, iş ciddiye bindi, benim yelkenler suya indi. Bir yandan panikledim, öte yandan da sırt çantasına edepli ve pamuklu geceliğimi, mp3 çalarımı, kitabımla içine hastane için en uygun oyun olduğunu düşündüğüm "Zombies vs Plants" yüklenmiş tabletimi tıktım. Hazırım.

Heyecan yapın biraz.. Arkası yarın :)

8 Mayıs 2012 Salı

Seksi fareler

Bahar ayları, gevşer doktoranın yayları. Çok okuyorum, o ayrı. Bilimsel mi bilimsel, düşünsel mi düşünsel - o zaman sorun yok. Biliminsanı denen tühaf güruha akıl sır ermez zaten, tüm gün tek bir satır yazamayıp, gecenin bir yarısı aydınlanıveririz. Hatta bazen fazla aydınlanıp, ampülü patlattığımız da olabiliyor..

Misal; bugün gazetede "Yoğurt yiyen fare daha ince ve SEKSİ" diye bir haber okudum, evet aynen bu şekilde yazılmış bir haber. Hayvan deneylerine son derece karşı olsam da, bizim alanda farelerle çalışan arkadaşlarım var ve bunların bir kısmı fareleri deney sonunda "imha" etmeden önce (evet bu bir kuraldır; aynı fare iki farklı deneyde kullanılmaz, modifiye edilmiş fare hayatına devam edemez) bu farelere karşı bir tür bağlılık geliştirebiliyorlar. Ama ampülü patlatıp deney faresini seksi bulan da oluyormuş demek ki.. derken.. Baktım neyse ki durum böyle değilmiş; yoğurt yiyen fareleri seksi bulan, bilimadamları değil de diğer farelermiş. "Fare ve insan ne kadar karşılaştırılabilir ki?" derseniz, size Steinbeck'ten genetik çalışmalara kadar birçok örnek sıralayabilirler tabii.. Kafanız daha da karışır, boşverin. Önemli olan; fareler yoğurdu yedikçe bedenleri daha ince, tüyleri parlak oluyormuş, erkek fareleri daha fazla cezbediyorlarmış, bir de daha büyük yavrular doğuruyorlarmış. Sonuçta daha büyük fare yavrularının bize ne gibi yararı olur bilemiyorum ama; farelerden feyz alarak bolca yoğurt yersek, bizler de zayıf, parlak tüylü ve seksi olabilirmişiz. Bebelerimiz de iri kıyım doğabilirmiş. Bu noktada, dünyada var olan açlık ve susuzluk sorununa, iri kıyım insanların ne gibi bir katkısı olur diye düşünmeden edemiyorum ama hadi neyse..

7 Mayıs 2012 Pazartesi

$75,000 = mutluluk

Yazdık, çizdik, boyadık, salıncakta sallandık, ateş üzerinden atladık, gün batımında gül ağacı aradık falan derken bir hıdrellezi daha geride bıraktık. Gittikçe amacından saparak, tüketim çılgınlığının bir başka şeklini almaya başlayan Hıdrellez hakkında yazmayacağım; zaten tüm bloggerlar kendi çaplarında birşeyler yazarak, günün anlam ve önemini belirtmiş, yapılması gerekenleri özetlemiş, kendi dileklerinden bahsetmişler. Sağolsunlar. Ama bu dileklerin çoğunluğunun maddiyata dayalı oluşu beni şaşırttı doğrusu.. Hemen herkes evler, arabalar ve para dilerken; aramızda sadece iki kişi (güzellik yarışmasına çıkmış kızcağızlar gibi) dünya barışı, huzur, mutluluk gibi kavramları da (asıl dileklere ek olarak tabii) dilediğini belirtmiş. Kimsenin ana dileği mutluluk olmamış..

Belki de ben bazı şeyleri idrak edemiyorum bu hayatta; çünkü maddiyat ile mutluluk arasındaki ilişkiye bakıldığında - benim düşüncemin aksine - az bir para değil, bir hayli para gerekiyor insanların mutlu olabilmeleri için. Eskiden başını sokacak bir ev, sıcak bir yemek, sağlık ve huzur diye özetlenen "mutluluk", günümüzde kuruşu kuruşuna net bir rakam: yıllık 75,000 dolar. Gerçekten; inanmıyorsanız ben Princeton Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmanın yalancısıyım, tıklayın görün. Bu araştırmaya göre; yıllık kazancı 75,000 doların altında olan kişiler kendilerini belirgin düzeyde daha mutsuz hissederken, bu rakam civarında kazanan kişiler oldukça mutlu hissediyorlarmış. Garip olan ise; 75,000 doların üstünde kazanan kişilerin mutluluk düzeyi de daha yüksek değilmiş. Yani para arttıkça mutluluk artsa da; 75,000 dolar eşiği geçildiği andan itibaren mutluluk artık daha fazla artmıyor. Tabii araştırmada eksik ve yanlış metodoloji söz konusu; yaşanılan ülke, şehir, mahalle dahi bu rakamın belirleyicisi olabilir. Yani New York'ta kazanılan 75,000 dolar ile Teksas'taki, İstanbul'daki farklı değere sahip olabilir. Alım gücü denen birşey var sonuçta. Ya da komşun açken senin obez olma durumunun psikolojisi var. Toplumların farklı tüketim alışkanlıkları var, sonra.. Yani herkesin maaşını 75,000 dolarda sabitlesek bile, insanların tümünün mutlu olacaklarını sanmıyorum. Yine de ilginç bir araştırma. Araştırmacılardan biri de ekonomi alanında nobeli kapmış üstelik. Bu durumda, isterseniz seneye sadece para değil $75,000 çizin direkt, bakalım ne olacak..

Aslında, sevdiğim TED konuşmacılarından biri olan Michael Norton da, mutluluğun satın alınabileceğini söylüyor. Buraya tıklayarak nasıl satın alabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

4 Mayıs 2012 Cuma

Küçük ipuçları

Yaşım birkaç sene içinde yetişkin bir insanın ayakkabı numarası olabilecek rakamlara doğru ilerlerken, mutlu olabilme sanatına dair birkaç ipin ucunu yakaladığımı düşünüyorum doğrusu. Paylaşayım da çoğalsın hadi!

1. Mutlu olmak istiyorsanız; olaylara ve kişilere değil, flora ve faunaya kafayı takacaksınız. Şöyle ki; bahar geldiğinde bisikletinize atlayacaksınız, patpat motorlu, yelkenli ya da kürek gücüyle ilerleyebilen ufak tahta bir tekne edineceksiniz, hiç biri olmasa dahi bir yolunu bulup şehirden uzaklaşacak, doğaya karışacaksınız. Saçlarınıza çok değil, bir sap papatya takacaksınız; ellerinize konan uğur böceklerini üfleyerek uçuracaksınız. Herkesle dost-ahbap olmayacaksınız ama çevrenizde bulunanlara sevgiyle, gülümseyerek, iyi niyetle bakacaksınız. Karşılık beklemeden küçük iyilikler, naziklikler, sürprizler yapacaksınız; gönlünüz geniş, eliniz açık olacak, bunların hesabını tutmayacaksınız. İçiniz dışınız bir olacak sonra; saklanmaya, yalana, dolana gerek duymayacaksınız. Açık olacaksınız, samimi ve direkt olacaksınız. Kimse size istemediğiniz bir şeyi yaptıramayacak ama; daima adil ve etik davranacaksınız. Size kötülük yapanı unutacak, kötü davranışın tekrarlanmaması içinse önleminizi alacaksınız. Kimseyle kendinizi karşılaştırmayacak, kendi amaçlarınız ve hedeflerinize ulaşmak için kafa yoracaksınız. Sınırlarınızı da bileceksiniz ama; abartmayacaksınız.

2. Sağlıklı olmak istiyorsanız; herşeyden (evet herşeyden) azar azar yiyecek, günde 7-8 saat uyuyacak, düzenli bir yaşam süreceksiniz. Bir de suyun hayat olduğunu bileceksiniz. Suyu bardak bardak içinize, köpük köpük banyolarla dışınıza, masmavi dalgalarla gözünüze yakın tutacaksınız. En güzel sporun yüzmek olduğunu, yazın tuzlu deniz suyunun uzun kış günlerine yatırım olduğunu unutmayacaksınız. Hareketli, canlı, heyecanlı olacaksınız ama arada kendi kendinizle başbaşa kalmayı, sessizce oturup bedeninizi dinlemeyi ve tüm bu evrenin ve bir kum tanesi ölçüsündeki benliğinizin anlamını düşüneceksiniz. Şükredeceksiniz en çok da, sağlıklı ve huzurlu olduğunuz her anın farkına varıp, değerini bileceksiniz.

3. Aklınızın zehir gibi çalışmasını istiyorsanız; tepenizde süs diye durmayan gri hücrelerinizi kullanacaksınız. Çalışacaksınız, üreteceksiniz, tartışacaksınız, merak edecek ve araştıracaksınız. Hayal kuracaksınız bol bol; olmayacak hayaller olsalar bile, onların hayal olduğunu bile bile oyuna devam edeceksiniz.

4. Sevilen biri olmak istiyorsanız; sahiplenmeden, yargılamadan, koşul ve şart koymadan, olduğu haliyle seveceksiniz. Çocuklar ve yaşlılarla sohbet edip, tanımadığınız insanlar size gülümsediğinde mutlaka geri gülümseyeceksiniz. Günaydın, hoşgeldiniz, teşekkürler kelimelerini daha sık kullanacaksınız. Ailenize ve arkadaşlarınıza zaman ayıracaksınız ;) sevgiliniz olduğunda bile! Yeni insanlarla tanışmaktan, yeni sosyal ortamlara girmekten korkmayacaksınız. Eviniz kale değil, kapınızı sonuna dek açacaksınız dostlara. Çağrıldığınız partilere, sosyal ve kültürel etkinliklere zaman ayıracaksınız. Sadece kişisel değil, sosyal hobileriniz de olacak mutlaka. Dolu dolu yaşayacaksınız ki, anlattığınız hikayeler ilgi çeksin.

5. Kendinizle barışık olmak istiyorsanız; duşta şarkı söyleyeceksiniz, arada dans edeceksiniz, aynada güzel bulduğunuz (en az) bir yerinize bakacak ve gülümseyeceksiniz. Kilonuza dikkat edecek ama kalori saymayı da takıntı haline getirmeyeceksiniz. Ne kadar yoğun olursanız olun, haftada bir yarım günü sadece kendinize ayıracaksınız; kişisel bakımınıza, keyfinize ya da canınız ne istiyorsa onu yapmaya. Kendinizi ve davranışınızı kimse yokken bile siz denetleyeceksiniz, kendinizi doğru olanı yapmaya, iyi biri olmaya koşullayacak ve her iyi davranışınızdan sonra kendinize küçük ödüller vermeyi asla atlamayacaksınız.

Ben bunları öğrendim bunca yılda. Geçmişe, pişmanlıklara, keşkelere, kim ne der'e değil; içimden gelene inandım. İçimden geleni de kendim yargıladım, evrensel etik değerlerden asla uzak olmamasına uğraştım. Arada yanlış da yaptım, hem de çok. Ama böyle öğrendim doğruları ben. Hala da öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü yaşamın sonsuz olasılıkları içinde, her tür durumun yaşanacağına, olmaz dediklerimizin dahi başımıza geleceğine inanıyorum. Bunlardan ders almak, olumlu sonuçlar çıkarabilmek bizim görevimiz. İnsanın özünde mutluluk ve iyilik olduğuna inanıyorum, bazı insanlarda çok derinlerde saklanıyor da olsa, potansiyel olduğunu düşünüyorum. İnançlarımız, zamanla değerlerimiz olur; değerlerimiz ise yaşam belirleyicilerimiz. Bu nedenle; kendimizi oluştururken, olumlu düşüncelere ve değerlere odaklanmalıyız. Bunları öğrendim, bunları paylaşıyorum.