29 Ekim 2011 Cumartesi

Banyo Fantazisi

Balık burcu olduğum için sulak alanlara aşırı sempatim var; yaşadığım kentte deniz, yoksa göl, o da yoksa bari şırıl şırıl akan bir dere olmasına özen gösteriyorum. Etrafımda bir su sesi, akışkanlık, daimi bir dalgalanma olması lazım. Su benim için önemli. Duşumu almadan tam anlamıyla uyanamam, kendime gelemem. Yağmur altında yürümeyi, donuma kadar ıslanmayı, kış günü bile ıslak saçla dışarı çıkmayı severim. Sinirli olduğumda tabak çanağı bulaşık makinesinden çıkarıp yıkadığım, endişeli olduğumda mutlaka sıcak sulu birşeyleri yudumladığım, sıkıntılı zamanlarımda küveti doldurup, kitabımı falan alıp su soğuyana dek içinde kaldığım çok olur. Kısaca: ben suyu seviyorum.

Dolayısıyla yaşam alanlarımda benim için en önemli mekanlar banyolar. Banyo dediğin geniş, ferah, aydınlık, minimalist ve yumuşak renklerle döşenmiş olmalı. Yerleri mutlaka kuru, halısız kilimsiz, saç telsiz, kireç lekesiz, tertemiz olmalı. Banyo kesinlikle serin olmamalı ama havasız da kalmamalı. Orda burda gereksiz eşya ve süs olmamalı, makyaj malzemeleri falan dolaplarda tutulmalı. Misafirler için kağıt havlu ve gerektiğinde kolayca yetişilebilecek yedek tuvalet kağıtları bulunmalı.

Banyonun benim için en önemli elementi ise duş tabii ki. Duş kesinlikle gür akmalı, hani şu az suyu bolmuş gibi gösteren ekonomik ve de ekolojik sistemler var ya. Geniş başlıklı duş sistemleri insana şelalenin altındaymış hissi verdiği ve ayrıca omuzlara masaj yaptığı için iyi seçimler. Gevşek, plastik ve yerinde durmayan, tıkalı deliklerinden sağa sola su fışkırtan duş başlıkları dayanılmaz bir azap. Bir de mutfakta su açıldığında suyun birden buz gibi akması sendromu vardır bazı evlerde, delirtir beni..

Yer müsaitse, kocaman bir küvet günün bütün stresini alıyor gerçekten. Avustralya'da yaşarken evimiz 14. kattaydı ve yere kadar inen pencerenin hemen önünde şu yandaki fotodakine çok benzeyen muhteşem bir jakuzi duruyordu. Mumlar eşliğinde şehrin gece ışıklarını izlerken bir yandan şarap yudumlamak, öteyandan suyun içinde olmak tarifi imkansız bir duyguydu. Avustralya'dan döneli beri özlediğim tek şey bu küvet! Almanya'da banyolarda küvet ve duş ayrı oluyor, bu da aslında güzel bir durum, ama burdaki küvete değil 190 boy ortalamasıyla almanlar, 160 (tamam tamam 1.58'lik) boyumla ben bile zor sığıyorum, iki büklüm halde dört duvara bakarak şarap yudumlamak ya da Genç Werther'in Acıları'nı falan okumak da pek keyifli değil doğrusu.

Şu hayattaki temel hedeflerimden biri, bahçeye irice bir jakuzi gömdürmek ve etraf karla kaplıyken ailecek içine girip sohbet etmek, sıcak sahlep içmek falan. Şimdilik hayal olsa da inanıyorum günün birinde bu aristokrat hedefime ulaşacağım..

24 Ekim 2011 Pazartesi

Adsız

"Adsız" yollanan yorumları prensip gereği yayınlamıyorum, bilginize.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kanserle gelen mutluluk

Hayat çok kırılgan. Geçtiğimiz hafta bir arkadaşıma meme kanseri teşhisi konulduğunu ve memesini aldıklarını öğrendim. Neyse ki artık meme kanseri tedavisi mümkün olan, göreceli olarak daha az zarar verici kanser türlerine giriyor. Basit bir elle kontrol ve tıbbi tarama ile de erken devrede yakalanıyor. Arkadaşım da şanslılardan biri, bugün neşe saçarak "şimdi iyileşme dönemindeyim, hayatın keyfini çıkartıyorum" dedi.

Kanser gibi ciddi bir ölüme yaklaşma deneyimlerinden sonra, hastalığı yenen insanların büyük çoğunda bir "psikolojik gelişim ve olgunluk" görülüyor. Psikolojide ve sağlık alanında bir çok makale var bu konuda. İnsanlar hayatın kırılganlığının farkına varıyor ve kalan zamanlarını dolu dolu yaşamaya yöneliyorlar. Birçok insanın kanser ile mücadele döneminde aile bireyleriyle ilişkileri yakınlaşıyor, duygularını daha kolay paylaşmaya başlıyorlar, artık hayatı eskisi kadar fazla ciddiye almadıklarını ve eskiye nazaran daha mutlu insanlar olduklarını belirtiyorlar. Bu güzel. Ama daha güzeli sanırım kanser olmadan bunu anlayabilmek..

Oğlunu kurban etmek

Tek tanrılı dinlerin tümünün kitaplarında geçen bir hikaye vardır; Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i "neredeyse" kurban etme hikayesi. Bu hikaye benim çok eskiden beri tüylerimi ürperten, içindeki gizli anlamı bir türlü yakalayamadığım, farklı dinlerden birçok inanan ve din adamıyla tartıştığım halde bir türlü anlamadığım bir hikayedir. Hani doluya koydum olmadı, boşa koydum olmadı türünde..

Dinlere göre ufak tefek farklar var hikayede ama özetle; Hz. İbrahim birkaç gece üst üste Tanrı'nın onu test etmek için oğlunu kurban etmesini buyurduğunu görüyor. Sonunda bu dürtüye ya da buyruğa daha fazla karşı gelemeyerek, oğlunu alıp dağın tepesine çıkıyor (dağ tepeleri tanrıya yakın yerlerdir bilirsiniz). Tam oğlunun boğazına bıçağı dayamışken (oğlu da babasına bir koyun gibi itaat ederken) Tanrı onu durduruyor ve oğlunun yerine bir koyun yolluyor ve onu kesmesini istiyor. İşte bizim kurban bayramı böyle doğmuş. Aslında islamdan, hıristiyanlıktan ve yahudilikten çok önce, bir pagan adeti olarak. Diğer dinler bu adeti çeşitli nedenlerle (yahudilerde kurban edilen tapınağın yıkılması, hıristiyanlarda ise İsa'nın bir final mahiyetinde kendini kurban etmesiyle) sonlandırmışlar, fakat müslümanlar hala devam ettiriyor. Benim gibi birçok insan için dayanılmaz bir "bayram", kabul edilemez bir sorun, ama devam ediliyor. Hatta kurban bayramı dışında, olmasını istedikleri dilekleri için canlı hayvan adayan fanatikler de var.

Benim yazmak istediğim kurban fenomeni ya da bunun antropolojik kökenleri değil. Bu konuda daha fazla okumak için buraya tıklayabilirsiniz. Benim kafamı kurcalayan, bir babanın öz evladını kurban etmesi temelinde yatan patoloji ve inanç - etik sorunsalı. Çocuğum yok ve nasıl bir histir bilemem ama eğer olsaydı, içimden bir ses öyle emrediyor diye boğazına bıçağı dayamazdım. Hayır bu bir şizofreni belirtisi olduğu için değil, bana tüm benliğiyle inanan ve güvenen bir canlıya kıyamayacağım için. İsmail'in babası boğazına bıçağı dayadığında ne hissettiğini çok düşündüm. Tanrı için kurban edilmek.. Varlığını görmediğin, duymadığın, sadece inandığın bir kavram için, öz baban tarafından ihanete uğramak. İsmail son dakikada bıçaktan kurtulmuş ama bu deneyimle tüm bir yaşamını nasıl devam ettirmiş, bilmiyoruz. Babasına güvenebilmiş mi, Tanrı'nın amacını anlayabilmiş mi? Ben anlayamıyorum, aklım almıyor.. Bana göre; bu da dilden dile anlatılırken değişmiş, anlamını kaybetmiş, ürkütücü bir hal almış, amacını yitirerek sadece korkutma ve sindirme aracına dönüşmüş hikayelerden biri.

Bu hikayeyi bugün tekrar düşündüm, çünkü bu sabah gazetelerde "24 şehit ve 15 ölü ele geçirme" manşetleri ile sarsıldı Türkiye. Çok acı, gencecik çocuklar inançları ya da daha kötüsü inandırıldıkları kavramlar için ölüyorlar. Her iki tarafın da ciğerleri yanıyor yıllardır ama bitmiyor bu acı. Hiçbir sonuca ulaşmayan politikalar, agresif ve yıkıcı askeri adımlar, toplumların birbirine duyduğu öfke, nefret ve dialog eksikliği böyle devam ederse asla da bitmeyecek. Artık dünyadaki birçok ülke profesyonel orduya geçiyor, askerlik zorunlu hizmet olmaktan çıkıyor. Bizim ülkemizde, diğer ülkelerden çok daha fazla hissediliyor profesyonel ordu ihtiyacı, çünkü bizim doğuda politik problemlerimiz var. Çok büyük problemler, bir türlü çözül(e)meyen problemler bunlar. Çok yazdım bu konuda, artık ben bile sıkıldım.

Ama bugün bu manşetleri, köşe yazılarını ve arkadaşlarımın facebook status'lerini gördükçe, yukarıdaki hikayeyi düşündüm durdum. Çünkü çok benziyor. Bize yukardan bir ses, "oğlunu ver, oğlunu ver" diyor, biz düşünmeden, koşulsuz veriyoruz oğullarımızı. Piyon gibi.. Yeşil ya da kahve kamuflaj kıyafetinde birbirinin tıpkısı olan oğullar, halbuki normal hayatlarında benzersiz, bir eşi daha yok. Ölüme gidiyorlar. Silah tüccarları, askercilik oynamayı seven politikacılar, çete liderleri onları kurban olarak alıyor, her iki taraftan da. Aynen Hz. İbrahim gibiyiz, bir ses duyuyoruz, bir rüya görüyoruz, sorgusuz kabulleniyoruz. Yoksa başka nasıl açıklarsınız "oğlum devlete feda olsun"u, nasıl bir baba söyleyebilir bunu, nasıl bir inançtır, sorgulanmadan kabul edilir?

Acı olan ne biliyor musunuz, bizden oğul isteyen bu sefer şefkatli bir tanrı değil. Son dakikada durdurmuyor bizi. Aldığı oğullar yetmiyor, hep daha fazlasını alıyor..

Oğullarımıza oyuncak silah almayalım, arkadaşları onu tartaklarsa onun da bir yumruk atmasını öğretmeyelim, "göze göz, dişe diş" diyerek çocukların hepsini kör etmeyelim ve başkasının oğlunu öldürmesi için askere yollamayalım. Şu anki sistemde ne yazık ki seçimimiz yok ama olmalı. Herkes asker olmamalı, tüm çocuklar "eti senin kemiği benim" düsturu ile orduya armağan edilmemeli. Çünkü belki de sırf bu nedenle, yani sonsuz bir insan kaynağının garantisi ile, bizim iç ve dış politikamız da giderek agresifleşiyor, çözüm odaklı olmaktan uzaklaşıyor. Bunun önünü almak için hepimiz sesimizi yükseltelim, biz orduya destek kaynağı değiliz, biz düşünülmeden boğazına bıçak dayanan koyunlar değiliz, biz anlamadığımız bir oyunun piyonları değiliz!

10 Ekim 2011 Pazartesi

Zencefilli ballı süt

Evet, ne yazık ki sonunda geldi.. Kış. Dışarıda buz gibi bir rüzgar var ve benim tonsilleri alınmış nazik boğazım hemen alarm vermeye başladı. Anaokulunda yönetici olduğum dönemde, o elinden her iş gelen bakıcı teyzelerin birinden öğrendiğim ve o gün bu gündür başucumdan eksik etmediğim kurtarıcımı paylaşacağım bugün sizinle: Zencefilli ballı süt. Her yaş nanemolla için şiddetle tavsiye ediyorum, bu kışı zencefilsiz geçirmeyin. Bu yamru yumru kök, içindeki kalsiyum, fosfor, demir, B ve C vitamini ile hakikaten muhteşem bir bitki. Sadece solunum yolu hastalıklarına karşı değil, mide ve sindirim sorunlarına, yorgunluğa ve düşük metabolizmaya karşı yararlı olduğu biliniyor ve son araştırmalara göre kalp kaslarını kuvvetlendirici bir besin.

Bir kötü huyu var; tadı rezalet. Dolayısıyla, havuç yer gibi katır kutur girişemiyoruz kendisine. 4-5cm çapındaki taze bir zencefili rendeliyoruz, bir çay bardağına alıyoruz, üzerine balımızı döküyoruz (miktarı ağız tadınıza göre ayarlayabilirsiniz, ben genellikle bir çay bardağı yapıp 1 hafta kullanıyorum). İyice karıştırıyoruz ve üzerini şeffaf folyo ile kapatıp buzbolabımıza koyuyoruz. Her sabah ılık sütümüze 1-2 çay kaşığı bu karışımdan katıyor ve höpürdete höpürdete içiyoruz. Deneyin, farkını hissedeceksiniz.

9 Ekim 2011 Pazar

Cam nasıl silinir

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi; ben bugün tüm evimin camlarını sildim, başım göğe erdi. Bu benim 30+ senelik hayatımda ilkkez yaptığım ve bundan sonraki 30 senede de kaç kez tekrar yapacağım şüpheli olan bir durum. Bu nedenle bir blog yazısına konu olmayı hak ediyor. Zira ben de anlayamadım nasıl bir gazla bu davranışı gerçekleştirdiğimi ve hatta sonuca bile ulaşabildiğimi..

Yeni başlayanlar için "Cam nasıl silinir", buyrunuz bir bilenden öğreniniz:

Bu eve Mart ortası taşındık. Taşınırken camlar silinmişti, baktık dışarısı görülüyor, daha ne olsun.. Biz de bir daha kasmadık açıkçası. Sonra yaz geldi, zaten evde az zaman geçirmeye başladık. Biz kocamla uzayda büyüdüğümüz için hiç cam silmemişiz, nasıl silinir görmemişiz, üstelik Alemanya'da temizlikçi kadın denen kaymak tabaka 2-3 saatlik işe 200 euro para istiyor! Yok bizde o mebla, olsa da yeriz, elin kadınına ne verelim.. Bu felsefeyle tatile gittik. Dönüşte, yani bu hafta, apartmana girip çıkarken artık bizim bile dikkatimizi çekmeye başladı camların kiri. Aslında sonbaharda cam mı silinir diyeceksiniz, doğru. Ama sosyal kıyaslanma ve toplumdan red edilme korkusu ile "Elalemin camları parıl parıl parlıyor ayol, bizim neyimiz eksik?" diye düşündüğüm için, ben koca kişisini dürttüm "kalk herüf, cam silelüm" dedim, ama baktık yapılabilecek daha eğlenceli aktiviteler var, vaz geçtik (çok fesatsınız bu arada).. Neyse kısmet bugüneymiş, çünkü bugün benim artık doktora çalışmalarıma ciddi bir zaman ayırmaya başlamam lazım. Ve "Ders çalışmamak için yapılabilecek en yaratıcı 100 aktivite" listesinin en başında tüm evin camlarını silmek geliyor. Zaten içmişim bir tas kahveyi, bir enerji patlaması içindeyim.. Giriştim camlara.

İlk yarım saat çok güzeldi, çünkü hafif bir güç ve işe yeni başlamanın getirmiş olduğu "Türk Azmi" ile tüm evin camlarının iç kısımları siliniverdi. "Ayol bu iş ne kolaymış, temizlikçi kadına vereceğim 200 euro da cebime kaldı hohoyt, haydi dış kısımlara girişeyim" dedim ve camı açmamla acı gerçekler yüzüme soğuk sonbahar havası eşliğinde çarptı. Benim sildim sandığım iç kısımlar, camın o geometrik açısından öyle alacalı bulacalı gözüküyor ki, biri camlara Ebru sanatının en güzide örneklerini nakşetmiş sanarsınız. Benim omuzlar düştü, dudaklar titredi, bi ağlamaklı oldum.. Koca kişisine dedim "bu böyle olmayacak, verelim 200 euroyu, tutalım bi Helga, bi Anita.. Ayrıyeten ben anamın evinde prensesler gibiydim, evlendim, düştüğüm konuma bak" ve devam ettim "vıt vıt vıt".. Koca kişisi de bu lafların üzerine bir suçlu hissetti, bir suçlu hissetti - ama salak diiliz tabii ki 200 euro vermeyi gözümüz yemedi, giriştik baştan camlara beraberce.

Özetle, olayın özü şudur: camsil denen zımbırtıyı pıspıslatacaksınız cama, hemen akabinde şu kullan-at havluların bir yaprağıyla (ya da çevreciyseniz, yukardaki resimdeki T fırçayla) gıcırdata gıcırdata güzeeeelce sileceksiniz camı, sonra eski bir havlu ile güzelce kurulayacaksınız. Güç kullanmak şart, kollarınız kopacak ama o camlar pırıl pırıl ışıldayacak. Ayrıca dış taraf baya pis oluyor, oraya iki sefer girişeceksiniz. Bizim evde biraz bol sayıda cam olup, çoğu da yere kadar olduğu için (bu çok sevdiğim duruma bugün lanet ettim) biraz zaman aldı; 3 saat kadar..! Ben her odayı bir gün yaparız diye düşünüyordum, o yüzden aslında bize göre çabuk bile bitti. Ama sanırım uzman biri tüm evi 1 saatte halledebilir. Bu temizlik Mart'a kadar götürür bizi bence. En az yani :P

Hamiş: Bir de benim tam çözemediğim bir "gazete kağıdıyla cam silme" tekniği varmış - ama tam nedir bilmiyorum, ekşi sözlükten açıklaması okunabilir.

Bir başlayabilsem..

25 yıllık okul hayatımın aksatmadan her bir yazında; kitap defteri fırlatarak, çantaya bir tekme vurarak, adeta hiç geri dönmeyecekmişim gibi yaz tatiline çıktım. Denize, güneşe, bahçeye, hayvanlara doydum. Her sonbaharda okullar açılırken hüzün bastı, ayaklarım geri geri gitti, ilk yarı yılın hatırı sayılır bölümünde aklım denizde kaldı. Eşşşşek kadar oldum ama bu yaz sonu da tabii ki aynen böyle oldu, neden olmasın ki?

Evet 25 senelik bir "eğitilme" süreci geçirdim ve hala şu hayata dair bi'şi öğrenemedim, o ayrı bir durum; ama madem okulları ve okumayı bu kadar az seviyorum neden bu işi bu kadar uzattın derseniz.. Araya birkaç boşluk girdi; bir dönem dünyayı gezdim, paralar suyunu çekti, geri döndüm, çalıştım, para kazandım, yine gittim falan derken iş uzadı. Bu sene, şu geçkince yaşımda, yeniden tazecikten bir doktora öğrencisi oldum. Bizim oralarda doktora denen naneyi normalde 23-27 yaşları arasında hallediyor zeki öööğrenciler ve diplomalarını odalarının duvarlarına asıp, sonra bir cafe falan açıp hayatlarına devam ediyorlar, huzur içinde. 30'lu yaşlarda totosu tahta sıraya yapışmış halde anca hafif tırlatmış kız kurularıyla, askerden kaçmayı onur meselesi haline getirmiş erkekler kalıyor geriye. Yani bizim memleket normlarında 30'lar doktora için geçkince bir yaş; yoksa yurtdışında bakıyorum doktora yapanlara ben abla - abi diyebilecek konumdayım. Güzel.

Bu Alemanya denen memlekette ise, doktora 3 sene sürüyor ama resmi belgelere bakılırsa yaz ve kış tatiliniz yok; 12 ay, haftanın 7 günü, 24 saat öğrencisiniz. Programınızı siz belirliyorsunuz, derslerinizi siz beğenip alıyorsunuz, seminer ve konferanslarınızı siz ayarlıyorsunuz; yani herşey 30'lara gelip de sorumluluk sahibi olmuş efendi uslu doktora adayı insancıklar için tıkır tıkır işliyor. Sorun yok.

Ama ben alışmışım ille totomdan biri itekleyecek, kızım bi bak bi dersin var mı ödevin var mı diyecek, hatta mümkünse benim yerime çalışacak edecek falan fişman. Tabii dolayısıyla ben Temmuz ortasından şu ana dek keyfime göre kendime tatil ilan ettim ve "şu an farklı önceliklerim var", "kendimi hazır hissetmiyorum", "doğru zaman değil" diyerek; doktora namına tek bir sayfa bi'şey okumadan, bi'şey çiziktirmeden koca yazı devirdim. Lakin tatlısıyla acısıyla, deniziyle güneşiyle, bir elim balda diğeri kaymakta, bir yazın daha sonuna geldik. Hayır ben kabul etmesem de; hava bu memlekette 12 dereceye düştü, kaloriferleri yaktık, kış geldi. Ama ben derslerimin başına geldim mi? Hayır. Pes!

Panik yok. Doktoranın ilk senesinin ilk dönemi zaten avanak avanak sağa sola bakınmakla falan geçiyormuş, bunu da şerefimle çok güzel başardım ben. Ama artık bikaç ders almak, biraz kitap okumak, tez konumla aramda kurulacak simbiyotik bağın ilk hücrelerinin temelini atmak lazım geliyor. Ayıp oluyor yani elaleme, anam babam ne der komşuya mahalleliye falan. Kızı yolladık oraya doktora yapmaya, baklava yaptı durdu der ayol. Ayıp.

Biryerden başlamak lazım da, nerden ve nasıl? İşte bu çok zor, a dostlar.. Haftaiçleri zaten Almanca kursu tam gaz gittiği için; eve gelip, dinlenip, birşeyler atıştırıp, tam kuruluyorum koltuğa...gözüme mesela Hindistan seyahat kitabı takılıyor, birazcık bakayım geri dönerim diyorum, 3 saat geçmiş, akşam olmuş, koca kişisi eve gelmiş. Eh koltukta bir sarmaş dolaşlık hali, film falan izlemek dururken frijit hatunlar gibi "yok ben dersime çalışıcıaaam" olmuyor tabii. Haftasonları ise zaten spora git, kahvaltı tıkın, tam kitabımı defterimi açıyorum önüme...ordan bir telefon geliyor haydiiii eller havaya, totolar obaya modu. Bir de ev işleri var, tüm hafta boyunca haftasonuna bırakılan; pireyken deve olan. Bugün mesela sabahtan beri neler yaptım, ben bile şaşırdım halime. Sanırsın uzman bir Fadime, bir Güllü, bir Şükriye olmuşum. Anasının evindeki prensesvari hayatında cam silmeyi bırak, silinirken bile "ayy soğuk geliyoaaa, ben odama çıkıyoruaaam" diyerek bu evsel hadiseleri deneyimlememiş biri olarak, ben bugün evimin tüm camlarını sildim parlattım ayol. Nası yani?!? - Buna gelicez, bu apayrı bir macera oldu tabii ki..

Kısacası bir türlü başaramıyorum ben dersimin başına oturmayı.. Napıcaz? Konsantrasyon problemi yaşayan çocukların anne-babasına ne diyordum ben; her gün belirli bir saat aralığı belirleyin ve hep aynı saatte, ne olursa olsun dersinin başına oturmasını ve kalkmamasını sağlayın. Kendime de bunu salık veriyorum.. Ya bismillah, yaşasın yeni okul dönemi! Küçük büyük, tüm öğrencilere; hepimize kolay gelsin!

7 Ekim 2011 Cuma

Anne kokusu

Anne kokusu başka bişeydir ya, özellikle gurbet ellerde falan (hüzün hali). Benim kafamda anne kokusu, Nina Ricci'nin "L'Air du Temps"i ile eş. Çünkü çok küçükken annem bunu kullanırdı; böyle sabunsu, çok güzel bir kokusu vardı. Kutusu da çok hoşuma giderdi çocukken, bembeyaz, pamuk şeker gibi, sade ama zevkli bir kutuydu. 80'li yılların alacalı bulacalı abartılı modasına ters. Annem sabunlarını da alırdı, çamaşırların içine koyardı. Ben tüm çekmeceleri karıştırır, sonunda saklı sabunu bulur, burnuma dayar, gözlerimi kapar, koklar dururdum. Geçenlerde bu L'Air du Temps parfüm kutularından biri çıktı çekmecelerden birinden. Çok heyecanlandım ama, sonuç hayal kırıklığı oldu; kutunun içi boştu..

L'Air du Temps hala üretiliyor mu, üretiliyorsa aynı koku mu bilmiyorum ama bu koku dün gibi burnumun ucundadır, her yerde tanırım ve aklıma hemen annem gelir..