25 Temmuz 2026 Cumartesi

Tüm arkadaşlarıma ve yakınlarıma ricamdır :)

Sevgili arkadaşlarım, sevgili yakınlarım;

Biliyorum beni çok seviyorsunuz. Umarım benim de sizi çok sevdiğimi, siz de biliyorsunuz. Hâl böyleyken, son bir haftadır iki farklı arkadaşımdan "C., beni aramıyorsun sormuyorsun" türünde serzenişler aldım. Hattâ dün çooook sevdiğim, akrabalarımdan öte gördüğüm bir dostum "sana kırıldım çünkü bana değer vermediğini hissettim, işte bu nedenle insanlar senden uzaklaşıyor" diye kulağımı çekince, hem kendimi yazarak daha kolay ifade edebildiğim için, hem de haberim olmadan kırılan arkadaşlar varsa, onların da belki gönlünü alayım istediğim için, yazmaya karar verdim.

Arkadaşlar ben çok samimi ve içten bir insanımdır fakat bir kötü huyum var (ki bunu yıllar önce ananem fark etmiş ve "kızım sen herkese mavi boncuk dağıtıyorsun" diyerek ifade etmişti), şöyle ki, ben biraz, nasıl diyeyim, "şey"im.. Yakın ama uzak, samimi ama unutkan, candan ama mesafeli. Yani belki biraz dışardan "dengesiz" diyebiliriz.. Ama bence içten gayet dengeli de, tam durumumu anlatamıyorum kimseye.. Yahu ben hakikaten kafamı toplayamayacak derecede yitik vaziyetteyim. Güldüğüme bakmayın, ifade edemiyorum ama durum gerçekten kötü. 

bunu yollamış "bir dost"
ayol yeminle how busy!'yim ben, 
anlatamıyorum ki durumumu, 
bilsen, yeminle ağlarsın halime..

Arkadaşlar ben biraz "burada ve şu an" insanıyım. Görüştüğümüzde gerçekten %200 sizinleyim, 8 kulak 4 gözle dinlerim sizi. Fakat görüş mesafemden çıktığınız an, yokmuşsunuz gibi davranırım. Bu kötü niyetimden değil, tamamen unutkanlığımdan ve 0-4 yaş arası annemler beni çok fazla terk edip gittiler, arkalarından el sallayıp mal mal bakarken "üzülmiycem. ağlamıycam." derken geliştirdiğim bir tür savunma mekanizması bu. Varken sev, çok sev. Yokken hiç öyle biri yokmuş gibi davran. Geri dönünce yine sev, çok sev. Yani maalesef fabrika ayarlarım böyle.

İnanın, yemin ederim çok uğraşıyorum bu huyumu değiştirmek için. Hatta ajandamda aylık rotasyonlarla "annenleri ara" gibi hatırlatmalar var! Annemi babamı ennn yakın arkadaşlarımı bile aramıyorum. Uyuzluğumdan değil, vallahi billahi aklıma gelmiyor. Oysa gün içinde hepinizi yemin ederim kaç defa hatırlıyorum, arada evde sohbetlerimde anıyorum, sürekli kalbimdesiniz, ama iş aramaya sormaya gelince, hatta bazen de aramalara geri dönmeye ve mesajlara cevap vermeye gelince, ben arazi..... Yeminle neden böyleyim bilmiyorum, özellikle yaptığım bir şey değil, tek açıklamam şu üstteki tez. 0-4 yaşta çok incinmişim, 40 yaşta hâlâ aşamamışım demek ki..

Bu sene tabii bir de gerçekten çok zor bir seneydi benim için (bakınız bir önceki yazım) ve açık söyleyeyim ennnn yakın arkadaşımla (ki 9 yaşımızdan beri yani en yakınız) tam 8 ay hiç konuşmadık. Hiç! En yakınımla durum bu yani. Whatsapp da kullanmayınca, 8 ay sıfır iletişim. Annem babamla Allahtan whatsapp var ve annem sürekli yazan, cevap almayınca alana dek seri-mesajlar yollayan biri ama telefon yine aynen ayda bir ajandada karşıma hatırlatma notu çıkınca. Yemin ederim sevgim çok, yemin ederim çok özlüyorum ama BEN.BİR.ARAMA.SORMA.ÖZÜRLÜYÜM. Asla bahane değil, asla beni de böyle kabul et değil ama ben buyum..... Değişebilsem keşke ama değişemiyorum. Kafam çok dolu, herkes özel ilgi istiyor (ve haklısınız elbette arkadaşlık bunu gerektirir) ama benim kapasitem bu yani, ben yapamıyorum sevgili dostlar... Romalılar. Ben bu kadarım.. 

N., bu arada seni seviyoM. Bikez daha söyliiim. SeviyoM ulaaaan seni :)) Kızıl saçlı kralıçam!

Fakat bu vesile ile diğer arkadaşlara, yakınlara, kuzenime, teyzelerime, anne ve babama dahil, şunu söylemek isterim: beni seviyorsanız, hakikaten seviyorsanız ama, lütfen sen aradın ben aradım hesabı yapmayın, siz arayın beni, düşürene dek ısrar edin, mesajlarınıza ve aramalarınıza geri dönmediğimde bunu kişisel almayın, bilinçli yapmadığımı, yapamadığımı bilin, beni bir tür "telefon kullanma özürlü" kabul edip, inatla aramaya mesaj atmaya devam edin, inanın pişman olmayacaksınız, dedim ya: sizleyken %200 oradayım. 

Haydi öpüyorum sizi, hepinizi.

Şirinceğiz bir fotomu ekledim, hani özlem duyun da "gel buraya hayırsız gel" diye sarılın bana diye..... 

hug? ;)

24 Temmuz 2026 Cuma

Ne yıldı ama....

2025-2026 eğitim öğretim yılını haftaya Cuma kapatacağız ama bu son hafta artık gezilerle, pikniklerle falan geçer. Çok şükür, çocuklar bu seneyi (7. ve 3. sınıf) başarıyla tamamladılar, karneleri de gayet güzel gelecek eminim. Fakat neler yaşadığımızı bir ben bilirim, bir de Allah.

M. 1. sınıfa başlarken..

Kızımla başlayayım. Kızım bu sene ergenliğe girdi. Tabii ki ergenlikte arkadaşlar herşey ve tabii ki ailenin bile önüne geçtiği zamanlar olacak. Buna hazırdım. Fakat bu boyutta bir kendinden ve bizden uzaklaşmaya hiç hazır değildim...

Kızım maalesef çok yanlış bir akran grubu ile çok büyük bir akran baskısı ve zorbalığına maruz kalmış bu sene. Mış diyorum çünkü bizim de haberimiz ancak Mart'tan beri var. Söylemedi. Bir psikolog olarak ben tabii ki birşeylerin ters gittiğini seziyordum ve hatta eşime "arkadaşlarıyla bir sorun var" diyordum ama insan konduramıyor, çocuk da sorsan bile anlatmıyor.

Geçirilen panik ataklar ve psikolojik destek süreçlerinden sonra, başka çaremiz kalmayınca, okul değiştirmeye karar verdik. Hâlâ yaşadıklarımıza inanamıyorum.. 12-13 yaşındaki çocukların birbirlerine bunları yapabildiklerine inanamıyorum.. Dünya değişti diyorlardı ama bu kadar uzağında kaldığımı, bu kadar dışında kaldığımı hiç fark etmemiştim :,(

Benim kızım bebekliğinden beri kendine güvenli, akıllı ve mantıklı, güçlü bir kız çocuğu olmuştur ama o bile karşı gelemediyse, bu 21.yy'daki akran baskısının boyutunu ben çok hafife almışım dostlar.... 

Kimseyi suçlamak istemiyorum, hele 12-13 yaşındaki çocukları asla. Fakat başıma geldi, dilim çok fena yandı, kızımı bu girdaptan çıkartana dek canım çıktı... Şu an kızım yeniden "eski M."ya dönüşüyor adım adım ama ben bu süreçten kanatlarım kırık, tüm doğrularım yerle bir, aklım karışık ve tabii ki kendimi aşırı suçlar halde, yenik çıktım.... Kendimi hiç bu kadar yetersiz hissetmemiştim.

Şu çocuğun 3 sene önce bu okula attığı ilk adımdaki enerjisine bakın! Öğretmenlerin yüzündeki "ne sevimli" bakışına, umuda, şu güzelliğe, şu kendinden emin, güvenli, minicik dev kıza bakın:

Ve bu çocuk sırf yaşadığı akran baskısını kaldıramadığı, artık beden ve ruh sağlığını bozan bir dereceye geldiği için okulunu değiştirmekte buldu çareyi.... Bu böyle olmamalıydı. Ben belki annelik görevimi yapamadım yeterince, belki daha sert bir anne olmalıydım ve "bu kızla görüşmeyeceksin, sana zarar veriyor" diyip kestirip atmalıydım ama yapamadım. Karakterim "yasakçı" bir karakter değil.. Ayrıca bu yaşta bu şekilde öğrenmesi, ilerde daha derin yaralardan korur diye de düşünüyorum çünkü sonuçta 12 yaşında bir çocuğun yaptıkları, 20-25 yaşında hatta bazen 40 yaşında birinin attığı kazıklardan daha az zarar veriyor insana.. Yani M.'in bu yaşta bu kadar stres yaşamasına üzülüyorum ama bundan çok büyük bir ders alıp daha güçlü çıkmış olmasına da seviniyorum.... Ama en çok da "çıkabilmiş" olmasına seviniyorum..... Çünkü çıkamayabilirdi.

M. 3 ay önce bize gelip "ben okul değiştirmek istiyorum" dediğinde, biz eşimle önce şok yaşadık. Okulu en "başarılı" okullardan biriydi ve ondan ayrılması bana bir "yenilgi" gibi göründü, açık söyleyeyim. Çocuğa bunu belli etmek istemedim ama baya üzüldüm, korktum, şu üstteki fotoğrafa bakıp bakıp kaç gece ağladım ben biliyorum... Fakat kızım 12 yaştan beklenmeyecek bir olgunlukla aldı bizi karşısına ve aynen şunu söyledi: "Ben çok mutsuzum, burada beni destekleyen bir ortam içinde değilim. Birkaç grup var sınıfta ve hepsi birbirine düşman. Sürekli dramadan, kavgadan, trip atmalardan sıkıldım. Bana sürekli ne yapmam, ne yapmamam gerektiğini söylemelerinden ve sürekli yapmazsan şöyle olur tehditlerinden bıktım. Ben bu ortamda 6 sene daha okumak istemiyorum!"

Açık söyleyeyim, ben bu sözlerden çok etkilendim. Çocuk bir sorun olduğunu anlamış ve çözüm üretmiş! Bundan daha büyük bir yetenek olabilir mi? Bize düşen, bunu desteklemektir...

Geçmek istediği okulda anaokulundan beri en yakın arkadaşı olan ve sırf bu toksik grup artık görüşmesini istemediği için aylardır görüşemediği (!) Mathilda vardı. Mathilda sürekli bizim evimizde, neredeyse bizim kızımız olarak büyüdü, ailesiyle de dostuz. Hemen aradık, okul hakkında bilgi aldık, "açık kapı günleri"ne katıldık, okulu gezdik, müdürü ve öğretmenlerinin ilgisi çok hoşumuza gitti ve değiştirmeye karar verdik. Ayrıca sırf kızların olduğu bir okuldan kız erkek karışık bu okula geçmesi bence çok çok doğru bir karar oldu. Kızım da çok mutlu ve umutlu ve umarım eğitiminin bundan sonrası ona daha fazla mutluluk ve başarı getirir... Bu okula geçtiği için umarım bir kaybı olmaz gelecekte, aksine, kazancı büyük olur... Yolu açık olsun Allahım.. İyi ahlaklı ve merhametli insanlar çıksın karşısına, ne olur, bu çocuk bunu hak ediyor.....

Kızım böyle.

Oğlum ise ayrı hikaye.... 

L. 1. sınıfa başlarken..

Oğlum Kasım'da sözel işleme bozukluğu tanısı aldı, yani beyni, konuşulan ve yazılı dili anlamada ve konuşma, okuma ve yazmada normalden farklı çalışıyor ve bu durum öğrenme güçlüğü (disleksi) altında, aslında nörolojik yani kalıcı bir durum. Onun da normal bir eğitim süreci olamayacak maalesef ve bu da beni çok zorladı. Önce kabullenmekte zorlandım çünkü çocuğun zekası normalden yüksek ve ben sanıyordum ki, ya zekisindir ya çok çalışırsın, bu ikisinden biri varsa tamam, başarılı olursun... Hiç öyle değilmiş işte.... 

Çocuk matematik ve analitik alanlarda sınıf birincisi, sözel alanlarda sınıf sonuncusu.. Maalesef sözel becerileri geri olduğu sürece, isterse matematikte Almanya birincisi olsun, fark etmiyor.. Çünkü tamamen sözel üzerinden derecelendirilen bir başarı kıstası var. 

Oğlumun sınıf öğretmeni henüz çok genç ve deneyimsiz, öğretmenlikte maalesef ilk senesi! Sınıfta 26 çocuk var ve bu çocuklar içinde dikkat eksikliği hiperaktivite sendromu olan, otizmi olan, çeşitli disleksi sorunu olan en az 10 çocuk var. Dolayısıyla kadıncağız da haklı, oğluma verilmesi gereken ek hizmetler (okuma sınavlarında sınav şeklinin düzenlenmesi (daha basit, kısa cümleler, büyük punto) yanında birinin ona sınavı okuması, gerekiyorsa tamamen sözlü sınav yapılması gibi..) muhafiyetler uzunca bir süre verilemedi. Bu süreçte oğlumda strese bağlı tikler başladı, okula gitmek istememeye başladı, ödevler ayrı sorun, defterler kitaplar bir öfkeyle duvarlara fırlatılıyor, sınavın daha ilk 5 dakikasında boş kağıt vermeler... Ta ki biz okul psikoloğuyla konuşup, öğretmenle özel bir toplantı ayarlayıp durumu anlatana ve öğretmeni "ilgili ebeveynler" olduğumuza inandırana dek..

Çocuk eğer otizmli falan olsa, o zaman yanına ek öğretmen atanıyor ama bu "basit bir öğrenme güçlüğü" olunca, destek sıfır... Bunu aklım almıyor.... Kalbim almıyor.. Sistemin içinde çocuk bir "sayı" sanki.. Üstelik o kadar durumdan birhaberler ki, bize "işitme engelliler" okulunu ya da nörolojik sorunları olan engelli çocukların gittiği okulları falan önerdiler! Hayır, bir ara ben kendimden şüphe duymaya başladım, acaba anne olarak ben durumu görmezden mi geliyorum, konduramıyor muyum? Düşün, o derece kendimden şüphe duydum... O okulları da aradım, hayır sizin çocuğunuz engelli değil, alamayız diyorlar. Normal bir liseye gidebilir diyorlar.. İyi de, çocuk stresten ve desteksizlikten boş kağıt veriyor, okumuyor bile sınav sorusunu, nasıl girecek normal liseye? Liseye giriş belli puan ile mümkün.

Bana dediler ki, bırak liseye değil basit bir okula girsin, rahatça okusun, ortaokul mezunu olsun. Yahu çocuğumun IQsu yüksekken neden potansiyelinin altına itiliyor? Herkes mimar olmak zorunda değil, marangoz olsunmuş... Tamam da, sen bu çocuğu baştan "sen ancak marangoz olabilirsin uğraşma, yorulma" diye ketlersen, çocuğu ancak marangoz olabileceği bir okula yazdırırsan, çocuk matematikte sınıf birincisiyken hem de, bu, çocuğa haksızlık değil midir?

Ben anne olarak, sen de öğretmen olarak, öteki de psikolog olarak, terapist olarak, biz bu çocuğa inanmak ve onu desteklemek zorundayız. Biz baştan vazgeçersek, o neden uğraşsın? Bizim görevimiz onun önüne mimarlığı da marangozluğu da diğer seçenekleri de koymak, seçecek olan o olsun! Ve bunu 10 yaşında seçmek zorunda kalmasın! 

Basit bir "annelik körlüğü" değil bu, çocuğunu yere göğe koyamamak ve hatta engelli çocuğunun durumunu kabullenememek de değil.... Çocuğumu sisteme kurban vermek istemiyorum!

Haksız mıyım ne olur söyle?

*

İki çocuğum için de; anne olarak, benim görevim çocuklarımı hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir okul sistemine koymak. Gerisi onlara ait, niyet eder çalışırlarsa başarırlar. Üniversite iki çocuğum için de şart değil benim için.. İstemezlerse okumazlar, Avrupa'da ille üniversite mezunu olmak gerekmiyor iyi bir yaşam kurabilmek için.. Kaldı ki yapay zeka zaten beyaz yakayı bitirecek diyorlar, belki hakikaten marangozluk vs. çok daha mantıklı bir seçim de olabilir.. Ama bu 10 yaşında yapılacak bir seçim olmamalı! Hele sistem yetersiz diye bir çocuğun sistem dışına itilmesi, hiç kabul edilemez!

Hayatımda ilk defa bu sene, talepkar bir insana dönüştüm ben. Hayır diyorum. Kabul etmiyorum. Gerekirse kavga ediyorum. İki çocuğum için de. Çünkü bu benim görevim..

Çok uzun yazdım, bilmem okuyabildin mi ama içimi dökesim vardı... Son durum budur... Şimdi 6 hafta yaz tatili, sonrası Allah kerim...... İnşallah geriye dönüp baktığımda "2025-26 eğitim öğretim yılı, en zoruydu!" derim, inşallah bir daha böylesine zorlanmayız canım blogcuğum, inşallah çocuklarımın eğitim yolu bundan sonra dikensiz, kolaylıkla ve hayırlı bir şekilde açılır, onları da beni de mutlu edecek şekilde, su gibi temiz, rahat, başarılarla, mutlulukla akar...... Tek dileğim budur..... Tüm çocuklarımız için: Amin!

23 Temmuz 2026 Perşembe

Bir Zamanlar C. - son

Serinin son yazısında, hepimizin "bir zamanlar" olduğumuz halimizi hatırlatmak istedim... Yani sosyal medyasız hatta akıllı telefonsuz hallerimizi. Hani birbirimizi ev telefonuyla aradığımız, buluşmalara telefonsuz bir şekilde tam zamanında ve mekanında icabet edebildiğimiz, kaybolmadığımız, sıkılmadığımız, sürekli ekranlarda bir şeyler kaydırmadığımız günlerdeki hallerimizi..

Birkaç ay önce kuzenim "Amerika'da yeni moda offline cafe'ler. Gidiyorsun, telefonunu alıyorlar senden ve oturup diğerleriyle kağıt oyunları oynuyorsun, konuşuyorsun, kitap okuyorsun.. Gençler aşırı seviyorlar" dediğinde "oh be, işte bu, sonunda bitiyor bu saçma çağ, ilk adımlar atılıyor.." diye düşünmüştüm. 

O adımlar hızla atılmaya devam ediyor ve dünyanın bir çok yerinde "Offline Cafe" kültürü yaygınlaşmaya başladı bile. Sana şimdi bir link vereceğim: 

https://www.theoffline-club.com/city-chapters/istanbul-chapter

Bu adreste 26.07 tarihinde İstanbul'da bir offline etkinliği var, belki hoşuna gider :)

Fakat sen tabii internette araştırıp bambaşka offline cafe ve offline aktiviteler de bulabilirsin. Birçok şehirde var, yoksa da, belki de sen açarsın böyle bir cafe? ;)

Bir zamanlar serisini bu yazıyla bitiriyorum <3 Çok keyif aldım, kaptan Neslihan'a ve katılan herkese teşekkürler.

21 Temmuz 2026 Salı

Mutsuz sabah

Sabah oğlumla bisikletle okula giderken, 3 metre genişliğindeki genelde trafiksiz, çoook nadir tek bir araba geçen ara yolun sağından değil de, diğer tüm çocuklar gibi (ve önerildiği üzre) sol kaldırımdan gitmekte olan oğluma yakın gidip sohbet edebilmek için, yolun solundan yavaş yavaş bisiklet sürerken, karşıdan gelen arabadaki yaşlı kadın durdu ve camı açıp bana Blöde Kuh diye bağırdı (salak inek gibi bir şey). Oysa ikimizin de sığacağı bir yolda ve saatte 2km falan bir hızla gidiyordum. Duymamazlığa geldim çünkü oğlum yanımdaydı. Sanırım oğlum da duydu ama duymamazlığa geldi.

Sonra eve dönüp Milie'yi aldım, yürüyüşe çıktık, aynı bomboş ara yolda ve yine kaldırımdayız. Karşıdan gelen bisikletli de ağır ağır yine saatte 2km hızla falan geliyor. Milie birden yolun karşısına geçmeye karar verip, kadının önüne doğru fırladı ama aralarında belki 5 metre var ve kadın çok ağır geliyor, yeterli zamanı var ve netekim ben Milie'nin tasmasını çektim, kadın da bu arada dümdüz çizgisinden belki 5 santim yana kaymıştır, o kadar. Hiçbir tehlikeli durum olmamasına rağmen, yine o kadın da bana "madem bakamıyorsun neden alıyorsun, salak, ölümüme neden olacaksın" diye bağırdı.

O kadar kötü hissettim ki.

Hiçbir şey olmadı yahu, hiçbir şey! 


Biri 2 saniye durup benim geçmemi beklemek zorunda kaldı, diğeri düz çizgisinden 5cm yana doğru kaydı, o kadar! Ve bu nedenle bas bas bağırdılar bana! Çünkü "bu kural, sen uymuyorsun, bu da bana sana bağırma, aşağılama hakkı veriyor. Çünkü ben minicik bir esnekliğe bile tahammül edemiyorum, herşey katı, kurallı ve hoyrat benim dünyamda!"

Böyle şey mi olur ya??? Düşündüm, ben ne yaparım. Ben dururum, gülümserim, buyrun derim.. Kural dışı bile olsa müsamaha gösteririm, insanız ya! Robot değiliz!

Bazen gülüp geçiyorum. Çoğu zaman. Ama bazen, o gün ergen kızım üzerime negativite pompalamışsa, oğlum 15 dakika boyunca tshirt beğenmemiş ve geç kalmışsak, eşim kapının önüne koyduğum çöpü hiiiiç görmemiş ve olduğu gibi bırakmışsa, bazen de gülemiyorum. O günler maalesef bu sene çok sık oluyor işte, sorun burada. 

Bu sabah da ikinci kadının tepkisinden sonra, ben başladım yine sokak ortasında hüngür hüngür ağlamaya. Artık Milie de alıştı benim bu ağlamalarıma, hiç tepki vermiyor çocuk... Ağlaya ağlaya yürüyoruz, komik de bir görüntü aslında. Hü hü hü, Milie gel kızım, hü hü hü hüüü..

hayalim tam olarak bu işte blogcuğum!

Fakat şu bir gerçek: Ben o kadar istemiyorum ki bu ülkede yaşamayı blogcuğum! Biliyorum Türkiye'de de ayılar var, çoğunluk daha saçma şeylerden kavga ediyor hatta Türkiye'de bir de silah çekip öldürülüyorsun. Biliyorum. Zaten ben de Türkiyem Türkiyem değilim... 25 sene önce bıraktığım yerde bulamayacağımı biliyorum. Ama Almanya da değil yaaa :( 14 senedir inan çok denedim sevmeye, alışmaya, ait hissetmeye.... Olmuyor. Olmayacak.

Ben buraya ait değilim.....!

Fakat sorun şu ki, ben gerçekten nereye ait olduğumu da bilmiyorum artık... Eşim ve çocuklarım buraya aitler mesela, ailem Türkiye'ye ait. Hiçbirinde "ay biraz da ülke değiştirelim ilginçlik olsun" ihtiyacı yok. Kuzenim keza 35 sene önce Amerika'ya yerleşti ve Amerikalıdan daha Amerikalı şu an.. En yakın arkadaşım - ki Türkiye'de ciddi azınlık statüsünde - Türkiye'de gayet huzurlu, öbür en yakın arkadaşım aslen Bulgar vatandaşı ama bir saniye bile doğduğu ilçeden başka yere taşınmayı düşünmedi... Herkes yerini buldu, mutlu. Birtek ben yerimi bulamadım sanki.... Bir tek ben arıyorum, arıyorum, arıyorum....

Hollanda, Amerika, Avustralya, İsrail, hepsi evet güzeldi ama 2-3 seneden sonra hep bir gitmek isteği vardı bende ve hep gittik. Zaten Almanya'ya da öyle geldim ya, 2 sene deneyelim diye.. Yoksa Almanya kim ben kim, hayatta kendimi ennnnnn uzak hissettiğim dil, kültür, tarih... Asla düşünmedim ben burada kalmayı. Ve 14 senedir kalıyorum. Sevgi uğruna, en azından sosyal demokrasi, güvenli memleket, yeşil... Otur oturduğun yerde, daha iyisini mi bulacaksın? diyorum kalıyorum... Ama çok mutsuzum. Çok siyah koyunum. Çok boyalı kuşum.. 


Ve çok BIKTIM artık ya.... 

Ve en kötüsü de. Gidememek. Kapı ardına dek açık, ama ben gidemiyorum.......

Çünkü:

1. Çocukların bir anneye ihtiyacı var.
2. 47 yaşında nereye gideceğim, nasıl en baştan başlayacağım.
3. Kuracağım hayat, terk ettiğim insanların mutsuzluğuna değecek mi?

İşte böyle blogcuğum. En azından yazabilmek iyi geldi........ haydi dağılalım.

Hamiş. Allah kısmet ederse, bir 5 senem var, biliyorum. Dişimi sıkacağım, bu arada belki kendime ufak bir taş ev alırım güney ülkelerinden birinden, belki Yunanistan'ın Mora'sı, belki Güney Fransa, belki Toskana, Portekiz.. Bakalım.. Az kaldı, inan beni ayakta tutan sadece bu hayâl, bu umut. Başka hiçbir şey değil......!

Fotos (c) Gilles de Chabaneix. From the book "Greek Style". Link. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Atlar ve disleksi kampı

L, ben ve F. geçtiğimiz haftasonu, uzun zamandır planlanan disleksi kampına gittik ve iki gün boyunca sabah 9'dan akşam 18'e dek biz anne babalar seminerdeyken, çocuklar da pedagoglarla disleksi hakkında konuştular, oyunlar oynadılar ve program bir at çiftliğinde olduğu için, bol bol da doğayla ve atlarla haşır neşir oldular.

(c) Pferdepark Lohfeldhof - Puchheim

L. başta "ama ben haftasonu da okula gitmek istemiyoruuuum, eve döneliiiim" diye protesto ettiyse de, sonra baktı eğlenceli işler dönüyor, kaldı ve keyif aldı. Biz de F. ile gerçekten çok şey öğrendik. Özellikle aile içi iletişim, stres yönetimi, çocuklarımızın eksikleri yerine güçlü yanlarına odaklanma gibi konularda bol bol teorik ve pratik uygulama yaptık. Fakat bana en iyi gelen, yalnız olmadığımı fark etmek oldu. 

(c) Pferdepark Lohfeldhof - Puchheim

Benim dışımda, seminerde 4 anne daha vardı, eşimin dışında 2 baba daha vardı (2 anne yalnız katılmıştı) ve gerçekten iki günün sonunda kendimi çok ait, anlatabilmiş, anlaşılmış, motive olmuş hissederek ayrıldım kamptan. 

Seminerden bana 3 çok güzel "an" kaldı. 

Biri, ilk günün ortasında "stresimi tanıyor muyum?" testi yaparken, benim stresimi asla tanımadığım, son ana dek fark edemediğim ve asla ama asla yönetemediğim ortaya çıktı. Herkes stresini bir şekilde fark ediyor, kiminin midesi ağrıyor migreni tutuyor, kimi aşırı uyku ihtiyacı duyuyor, kimi yiyor, kimi bağırıp çağırıyor.. Ama bir noktada diyorlar ki "ya ben stresliyim, bir dur, bir rahatla"... Oysa ben, asla anlamıyorum ve motordan dumanlar çıkmaya başlayınca bile değil, resmen başkaları ellerinde yangın söndürücülerle bana doğru koşarken fark ediyorum. Yani çok geç. Bunu mutlaka geliştirmem lazım. Fark et, dur, rahatla.

(c) Pferdepark Lohfeldhof - Puchheim

İkincisi, son gün bize "1 yıl sonraki kendime mektup" yazdırdılar ve ben orada kendimden ne kadar çok şey beklediğimi fark ettim, çünkü hep "şunu da başardın mı C., bunu da hallettin mi?" falan gibi cümleler kurdum mektupta. Hiç "C., ne kadar zor zamanlardı, umarım daha iyi hissediyorsun" gibi bir şefkat cümlesi yoktu yazdıklarımda... Ve ben bu tonu maalesef çok iyi hatırlıyorum. Bu benim sesim değil. Bunu fark etmek çok şaşırtıcıydı ve mektubumun ikinci yarısında o sesi susturdum ve şefkat sesini açtım... Bu sesi daha çok açmalıyım..

(c) Pferdepark Lohfeldhof - Puchheim

Üçüncüsü de, ayrılmadan hemen önce çocuklar ve veliler biraraya geldik, çocuklar bize bir gösteri sundular ve biz de onlara "olduğun halinle harikasın, seni çok seviyorum, seninle gurur duyuyorum" minvalinde kişisel cümleler söyledik. Elbette anne baba olarak bunları çocuğumuzun kulağına söylüyoruz ama tüm grubun önünde yapmak bunu, çok farklı bir duyguydu, hem biz hem de çocuklar için... Topluluk içinde bunu duymak, çocuk için çok önemli gerçekten. Tabii ki işi "görmemişin çocuğu olmuş, övmekten bir hal olmuş" görgüsüzlüğüne de vardırmadan.. 

Bunun benzerini çocuklar kendi aralarında yapmışlar, herkes birbirinin en sevdiği yönünü yazmış bir kağıda, L. için yazılarlar çok güzeldi, çok duygulandım. Keza, gruptan iki kadın da farklı zamanlarda gelip bana sarıldı ve sen çok iyi bir annesin dedi, bu da çok ama çok iyi geldi.... Olduğun gibi yeterlisin değil, dümdüz: iyisin! Bunu duymaya ihtiyacım vardı, özellikle de bu sene...

İşte böööyle. Bu haftasonu da böyle geçti, umarım öğrendiklerimiz kalıcı olur...

17 Temmuz 2026 Cuma

Bir zamanlar C. - 6

Amerika'dayken yanında staj yaptığım, anksiyetenin ilahlarından biri olan David Barlow'dan, kıymetini ancak birkaç sene terapistlik yaptıktan sonra anlayabildiğim bir nasihat almıştım: eğer bir insan terapiye annesi babası karısı kocası çocuğu sevgilisi vs. istedi diye geldiyse, hiçbir ilerleme kaydedemez. Ama kendi kararıyla geldiyse, mucizeler yaratır. O nedenle, başkasının isteğiyle gelen danışanla boşuna oyalanmayın.. 

Bu nasihatı mesleki hayatımda çok güzel uyguladım ama özel hayatımda (diğer konularda da olduğu gibi) uygulayamadım.. Hâlâ iyileşmeye niyeti olmayanı iyileştirmeye uğraşıyorum..

Bazı insanlar çok durağan ve çok "olduğum yerden memnun değilim ama değiştirmek de istemiyorum çünkü konfor alanımdan çıkasım yok"cu... Benim sorunum cümlenin ilk kısmını dinleyip ikinci kısmı hiç duymadan, tabiri caizse, tuzluğu kapıp koşmak. Biri "mutsuzum" dediğinde, sanıyorum ki hakikaten mutsuz. Ve ilk tepkim: aman elimden geleni yapayım, mutlu olsun.. Sonuç her seferinde hüsran. Çünkü hayatın şu basit kuralını 47 yaşımda bile öğrenemedim: "herkesi kimseyi mutlu edemezsin." Çünkü mutluluk başkası tarafından sana verilmiyor. O insanın içinde olan, yoksa da sonradan öğrenilmesi yine kişinin kendisine bağlı bir durum.. Üstelik kimi insan, mutsuzluğu mutluluğa inat, kendi seçiyor! Mutsuzluktan beslenen insanlar var, yani bir anlamda: mutsuzlukla mutlu olan!

*

Ben bu "koşma" huyumu son 2 senedir çok törpüledim. Artık "ihtiyacın olursa ben buradayım" diyorum ve geri çekiliyorum. Buradaki nüans elbette "ihtiyaç" sözkonusu olduğunda mutlaka orada olmak. Söz verirsem, sözüm her koşul ve zamanda sözdür. Orada olacağım dediysem, olurum. Bu konuda kendime güvendiğim ve beni tanıyanların da az çok bu huyumu öğrenmiş olacağına inandığım için, "kendimi çekmek" bende mucizeler yarattı. Bir de şu var: gerçek dostluklar hiçbir zaman kırılmaz, bir yerde yeniden birleşilir, velev ki kalpler bir olsun.

Bu noktada yine Barlow hocanın sözüne çıkıyorum: insan bir konuda destek almaya karar verdiyse, sen sadece aracı oluyorsun, o senin üzerinden desteği alıyor, senden değil, seni aracı eden daha büyük bir güç ve bilgelikten alıyor aslında o desteği, senden değil.. Bir nevi elektrik çarpılması gibi düşün. Sen sadece metal bir sopasın, o kadar.....

Fazla da büyüklenmemek lazım "onaran, iyileştiren" falan diye adlandırarak. "Elçi" yeterli bence..

Böyle bakınca, "hmmm, sadece bir elçiyim, çok da şeyetmemek lazım"a geliyor olay. Ama tam da öyle galiba :))) Gerekli zamanda orada ol, yeter. (Annelik konusunda da geçerli bak! - Resmen yazarken aydınlandım yahu, dur ben bunu Salı günü Moritz'e de götüreyim....!)  

Ha bir de. Şu hoşuma gitti. Günde 5 vakit kendimize, kendi gölgemize tekrar etmeli - çünkü unutuyoruz ya da içten içe inanmıyoruz belki... İnanalım. Güvenelim. Evet!


16 Temmuz 2026 Perşembe

Ben C. Hanım, nasılım? - 3

Peri'sinden Post'una, bu blogta kendi menopoz maceramı yazmaya, bana iyi gelenleri paylaşmaya devam ediyorum.. Nisan'da yazdığım yazı, burada. Bakalım neler değişmiş:

1. BEDENSEL: Hâlâ Peri Hanım'layız. Üstelik baya da düzenli, Nisan'dan beri 23 günde bir regl oluyorum (eskiden kurulu saat gibi 28 günde bir olurdum). Öncesinde 6 ay boyunca 15 günde bir çok yoğun kanamalı bir dönemden geçmiş, perişan olmuştum. Adetleri düzenlemek ve yoğunluğu azaltmak için kesintisiz Biyo-Eşdeğer Progesteron'a başlayalı tam 7 ay bitti bugün. Ve: İnanılmaz mutluyum! 

Hormona çok karşı, aşırı derecede doğalcı bir insan olarak, bu kadar mutlu olacağımı hiç tahmin etmemiştim. Adetten kesilene (ya da sıcak basması gibi semptomlar çıkana) dek, Östrojen almadan sadece Progesteron ile devam etmeye karar verdik çünkü Östrojen Baskınlığı denen durumdan şikayetçiyim. Ek olarak karaciğerim için doğal enginar özütü hapı alıyorum, D vitamini (Ekim-Haziran arası) ve B-grup vitaminleri ve özellikle son dönemde çok artan beyin sisi için de Omega 3 alıyorum. Bunları hergün değil, 3er günde bir dönüşümlü kullanıyorum.

Östrojen baskınlığını azaltmak için de adaçayından, soya ürünlerinden, keten tohumundan özellikle uzak duruyorum (doğru sandığımız yanlışlar!) Peri Hanım maalesef sağı solu pek belli olmayan, bazen östrojeni fırlatan bazense diplere çeken bir Hanım. O nedenle hormon terapileri de biraz şans işi açıkcası, kimine Östrojen ve Progesteron bir arada iyi gelebiliyor (özellikle ateş basmaları varsa) kimine de benim gibi fazla olan Östrojeni dengelemek için sadece Progesteron. 

Bu durum önümüzdeki aylarda, maksimum 1-2 sene içinde değişecek ve benim de Östrojenim düşmeye başlayınca, hormon terapime Östrojen de eklenecek. Dikkat: Östrojen asla tek başına alınmaması gereken bir hormon, mutlaka Progesteron ile desteklenmeli yoksa meme ve rahim kanseri riski artıyor.

2. PSİKOLOJİK: Çocukların okul sorunlarından tetiklenen (başka bir postta anlatacağım) ve kış boyunca önünü alamadığım, ciddi anlamda depresyona yaklaşan bir melankoli süreci ve bu konudaki obsesif düşüncelerime bağlı yoğun anksiyete atakları geçirdim. Üzerine bu baharda 47 yaşımda öğrendiğim ve terapistlerimin çocukluğumdan beri yaşadığım uyum sorumlarımın altında yatan neden olabileceğini düşündükleri bir "üstün zeka" durumum olduğunu öğrendim. Tüm bunlar varoluşsal anlam arayışımla da birleşince, bu kış benim için gerçekten çok zor bir dönemdi.. Çok yoğun bir içe kapanma süreci yaşadım. Son 1-2 aydır yoğun destek aldığımız için daha iyiyim. Adet öncesi bir haftalık dönemde sıkıntılarım gerçekten çok yoğunlaşıyor, fakat Progesteron sayesinde 10 günde bir bu dönemi yaşamaktan kurtulmak bile, çok iyi geldi bana.. 

3. SOSYAL: Yavaş yavaş dışa açılmaya başladım gibi.. Eşimle kesinlikle daha iyiyiz, onun çocuklarla yaşadımız sorunlar konusunda "tekrar takıma geri dönmesi" bana çok çok ÇOK iyi geldi. Çocukların okul sorunlarını da biraz yoluna sokar gibi olduk inşallah ve tüm ailecek destek almaya başladık çok şükür... Ben pazartesileri psikanalize, Salı günleri Moritz ile çalışmaya başladım, eşimle birlikte iki haftada bir aile terapisine gidiyoruz ve oğlum da her hafta Disleksi terapisi almaya başladı. Oğlum için okul psikoloğu ve öğretmenlerle yoğun bir ortak çalışma içindeyiz. Tüm bunlar benim yalnızlık da dediğim "desteksizlik" hissime iyi geliyor ve kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor. Sosyal anlamda tam bir çöldeyim bence.. 2-3 arkadaşım var ve onları da ihmal ediyorum uzun zamandır çünkü tamamen çocuklarıma döndü odağım.. Bu nedenle birkaç kişiyi kaybettim. Fakat hayatıma yeni insanlar giriyor bir iki aydır ve bu beni çok çok mutlu ediyor, yeni yeni sosyal aktivitelere katılmaya da başladım, hoşuma gidiyor..

4. İŞ: Mükemmel. En sevdiğim "rol"üm diyebilirim ve iyi olduğumu bilmek, hissetmek ve danışanlardan da bu yönde geridönüşler almak bana özellikle de bu dönemde çok iyi geliyor. En azından bir şeyi iyi yapıyorum galiba diyorum :) Evet, özel hayatımla iş hayatımı ayırmak konusunda gerçekten başarılıyım bence. Varoluşçuluk eğitimlerime de devam ediyorum, birkaç sempozyum planım var inşallah sorun çıkmazsa..

Gelelim önümüzdeki 3 aylık hedeflerime: (Bu arada, önceki ayın hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirmişim, çok sevindim!)

1. Bu sıra kilo alıyorum. Kilomu dengede tutmaya çalışacağım. Yani ağzımı kapamaya ve spor yapmaya ;) Peri-menopoz kilo alımı alamında çok tehlikeli bir dönem! Korkunç bir "açlık hissi" oluyor gerçekten, özellikle çikolatalı sütlü tatlılara kafayı taktım bir süredir.... İnsan dışı boyutlarda yiyorum, kilo almam normal. Bundan hemen vazgeçmem lazım. Kilomu yeniden 48'e çekmeye ve korumaya çalışacağım. En azından hedefim şu: 50 yaşıma hâlâ 50 kilo olarak girmek... Her güne 30dk'lık bir spor aktivitesi eklemek, hedefim!

2. Psikanalizin sigorta kapsamında ödendiği günler haftaya bitiyor. Fakat benim uzuuuun bir süre daha terapiye ya da desteğe ihtiyacım var, hissediyorum. Buna bir çözüm bulmam gerekecek. 

3. Gönüllü bir iş bulmak istiyorum ama psikolojiyle alakalı değil, hafif, bedensel, sosyal bir iş.

Bu kadar :) Yeterli bence..... Haydi görüşürüz Ekim sonu 👋

Fotos. Gilles de Chabaneix. From the book "Greek Style". Link.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Yoğurdun zararları ve alternatifleri

Yahu ben yoğurttan kilo alıyormuşum!!! :))

Son iki aydır yoğurtla kafayı bozmuştum. Hem peri-menopoz döneminde süt ve peynir yerine yoğurt önerdikleri için, hem de Almanya'daki aşırı sıcaklar döneminde yoğurt ve meyveden başka bir şey yiyemediğim için. Hatta "böyle giderse güzel kilo veririm" diye düşünüyordum ama gün be gün kilo vereceğime kilo almaya başladım! 


Tam tahıllı sandviçimi bile, daha sağlıklı diye, peynir yerine yoğurtla yapmaya başlamıştım - şahane oluyordu hem de.. Rokalı salatalıklı domates ve marullu mmmmmh.

Fakat yediğim yoğurt bizim tava yoğurduna benzeyen taş gibi muhteşem Yunan yoğurdu ve içindeki yağ oranı (tabii ki minnacık yazılmış olarak) %10'muş! Ve 100 gramında 200 kalori var! Yani bir kase yoğurt yaklaşık 250gr ederse, bir kase yoğurttan 500 kalori alıyorum ve ben gün içinde en az 3 kase yiyorum - daha da yoğurt dışında ve üstünde yediklerim var tabii, müsliler, meyveler, tohumlar... Ayol dostlar ben günde en az 2500 kalori falan alıyormuşum yahu! Sonra da merak ediyorum, yahu bende hiç göbek yoktu, şimdi neden oldu?

Çikolatayı suçladım biliyorsun, çikolata masummuş :))) Yok değil ama yoğurt da çikolatadan betermiş yani. Yoğurdu hem-men bıraktım.

Bu yaşlarda kalsiyum almak gerekiyor ve doktorlar hap şeklini nedense önermiyorlar. Süt de içmeyin, hele peynir asla yemeyin diyorlar (menopoz dönemi şikayetlerini arttırıyormuş). Yoğurt serbestti fakat sanırım maksimum %3 yağlı, ideali %1,5 yağlı olan.. O da valla ayran gibi birşey, vıcık vıcık.

Biraz araştırdım, alternatifi ne olabilir diye ve şunu buldum:

En iyi alternatif: Skyr diye bir ürün var. İskandinavların hediyesi. Yağ oranı az hatta yok (%0.2). Kalsium oranı yoğurttan daha fazla ve protein oranı da yoğurttan daha fazla. Mikrobiom açısından da zengin. En güzeli de sulu değil, katı katı, tava yoğurdu misali, psikolojik doyum sağlıyor.

Neden kefir değil, çünkü kefir oldukça yağlı ve protein oranı çok daha düşük. 

Bu durumda bye bye yoğurt, ver elini skyr!

14 Temmuz 2026 Salı

Aldığın hizmet karşılığında olumsuz yorumlar yazıyorsan, dikkat!

Tam 10 aydır beklediğim çocuk psikiyatri raporu bu öğlen çıktı! Allahım çok şükür! Yemin ediyorum üzerimden öyle büyük bir yük kalktı ki....

Bu rapor, Jugendamt'ın istediği yaklaşık 50 belgenin içinde teslim edemediğimiz tek rapordu ve bu rapor teslim edilmediği sürece, oğlumun terapisi onaylanmıyordu ve sadece 2,5 aylık terapi sürecinde bizim cebimizden çıkan mebla dört haneli eurolara ulaşmıştı bile.. Neyse ki terapistimiz anlayışlı bir kadın da sorun etmeden başladı oğlumla terapiye. Normalde Jugendamt'tan onay alınmadıkça terapiye başlanamıyor bile, biz cebimizden ödeyelim desek bile başlanamıyor! Alman bürokrasisi....

Oğlumun okul sorunları 2025 Mart gibi başlamıştı, Mayıs gibi çocuk psikiyatristi aramaya başladım, randevuyu Eylül'e aldık (ki çok şanslıydık, normalde 6 aydan önce randevu bulunmuyor, bizimki sadece 4 ay sonraya verdi), Ekim ve Kasım arasında 5 adet test ve doktor görüşmesi yapıldı. Kasım sonu oğlumun disleksisi olduğu anlaşıldı, öğrenme terapisine başlamamız önerildi ve o gün bugündür yani 8 aydır bu terapiye başlayabilmesi için yazılması gereken 2 sayfalık bir anamnez raporunu yazmalarını bekliyoruz! 8 ay! Problemin başlangıcından bu yana ise 16 ay!

İlk başlarda "tabii anlıyorum yoğunsunuz ama biz de mağduruz.." ile başladık ama son 2 aydır artık dozunu arttırdığım öfkeli bir tonla sürekli hatırlatıyorum, mağduriyetimiz artık saçma sapan bir boyuta ulaşmıştı. Çocuk psikiyatri sürekli "hazırlayacağız, bekleyenler arasında ilk sıradasınız (2 ay önce), sizi arayıp ne zaman hazır olacağına dair bilgi vereceğiz (1 ay önce)" gibi anlamsız sözlerle bizi oyalıyordu. Sonunda geçen hafta eşim aradı, açtı ağzını yumdu gözünü resmen telefonda bağırdı çağırdı ve hop, bugün rapor hazır. 

Bu arada ben "raporu bir alalım da, ben biliyorum onlara yapacağımı, tüm sitelere yorum bırakacağım" falan diyordum sürekli.. 

Fakat bugün aradılar ve ben koşa koşa gittim, elime alınca raporu, ne bileyim, herşey birden ferahladı içimde.. Bir rahat nefes aldım ve ben zaten öfkesi uzun süren, kin tutabilen biri değilim, nefesi verdiğimde yorum morum silinmişti aklımdan.... Şimdi sakin kafayla düşününce de, evet, yazmayacağım yorum falan... Belki daha sakin, usturuplu, "biraz uzun sürebiliyor, 10 ay öncesinden işlemlere başlayın" gibi birşey yazabilirim ama suçlama ve öfke tonu olmayacak... Çünkü ben öyle biri değilim.... Eğer yazsaydım, bu hayatımda yazdığım ilk olumsuz yorum olacaktı!

Bir de şu var: son zamanlarda özellikle google, yorumları aşırı didikliyor, herhangi bir "hakaret unsuru" yakalarsa (ki hakaret kelimesinin anlamı gayet geniş, yemekler kötü demek bile hakaret olabiliyor) işletme sahibi yorumcuyu direkt mahkemeye veriyor ve kazanıyor! İnsanlar yorumları nedeniyle ciddi cezalar ödemeye başladılar son zamanlarda.. O nedenle dikkat et bak tüm yorumlar pozitif son zamanlarda, güvenme bence... Aman diyeyim, devir klavye silahşörlüğü devri değil artık.. Hizmetini aldın mı, 10 ay sonra bile olsa eğ başını devam, yemeğini yedin mi, içinden saç bile çıksa, eğ başını böğk.. Devir artık vasatı kabullenme devri belki de....... Bilmiyorum. 

Neyse özetle, raporu aldık çok şükür. L'ın bir sonraki okul için bu Ekimden itibaren yine aynı sistemden geçmesi gerekiyor (bu rapor sadece ilköğretim için geçerli). Şimdi aklımdaki tek soru şu: yeni bir psikiyatrist mi, yoksa yine bunlar mı.....? Yeni psikiyatriste dert anlatmak ile bunların yavaaaaş halleri arasında bir seçim yani.. Ne yapayım sence?

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Bugün, yılın o günü!

Evet evet. Senede bir yaptığım, geleneksel, en sevimli çamaşır günümdü bugün :) Yüzüne bir gülümseme getirdiyse, ne mutlu bana.

🐻‍❄️

12 Temmuz 2026 Pazar

Ne güzel bir an, değil mi?

Saat 18’e yaklaşıyor. Bugün en sık kurduğum cümle “yahu şu an ne güzel bir an, öyle değil mi?” oldu! Snırım en az 10 defa bu cümleyi kurdum ve 10 defa da tasdiklendim, bu sabaha dek hiiiiç tanımadığım insanlar tarafından hem de!

Walchensee

Dün sana oğlumun durumundan bahsetmiştim ve bir de “hiçbir karşılaşma rastgele değildir” yazmıştım ya… Bugün karşıma disleksi uzmanı tatlı bir genç kadın çıktı. Sonra, patlıcanlı börek seven, benden 1 yaş büyük bir adam çıktı. Sonra, yüksek lisansını yeni bitirmiş, Almanya’da mı kalsa, Türkiye’ye dönüp biraz ailesine ve kız arkadaşına zaman mı ayırsa emin olamayan daha hayatının ennn başlarındaki C.’yi hatırlatan bir genç çıktı. Bu insanların hepsi ne güzeldi, birlikte bir amaç ve keyif paylaşmak onlarla, bana ne iyi geldi!


Sabah 9’da Kochel Bahnhof’ta buluştuk, 2 saatlik bir doğa yürüyüşü yaptık ve göl kenarına varıp buzzz gibi sularda yüzdük, piknik yaptık, güneşlendik, sohbet ve çevremizde gözlemlediğimiz insanlara dair dedikodu ettik :) Aman ne ihtiyacım varmış!

Ve tamamen an’da kalmayı başardım, ördeklerle yüzmeyi, göle sırtüstü uzanıp göğü izlemeyi, upuzun gümüş telleriyle içinde balıklar ışıldıyormuş gibi görünen “yosun” saçlarımı tatlı suda yumuşacık hissetmeyi, güneşin yaktığı elmacık kemiklerimi, ağız dolusu gülmeyi, gençleri hayat hikayemle şaşırtmayı biraz da büyülemeyi belki.. Hepsini dolu dolu hissetmeyi başardım! Ve çok ama çok iyi geldi!


Bugün blogcuğum ÇOK güzel bir gündü ve bugünü güzel yapan, güzel insanlarla doğanın içinde kan ter içinde kalmak, bedenimi yormak (bir ara bayılacağım gibi geldi, gençlere aşık atmak zor!) ama vay be, ben de yapabiliyorum’u yeniden hissedebilmekti!

Ve sihirli kelime: TEK BAŞIMA.

Çok mutluyum. Ben bunu yine yapacak!

Mutlu bir C.
Teşekkür ederim bugün için!
💚💙

11 Temmuz 2026 Cumartesi

Bir zamanlar C. - 5

Oğlumla ay sonunda katılacağımız Disleksi (Legasthenie) kampının terapistleriyle tanışmaya gittik dün. Çok tatlı iki kadın. Birinin şimdi yetişkin iki oğlu, diğerinin yetişkin kızı ve şimdi de üç torunu disleksiliymiş ve onlar da kendilerini aynen benim 10 aydır hissettiğim gibi, o kadar sistemde kaybolmuş hissetmişler ki, Münih'te bir "Disleksi Aileleri Destek Grubu" kurmaya karar vermişler. Tamamen amatörken, eğitimler almışlar ve disleksili çocuklar için öğrenme terapisti olmuşlar. Yaşları 60+ ve ilk defa bu yaz bir Pilot Kamp düzenliyorlar, biz de katılıyoruz.

Ben bu kadınlardan biriyle şans eseri (hiçbir şey rastgele değil aslında..) tanıştım ve ilk görüşmemizde, telefonda tam 1,5 saat ağladım, güldüm, öfkelendim, yine ağladım ve ilk defa biri anne olarak ne hissettiğimi anladı ve bana "C, inan bana 9 sene önce geçtiğim yoldan geçiyorsun, endişelenme, yanındayım, tünelin ucunda ışık var" dedi. Bu tek bir cümle bana öyle iyi geldi ki.... Anlaşılmak, azıcık şefkat, omzuma konmuş bir el.... 

Hakikaten terapistin kendi de "damdan düşeni" makbûl, yeniden bunu anladım.. Bir insan bir şeyi kendi de yaşamadan, istediği kadar okusun öğrensin doktorasını profluğunu alsın, gerçek anlamda anlamıyor..

Neyse oğlumla gittik. Birkaç "komik test" yaptılar, biraz sohbet ettik, L. kadının muhteşem bahçesinde dolaştı, kümesine girip tavuğun altından yumurta aldı ve "bu bir sanat eseri, bunu asla yemeyeceğim, ona hayranlıkla bakacağım" diyerek hepimizi güldürdü ve sonra da anneli oğullu, saate ve ertesi gün Almanca sınavı olduğu gerçeğine falan boşvererek, evin yanındaki çocuk bahçesine gidip çılgınca eğlendik ve oldukça geç bir saatte, elimiz yüzümüz ot içinde, dizlerimiz çamur içinde eve döndük.

Kendimi "destekli", umut sahibi ve "Bir zamanlar" olduğum gibi hafif, oyuncu, eğlenceli bir anne olarak hissetmek çok ama çok ama çok iyi geldi bana! Çünkü Ekimden beri öyle hissetmemiştim.... :,( Ekim'den beri......!

;)

Umarım disleksi kampı da güzel geçer, kendim gibi kaybolmuş hisseden ya da labirentte yolunu bulmayı beceren annelerle ve babalarla tanışırım, umarım L. de birkaç arkadaş bulur, umarım uygulayacakları tüm workshoplar, oyunlar ve terapiler ona "güç, güven ve destek" verir, kendini daha normal ve sıradan hissetmesini sağlar. Umarım artık birşeyler bizim için de, L. için de "normalleşmeye" başlar..... "Bir zamanlar" sahip olduğumuz huzurumuzu yeniden bulur ve artık korumayı başarırız.. Amin amin!

Hamiş. Oğluma yaptıkları "komik" testlerden biri:


Bunu oğlum roket gibi, yani normal bir yetişkinin okuma hızında okuyor! Ve terapist dedi ki "bu çok tipik bir test, çünkü onun beyni sürekli harfleri çeviriyor, ta ki anlamlı bir yöne gelene dek. Ve bunu çok hızlı, hatta otomatik yapıyor çünkü her an bunu yapıyor. Sizin beyniniz bu çevirme işlemini yapmadığı için, siz zorlanıyorsunuz ama oğlunuz için bu paragraf kitaplarda okuduğu herhangi bir paragrafla eş!" Aman yarabbi blogcuğum.... Tabii ki biz toplum olarak "haydi ama, hızlı ve akıcı oku" derken, onun beyni ise sürekli bu çevirme işiyle uğraşırken, bir de "okuduğunu anlaması" mümkün mü????? Offfff of.. Canım oğlum yaaaa... İlk defa anladım seni belki de.... Anladım ve çok kötü hissettim kendimi, seni bu sisteme uymak zorunda bıraktığımız, uymadığında "başarısız" hissettirdiğimiz için, korkunç kötü hissettim. Ve disleksiye rağmen doktor olan annem için, mühendis olan arkadaşlarım için, terapist olan aile terapistimiz için, aşırı derecede saygı ve hayranlık duydum biliyor musun....! Nasıl başarıyorsunuz yahu bunu? Çünkü bana şu metni dayasanız "normal olan bu, okuyamıyorsan sen başarısızsın, hatta tembelsin" deseniz, aynı şey!!!! Aynı!!! Korkunç değil mi bu??

10 Temmuz 2026 Cuma

Bir zamanlar C. - 4

Dün Blogspot blöfümü görmüş! Küt diye anında yayınlamış son yazımı ve hatta öncekileri de eklemiş.. Elim mahkûm, sözüm söz, tatile kadar her gün yazacağım bakalım..

Sabah tartıya çıktım. 

Ve gözlerim yuvalarından çıktı.

Normalde her kış muntazam 3 kilo alıp Haziran gibi hepsini veriyorum, böyle bir bünyem var. Fakat son 2-3 yazdır, Haziran oluyor Temmuz hatta Ağustos, biraz zor vermeye başladım. Hiç Peri Hanım'ı suçlamıyorum, tamamen benim suçum, günde 1-1,5 saatlik Havhavcanlı yürüyüşleri saymazsak, gerçekten hareketsiz bir hayatım var.. Özellikle de evden çalıştığım için, bazen iki danışan arasında maalesef yaptığım tek şey: kitap okumak, blogspot okuyup yazmak, boyama yapmak, sudoku oynamak ve koca bir kahve ile 200gr'lık kahveli çikolataları gümletmek. Hobilerim resmen bundan ibaret. Yazınca fark ettim: çok acınası yahu! Ha bir de yazın bahçe var.. 

Halbuki Eylül'de kendime söz vermiştim; her sabah 30dk hareketli bir spor, gün içinde saat başı 3-4 dakika jimnastik hareketleri, gece de uzuuuun uzuuuuun yoga yapacaktım. Onun yerine, geçenlerde kendimi çilekli kremalı çikolatalı orta boy bir pastanın yarısını (evet yarım pasta!) yerken, ondan birkaç gün önce de 500gr'lık nutellanın kaşık kaşık dibini görürken (evet 500gr!) yakaladım. Yakalayıp ne yaptım, sakince çatalımı kaşığımı geri mi koydum, hayır, omuz silkip, göbeeemi ovuştura ovuştura "oyyyy, şahaneydi yahu" dedim.....

çikolata ve süt.

Gizli şekerim olabileceğinden şüpheleniyorum, çünkü bu boyutta şekeri yiyip, kusmayı bırak, keyifle ve mutlulukla göbeğini okşaya okşaya oturmayı başaran insanın normal olmayacağını (bedenen değilse de ruhen) düşünüyorum.... Ayrıca yine böyle birkaç yüz gram şekeri gömdükten sonra, birkaç defa da ellerim titredi, soğuk soğuk terledim, zihinsel bulanıklık yaşadım. Şeker komasının emareleri bunlar. Fakat doktor son kan tetkikinde şekere (henüz) rastlamadı....

Ama kendime gelmezsem, yakında rastlarız. Eminim bundan çünkü ailede de var.

Bu nedenle. "Bir zamanlar C." serisine "şu an, hop, geçmiş oldu bile" mottosuyla yaklaşıyor ve kendime bir çekidüzen vermeye niyetleniyorum: şu andan itibaren çikolatayı ve kremalı meyveli çikolatalı (oyyy ayrıntıya gir, daha da gir C.) pastaları hayatımdan çıkartıyorum. Bir zamanlar (iki saat önce) yerdim, artık yemiyorum!

Ay sonsuza dek değil yahu, tatile dek... Yani 1 ay. Bir de şu üstte belirttiğim spor hareketlerini yapacağıma çikolatalı drajeler üzerine söz veriyorum!

Sen neyi bırakmak isterdin? Var mı böyle gizli bağımlılıkların? ;) Anlatırsan gizli kalmayacak biliyorum ama hadi izin verdim Adsız yaz, eğlenelim azıcık..

Hodri meydan.

9 Temmuz 2026 Perşembe

Alkış Blogger'a..

Almanların bir "alkışlama" huyu var, inanılmaz gıcık oluyorum. Yanlış bir hareketi alkışlarlar böyle ironik ironik ama o kadar sinir bozucudur ki, bağırıp çağırsalar inan daha iyi. Ben de bugün Blogspot'u alkışlamak istedim çünkü 2 gün önce yazdığım yazı bile hâlâ blog feed'e düşmedi!

Bu vesileyle yeniden "neden yazıyorum?" sorusuna verdiğim cevabı güncellemeye karar verdim. Okunmak için değil, paylaşmak için de değil, bir düşünceyi kendi kendime "yazarak anlatmak" yani anlayabilmek için yazıyorum ben.. Yazarak düşünüyorum. 

İçimde sürekli kendi kendimle konuşan, genelde karşıt fikirleri tartışan biriyim. Bir de biriktiriciyim. Ama öyle herkes gibi bilmemne koleksiyonu değil de, fikir, düşünce, anlam biriktirmeye meraklıyım. Yaşam alanlarım, çalışma alanlarım hatta günlük hayatım bile titizlik derecesinde düzenli olabilir ama kafamın içi, ah o kafamın içini bir açsanız... Karmakarışık!

Bu nedenle Blogspot biraz da bu karışıklığı düzenleme alanım benim. 

Bir nevi yorumculara da "kontrol mekanizması" gibi bakıyorum belki de, doğru yolda mıyım, teyit mekanizması.. Hele ki biri çıkıp da "kendimi senin yazından sonra anladım ve çözdüm" diyorsa, vay keyfime.. Ben kendimi çözememiş olsam da, bu yarattığım kaosun birine iyi geldiğini teyit etmek, vay vay vay!

Yani sevgili Blogspot, son yazıların Feed'e düşmemesi, 3-4 gün sonra düşmesi falan, beni hiiiiiç ama hiç tedirgin etmiyor. Hatta, şahsen mutlu bile oluyorum çünkü tıklanma sayım son iki yazıdır 1/3'e düştü ama bu insanların tamamı "beni bizzat merak edip açıp okuyanlar" yani feed kaydırırken başlığa bakıp gelenler değil.. Feed olmasa bile, beni okumayı seven insanlar var Blogspotcuğum.... Ne kadar şanslıyım!

Yani özetle diyeceğim şudur: yıldıramazsın. Biz okunmak için yazmıyoruz, yazmak için yazıyoruz.. Sen kapanırsın, biz başka mecra bulur, yine yazarız.. 

Ayrıca demokrasilerde çözüm tükenmez derdi Sülo büyüğümüz; Saylo arkadaşımız bu soruna güzel bir çözüm bulmuş ve kendisi bir Feed oluşturmuş. Müthiş güncel, 3 dakikada bir mi ne güncelleniyormuş, vallahi tebrikler. Ben artık o sayfayı açıp, oradan okuyorum, buyrun linki burada

Söyleyeceklerim bugünlük budur. Bakalım kaç gün alacak yayınlanması :))) Belki sırf sana inat her gün kısa kısa yazmaya başlarım yeniden :))) Ben ters doğmuşum Blogspot'cuğum, benimle uğraşma, kazanamazsın.....!

tehditkâr bakışlı baykuş - boyama kitabımın geçen haftaki figürüydü ;) 
ona göre Blogspot!

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Bir zamanlar C. - 3

Yüzüktür, küpedir, bilezik kolyedir; yani genel ismiyle takı konusunda tam bir bipolarım. Ya "ayyy sıkıntı geldi" diyerek hiç takmıyorum ya da bir takıyorum, bir takıyorum, ta ki Evsiz Prenses'e dönene dek. 

Evsiz Prensesi hatırlıyor musun? Kızım 2-3 yaş arası kendi kendine giyinme sevdasına kapılmıştı ve Elsa elbiseleri altına yağmur çizmesi ve üstüne de 15 adet toka bilezik falan takıp anaokuluna gidiyordu :)) O zaman ona "Evsiz Prenses” (Homeless Princess) lâkabını takmıştık eşimle hehe. Kızım 3 yaşında neyse ki Ev Sahibi Prenses moduna geçti ve şu anda da tam bir moda ikonu gibi dolanıyor fakat bu sefer de o beni "Evsiz Prenses" bulmaya başladı :)) Çünkü kızımın, annemin ve kayınvalidemin aksine, ben aşırı derecede süssüz bir kadınım.. Hele şu son 1 senedir saçımı da boyamıyorum, tam şahane Evsiz (Prenses de diyemem artık kendime, çünkü Prenseslikten Külkedisine dönüşeli çok oldu) evet, bildiğin "Evsiz" modundayım..


Şöyle bir "peki eskiden nasıldım yahu ben" diye düşündüm de.... Lise yıllığında tek makyajlı benim :))) Fakat süslü bir ergen olduğumdan değil. O sefer de bir arkadaşımın oyununa gelmiştim, "herkes kepli fotoğrafı makyajlı çektiriyor, bak kalma öyle paçoz" demişti. Ben de bir makyaj yaptırmıştım, düğüne gider gibi :)))) Ay rezalet. Zaten yıllık sayfama yazılan yazıların yarısı da kayboldu, tam bir "elinde cımbız, ukala zengin kız" modundayım lise yıllığında... 

Üniversitede ise, tabii bundan aldığım feyzle gayet doğal takılıyordum ama dedim ya, bu konuda da bipolarım, doğalın da dibini bulmuştum. Saçlarımı kısacık (5cm kısacıktan bahsediyorum) kestirmiş, tek kulağımda uzun küpe, üzerimde Hintli elbiseleri! Yandan asmalı bezden "Gülen Budha" çantam. Ciddiyim :))) Tam bir çiçek çocuktum. Ama göstermelik değil, gerçek. Vejeteryanım, çevre gönüllüsüyüm, 1969 gençliği neydiyse, 2000’de ben oyum! İstanbul trafiğinde okula bisikletle gidip gelmeye falan da kalkmıştım. Ama aynı zamanda da - tezatlıklar kraliçesi olarak - zengin ötesi (bodyguard ile gezen türde zenginden bahsediyorum) bir sevgilim var ve sevgilim beni Porsche'siyle okula bırakıyor falan ahahahaha Kapitalist Çiçek Çocuk..!

Yine de, ne güzel yıllardı yahu! Gençliğim dolu dolu, her naneyi deneyerek geçti çok şükür :)) Hiçbir şey içimde kalmadı, gençken yapılabilecek herşeyi yaptım. Şu sıra bakıyorum arkadaşlar 40 yaş krizinde "şunu da yapaydım, vah, bunu da yapaydım, tüh" derken, ben herşeyi yapmışım maşallah... O nedenle yaşıtlarımın bazıları bu açığı kendilerini komik durumlara düşürerek de olsa kapatmaya çalışırken, ben "aman gördüğümü gördüm yeteriniz, missss gibi yaşlılık, missss gibi" modundayım sanırım. Hayır, gençliğime dönmeyi asla istemezdim. 

Bir şeyleri yapamamış olmanın, insanın "içinde kalması" çok fena bir duygu bence.. Geriye dönüp bakınca yaptıklarıma - hatalarım dahil - hep "iyi ki!" dedim. Hiç yapmamış, dümdüz yaşamış olsaydım düşünsene, şu an 2 çocukla yaşadığım krizin bir de "hiç yaşayamadııııım" yükü olacaktı. En azından "yarabbi şükür, dolu dolu yaşadım, anlatacağım çok çılgın gençlik anılarım var" diyorum :)))

Tabii böyle çılgın bir gençlikten sonra, "evli ve iki çocuklu" olmak, zor geliyor insana. Her ne kadar bunu ben seçmiş olsam da, açıkcası ben sanmıştım ki, yine tezatlıklar kraliçesi olarak takılırım ben evli ve çocuklu da olsam.. Çünkü biz de çılgın çift / çılgın anne baba olamayacaksak, biz bile sınırdışı olamayacaksak, kim olabilirdi? 

İlk 3-4 sene sırt çantamıza ek iki de çocuk puseti taşıdık dünyanın birçok ülkesine. İyi gidiyorduk bence :) Sonra ne oldu bilmiyorum... Şu an görüp görebileceğin en "domestic", en sıradan, en sıkıcı, en rutine kazık çakmış ailelerden biriyiz - çünkü artık biz de herkes gibiyiz......... snif.

Hey gidi hey..... Bilmem ki başka türlüsü mümkün müdür? Instagram'da falan görüyormuşsunuz ama, ne bileyim, elimde kamerayla dünya turu, youtube editleye editleye teknede yaşamak, bana ters ve gerçekçi ve samimi de gelmiyor... Bunları yapacaksan, kamerasız yap. Doğalı bu çünkü; dünyayı gözlerinle kayda almak, teknede zamanı ve mekanı unutacak derecede doğayla bütünleşmek... Yani bu bence böyle yapılır... Birileri seni izlemeden ve beğenmeden de yapabilmek bunu, kendin için, kendinle başbaşa..... Asıl olayı budur bu tür "hayat tarzı"nın... Göstermek değil. Görmektir..

Ay bilmiyorum belki de kıskanıyorumdur, kedinin ulaşamadığı çiğere pis demesi gibi hahahahah 

Foto: Bu sıralar ennnn sevdiğim yüzüğüm çünkü "moduna göre (aslında bence ten ısısına göre) renk değiştiriyor". Tüm kış siyahtı, bu sıra yeniden maviye döndü çok şükür. Evet evet! Özetle: Her şey boş. Mavi günler gelsin...!

7 Temmuz 2026 Salı

7.7. - Duygusal bir gün

Her sene 7 Temmuz zor geçer benim için.. 7 rakamını sevmem.. Korku, kayıp, kan, kurtaramamak.. K'lar içinde bir gün... Semo'nun tasmasız gezdirilen, aşırı saldırgan bir doberman tarafından öldürülmesi.. 20 sene boyunca, hiçbir 7.7'yi sevmedim, gün bir an önce bitsin istedim.. 

Semo ve can dostu Can - 90'ların sonundan

Sonra, iki sene önce 7 Temmuz'da, Milie doğmuş. Tam tarihi bilmeleri elbette imkansız çünkü o bir sokak köpeği ama ortalama bir doğum tarihi yazmak gerekince, kontrol eden veteriner - neden bilmem - doğum belgesine 7.7 yazıvermiş.. İçinden böyle gelmiş.. Öyle ya da böyle, Milie 7.7'de doğmuş olarak kayıtlara geçmiş.

Bize geldiğinde 8 aylıktı. Sağlık belgesini elime verdiklerinde, 7.7'yi görünce.... Çok duygulandım birden. İçim cız etti. Bunu evrenden bana yollanmış bir "mesaj" olarak düşündüm. Birini kaybettiğim, diğerini bulduğum gün gibi... Aralarında ise tam 20 sene. Yeniden bir köpeğe kalbimi açabilmek için 20 sene geçmesi gerekti........

Milie

Milie bana çok iyi geldi. Birçok açıdan Semo'nun tam tersi. Birçok açıdansa aynısı.. Hani insan olmak denen şey altında hepimiz farklı farklıyız ama yine de uzaylılar bize baksa, "insan"ın ne olduğuna dair bazı genellenmiş fikirler edinirler ya.. Öyle bir şey iki köpeğim arasındaki fark ve benzerlik. Semo'nun yeri çok çok farklı ve açık söyleyeyim, Milie oraya asla ulaşamayacak ama Milie'nin de yeri çok farklı, onun da Semo'dan daha güzel, daha sevimli bazı huyları var ve onun da kalbimdeki yeri apayrı.. 

Bu şey gibi. İkinci çocuğa hamileyken dersin ya "acaba ilki gibi sevebilecek miyim?" Sevgi çok acaip bir şey, genişliyor insanın sevgi kapasitesi.. Bazen neye heyecanlanıyorum biliyor musun: şu an hayatımızda olmayan ama bir gün giriverecek ve kalbimizi ele geçirecek bazı canlar var önümüzde; bu belki bir torun olacak, belki geç gelmiş bir sevgili, belki bir "en yakın dost" ve belki de bir evcil hayvan ve biz diyeceğiz ki: aman yarabbi, bugüne dek ne kadar da eksikmişim, hiç kimseyi böyle sevmemişim......

Bu "umut" beni heyecanlandırıyor ve yaşama tutunmamı sağlıyor bazen. "Dünya bu kadar değil" diyorum, dahası var, olmalı..... Bazen de.. Biliyorsun işte.

Milie ve at arkadaşı Sally

Bu sabah çok mutsuz uyandım. Ormana kaçtım Milie ile ve herkesten uzakta olduğuma inandığım noktada da, saldım kendimi, hüngür hüngür ağladım. Ve kendi kendime şunu sordum: "değer mi tüm bunlar, böyle orman içlerinde ağlamama?" ve cevabını da veremedim sevgili blogcuğum. Konu öyle derinlere kök salmış vaziyete geldi ki, bloğa yazamıyorum açık açık ama yazamamak, konuşamamak, yahu benim aklım yetmiyor bana bir akıl ver diyememek kimseye, gerçekten çok zor! İnsanın bazı şeyleri içinde yaşamak zorunda kalışı, kendi kendine çöz(eme)mek zorunda kalışı, haksızlık değil mi?

Sonra işte, ağladım, açıldım, biraz daha ağladım, biraz daha açıldım derken, kendime ayırabileceğim sürenin sonuna geldik ve tıpış tıpış eve döndüm.. Bunu bir "Bir zamanlar C." olarak yazayım dedim önce (bir zamanlar ne kadar da sorumluksuz, görevsiz, özgür bir hayatım vardı falan), ama sonra dedim ki, bu yazacaklarım daha çok "şu zamanlar C.", "daha uzuuun süre C." falan olabilir..

Öyle işte........ Bugün de böyle.

İyi ki doğdun Milişko, Mili Milikoviç ya da oğlumun değimiyle: Miltraut Gernheit :)

Ve iyi ki vardın Semoşum.... İyi ki.... 

Ve+ bu vesileyle Can (muhabbet), Havuç (kedi), Ayşe (kaplumbağa), Felix (tavşan) ve elbette Clara, Monster, Tessi.... Hepiniz ve tüm balıklarım, çocukluktaki kuşlarım, sayısız sokak hayvanım... Hepiniz çok özeldiniz, çok güzeldiniz.... Canlarım benim..... Umarım cennet - en azından hayvanlar için - vardır ve hepiniz orada huzur içindesinizdir... Umarım!

Can

Havuç - üç bebesiyle sokaktan evime geldiği sene

Clara ve Monster - salonda yattığım sabahlar beni böyle uyandırırlardı..

Tessiciğim..

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Bir zamanlar C. - 2

Hayatımın "ennnn yaşadığımı hissettiğim dönemi"nde ben bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olarak çalışıyor, basın bülteninde çeviri ve editörlük yapıyor ve arada da kendimi oraya buraya zincirleyip bütün bir öğleden sonramı polis karakolunda ve akşam da haber bülteninde geçiriyordum. 

Evet.

Sen beni iki çocuk annesi, kuralcı, mükemmelliyetçi ve söz meclisten içeri, biraz da totosuna kazık batırılmış gibi gergin yaşayan C. olarak tanıdın ama, ben hep böyle değildim. Çocuktan sonra dağıttım :P

Ananem olsa "ayol çocuktan sonra toparladım diyeceksin kızım, akıllandın uslandın fena mı oldu?" derdi, der miydi, emin değilim, şu halimi görse belki de demezdi çünkü o üç çocuktan sonra bile hayatını keyfiyle yaşayabilmiş kadınlardandı ve iş yaparken şarkı söylerdi ve beni böyle ara sıra "beceremiyoruuum, çok zoooor" diye zır zır ağlarken görse, bence daha ziyade "C., bu ne ya, kendine gel kızım, bu piçe (ananem sevdiği çocuğa piç diyen tersyüz bir kadındı) ne bakıyorsun, çocuk işte / koca işte, gül geç" derdi sanki... Ama ispatlayamam. Çünkü ananem beni anne olarak hiç göremedi.. 

Göz yaşlarımız inmeden, şunu demek istiyorum. Gönüllü çalıştığım, bir "dava" uğruna sivil itaatsizlik yaptığım o günler, hayatımın ennnnn yaşadığımı hissettiğim, en anlamı olan günleriydi. Çünkü evet, uzun vadede yenildik ama kısa vadede, birçok davayı kazandık ve bunda birebir benim de emeğim var. O zamanlardaki C. ile gurur duyuyorum... 

Bu adama da uzun zamandır platonik hisler duyuyorum :)))

Geçmişimizle cilveleşip bugünümüze dönersek:

Şimdilerde içime yine bir gönüllülük aşkının tohumu düştü blogcuğum. 

Bu şöyle oldu:

Geçen hafta L.'ın okul partisinde görevliydim her sene olduğu gibi. Hem pasta yapıyorum, hem de satış ekibindeyim, dilimle sat sistemiyle okula biraz para topluyoruz (biraz dediğim her sene 2500 euro civarı para bu arada, nasıl bir pasta standı açtığımızı sen düşün artık!). Aşırı keyif veriyor bana "karnı da gözü de aç" çocukları pasta ve şekerlemelerle tıka basa doyurmak, gülen gözler, açık avuçlar, "gel gel bi tane de benden.." demek.. 

Yine keza L.'ın spor takımının sezon sonu partisinde de satış ekibindeyim, M.'nın okulunda kitap kermesinde görevliyim ve seneye okul yolu gözlemcisi olacağım yani okula yayan gidip gelen çocukların karşıdan karşıya geçirilmesinden sorumlu "kavşak polisi" olacağım sabahın 7.30'unda.. Bunlar beni çok mutlu eden - basit - işler ve bu basit işleri daha fazla yapmak istiyorum... Bunları yaparken çünkü aklım hafifliyor, düşünmüyorum, anksiyete teorileriyle savaşmıyorum, felsefi ve varoluşçu krizlerimle boğuşmuyorum, (Sevgili İ.'e, geçen günkü sohbet nedeniyle bu kısım:) "neden?" diye sormuyorum. Sadece yapıyorum ve yaptığım şeyin anlık karşılığını alıyorum... 

Bu anlık karşılık meselesi çok önemli bence. Çünkü mesela annelik babalık asla anlık karşılık alabildiğin bir uğraş değil.. Yap yap, kör kuyu gibi.. Ya da terapistlik, nereden baksan en az 10 seans sonra ufak karşılıklar alabildiğin, bazense aylarca aynı noktada dönüp durduğun, bir arpa boyu yol katedemediğin bir uğraş.. O nedenle "anlık dönütler" gerçekten önemli....

Başka neler yapabilirim, bir düşüneceğim.. Belki kışın yine çorba dağıtırım.. Önerin var mı ya da gönüllülük dışında, sen böyle anlık geridönüş aldığın başka neler yapıyorsun yazsana.... <3

30 Haziran 2026 Salı

Bir zamanlar C. - 1

Sevgili Neslihan yeni seri başlatmış ama pek açık uçlu! İçimdeki Alman "nedir, ne sıklıkta, nasıl" sorularına net cevaplar alamayınca panikledi. Ama neyseki içimdeki dominant Türk "ne anladıysan onu yaz" diyerek asayişi berkemâl etti.

Ben mektup yazmak istemiyorum, mektup yazmaya hazır değilim henüz. Onun yerine, geçmişle bakışmalar, göz süzmeler gibi anladım ben; zamanda ruhsal yolculuklar, şimdiki aklımızla geçmiş olayları süzgeçten geçirmek, belki pişmanlıklarımıza pansuman yapmak, yaralar iyileşmiş olsa bile kalan izleri okşamak, hayâllerimizi hatırlayıp gülmek ve ağlamak, biraz gurur belki, biraz suçluluk.. 

Geriye bakarak yürünmez, düşersin yoksa der büyüklerimiz. Geçmişe takılı kalma, depresyon alametidir der (bilişsel) terapistlerimiz. Ama Neslihan diyor ki, bir kaçamak bakış at, bir buse koy, ne bileyim, belki de iyi gelir?

Açıkcası bilmiyorum... Biraz da korkuyorum. Çünkü bu sıra zaten içim dışım analiz ve analizin de malzemesi malumunuz geçmiş.. Hatta uzaaaaak geçmiş. Unutulmaya yüz tutmuş, hatta unutulduğu iddia edilen, bazen de unutulmak istenen geçmiş.. Analiz geçmişteki düğümleri okşayarak (çözerek demedim bak) şimdiyi anlamlandırmaya çalışıyor ve bu sayede de insana geleceğe dair bir umut çırpınışı bırakıyor. Ama bunu yaparken, hırpalıyor, lime lime ediyor, kanatıyor ve sık sık söylendiği gibi: önce daha beter ediyor insanı, sonra bazen yıllar sonra ve hatta genellikle de terapiden çooook yıllar sonra, birden bir yerde "aaa" dedirtiyor, "bu benim için bir mesele olmaktan ne zaman çıkmış?!" 

Hep değil tabii. Analiz herkese göre değil. Geçmişle bakışabilme cesaretinin ve anlam'a ve anlama merakının olması lazım. Biraz arkeoloji sevmen gerekiyor. Veeee maalesef en zoru da: bazı şeyleri çözemeyeceğini, iyileşemeyeceğini, onaramayacağını kabullenmen ve bununla yaşamaya devam edebilecek gücü bulabilmen gerekiyor. 

Yoksa, dağılıyorsun.

Bence herkes kalkışmamalı analize. Hatta kimse kalkışmamalı ya, inat edip buna rağmen kalkışanlar da uyarılmalı, yanına yolluk hazırlanmalı, bir fener verilmeli..

Derim. 

Yol çetin.

O nedenle, bu yazı dizisine başlasam mııııı, başlamasam mıııı, başarabilir miyim, başaramaz mıyım, zaten bir yanda analiz, bir yanda Moritz, bir yanda aile terapisi, diğer yanda (sende kaç yan var aaaabi?!) çocuğun öğrenme terapisi derkeeeen, "over therapy" dediğimiz aşırı terapi durumundan muzdarip olmaya başladığımı düşünürkeeeen, bir de "geçmişle flörtleşelim" derseeeem, sağ çıkar mıyım ben bu "ay dönümü"nden, bilemedim.....

Ben bilemedim ama belki sen bilirsin, ne dersin, yazsam mıııı, yazmasam mıııııı?

Yazarsam şöyle birşeyler yazarım:

Bir zamanlar C. - 1. Foto

Bu fotoğrafta oğlum yeni doğmuştu, birkaç aylıktı. Çocuk da yaparıım kariyer de diye kendimi kendime kanıtlamaya çalıştığım saçma anlardan biriydi. Vücudum su altında, aklım yazlık evde oğlanla kıza bakmakta olan annemlerde. O zaman anlamamıştım ama çok yıllar sonra tekrarlayınca anladım: hayatımın ilk panik atağını yaşamıştım bu fotoğraftan birkaç dakika sonra, 40 metre suyun altında... O güne dek 100'e yakın dalışım vardı, 15 yaşımdan beri dalıyordum, defalarca derinlik sarhoşluğu testinden geçmiştim, 40 metre benim için 4 metre ile aynıydı ama o gün, birden, artık aynı değildi...

Midem bulanmaya, kusacağımı hissetmeye başladım önce. Sonra kalbim aritmiye girdi. Sık sık az az nefesler almaya başladım. Kendimi kontrol etmeye çalıştıkça, daha da panikledim. 25 seneye yakındır dalıyordum ve ilk defa su altında panikliyordum... Bir şekilde sakinleştirdim kendimi, kazasız belasız yüzeye çıktım. Ve "korka korka yap" mottosuyla olaydan 1 yıl sonra yeniden, inadına dalmaya devam ettim ama içimde hep bir korku kaldı, ne zaman 30 metrenin altına insem, yine olacak mı korkusu.... Ve bu korku yüzünden 10 dalacaksam 1 daldım, ondan da eski keyfi alamadım. Alamıyorum.

Ve evet. Asıl kötüsü de şu: Bir zamanlar süpervizörümün dediği gibi "ilk panik atağımda, terapistler de panik atak geçirebilir mi yaaaa" dedim.... Bir şeyin nasıl yapılacağını / önleneceğini bilmek, onu yaşamaktan muaf tutulmak anlamına gelmiyor.... Dalga geliyor ve sen altında kalıyorsun, ister kendi seçimin ve tekniğinle dalarak altında kal, ister dalga çarpsın devirsin altına alsın seni.... Ama dalga geliyor ve sen altındasın, bu kesin.......

Asıl önemli olan, sonra ne yapıyorsun? Ağlayarak çıkıp bir daha o turkuaz maviliğe girmemeye yemin mi ediyorsun, yoksa, iki öksürüp sonra haline ve hayatta oluşuna gülmeye ve yeni dalgayı beklemeye mi başlıyorsun, yoksa benim gibi dalga geliyor, sen atlatıyorsun bir şekilde ama artık keyif alamıyorsun, o dalgalı denizde yüzmeye dair bir anlam bulamıyorsun...? 

Evet, asıl mesele sanırım bu.

*

Şimdi sen bana de: bu seriyi yazmalı mıyıııım, yazmamalı mı?