Sevgili Neslihan yeni seri başlatmış ama pek açık uçlu! İçimdeki Alman "nedir, ne sıklıkta, nasıl" sorularına net cevaplar alamayınca panikledi. Ama neyseki içimdeki dominant Türk "ne anladıysan onu yaz" diyerek asayişi berkemâl etti.
Ben mektup yazmak istemiyorum, mektup yazmaya hazır değilim henüz. Onun yerine, geçmişle bakışmalar, göz süzmeler gibi anladım ben; zamanda ruhsal yolculuklar, şimdiki aklımızla geçmiş olayları süzgeçten geçirmek, belki pişmanlıklarımıza pansuman yapmak, yaralar iyileşmiş olsa bile kalan izleri okşamak, hayâllerimizi hatırlayıp gülmek ve ağlamak, biraz gurur belki, biraz suçluluk..
Geriye bakarak yürünmez, düşersin yoksa der büyüklerimiz. Geçmişe takılı kalma, depresyon alametidir der (bilişsel) terapistlerimiz. Ama Neslihan diyor ki, bir kaçamak bakış at, bir buse koy, ne bileyim, belki de iyi gelir?
Açıkcası bilmiyorum... Biraz da korkuyorum. Çünkü bu sıra zaten içim dışım analiz ve analizin de malzemesi malumunuz geçmiş.. Hatta uzaaaaak geçmiş. Unutulmaya yüz tutmuş, hatta unutulduğu iddia edilen, bazen de unutulmak istenen geçmiş.. Analiz geçmişteki düğümleri okşayarak (çözerek demedim bak) şimdiyi anlamlandırmaya çalışıyor ve bu sayede de insana geleceğe dair bir umut çırpınışı bırakıyor. Ama bunu yaparken, hırpalıyor, lime lime ediyor, kanatıyor ve sık sık söylendiği gibi: önce daha beter ediyor insanı, sonra bazen yıllar sonra ve hatta genellikle de terapiden çooook yıllar sonra, birden bir yerde "aaa" dedirtiyor, "bu benim için bir mesele olmaktan ne zaman çıkmış?!"
Hep değil tabii. Analiz herkese göre değil. Geçmişle bakışabilme cesaretinin ve anlam'a ve anlama merakın olması lazım. Biraz arkeoloji sevmen gerekiyor. Veeee maalesef en zoru da: bazı şeyleri çözemeyeceğini, iyileşemeyeceğini, onaramayacağını kabullenmen ve bununla yaşamaya devam edebilecek gücü bulabilmen gerekiyor.
Yoksa, dağılıyorsun.
Bence herkes kalkışmamalı analize. Hatta kimse kalkışmamalı ya, inat edip buna rağmen kalkışanlar da uyarılmalı, yanına yolluk hazırlanmalı, bir fener verilmeli..
Derim.
Yol çetin.
O nedenle, bu yazı dizisine başlasam mııııı, başlamasam mıııı, başarabilir miyim, başaramaz mıyım, zaten bir yanda analiz, bir yanda Moritz, bir yanda aile terapisi, diğer yanda (sende kaç yan var aaaabi?!) çocuğun öğrenme terapisi derkeeeen, "over therapy" dediğimiz aşırı terapi durumundan muzdarip olmaya başladığımı düşünürkeeeen, bir de "geçmişle flörtleşelim" derseeeem, sağ çıkar mıyım ben bu "ay dönümü"nden, bilemedim.....
Ben bilemedim ama belki sen bilirsin, ne dersin, yazsam mıııı, yazmasam mıııııı?
Yazarsam şöyle birşeyler yazarım:
Bu fotoğrafta oğlum yeni doğmuştu, birkaç aylıktı. Çocuk da yaparıım kariyer de diye kendimi kendime kanıtlamaya çalıştığım saçma anlardan biriydi. Vücudum su altında, aklım yazlık evde oğlanla kıza bakmakta olan annemlerde. O zaman anlamamıştım ama çok yıllar sonra tekrarlayınca anladım: hayatımın ilk panik atağını yaşamıştım bu fotoğraftan birkaç dakika sonra, 40 metre suyun altında... O güne dek 100'e yakın dalışım vardı, 15 yaşımdan beri dalıyordum, defalarca derinlik sarhoşluğu testinden geçmiştim, 40 metre benim için 4 metre ile aynıydı ama o gün, birden, artık aynı değildi...
Midem bulanmaya, kusacağımı hissetmeye başladım önce. Sonra kalbim aritmiye girdi. Sık sık az az nefesler almaya başladım. Kendimi kontrol etmeye çalıştıkça, daha da panikledim. 25 seneye yakındır dalıyordum ve ilk defa su altında panikliyordum... Bir şekilde sakinleştirdim kendimi, kazasız belasız yüzeye çıktım. Ve "korka korka yap" mottosuyla olaydan 1 yıl sonra yeniden, inadına dalmaya devam ettim ama içimde hep bir korku kaldı, ne zaman 30 metrenin altına insem, yine olacak mı korkusu.... Ve bu korku yüzünden 10 dalacaksam 1 daldım, ondan da eski keyfi alamadım. Alamıyorum.
Ve evet. Asıl kötüsü de şu: Bir zamanlar süpervizörümün dediği gibi "ilk panik atağımda, terapistler de panik atak geçirebilir mi yaaaa" dedim.... Bir şeyin nasıl yapılacağını / önleneceğini bilmek, onu yaşamaktan muaf tutulmak anlamına gelmiyor.... Dalga geliyor ve sen altında kalıyorsun, ister kendi seçimin ve tekniğinle dalarak altında kal, ister dalga çarpsın devirsin altına alsın seni.... Ama dalga geliyor ve sen altındasın, bu kesin.......
Asıl önemli olan, sonra ne yapıyorsun? Ağlayarak çıkıp bir daha o turkuaz maviliğe girmemeye yemin mi ediyorsun, yoksa, iki öksürüp sonra haline ve hayatta oluşuna gülmeye ve yeni dalgayı beklemeye mi başlıyorsun, yoksa benim gibi dalga geliyor, sen atlatıyorsun bir şekilde ama artık keyif alamıyorsun, o dalgalı denizde yüzmeye dair bir anlam bulamıyorsun...?
Evet, asıl mesele sanırım bu.
*
Şimdi sen bana de: bu seriyi yazmalı mıyıııım, yazmamalı mı?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder