Öncesi için buraya tık tık.
Tamam, bir ay oldu ve artık itiraf edebilirim: Moritz bana iyi geliyor.
Yöntemleri çok basit, çok sıradan, hepimizin bildiği yöntemler fakat itiraf edeyim, bildiğim halde hiç kendi üzerimde uygulamadığım, çünkü küçümsediğim, önemsiz gördüğüm yöntemler, resmen işe yarıyormuş...! "Kişisel kişisel gelişelim, KoÇÇum benim!" Ağğğğh. Yıllardır küçümsediğim, dalga geçtiğim yerlerden vurdu beni hayat. Yine. Yine "kibirimden" vurdu.
Geçen haftaki "hayatımdaki insanları önem sırasına göre dizmek" egzersizinde kendimi nasıl da ikinci sıraya - ama doğrusu Moritz de, sen de, ben de gayet iyi biliyoruz ki, 2. falan değil, gerçekte 7. sıraya - koyduğumu gördükten sonra, Moritz bu Salı dannn diye bana: "sen, kimsin?" diye sordu. Artık beni tanımaya başladığı için de, önüme yine bir kağıt, bir de kalem ittirdi elbette. 20 dakika verdi bana, serbest çağrışımla aklıma gelen herşeyi yazmamı istedi. Çıkan sonucu Türkçe'ye çevirip, temize çekerek paylaşıyorum:
Moritz bunları "metafiziksel" (yeşil) ve "varoluşsal" (pembe) olarak ikiye ayırdı, yani metafiziksel olan aslında bir anlamda çok da seçimim olmayan ya da geçmişte yaptığım belli seçimler sonucunda artık kemikleşmiş ve kolay kolay değişmeyecek olan, toplumun belirlediği ve benden beklenen rollerim, sorumluluklarım. Varoluşsal ise benim kendi seçimlerimle oluşturduğum, bana dair düşüncelerim, hislerim, duygularım, kendimi nasıl tanımladıklarım. Bir de maviler var, yani bunlar benim aslında karakterimin metafiziksel (doğumla gelen) ya da varoluşsal (seçimlerim sonucunda gelen), hoşlanmadığım ama bir türlü de değiştirebilecek fırsatı bulamadığım ya da cesaret edemediğim yönleri yani "sorunlu alanlarım".
Sonuç beni şaşırttı aslında çünkü ben daha yeşil ve mavi ağırlıklı bir dağılım bekliyordum. Fakat oldukça homojen bir dağılım var. Doğuştan gelenler, benim kattıklarım ve ters gidenler.. Yani son derece insani bir tablo aslında... Birkaç tane hem o, hem de o olması da değişik geldi bana, yani asabiyim ama mazeretim var der gibi :))
Bu açıdan bakınca, çok da "başarısız" hissetmedim aslında kendimi. Başarısızlık hissettiğim alanlar da genellikle otomatik tepkimin "endişe" ile kirlendiği alanlar.. Yani hem cesaretli biri olduğumu iddia ediyorum (ki gerçekten öyleyim bence) hem de aslında korkak tavuğun tekiyim. Endişe beni ele geçirdiği anda, ben "ben" değilim, bambaşka biriyim. Olmak istemediğim biri.
Bu farkındalık bana çok iyi geldi blogcuğum. Çünkü birkaç aydır ben "depresyonda" olduğumu düşünüyordum, hatta buna emindim bile bir klinisyen olarak. Hatta iş şu noktaya gelmişti: acaba ilaç kullanmanın zamanı geldi mi artık.... Fakat burada çok açık gözüküyor, ben depresyonda değilim! Fakat çok ciddi bir anksiyete krizi içindeyim. Çocukların şu son 8 aydır yaşadıkları okul problemlerinden tetiklenen ve önünü alamadığım için, genellenen bir durum bu..
Evet genel kaygı bozukluğu... Peki bakalım, bundan sonra ne yapacağız peki?
Önce şu öfkeyi bir açalım dedi Moritz. Bakalım altından ne çıkacak.
Bu hafta bir ödevim var. Sinirlendiğim her anı kayıt altına alacağım. Şöyle örnek vereyim:
Bakalım neler çıkacak :) Haftaya görüşmek üzere!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder