20 Haziran 2026 Cumartesi

Öğretmenim Moritz ile Salı Buluşmaları - 2

Öncesi için buraya tık tık.

Geçen Salı Moritz ile ikinci buluşmamızı yaptık. Henüz ölümcül sıcaklar gelmemişti o zaman. Moritz dışarıda yürümeyi önerdi, kabul ettim. Hava muhteşemdi, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldıyor.. Dere boyunca yürüdük bir saate yakın. Moritz geçmiş hayatımı öğrenmek istedi.. Çocukluğum, okul yıllarım, üniversite yıllarım, ölümler, kayıplar derken, bir saate yakın anlattım. Pek soru sormadı. Dinledi. Bir iki yerde anlamadığını sordu sadece.. "Neden?" diye hiç sormadı mesela... Bu iyi geldi.

Beklentimin aksine, hayatımı israf ediyor olmam konusuna girmedik bu hafta, sadece kronolojik bir "önemli olaylar" sunumu yaptım sanki.. Fakat bitirirken, yorulduğumu hissettim. Ve ağzımdan şu sözler döküldü: "işte bu kadar. hayat, bu kadar"..

Ananemin bir sözü vardı.. Belli yaşa gelince, insan hayatı öğrenmiş oluyor. Hayat "bu kadar" diyor, artık bundan sonrası hep tekrar.. derdi. Tuhaf ama, ananem 70lerinden sonra bunu söylemeye başlamıştı, bense 47 yaşımda bunu hissediyorum.. "Bitse de gitsek" hissi.. Çocukken de çok hissederdim bu sıkıntıyı. Eee göreceğimizi gördük, bundan sonrası vasat bir tekrar.. Bitse de gitsek.... 

Ama korkarım, gitmek o kadar kolay değil. Daha çekecek cefam bitmedi. Önce çocuklarımın eğitimi, hayatta bir yer edinmeleri, tamamen kendi kanatlarıyla uçabilmeleri ya da ayakları üzerinde dikilebilmeleri en azından (uçma kısmından gün be gün umudu kesiyorum) için emek.. Önümde daha bu adımlar var...

Tam olarak bunları söyledim Moritz'e de. O da bana dedi ki: "yaşamı çekilecek bir cefa olarak görmek, ya da oynanacak bir oyun olarak görmek... hem bazı yenilgiler de oyuna dahil."


Öyle işte........ İkinci görüşme de böyleydi.. Henüz kendi düşüncelerimin dışında, ötesinde ya da üzerinde bir ışık yakmadı Moritz bende. Ama analistimle 2 senede geldiğimiz yere 2. seansta gelmiş olması, doğrusu birkaç seans daha şans vermem gerektiğini düşündürdü. Hem bari bu bloğa "label açtığıma" değsin.... :P

Fotoğraflar bu yürüyüşten.

Dünden beri cehennem sıcakları yaşıyoruz. 36 derece (Türkiye'nin 45i gibi hissediliyor). Daha da 10 gün böyleymiş... El Nino'nun tarihte hiç olmadığı kadar güçlü geçtiği bir yılmış... El Nino, yaramaz çocuk, mahvedecek bizi, belli...... Bir o eksikti zaten.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Damızlık Kızın Öyküsü

Birkaç haftadır Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü romanından uyarlanmış olan diziyi izliyorum. Üçüncü sezonun ortalarındayım ve nedense 3 sezon sonra bitecek gibi bir algı oluşmuş bende (çünkü kitabı okumuştum ve bu kadar uzun bir dizi yapılabilecek bir kitap değildi doğrusu!) ve 6 sezon olduğunu fark edince, birden "ay bayılazaaam" hissi geldi bana. Hayatımda yapmadığım bir şeyi yapıp x1.25 hızla izlemeye geçtim. Aklıma da "yavaşlamak güzeldir" videolarını x1.25 ile izleyip altına "umutsuz vakayım" gibi yorumlar yazan tipler geldi :)))

Fakat yahu dizi bitmiyor. Ben bittim, dizi bitmedi. Ağıııır ağıııırrrr... Hele Elisabeth Moos'un bön bön bakışları, sürekli yarı açık duran (kapanmıyor galiba) ağzı.. Bayılazaam. İlk sezondaki sevişme sahnelerinden zaten öğk gelmiş, onları hızla geçmiştim ama şimdi olaylar olaylar, dramlar dramlar, insan hızlı da geçemiyor. Kitaba da sadık kalmamışlar azizim, insan merak ediyor. 6 sezonun sonunda "The testaments" de var bir de, vallahi yürek dayanmaz...

Lakin Margaretciğimiz yazınca tam dizi formatında yazıyor bu kitapları, aç açabildiğince, sat satabildiğince. Garip bir kadın.. Yaş 86 ve maşallahı var enteresanlıkta.

Time'ın "bu hikayenin anlatılmasındaki aciliyet" diye başlık attığı şu yazının üstünden 10 sene geçmiş. Amerika bu 10 senede Gilead'a daha da yaklaştı diyebilir miyiz? Hoş, hangi ülke yaklaşmadı ki.. Bizimki, Gilead'ın bir adım önünde duruyor mesela, hatta bazı bölgelerimiz bildiğin Gilead.. Distopik roman diyip geçiyoruz ama, belki de ileride "öngörülen" diyeceğiz..... 

Bir de şu var aslında. Benim sinirimi daha çok bozan bir gerçek. Yeni nesil kadınların adeta ters bir feminist devrim yapmakta oldukları gerçeği. 70lerdeki hemcinslerimizin kan ter ve gözyaşı ile söke söke aldıkları bazı haklarımızı maalesef yeni neslin seve seve geri vermeye niyetli olduğunu görüyorum. Çalışmadan koca parasıyla geçinme meraklısı kadınlar diye bir tür var aramızda.. O bana baksın, herşeyimi tedarik etsin, ben de ona kadınlık görevlerimi sunayım, ee daha doğal ne var? diyen bir nesil.... Bu benim aşırı derecede sinirimi bozuyor, bilmem sen ne düşünüyorsun (keşke hepimiz aynı şeyi düşünmesek, ne şahane tartışılacak konu aslında ama bu bloğu okuyan da belli yani.... yine deneyeyim şansımı...)?

*

Neyse. Ben gideyim bir bölüm daha izleyeyim.. Bence yine de sen bulaşma diziye, kitapla yetin derim.

14 Haziran 2026 Pazar

Öğretmenim Moritz ile Salı Buluşmaları (*)

*Başlığın orijinali Mitch Albom - Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları isimli kitaptandır. 

Hayat bazen esprili işler yapıyor insana :)

Geçen Pazartesi akşamı tam analizden çıkmış eve gidiyordum, supervizörüm B. aradı, "biriyle tanışmanı istiyorum." dedi. "Moritz adı. Mensa üyelerinden biri. Sana iyi geleceğini düşünüyorum."

İtiraz ettim önce, çünkü bir karar vermiştim. Bugüne dek nasıl yaşadıysam, öyle devam edeceğime dair. Mensayla kensayla işim olmadan. Bu sadece bir rakam, aslında hiçbir şey ifade etmiyor.. Hiçbir şey değişmeyecek ve değişmesini de istemiyorum. Demiştim.

*

"İnkâr yasın bir aşaması..." diyorlar. 

Öfkeyi biliyorum. Depresyon uzun zamandır var. Fakat pazarlık ve inkâr? Hem neyin yasını tutuyorum ki? 

Bir ömrün... Ömrümün yasını tutuyorum. Yapabilecekken yapamadıklarımın.. Belki de.

*

Sırf gönlü olsun diye, istemeye istemeye gittim kararlaştırılan saatte Moritz ile tanışmaya. Moritz yaşam koçluğu yapıyor - ve bu benim en büyük kabuslarımdan biridir, kişisel gelişimciler ve yaşam koçları, koca bir yaşamın "koçu" nasıl olunur?!?! Hepsi birer sahtekâr bana göre. Ver gazı ver gazı.. Yaparsın aslansın kaplansın.. Halbuki bazı insanlara sadece düz bir "vasıfsızın tekisin. boşuna deneme." demek lazımken (işte bu: öfke.)

Moritz'in ofisi 3 renkten oluşuyor. Kreme yakın bir beyaz. Kırmızı. Siyah. Japonya hayranı olduğu belli. Tamamen minimalist bir ofis. Etrafta Japon kültürünü andıran nesneler var, Japonca bilmediğim için ne anlama geldiğini anlamayacağım, her anlama gelebilecek yazılar.. Klişe. Kitch. Neyse... Kısa bir el sıkışması. "Buyur" diyor, iki koltuktan birini göstererek... Tanrım ben neden buradayım???

O başlıyor. "Hoş geldin" diyor ve akıcı fakat tane tane bir İngilizceyle devam ediyor: "B., bu süreçte bir mentora ihtiyacın olabileceğini söyledi. Ne düşünüyorsun bu konuda?"

Peki. Hızlı bir giriş.. Küçük gereksiz sohbetlerle oyalanmaması hoşuma gidiyor aslında. Ama rahat hissetmiyorum. Hatta sanki sorgulanır gibiyim. "Bunun bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Hayatımda hiçbir şey değişmeyecek." diye kestirip atıyorum. Mesafeliyim. 

"Peki neden buradasın?" diyor o zaman. Daha iki saniye önce, benim de kendime sorduğum soruyu tekrarlayarak....

"Emin değilim" diyorum. "Geçen hafta analistim bürokratik nedenlerle yaz sonu görüşmelerimizi ayda bire düşürmemiz gerektiğini söyledi. Sigortam 2,5 seneden sonrayı karşılamıyormuş. Analizde gelmek istediğimiz noktalara geldik, fakat çok daha fazlası var. Birkaç sene daha sürecek analize ihtiyacım ve analist olmayacaksa, en azından (aşağılıyor muyum?) bir mentora ihtiyacım olacağı kesin. B. sizi önerince, gelip tanışmak istedim. Ama birlikte çalışabilir miyiz emin değilim." diyorum. 

Gülümsüyor. Direkt gözlerimin içine bakması biraz rahatsız edici aslında. Yaşı benden en az 20 yaş büyük bir adamın bu kadar dik dik bana bakması, tuhaf. Sanki aklımı okuyor gibi hissediyorum.. B. onun da yüksek zekâlı olduğunu ve sadece mensa üyelerine danışmanlık verdiğini söylemişti. Ücreti düşünme, onu halledeceğim ben demişti. Açıkcası ücreti düşünmemem mümkün değil.. Bu sene o kadar ekstra terapi ücreti ödedim ki tüm aile için... Kendi meselelerim gereksiz lüks harcama gibi geliyor bana bir süredir. Terapiyi bırak, en ufak özel harcamamda iki defa düşünüyor ve genellikle vaz geçiyorum.. Hele "yaşam koçu"na verecek param hakikaten, olsa da yok, yani.... Pfshjk, yaşam koçu ne ya!?

"B. senden bahsetti. Bence birlikte çalışabiliriz. En azından deneyebiliriz. Şu an bu şehirde yüksek zekâlı bireylerle çalışan çok fazla terapist yok, olanlar arasında kendisi de yüksek zekâlı olan ise, tek" diyor, gülümseyerek. 

Çattık narsistin Allahına!

Bana konuşma fırsatı vermeden ekliyor: "Bence normal zekâlılara dert anlatmaya çalışmakla yeterince zaman kaybettin hayatında, yanılıyor muyum?"

Haydaaaaa. Bu ne ukalalık? Had bilmezlik? Kendini beğenmişlik.

Deminki hamlemin rövanşını mı alıyor yoksa?

Yine de kalkıp gidemiyorum. Oturdum kaldım koltuğa.. 

"Hayır." diyorum. Kaşlarım çatıldı bile. "Ben insanları normal, düşük, yüksel zekâlı diye ayırmaya karşıyım. Hem zekâ çok bileşenli bir kavram, analitik ve sözel zekâm yüksek olabilir ama meselâ ilişkiler konusunda geri olabilirim ve öyleyim de bence. Duygusal konularda bildiğin geri zekâlıyım mesela.. Ayrıca kim demiş yüksek zekâlısın diye iyi birşeyler yapacağını, başarılı olacağını, hayatta iyi bir yere geleceğini.. B. ile baktık, çoğu mensa üyesi saçma sapan yerlerde...."

"Başarı" diyor birden sözümü keserek. "Ne anlama geliyor ki senin için?"

Kalbime bir bıçak mı sapladı bu Moritz?? Ciddi canım yanıyor. Hemen toparlıyorum: "bence başarı sevdiğin bir işi yaparken, yeterli para kazanabilmen ve bu parayı keyifli ve anlamlı bir şekilde harcayabilmendir."

"Peki nereden eminsin bu insanların yaptıkları işi sevmediklerine, paralarını keyifle ve anlamla harcamadıklarına?"

Bir bıçak daha. Emin değilim. Bu benim kalıpyargılarım, varsayımlarım. Ne bileyim, mensa üyesi striptizci, mensa üyesi dövmeci, yani ne bileyim..... Beklentim fizik profesörü olsun, sürdürülebilir çevre projelerinde çalışsın, ay ne bileyim, dünyayı falan kurtarsın, boş yere akıtmasın o zekâyı....

"Boşa harcanan varlık... Ailede kim kızardı en çok açık bırakılan lambalara, akıtılan sulara, tabakta bırakılan yemeklere, hele ki ders çalışacakken haylazlık yapmana?" diyor. Bir bıçak daha!

Karşımda bir katil var. Hem de kurbanını 70 yerinden bıçaklayan tutkulu katillerden biri!

"Babam.. Annem.. Ananem.. Dedem... Ailedeki herkes bu söylediklerinden en az birine, çoğu hepsine birden kızardı. İsrafın her türlüsü, elektrik su zaman... özellikle de zaman. Boşa geçirilen zaman... Bu konularda çok azar işittim büyürken.." diyorum yavaş yavaş.. "Yine mi boş boş oturuyorsun, yine mi hayal kuruyorsun, yine aklın bambaşka yerlerde"... Gözlerim mi doluyor ne?!

"Başarı peki" diyor, "başka ne anlama geliyor?"

"Ait olmak." diyorum..... "Yerini bulmak. Hani derler ya, kendi ayakların üzerinde durmak içindir okullar, eğitimler, para, statü, herşey.. Ama sadece tek başına değil, bir gruba, bir topluluğa ait olman, kendini onlardan biri gibi hissedebilmen de gerekir. Yaptığın iş ile topluluğuna bir şeyler katıyor ve onlardan da karşılığında onay, sevgi, bağlılık alıyor olman. Yani başarı, bir topluluğa ait olmak, bir amacın olması ve topluluğa kattığın bir şeye sahip olmak, kabul edilmek...." diyorum. Artık gözlerimden yaşlar süzülüyor..... Kabul edilmek. Başarılı değilsen, kabul edilmiyorsun demek?? Ahhh.

"Sizin bir şairiniz var" diyor Moritz. "Natziiim Hikmet" diyor Alman aksanlı bir İngilizceyle. "Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine diyor Natziiim. Yani, tüm evrenle bağlantılı bir bireysellik algısı. Ben biriciğim, benden bir tane bile yok ama ben aynı zamanda da bir taneyim, benim gibi milyarlarcası arasında sadece bir.. değil mi?" diyor.

Nasıl bıçaklıyor beni böyle? Neden ölmüyorum? Hattâ uzun zamandır böyle anlaşılmadığımı, böyle hızlı, böyle tam meselenin kalbine atış yapmadığını kimsenin..... düşünüyorum.

"Bu meseleye geri döneceğiz. Ama şimdilik burada bırakalım. Haftaya Salı, 16 Haziran nasıl?" diyor sonra....

"İyi." diyorum. Şaşkınım...

"Seni tanıdığıma sevindim C." diyor elini uzatırken. "Bence birlikte çalışabilecek gibiyiz."

"Evet" diyorum.... "Öyle gibi".. Yüzüm allak bullak. Elini sıkıp, kapıya doğru yürüyorum......

Hayatımın "Öğretmenim Mori(tz) ile Salı Buluşmaları Dönemi" işte bu şekilde başlıyor.

Video. Moritz'den dönerken, başak tarlasının önünde durdum, başakların tatlı tatlı salınmalarını izledim, sesi biraz açarsan kuşların şarkılarını da duyabilirsin belki...

9 Haziran 2026 Salı

Kontrol manyaklığı değil bu.. başka türlü bir şey.

Dün analistimle konuşurken "İnsanların geneli, hayatları hakkında düşünmez, sadece yaşar. Umursamaz çoğu. Oysa sen sürekli hayat hakkında düşünüyorsun, sürekli bir proje gibi yaklaşıyorsun hayata, iyileştirilebilecek, onarılabilecek bir proje olarak görüyorsun ve sürekli rapor tutuyorsun, geriye dönüyor, ileriye gidiyor, sürekli bir şeyleri tartıyor, planlıyor, yönetiyor ve sonuçları ölçüp tartıyor, raporluyorsun." dedi. Ben de tamamladım: "ve yaptığım hiçbir şeyi yeterli görmüyorum, sonuçtan memnun olmuyorum.. Hep bir eksiklik, bir yanlışlık görüyorum.." 

"Doğru" dedi. "Herşeyi kontrol etmek istiyorsun. Kontrolü bırakmak, kontrolü kaybetmek, seni korkutuyor.."

"İki senelik analiz macerasının sonunda bana Kontrol Manyağısın mı diyorsun yani?" diyip güldüm. O da güldü. "Hayır. Kontrolcü değilsin. Mükemmelliyetçi de değilsin. Sadece insanlara güvenmiyorsun. Bunun nedeni erken dönem çocukluğunda yaşadığın bağlanma problemleri. Bu deneyimler sana insanlara güvenemeyeceğini öğretti. Senin için önemli konuları başkasına bırakmak seni korkutuyor, çünkü sonucunda kendinin zarar göreceğini biliyorsun. Risk kontrolü yapıyorsun ve yüksekse, sorumluluğu tamamen kendi üzerine alıyorsun. Kimseyi suçlamamak için, kendini suçlamayı tercih ediyorsun."

Hem yanlış, çünkü açıkcası bence ben insanlara gereğinden fazla güveniyorum ve inanıyorum.... Hem de doğru çünkü bende karşı tarafı suçlama huyu, kıskançlık huyu hiç yoktur. Fakat kendimi çok fazla suçlarım ve ilk tepkim her zaman: "ben neyi yanlış yaptım?" olur.... Bunu hayatım boyunca yaptım ama özellikle de bu son sene, annelik konusunda ve bazı arkadaşlıklarımın sonlanması konusunda, özellikle ağır bir şekilde kendimi tarttım.. 

Ben neyi yanlış yaptım....?

Tuhaf ama, bazen insan suçunu bulamıyor. Açık kalple ve samimi yaklaştığımı düşünüyorum insanlara. Yine de bazen, nadir olarak "samimiyetine inanmıyorum" diyen biri çıkabiliyor. 

İnsanlar samimiyetsizliğe, aldatılmaya, kandırılmaya o kadar maruz kalmışlar ki, bazen bu duyguların gerçek olduğuna inanamıyorlar... Bilimsel araştırmalarda buna "False Negative" (Hatalı negatif) denir... En büyük trajedileri yaratan da budur.... Mesela tıpta, sağlıklı bir insana sende kanser var demek, kanserli bir hastayı birşeyin yok diye eve yollamaktan çok daha büyük bir trajediye neden olur...... Aynı hesap.

Bu sıra, bu konuda kendimi zorluyorum: Doğru olduğumu bildiğim halde, neden yanlışmışım gibi hissediyorum? 

*

Buna da psikolojide Imposter Syndrome deniyor. Yani kişinin kendinden, yeteneklerinden şüphe duyması.. Kendine olan inancının, başkalarının davranışlarına bağlı olarak azalması... Karşıtı da Dunning Kruger Sendromu: bomboş olduğu halde kendini bir mok sanan insanlar.. Onlardan tabii çok olması, imposter'lılardan az olması kendi de narsistik olan bir lider tarafından yönetilen toplumlarda, iyice artıyor.. Neyse dağılmayalım.. 

"Peki ne yapabilirim?" diye sordum analistime..

"İki yolu var." dedi. "Sen ilkini yapamazsın." Güldü. "Yine de söyleyeyim. İnsanların %90'ı başlarına gelenler ya da ters giden şeyler için diğerlerini suçlar. Kendini sütten çıkmış ak kaşık olarak görmesi, egosunu besler, dağılmamasını sağlar. Ülkenin durumu? Politikacıların ve onlara oy verenlerin suçudur. Çocuklarının durumu? Asla kendi anne/babalık görevlerini yapamadıkları için değildir. İşyerindeki sorunlar? Patronun, az para verilmesinin.. İnsan ilişkileri? Tabii ki karşı tarafın suçudur...." Gülümsedi. "Sen bunu yapamıyorsun. Ve de yapma zaten..." ve ekledi: "İkinci yol ise, sorumluluk almaktır."

"Hmmm" dedim. "Değişmesini istediğin dünyayı sen değiştir" diyorsun yani. Halk ağzıyla "kendi küçük dünyana odaklan" mı diyeceksin yoksa???" diyerek gözlerimi devirdim...

Güldü. "Hayır." dedi. "Önceliklerini belirle."

"Biten arkadaşlıklar senin için gerçekten ne kadar önemliydi? Kimin senin arkandan ne dediği, yalanları, karalama politikaları, gerçekten senin kim olduğunu belirler mi? Senin değerini kim belirliyor, onlar mı, sen mi? Dürüstlüğünü, samimi oluşunu, kalbini, kim biliyor, onlar mı, sen mi?"

O zaman gözlerim doldu. Dedim ki: "ananem derdi ki, altın çamura bulansa da altındır."

Dedi ki: "Basit bir metal parçasıyken, kendini altınmış gibi satanların dünyasında, sen altınken, elbette altınlığından şüphe etmeni isterler. Çünkü, senin altın olduğunu kabul ettiklerinde, kendi metallikleri ortaya çıkacak..." ve ekledi: "metale bakmayı bırak, kendi içindeki altına odaklan. Önceliklerini belirle."

*

Evet. Bunu yapmak istiyorum. 

Fakat nasıl yapılır bilmiyorum.

Benim önceliklerim neler, gerçekten, bilmiyorum..

*

Klasik: çocuklarım, mesleğim, dürüst ve samimi bir yaşam sürmek... diye gitmek istemiyorum çünkü bunlar hep bize öğretilenler, hani "sınavda bu soru çıkınca, doğru cevap bunlardan biridir" der gibi... Çünkü hayat sınavının tek bir doğrusu olmuyor bazen. Doğru üstelik, değişebilen bir kavram. Bu zaman ve koşulda doğru olan, bambaşka bir zaman ve koşulda yanlış sayılabiliyor... 

Bu durumda nasıl güveneceğim ki önceliklerimin tamamen kendi içimden filizlenen fikir ve istekler olduğuna, nasıl emin olamayacağım toplumun ya da sevdiğin birinin etkisiyle filizlenmediğine? Bir kriteri var mı yani bu işin? 

Ya da bencilce: "önceliğim tamamen kendimim!" demek de istemiyorum, çünkü bu tamamen "id"den kaynaklanan, çok primitif bir kavram.. Üstelik "id"de takılı kalmış tüm kavramlar giibi, hastalıklı bir kavram... İd'in içi ayaz kış; kimseye güvenemeyen, kimseyle gerçekten yakınlık kuramayan, "sap gibi" biri "id".. Nerede "ben ben ben" orada çok büyük, el versen kolunu kaptıracağın, karadelik gibi bir yara.... 

Sahip olduklarımız ve kendimiz dışında peki, nedir önceliklerimiz? Bu sıra bunu düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum...

"Şunun çiçeklerindeki puantiyelere baksana!" dedim.
"2026'da kıyafetlerde puantiye modası var" dedi.
..
Hakikaten de varmış..

6 Haziran 2026 Cumartesi

Ön-yaz tatilinin ardından

15 günlük okul tatilimiz maalesef bitti. Şimdi önümüzde yaz tatiline dek kesintisiz bir 49 günlük okul süreci var, umarım stressiz, huzurlu ve başarılı bir dönem geçiririz.. 

Tatilde annemle babam bizi ziyarete gelmişlerdi. Birkaç fotoğraf koymak istedim ama sadece yemek masasından fotoğraflarımız var :)) Tipik... Yemek dışında birşey yapmamışız gibi! Halbuki yürüdük, çilek tarlasına gittik, göle gittik ama iş fotoğraf çekmeye gelince hep yemek masasındayız...

uçsuz bucaksız çilek tarlası 🍓 

Tatilde kızım 13 yaşına girdi. O artık bir teen-ager :) Önünde 6 tane daha teen yaşı var, umarım sağlıkla, keyifle yaşar bunları. Bu teen yaşların ilk yarısı biraz zorluyor kızları, ikinci yarısı da oğlanları. Kızlar bu yaşlarda bedenen genç, akıl-mantık anlamında ise hâlâ çocuk olduklarından, fiziksel ve psikolojik istismara açık hale gelebiliyorlar. Tabii bir de yaşıtları oğlan çocuklar geç geliştiği için onları beğenmeyip, yaşlarından daha büyük gençlere ilgi duyabiliyorlar. Zor işler azizim.. 

Pastamız tabii ki yine el-yapımı
O kadar çileği boşuna mı topladık?! :))

Kızım bu doğum gününde hediye olarak "instagram hesabı" istedi! Hay yarabbim..... Valla Uzun'u tek bir konuda destekliyorsam, o da şu sosyal medyadaki 15 yaş sınırıdır.... Yasaklara genel olarak karşıyım fakat bunun çok yerinde bir yasak olduğunu düşünüyorum :P Avusturya'da bile 14'e çıkarıldı, nedir bu özgürlükler ülkesi Almanya'nın tutumu, sinir oluyorum.. 

Hal böyle olunca izin vermemek için "mantıklı" bir neden bulamadık fakat çocukla bir "medya kontratı" imzaladık, ilgilenen olursa yorumlarda sorsun anlatayım. 2 adet A4 sayfasına, incik cincik (ve benim eşime "en alta küçük puntoyla tuzak maddeler de koyalım hahahahah nasılsa imzalarken okumaz" diye önerdiğim) bir kontrat hazırladık ve üçümüzün de imzası var, hahaha. Kural ihlalinde anında instagramı "iptal" etme hakkımız saklı ;) Vallahi bana kalsa 18ine dek telefon bile vermeyeceğim çocuklarımın eline ama fazla Ortodoks'luk olur diye yapamıyorum.... Ah şu sosyal demokratlık, yedin beni yedin.... İyi mok yedik demokratik aile olmakla, çatır çatır hakkını arıyor bizim çocuklar. Hiçbir şansım yok "sus ben senin ananım, ben ne diyorsam o olur" a falan :))) Bir tartışıyorlar, vallahi Antik Yunanda Stoacılar ile Epikürcüler arasındaki tartışmalar inan daha az alevlidir...

Neyse bakalım M. kontrata uygun davranabilecek mi, yoksa Instagram keşi çocuklardan birine mi dönüşerek, ve ben de yine ve yeniden "ben bu anneliği beceremediiiiim" denizlerinde mi kaybolacağım.... Göreceğiz....

🧿🧿

Tabii Instagram'dan hediye mi olur...?! Biz M.'ya 13 yaş hediyesi olarak 3 gün Londra gezisi hediye etmeye karar vermiştik. Babasıyla gidip geldiler. Eşim müzeler, tarihi yapılar, kültür gezileri planlarken, tabii ki Bayan 13 yaş alışveriş ve yerel tatlar dışında hiçbir şey yapmak istememiş. Geldiğinde de "Büyük Britanya ne, Amerika'da mı?" diye soruyordu sjkgdh deliriciym. 

Bazen yeni neslin "vasıfsızlığı"ndan dem vuruyorum ama sonra da diyorum ki "yahu 13 yaştan ne bekliyorsun ki, vasıfsız olma yaşı bu..." :)))) Yüzlerini gözlerini tırnaklarını boyasınlar (takma tırnaklara ne diyorsun ayyyyy öööğk), saçlarını düzleştirsinler, jogger pantolon ya da totolarının tam altına denk gelen şortların üstüne mini mini spagetti top'larını giyip, omuzlarına longchamp'larını takıp, victoria's secret parfümlerini de sürünüp gezinsinler, tek olayları bu.. Maalesef. Kızım da tabii ki aynen böyle bir teen.... Birkaç senesi var daha sürüden ayrılıp "derinleşmek" ve "birey olmak" için...... Bana düşen yine, ya sabır......

🧿🧿
"Bu fotoğrafımı koyabilirsin anne"
:))) çünkü önünde kahve var ya, büyüdüm havalarında..
Kahve kafeinsiz bu arada ama ele güne karşı yine de utanıyorum ısmarlarken offff

İşte böyle dostlar... Annemler bana çok iyi geldi, hem evde iki doktor olması (döndükleri gün kızım ateşlendi yahu, çok alçaksın sevgili Murphy) hem de birkaç aydır boğuştuğum okul meselelerine biraz ara vermek, düşünmemek (tatilin son gecesi korkunç bir anksiyete atağı geçirdim, psikolog olsam da, hiçbir yöntem işe yaramadı, çok alçaksın cortisol hormonu) çok iyi geldi... Havaalanındayken babamın "biz sadece senin mutlu olmanı istiyoruz, o kadar" demesi de çok çok çok iyi geldi...... Çok özlüyorum ailemi, hiç söyleyemedim bunu onlara ama, buraya yazayım, dursun......

Şimdi önümde 49 gün var.. Ne olur dua edin, kolay geçsin.. Sağlıkla, huzurla, başarı ve neşeyle geçsin ve yaz tatiline (tabii ki ailemle de) mutlulukla kavuşalım... Amin amin!



kayınvalidemi merak edenler olmuştu :))))
evet kendisi 80 yaşına girdi.

4 Haziran 2026 Perşembe

Haziran: Güllerden güller beğenmektir

Yazabileceğim çok şey var bu güzel günlere dair, fakat ben sadece son 3 günde çektiğim gül fotoğraflarını (üstelik 4 tanesi de benim bahçemden) eklemeyi, içlerine de son zamanlarda dinlediklerimi, okuduklarımı, beğendiklerimi saklamayı tercih ettim. Haydi fal misali, bakalım kime ne çıkacak :)





;) hatırlıyor musun!?

peki bu amcaları? :)

ama bu benim, çünkü en sevdiğim <3


çünkü nasıl unutabiliriz? ;)


yetmedi diyenlere.. :)

2 Haziran 2026 Salı

Güzel dizi alarmı ve yaşam planları üzerine

Tina Fey'in yazıp oynadığı Four Seasons'ın ikinci sezonu başlamış ve henüz ikinci bölümdeyim ama ilk sezon olduğu gibi, yine çok çok güzel... Bu dizi bana tam zamanında geldi; hafif, zekice esprileri olan sabunköpüğü bir dizi arıyorsan, öneririm. Tabii homofobik değilsen... 

Şuraya bir trailer bırakayım:

Tina Fey'in oynadığı Kate karakterini evlilikteki kendime, kocasını kocama, en yakın gay arkadaşını da en yakın gay arkadaşıma çok benzetiyorum :))) Hatta bazen diyaloglarımız bile birebir aynı oluyor, resmen "Tina Fey bu dizide benim hayatımı yazmış" falan diyorum..  

Yine dünkü bölümde, bana çok dokunan bir diyalog geçti. Claude uzun yıllar yaşadıkları Amerika'dan memleketi olan İtalya'ya taşınmak istiyor ve Danny her ne kadar bunu hiç istemese bile, Kate'e diyor ki: "Claude yıllardır ailesinden uzakta, burada, benimle, benim için bu kültüre alışmaya çalışarak yaşadı. Şimdi benim de İtalya için böyle davranmam gerekir. Onu seviyorum. Ona nasıl hayır diyebilirim ki?"

Ah blogcuğum ah... Böyle aşklar artık sadece dizilerde ve gay evliliklerde mi var?