*Başlığın orijinali Mitch Albom - Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları isimli kitaptandır.
Hayat bazen esprili işler yapıyor insana :)
Geçen Pazartesi akşamı tam analizden çıkmış eve gidiyordum, supervizörüm B. aradı, "biriyle tanışmanı istiyorum." dedi. "Moritz adı. Mensa üyelerinden biri. Sana iyi geleceğini düşünüyorum."
İtiraz ettim önce, çünkü bir karar vermiştim. Bugüne dek nasıl yaşadıysam, öyle devam edeceğime dair. Mensayla kensayla işim olmadan. Bu sadece bir rakam, aslında hiçbir şey ifade etmiyor.. Hiçbir şey değişmeyecek ve değişmesini de istemiyorum. Demiştim.
*
"İnkâr yasın bir aşaması..." diyorlar.
Öfkeyi biliyorum. Depresyon uzun zamandır var. Fakat pazarlık ve inkâr? Hem neyin yasını tutuyorum ki?
Bir ömrün... Ömrümün yasını tutuyorum. Yapabilecekken yapamadıklarımın.. Belki de.
*
Sırf gönlü olsun diye, istemeye istemeye gittim kararlaştırılan saatte Moritz ile tanışmaya. Moritz yaşam koçluğu yapıyor - ve bu benim en büyük kabuslarımdan biridir, kişisel gelişimciler ve yaşam koçları, koca bir yaşamın "koçu" nasıl olunur?!?! Hepsi birer sahtekâr bana göre. Ver gazı ver gazı.. Yaparsın aslansın kaplansın.. Halbuki bazı insanlara sadece düz bir "vasıfsızın tekisin. boşuna deneme." demek lazımken (işte bu: öfke.)
Moritz'in ofisi 3 renkten oluşuyor. Kreme yakın bir beyaz. Kırmızı. Siyah. Japonya hayranı olduğu belli. Tamamen minimalist bir ofis. Etrafta Japon kültürünü andıran nesneler var, Japonca bilmediğim için ne anlama geldiğini anlamayacağım, her anlama gelebilecek yazılar.. Klişe. Kitch. Neyse... Kısa bir el sıkışması. "Buyur" diyor, iki koltuktan birini göstererek... Tanrım ben neden buradayım???
O başlıyor. "Hoş geldin" diyor ve akıcı fakat tane tane bir İngilizceyle devam ediyor: "B., bu süreçte bir mentora ihtiyacın olabileceğini söyledi. Ne düşünüyorsun bu konuda?"
Peki. Hızlı bir giriş.. Küçük gereksiz sohbetlerle oyalanmaması hoşuma gidiyor aslında. Ama rahat hissetmiyorum. Hatta sanki sorgulanır gibiyim. "Bunun bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Hayatımda hiçbir şey değişmeyecek." diye kestirip atıyorum. Mesafeliyim.
"Peki neden buradasın?" diyor o zaman. Daha iki saniye önce, benim de kendime sorduğum soruyu tekrarlayarak....
"Emin değilim" diyorum. "Geçen hafta analistim bürokratik nedenlerle yaz sonu görüşmelerimizi ayda bire düşürmemiz gerektiğini söyledi. Sigortam 2,5 seneden sonrayı karşılamıyormuş. Analizde gelmek istediğimiz noktalara geldik, fakat çok daha fazlası var. Birkaç sene daha sürecek analize ihtiyacım ve analist olmayacaksa, en azından (aşağılıyor muyum?) bir mentora ihtiyacım olacağı kesin. B. sizi önerince, gelip tanışmak istedim. Ama birlikte çalışabilir miyiz emin değilim." diyorum.
Gülümsüyor. Direkt gözlerimin içine bakması biraz rahatsız edici aslında. Yaşı benden en az 20 yaş büyük bir adamın bu kadar dik dik bana bakması, tuhaf. Sanki aklımı okuyor gibi hissediyorum.. B. onun da yüksek zekâlı olduğunu ve sadece mensa üyelerine danışmanlık verdiğini söylemişti. Ücreti düşünme, onu halledeceğim ben demişti. Açıkcası ücreti düşünmemem mümkün değil.. Bu sene o kadar ekstra terapi ücreti ödedim ki tüm aile için... Kendi meselelerim gereksiz lüks harcama gibi geliyor bana bir süredir. Terapiyi bırak, en ufak özel harcamamda iki defa düşünüyor ve genellikle vaz geçiyorum.. Hele "yaşam koçu"na verecek param hakikaten, olsa da yok, yani.... Pfshjk, yaşam koçu ne ya!?
"B. senden bahsetti. Bence birlikte çalışabiliriz. En azından deneyebiliriz. Şu an bu şehirde yüksek zekâlı bireylerle çalışan çok fazla terapist yok, olanlar arasında kendisi de yüksek zekâlı olan ise, tek" diyor, gülümseyerek.
Çattık narsistin Allahına!
Bana konuşma fırsatı vermeden ekliyor: "Bence normal zekâlılara dert anlatmaya çalışmakla yeterince zaman kaybettin hayatında, yanılıyor muyum?"
Haydaaaaa. Bu ne ukalalık? Had bilmezlik? Kendini beğenmişlik.
Deminki hamlemin rövanşını mı alıyor yoksa?
Yine de kalkıp gidemiyorum. Oturdum kaldım koltuğa..
"Hayır." diyorum. Kaşlarım çatıldı bile. "Ben insanları normal, düşük, yüksel zekâlı diye ayırmaya karşıyım. Hem zekâ çok bileşenli bir kavram, analitik ve sözel zekâm yüksek olabilir ama meselâ ilişkiler konusunda geri olabilirim ve öyleyim de bence. Duygusal konularda bildiğin geri zekâlıyım mesela.. Ayrıca kim demiş yüksek zekâlısın diye iyi birşeyler yapacağını, başarılı olacağını, hayatta iyi bir yere geleceğini.. B. ile baktık, çoğu mensa üyesi saçma sapan yerlerde...."
"Başarı" diyor birden sözümü keserek. "Ne anlama geliyor ki senin için?"
Kalbime bir bıçak mı sapladı bu Moritz?? Ciddi canım yanıyor. Hemen toparlıyorum: "bence başarı sevdiğin bir işi yaparken, yeterli para kazanabilmen ve bu parayı keyifli ve anlamlı bir şekilde harcayabilmendir."
"Peki nereden eminsin bu insanların yaptıkları işi sevmediklerine, paralarını keyifle ve anlamla harcamadıklarına?"
Bir bıçak daha. Emin değilim. Bu benim kalıpyargılarım, varsayımlarım. Ne bileyim, mensa üyesi striptizci, mensa üyesi dövmeci, yani ne bileyim..... Beklentim fizik profesörü olsun, sürdürülebilir çevre projelerinde çalışsın, ay ne bileyim, dünyayı falan kurtarsın, boş yere akıtmasın o zekâyı....
"Boşa harcanan varlık... Ailede kim kızardı en çok açık bırakılan lambalara, akıtılan sulara, tabakta bırakılan yemeklere, hele ki ders çalışacakken haylazlık yapmana?" diyor. Bir bıçak daha!
Karşımda bir katil var. Hem de kurbanını 70 yerinden bıçaklayan tutkulu katillerden biri!
"Babam.. Annem.. Ananem.. Dedem... Ailedeki herkes bu söylediklerinden en az birine, çoğu hepsine birden kızardı. İsrafın her türlüsü, elektrik su zaman... özellikle de zaman. Boşa geçirilen zaman... Bu konularda çok azar işittim büyürken.." diyorum yavaş yavaş.. "Yine mi boş boş oturuyorsun, yine mi hayal kuruyorsun, yine aklın bambaşka yerlerde"... Gözlerim mi doluyor ne?!
"Başarı peki" diyor, "başka ne anlama geliyor?"
"Ait olmak." diyorum..... "Yerini bulmak. Hani derler ya, kendi ayakların üzerinde durmak içindir okullar, eğitimler, para, statü, herşey.. Ama sadece tek başına değil, bir gruba, bir topluluğa ait olman, kendini onlardan biri gibi hissedebilmen de gerekir. Yaptığın iş ile topluluğuna bir şeyler katıyor ve onlardan da karşılığında onay, sevgi, bağlılık alıyor olman. Yani başarı, bir topluluğa ait olmak, bir amacın olması ve topluluğa kattığın bir şeye sahip olmak, kabul edilmek...." diyorum. Artık gözlerimden yaşlar süzülüyor..... Kabul edilmek. Başarılı değilsen, kabul edilmiyorsun demek?? Ahhh.
"Sizin bir şairiniz var" diyor Moritz. "Natziiim Hikmet" diyor Alman aksanlı bir İngilizceyle. "Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine diyor Natziiim. Yani, tüm evrenle bağlantılı bir bireysellik algısı. Ben biriciğim, benden bir tane bile yok ama ben aynı zamanda da bir taneyim, benim gibi milyarlarcası arasında sadece bir.. değil mi?" diyor.
Nasıl bıçaklıyor beni böyle? Neden ölmüyorum? Hattâ uzun zamandır böyle anlaşılmadığımı, böyle hızlı, böyle tam meselenin kalbine atış yapmadığını kimsenin..... düşünüyorum.
"Bu meseleye geri döneceğiz. Ama şimdilik burada bırakalım. Haftaya Salı, 13 Haziran nasıl?" diyor sonra....
"İyi." diyorum. Şaşkınım...
"Seni tanıdığıma sevindim C." diyor elini uzatırken. "Bence birlikte çalışabilecek gibiyiz."
"Evet" diyorum.... "Öyle gibi".. Yüzüm allak bullak. Elini sıkıp, kapıya doğru yürüyorum......
Hayatımın "Öğretmenim Mori(tz) ile Salı Buluşmaları Dönemi" işte bu şekilde başlıyor.
Video. Moritz'den dönerken, başak tarlasının önünde durdum, başakların tatlı tatlı salınmalarını izledim, sesi biraz açarsan kuşların şarkılarını da duyabilirsin belki...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder