22 Mart 2026 Pazar

Pazar: Pinokyo'nun başka bir versiyonu

Bu sabah sessizlik yogası yapmadığım için, 10 kişilik kraliyet kahvaltı masamızın tam ortasındaki sabit yerimi alıp, "tek"ler masasındaki tatildaşlarımla kaynaştım ve hayatımda daha önce HİÇ yapmadığım bir şeyi yaptım: kimliğim hakkında yalan söyledim!

Aslında bunu babamdan öğrendim. Babam bir dönem otobüslü ve uçaklı yolculuklarda gerçek kimliğini gizlerdi çünkü doktor olduğunu duyan, 6 saat boyunca hastalıklarından, kuzeninin baldızının hastalıklarına kadar sürekli konuşur başının etini yermiş. Babam da düşünmüş, hangi mesleğin sorusu en az olabilir: Matematik öğretmenliği! Matematik problemi soracak değil ya! :)) Böylece babam bir dönem çok mutlu, sessiz sakin yolculuklar yapmış. 

Ben de sevgili babamdan feyz alarak uzun zamandır terapist olduğumu söylemiyorum ama bugün kendimi aştım, bambaşka bir profil çizdim! Nasılsa bir daha görmeyeceğim bu insanları dedim ve olduğum kişi olarak değil, olmak istediğim kişi olarak tanıttım kendimi. 

Evlenmeyip kariyerime ara vermeden devam etseydim, muhtemelen bugün olacağım kişi oldum. Bir danışman. Amerika'da yaşayan fakat çeşitli ülkelere "önleyici psikolojik sağlık projeleri" hazırlayan ve sürekli seyahat eden, tüm dünyayı dolaşıp duran bir C. Hanım oldum. Alanım: göçmen ailelerin bulundukları ülkere adaptasyonunu sağlayan psikolojik destek programları, psikopatolojinin saptanması ve zamanında müdahalesi, aile sistemleri ve kadın çalışmaları konularında uzmanlık.

10 kişilik "tekler" masamızın yıldızı oldum bu yalanımla sevgili blogcuğum ve biraz teatral yeteneğim de varmış demek ki, ben de anında bu role büründüm. Evet evliyim (masada kocaman soyadım duruyor çünkü ve Alman-ötesi bir soyadı bu), hayır çocuğum yok, evet sürekli seyahat ediyorum, hayır bu yaşam tarzından çok keyif alıyorum, evet biraz yorucu fakat çeşitli ülkeleri gezmek çok güzel, evet Boston'da yaşıyorum falat ara sıra eşimle Münih'teki evimizde de yaşıyorum, teşekkür ederim Almancam fena değil evet ama tabii daha iyi olabilirdi... Sonra biri dedi ki: hangi ülkenin sağlık sistemi en iyisi.... Hmmm, Amerika açık ara en kötüsü (kahkahalar, Avrupalıların Amerikan politikasına duyduğu aşağılama hemen ortaya çıkıyor böyle sohbetlerde, kendileri çok matahmış gibi), Avusturya Almanya'dan biraz daha iyi (çünkü masadakilerin çoğu Avusturya'lı ve kendilerini hep Almanlara karşı ezik hissediyorlar), İspanya'nın parası olsa en iyi olabilir (çünkü bu sıra dünyanın romantik yıldızı), Fransa kadın hakları konusunda görüntüde iyi (çünkü insanlar en ufak haksızlıkta sokaklarda protesto etmeyi beceriyor).. Avustralya iyimser fakat biraz ırkçı (çünkü uzakdoğu pazarını omuzlamış vaziyette). İngiltereçok bürokratik ve ağır kanlı.... derken derken baya bir konuştum, ahkam kestim. İnsanın bilmediği konularda böyle rahat konuşabilmesi çok tuhaf bir his!

Bu sıra Norah Vincent (erkek kılığında bir yılım) okudum ve Younger isimli (tamamen sex and the city'nin 2010'lar kopyası, sabun köpüğü kafa dağıtmalık) bir dizi izledim. Orada da bu "insanları olmadığın bir kimliğe bürürenek aldatma" işleniyor ya.... Belki onu deneyimlemek istedim... Çünkü ben aldatma konularında hiç iyi değilim... Bir defa sevgilimi aldattım ve çok kötü hissettim, sevgilim için değil, kendime karşı dürüst olamadığım için ve bir daha asla yapmamaya karar verdim. Ben yalan söyleyemiyorum, aldatamıyorum, sonu hep gelip bana vuruyor çünkü... Tabii ki diğer insanları üzmek de cabası ama kendimi üzmek, kendimi aldatmak, o işte, farkına vardığında çok acı veriyor. 

Ama sanırım içimizde bir Pinokyo da var yani yalan söylemekten, olmadığımız bir şeymiş gibi davranmaktan keyif alan bir yanımız da var. Kendimizden çıkmak, başka biri olmak özlemi.. Hep değil ama ara sıra ve beyaz, güvenli, kimseyi incitmeyecek şekilde... Açık söyleyeyim bu "danışman" kimliğini giymek çok güzeldi, kendimi çok güvenli, güçlü hissettirdi.. Öteyandan "aaaa çocuğunuz yok muuuuu, çok yazık" ya da "aaaa bu kadar seyahat etmek çok zordur, kendinizi nasıl ait hissediyorsunuz" ya da "peki yaşlandığınızda ne yapacaksınız" gibi çok insani sorularda zorlandığımı da hissettim... 

Yani sevgili blogcuğum, ideal diye bir şey olmayabilir. Bunu hissettim. Her "yaşamın" farklı bir "defosu" oluyor, onu seçtiysen bu olmuyor, bunu seçtiysen o olmuyor.. Biz varoluşçuların "seçimine sahip çık" deyişimizin altında yatan da bu. Seçimini, sonuçlarıyla birlikte dolu dolu yaşa.. Kabul et, kabullen, seçimini gerçekleştir... Arada arafta kaldığında da, biraz uzaklaş veya dışından bak.... Belki "en iyisi" değil seçimin ama ne seçersen seç, zaten hiçbir zaman "en iyisi" olmayacak, çünkü insan demek, hep "yenisi"ne, "diğeri"ne özlem duyan, merak eden demek.....

Çok uzattım. Ama bunu yazmak istedim... Taze taze. Şimdi önce bir klasik müzik konserine, oradan da termale gidiyorum. Bu akşam yazmayayım artık... Yarın döneceğim ve zor bir gün beni bekliyor çünkü bazı "acılı ağrılı işlemler" yapılacak. Biraz da ondan kaçmıştım bu haftasonu ;) Ama her gidişin bir dönüşü oluyor (eğer uluslararası çalışan bir danışman değilsen hehe).... Kendine iyi bak.... İlk fırsatta konuşuruz yine!

Fotolar: önceki günkü ufak yürüyüşten, renklerin güzelliği..... <3

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder