O sabah nasıl Atina bana "kabul et, velev ki en kötü anne sensin, eee? so what yani" dediyse, ve hakikaten "sahi ya, velev ki öyleyim, n'apcan, becerebiliyorsan bu koşullar içinde, bu tek başınalıkta, bu desteksizlikte, bu gurbet ellerde sen daha iyisini yap, utandır beni" deyiverdim; aradan 5 gün geçti geçmedi, bu sefer de bir Zeytin Ağacı konuştu benimle....
Görüyorsun dağla taşla konuşan bir münzeviye dönüşüyorum yavaştan :))))
Tatilimizin 6. sabahıydı sevgili blogcuğum. Nedenini gayet iyi hatırlıyorum ama yazmaya değmez, tepemin tası attı ve "ben yukarı kasabaya yürüyeceğim" diyip, 1,5 litre suyumu da alıp çıktım. Toprak yoldan, zeytinlikler arasından kıvrıla kıvrıla yürürken, başladı gözlerimden sicim gibi yaşlar akmaya. Daha da fazla yürüyemeyip, olduğum yere çöküverdim. Masmavi Akdeniz bir yandan, yeni yeni yükselmekte olan sabah güneşinin şavkı bir yandan, zeytinliklerin ortasından hissedilen hafif meltem diğer yandan... Bzzzt diyen böcekler arka fondan.. Oturdum, hönküre hönküre ağladım - ki zaten Ekim-Ağustos arası haftada bir böyle orman içlerinde ağlama nöbetleri yaşıyordum, alışkınım yani. Evet, ağlıyoruuuuuz, sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruuuz..
Fakat birden başımda, omzumda, saçlarımda tatlı tatlı dokunuşlar hissetmeye başladım. O da nesi? Tepemde bir Zeytin Ağacı, meltemin etkisi ile, dallarıyla, mini mini zeytinleriyle saçıma başıma omzuma sürtünüp duruyor. Fakat öyle tatlı, öyle şefkât dolu bir ritmle yapıyor ki bunu; sanki hayatın yorgunluna içini çeke çeke ağlayan bir bebeği, pışpışlayarak uykuya yatıran bir anne gibi..
Bir süre hiç kıpırdamadan, nefes bile almadan durdum öylece. Şaşkınlıkla. Sonra bir nefes verdim ama ne vermek, sanki içimden nehirler aktııııı gitti okyanusları buldu. Öyle bir nefes vermek..
O nefesten sonraki yarım saat boyunca aldığım ve verdiğim her nefes 8li meditasyon nefesi oldu (8al, 4 tut, 8 ver) ve sanırım bu meditatif sürecin sonunda beynimdeki oksijen miktarı mı değişti, ne oldu ama aynen Buddha'nın öğretilerindeki o hafif, uçuşkan, farkındalık ânına girdim blogcuğum. Renkler daha koyu, hisler daha derin, bir anlamak ve bir olmak hali... Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. "Olmak" hali diyebilir miyim?
Psikolojide transcendence dediğimiz bir bütünleşme ânı vardır. Bir olma, asıl anlamı kavrama, Budizm'de uyanış dedikleri, İslamda zikr, vecd hali diyebileceğim, tüm duyuların keskinleştiği, meditasyondaki farkındalık ânı hepsi aynı aslında. Vücudun senin değildir artık, karışırsın, toprak, hava, hepsi bir olur ve sanki hepsi seni kuşatır, içine alır. Sanki Tanrı'nın gözünün bebeğindeymişsin gibi, bir mozaiğin parçasıymış gibi, bir anlam'ın tam ortasındaymışsın gibi..
İşin komiği de neydi biliyor musun? Oturduğum yer bir yol ayrımıydı. İki yolun çapraz kesiştiği, yani 4 farklı yola gidebileceğin bir yol ayrımı. Ve tam yüzümün hizasında kocaman, ama ciddi kocaman ve kıpkırmızı ve yusyuvarlak bir "DUR" tabelası.....
Zeytin Ağacı konuşur mu deme, başka nasıl konuşsun? Ama sen duymayı biliyorsan, görmeyi biliyorsan.. DUR'dum ve dinledim ve duyduklarım, bir anlamda ayata bakışımı değiştirdi - ki bu değişimin kalıcı olduğunu, 2 ay sonra bugün, büyük bir açıklıkla ve mutlulukla ve gururla görüyorum. İnsan doğru yola girdiğini, içindeki hafiflikten anlıyor blogcuğum...
Peki ne dedi biliyor musun o Zeytin Ağacı bana? Azzzz sonra :))) Yine öğlen oldu, oğlumu almam gerekiyor. Bir sonraki yazı üçlemenin sonuncusu olacak, yazdıkça hafifliyorum gerçekten...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlar için çok teşekkürler, düşüncelerinizle bloğumu zenginleştiriyorsunuz ❤️