24 Temmuz 2016 Pazar

Yeni bir soluk

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımdan sonra, çok şey değişti. Ben hayatla ilgili tüm metaforları deniz üzerine kurulu bir insan olduğum için; en dibe vurmadan, dibi ayaklarımızla tepmeden, yüzeye çıkamayacağımızı düşünürüm hep. O nedenle, en kötü zamanlarımda bile, bu battıkça batma hissi bile, bana hep "az kaldı, dayan, yakında bitecek bu derin dalış" der. En derin okyanusların bile bir dibi vardır çünkü..

O yazımdan sonra çok şey değişti. Bir çok şey kötüye gitti, kapkaranlık sularda debelendik / debeleniyoruz hepimiz. Ama bazı şeyler de iyiye gitti, çünkü ben aktif olarak ilgilendim, içinde bulunduğum ve beni mutsuz eden durumlardan kurtulmak için zaman ve emek harcadım. Hayatımın zorlandığım bir bölümünden geçiyorum ve hep "kendi ayaklarım üzerinde, yardımsız, tek başıma, dışardan bakıldığında güçlüymüşcesine durma"yı meziyet olarak gördüğüm için, tükenmeye başladım. Psikoloğumla bunu tartışmaya başlamak attığım ilk doğru adım oldu (evet, psikologların da psikoloğu vardır, hatta en çok da bizlerin vardır..).

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımda anlattığım olumsuz duygularımın, kendim gibi davranamamanın verdiği agresif halin, aslında benim hatam değil, bana "öğretilen" bir hissetme ve davranma kalıbı olduğunu fark ettim. Bizimki gibi doğu kültürlerinde özellikle "başarılı bir kadın" olmak, insanın omzuna çok gereksiz zorluklar yüklüyor. Çoklu alanlarda, akıntıya karşı (bir deniz metaforu daha) kürek çekmeyi gerektiriyor. Halbuki bu şekilde tanımlanmış bir "başarı" her kadını eşit derecede tatmin ve mutlu etmiyor. Bazı kadınlar daha sade, daha az maddiyat, eşya ve kişisel başarı odaklı, daha az hırslı ve daha yavaş bir hayatla mutlu olabiliyor. Mutluluğun tanımı herkes için farklı çünkü..

Ne yazık ki bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde, başarı kıstası bireysel değil toplumsal ve yine ne yazık ki çok sert hatlarla tanımlanmış bazı sınırları var. Bu sınırların dışında bir başarı, başarı sayılmayabiliyor. Mesela "eğitim ve meslek kadının kolundaki altın bilezik" derken aslında o bileziği de sıradan bir bilezik değil, ayrıntılarıyla belirlemek ve "boynuz kulağı geçmeli" derken derken, neslin son halkasındaki kadın için artık başlangıç noktasındaki kulak'ın geçilemez derecede yükselmiş olması gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Buna bir de mutluluk tanımını daha manevi ve içsel kazanımlara bağlı gören bir karakter yapısı eklenince..

Bir nokta daha var, yeni yeni fark ettiğim. Doğu'nun düşünce yapısı ile Batı'nın düşünce yapısı arasındaki en önemli farklardan biri şu; biz Doğu'lular kaderciyiz ama bu sufi bir kabulleniş ve uyum sağlama değil, kaderi de "yönetmeye" meraklıyız. Batıl inançlarımızla kaderi şekillendireceğimiz gibi bir gücümüz olduğunu da düşünüyoruz üstelik. Mesela "ay seni çok iyi gördüm" diyen birine, çocuğumuzun meziyetlerinin yüksek sesle dile getirilmesine, iyi kaderimizin göz önüne çıkarılmasına inanılmaz derecede tepkiliyiz, sanki olumlu bir söz söylesek, iltifat alsak, "nazar" ya da bir başka güç nedeniyle bu durum bozulacak diye aşırı bir korku içindeyiz. Kaderin bu şekilde olumsuza dönmesi, olumlu bir şeyin süregitmesinden çok daha olası bizim için. O nedenle "aman dilini ısır, maşallah de, sakın başına gelen iyi şeyi en yakınına bile anlatma, aman" bizim yaşam felsefemiz. Başımıza gelen türlü olumsuz olayı ise daha da ballandırarak anlatıyoruz ki, kem gözler durumumuza acısın, nazar değecek bir durum olmadığına kader inansın.. Oysa tuhaf bir şekilde, aslında Sufizm gibi Doğu'nun bağrından çıkmış felsefelerde "sen karmaya iyi mesajlar gönder, o da sana iyiliklerin daha fazlasını versin" der dururlar. "Sen ver ki, Allah da sana daha çoğunu versin" ananemin dilinden düşürmediği bir sözdü mesela. Bir yerde bu anlayış ters dönüyor, ama nerede tam onu bulamıyorum..

Batı felsefesi ise daha bireyci olduğu için, toplumların kaderi değiştirme gücü yerine, bireyin kendisinin kendi geleceğini yarattığını, olacağı kişiyi yapılandırdığını düşünür ve insanlar bu nedenle "göze gelmek", "nazar değmesi" gibi kavramları anlayamazlar. Batılı eşim, beni bu anlamda aşırı Doğulu olmakla, olayların hep en kötü noktasını dile getirmekle suçlar, bense sanki olayların en kötü noktasını düşünürsem, hazırlıksız yakalanmayacağımı, aksine daha kolay kabulleneceğimi ve daha hızlı yapıcı tepki geliştirebileceğimi düşünür, bu nedenle kimsenin aklına gelmeyen felaket senaryolarını düşünebilme kabiliyetimi bırakın olumsuz bir özellik olarak görmeyi, övünürüm bile.. Eşim bu noktada "peki o felaket senaryolarının hayatta kaçı başına geldi?" derse, "birkaçı aynen düşündüğüm şekilde başıma geldi" derim, eşim "peki hemen kabullendin ve olayı kolayca atlatabildin mi?" dediğinde ise, tam tersine tüm yaşamımı "düşündüğüm başıma geldi, demek ki bu dünya hakikaten de tekinsiz bir yer işte" inancımı pekiştirmeye harcadığımı fark ediveririm.. Oysa olumluya odaklanmak, en beter senaryo bile başına gelse, en azından "kendini pekiştirme"ye neden olmadığı için bile bir şans belki de..

Dolayısıyla, kendimdeki sorunun bir kısmının; toplumumuzca bana dayatılmış hissetme ve davranma kalıplarının en başında gelen " aman nazar değmesin" türü bir kadercilik ve batıl inançtan çıkıp, daha okumuş yazmış insana özgü şekil değiştirmiş ve "mantık, akılcılık" çerçevesine oturtulmuş (ama öz değiştirmemiş) hali olan "ne olur ne olmaz, ben yine en olumsuzu düşüneyim hazırlıklı olayım"cılıktan geldiğini fark ettim ve gerek 1996'dan beri bir şekilde beni rahatlatan yoga uygulamalarım, gerek son 1 senedir sufizm üzerine yaptığım okumalarım, gerek Batılı kocamın ve içinde yaşadığım Alman toplumunun aktif ve bireyci yapısının etkileri, gerekse psikoloğumla giriştiğimiz "bilişsel tekrar yapılandırma ve olumluya odaklanma egzersizleri" sayesinde, hayatta gerçekten mutlu olmak, iç huzurumu ve yaşamdaki yerimi bulmak istiyorsam, bu huyumu acilen değiştirmem gerektiği sonucuna vardım.

Zaten bu bloğu takip edenleriniz, anne bloğumu da tanıyanlarınız, bir süredir bu konuda ciddi emek sarf ettiğimi biliyorsunuz. Bunu bir adım daha ileri götürmek, kendi çapımda bir "bilişsel yeniden yapılanma" projesi ile desteklemek istiyorum. Eğer bana katılmak, takip etmek isterseniz, bu postun altına email adresinizi bırakın (adresli yorumlar tabii yayınlanmayacak) ve bu konuda daha fazla ayrıntı verebileyim. Yoksa da, iç huzurunuzu bulabilmeniz ve koruyabilmeniz dileğiyle, sağlıkla, sağlıcakla kalın..

Dipnot: Bu bloğu da temelli kapatmıyorum ama "mutsuzluktan dolayı kapalıyız" yazımdan sonra uyguladığım gibi bir süre uzaklaşmak bana iyi geldi. Çok aktif olmasam da, ara sıra düşünce ve hislerimi içimde tutamayıp yazmak istediğimde döneceğim ilk yuvam olarak saklıyorum..

22 Temmuz 2016 Cuma

Sansürlü günler

Herkese bir suskunluk geldi, kimi bıkkınlıktan ve umutsuzluktan, kimi korkudan konuşmuyor. Konuşanların ispileneceği bir ihbar hattı varmış, memleketteki anam babamı bırak, Türkiye'yi mesafeli bir şaşkınlıkla izlemekle yetinen Batılı kocam bile "bu sıra ne yazdığına ne paylaştığına dikkat et" diye beni uyardı! Ne günlere geldik, en konuşabildiğim, en tartışabildiğim insanlar bile sindi.. Kelle korkusu, başka hiç bir şeye benzemiyor. Memleket kendini toptan sansürledi.

Erdoğan hükümetine kendini "demokratik" göstermeye çalıştığı günlerde dahi kanıp da hiç oy vermediğim ve bu saatten sonra da bir önceki yazımda bahsettiğim "kervanı gütmek" ya da "çekip gitmek" konusundaki fikrimi değiştirmeyeceğim için, vicdanım rahat. Kendimi olan bitenin dışında görüyorum ve bundan rahatsızlık duymuyorum. Söyleyeceğimi söyledim, yazacağımı gani gani yazdım. İçim çok rahat bir şekilde susanlar ordusuna katılacağım şu andan itibaren. Çünkü vicdanım rahat, bu olan bitende benim parmağım yok, kimsenin hele hele ölen masum çocukların kanına bulaşmadı parmağımın ucu bile.. Ben elimden geleni yaptım. Olmadı, güzel günler gelmedi. Bu durumda, zekanın uyum yeteneği olduğu gerçeğini kabullenerek, içinde bulunduğumuz yeni duruma uymak ve kendimi, ailemi güvene almak dışında bir adım atmayacağım. Onu da zaten yıllar önce attım ve memleketimden ayrılıp gurbette, özlemle ama iç huzuruyla yaşamayı seçtim. Bunu ailemin parasıyla değil, desteğiyle ve kendi çalışmalarım çabalarımla başarmış olmak da beni bencil değil emekçi yaptığı için, gocunmuyorum.

Sansür çok acı bir şey. İnsanın içinde tuttuklarını boğazına dek gelse de dışarı çıkaramaması. Her an kontrollü, kontrol altında yaşaması çok korkunç bir şey. Umarım ülkemiz bir an önce bu durumdan kurtulur, insanlarımız bir rahat nefes alır, kendilerini tekrar özgür hissedebilirler. Umarım bu bölünmüşlük, bu ötekileştirme, bu yaftalama, ayrımcılık biter. Umarım farklı düşüncelerdeki, farklı altyapılardaki insanlar, barış ve huzur içinde bir arada yaşamayı seçer.

Bana en çok dokunanı da ne oldu biliyor musunuz..? Kendini "laik ve demokratik" sanan bir takım insanların içine düştükleri nefret kıskacını bu son olaylarda bu kadar açık seçik görmek. Hayır zaten küfürleşmelere falan alıştık artık da, daha derin bir nefret çeşidiyle de karşılaştık bu sefer.. İnsan olmakla bağdaştırılamayacak, başkasının acısına gülme, eğlenmeyle karşılaştık. Bu olaylar sırasında şehit olmuş oğlunun, hastane sedyesinde yatan cansız bedenine sarılmış ağlayan bir ihtiyar adam fotoğrafı vardı, görmüşsünüzdür belki. Başında takke, üstünde yelek olan ağlayan bir adam ve bu fotoğrafı umursamazlıkla paylaşırken altına "Dinci dayı, acaba bu senin oğlun değil de Allahu Ekber diye bağırıp üstüne saldırdığın bir oğul olsaydı böyle ağlar mıydın?" yazacak denli kalpsizleşmiş, insan yaftalamayı medenileşmek sanmış insan müsveddeleri.. O noktada dedim, nasıl böyle acımasız hale geldik biz toplumca? Nasıl birbirimizi böyle sınıflandırmayı ve iyi kötü ilan etmeyi huy haline getirdik? Nasıl bazı acıları kabul eder, diğer acıları acıdan saymaz hale gelebildik? Yazıklar olsun..

Artık zaman susma zamanı, düşünme zamanı, dışarda huzur kalmadıysa bari kendi içinde huzuru yakalama zamanı. Dincisiyle dinsiziyle, aydınıyla cahiliyle, yoksuluyla zenginiyle, hepimiz susalım artık. Söz bitti. Herkes kendi yaşamına baksın, kendi içini güzelleştirmeye çalışsın, madem toplumu değiştiremedik bir de böyle deneyelim bakalım, belki kendimizi değiştiririz, kendi iç huzurumuzu geri buluruz - zaten aslolan da o değil mi şu hayatta?

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Tam da gelen gideni aratacakken..

Ülkede olan bitene ses çıkarmadan durmanın düpedüz ahlaksızlık olduğunu düşündüğüm için, kişisel buhranlarıma bir dakika ara verip, düşüncemi yazmak istiyorum.

Dün gece olan darbe girişimi, beni en az Erdoğan hükümeti kadar rahatsız etti ve endişelendirdi, çünkü ülkemizde askeriye tarafından yapılan hiç bir darbenin, aslında halk tarafından içselleştirilmiş bir "sosyal darbe" olamaması nedeniyle, sonuçları "iyilik, güzellik" olmadı, olmasını beklemek de gerçekten yanlış. Darbeler bizi sosyal, entelektüel, demokratik anlamda en az 10 sene geriye götürdü ve sonuçları yine halka zarar verdi. Bu nedenle dün geceki "oldu bitti"nin bitmiş olduğuna seviniyorum.

Fakat; içten içe her liberal demokrasi görüşlü beyaz türk gibi ben de "şu hükümet gitsin de nasıl giderse gitsin" mantığında olduğum için, bir an içimi umut da sarmadı değil. Şu adam bir de kelepçelenip, aldığı o gencecik canların, kanayan yaraların hesabını veriyormuş! diye bir sevinç dalgası da geçirdim, doğrudur. Ama zaten %90'ı hükümet yanlısı bir grubun içinden çıkmış radikal bir grubun tam hesaplanmamış, oldu bittiye gelmiş ve halkın üstünde iğreti duran bu "girişimi"nin sonucundan ne bekliyorduk, dünya tarihi kitaplarında heyecanla okuduğumuz türde bir sosyal darbe mi?

Çok naifiz.. Hala biri gelse de bizi kurtarsa mantığı içindeyiz.. Gelenin daha gelişinden belliyken..

Darbe girişiminin sonuçlarını şu şekilde görüyorum; başımızdaki çılgın adam (ki bunu kendi planladı diyenlerin sayısı az da değil) bu darbeden daha güçlü çıkacak, çıktı. Kendi haklılığını "demokrasi"yi kullanarak ve ne yazık ki haklı olarak savunacak ve bu girişimin sorumlularını cezalandırırken aslında güç gösterisi yapacak. Kısa sürede seçime gidecek, zaten yılmış halkın sesi yine çıkmayacak, tek adam olacak ve ne yazık ki ülkemiz "Erdoğan State of Islam" türü, emsalsiz bir konuma kavuşacak.

Hayır hiç üzülmeyin, bu adama oy verildiğinde sesinizi çıkarmayarak, sokaklara dökülen insanlara destek veren oğullarınıza kızlarınıza "aman evladım sen karışma" diyerek, kendiniz "aman perdemi kapatayım, iç odaya çekileyim kafama gözüme taş gelmesin gaz yemeyeyim" diyip pasif kalarak, onca entelektüel ve ağzından laf çıkan insan içeri alınırken verdiğiniz tepki sadece "vay, bu da oldu, iananmıyorum"ken ve "ay türkiye çok berbat bi yere gidiyor, canım bir çay daha alır mısın?" derken derken, bunu kendi kendinize siz yaptınız. Şimdi dövünüp durmanın anlamı yok.

Yapılacak 2 şey var. Seçmeli buyrun; ya bu deve güdülecek, ya bu diyardan gidilecek. Yani ya kalacaksınız ve Erdoğan hükümetine fazla sövüp saymadan, onların çoğunluk olduğunu kabul ederek, bu diyarların artık onların malı olduğunu da iyice belleyerek, onlar gibi hissetmeseniz de onlar gibi davranarak yaşayıp gideceksiniz. Ya da; mülteci mi olursunuz, kalifiye iş gücü mü olursunuz, beyaz türk gücünüz ve paranızla ya da kendinize bu güne dek yaptığınız eğitimdir, kariyerdir yatırımlarla özgürlüğünüzü mü satın alırsınız bilemem, bir şekilde çok acil olarak kendinize yeni bir ülke bulur, tüm bu çılgınlığı geride bırakırsınız. Şu an gelinen noktada ne yazık ki artık 3. bir seçeneğiniz kalmadı. Hepinize kolay gelsin, tekrar geçmiş olsun diyorum..

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız

Köşe başında bir dükkan var. Çoook eskilerden, belki 1950'lerden kalma bir kuaför salonu. Adı, sahibinin adıyla aynı; "Madeleine". İçi son derece klasik döşeli bu salonun, tek tük gördüğüm müşterileri hep yaşlı insanlar. Madeleine de çok yaşlı. Belki 1000 yaşında.. Gelip geçerken gördüğüm kadarıyla yavaş yavaş çalışan, kesimden çok sohbetiyle hizmet veren bir yaşlı kuaför kadın. Çoğu zaman, kendi gibi bembeyaz kıvırcık saçlı kocası da yanında olur. İkisi dışarıdan görülecek şekilde baş başa oturur, vitrin camında güneş görünce iki yana sallanan plastik oyuncak çiçeklerin arasında kahve içer, gazete okurlar.

Dükkanın camına bir gün bir yazı asıldı: "hastalık nedeniyle bir süre kapalıyız". Gelip geçerken gayri ihtiyari camına bakıp bu iki yaşlı insanı görmeye alıştığım dükkanın karanlık yalnızlığı içime dokundu ki, bir süre takip ettim. Madeleine'i tanımadığım halde, merak ettim hastalığını. Aylar geçti. Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti, son bahar bile geçti ve tekrar kış geldi. Dükkan camındaki yazı değişmeden kapalı kaldı.

Bahar başında, önünden her geçişimizde vitrinde sallanan çiçekleri heyecanla kontrole koşan kızımı uzunca bir süre izlerken, birden alıştığım için okumadığım yazının aslında değişmiş olduğunu fark ettim. Artık "hastalık nedeniyle kapalıyız" yazmıyordu camda, "kalıcı olarak kapalıyız" yazıyordu. Okuduğum ilk an, içimi tarifsiz bir üzüntü kapladı. O an; hiç tanımadığım, değişen moda anlayışı nedeniyle dükkanına yolumun düşmediği, ama gelip geçerken mutlaka gözümün iliştiği bu yaşlı çifti bir daha göremeyeceğimi anladım. Bazı hayatların hikayesini dinlemeden de bilirsiniz; bu yaşlı çift o hikayelerden biriydi. İlle tanışmanız, konuşmanız gerekmez; bu insanları "zaten tanırsınız"..

Madeleine'i düşünerek başladım bu yazıya çünkü bloğumu kapatma kararı aldım. Vitrin camıma asabileceğim tek yazı ise; "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız"..

Uzunca bir süredir, kendimi kendim gibi hissetmiyorum. Sanki kişiliğim ikiye bölünmüş gibi. Bir yanda tüm yaşam sorumluluklarının altında tek başına yılmadan mücadele eden, sahip olduklarına şükreden, dünyaya sade ve tasasız gözlerle bakmak için kendini eğitmeye çalışan bir Ceren var. Öte yanda ise; içi insanların, ülkelerin, dünyanın geldiği noktayı almayan, adaletsizliklerle, kırgınlıklarla dolu "gerçek yaşam"la savaşmaktan, olan biteni kabullenememekten yorgun, umudunu kaybetmemek için çırpınan bir Ceren var. Hepimiz bu ikilemde değil miyiz zaten..?

Fakat; sadece bu değil. günlük hayatta mutsuzlukla mücadele ediyorum bir süredir ve son zamanlarda bundan çok yoruldum, tükendim. 3 haftalık Türkiye ziyaretimin bana iyi geleceğini sanarken, daha dertli döndüm artık "yuvam" olan bu gurbet ülkeye.. Oysa bu üç haftada tam 10 kitabı devirecek düzeyde "dinlen(diril)miş"ken, hala ve ısrarla hissettiğim: çok ama çok yorgunum, öyle yorgunum ki..! Uyumak, okumak, düşünmemek, herşeyden uzaklaşmak değilmiş mesele.. Mesele içimdeymiş..

3 haftadır ben kendimi tanıyamıyorum. Sadece tek başıma kalmak istedim. Ailemi, kızımı, dostlarımı dahi görmek istemedim. Kimse bana ilişmesin, karışmasın, kimse "anneeeğ" diye bağırmasın, neşeli bir şekilde "yemek hazıııııır" bile demesin. Sadece beni benle bırakın! demek istedim. Taş devrinden bu yana sosyal varlıklarız, bu mümkün mü..?! Ya da normal mi, bir psikolog olarak insanlardan kaçmanın, kendi içine kapanmanın tüm ruh hastalıklarının ilk habercisi olduğunu bile bile..?! Yapamadım. Çünkü öbür Ceren "şükret, mutlu hisset, mutlu et" diye bangır bangır bağırıyor içimde çünkü sağlıklı insandan "beklenen" bu. Ki; onu da yapamadım. Ne şükredebildim (sanki kapkara bir bulutun altına girmiştim), ne mutlu hissedebildim (herşeyin kötü, eksik, yanlış yönünü görüp durdum), ne de mutlu edebildim (sürekli gergindim, çabuk parlıyordum, tahammül eşiğim inanılmaz düşmüştü).

Kendimi çok zorluyorum. Kendimi iyi bir insan olmak için, huzurlu, sevecen bir insan olmak için, olaylara iyi yönden bakabilmek için çok aşırı zorluyorum. Oysa içimde kor halinde yanan bir endişeler zinciri var. Gelecekle, özellikle özel yaşamımda önümüzdeki 6 aylık süreçte olacaklarla ilgili çok ciddi endişelerim, korkularım var. Önümü çok net göremiyorum ve ailem, psikoloğum, eşim ve dostlarım defalarca ellerini uzatmaya çalışsalar da, aslında kimseden destek alamıyorum ve bu dünyada kendimi yapayalnız hissediyorum. "Her insan yapayalnız doğar ve yapayalnız ölür"e takılmış haldeyim, oysa aradaki upuzun, yaşam denen yolun "kalabalıklığını" göremiyorum.

Oysa fiziksel anlamda yalnız değilim; yakınlı uzaklı bir çok dostlarımla düzenli görüşüyorum, sosyal, girişken bir insanım. Fakat "yalnızlık" dediğim şey aslında "desteksizlik" sanırım; yani gerçekten benim işime yarayacak destek mekanizmalarım yok. İşimde bana süpervizörlük veren bir üstüm yok, evimi temizlemeye bana yardımcı olabilecek biri yok, kızımı acil durumda hiç sualsiz 2 saat "bırakıvereceğim" biri yok, içim daraldığımda kaçıp gidebileceğim sadece bana ait bir zamanım bile yok (en kötüsü de bu belki). Herşeyi tek başıma halletmem ve halime şükretmem bekleniyor. Üstüne de, her an güler yüzlü olmam bekleniyor, her an kibar ve sakin olmam bekleniyor.

Çoğu zaman - özellikle Almanya'da nedense - bunu başarıyorum - Türkiye'de ya yaşamın kaosu, ya aşırı kalabalıklar, koşturmacalı hayat anlayışı ya da insanın en yakını olan ailesine karşı tüm nefretini kusabilme özgürlüğü / patolojisi midir nedir, kendim olamıyorum! Gerçekten evet tam olarak bu; kendim olamıyorum, asıl ben gidiyor, yerime huysuz, olumsuz, tahammülsüz, aceleci, çekilmez bir ben geliyor. Neden böyle, çözemiyorum. Türkiye'ye gidişlerimi bu nedenle azalttım son yıllarda, ailemle görüşmelerimi seyrekleştirdim çünklü bakıyorum uzaktayken sanki daha "yakınız". Çünkü ben kendim gibi davranıyorum, uzaktayken "asıl ben" olabiliyorum. Asıl ben, güzel biri.. Tanısanız koşulsuz seversiniz. Ben de seviyorum.. Ama öteki ben, beni üzüyor.. Bu iki "ben" öyle zıtlar ki, kendimi de çevremi de yoruyor.. Bu iki ben, bir arada olamıyor..

Çok uzadı bu iç dökme. Oysa dediğim gibi, kısaca "mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" yazmam yeterliydi.. Zaman zarfı bile belirtmeme gerek olmayan, içimdeki herşeyi özetleyen, kısacık bir not.

Alabileceğim her tür desteği - psikolojik ve fiziksel; almaya çalışacağım. Çünkü önümüzdeki 6-8 aylık süreç beni gerçekten zorlayacak bir süreç. Bazı planlarım var; iş yerindeki yükümü biraz hafifletmek, gerekiyorsa maddi anlamda biraz açılmayı göze alıp bazı ev ve çocuk bakımı işlerine çok sık olmasa bile en azından düzenli rutinde yardımcılar bulmak, en önemlisi de kendime ciddi anlamda rahatlayacağım, "nefes aralıkları" yaratmak ve bunu bir lüks değil, hakkım olarak görmek. O zaman "şükret, mutlu ol ve mutlu et" de bir emir kipi olarak değil, kendiliğinden gelecek hayatıma diye düşünüyorum.

Benim hiç tanımadığım Madeleine'i özlediğim gibi, siz de beni özlerseniz şayet; email adresimden ya da facebooktan ulaşın, arayıp sorun lütfen.. Elimden geldiği kadar sizleri okumaya, takip etmeye çalışacağım. Kalın sağlıcakla; sağlıkla, mutlulukla, iç ve dış huzuruyla..


Dipnot. En üstteki görsel bana Madeleine'le eşini de hatırlatan, gittiğim bir cafe'de gördüğüm bir çiftin gizlice çektiğim (evet çok ayıp ettiğim ama dayanamadığım) fotoğrafı. Titreyen elleriyle tekerlekli sandalyedeki eşine dondurma yediren adam, aşkın, sevginin, merhametin, insan olmanın fotoğrafı.. Ortadaki görsel, karısına "şu an aklından ne geçiyor, bir kağıda çizsene" diyen adamın cevaben aldığı kağıdın fotoğrafı. En alttaki görsel ise, kahve içebilecek lükse sahip olsam, kahvemi içinde içmek istediğim fincanın fotoğrafı..

7 Temmuz 2016 Perşembe

En buyuk aci nedir?

Dunyada yasayabilecegimiz en buyuk aci, acaba fiziksel siddet ya da tecavuze ugramak midir, hakliyken hakkimizin yenmesi midir, sevdigimiz birini beklenmedik ani bir olumle yitirmek midir? Hic biri.. Dunyadaki tek gercek, dayanilmasi en zor aci, insanin evladini kaybetmesidir bana kalirsa..

Bugun 7 temmuz, 11. defa 7 temmuz. Bazi insanlar - insandan baskasindan, hatta cogunlukla ondan dahi, sevgi alisverisi sansi elde edememis olanlar - bana katilmasa da, anne olduktan sonra dada da emin oldugum gibi, insanin 14 senelik hayvan dostuyla olan iliskisi, salt yoldasliktan daha oteye, bir kardeslik hatta evlat duzeyine geliyor. Bir hayvandan alinan duygu alisverisi ile bazen kendi evladindan aldigin duygu alisverisi esit, farksiz olabiliyor. O nedenle, ozellikle de dogal bir olum olmadigi icin, beni cok hazirliksiz yakaladigi, cok ani ve haksiz bir olum oldugu icin, bana bir evlat acisina yakin derecede tesir ettigini dusunuyorum. Ya da dogrusu, uzerinden 11 sene gectikten sonra, her sene kendimi "yazmayacagim, bu sene sukunetle icimde yasayacagim" diye sartlasam dahi basaramadigim, icimi dokmeden acilamadigim icin, belki su an duygu yukuyle boyle hissediyorum. Yine de Allah karsilastirma yaptirmasin, eminim insanin kanindan canindan yavrusunun kaybi cok trajik, cok daha insan ruhuna direkt tesir eden bir durumdur..

Allah kimseye evlat acisi yasatmasin demek, ne yazik ki ozellikle ulkemizde son yillarda bos, anlamsiz bir hayal olmaktan oteye gecemiyor. Artik bu durumu bile normallestirecek patolojik yapiya sahibiz.. Fakat, yine de bugun icin dualarim su olacak; Allah bari bu satirlari okuyan bizleri ozel kilsin, ayri kilsin, korusun kollasin da sirali olum versin, evlat kaybi ve acisi yasatmasin hicbirimize.. Amin..