28 Nisan 2016 Perşembe

Malezya'dayim, dönücem ;)

Colugu cocugu, tasi taragi topladik, sirtimiza bir backpack attik, 20 saatlik yoldan sonra malezya'ya vardik. Aslinda 1 haftadir burdayiz ama teknolojiden uzak, okyanusa nazir haldeyim, daha da 2 hafta malezya kazan biz kepce dolanacagiz.. Donusum muhtesem olacak geyigini de ihmal etmeden, kalin saglicakla diyor, az ara veriyorum..

22.07.2016 tarihli EKLEME: Tam 2 ay sonra anca yazabildiğim Malezya gezi notlarım için buraya tık tık

19 Nisan 2016 Salı

At kestanesi

Herşeyi burçlara dayandıran bir akım var biliyorsunuz, ona göre benim ağacım "Salkım Söğüt". Evet güzel, hüzünlü, sulak yerin ağacıdır, severim ama "benim ağacım" asıl "At Kestanesi" bence.. Yaşamımın çeşitli noktalarında beliren, çok küçük yaşlarımdan itibaren dikkatimi çekmeyi başaran, beni üzerine bir kitap yazdırabilecek denli düşüncelere salan bir ağaçtır bu "At Kestanesi".

Ben Ankara doğumluyum ama 5-17 yaş aralığımı Bursa'da geçirdiğim için kendimi Bursalı görüyorum. Bursa, biliyorsunuz tekstil yanında bir de kestanesiyle ünlüdür. sadece kestane şekeri değil aslında kestaneden börek bile yaparlar Bursa'da. Etrafta da çok sayıda kestane ağacı vardır, özellikle yaz akşamları geniş yapraklarının sağladığı gölgelerin altında oturup çay içmek, sohbet etmek, Bursa'lıların çok sevdiği alışkanlıklardandır. 

Fakat uzman bir göz için, yenilen kestane ile at kestanesi ağaçları arasında tabii ki çok büyük farklar vardır. Açıkcası yenilen kestane ağacının görüntüsü, at kestanesi kadar ihtişamlı değildir, yaprakları daha solgun, incedir, boyu daha kısadır ve meyveleri çok benzer görünse de, aslında daha mat ve "ehli" görünür. Fakat farktan çok benzerlik olduğu için, doğadan "beleşe" topladığı kestanelerden kebap yapmayı denemiş ve acılığına rağmen inatla 1-2 tane yemiş her insan evladı, akşama karın ağrısı, ishal gibi belirtilerle bu aptallığının cezasını çekmiştir (ben de onlardan biriyim tabii ki).

At kestanesi yenmez fakat tıpta ve özellikle güzellik, estetik alanında çokça kullanılır çünkü cildi sıkılaştırıcı (botoks etkisi), varis ve basura karşı damar büzücü etkisi vardır, egzamaya iyi geldiği ve çay olarak içildiğinde kas ağrılarına ve uyku düzensizliklerine derman olabildiği belirtilmektedir. 

Fakat benim bahsetmek istediğim faydasından çok, benim için kişisel anlamı.. 

Bursa'dan sonra bir çok şehir ve ülkede yaşadığımı biliyorsunuz. Bunlar arasında beni en çok evimde hissettiren, şu anda da yaşadığım Münih oldu. Bunun bir nedeninin de aslında kestane ağaçları olduğunu düşünüyorum. Çünkü Münih başta olmak üzere, tüm bayera eyaleti kestane ağaçlarıyla doludur. Kestane ağacı Bavyera Kültürü'nün en önemli elementi olan Bira Bahçeleri'nin vazgeçilmez dostudur çünkü bu kocaman ağaçlar ve kocaman yaprakları hem ilk yeşeren, hem en son dökülen yapraklardır ve bira bahçelerini hava müsait olduğu sürece Nisan-Kasım arası şenlendirir, hem de gölgeliği gerçekten insana bir dinginlik, bir yoldaş olma, sohbet etme arzusu verir. Zaten bizdeki çay bahçeleri neyse Bavyera'daki bira bahçeleri de odur.

Sokağımızda en köşedeki evin kestane ağaçları oldukça yaşlı ağaçlar. Baharda çiçek açar, yaz boyu yemyeşil gölge yapar, sonbaharda ise ev sahibesine baya bir çile çektirirler çünkü sanırım 80'lerinde olan ev sahibesi her sabah bu ağacın döktüğü yaprakları süpürmekten helak olur. Burada kanunlara göre ev sahipleri evlerinin önüne dökülen ağaç dalı, çöp gibi döküntüleri temizlemek zorundadır. Bir de at kestaneleri var tabii, yerlere dökülür, bu 80'lik teyze onları bir bir toplar, evin köşesine koyduğu derince bir kap içine koyar ve sonbahar boyunca her sabah sincaplar hoplaya zıplaya gelir ve bu hazırlanmış paketi alıp evlerine götürürler. Sincaplar ve kirpiler (baya bollar burada) at kestanesini yiyorlar anladığım kadarıyla. Bir de çocuklar toplayıp dekorasyon ya da oyuncak yapıyorlar.

Kısacası, at kestanesi Bursa'dan sonra Münih'te de beni evimde hissettiren "benzerliklerin" başında geliyor ve minicik minicik yapraklarının belirdiği şu günlerde, artık yıllardır tanıyıp bildiğim her bir ağaca hoşgeldin demek için bol bol yürüyüş yapıyorum. Hoşgeldin bahar, hoşgeldin at kestanesi!

13 Nisan 2016 Çarşamba

Bahar geldi, biz gidiyoruz..

Bu postu Handan'a adamak istiyorum çünkü daha bizim buralara baharın B'si gelmeden, yazılarıyla, çiçekli böcekli fotoğraflarıyla, yazılarına taşan olumlu ruh hali ve enerjisiyle baharı içime getirmeyi başardı. Ve sonunda bahar geldi.. Her yer pespembe, bembeyaz ve sapsarı çiçeklerle doldu. Yağmuru bol ama arada mavisini de görüyoruz artık göğün ya, oh be.. İçim açıldı gerçekten.

Mahallemizde yürüyüşler yapıyorum bu sıra, bu fotoğraflar son iki günden. Bizim buralarda yüksek binalara izin verilmiyor, evler bahçeli ve neredeyse her köşebaşında parklar var. Bir şatomuz, bir de 20km yürüyebildiğiniz orman içi yeşil alanımız, mahallenin etrafında şırıl şırıl akan deremiz var. cennet gibi bir mahalle. Eşim burda doğmuş, büyümüş, şimdi aynı sokaklarda, hatta 35 senedir değişmeyen sokaklarda o da kendi kızını büyütüyor.

Almanya'ya ayağımı bastığım günden beri bu mahalledeyim, tam 4 sene oldu. Çok sevdim mahallemi. Fakat bu sene taşınmamız gerekiyor çünkü evimiz artan ihtiyaçlarımız nedeniyle bize küçük gelmeye başladı. Önce ev alma fikri geldi aklımıza ama fiyatlar çok astronomik, 750.000 ila 3 milyon euro arasında değişiyor evler ve bu fiyata yine 3 odalı 100mt2'nin üstünde olmayan, bazen bırakın bahçeyi balkonu bile olmayan evler öneriliyor. Emlak fiyatları çok astronomik. Bizim alım gücümüz bu kadar değil, biraz ailelerden yardım, biraz banka kredisi falan desek bile en alt düzeydeki bu rakama ulaşamayız. Hadi kredi çekelim 20 sene sonra evimiz olsun desek bile, şehrin biraz daha dışında 5-6 katlı site içi bahçeli evlere gücümüz yetiyor ama onlar da öyle sevimsiz ki.. Bloglar arasında yaşam, site yaşamı.. Mahalle yaşamından sonra, içimize sinmedi.

Kiralık bakmaya başladık ve 2 ay içinde türlü türlü yerleri gezdikten sonra içimize çok sinen, bahsettiğim 20km'lik park ve şatoya neredeyse bitişik, bahsettiğim dereye yürüyüşle 5dk uzaklıkta, bahçeler içinde 4 katlı 3 binadan ve oyun parklarından oluşan, siteden ziyade mahalle havası olan bir kiralık ev bulduk. Bizim mahallede bir eve 30 kişi başvuruyor, böyle resimli mesimli CV hazırlar gibi hazırlıyorsun dosyanı, işte maddi güvence, işte biz iyi düzgün insanlarız falan yazıyorsun kanıtlıyorsun, seni araştırıyorlar ve onlar seçiyorlar.. Bu sabah onay aldık, seçilmişiz! :) Çok heyecanlandım, çok sevindim. Yeni bir başlangıç olacak bu ev bize. Mayıs ortası taşınmaya başlayacağız, Haziran'da yeni evimizdeyiz dostlar!

İyi tarafı, mahallemizde olduğu için çok büyük bir yaşam değişikliği olmayacak bize. Harika tarafı, balkonundan oyun parkı ve kızımın deli tutkunu olduğu salıncaklar gözüküyor. Balkonumu sardunyalarımla bezeyip, bir fincan kahvemi alıp oturup, aşağıda oynayan kızımı izlemek gibi hayallerim var bu evle ilgili.. Eşim de tee yıllar önce şu yazıda bahsettiğim Eames koltuğu hayalini kuruyor :)

Taşınmak, "psikolojik zorluklar listesi"nde ölümden sonra ikinci sırada, biliyor musunuz.. Ama biz heyecan içindeyiz, yepyeni bir başlangıç.. Umarım ilk günkü heyecanımız ve mutluluğumuzla yaşarız yeni evimizde!

Mahalleden son bahar fotoğrafları oldu bunlar, seneye çok da uzak sayılmayacak başka bir köşeden çekerim artık.. Çok özleyeceğim bu evleri, bu sokakları, bu ağaçları.. 4 senede ne çok hatıra biriktirmişim!

9 Nisan 2016 Cumartesi

Memleketten mutlu insan manzaraları

Bir önceki postumun başlığı "memleketten umutsuz ve sinirli insan manzaraları"ydı. Ve neredeyse bir ay sonra bu sabah, onun tam tersi nitelikte bir yazı yazma ihtiyacı içine beni sokan da, şaşıracaksınız ama, tam 5 ay aradan sonra 1 haftalığına memlekete gidip gelmem oldu. Evet! Türkiye'ye gittim (ve hiç birinizi aramadım, eşeklikten değil, anlatacağım) ve tek kelimeyle şaşırıp, döndüm..

Tuhaf değil, tabii ki yurtdışındayken insan ülkeyi daha farklı görüyor. İçinde yaşarken daha farklı. Dışarda, dışarda olmaya utanarak, özgür medyayı takip ettiğimiz için, olan bitene "inanamıyor"uz. İnanamamak; duygusallaşmamıza, sinirlenmemize, korkmamıza neden oluyor, adaletsizlik duygusu içimize işliyor. Konuşuyoruz, yazıyoruz.. Oysa içerde, medyanın özgürlüğü bir yana, ifade özgürlüğü diye bir şey kalmadığı için (ama düşünme özgürlüğü varmış, öyle diyorlar büyüklerimiz, bin şükür) insanlar yine duyuyor ama duyduklarına "inanmıyor"lar. Biraz da Batı abartıyormuş, zaten Türk'ün Türk'ten başka dostu da yok malum, o kadar da kötü değil aslında ayarında yaşanıp gidiliyor. Yani benim gördüğüm; "ay sorma, çok kötü günlerden geçiyoruz, bi çay daha koyayım mı, bak ne olur şu simitten de al, özlemişsindir?!" ayarında bir gerçeklik algısı var.

Böyle gözlemledim ben. Ordayken "şükür, biz burdayken hiç vukuat olmadı" diye düşünürken, burda medyayı takip eden eşim "aaa şunu duydun mu, şuna ne diyor insanlar peki?" diye sorup durdu, cevaben "aa, öyle mi oldu, yok ya hiç duymadım"dan başka bir söz gelmedi dilime.. Aman kalabalık yerlere çıkmayayım diye gittiğim başkentte, insanlar cıvıl cıvıl yayılmışlar bahar dallarının altına, kadınlar topuklularla tıkır tıkır salınıyor Tunalı'da, Kızılay arı kovanı gibi işliyor. Müzik, çiçekçiler, birbiriyle şakalaşan esnaf.. Hayat akıyor, her zamanki gibi..

3 seçenek var: Ya hakikaten Türkiye'de bize "alternatif gerçeklik" yaratılmış, olan bitenden haberimiz yok, cehaletin mutluluğunu yaşıyoruz. Ya haberimiz var ama öğrenilmiş çaresizlik midir, kabullenme midir, Stockholm sendromu mudur, beynin korteksinden geçmiyor o haberler, herkes kendine, kendi küçük dünyasına kapanmış, "halimize şükredip, inşallahlayıp maşallahlayıp" oturuyoruz. Ya da; hakikaten Türkiye dışında kalan tüm ülkeler bir olmuş, işi gücü bırakmış, tamamen asılsız haberler üretip Türkü sindirme derdinde..

Neyse; kısacası, başkentte 10 gün geçirdim ve insanlar güler yüzlüydü, havadan sudan sohbet edip şakalaşıyordu, sokaktan çiçek ve simit aldım (tuhaf şekilde hiç sokak hayvanı görmedim bu sefer, aynen Hitler Almanya'sında karşı komşun "Yahudi"nin birden yok olması gibi biraz ürkütücüydü bu), elimi kolumu sallaya sallaya yürüdüm ve kendimi "umutsuz, mutsuz ya da sinirli" hissetmedim. Hissedene de rastlamadım. Geçen hafta Avrupa'da okuduğum ve yok artık dediğim "insanımız %70 oranında mutlu" haberine, Türkiye'deki tepkim "doğru valla" oldu..

Her millet nasıl yönetilmeyi hak ediyorsa, o şekilde yönetilir arkadaşlar. Bu konuda başka diyesim yok. Bloglarda, sosyal medyada ve yurtdışında yaşayan bizler arasında görülen hoşnutsuzluk, sinir hali, umutsuzluk falan sokaktaki adamda, küçük esnafta, köşe başında alışveriş eden topuklu kadında yok. Millete yabancı, azınlık olan biziz, bunu kabul edelim.

Gelelim, neden aramadım sormadım. Şekil 1A'daki ödünç alınmış güllü bülbüllü anneanne geceliği içinden böğrümü göstereyim cevaben. Son 1 aydır tuhaf şekilde gripten faranjite, ordan öksürüğe aksırığa, üstüne yeni bir burun akmalı hapşırığa derken, birden tuhaf bir döküntü de döktüm. Türkiye'nin büyük kısmında (caddelerde sürtmezken) aslında yataktaydım, son 2-3 gün neyse ki burnumu çıkarabildim, onda da aileye anca doyabildim, kusura bakmayın.

Bu diyarlara da (henüz dereceler iki rakamlı olmasa da!) bahar gelmiş sonunda, her yer çiçek ama ne çiçek. Bir sonraki postumda (hatta bundan sonraki tüm postlarımda belki de) artık ben de kendi küçük dünyama dönüp, bilimime sanatıma doğama felsefeme odaklanacağım, ilk postumu da bahara adayayım istiyorum.