31 Ocak 2016 Pazar

Seven kıskanır MI?

Sevdiğim bir arkadaşımın özeline girdim demin, hiç yapılmaması gereken bir durum. İki kişinin arasında geçeni üçüncü kişi anlayamaz, o nedenle kendi ilişkinizi bozmamak için bence hiç karışmamak lazım. Ama o da birşeylerden nem kapmış ki kendi içinde tutmamış anlatmış dedim.. Meraklı Meloşluk ettiğim gerçeğini değiştirmiyor ama neyse. Biraz mizahi takılacağım bu aldatma ve kıskanma konularında bugün, gülerken düşünelim falan..

Bilmiyorum burda ya da diğer annelik bloğunda anlatmıştım sanırım, birkaç ay önce ben bir rüüüüüya gördüm. Rüyamda o sıralar çok sevgili bulduğum (ama kendisini Kaptan Spok'tan (vallahi oymuş!) ve Imitation Game'den sonra artık "hep aynı rolde bu adam yahu, hiç kendini değiştiremedi, hep aynı aseksüel yarı çatlak yarı dahiyi oynuyor niyeyse" diye diye antipati kaptığım) Benedict Cumberbatch, nedense bizim evde anadan üryan vaziyette duştan çıkmış kırmızı noktalı bir şekilde göründü bana. Ve ben o görüntüye karşı "ama lütfen beyefendi, ben evliyim, eşim var çocuğum var, olmaz" diye adamın yanından topuklarım totoma vura vura kaçtım ve uyanınca da "kızım ne salaksın rüyanda bile kocayı aldatamayacaksan, rüya görmenin ne anlamı var, ooof offf" diye hayıflanmış ve "kaçtı gül gibi fırsat işte, birdaha nerdeeee" diye kızmıştım kendime. Lakin eşeğin istemediği ot burnunun dibinde bitiyormuş.. Geldi yine bizim Benedict dün gece ziyaretime ve ben bu sefer kendisinin etinden sütünden faydalandım OH. Lakin durun, o tek kaş maĞnaĞlı bir şekilde kalkmasın havaya, o dudak büzülmesin, o pembik parmaklarınızı gözüme gözüme sallamayın. Suç bende değil, benim beyde..

Benim beyle biz birbirimizi hiç kıskanmayız. Vakti zamanında "kıskanmak ilkellik göstergesidir" diye bellemişiz. Adam Türk de olmadığı için onu giyme buna bakma endişesi yok, ben de onu bir zamanlar flört ettiği ama sonra arkadaş konumunda devam ettiği bir kızla başbaşa yemeğe falan yollarım, hiç çekinmem. Aldatmayı kafaya koymuş insan aldatır, bunu da okumayı bilene belli eder arkadaşlar.. Ama siz kabullenemiyorsanız, görmezden gelmek daha rahatsa, o zaman yakalanmaz da.. Neyse. Aldatılmam demiyorum ama şu an aldatma ihtiyacı içinde değilim, eşimde de bu ihtiyacı görmüyorum. Ama ilerde ne olur bilemem, büyük konuşmamak lazım, ilişkiler değişiyor, insanlar değişiyor.. Ama ben açıkça birbirimize "bu iş yürümüyor, kendi yollarımıza gidelim" diyeceğimizi düşünüyorum, bu kadar badire atlatmış bir ilişki bunu gerektirir.

Özetle; karşındakine değer veriyorsan aldatmazsın diye düşünüyorum, aldatmak da içine düştüyse zaten değer vermiyorsun demektir. Tabii Benedict bu durummun dışında kalıyor. Rüyalar ayrı bir alem, Freud çözememiş, ben mi çözeceğim.. Fakat şunu da açık söyleyeyim, benim beyde de Scarlett Johansson tutkusu var ve ben kendisine açık açık söyledim "bey, eğer scarlett seni bir köşede kıstırdı hamle ettiyse yürü yani sakın durma" dedim, valla dedim. Yahu Scarlett diyoruz, düşünsene benim adamı beğenmiş, bir nevi gurur duyulacak bir durum. Ya evet ilişkiler konusunda biraz sıyırmış bir görüşüm var, haklısınız ama "ay yok benedict gelse aldatmam" türü bir püritenlik de bana delilik geliyor.. Yani "aldatırım ama anca Benedict gelse,  aşağısı kurtarmaz" daha samimi sanki.

Gelelim asıl konuya; kıskanmak.. Şimdi kıskanmak doğal bir duygu diyorlar. Ben inanmıyorum doğal olduğuna çünkü bakıyorum çocuklar birbirlerini hep öğretilmiş kalıplarda kıskanıyor, misal yeni kardeşe yönelen sevgi, misal bir oyuncak, e bunun neresi doğal? Diyorlar ki; bebek gelince bebeği gizli gizli sevmeyin ki çocuk bunun kötü bir şey olduğunu sanmasın, aksine bebeğin sevildiğini kabul edildiğini görsün, duygularını yönetmede sizi örnek alsın. Demek ki; kıskanma konusunda, duyguyu biçimlendiren çevre.. O zaman "seven kıskanır" demek kültürel bir yaklaşım, ki evet batı kültürlerinde böyle bir anlayış olmadığı için böyle bir terim ve uygulama da yok.. Hatta tam tersine "kıskanıyorsa ilkeldir, koşarak kaç" anlayışı hakim.

Aslında kıskançlığın altında güvensizliğin yattığını biliyorsunuz. Size "o adama göz oynattın" diyen biri aslında "sen beni sevmiyorsun, sevgine güvenemiyorm" demeye çalışıyor ve bunun da altında kişisel eksiklikler "ben sevilmeye layık değilim" türü çocukluk döneminden gelen suçlayıcı, cezalandırıcı ego sorunları yatıyor. Yani aslında size yöneltilen duygu, kendisine duyduğu ama kabul edemediği için yansıttığı bir duygu. Kıskandığınız tüm o durumları düşünün, aslında içten içe "ben nasıl buna sahip olamadım"ın altında "ben yetersizim, sevilmiyorum, başarısızım" türü duygular gizleniyordur.. O nedenle kıskanmak doğal değildir, öğrenilmiş negatif duygudur ve kontrol altına alınması gerekir. Bu duyguyu yaşayan kişiyi "ay seviyor da kıskanıyor" şeklinde beslemek sadece ilişkinin süresini uzatır ama kalitesini adım adım azaltır çünkü negatif duygunun ve davranışa dökümünün önüne geçilmediği sürece bu sadece büyür, büyür ve sonunda patladığı noktada da hiç bir olumlu sonuç doğurmaz. Aksine, ülkemizde kadınlara yöneltilen şiddetin ve aşağılamanın derinliklerinde erkeklerin yetersizlik duygusunu, sevgi açlığının getirdiği öz değer sorunlarını görebiliriz..

Dolayısıyla diyeceğim şudur; kıskançlık bir sevgi göstergesi değildir ve önüne geçilmeye çalışılmalı, başarılamıyorsa o ilişki gözden geçirilmelidir. Bu sorun gözardı edildiğinde, sadece ilerde yaşanılacak baş ağrısı ötelenmiş olur, başka olumlu hiç bir getirisi yoktur..

28 Ocak 2016 Perşembe

İslami terör olur mu, olmaz mı?

Geçenlerde bir kaç arkadaşımla tartışıyorduk, konu son zamanların sıcak konularından: "İslami Terör". Arkadaşlarımdan biri oldukça inançlı bir müslüman, diğeri protestan hıristiyan. Müslüman olan arkadaşım "İslami terör diye bir şey olamaz, baştan yanlış bir terim bu, sadece müslümanları karalamak için dinle alakası olmayan bu teröristleri kullanıyor medya" diyor, diğer arkadaşım ise "ama dünyanın heryerinde müslüman kimliğiyle insanlar diğer dinden insanlara saldırıyor, hunharca katlediyor, tabii ki bunu dinle bağdaştırmak doğal" diyordu.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama ben İslami Terör'ün terim olarak anlamsız olduğunu düşünmüyorum çünkü siyasi rejimi ya da yaşam tarzı İslam olan ülkelerin geneline bakıldığında gerçekten de azınlıklara ya da kendisiyle karşıt görüşte olanlara dair bazen "cihad" adı bile verilen terörist eylemler olduğu bir gerçek. Bunu yadsımak, odadaki kocaman fili görmemek demektir. Ama İslam dininin özüne bakıldığında terörist aktiviteler ne kadar meşru, işte o tartışılır..

İslamda cihad kavramı yanlış anlaşılıyor, Hz. Muhammed bile savaşlarında şu şu şu kriterlere uygun davranıyordu, bunlar terörle hiç bağdaşamaz diyen bir kesim var. Kısmen haklılar. Fakat Hz. Muhammed'i kıstas alarak İslam dinine bakarsak, zaten dinin orjinalinden apayrı bir dine dönüştüğünü, kendisi geri gelse ümmetinin durumuna üzüleceğini de düşünen bir kesim daha var. Ben din uzmanı değilim, o nedenle bana bu konuda laf düşmez ama kendisini inançlı gören bir kişinin sadece bir başkası kendinden farklı düşünüyor diye eline kılıcı alıp ona saldırmasını da "akıl hastalığı" emaresi olarak gördüğümü söyleyebilirim. Müslüman kardeşlerimizin hakkı yeniyor diye dünyanın bir başka yerinde budist olan insanlardan üstün olduklarını ve daha fazla hakka sahip olmaları gerektiğini de düşünmüyorum. Ya da hıristiyan bir insana "yanlış yoldasın, benim yoluma gel" demeyi de kendini bilmezlik olarak görüyorum. İnançlar tartışılır, renkler gibi, kim neyi beğeniyorsa, neyin doğru ve mantıklı olduğuna inanıyorsa, onunla yoluna devam eder ya da etmez. Bunlar kişisel konulardır.

İslami teröre en fazla tepkiyi kendini müslüman görenlerin vermesini beklerim çünkü bu insanlar dinlerine sövüyor. Fakat tuhaf olan, kendini müslüman lanse edenlerin İslami Terör'e gizli ya da açık destek veriyor olmasıdır. Bu da bizzat terörü islami yapar, islam dini açısından meşrulaştırır. İslami teröre açık ya da gizli destek veren müslümanlar aslında ince bir buz üzerinde yürüyorlar çünkü o terör dönüp dolaşıp, gelip yine en çok gariban müslüman kardeşlerini vuruyor. Belki de doğal seleksiyon demeli, fazla düşünmemeli ama kurunun yanında yanan yaşları gördükçe, insan tepkisiz kalamıyor işte..

Geçen gün izlediğim bir dizide çok güzel bir söz geçti; "dünya dönmeye başladığından beri her insan gurubu, kendinden sonra gelen nesilin bozulduğunu, dünyanın sonunu getirecek bir yanlışlık ve sapkınlık içinde olduğunu söyler durur ama dünya dönmeye devam eder" diye.. Çarklar arasında bir dişli..

Almanya'da Suriye'li göçmenlerle çalıştığımdan bahsetmiştim. Doğrusu bu kesime bakış ilk baştaki heyecanını yitirerek, özellikle Paris ve Köln'de yaşanan terör olaylarından sonra daha "realist" bir hal aldı. İnsanlar yabancı düşmanı olmasalar da, yabancılardan korkuyor, kendileri gibi olmayandan rahatsızlık duyuyorlar, bu bir gerçek. İlk başlarda yaşanan ellerde çiçeklerle karşılamalar falan hep bitti, artık Merkel'e "daha fazla gelmesinler, almayalım, altyapımız yok kaldıramayız" baskısı var. Çok da akılalmaz bir durum değil bu, o kadar kontrolsüz ki sınırlar, masumun yanında ne olduğu bilinmeyen insanlar da girdi "içimize". Bunun etkilerini de günlük hayatta görüyoruz artık. Müslümanlara karşı genel bir "eğitimsiz, sosyo ekonomik düzeyi düşük kesim" inancı var, ki bu doğru ne yazık ki.. Müslümanlar da bu kalıp yargıları kırmak için pek çaba göstermiyorlar.

Bu işin sonu ne olacak bilmiyorum. Büyük ihtimalle Avrupa genelinde krize neden olacak göçmenler ve belki de Avrupa Birliği'nin sonunu getirecek. Terörle ya da ekonomik anlamda AB'yi zorluyor ve tepki çekiyorlar. Keşke kafa yapıları arasında bu kadar derin uçurum olmasa, İslam altın çağında ortaya çıkardığı bilim insanları ve düşünürleri bu çağda da çıkarabilse.. Ama sanıyorum kafa yapısı arasında ne yazık ki yüzyıllar var artık, nasıl kapanır bu açık bilmiyorum..

26 Ocak 2016 Salı

Doktora

Bu konu beni 1 seneden uzun süredir çok yoruyor ve aslında kalben verdiğim bir kararı gerek kişisel nedenlerle, gerek ailemi düşünerek bir türlü alamıyorum. Evet; doktorayı bırakmayı düşünüyorum. 2 senedir tek bir cümle yazmadım tezime ve tezimin konusu artık beni heyecanlandıran bir konu değil.. 4 sene önceki düşüncelerim anne olduktan sonra, yarı zamanlı çalıştığım göçmenleri daha içten tanıdıktan sonra ve son 6 aydır gönüllü çalıştığım Suriyeli göçmenlerle konuşmalarımdan sonra çok değişti. Doktora konum olan "göçmenlerin uyum süreci ve psikolojik sorunları" beni heyecanlandırmıyor artık. Normalleşti içimde bu sorun, yapabildiğim şekilde hayatlarına dokunuyor ve uyum süreçlerini hızlandırmaya çalışıyorum ama daha derin bir araştırmaya atılma düşüncesi sadece içimi sıkıyor..

Şu an önümde iki seçenek var; ya konuyu en temelden değiştirip aslında süpervizörümün de son yıllarında merak saldığı Mesnevi terapilere döneceğim ya da bu işi bir başarısızlık olarak görmek yerine bir deneyim olarak kabul edip bu noktada sonlandıracağım. Çalışmalarım bana özellikle kültürel psikopataloji alanında birşeyler kattı ve benden maddi bir yük ya da zaman çalmadı. Yani başarısız olduğumu düşünmüyorum, fakat dediğim gibi artık bu proje beni heyecanlandırmıyor.

Bir klinik psikolog olarak yabancı bir ülkeye geldiğinizde, o ülkede direkt çalışmaya başlayamıyorsunuz. Akreditasyon gerekiyor. Bu da tüm diploma ve kurslarınızın değerlendirilmesi, denkliğinizin sınanması hatta bazı durumlarda sınavlara girmeniz, baştan bazı dersleri takip etmeniz demek. Benim diplomalarım ve aldığım süpervizyon eğitimleri AB kapsamında geçerli olduğu için şanslıyım. Aslında direkt kendi ofisimi açabilirim fakat meslek etiği gereği süpervizyonsuz bu işi devam ettirmek istemiyorum. Şu an birlikte çalıştığım ekipten de bu nedenle mutlu değilim. İşe biraz maddi bakıyorlar, bilimsel yönleri pek yok. Bense mesleğimde yerimde saymak istemiyorum, çünkü klinik psikolojide bu aslında körelmek demek. Seminerlere katılayım, meslek içi eğitimlere devam edeyim, en önemlisi de adam gibi (mesleğine aşık ve daima gelişme taraftarı) bir terapistten süpervizyon almak istiyorum. Doktora hocam emekli olduğu için, ondan da alamam bu süpervizyonu. Yani şu an kendimi çok tıkanmış görüyorum.

Doktorayı bıraksam mı bırakmasam mı diye düşünerek, 1 senedir boşa harcadığım bilişsel enerjimi 4 senede hala orta düzeyde kalakalmış olan Almanca'mı geliştirmeye aktarmak bana mantıklı gözüküyor çünkü bu bana mesleğimde ve sosyal hayatımda yeni pencereler açacak. Biraz tuzlu da olsa özel ders almaya karar verdim ve ailemin bu konudaki desteğini isteyeceğim (belli yaştan sonra insanın ailesine hatta kocasına ekonomik olarak düşkün kalması çok acı, özellikle benim gibi fazlasıyla özgür ve kendi ayakları üzerinde durma manyağı biriyseniz). Fakat şu anki çalışma şeklimle, Alman tipi çocuk ve hayat müşterekse masraflar da %50 paylaşılmalı sistemiyle Almanca kursunu maddi olarak karşılamam mümkün değil. O nedenle tüm o "özgür kadın" triplerimi aynen yalatarak hayat banaaaa, bu noktada "büyüklerime" muhtaç etti..

Bu seneki planım bu. Eylüle dek yani. Almancamı ilerletmek, aslında sevmediğim işime gidip gelmek (patronun bloğu keşfetmeyeceğini ummak ama keşfederse de amaaaan bana ne o da bana ya adam gibi para ya da adam gibi süpervizyon verseydi demek), aslında çok harika sandığımız Alman eğitim sisteminin çalışan annelere nasıl yük bindirdiğini düşünerek, kızımın okul sonrası bedenen ve ruhen yanında olmak.. Yeterince yoğun bir program bence. Bir de doktora olmaz mıydı, olurdu ama heyecanım kalmadıktan sonra ne anlamı var......

Pişman olacak mıyım bilmiyorum. Belki herkesin bana dediği "ya dondur dondurabildiğin kadar, belki 1 sene sonra fikrin değişecek" önerisi en doğrusudur. Ama heyecanım öldükten sonra, fikrim değişse neye yarar? Sevmediğim, aslında hiç de umrumda olmayan bir konuda doktora tezi yazmak.. Boşuboşuna emek, vakit.. Bir kağıt parçası için değer mi... O kağıt parçası eminim bana çok yollar açacak ama ne bileyim, o kağıt parçası olmadan da yolumu bulurum gibime geliyor.. Sonuçta öğrenmekten vazgeçmiyorum ki, hayat bir öğrenme süreci..

Tam 30 senedir öğrenciyim! Belki sizin 22 yaşında verdiğiniz bu "yeter artık" kararını ben 36 yaşımda veriyorum. Bu biraz farklı tabii, insan 22 yaşında öğrenciliği bitirip 10 sene çalışıp sonra yüksek lisans doktora falan geri dönebilir ama 36 yaşında bırakınca 45inde geri dönmek pek mümkün değil bence.. Yani bu benim nihai kararım olacak, farkındayım. tabii ki meslekiçi eğitimler kurslar olacaktır ama bu şekilde bir öğrencilik bitecek. Biraz bundan da korkuyorum, sudan çıkmış balık gibi kalmak istemiyorum. Hep araştırmacı olmaya alışmışım...

Ama içimdeki ses "yeter artık" diyor. Pişman olsam da, sanırım yeter.. Bir karar vermeliyim.

GÜNCELLEME: çok teşekkür ederim ama yorumlarınızdan hiç faydalanamadım, iç sesimi dinleyeceğime hayatımdaki en önemli iki erkeğin dış sesini dinledim ve "1 dönem daha dondur, zaten bu son dondurma dönemi" dediler, gidip dondurdum. Eylülde yine aynı konuda aynı yazıyı yazacağım bu gidişle ama 6 ay daha düşüneyim bakalım.. Bu kadar düşündüm bir 6 ay daha düşünmek pek bir şeyi değiştirmez heralde.. Hayırlısı..

23 Ocak 2016 Cumartesi

Sanatsal yetenek

Kusura bakmasınlar ama 1 milyon politikacıyı, 1000 tane ekonomisti, 100 tane temel bilimciyi, hatta düşünce bilimleri dışında kalan genel bilim insanları dahil; 1 tane sanatkar için gözden çıkarabilirim ben. Sanat bence tüm bunlardan daha önemli.. Aramızdaki bilimciler alınmasın, bilimsiz yaşayamayız ama sanatsız bir yaşamda da aklımızı kaçırırız..

Sanat bence insanın gelebileceği en üst nokta. Hatta belki bundandır, dikkat edin ailelerin antropolojik yapılarına bakıldığında genellikle ilk okumuş grup öğretmen, hemşire, memur vs oluyor, sonraki nesil biraz daha okuyup doktor, mühendis vs oluyor, bir sonraki nesil ya da olmadı 2 sonraki nesil illa ki hayatın anlamını aramakla meşgul oluyor ve de ya felsefe ya sanatla ilgileniyor (bu neslin içinde sanat olup aslında başarısız olanları kazanılan tüm parayı ve statüyü yokedip başa döndürüyor, başarılı olansa genelde aile falan kurmadığı, daha alternatif, daha kafasına göre yaşamayı seçtiği için aile sona eriyor). Eğitimli, az çok üst sosyal düzeydeki ailelerin mesleki evrimi hep bu şekilde, bilmem fark ettiniz mi?

Ayda bir Münih Müzik Yüksekokulu'nun öğrenci konserlerine gidiyoruz. Hem gençlere destek oluyoruz, hem gerçekten iyiler, daha "piyasa"nın içine girmedikleri için coşkulular, onlardan aldığım enerjiyle sanki gelecek nesiller daha iyi bir dünya kuracakmış hayalleri kurarak birkaç gün gerçeklerden uzaklaşıyorum. 

Geçtiğimiz hafta yine gençleri dinlemeye gittik. "Yeni yıl konseri" idi bu seferki ve her sene bu konser diğerlerinden daha özel olur, dünya çapındaki orkestra şefleri ziyarete gelir mesela ya da gerçekten yetenekli bir piyanist ya da tenör ya da çellist olur. Bu seferkinde şef Prof. Bruno Weil idi ve konuk sanatçıyı "bu ismi aklınızda tutmanızı, bir köşeye yazmanızı isterim" diyerek tanıttığı piyanist henüz 21 yaşında olan Aris Alexander Blettenberg'di. Bu genç adam hakikaten yetenekli, sayısız ödülü var ve şu an Münih'in büyük kasabalarından biri olan Garsching senfoni orkestrasında şeflik de yapıyor. Daha önemli ve özel olan ise; dünya üzerinde çok az kişinin sahip olduğu bir yeteneği var, piyano çalarken aynı zamanda senfoni orkestrasına şeflik yapabiliyor! 

Gerçekten ilgiyle ve zevkle dinledik ve özellikle Schostakowitsch'in 2 numaralı piyano konçertosu opus 102 yorumundan çok etkilendik. Fakat gel gör ki; küçük yaşta aşırı bir yetenekle yüksek bir noktaya gelmiş her genç insan gibi, o da tam bir sosyal uyumsuzluk abidesi. Kıyafetinden gözlüklerine, ipincecik kürdan gibi ve tabii ki eğri boyunlu hafif kambur vücudundan sanki başka bir insana aitmişçesine fırlayan o kemikli up uzun parmaklı ellerine, tek kelimeyle: "tuhaf!". İnsana öyle geliyor ki; bir kadını (ya da erkeği) hiç öpmemiş dudakları, ellerini korumak için yapamadığı tüm o sporların çelimsiz bıraktığı bedeni.. Ne kadar naif, kırılgan ve bu dünyaya ait değil.. Kadın erkek ilişkilerinin, günlük dertlerin hatta belki yaşam savaşının bile çok dışında bir ruh. Hani Benedict Cumberbatch'in bıkmadan usanmadan oynadığı tüm o rollerdeki aslında aynı kişilik gibi; aseksüel, biraz otistik, çokça sosyal uyumsuz, biraz sosyopati de içeren yalnız dahi. 

Hayatım onunkinden çok daha sıradan, sanata yeteneğim yok (aslında kayda değer hiç bir şeye yeteneğim yok, öylesine sıradan bir insanım ki..). Biraz düşünebildiğimi düşünüyorum ama ondan bile emin değilim. Ama bu "dev" çocuk için üzülüyorum! Ne saçmalık!? Onun bana üzüleceği yerde..

Dahi ya da çok yetenekli olmak; yalnız ve tuhaf olmak da demek, onun için herkese verilmemiş bu ışık.. Herkes kaldıramaz.. Ben kaldıramazdım.. Sanatsal yetenek çok başka bir "şey".. 

21 Ocak 2016 Perşembe

Gizli saklı işleri becerememek

Ben biraz saftirik bir insanım galiba.. Galiba diyorum çünkü herkes gibi ben de normalde kendimi akıllı hatta daha artistik bir tanımlamayla "kıvrak zekalı" bulurum. Fakat iş gizli saklı, beyaz da olsa yalan söylemeyi içeren işlere gelince.. Tam bir şaşkaloz olduğumu itiraf edeyim. 

Eskiden beri böyleyim. Çocukken tüm yalanlarımı "gözüme bak" diyen annem anında yakalardı çünkü ya gözümü kaçırırdım ya da daha en baştan kaybedeceğimi bildiğim için, anında itirafı basardım. Üstelik kendim yalanı dolanı beceremediğim gibi, bir de üstüne herkese güveniyorum (ki bu da artistik tanımıyla "temiz kalplilik" ama gerçekte düpedüz aptallığın tarifi aslında). Son 10 yılda mesleğim gereği yalanı yakalamada en azından fizyolojik ve mantıksal ipuçlarından faydalanarak biraz daha gözü açık hale geldim ama yine de bir "Lie to Me" olamadım (iyi ki de değilim, düşünsenize devamlı mimik gözle, devamlı tığ üstünde otur, devamlı biryerden birilerinden sırtına bıçak bekle, yok yaşanmaz öyle..) Bazı yalanları fark ediyorum; yalanı söyleyen kişi yakınımsa üzülüyor ama görmemezlikten geliyorum, değilse güven notunu düşürüp, fazla değer vermeden gülüp geçiyorum. Bazılarını fark etmiyorum, bazılarının kalbim ve beynim üstünü örtüyor çünkü gerçekler daha acı olabiliyor. Yani ben de herkes gibiyim; güvenmeyi seçiyorum, güvenmeyi istiyorum, güvenmeye ihtiyacım var.

Buna rağmen ve yeteneksizliğimi bile bile, kendim saçma sapan güvensizlikler yaratma içindeyim. Mesela dün.. Dün biraz rahatsızdım ve işi astım. Fakat kendime 1 yarım gün boş dolaşmayı da yediremediğim için (bakınız: üretim çılgınlığı) eşime işi astığımı söylemeden (adam Alman, dini çalışmak üretmek yaratmak işe yaramak bir fayda sağlamak) gittim sabahın köründe bir cafe'de Almanca çalışarak kahvaltı yaptım. Eve dönmeden önce de markete uğrayıp akşam için erzak almaya niyetlendim. Çok da iyi gidiyordum. Ta ki arkadan enerji dolu, neşe topu bir "merhabaaaa" duyana ve dnüp de kayınvalidemle burun buruna gelene dek. Tabii ki kadının ilk cümlesi "aa bugün çalışmıyor muydun?" oldu.

Yalan söylemeyi beceremediğim gibi yalanımın arkasında durmayı da HİÇ beceremiyorum, bari birini yapabilsem.. "Yok gitmedim bugün" diyip gizemli bir şekilde "yarın bahsederim, özel bir durum" dedim. Yarın neden bahsedeceğim hiç bir fikrim yok. Bugün oturup bu konuda kuyruklu bir yalan hazırlamam ya da anneme yaptığım gibi "lanet olsun evet ya yalancıyım" diye hönkürüp süt dökmüş kedi gibi yaşamıma devam edeceğim. Hangisini yapacağımı dahi bilmiyorum şu an..

Aslında madem beceremiyorsun ne diye yalan söylüyorsun dolana kalkışıyorsun diyeceksiniz, haklısınız. Lakin bu tip son derece gereksiz beyaz yalanlar insanın boş ve rutin hayatına bir renk mi katıyor nedir bilmiyorum ama beynin seratonin mekanizması da işin suçlusu, hepimiz söylüyoruz bu yalanları. Mesela sevdiğimiz biri "saçım nasıl olmuş?" dediğinde "hiç yakışmamış" dememiz gerekirken "yüzünü ortaya çıkarmış" demek ya da her sabah nefret ettiğimiz işe giderken "iyi ki çalışıyorum, para kazanıyorum, kendi ayaklarımın üstünde duruyorum" demek, matematik zekası süpedüz kısıtlu oğlumuza "aslında çok akıllı ama dikkatsiz ve tembel, çalışsa yapar" demek.. Yapmıyor muyuz?

Bir de "doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" durumu var, son derece dürüst, çalışkan, doğrucu davut insanlar hayatta tutunamıyor. Çünkü empati kuramıyoruz, kendimizi yanında kusurlu görüyoruz, dolayısıyla o kişiye antipati duyuyoruz. Hangimiz ister sadece doğruları söyleyen bir sevgiliyi mesela, "evet karıcığım, aslında horluyorsun" diyen bir kocayı?


Velhasıl; inventionof lying'i izleyin derim. Sonra da bana bir akıl verin yahu, nasıl çıkacağım alnımın akıyla bu yalanlı dolanlı kayınvalide yüzleşmesinin içinden?!

15 Ocak 2016 Cuma

Heyecanlandıran hedefler

Küçük Joe'nun bir yazısında bahsettiği kişisel gelişim uzmanı Celes'in öyle ağzından bir solukta kolaycacık çıkıvermiş gibi duran şu cümle bu gece beni uykusuz koydu: "Hedeflerin seni heyecanlandırmalı". Gece 2'de gözlerim faltaşı gibi açılınca, aklımda bu cümlenin dönüp durduğunu ve beni daha fazla uyutmayacağını fark edince, bazı hey gidi gençlik'in yatağa yeni gittiği saatte ben ayaklandım. Aslında itiraf edeyim, aklımda dönen cümle biraz deforme olmuş, "hayallerin seni heyecanlandırmalı" olmuş. Olsun, hedefler ve hayaller aslında benim için aynı şeyler..

Beni sarsan; şu an beni heyecanlandırmayı bırak, herhangi bir duygu uyandıran hiç bir, hatta dur bunu büyük harfle yazayım HİÇ BİR hedefim olmadığını fark etmem oldu. Çok şaşırdım, etkilendim ve çok üzüldüm kendi adıma.. Sonra baktım üzülmekle olmuyor, düşünmeye karar verdim.

Saat 06.32 şu an, 4 saattir bir hedefim için araştırma yapıyorum. Aynı zamanda; şu an karşı komşum uyandı ve penceresinden mutfak ışığı sızıyor. Bir hedefim vardı benim 4 sene önce 32 yaşımda bu ülkeye göçerken. Hatta bir değil bir çok hedefim vardı.. Şimdi kendime bakıyorum. Evet bazı hedeflerime ulaştım ama bir çoğunu beklemeye aldım, bir kısmını ise rafa kaldırdım. Bunun doğal bir süreç olduğunu, geçen yılların insanı ve düşüncelerini değiştirdiğini biliyorum. Ama bulunduğum bu nokta, beni mutlu etmiyor. Çünkü yaşamımda beni heyecanlandıran HİÇ hedef yok.

Bu demek değil ki mutsuzum. Bilakis.. Her gün şükredecek şeyler buluyorum. Bundan 4 sene öncesine kıyasla çok daha dingin, huzurlu ve eşimin değimiyle "dengeli"yim. Ama heyecanımı kaybettim sanki.. Belki ailemin bana "gittikçe Almanlaşıyorsun" demesinin nedeni de bu.

Almanlaşmak.. Eskiden olsa tüylerimi diken diken ederdi. Almanlar soğuk, aşırı kontrollü ve kontrolcü gelirdi bana. Oysa eşim, ailesi ve arkadaşlarım olan Almanlar arasında bu şekilde bir tek kişi bile yok! Kalıpyargıların kurbanıymışım.. Tam tersine insanlar saygılı, birbirinin özeline girmeme derecesinde düşünceli ama seni içlerine aldılar mı, her derdine koşarlar. Yeter ki sormayı, istemeyi bil ve samimi ol. Olması gereken yani. Klasik Batı Avupa.. Siyahla beyaz dışında tonlar olduğunu bilen ama siyahta siyah gibi beyazda beyaz dibi davranan insanlar güruhu. Nerde nasıl davranılacağını bilmek derler ya, nerde nasıl hissedileceğini de biliyorlar. Sanırım bize uymayan bu kısım; bizim coğrafyada hepimiz dizginlenemeyen duyguların insanlarıyız.

Türkiye'den gelen haberler, politik durum, kültürel yozlaşma vs derken kendimi buraya daha yakın hissettiğim doğru. Fakat bu arada belki içimdeki o doğal ateşi, heyecanı kaybediyor olabilirim.. Yani Akdeniz insanına özgü o yanar dner dengesiz ama yine de Ayşecik Şeytan Çekici hallerini.. Ama evet, daha dengeli ve mutluyum ve sakinim ve huzurluyum. O zaman belki de doğru olan bu?

Dengeli olup aynı zamanda heyecanı da kaybetmemek sanırım yaşamın özü, en zoru, hep ulaşmaya çalıştığımız..

Birkaç hedefimi yeniden gözden geçirdim ve ayıkladım. Beni heyecanlandıran 3 hedef buldum. İlki; artık günlük konuşma dilinden bir adım öne geçirmem lazım Almanca'mı! Bu bana mesleki, akademik ve sosyal bir çok kapı açacak. Biraz "zamanım yok", biraz "2 yıllık tam zamanlı anneliğin sonunda bedenen ve ruhen yorgunum", bolca da "param yok" diye erteleyip durduğum Almanca projeme geri dönmeye karar verdim. Gerekirse ailemin desteğini isteyeceğim, bu işi ciddiye almam lazım..

İkinci hedefim ise; doktoranın gidişatına bu ay içinde karar vermek ve süpervizörümle iletişime geçmek. Bu üzerinde ciddi olarak düşünmemi gerektiren bir konu olduğu için olgunlaşmadan bahsetmiyorum.

Son hedefim ise (haklısın Küçük Joe!) bu senenin büyük seyahat planını yapmak. Biliyorsunuz eşimle evlenirken ne ev ne araba ne yatlar katlar, bir tek "her sene 2 yeni ülke görelim" şartı istemiştim. Sağolsun şu ana dek hiç aksatmadı..  Ama bu sene.. Normalde yaz başı yaptığımız planlar bu sene biraz ertelendi. Konuştuğumuz birkaç bölge var ama eşim devamlı "yüzündeki o heyecanı görmek istiyorum" dediği için bir türlü gerçek planlara dökemiyoruz. Bu hafta düşündüğümüz bölgelerin rehber kitaplarını aldım ve daha detaylı okumaya başladım. Bu ay içinde bu planı da olgunlaştırmam ve eşime heyecan dolu bir yüz ifadesiyle kararımı açıklamam gerekiyor.

Haydi bakalım.. Sizi heyecanlandıran hedefler neler?

Foto: Dün alışveriş yaparken iki ayrı insana ait iki ayrı köpeğin marketin önünde birbirine girmeden, gelene geçene havlamadan, sahibim nerde diye ağlamadan "medeni bir avrupalı" gibi beklediğini görünce dayanamadım fotolarını çektim..

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bir vida arttırmak..

Bir laf vardır; "iyi usta söktüğünü geri toplarken vida arttırmaz" diye. Çok sevdiğim, IKEA'nın puzzle türü mobilyalarını birleştirirken sıklıkla kullandığım bir deyimdir. Bu sabah hayatta bazı durumlarda da kullanabileceğimizi fark ettim.

Mesela bazı ilişkiler var, baştan bir "vida arttırdım" hissi verir insana. İçinde hep bir "birşeyler ters sanki bu ilişkide ama olsun düzelir, değişir" hissi vardır ve değişmez, o ilişki bozulmaya, yıkılmaya mahkumdur. Sadece zorlarsın, "bazı huylarını beğenmiyorum ama olsun bu şekilde de seviyorum" dersin.. Ama o geride arttırdığın vida hep aklını kurcalar, hep korkarsın acaba çok önemli bir yerden mi arttırdım, ya tüm mobilyayı etkileyecek bir vidaysa bu, ya ilerde başıma iş açarsa.. Ve gün gelir, birden ayağı aksamaya başlar, üstüne koyduğun içecekler dengesini kaybedip düşer, o güzel elbisen batar, hep o eksik vida aklına gelir.. İlişkiyi de mobilya gibi evden, gönülden çıkarırsın sonunda ama o eksik vida aklını hep kurcalar. Bazen mobilya gider, o eksik vida sende baki kalır. Bir göze atarsın, unutursun, üstünü kaparsın, taa ki günün birinde bir çekmeceden karşına çıkana, bir başka mobilyada tamamlanana dek.. Ve Murathan Mungan'ın "ben sende bütün aşklarımı temize çektim" lafı gelir aklına. Bir marangozun arttırdığı vidaya yer bulması gibi bir doymuşluk, doğruluk, parçaların yerine oturmuşluğu hissi gelir. 

Benim hayatımda çok önemli bir yeri olan bir arttırılmış düğme kutusu var. Hikayesini şurada anlatmıştım. Bu kutuyu özel bir yerde saklıyorum, arada çıkarıp baktıkça hatta kavanozun kapağını açıp o kokuyu içime çektikçe, hatta cesaret edip birini avucuma alıp o mükemmel yuvarlaklığını, dolgunluğunu hissettikçe; ananemin ve hatta onun annesinin de belki çivi değil ama düğme arttırdığı nice etek, pantolon, elbise, ceket geliyor aklıma. O eski yıllara dönmek, o düğmelerin tutturulduğu elbiselere dokunmak, o elbiseleri giyen insanların yaşamlarına dokunmak, o yaşamların naifliğine, kısıtlı imkanlarla mutluluğuna sızmak istiyorum. Arttırılan düğmelerin gizem dolu kavanozu..

8 Ocak 2016 Cuma

Plastik aşkı

Almanların aralarına sızalı 4 sene olmak üzere. Çok bariz bir ırkçılıkla hatta ayrımcılıkla karşılaştığımı söyleyemem, ara sıra Türk olduğuma inanamayıp "ama hiç Türke benzemiyorsun" dedikleri zaman "peki sizce Türk nasıl olur?" diyerek, "gizli ırkçılık"ı hatırlatıyorum cevaben, "haklısın, özür dilerim" diyorlar. Almanlar tarihleri nedeniyle ırkçılık konusunda çok dikkatliler.. Tabii ki eğitimsiz, fakir ve madde kullanan kesim ayrı hikaye, onların aralarından yabancıları aşağılayan (kendi eğitimsizlikleri nedeniyle sahip olamadıkları işleri çalıyorlar diye) ve aşağılamayı fiziksel saldırıya götürenler çıkıyor. Her yerde varlar..

Fakat "Türkler" konusunda bazı (gerçekçi de olan) gözlemleri var ki, ben kendim dahi Almanya'ya taşınmadan önce farkında değildim. Bunlardan biri; Türklerin "plastik aşkı". Almanlar alışverişte ya da eşya taşımada biz Türklerin sıklıkla kullandığı plastik torbaları asla kullanmıyorlar ve gerçekten gözlemleri doğru: "yolda elinde 2-3 plastik torba ile dolaşan biri görürseniz, bu genelde Türk'tür" diyorlar. Ay hakikaten doğru! Dikkat ettiniz mi, ne kadar çok seviyoruz plastiği!? Sadece plastik torbaları değil, plastik eşyaların tamamını çok seviyoruz!

Mesela bizim marketlerde plastik poşet bedava verilir ve insanlar bol bol kullanırlar çünkü o plastik poşetler tekrar tekrar kullanılır; mesela evde çöp torbasına konur, içine ıvır zıvır konur.. Burda markette poşeti satın alırsınız. Hatta açıkcası alışveriş yapan 10 kişiden sadece 1 tanesi poşet satın alır çünkü herkesin ya böyle bizim anca eski filmlerde görebildiğimiz hasırdan piknik sepetleri misali alışveriş sepeti vardır ya da hop, çantalarından bir bez poşet çıkartır aldıklarını içine koyuverir, omuzlarına asar çıkarlar.

Sadece poşet de değil, mesela Türkiye'de en güzel villanın bahçesinde karşınıza zırt diye plastik oturma grubu, şemsiye falan çıkıverir. Oysa özellikle dış mekanda, güneş altında plastiğin birebir kanserojen olduğu biliniyor. Bunu gözardı etmekle kalmıyor, hatta kolay temizlenmesiyle, hafifliğiyle falan övünüyor insanlar! Almanya'da ise plastik eşyalar sadece çok fakir insanların evinde olur, asla plastik sandalye masa takımı kullanmazlar. Ağır demir işler ve cam karışımı ya da direkt tahta kullanırlar. Özellikle bizim Bavyera'da ağaç da bol olduğu için, marangozluk işleri çok yaygındır. Mesela Bavyera oturma grubu denen şu yandaki sistem tüm restaurantlarda ve klasik döşenmiş evlerin çoğunda vardır ve hakikaten ok rahattır. Özellikle çocuklar için yatma yuvarlanma, üzerindeki yastıklardan oyun kurma gibi işlere de yaradığı için, mesela bir grup çocuklu arkadaş restaurantta buluşacaksanız "lütfen banklı masa ayırın" dersiniz ki, çocuklarla 3 saat otursanız da gıkları çıkmasın, rahat rahat oynasınlar.. Bu sistemi neden Türkiye'de kullanmıyoruz, neden plastik sandalye grupları baş tacı ediliyor bilmem, bizde eski Türklerde aslında "divan" ya da "meclis" denen sisteme çok yakın bir fikir.. Tek farkı meclis yere yakın oluyor ama neden normal oturma sistemine uygulanmasın ki?

Plastik herşeyi ucuzlaştırıyor. Pratik sanıyoruz ama tasarımdan kaybediyoruz. Oysa küçük ayrıntılar, malzeme farkı insan yaşamını ne kadar farklı bir hale getiriyor.. Kullan at değil, evladiyelik.. Plastik eşyalar insana bu "süreklilik hissi"ni veremiyor işte..

6 Ocak 2016 Çarşamba

Aslında ne kadar benciliz..

Dün sosyal medyada benimle aynı kan grubuna sahip 8-9 yaşlarında bir kız çocuğunun ailesi tarafından verilen bir ilan, bana aslında ne kadar bencil biri olduğumu fark ettirdi.. Kızcağızın her iki böbreği de iflas halinde ve acilen böbrek nakline ihtiyacı var ve ailesi belirli bir kan grubundaki insanlardan böbrek nakli için yardım istiyor. Gidip bir kan vereceksiniz, uygun donörseniz size haber verecekler ve belki çift böbreğinizden birini verip bu yavruyu yaşama geri bağlayacaksınız.

30'lu yaşlarımın ikinci yarısındayım. Daha 1900'lerin başına kadar "yaşlı" denebilecek bir yaş bu. Bu şu demek: nörolojik ve biyolojik bazda vücudum artık yokuşun tepesinde, önümüzdeki senelerde yavaş yavaş, daha sonra ise hızla aşağı ineceğim, mesleğimde ve kariyer hedeflerimde de aynı bilişsel nedenlerle çok büyük bir atılım yapamam bundan sonra, doğurganlığım da büyük ihtimal 5-6 sene içinde (belki daha da erken) sona erecek. Yani yaşamının daha başında olan bir taze ile karşılaştırılırsam, o benden daha çok hak ediyor yaşamı.. Üstelik kan gurubumuz aynı. Ama yine de gidip bir kan dahi vermiyorum. Neden? Bencilim..

Bencilim çünkü tanımadığım, büyük ihtimalle yaşam boyu karşılaşmayacağım insanların dertlerine yabancıyım. Bu kız kendi kızım olsa ya da hatta kendi eşim, anam, babam, yakın akrabam ya da yakın dostum olsa koşa koşa vereceğim böbreğim, tanımadığım insanlar söz konusu olunca kıymetleniyor. Onların da en az benim kadar değerli olduklarını, benim gibi insanlar olduklarını, bugün onların başına gelenin yarın benim başıma gelebileceğini düşünmüyorum. Başkasının derdine gözümü kulağımı kapıyorum. Bencilim.

Tek böbrekle sorunsuz bir yaşam sürebileceğimi biliyorum ama "ya ilerde tek böbreğim hastalanırsa?" diye düşünüyor, içten içe herkesin benim kadar bencil olduğunu düşündüğüm için korkuyor ve iki böbreğimi de kendime saklıyorum. Bunu bir metafor ile anlatmak istersem, şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Çölün ortasında aracınızla gittiğinizi düşünün ve birden tekeri patlamış bir araçla karşılaşıyorsunuz. Yedek lastiğinizi verseniz içinde bulundukları durumdan kurtulacaklar ama siz "ya benim de lastiğim patlarsa" diye düşünüp riski alamıyorsunuz ve yolunuza devam ediyorsunuz. Kendinizi "mantıklı" diye nitelendirseniz de, aslında sadece bencilsiniz..

Sonra da gel ırkların kardeşliği, ötekinin yaşam hakkı, eşitlik falan at tut.. Hayır, samimi değilim. Ya da.. Belki de.. Ben de herkes kadar samimiyim..