24 Temmuz 2016 Pazar

Yeni bir soluk

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımdan sonra, çok şey değişti. Ben hayatla ilgili tüm metaforları deniz üzerine kurulu bir insan olduğum için; en dibe vurmadan, dibi ayaklarımızla tepmeden, yüzeye çıkamayacağımızı düşünürüm hep. O nedenle, en kötü zamanlarımda bile, bu battıkça batma hissi bile, bana hep "az kaldı, dayan, yakında bitecek bu derin dalış" der. En derin okyanusların bile bir dibi vardır çünkü..

O yazımdan sonra çok şey değişti. Bir çok şey kötüye gitti, kapkaranlık sularda debelendik / debeleniyoruz hepimiz. Ama bazı şeyler de iyiye gitti, çünkü ben aktif olarak ilgilendim, içinde bulunduğum ve beni mutsuz eden durumlardan kurtulmak için zaman ve emek harcadım. Hayatımın zorlandığım bir bölümünden geçiyorum ve hep "kendi ayaklarım üzerinde, yardımsız, tek başıma, dışardan bakıldığında güçlüymüşcesine durma"yı meziyet olarak gördüğüm için, tükenmeye başladım. Psikoloğumla bunu tartışmaya başlamak attığım ilk doğru adım oldu (evet, psikologların da psikoloğu vardır, hatta en çok da bizlerin vardır..).

"Mutsuzluk nedeniyle kapalıyız" başlıklı yazımda anlattığım olumsuz duygularımın, kendim gibi davranamamanın verdiği agresif halin, aslında benim hatam değil, bana "öğretilen" bir hissetme ve davranma kalıbı olduğunu fark ettim. Bizimki gibi doğu kültürlerinde özellikle "başarılı bir kadın" olmak, insanın omzuna çok gereksiz zorluklar yüklüyor. Çoklu alanlarda, akıntıya karşı (bir deniz metaforu daha) kürek çekmeyi gerektiriyor. Halbuki bu şekilde tanımlanmış bir "başarı" her kadını eşit derecede tatmin ve mutlu etmiyor. Bazı kadınlar daha sade, daha az maddiyat, eşya ve kişisel başarı odaklı, daha az hırslı ve daha yavaş bir hayatla mutlu olabiliyor. Mutluluğun tanımı herkes için farklı çünkü..

Ne yazık ki bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde, başarı kıstası bireysel değil toplumsal ve yine ne yazık ki çok sert hatlarla tanımlanmış bazı sınırları var. Bu sınırların dışında bir başarı, başarı sayılmayabiliyor. Mesela "eğitim ve meslek kadının kolundaki altın bilezik" derken aslında o bileziği de sıradan bir bilezik değil, ayrıntılarıyla belirlemek ve "boynuz kulağı geçmeli" derken derken, neslin son halkasındaki kadın için artık başlangıç noktasındaki kulak'ın geçilemez derecede yükselmiş olması gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Buna bir de mutluluk tanımını daha manevi ve içsel kazanımlara bağlı gören bir karakter yapısı eklenince..

Bir nokta daha var, yeni yeni fark ettiğim. Doğu'nun düşünce yapısı ile Batı'nın düşünce yapısı arasındaki en önemli farklardan biri şu; biz Doğu'lular kaderciyiz ama bu sufi bir kabulleniş ve uyum sağlama değil, kaderi de "yönetmeye" meraklıyız. Batıl inançlarımızla kaderi şekillendireceğimiz gibi bir gücümüz olduğunu da düşünüyoruz üstelik. Mesela "ay seni çok iyi gördüm" diyen birine, çocuğumuzun meziyetlerinin yüksek sesle dile getirilmesine, iyi kaderimizin göz önüne çıkarılmasına inanılmaz derecede tepkiliyiz, sanki olumlu bir söz söylesek, iltifat alsak, "nazar" ya da bir başka güç nedeniyle bu durum bozulacak diye aşırı bir korku içindeyiz. Kaderin bu şekilde olumsuza dönmesi, olumlu bir şeyin süregitmesinden çok daha olası bizim için. O nedenle "aman dilini ısır, maşallah de, sakın başına gelen iyi şeyi en yakınına bile anlatma, aman" bizim yaşam felsefemiz. Başımıza gelen türlü olumsuz olayı ise daha da ballandırarak anlatıyoruz ki, kem gözler durumumuza acısın, nazar değecek bir durum olmadığına kader inansın.. Oysa tuhaf bir şekilde, aslında Sufizm gibi Doğu'nun bağrından çıkmış felsefelerde "sen karmaya iyi mesajlar gönder, o da sana iyiliklerin daha fazlasını versin" der dururlar. "Sen ver ki, Allah da sana daha çoğunu versin" ananemin dilinden düşürmediği bir sözdü mesela. Bir yerde bu anlayış ters dönüyor, ama nerede tam onu bulamıyorum..

Batı felsefesi ise daha bireyci olduğu için, toplumların kaderi değiştirme gücü yerine, bireyin kendisinin kendi geleceğini yarattığını, olacağı kişiyi yapılandırdığını düşünür ve insanlar bu nedenle "göze gelmek", "nazar değmesi" gibi kavramları anlayamazlar. Batılı eşim, beni bu anlamda aşırı Doğulu olmakla, olayların hep en kötü noktasını dile getirmekle suçlar, bense sanki olayların en kötü noktasını düşünürsem, hazırlıksız yakalanmayacağımı, aksine daha kolay kabulleneceğimi ve daha hızlı yapıcı tepki geliştirebileceğimi düşünür, bu nedenle kimsenin aklına gelmeyen felaket senaryolarını düşünebilme kabiliyetimi bırakın olumsuz bir özellik olarak görmeyi, övünürüm bile.. Eşim bu noktada "peki o felaket senaryolarının hayatta kaçı başına geldi?" derse, "birkaçı aynen düşündüğüm şekilde başıma geldi" derim, eşim "peki hemen kabullendin ve olayı kolayca atlatabildin mi?" dediğinde ise, tam tersine tüm yaşamımı "düşündüğüm başıma geldi, demek ki bu dünya hakikaten de tekinsiz bir yer işte" inancımı pekiştirmeye harcadığımı fark ediveririm.. Oysa olumluya odaklanmak, en beter senaryo bile başına gelse, en azından "kendini pekiştirme"ye neden olmadığı için bile bir şans belki de..

Dolayısıyla, kendimdeki sorunun bir kısmının; toplumumuzca bana dayatılmış hissetme ve davranma kalıplarının en başında gelen " aman nazar değmesin" türü bir kadercilik ve batıl inançtan çıkıp, daha okumuş yazmış insana özgü şekil değiştirmiş ve "mantık, akılcılık" çerçevesine oturtulmuş (ama öz değiştirmemiş) hali olan "ne olur ne olmaz, ben yine en olumsuzu düşüneyim hazırlıklı olayım"cılıktan geldiğini fark ettim ve gerek 1996'dan beri bir şekilde beni rahatlatan yoga uygulamalarım, gerek son 1 senedir sufizm üzerine yaptığım okumalarım, gerek Batılı kocamın ve içinde yaşadığım Alman toplumunun aktif ve bireyci yapısının etkileri, gerekse psikoloğumla giriştiğimiz "bilişsel tekrar yapılandırma ve olumluya odaklanma egzersizleri" sayesinde, hayatta gerçekten mutlu olmak, iç huzurumu ve yaşamdaki yerimi bulmak istiyorsam, bu huyumu acilen değiştirmem gerektiği sonucuna vardım.

Zaten bu bloğu takip edenleriniz, anne bloğumu da tanıyanlarınız, bir süredir bu konuda ciddi emek sarf ettiğimi biliyorsunuz. Bunu bir adım daha ileri götürmek, kendi çapımda bir "bilişsel yeniden yapılanma" projesi ile desteklemek istiyorum. Eğer bana katılmak, takip etmek isterseniz, bu postun altına email adresinizi bırakın (adresli yorumlar tabii yayınlanmayacak) ve bu konuda daha fazla ayrıntı verebileyim. Yoksa da, iç huzurunuzu bulabilmeniz ve koruyabilmeniz dileğiyle, sağlıkla, sağlıcakla kalın..

Dipnot: Bu bloğu da temelli kapatmıyorum ama "mutsuzluktan dolayı kapalıyız" yazımdan sonra uyguladığım gibi bir süre uzaklaşmak bana iyi geldi. Çok aktif olmasam da, ara sıra düşünce ve hislerimi içimde tutamayıp yazmak istediğimde döneceğim ilk yuvam olarak saklıyorum..

2 yorum:

  1. Arkadaşlar, bu yazıma tahminimden de çok yorum ve destek aldım, teşekkür ederim. Hepinize adresinize bilgi vereceğim çok yakında!
    Bu haftasonu belki medyadan takip etmiş endişelenmişsinizdir, Münih'te önce terör sanılan ama sonra akli dengesi yerinde olmayan bir adamın tek başına gerçekleştirdiği bir eylem olduğu fark edilen bir durum yaşandı. Adam rastgele ateş açıp birçok kişiyi öldürdükten sonra kendini de vurmuş. Bu olay benim eşimin iş yerinin hemen altında, her gün defalarca önünden geçtiği bir yerde oldu ve o gün de aklına esip 15dk erken çıkmasaymış tam olayların içinde kalacakmış. Ertesi gün ise kentin bir başka yerinde kendine "islamcı" diyen bir kişi üzerindeki bombayı patlattı. Fakat haftasonu bu olaylardan sonra yaşananlardı asıl beni şaşırtan. Halk tabii ki korktu ve dükkanlar kapandı, herkes evine kaçtı, in cin top oynamaya başladı. Kolay değil 1972'deki olimpiyatlarda yaşananlardan sonra Münih ilk defa "terör"le karşı karşıya kalmıştı. Fakat evde açılı televizyonlarda karşımıza hep aynı ekip çıktı, kendinden emin, sakin, tutarlı ve bilgilendirici bir tonda konuşan bir adam lafı hiç uzatmadı, hep doğruları söyledi (ilk başta doğrular "biz henüz bir şey bilmiyoruz fakat olayı araştırıyoruz" ile başladı, sonra "güvenlik kasetlerinden görgü tanıklarının aksine 3 değil tek bir şüpheli olduğu ve onun da kendini vurduğu" ile devam etti ve en son şu açıklama geldi "olay tamamen kontrol altında ve son bulmuştur. lütfen korkmayın, sinmeyin, evinize kapanmayın. hayat çok değerli ve yaşamak çok güzel, teröristlerin tek amacı olan bu düşünceyi, özgürlüğünüü sizden almalarına izin vermeyin". Bu beni çok şaşırttı ve itiraf edeyim alışık olmadığımız bir "olumluya odaklanma" ve sakin kalma tutumu karşısında birden rahatladım, "evet ya, ne bu böyle kork kork, işte memlekette de dünyada da herşey berbat diyoruz, bu umutsuzluk ve mutsuzlukla neyi değiştireceğiz ki?" hissi geldi ve kaptım ailemi çıktım dışarı. Evet Allah korudu eşimi ve bizi ama bundan sonrası bizim elimizde. Korkmamak, sinmemek, hayatı bir an önce normale döndürmek ve olayı "akıl hastalığı" ile ilişkilendirmek, normalleştirmeden kabul etmek.. İşte işin sırrı buydu. Bu bencillik ya da vurdum duymazlık değildi, bu "olması gereken"di..
    Bu nedenle; bundan sonra bu şekilde davranacağım. Çocuklarımıza "dünya korkulan tekinsiz bir yer" mesajı vermek istiyorsak, buyrun, elimizde çok malzeme var. Asıl iş "elimizdeki malzemeye rağmen umudu korumak, güzellikleri görmek ve göstermek".
    Bilişsel yeniden yapılandırma projem buna odaklanıyor, sizlere email olarak yazabileceğim şu aşamada tamamen bu. Biraz hazırlık ve altyapı tamamladıktan sonra, bir sonraki aşamaya geçtiğim anda hepinize email'le bunu bildireceğim. Tekrar teşekkür ederim, sağlık ve mutlulukla kalmamız dileği ile..

    YanıtlaSil
  2. Herkese bir email yolladım şimdi, almadıysanız adresi yanlış yazmışızdır bir daha rica edeyim :)

    YanıtlaSil