29 Kasım 2015 Pazar

Alçak gönüllülük

Bir süredir ara verdiğim kişisel terapime geri döndüm. Her terapistin kendinden daha deneyimli ve uzman bir terapistten süpervizyon alması, öncelikle kendi içini görmesi, anlamlandırması ve çözmesi gerekiyor. Ayrıca ben şu ana dek hayatla tek başına mücadele verip de kazanabilen bir insan görmedim, herkesin bir yol gösterene ihtiyacı var.. Bu bazen bir kitap, bir akım, bir uğraş, bir din ya da bir başka insan oluyor ama illa ki oluyor..

Terapistimle çalıştığım konular arasında sık sık karşıma bu "alçak gönüllülük" meselesi çıkıyor. Şu sorunun cevabını arıyorum: Alçak gönüllülük bir düşük özgüven sorunu mu, kendini olduğundan değersiz göstermek bir patoloji mi?

Biliyorsunuz psikologlar "insan ne kadar bencilse o kadar mutludur" derler, yani ne kadar başkasının sorunlarına değil kendi içine odaklanır, hayattaki zorluklara, haksızlıklara, savaşlara değil de kişisel mutluluğuna, kişisel huzuruna odaklanırsan o kadar mutluluğu yakalarsın. Bu demek değildir ki vur patlasın çal oynasın bir hayat sür, düşene bir tekmeyi de sen vur. Aksine, dertleri geçici bir süreç olarak gör ve fazla anlam yükleme, bakış açını değiştir ve olumsuzluklara değil olumluya yakın dur, güzeli görmeye çalış demek. "Bencillik" yani ben odaklı olma, kişisel huzuru ve mutluluğu yaşamın odağına koyma, kendini düşünerek ve iyiye odaklayarak bu sayede toplumu da uğraş vermeden iyiye odaklamak demek. Bu anlamıyla düşününce, evet bencillik çok önemli ve gerekli.

Bir önceki yazımda da değindiğim gibi bir süredir kişisel gelişimle ilgileniyor ve daha yavaş, sakin, kendi mutluluğum ve huzurum odaklı bir yaşam uygulamaya çalışıyorum. Fakat bir konuyu aşamıyorum: kendimi olduğumdan daha az değerli göstermek ve daha beteri görmek.. Yani mesela kişisel yeteneklerimi, eğitimimi, sahip olduğum özellikleri "yeterince pazarlayamamak".

Mesela ben anksiyete alanında uzmanlaşırken dünyanın en tanınan, en saygı duyulan anksiyete profesörünün yanında staj yaptım. CV'me, notlarıma, projelerime vs. bakılarak bir çok aday arasından kabul edildim bu staja ve Amerika'ya Hollanda bursu ile gittim. Fakat sorulmadığı sürece asla bunu söylemem. Neden? Çünkü "övünmek" gibi gelir ve övünmek bir kişilik problemidir. Özellikle bizimki gibi doğu kültürlerinde.. Bizi ailelerimiz "ağır ol, sen kendini övme, seni başkaları övsün" diye büyüttü. Sanki başarılarına rağmen kendi kendini öven "dolandırıcı" gibi düşünülür bizde. Fakat gel gör ki, batı kültürlerinde bizim alçak gönüllülük dediğimiz şey aslında kendini satamamak, bir özgüven eksikliği gibi görülür ve kişilik patolojisi kabul edilir. Doğu kafasıyla batı kültüründe yaşadığında da tabii ki bu durumdan olumsuz etkileniyorsun. İngilizcesi "undervalue yourself" yani kendini olduğundan daha değersiz gösteriyorsun / görüyorsun.

Aslında bir de işin başka tarafı var. Benimki gibi kendini kanıtlamış insanların oluşturduğu bir aileden geldiğinizde basit bir ev kadını olma lüksünüz yok. Tabii ki eğitimli ve düşünen beyinler size asla "boynuz kulağı geçmeli" demiyor, asla sizin yolunuz çizmiyor, asla size "malisin malısın" cümleleri kurmuyor, hatta "ne olursan ol, mutlu ol" diyecek yüceliğe sahipler fakat gel gör ki alt metinde her zaman bir "olabileceğinin en iyisi olmalısın" bulunuyor. Bu da yetiyor zaten.. Her zaman bir performans kaygısı, beni seven insanları mutlu etmeliyim, başarılarımla gururlandırmalıyım endişesi oluyor.

Oysa mesela annen ev hanımı, baban öğretmen, sen okumuş doktor olmuşsun, seninle övüneceklerini biliyorsun. Ya da annen baban üniversite mezunu ama sen yüksek lisans yapmış bir yabancı şirkette çalışıyorsun, yeterli.. Ama anne baban doktorsa, sen tutup bir doktor ya da yüksek işletmeci olamazsın.. Aynı meslekte, aynı konumda iki farklı başarı anlayışı işte bu, bunu demek istiyorum.. Zamanında bir arkadaşın annesi bana bir övündüydü "kızım master yapıyor Almanya'da" diye, hiç unutmuyorum o gözlerindeki gururu, oysa benim için "ne var bunda ki?" denecek bir konuydu. Benim ailem de tabii ki benimle gurur duyuyor, dediğim hem eğitimli hem yüce görüşlü insanlar çünkü. Ama yine de, benim "taban"ım, başlama eşiğim o kadar yüksek ki, bazısının "tavan"ı olacak bir noktada sanki.. Bu da tabii ki sürekli bir performans kaygısı demek. Üstüne bir de eldekilerle övünmemek öğretilmiş, aman ha başarılarınla kibir gösterisinde bulunmayasın denmiş.. Hem başarılı hem alçakgönüllü olacaksın yani. Allahım ne zor.. Impostor syndrome bu durumun bilimsel karşılığı. Bu durumu yenmek istiyorsanız şunu şunu yapın diyor şu yazıda.

Bir de bunun tam tersi var, yani aslında hiçbirşey'ken kendini herşey gibi göstermek. Bu da Dunning Kruger Effect, yani büyüklük yanılgısı, hani bazı günümüz politikacılarında falan çok sık görülüyor. Hangisi daha büyük dert bilmiyorum çünkü bu ikinci grup nedense ilk gruptan daha "başarılı" sayılıyor..

25 Kasım 2015 Çarşamba

Güzel bakan, güzel görür..

Şahane bir dönemden geçmiyorum hayır. Ama soranlara çok beter olduğumu haykırmak istediğim günler de az biraz geride kaldı. Dertler köşe başında sobelemeyi bekliyor insanı ama bazen de o köşelerden sürpriz güzellikler çıkıyor. 

Bir süredir bir "yaş otuzbeş, kişisel gelişim zamanı" furyası aldı beni. İki sene önce bu konulara güler geçerken, şimdi kendimi hayatımı yavaşlatmak, sadeleştirmek, güzele bakmaya çalışmak gibi konularla içiçe buluyorum. Orta yaş.. Herkes üstü açık kırmızı araba alacak, eşini bir yeni modelle değiştirecek değil ya, bazısına da sufizm, minimalizm, olmadı diyalektik materyalizm vuruyor. 

Bu kişisel gelişim furyası biraz sıkıntılı aslında, çok ince bir buz üstünde yürüyor insan. Bir adım yanlış atsan kendini evrene olumlu mesaj gönderen, şifalı taşlar biriktiren, kuru ağaçlara çaput bağlayan, yıldız fallarından medet uman ve kedilerin kulağına fısıldayan rengarenk giyimli ve dağınık kızıl saçlı bir kadın olarak bulabiliyorsun. O konuma düşmek istemiyorum ama evden işe işten eve, çocuk büyüten, saç ağartan, mutsuz bir sıradan kadın da olmak istemiyorum. Katı, kuralcı, aşırı sorumluluk duygusu altında ezilen bir insan olmak hiç istemiyorum ama bunların tam tersine hedeflenip bencil bir insan olmak da istemiyorum. Yaş 35; ne biçim bir ara, dere, ne tuhaf bir orta noktaymışsın sen.. Ki aslında ortayı çoktaaan geçmişim ama bundan haberim yok da olabilir.. 

Dünyanın gidişatı beni de korkutuyor ama teee Sümer yazıtlarında bile "dünya çok bozuldu, gençler hiç saygılı değil" falan gibi tanımlar var, yani dünya aslında bozulmuyor da çocukluğun o tatlı umursamazlığı kalkıyor gözümüzden bir perde gibi.. Belki de. 

Böyle düşününce, biraz da köşesinden kenarından sufizm okuyup durunca, son zamanlarda bana bir "geç bunları, takılma bunlara, bunlar gerçek değil, görünenin altındaki anlamı bul" hissi geldi (biz psikologlar buna kabullenememe de diyoruz ama kabullenemesen ne olacak ki, atı alan üsküdarı geçti bile!) Dolayısıyla takılmıyorum artık politikaya, sosyal adaletsizliklere. Cahil ve mutlu bir insan olmak istiyorum yaşamımın ikinci yarısında (yersen..)

Biraz güzel bakmaya başladım. Son bir aydır eskilerden kokular, hisler, renkler falan çarpıyor duyularıma. Hoşuma gidiyor. O meşhur ve güzel noel dönemi başladı bu diyarlarda. Coca Cola'nın buluşu olduğu için kırmızı beyaz giyen Santa'ya yaranma, haldır huldur hediyeleşme derdinde değilsen, çok keyifli. Sıcak mis kokulu bir şeyler pişiyor mutfaklarda, tarçınlı portakallı şaraplar hazırlanıyor akşam üstleri için, sabah radyodaki adam "kar taneleri havada dans ediyor" diyerek gülümsetti beni ve o erken gelen mandalina ve kestane kokulu akşam üstlerinin keyfi var evde. Saçlarımın da rengini açtım azıcık, koyu saç gitmiyor bana. Herkes orjinali neyse o olmalı, ittirmekle olmuyor, samimi olunmalı. 

Samimi olmayacaksan hiç olma daha iyi.. 

13 Kasım 2015 Cuma

Yeni bir nefes

Seçim sonuçlarından sonra yazamadım, içimden gelmedi. Zaten bir önceki seçimde yazdığımı yazmıştım burada, hepsi hala geçerli. Özetle; "Bir adam varoştan çıkıp Türkiye'ye "başkan" oluyorsa, ya bu adam gerçekten hırslı, ne istediğini bilen, başarılı bir adamdır ya da bu kadar bariz bir akılsızı bu derece başa getiren ve bundan hiç gocunmayan sistem ve halk çökmüştür. Sırf koltuğundan olmamak için barajı geçen partiye kendi derin devletinden çıkardığı çamuru atıp, onu karalayan ve erken seçime gidip istediği koltuğu yine kendi alacak olan bu adamı "anamı kim alırsa babam odur" diye bağrımıza basmaya devam.." diyor ve sevgili Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ından (teee 1975 imzalı oluşuna da dikkatinizi çekerek) şu paragrafı ekliyorum: "Ey zavallı milletim dinle! Su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz."

Özetle; biz aydın geçinenler, milleti hakikaten anlamamış olmalıyız ki bugün bu durumda buluyoruz kendimizi. Dolayısıyla artık silkelenmek ve gerçeklerle yüzleşmek, değiştiremeyeceğimizi kabullenmek zamanı. Bu yazı benim memleket meseleleri hakkında yazdığım son yazı olacak çünkü ben artık memleketi kurtarmak yerine kendimi kurtarmaya niyetliyim. Kendimi kurtarmak derken de; kendimi geliştirmek, kendimi eğitime, güzeli araştırmaya, yaratmaya, yaymaya adamak, kendi yaşamımı doğru, dürüst yaşamak ve çocuğuma da etik anlayışı, merhamet ve özgürlük, eşitlik, iç ve dış denge gibi konuları öğretmek ile ilgili olacağım. Türkiye nereye gidecek bilmiyorum; belki yıkılacak ve küllerinden daha iyi bir tohum çıkaracak, belki de bu şekilde birey olamadan, çocuk toplumda yine bir "tek adam" arama, kurtarıcı arama, yani "baba arama" anlayışıyla devam edecek.. Yaşayarak göreceğiz..