27 Haziran 2015 Cumartesi

Ramazan ayının düşündürdükleri - 3

Üçüncü yazımda, az biraz düşünce ve davranış özgürlüğüne değinmek istiyorum. Ramazan ayında kendi nefsim için belirlediğim hedefler arasında;
- Kendim gibi düşünmeyen insanların görüşlerini dinlerken sakin kalabilmeyi, onları gönül gözü ile dinlemeyi nasıl başarabilirim?
- Bana düşünceleri ile etki etmek, beni yönlendirmek isteyen insanlara kendi yolumda yürümek istediğimi doğru şekilde nasıl anlatabilir, onları yaşam yolumda sadece bir manzara, bir renk olarak görebilmeyi nasıl başarabilirim? ve
- kendi görüşlerimi insanlara aktarırken, öğretici olmadan fakat etki bırakıcı, düşündürücü olmayı nasıl başarabilirim? var. Bu soruları, kendi hayatımdan örnekler vererek tartışmak istiyorum.

Belki yaşımdan, belki karakterimden dolayı, çocukluğumdan beri kolay etki altında kalabilen, duygusal bir insanım. 18 yaşımda evden ayrıldım, 20'li yaşlarımda sırt çantamla dünyanın %25'ini gezdim ama yine de 30'lu yaşlarıma dek özellikle yaşamımla ilgili kararlar alırken yakın çevreme danışır, onların fikirlerini duymak ister, kendi fikirlerimin onaylanmasını arzu ederdim. Kendime güvenmek, kendi doğrularımı uygulamak, sorumluluk almak ve sonuçlara katlanmak gibi kavramlar ancak son 5-6 senede girdi hayatıma. Öncesinde hep ebeveynlerime, arkadaşlarıma, şansa, tesadüflere falan güvendim..

Ne yazık ki, ailemin koruyucu kollayıcı ebeveynlik anlayışının, benim içe dönük ve kendine güvensiz kişiliğimle birleştiğinde ortaya çıkan yaşam tarzı bu oldu. 30'undan sonra kendi yolunu bulmaya, kendi ayaklarının üzerinde durmaya kalkınca bocalıyor insan. Bu işler çocukluktan itibaren yavaş yavaş kazanılmalı. 2 yaşındaki çocuğun yüksek kaydırak basamaklarını tek başına tırmanmasına izin vererek, 6 yaşındaki çocuğa hangi yabancıların güvenilir olduğunu öğreterek, 14 yaşındaki çocuğa "boş zaman"ın ne olduğunu, nasıl geçirilmesi gerektiğini gösterip seçenekler sunarak, 18 yaşındaki gence "tamam kendi evine çıkıyorsun ve destek veriyorum ama sen de kendi kendini geçindirmeye başlamak için yavaş yavaş hayatının sorumluluğunu alacaksın" diyerek.. Sorumluluk, ödev ve görevler vermek çocukları ve gençleri yaşama hazırlıyor, benim düşme olasılığıma karşı elinde kuş tüyü yastıklarla bekleyen ebeveynlerim, beni koruduklarını sanarken aslında farkında olmadan kendi korku ve güvensizliklerini aslında bana aşıladılar. Halihazırda zaten dediğim gibi, duygusal ve içedönük bir çocuktum, güvensiz bir genç, tatminsiz ve anlamsız bir hayatın yolcusu oldum. Ta ki o bahsettiğim seyahatlere çıkana, ilk defa kendi günlük kararlarımı kendim almaya başlayana, ilk kez para hesabı yapmaya, günü kotarmaya çalışmaya başlayana kadar.. Büyük şans. O seyahatlerde öğrendiklerim aslında şu an yaşadığım hayatı kurmama vesile oldu.

Gel gör ki, ne zaman ailemi ziyarete gitsem, aynı gençlik psikolojisine dönüyorum. Sanırım hepimiz için aynı bu. Evden 18 yaşında ayrılıyorsunuz, köprünün altından çok sular geçiyor, apayrı bir insan olarak geri dönüyorsunuz, aileniz sizi hala çocuk görüyor. Kollamaya, korumaya çalışıyor. Bir de bizde torun var şimdi, hangi birimize yeteceklerini şaşırdılar yazık, bir bana bir toruna derken perişan oluyorlar. Ben istiyorum ki bana karışmasınlar, bıraksınlar doğru bildiğim şekilde davranayım, özellikle çocuğumla ilgili kararlarımda özgür olayım, onlar benim gibi davransınlar. Olur mu? Olmuyor. Onların ebeveynlik tarzı ile benimki apayrı çünkü. Benimki biraz Alman Analığı, saldım çayıra mevlam kayıra analık. Onlarınki "ay ay ay düştü, üşüdü, aç kaldı" analığı. İki zıt kutup karşılaşınca, bir bardak suda ne fırtınalar kopuyor, ne tansiyonlar yükseliyor. Oysa istiyorum ki, onları gönül gözü ile dinleyeyim, kırmadan, heyecan yapmadan, sakince istediklerimi anlatayım, onlar da beni dinlesinler, beni haklı bulsunlar ve benim dediklerimi yapsınlar. İlk yarısı doğru, ikinci yarısı yanlış bir beklentiler dizisi.. Hem benim, hem ebeveynlerimin, sakin kalabilmeyi, birbirimizi dinlemeyi öğrenmemiz lazım. Kimse birbirinin düşüncesini değiştirme amacıyla yola çıkmamalı. Yanlış düşünce nedir zaten, doğru ve yanlışı tanımlayabilir misiniz? Bugünkü bilgiyle doğru sandığımız, belki yarın bambaşka bir bilgiyle yanlış olacak? O halde en doğrusu kendi düşüncemizi başkasına dayatmak, onu karşımıza alıp bir "öğretmen" gibi doğrularımızı dikte ettirmek yerine, tartışmak, bir mutabakata varmaya çalışmak, bazen doğrularımızı biraz esnetmek, genişletmek, yanlış gördüklerimize müsamaha göstermeye çalışmak..

Sanırım olması gereken, "bin düşün bir söyle". Çünkü ne yaparsan yap, karşındakinin sabit fikirlerini değiştiremeyebilirsin, yanlışlarını düzeltemeyebilirsin, herkesin inancı, doğrusu farklı olabilir. Yapabileceğin en büyük iyilik sadece düşündürmek, bir soru işareti bırakabilmek, etkili olabilmek bu işte. Gerisini her insan kendi içinde bir yolculuğa çıkarak çözüyor. Zorla güzellik olmuyor.

Bir nokta da, hayatımızda mutlaka bu tip "öğreten teyze ve amca"lar oluyor. Karakterleri böyle bazı insanların, dominant karakterler. Bu insanlara devamlı maruz kalmak gerçekten çok sıkıcı, insanı bezdirici bir hal alabiliyor. O zaman ne yapacağız? O zaman nasıl bazı insanı gönül gözümüzü açıp dinleyebiliyorsak, bu insanları da gönül gözümüzü kapayıp, dinliyor gibi görünüp dinlemeyeceğiz.

23 Haziran 2015 Salı

Ramazan ayının düşündürdükleri - 2

Jorge Luis Borges, "Yedi Gece"sinde; "Tanrı'yı yargılamak da savunmak da gereksizdir" der ve böylelikle Nietzche'nin ünlü "Tanrı iyiliğin ve kötülüğün ötesindedir. O başka bir sınıflamadır" sözüne de gönderme yapar. Her iki söze de katılıyorum.

İlk düşünce egzersizim; ""Allah'tan korkmadan, ona ve eserlerine saygı duyarak, sevgiye yakın durabilmek mümkün mü?" idi ve alt soruları "Neden İslam dini korku ve ceza odaklı gibi lanse ediliyor, gösterilmeye çalışılıyor" (çünkü korku kitleleri yönetir yönetmesine ama ilk fırsatta geri teper, korkuyla hiç bir güzellik, devamlılık mümkün değildir), 1400 sene önce "korkutularak adam edilen" toplumların insanların hiç gelişmediğini varsaymak ne kadar doğrudur?, "Oku" diye başlayan bir dinde, daha bu derece cahillik mümkün müdür? idi.

Ne yazık ki, Kuran da dahil, tüm dini kitapları okuyanlar "Tanrı'ya karşı Şeytan" karşılaştırması içindeler. Yani Tanrı sonsuz bir iyiliği simgelerken, şeytan kötülüğü simgeler. Oysa bunun böyle olmadığı Kuran'da da, diğer tek tanrılı dinlerin kitabında da çok açık dile getirilmiştir, Tanrı melekleri yarattı ve şeytan O'na karşı gelen bir melek oldu denir. Şeytan'ın özelliği bu'dur, kötülüklerin efendisi, iyi Tanrı'nın ters ve kötü sureti değil; melekler arasında Tanrı'ya karşı gelen bir melek olması. Ve nasıl ki diğer melekler sizin kulağınıza iyilik fısıldarsa, şeytan da kötülüğü fısıldar; siz ise kendi yolunuzu seçersiniz. İyiliğin yolu ile kötülüğün yolu, her ikisi de Tanrı'da birdir. Bu nedenle Tanrı'nın "iyi ya da kötü" olarak ifade edilmesi yanlıştır, o bunların ve daha nice "insani" düşüncelerin ötesinde, aklımızın kavrayamayacağı bir boyuttadır.

İmanın 6 şartına bakalım: Allah'a inanmak. Meleklerine inanmak. Kitaplarına inanmak. Peygamberlerine inanmak. Ahirete inanmak. Kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.

Burada LER eki ile de güçlendirilerek denen bana göre, Tanrı ve iman bir, bunu gerçekleştirme yolu çoktur, bu yolların hepsi Tanrı'dan gelir ve özünde birdir, hepsine saygı duymak, inanmak gerekir. Zaten Kuran dışındaki kitapları okuyanlarınız da ne demek istediğimi biliyor, kitaplardaki üslup farkı dışında çoğu karakter, öykü ve verilen temel mesaj aynıdır. O zaman neyi paylaşamıyoruz?

İkinci bölüm ise, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak kısmı. Demek istediğim Tanrı'nın sadece "iyi" olmadığı, iyinin ve kötünün ötesinde, dışında olduğu bu kadar net belirtilmişken, neden hala Allah'tan korkmak? Allah insani vasıfların; yani öfkenin, cezalandırmanın üzerinde bana kalırsa. Ama bu Allah yok demek değil, aksine, Allah her yerde, insanın içinde demek.

Kendi genlerini yaymak için diğer bir aslandan olan yavruları boğan bir erkek aslan nasıl "kötü" olamazsa, yaşadığı zamanın, çevrenin, etik anlayışın çerçevesinde hareket eden insan da kötü olamaz mı o zaman? İyilik, kötülük bu denli değişen kavramlarken? Kime göre, neye göre, ya da evrensel bir etik var mı? Dini kitaplar olduğunu iddia ediyor, mesela öldürme diyor, kendine yapılmasını istemediğin davranışı yapma diyor. Ama "domuz eti yedin diye cezalandırılmak" kısmı muğlak, acaba o dönemde buzdolabı yokken, bakteriler sıcakta cirit atarken, domuz eti çabuk bozulduğu için, "yeme çünkü hasta olursun" mu demek istiyor? Düşünmek lazım.. Sadece domuz eti yediği için cehenneme gideceğine inanan insancıklar, Tanrı bu kadar basit mi sizce? Fazla "insan"laştırmıyor muyuz O'nu sizce?

Protestan Hıristiyanlar cehennemin varlığına inanmaz. Derler ki, hesaplaşma insanın kendi içindedir, etik ya da imanlı davranmıyorsan, Tanrı'nın sana kitaplarla gösterdiği yoldan gitmiyorsan, zaten senin için dünyada cehennem azabı var, ait olamama, yalnızlık, sürekli olumsuz düşünceler, koşturma, yorgunluk, hiç bir şeye yetememe hissi.. Bunlar dünyadaki cehennem değil midir?


Cehennem benim için de bu anlama geliyor. Ahirette hesap verilecek işler var, geçip geçemediğimiz sınavlar var, hayat bir sınav zaten. Seçimler var, bile bile yapılan hatalar var, bir de öğrenilen tekrarlanmayanlar var. Bunlar Kuran'da çok açık, "içten tövbe edeni Allah affeder" diyor, zaten tövbe bile edemeyecek denli battıysan çamura, dünyada cehennemi yaşıyorsun..

Ve diğer soru; peki ahiretteki cehenneme inanmadan, Tanrı'nın cezalandırıcı değil, kucaklayıcı, affedici olduğuna inanarak, yine de "doğru yolda kalmak" mümkün mü? bana göre, bu zaten ancak buna inanarak mümkün. Cehennem korkusuyla 5 vakit kılınan namazın, Allah sevgisiyle, içten edilen 1 adet duadan daha sevap olmadığını söyleyenler de bunu demek ister.. Sevgiyle bak, sevgiyi gör. Korkarak bak, korkuyu gör. Kendini neye koşullarsan, ahirette gideceğin yer orasıdır..

Bugünlük benden bu kadar. Sizlerin düşüncelerinizi de merak ediyorum.

20 Haziran 2015 Cumartesi

Ramazan ayının düşündürdükleri - 1

Yine bir Ramazan ayı geldi. İslam alemi için özel bir ay. Kitabi ve inançlı müslümanların oruç ve ibadet ile geçirdiği, düşünen ve inançlı müslümanların bunlara ek olarak evrendeki yerimizi, yaşamımızın anlamını, Tanrı'ya nasıl ulaşabileceğimizi düşünerek, sadece "yemeğe ket vurarak" nefsimizi köreltmeyi değil, aslında diğer bağımlılıklarımıza, kötü ve değiştirmek istediğimiz huylarımıza da ket vurarak, daha "sade ve yalın", daha "öz" olarak Tanrı'yı bulmaya çalışarak geçirdikleri bir ay. Ben ise kendimi inançlı ama kalıpsal anlamda müslüman görmediğim için, daha farklı bir yoldayım.

Haddim olmadan, aslında ben kendimi gerçek anlamda müslüman görüyorum, bu nedenle de kendime "müslüman" derken biraz temkinliyim. Kuran'ı 2 defa, eski ve yeni ahitleri 1'er defa okudum ve aldığım felsefe ve etik eğitimiyle sentezledim. Bunu 30'lu yaşlarımda yapmak belki yaşça büyük okurlarımı bıyık altından güldürüyor, çok iddialı geliyor olabilir ve yaşam değişirken, yaşamımda fikirlerimin değişmeden sabit kalması imkansız olduğu için, ben de bundan 30 sene sonra neye inanacağım ve ne düşüneceğimi bilemiyorum. Ama yaşamımın bu döneminde, kendi içimde ve kendimle dünya ve evren içinde bir paralellik yakaladığımı hissediyorum. Bu nedenle belki de kendime müslüman demeden, kendimi müslüman görüyorum.

Ramazan ayı, sadece yememek içmemek değil, düşünmek bence.. Kendi içine bakmak, hani her yılbaşı çoğumuzun yaptığı gibi, geçen bir yılda kat ettiğimiz ya da durduğumuz ya da belki gerisin geriye yürüdüğümüz yolu düşünmek demek. Ramazan ayı boyunca yaşamdaki yerimizi, hedeflerimizi, anlamımızı düşünmek, kişisel etiğimiz ile evrensel etiği karşılaştırmak ve davranışlarımız ve düşüncelerimizde sentezlemek, bence 30 gün boyunca yemeyi içmeyi kesmekten daha anlamlı. Ben "nefsimi" bu şekilde "eğitmeyi" seçiyorum.

Bu Ramazan boyunca düşünce egzersizlerimde şu konular yer alacak:

Kişisel gelişimim bazında:
- Yaşamda yavaşlayabilmek, sadeleşmek ne demek, buna nasıl ulaşabilirim, bu bana ne kazandıracak?
- Kendim gibi düşünmeyen insanların görüşlerini dinlerken sakin kalmayı, onları gönül gözü ile dinleyebilmeyi nasıl başarabilirim?
- Bana düşünceleri ile etki etmek, beni yönlendirmek isteyen insanlara, kendi yolumda yürümek istediğimi doğru şekilde nasıl anlatabilir, onları yaşam yolumda sadece bir manzara, bir renk olarak görebilmeyi nasıl başarabilirim?
- Kendi görüşlerimi insanlara aktarırken, öğretici olmadan fakat etki bırakıcı, düşündürücü olmayı nasıl başarabilirim?

Felsefi / etik / düşünsel egzersizler bazında:
- Korku ile edinilen inanca karşılık sevgi ile ulaşılan inanç, Tanrı'dan korkmadan, O'nu sevmek ne demek?
- Cehennem benim için ne anlama geliyor, kitabi anlamda bir cehennemin olmadığına dair inancımı, genel etik davranış örüntümle nasıl bağdaştırabilirim?
- İnanç kişinin özeli midir, yoksa kişiler arası, sosyo-psikolojik bir belirleyici, ayrıştırıcı mıdır?

Bu Ramazan ayı boyunca bu konularda yazacağım. Sizlerin de ilgisi varsa, yorumlar ya da özelden düşüncelerinizi duymak, tartışmak çok isterim. Hayırlı Ramazan'lar..

14 Haziran 2015 Pazar

Sen beni biliyor musun!?

Rahmetli ananeciğimi şakayla karışık kızdırdığım zaman, bana hep "hanıııııım! sen beni biliyor musun!?" derdi. "Biliyor" kelimesine yaptığı vurgu ile, ses tonu ile, şu son günlerde kulağıma öyle çok geliyor ki bu sözü. Hele bazen "hanım hanııım, anlat bakalım" diyişi..

2 yıl olacak vefatından bu yana ama, sevdiğim birinin ardından hep "zaman durmuş" gibi geliyor bana. Yani birden fişi çekmek gibi, o insan olmadan dünyada bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsunuz ama bir yandan da hayat devam ediyor, bir sürü hatıra biriktiriyorsunuz. 2010'da eşini ani bir beyin kanamasıyla kaybediveren Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum'un şu yazısında dediği gibi, "hayatın anlamı anılarımızmış", gidenlerin ardından gerçekten de bunu fark ediyor insan. Onlar gidiyor, sen biraz daha kalıyorsun, biraz daha anı biriktiriyorsun. Aslında bu kadar.

Kızıma ananemi anlatmaya çalışıyorum ama genellikle boğazım düğümlendiği için kesiliyor cümlelerim. Çünkü birden cümlenin orta yerinde sanki yüzüme çarpan bir tokat gibi "artık onunla birlikte yeni anılar biriktiremeyeceğim" gerçeği geliyor aklıma. Sevdiklerinin mezarı başında ağlayan köpekler gibiyim, sevdiğim öldüğünde bunu anlayamıyorum, yine biryerden çıkıp gelecekmiş gibi bekliyorum.. Semo'dan sonra beklerken mutlu olmaya, farklı anılar biriktirmeye çalışmayı öğrendim. Zor oldu ama bir gün "ben de gittiğimde bari senden sonra ot gibi yaşamadım, şunlar şunlar oldu, bak anlatayım diyeceğim birşeyler olsun" gibi bir fikir geldi bana. Hiçbirşey yok da olabilir ölümden sonra, hissiz zamansız bir karanlık. Ama varsa, bari biraz anı biriktireyim..

"Sen beni biliyor musun?!" cümlesinin sık sık aklıma gelmesi de bu nedenle. Aslında ne kadar biliyoruz birbirimizi? Herşeyini bildiğinizi düşünüyorsunuz, defalarca dinlediğiniz hikayeler var, ufak bir ayrıntı aklınıza gelmiyor. Düşünün, ananemin annesi hakkında üç beş şey biliyorum, ananem hakkında belki 90 şey, bunları kızıma anlatsam, tanımadığı bir insan bana geldiği gibi ona da gizemli ve heyecan verici geldiği için dinlese, belki o kendi çocuğuna anlatsa.. Taş çatlasa 5 kuşak de, ondan sonra? Senden değil bir et, bir kemik, bir eşya; bir anı bile kalmayacak.. Sadece 5 kuşak, onda da çocuklarınla ilişkin iyi diyelim, seni iyi anıyorlar, ya da iyi ya da kötü bir şekilde anıyorlar. 6. kuşakta yoksun, toz bile değilsin artık..

100 yıl öncesinden bazı fotoğraflar, filmler görünce düşündüğüm bu oluyor. Sadece 100 yıl öncesi masal gibi bize, son 15 senede teknolojideki bilimdeki sosyal yaşamdaki ivmeyi düşününce, düşünebiliyor musunuz 100 sene sonrasını? Ben düşünemiyorum, iyi ya da kötü ama çok farklı bir dünya, yaşam algısı olacak. Bu dünyada belki din, millet, büyükanneler falan önemli olmayacak. Yokolup gideceğiz. Bir toz bile değiliz aslında. Kimse kimseyi "bilmeyecek". Belki sanatta, ilimde, bilimde kalıcı bir iki cümle bırakacaksın ama o bile değil bence, en tutunduğun teoriler bile yerlebir olacak belki de. Bugünün emeği, yarın için anlamsız olacak (gel de nihilist olma).

Tüm bunları düşününce, bir de "dert" dediğimiz şeyleri, kafayı taktıklarımızı düşünüyorum. Çok boş geliyor çok.. Hayat sadece deneyimler, anılar biriktirmek. Sadece bu kadar.

13 Haziran 2015 Cumartesi

Genç kalabilmek

Bu sabah 06.10'da evden çıktım, şu yandaki sokaklardan geçerek spor salonuna yürüyorum. Geceden yağmur yağmış; yaseminler, güller buram buram kokuyor. Sokaklar sakin, yağışı bol alan yeşili bol bir yol kıyısında, kaldırımda yürüyen bir ben varım. Bir de kuşlar, sincaplar, erkenden kalkan köpek sahipleri, koşanlar, tek tük bisikletli. Sabahın erken saatlerini hep çok severim ama hele de Haziran başı ise..

Yoğun bir huzur duygusu içinde yürüyorum. İki haftalık yoğun ve yıpratıcı bir hastalık sürecinden yeni çıktığımız için sağlığıma, yakınlarımın sağlığına şükrederek.. Elim ayağım tutuyor, acı veya ağrı çekmeden hareket edebiliyorum, zihnim berrak, duygularımı hissederek yaşayabiliyor, kendimi ifade edebiliyorum. Yalnız değilim, muhtaç değilim.

Sporumu yapıyor, evdekilere kahvaltı için fırından ekmek alıyor, aslında yürüyerek geri dönebilecek kadar enerjik hissetsem de, otobüsle dönersem evdekilere daha çabuk kavuşacağımı düşünerek ve bu düşünceme kendi kendime gülümseyerek durakta bekliyorum. Saat 07.45ve benim gibi bir çok insan var güne erken başlamış.

Durakta iki kız çocuğu var. Bana göre çocuk, kendilerine göre yetişkin sayılacak 14-15 yaşlarındalar. Birinin elinde hayli büyük bir karton bardakta kahve, diğerinde esmer ekmek içinde kaşar peynir. İkisinin de sırtlarında kocacan hokey çantaları asılı. Popolarının hemen altında biten minicik, şort-etekleri, askılı formaları, dizlikleri ve spor pabuçları var. Birinin güneş kadar kızıl, diğerinin beyaza yakın sarı saçları tepeden at kuyruğu yapılmış. Birinin gözlerinde belli belirsiz göz kalemi, diğerinde daha yoğun kirpik maskarası. Elleri kolları kulakları boyunları kolyelerle küpelerle süslenmiş, tırnakları manikürlü ama ojesiz. Sütun gibi bacaklar, pürüzsüz cilt, selvi gibi boy.. Hem gülüşüyorlar, hem otobüsü bekliyorlar.

Tertemiz, pırıl pırıllar. Üstlerinden sağlık, gençlik akıyor. Gözlerimi bu iki kızdan alamıyorum. Hayranlıkla bakıyorum onlara; saçlarına, ciltlerine, gülüşlerine..

Bakan tek ben değilim. Duraktaki bütün kadın ve erkekler, onlara bakıyoruz. Birden irkiliyorum. Onlara değil, onlara bakanlara baktığımda.. Benim yaşlarımda, orta yaşta erkekler o minicik eteklerin bittiği noktaya bakıyor, sapsarı saçlara, rimelli gözlere bakıyor gibi geliyor bana. Öyle bir bakıyorlar ki, benim onlara baktığımı fark etmiyorlar. Kızlar onları fark etmiyor, kendi dünyaları içindeler, kendi kendilerine konuşuyor, mırıl mırıl gülüşüyorlar. Sonra duraktaki kadınlara kayıyor gözlerim. Onlar daha fena bakıyorlar kızlara. Aynı noktalara bakıyorlar ama erkekler gibi imrenerek, heyecanlanarak değil sanki daha çok kıskanarak, tiksinerek bakıyorlar. Bana mı öyle geliyor? "Rimeline bak, sözüm ona spora gidiyor", "bu etekle nasıl koşacak atlayacak, göstermelik sırf", "almış bu yaşta bir de kahve" sözleri geliyor kulaklarıma. Ben de gördüm bu ayrıntıları aslında ama bana gençliğin naifliği, umudu, neşesi gibi geldi desem..?

Genç kızlardan korkuyor bazı kadın arkadaşlarım. "Sahip oldukları" erkekler için tuzak olduklarını düşünüyor. Kendinden daha genç, daha güzel bir kızın var olması fikri rahatsız ediyor bazı kadınları. Ve bazı erkeklere 14 yaşındaki çocuk, kadın gibi gözüküyor, onun canlılığı, naif el değmemişliği.. Şimdi diyeceksiniz ki 14 yaşında neler yaşayan, benden daha kadın gibi kız çocukları var ve bunlar erkekleri ayartma uzmanı, naif nerde, seni suya götürür susuz getirir bunlar.. Olabilir. Özellikle çocukluktan itibaren yetişkin gibi giydirilen, davranılan, yetişkin olgunluğu beklenen, yetişkin çevrelerinde çok zaman geçiren çocuklar böyle erken büyüyorlar, doğrudur. Ama bu da yine biz yetişkinlerin suçu / beklentisi değil mi? Sonra kız çocukları ve hatta erkek çocukları tecavüze uğrayınca, bağımlılık ya da suça yönelme yaşayınca, çocuğu suçlu gören, sorumlu gören, meyilli gören yine biz..

14-15 yaşındaki kız çocuklarının süsü, püsü, tavırları beni korkutmuyor. Çünkü ne giyinirse giyinsin, nasıl davranırsa davransın, karşımda bir tehdit değil, çocuk görüyorum. İlgi isteyen, neşeli, taklitçi, genç bir beden, bir ruh.. Sadece gençliğe özeniyor olabilirim biraz, ama o bile fazla değil çünkü ben de kendimi genç hissediyorum. Belki o kadar da genç değil ama yine de, hala genç..

Belki küçük kızlarla birlikte olan erkekler sapık değil, sadece genç kalabilmek için genç bir bedenin yanında olmaya ihtiyaç duyuyorlar.. Ya da genç kızları tehdit olarak gören kadınlar yine aynı şekilde aslında kayıp giden zamanı arıyor, arzuluyorlar. Oysa genç kalabilmek, sadece gençlerle bir arada olmakla, görüntüde genç kalabilmekle değil, tamamen akılla, bakışla alakalı.

Ergenleri seviyorum, onlardan korkmuyorum, onların büyüme çabalarına gülmüyorum, hobileri, alışkanlıkları, ilgileri ile dalga geçmiyorum, "tuhaf huylar"ına, "saçlarına başlarına kıyafetlerine" takılmıyorum, hatta kendine ve çevresine zarar vermedikçe çizgi dışı "asi gençlik" çok hoşuma gidiyor, çok abartı birşey gördüğümde "aaa hiç olmamış küçücük kızda" demek yerine "acaba neden kendini kadın gibi göstermeye ya da görmeye ihtiyacı var" diye düşünüyorum, bazen de itiraf edeyim yeni trendleri görüp öğreniyorum, dünyanın rengarenk değişimi hoşuma gidiyor, herşeyin "bizim zamanımızdaki gibi kalmaması"na takılmamaya çalışıyorum. Belki de bu nedenle kendimi "genç" hissediyorum.. Kimbilir..

7 Haziran 2015 Pazar

Bugün önemli bir gün

Ülkemiz, geleceğimiz için bugün önemli bir gün. Türkiye sandık başında. Günlerdir okuyorum, hem yerli hem yabancı medyanın konuya bakışını. Okudukça aklım daha da fazla karışıyor. Garip bir şekilde, bizdeki kazanma taktiği "karşısındakini kötüleme" üzerine kurulu. Ne derece olayı dramatikleştirir, karşındakini yere batırırsan, o derece sanki kendin yükseliyorsun. Oysa benim gözlerimin kulaklarımın aradığı "diğeri"ne odaklı bir seçim propagandası yerine, somut planlar ve gelecek vaadi olunca, aklım karışıyor. Çünkü nedense ileriye yönelik somut, çılgın olmayan, mantıklı planlar, gerçek hedefler hiçbir partinin programında yok. Sanki amaç Tayyip'i def etmek ama sonrası muğlak. Kısaca, Tayyip ne yaptıysa tam tersini yapmak vaadi. Yani yine olumsuza odaklı, öteki'ne dayandırılmış "başarı" hedefi.

Bu noktada işte insanın kafası karışıyor. Amaç sadece Tayyip'i def etmekse, yöntem herhangi bir diğer partiye oy vermek. Matemetiksel hesaplar yapıp hangi partinin şansı daha yüksekse, ya da hangi koalisyon Tayyip'ten baskın gelecekse ona vermek. E o zaman zaten patilerin iç tüzüğü, etik anlayışı, herhangi bir anlamdaki gelecek politikası da çok önemli değil. Kısaca "koyverme, oy ver" dersin, kulağa hoş gelsin, içi bomboş olsun, ne fark eder.

Oysa benim aradığım; içi boş olmayan, kazandıktan sonra da çalışmaya devam edeceğine inandığım, somut ve mantıklı hedefleri olan bir parti..

Bulamıyorum.

Bu akşam ülkenin kısa dönem geleceği aşağı yukarı belli olacak. Ben sürpriz beklemiyorum. Çok fazla birşeyin değişeceğini de beklemiyorum. İnsanların kafasını 180 derece değiştirmedikten sonra, hiçbir şey değişmez. Biri gider, teki gelir, devran aynı şekilde dönmeye devam eder. Geçmiş 1 senede insanların kafa yapısı değişti mi sizce? Toplumsal değil bireysel düzeyde "öteki"ni kendimiz kadar "insan" görmeyi öğrendik mi, onun düşüncelerine saygı duymayı, kendi inanmadığımız değerlerini temsil edebilmeyi, savunmayı öğrendik mi? Kısa vadede düşünmek yerine büyük resme odaklanabilmeyi, kendini kurtarmak için etik olmayan davranışlara bile girebilmek yerine toplumu, geleceği düşünmeye odaklanabilmeyi öğrendik mi? Başkasının çocuğunu mesela kendi çocuğumuz kadar kollamayı öğrendik mi, işyerinde yükselmek adına diğerlerinin emeğini çalmamayı öğrendik mi? Hayvan hakları, çevre hakları da insan hakları kadar önemlidir diyebilmeyi öğrendik mi?

Tüm bunlara "evet" diyebildiğimiz an, bu sistem değişecek, ama şu an... Daha çooook düşeceğiz, kanayacağız, ağlayacağız.. Daha en dibi görmedik ama göreceğiz. Düşünmeyi bilmeyen, sürü psikolojisiyle hareket eden bir toplum olarak, başka türlü akıllanacağımız yok çünkü.