27 Mart 2015 Cuma

Lumbersexual nedir?

Haftasonu evde bir lumbersexual ağırladık, bu vesileyle ben de bu lumbersexual'lar nedir, ne değildir, ne yer ne içerler, dünyaya nasıl bakarlar bir öğrenmiş oldum. Siz tabii sosyal alemi ben ununu elemiş eleğini kaldırmış, çoluk çocuğa karışmış, başını kaşımaya vakti kalmamış bir garip cerenmus'dan daha iyi takip ediyor ve "ohooo, bunlar out oldu kızığm, şimdi snipersexual'lar moda oldu" diyor olabilirsiniz ama işte ben, kendim yazıp kendim gibilerin dimağında "haaaa bu o muymuş" diye bir ışıkcağız yakmak istedim, tamamen kamu yararına.

Lumbersexual da bir metrosexual, emo, hipster gibi bir insan evladı arkadaşlar. Şu üstteki fotoğraftaki gibi kareli gömlek ile biraz yüsekçe belli ve paçalı dar kot giyinen, saçını sakalını bir hipster kadar olmasa da, yine de orta düzeyde salmış bulunan, yün bereler takan, sırt çantası kullanan ve dikkat ediniz lütfen şimdi can alıcı noktaya geliyorum: belinde minyatür bir balta taşıyan (evet evet evet) bir insan evladı bu lumbersexual. Yemin ederim bir tane değiller, çok moda burda, elini sallıyorsun böyle adamlara çarpıyor! İnanmazsan al wiki'ye sor. Ordan çık The Guardian gazetesine sor. Minyatür balta diyorum yaaa! Tabii işin esprik yanı o ama vallahi taşıyorlar! Neden diye sormayın bana, 2000'lerden bu yana akıl sağlığımı korumak adına, modaya "neden ya neden?" demeyi kestim ben..

Lumberjack ile heterosexual'dan türetilmiş olan, 2014'te ortaya atılan bu terim, aslında bir nevi metrosexual erkek tipine başkaldırı olarak çıktı diyeni de var ama ben şahsen hipster'in bir "numero" ötesi diye düşünüyorum, hipsterin dağa kaçmış, haftasonu kamp yapıp pazartesi işe dönmüşü bence bu. Ve de çok ince bir çizgide kayıverirse ucundan biraz seri katil havası da var sanki.. Sadece erkek versiyonu olması (şimdilik) içimize su serpiyor mu, emin değilim.

Dur bakalım hayat bize daha ne renkler verecek (seviyorum yani bu rengarenkliği, nokta).

24 Mart 2015 Salı

İç ses daha başlamamıştı..

İç ses'inizin ne zaman başladığını hatırlıyor musunuz? Hani size "dur oraya basma, düşersin", "evet çok berbat bir yemek ama eline sağlık de ve biraz ye, yoksa üzülür" ya da "salla gitsin yaa, hayata bir kez geliyorsun" diyen o meşhur iç ses. Oğuz Atay'ınkiler gibi bazen biraz deli, bazen fazla mantıklı, bazense seni senden iyi tanıyan o iç ses.

Ben benimkinin ne zaman başladığını aşağı yukarı hatırlıyorum çünkü içimde benimle konuşup duran bir "ben" olması bana çok acaip gelmişti. 5 yaşında falandım. Babama söylemiştim ilk, biraz korktuğum ve babam herşeyi bildiği için. Denizden dönüyorduk, eve çıkan falezin dedem tarafından açılan o küçük patikasından, otların arasından tek tek toprak basamakları tırmanıyorduk. Ben önde, babam hemen arkamda. Saçlarımdan su süzülüyor. O an durup babama "baba, benim içimde bi ses var, ben içimden konuşuyorum biliyor musun?" demiştim. Babam "nasıl oluyor o?" gibi birşey söylemiş olsa gerek, "işte şimdi mesela bak sustum ya, içimden denize geri gidelim dedim, sen duydun mu, bak yine diyicem" demiş ve babamı baya bir güldürmüş, sonunda da "kızım ona düşünmek denir" cevabını alıp oturmuştum. Düşünebildiğimi bile babam öğretti bana işte, görün halimi.

Fakat zamanla düşünmekten başka birşeyler olduğunu da anladım içimde. Düşünmeden bile önce gelen birşey vardı, belki bir his, bir bilme hali. Mesela Semo'ma o köpek saldırdığında, herşey ağır çekimle olup biterken, biliyordum ben öleceğini. İçimdeki ses "bitti" demişti. Ya da eşim bir öğlen ansızın eve geldiğinde, kızarmış gözlerinden, titreyen sesinden "Ceren, gel, sana birşey söylemem gerekiyor"u duymadan önce hissetmiştim, birşeylerin kırıldığını. Saniye bile değil, o tip anlarda insan saniyenin bile milyonda birinde o kadar hızlı düşünebiliyor ki.. Sanki birşeyi görüyorsun, hissediyorsun, biliyorsun.. İç ses bu işte. Ses bile değil. Ruh belki.

Bir önceki yazımda bahsettiğim Portekizli'nin en içime işleyen sözlerinden birini yazmamıştım. Kızıma bakıp "işte temelde olan bu, iç ses başlamamış daha, öz bu" demişti. Düşünme değil çünkü 1,5 yaşında planlı, sonucunu bildiği, bir anlamda etik değerler bile içeren davranışlarda bulunuyor. Vicdan da değil, empati kurmak için daha çok küçük, başkasının ne hissedeceğini bilmiyor henüz, doğru ve yanlış değerleri, etiği sadece sonucunda ne olacağını bildiği, önceden başına gelen durumlar için geçerli. Ama iç ses işte.. Doğru ve yanlışın ötesindeki iç his. Tam ifade edemediğimin farkındayım ama anladınız sanırım. Gerçekten öz. Daha zamanı olduğunu bilmek, belki fark edeceği anı görebileceğimi düşünmek beni heyecanlandırıyor.

16 Mart 2015 Pazartesi

Bir Portekizli tanıdım..

Afrika'nın bana / bize en güzel getirilerinden biri Mauricio oldu. Kucaklaşıp ayrılırken dediği gibi, belki bulutların üstündeki ülkede görüşmek üzere..

60'lı yaşlarında, kıvırcık simsiyah saçlı, simsiyah gözlü bir adamdı Mauricio. Pretoria'da kaldığımız butik otelin ufacık bahçesinde kahvaltı ederken karşılaştık. Yanınızda çocuk olunca insanlar daha kolay iletişim kuruyorlar sizinle. Köpekle de böyleydi. Bir sıcak hava esiyor, bir karşılıklı "iyi başlama" oluyor, bir daha insancıllık, yumuşaklık oluyor iletişimde. Mauricio'yu ilk gördüğümde de böyle bir gülümseşme oldu aramızda ve masasından kalkıp masamıza gelip, kızımın çenesini okşadı ve: "Portekizli mi bu, çok güzel gözleri var" dedi. "Hayır yarı Türk yarı Alman" dedim ve safça sordum "Siz nerelisiniz?". Güldü ve tabii "Portekizliyim" dedi. Ve ekledi "Alman değil bu, bizim gibi, Akdenizli. Biz başka türlü bakarız. (Ve göz kırparak:) Bizim gözlerimiz konuşur".. Bu adamı seveceğimi o anda anladım.

Mauricio tam 35 senedir Afrika'da. Üstü başı bildiğiniz Afrika'ya misyona gelmiş "beyaz adam" kılığı, yani yeşile çalan krem rengi keten pantolon, bol cepli, kolları dirseklere dek kıvrılmış, aynı renk bir gömlek, keten şapka ve kahverengi ayakkabılar. Bir savaş muhabiri, safari tur lideri ya da uluslararası casus gibi.. Sanırım bu kıyafetten 7 tane falan var, başka şey giydiğine de, giysilerinin kirlendiğine ya da koktuğuna da şahit olmadım. Her sabah kahvaltıda ve akşam çayından yemeğe ve uykuya kadar birlikteydik. Gün içinde her birimizin çok yoğun bir programı vardı. Biz turistik işlerle, o ise uluslararası şirketinin Afrika bürokrasisiyle ilgileniyordu. Ghana'dan Kongo'ya, G.Afrika'dan Namibya'ya, Eritrea'dan Fildişi sahiline, bulunmadığı yer kalmamış 35 senede ve Afrika hakkında gerek politik, gerek coğrafi, gerek sosyolojik muhteşem sohbetler ettik, çok şeyler öğrendik ama bunların yanı sıra Maurice'in en küçüğü 4 senedir kanserle mücadele eden 4 çocuğunu ve karısını yılda ancak bir iki hafta görerek geçirdiği 35 senenin yükünü incecik sarma sigarasıyla nefes nefes içine çeken ve geri üfleyen buğulu gözleri etkiledi beni.. Neden insan böyle bir yaşamı 35 sene yürütür? Bunca özlem, yarım yamalak yaşanmışlıklar, kızımı her sevişinde, kucaklayışında kendi kızlarına duyduğu özlem.. Portekiz'den bu kadar uzakta bir hayat..

Maurice'in sadece bir işadamı olduğuna inanmıyorum tabii. O kadar saf değilim. Ama ne olursa olsun (ki bu öğrenmek istemediğim kadar kirli bir gerçek büyük ihtimalle) bizimle geçirdiği zaman içindeki kimliğinden çok etkilendim. hani bahsettiğim "benim insanlarım"dan biri işte, bunca uzakta ve bir daha karşılaşmayacasına.. Kim bilir belki bir başka hayatta ya da dediği gibi, bulutların üzerindeki ülkede..

Ondan öğrendiğim bir sürü şey arasından size de iki üç satır:

- Dünyayı görmek, insanı tanımak; en sonunda sadece kendini tanıyabilsen bile bir kazançtır.
- Hiç bir şeyi, özellikle de işi, ailenin önüne koyma. Yaşlılıkta yalnızlık en kötü şeydir.
- Çocuklarlayken yaşlı köpeklere güvenme. Genç köpek herşeyi unutur, hoşgörülüdür, oynamayı sever ama yaşlı köpek yılların getirdiği bir dünya görüşüne ve daha az esnekliğe sahiptir. Yaşlı köpekler çocukların çevresinde rahat değildir, dolayısıyla ne yapacaklarını tahmin edemezsin..
- Afrika'da kendine güvenli ol, yoksa kokunu alırlar. Sadece hayvanlardan bahsetmiyorum.
- Beyaz adam için her geçen gün daha kötüye gidiyor Afrika, sonunda özüne dönüyor, en baştan olması gerekene dönüyor. Yüz yılda beyaz adamın tek bir getirisi olmadı bu kıtaya.
- (Çocuğu) bırak, kendi başına olmanın tadını öğrensin, yoksa nerede kiminle olursa olsun mutlu olamaz.
- Kaldığın otelde iki kişiyle samimi ol, aşçı ve temizlikçi. İkisi de hem sağlığın, hem de öğrenmek istediklerin için en önemli kaynaklardır.
- Gün batımını görmek istiyorsan, bu kapıdan çık, şu koridoru geç, iç bahçeye çık, duvarın arkasından, dikenli telin arkasından, elektrikli telin arkasından ve diğer elektrikli telin arkasından, ve diğer elektrikli telin arkasından, ve diğer elektrikli telin arkasından.. İşte orada Afrika'nın en güzel gün batımını göreceksin (fotoğraftaki bu işte, sizin için..)

13 Mart 2015 Cuma

Farklı bir zaman ve beden algısı

Her iki Afrika seyahatimde de, beni şaşırtan ve düşündüren iki basit farklı gerçeklik algısı var. Bunlardan ilki zaman algısı, diğeri ise beden algısı.

Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, coğrafi koşulların insan davranışlarını belirlediği bir gerçek. Davranışın bir alt noktası (ki bazı durumlarda ne yazık ki bir üst noktası da olabiliyor) "düşünce" ve gözlemlediğim kadarıyla bu da kültürden olduğu kadar fiziksel coğrafyadan da etkileniyor.

Zaman algısı mesela. Afrika'daki zaman algısı ile Batı'daki zaman algısı çok farklı. Aslında bunu fark edebilmem belki de tam iki coğrafyanın ortasında doğup yetiştiğim için mümkün olabildi, çünkü Avrupalı Afrikalıyı anlamıyor. Afrika'da zaman düz ilerleyen, belirli matematiksel ölçülerde bölünebilecek ve ölçülebilecek bir kavram değil. "Ne zaman?" sorusunun cevabı içinde bulunulan ortama göre değişiyor. Mesela bizdeki "dolmuş" kavramı gibi, bu araç önceden belirlenmiş bir zamanda hareket etmez, bilirsiniz. Adı gibi, dolunca gider. Avrupa'da böyle bir kavram söz konusu değildir; zamanı belirleyen köşe taşları vardır ve zaman koşullara göre değişmez. Bir tren 08.02'de gelecekse, gelir. Eğer bir kaza ya da arıza olduysa, geciktiyse, o artık aynı tren değildir. O belirlenmiş bir sonraki trendir. 08.02 treni iptal olmuştur, gelecek olan söz gelimi 08.22 trenidir artık. Ama gerek Türkiye'de gerekse Afrika'nın tamamında 08.02 treni diye bir kavram zaten baştan yoktur çünkü tren bazen 08.01'de bazen 08.07'de bazense 09.32'de gelir ve bu zamanı belirleyen hiç bir kerteriz bulunmamaktadır. Biz Türkler, Afrikalılar gibi 08.02 treninin 07.32'de gelmiş ve çoktan gitmiş olmasına bile şaşırmayız. Bu böyledir. zaman görecelidir.

Zaman aynı zamanda yavaştır da.. Neredeyse tüm bürokratik işler çay içilme zamanları arasında halledildiği için, çay da belli ısıya düşmeden içilmeyeceği için, insanlar bekler. Beklemek bir var olma şeklidir. Garip gelmez bizlere.

İkinci farklı algı ise, beden algısı Afrika'da. Bu konuda son 40 senedir biz globalleşme ve medya etkisi ile Batı'ya daha yakın durduğumuz için, büyükannelerinizle konuşmadığınız takdirde ne demek istediğimi anlamayacağınız muhtemel ama yine de yazacağım. Beden algısı Afrika'da ve 1960'lardan önceki Türkiye'de şimdiki Batı'dan çok daha farklı. Zayıflık bir güzellik ölçütü değil, aksine şişmanlık, bereketi ve zanginliği simgeleyen, güzel sayılan bir durum. Öyle ki, hasta olmadığı sürece, Afrika kadınlarının tamamı (zengini de, fakiri de) şişmanlamak için uğraş veriyor. Yeme tarzı tamamen fast food ya da beslenme içeriği sıfıra yakın ama tok tutan casava türü yiyecekler olduğı için, bu zaten pek zor değil. Ama tuhaf olan ne kadar şişmansan, o kadar kendine güvenli, o kadar enerji saçan ve dolayısıyla etkileyici bir kadınsın. Ne yazık ki 50'sini bulan pek insan görmedim ben Afrika seyahatlerimde (hatta orta afrika'ya doğru ilerledikçe bu sınır 30'a kadar düştü) dolayısıyla bu hep mi böyleydi bilmiyorum ama günümüz Afrika'sında şişmanlık, zenginlik demek. Bu anlayışın 1950'lere dek Türkiye'de de geçerli olduğunu, kendini zayıf bulduğu için devamlı hamur işleri ve balık yağları ile beslenen ananem gülerek anlatırdı..

Kısacası şişman ve yavaşsanız, bir de üstüne zenginseniz ve fazla fiziken ve zihnen beyaz değilseniz, Afrika'da rahat edersiniz..

10 Mart 2015 Salı

Afrika'da olmak

Aşk meşk analizleri araya girince yazmam gecikti ama; Şubat ayının 3,5 haftası boyunca yine dünya kazan biz kepçe vaziyetteydik. İlk önce geçen yıl 15 günle kursağımızda kalan, dönerken iç çekip "kim bilir bir daha ne zaman geliriz.." diye diye, ayaklarımız geri geri giderek döndüğümüz Seyşeller'e, oradan da 4 sene önce çocuksuz ve sırtçantalı vaziyette taaa Güney Afrika'nın Cape Town'undan yola çıkıp, tamamen bağımsız ve tek başımıza Namibya'yı, Zambiya'yı, Malawi'yi ve Tanzanya'yı geçip Zanzibar'da bitirdiğimiz Afrika'ya, bu sefer yine sırtçantalı ve bir de bebek arabalı gittik. Bebek sayılmaz artık, 1,5 yaşında 'kocccaman' bır kız kendisi.. Yine de bebekle, çocukla, Afrika işte. Yapılabiliyor.

Afrika seyahat yazımı bu linkten okuyabilirsiniz, uzun uzun tekrar etmek istemiyorum. Seyşelleri ise hiç anlatmayayım, bir senede bir çöp dahi değişmemiş, hala cennetin en güzel köşelerinden biri. Biraz pahalı ama kolay, rahat, güzel bir ülke. İnsanı da doğası da güzel, ayrıntı için bu seyahat yazıma tıklayabilirsiniz.


Gelelim Afrika'ya ait izlenimlerime.. Bu sefer biraz daha mı yetişkindim, biraz daha mı az pembe gözlüklerleydim, biraz daha fazla mı dünya genelinin gidişatına dair yenik ve güçsüz ve mutsuz ve umutsuzdum bilmiyorum, ya da son dönemlerde Afrika konusunda okuduklarım.. Tam emin değilim ama beni daha fazla rahatsız etti eşitsizlikler, böyle gelmiş böyle giderler, Afrika burası, ne bekliyorsunlar.. Beyazlığımdan utandığım da sıkıldığım da çok oldu bu sefer. Kaldığımız yerler, çocuktan da dolayı daha üst sınıftı bu sefer. Dolayısıyla beyaz ya da üst sınıf siyahlarlaydık. Ama alt sınıf siyahlar heryerde; yatağını yapan, tuvaletini temizleyen, çöpünü döken ve hatta seni diğer siyahlara karşı "koruyan" yine onlar. Sanmıyorum ki bu ülkede ne kadar akılsız ve beceriksiz de olsa bir beyaz hizmet sektöründe çalışsın.. En kötü eğitilmişi bile yolunu bulmuş. Siyahlara baştan eğitimde sağlıkta hizmette zorluklar ve engellemeler varken, 21.yy'da hala ırka dayalı engeller, eşitsizlikler ve haksızlıklar.. Güney Afrika, ki Afrika'nın geneline bakınca medeni, zengin ve rahat bir ülke, yine de adım adım çöküşe gidiyor, öyle açık ki.. 4 sene öncesinden daha kapalı, daha korkutucu ve karanlık. Daha fazla nefret, anlaşmazlık, uzlaşmazlık. Bir yanda toprağın asıl sahibi ama yıllarca sömürülmüş ırkın doğal nefreti, bir yanda yine Avrupa'dan gelişinin üstünden yıllar yıllar geçmiş kimliksiz beyaz adam.. Burası onun sahibi olduğuna inandığı evi, nereye dönecek ki? Ve tabii güç savaşları, yönetme azmi, yıllara yayılmış anlaşmazlıklar, çözümsüzlükler.. Ve öfke, şiddeti getiriyor.


Safaride çadırda ya da son derece lüks bungalovlarda da kalsanız, aynı keyif.. Yıldızlar, sessizlik, huzur. Son 4 gün Johannesburg'daydık ve şehir üzerime üzerime geldi. Daha da Afrika bu.. JB zor kent, her dakika terör, dikenli teller, elektrikli teller, kilitler, barlar, silahlı korumalar, gece dışarı çıkamamak, gündüz bile şehrin merkezine gidememek. Kendini koruyan ya da hapseden beyazlar için hayat barlar ve teller arkasında, elinde silahla evde oturmak ya da silahlı korumalı ve pek siyahın olmadığı alışveriş merkezine gitmekten ibaret.. Hayat buysa.. Şehirde yaşamaktansa hayvanların arasında yaşamak biraz zengin olan her beyazın hedefi. Bir çiftlik alıyorsun, birkaç zebra, birkaç zürafa, birkaç yaban domuzu ile tavuskuşu, üç dört köpek, birkaç kedi, 4x4 birkaç araç, ilkyardım eğitimi ve "bush"a yani yaban hayat alanına yerleşiyorsun. Orda elektrikli tel falan yok, çakal, sırtlan, kaplan gibi hayvanların evine fazla yanaşmasını istemezsen uyduruktan bir koruma teli çekiyorsun. Zaten bu hayvanların doğasında yok fazla yanaşmak insana.. Bir de hırsız maymun ve fazla sayıda zehirli yılan konusunda alttan teksas barı gibi ikili açılan kapı yapıyorsun evlere, tamam.

Çocukla seyahat zor mu derseniz.. Bize değildi çünkü seyahat etmek iyi bildiğimiz ve kendimizi rahat hissettiğimiz bir uğraş. Ama otellere ve hizmete alışıksanız, yok olmaz çocukla Afrika. Seyşeller bile yabani gelebilir. Çocuk da feci hastalandı tam da bush'ta, bir hafta süründük öyle büyücü kılıklı ve safari kampına 1 saat uzaktaki doktorlarla falan. Ama hayat bu, çocuk bu, seyahat bu. Zor tabii. Evladım o kertenkeleyi yeme, o mavi kurbağayı rahat bırak, dikenli tele koşma, sırtlan o pisi pisi değil falan gibi dertler diyeyim.. Afrika'da çocuk büyütebilirdim, burda da büyüyor çocuklar bir şekilde.. Avrupa ya da Türkiye bazı açılardan daha bile zor, çoğu sosyal diyeyim.

Evden 3,5 hafta uzaktayken evim evim diyecek derecede özlemedim, ama ben zaten hiç özlemiyorum, yoldayken yolu ev kabul edebiliyor uyum sağlayabiliyorum. Bir meziyet evet ama zor değil, biraz açık olmak, esnek olmak, meraklı olmak ve de en önemlisi kalıpyargıları silkelemek üzerinizden.. Sonuncusu zor. Çocukları örnek almak belki..

Tabii evde olmak da güzel; yataktan yılan çıkmaması, sivrisinekler nedeniyle koca şişe sinekkovucuyu bedene boca etme zorunluluğu olmaması, temiz sebze ve meyve bolluğu, doktorların hakikaten tıp faltesinden mezun olması falan güzel lüksler. Ama doğada yıldızların altında, çeşitli hayvan sesini dinleyerek uyumak, kışın ortasında sıcacık güneş, Seyşeller'deki mavinin 1500 tonuyla harmalanmak, acıkana dek sudan çıkmama lüksü, ertesi gün nereye gideceğin ve ne yiyeceğin dışında hayat planı yapmamanın huzuru..

Özetle; tatildi, güzeldi ve de bitti.

8 Mart 2015 Pazar

Ses ve dırdır

Mart geldiği için bu ayı kadınlar, erkekler, aşk meşk gibi görünürde hafif ve fekat aslen son derece ağır konulara ayırmış bulunduğum doğrudur. Buyrunuz serinin üçüncü ve de son (biri çok şükür mü dedi?) yazısını okuyunuz.

Bu sabah, yine kahvaltı yaparken Paris Jazz Radio'yu dinliyoruz. Carla Buruni yanık sesiyle Quelqu'un m'a dit'yi söylemekte. E erkekseniz zaten bundan sonra yazdıklarım "vır vır dır dır vır vır" şeklinde girecek bir kulağınızdan çıkacak öbür kulağınızdan, okusanız da anlamayacaksınız. Biliyorum çünkü bu sabah kahvaltıda eşime olan da aynen buydu. Nedir bu erkeklerin derinden yanık yanık konuşan kadın sesine düşkünlüğü?

Neyse ki sesim çok tiz veya ince değil ama boğuk boğuk, uykudan yeni kalkmış şekilde de konuşmuyorum. Sesim aslında en uygun reklam filmi ya da animasyon seslendirmeye uygun benim, çoğu insan da belirtiyor bunu. Vurgulamalarım, konuşma şeklim böyle. Tabii yetişkinler dünyasında, akademik hayatta falan kendime bir çeki düzen vermem, ciddi ve ağır konuşmam gerekiyor, onu da zaman içinde kurtlar dünyasında ayakta kalabilme adına kazandım. Ama dostlarla, çocuklar ve hayvanlarla yine böyle, anime ve samimi.

Yine de bir Scarlett Johansson olamadım.. Bu kadın ne dese benim eşim de dahil bütün erkekler yamuluyor. Ne iştir? Eşimin "ultimate fantasy"si bu kadının sesinden az pişmiş biftek tarifi dinlemek mesela.. Gel de delirme. "Sonra marine ettiğimiz bifteği yavaşça mangalın üzerine bırakıyoruz.." Hey Allahım.. Gözler de kısılmış böyle, baygın baygın bir bakış.. Eller sarışın çehreye uzanır, alna düşmüş bir bukle saç nazikçe geri itilir. Neyse ki Alman eş sarışına doymuş, burda kumral revaçta.

Bu tok ve yanık ses tonuyla konuşan kadın dırdırcı olmuyor işte, bu hep konuşsun, erkekler hep ağzı açık mest şekilde dinlesin; ama böyle sesi yoksa da sussun. Dırdırcı kadını kimse sevmez (dırdırcı erkekse hiç hiç hiç çekilmez). Belki Hz. Muhammet bile "ya hayır söyle ya sus" derken, dırdırcı bir kadından dert yanıyordu, bilinmez (Hz. Muhammet derken de artık bir dur geliyor insana; ya dinci sanarlar, ya dine küfrediyor sanarlar, ortası yok bu konular açılınca, ne acı..)

Scarlett'ten Hz. Muhammet'e nasıl geldim bilmiyorum, bilinçaltım bir Pandora Kutusu, açıldıkça saçılıyor. Konuya dönersek, dırdırcı kadın ya geçmişe takılmıştır, ya da geleceğe dair umudu kalmamış, mutsuzdur. Bugünü yaşayan, anı yakalayan insan dırdırcı olamaz. Böylelerinin de, sesi ister boğuk ister tiz, dinlenesi bir şiir taşır. Bana öyle geliyor.

Hamiş: Fotonun konuyla alakasını ben de çözemedim, belki ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol denilebilir altına ama, amaaan pek şirin bunlar..

6 Mart 2015 Cuma

Erkekler evlenecekleri kadında neye bakarlar?

"Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?" sorusuna arkadaşın 3 yaşındaki akıllı kızı "Tabii ki yumurta tavuktan çıkar, yumurtadansa civciv çıkar" diyerek son noktayı koyduğundan beri, geri kalan enerjimizi hayatta çözemediğimiz diğer çok önemli sorunsallara aktarabildik; "evlilik aşkı öldürür mü, çocuk evliliği öldürür mü, kim kimi öldürür, geriye kim kalır ve bazı hem marifetli hem güzel hem akıllı kızlarımız neden kendilerine uygun bir talip bulamıyor". Çok önemli konular bunlar.

Mazallah kızlarımızın kendilerine uygun bir koca bulamamaları, hele ki çoğalamamaları, hepimizin ve en çok da seyrek bıyıklı asabi kişinin kanayan yarası olduğu için, muhakkak ele alınmalı. Belki kızlarımız şu yazanlardan fez alır, bir gencimiz daha dünya evine girer, bir ya da daha iyisi üç yavru daha çığlıklarıyla günümüzü şenlendirir, kim bilebilir. İyilik yap, denize at demişler..

Bir önceki yazımda kadınların erkeklerde neler aradığından bahsetmiştim. Konunun uzmanıymışım gibi yazıyorum şimdi. Lakin benim ettiğimi siz etmeyin. Ben tabii okurken, yazarken, sonra başımı alıp dünyayı gezerken yaş olmuş 30, ayol resmen evde kaldıydım a dostlar, sağolsun bizim bey izdivacıma talip oldu da kurtardım. Tanışmamızın 10., evliliğimizinse 3. yılında da artık tam tohuma kaçacakken, aşkımızın meyvesi dünyaya geldi. Kendisi biraz kiwi çıktı ama kiwi iyidir sağlık verir, tansiyonu dengeler, cırcır yapar. İyidir. Ama diyeceğim o ki, siz izdivacınızı benim gibi kör kütük aşık olup da etmeyin, okuyun, bilgilenin, hazırlığınızı yapın, çeyizinizi düzün.

Kocam kişisiyle yine benim gibi fazla okumuş, lafını sakınmayan, ayakları üzerinde özgürce durabilen bir kız arkadaşımın aşk hayatı üzerine konuşurken, "ayol süper kız işte neden hiçbir ilişkisi yürümüyor anlamıyorum, evlenmeyi istemiyor olsa tamam tabii ki her kadın illa ki evlenecek diye bir kural yok hatta evlenmeyenler daha da mutlu oluyormuş diyor araştırmalar ama bu arkadaşım evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyor ama neden olmuyor?!" deyiverdim (bu kadar uzun demedim ayol, size tek başına yaşam da güzeldir ha, evliliği övmeye falan çalışmıyorum diye anlatabilmek için şimdi böyle dedim, yoksa kocama direkt "ya bizim x neden evlenemiyor?" dedim ha..). Kocam da bana erkeklerin evlenecekleri kadında neye baktıkları üzerine bir erkek için son derece uzun sayılabilecek 2 maddelik bir nutuk çekti:

1. Erkekler mümkünse evliliği geciktirmek için ellerinden geleni ardına koymazlar, bu bir nevi çişi geldiği halde oyundan kalkmak istemeyen çocuğun yaşadığı ikilem gibidir. Bi noktada ya salarsın, ya da annen elinden tutar seni zorla tuvalete götürür. Dolayısıyla yuvayı dişi kuş yapar lafı doğrudur.

2. Erkek illa ki evlenilecek noktaya getirilmişse, seçtiği kadında içten önce dış güzelliğe bakar ki bu da ne gereğinden şişman ne de daha beteri zayıf olması, özellikle elzem noktalarda (döt, meme ve dudak; çünkü bunlar kadının sağlıklı olduğunu ve evrimsel açıdan gelecek nesillere daha sağlam bir genetik yapının aktarılabilmesini mümkün kıldığını gösterir) gerekli yağın depolanmış olmasıdır. Erkeğin düz mantığı, illa ki bu evlilik müessesesine girilecekse, bari ortamdaki en seksi hatuna ulaşabilmektir.

Benim eşim yabancı biliyorsunuz, dolayısıyla bu noktada adamcağız duruyor. Sadece o da değil, onun kültüründe kadınla erkek tabii mercimek pişirmeden de arkadaş arkadaş takılabildiği için, benim kendisi dışında yakın arkadaş olabildiğim birçok başka hemcinsiyle bu konuları konuşup değerlendirme şansım da oluyor ve onların da "durduğuna" şahit oluyorum. Lakin bizim kültürümüzde nev-i şahsına münhasır erkekceğizlerimizin döt ve meme dışında baktığı iki nokta daha var azizim ki ikisi de birbirinden anlaşılmaz ama anlaşılmış gibi yapılır ("mış gibi" yapılmadan bizim kültürümüzde hayatta kalmak zaten mümkün değil biliyorsunuz..) Bunlar da şunlardır:

3. Kadının erkekten fazla kazanması, daha akıllı olması, sosyal açıdan daha aktif olması, özellikle kendine fazla güveni olmayan erkeği (bizim kültürümüzde çoktur bunlardan) korkutur ve bu nedenle bu kadınların seçtikleri erkeğe devamlı "canım cicim, sen bitanesin, şöyle süpersin, böyle harikasın" demeleri gerekir çünkü bu erkekler doğumdan bu yana zaten "paşa oğlum"la büyütüldükleri için kendilerine "hoop dur bakalım, biz eşitiz ya" diyen kadından korkarlar, korktukları için de istemezler. Dolasıyla, ya bu deve güdülecek ya da en baştan erkeğin kadından bir gıdım üstün olması sağlanacaktır (ki bu da bi gıdım az okumak, gezmek, bilmek ve söylemekle yakından ilişkilidir).

4. Yukarıdaki 2 numaralı evrimsel ve dolayısıyla evrensel maddenin Türk versiyonu gereği, kadın hem seksi olacak hem de bakire olacaktır ki bu da kendi içinde zaten kaosu gerektirir ve kafası zaten yeterince karışık erkeğimizi iyice dertlendirir. Nice erkek bu "hem taş gibi olsun, hem bakire olsun" ikilemi nedeniyle psikopata bağlamış bulunmaktadır ki biz kadınlar bunlara kısaca kazma deriz.

Aslında bizim kazma dediğimiz ve gülüp geçtiğimiz bu erkek tipi çok enteresan, üzerine baya doktora tezleri falan yazılabilir kızlar (erkekler demedim bak, bugün bakınız ülkemizde doktora yapan erkeklerin büyük çoğunluğu askerliği erteleme amacıyla yola çıkarken, kadınların tamamı gerçekten bilimsel bir merakla bu işe sarılmaktadır) mesela bu bakirelik olayı çok acaip, burda benim arkadaşım olan erkeklerden biri vakti zamanında bir bakireyle karşılaşmış ve o kadar korkmuştu ki bize "ay kız bakireymiş, o nedenle hemen ayrıldım, acaba neden kimse onu seçmemiş, neden bakire kalmış, kesin ilk bakışta göremediğim ama itici bir yönü var, risk almak istemem" demiş ve ben kaşlarımı yukarı doğru kaldırarak hayretler içinde kalmıştım. Yine evrimsel açıdan bakınca adam haklı, tamam herkesle işi pişirmesin ama 1-2 kişiyle deneyimi olan insan daha "kabul görmüş, sosyal ve fiziksel açıdan onay almış" oluyor tabii. Bu nedenle bizim kültürümüzde de "görücü usulü" evlilikler daha uzun sürüyor zaten başkası tarafından "onay verilmiş" insana daha çok güveniyorsun, tamamen evrimsel. Bu nedenle mesela kızların bir kısmısı evli ve mümkünse bebekli adamlarla ilişki kurmaktan hoşlanır "denenmiş, onaylanmış" hazır adam işte ama bu kızlarımız bilmez ki seninle karısını aldatan seni de bir sonraki modelle aldatacak elbet.. Ama konumuz öğüt veren ninelik değil, izdivaç olduğundan bu noktaları geçiyorum.

Özetle; az okumak, az yazmak, daha da az düşünmek ve asgari seviyede konuşmak, kadınlara izdivacın yolunu erken yaşlarda açar, boy boy yavruyla verim almaya yarar, azıcık da evrimsel açıdan önemli olan üçlü bölgeye yatırım yaptınız mı tamamdır. Daha geç yaşlarda ise, kendiniz gibi düşünen bir adamı bulmak kısmen zorlaşacağı için (kültürümüzde ne yazık ki iyi domatesler sabahın erken saatlerinde seçilmekte, öğlene doğru pazar yerinde anca salçalık domatesler kalmaktadır), dünyaya açılmak, seyahat etmek, kendinize odaklanmak, yalnızlıktan ve yalnız hayatın güzelliklerinden doya doya zevk almak, bu arada da şansın size oynayacağı küçük sürprizlere kalbinizi açık tutmak verimli sonuçlar verecektir. Ne bileyim, başka türlü oluyor mu bu işler, bilmiyorum ben..

5 Mart 2015 Perşembe

Erkeğin piçi makbuldür

Amerika'dan sürpriz bir doğum günü kutlaması aldım, 13 yaşındayken platonik aşık olduğum çocuktan. Ne çocuğu ayol, adam, hepimizin yaşı ayakkabı numarası artık..

Heyecanlandım tabii yahu, hepimizin facebook'ta olma nedeni bu değil mi, eski platonikler, kan davalılarımız, sevmediğimiz ve sevdiğimiz ve kıskandığımız ve uyuz olduğumuz herkesi ince ince takip etmek. Hadi hadi, ben yapmıyorum demeyin, benim gibi siz de bakıyorsunuz o profillere ve herkes herkese masal anlatıyor. Güzel gülümseyen aşık insanlar, pırıl pırıl seyahatler, gece çıkmalar, içmeler yemeler.. Herşey sahte ama servis mükemmel, yiyoruz. O ayrı konu. Asıl yazmak istediğim, bu çocuk 13 yaşında bile efendiydi. Böyle platonik aşk diyince ne anladınız bilmiyorum ama 5sn'yi geçmeyen gözgöze gelme halinden bahsediyorum, tee 6 yaştan 16 yaşa dek. Tabii ki hazin bir yaşanmamış aşk hikayesi (benim adıma ayol, onun beni tombiş tombiş halimle fazla salladığı yoktu zaten). Zaten ne yaşayacaksın 1990'lardan bahsediyoruz, "çıkmak" hakikaten merdiven çıkmak falan gibiydi o yıllarda. Şimdiki ergenleri görünce, biz ne safmışız..

Neyse çocuk, yüzerdi. Hakikaten yakışıklıydı ama çok da içine kapanık, sakin, efendi bir çocuktu. Sanırım kimseyle de "çık"madı (şimdi olsa gay dersin, değil ayol). Sonra da Amerika'ya gitmiş işte, NY'ta brooker falan olmuş (tanrım ne kadar sıkıcı, işe git, paralarla oynaş.. finans sektörü). "Hala yüzüyor musun?" demiştim bir defa, "hayır pek zamanım olmuyor" demişti.. Ne yazık. Ama hala çok yakışıklı ve anladığım kadarıyla çok da sakin, efendi, iyi bir insan.. Ve kadınlar için ne kadar sıkıcı! Çünkü kadın milleti PİÇ sever. Kadınlar paraya, mevkiye bakar derler, evet iğrençtir. Ama daha beteri, PİÇ severler. Evet. Ne kadar aşağılarsa bir erkek onları, ne kadar tepinirse üzerlerinde, o kadar kıymetli olur.. Valla bak. Ben "kadın" mıyım bu durumda bilmiyorum, ara cinsiyet galiba benimki.. Ama çevremdeki bir çok akıllı, hoş hatun böyle gidip gidip piçin birine tutuluyor, 3 ay sonra da "ay ay bana şunu da yaptı, bunu da dedi hühühüh" diye ağlıyor. Sinirleniyorum ama ne yapayım bilemiyorum, yine aynı senaryo. Sonra da "ay doğru dürüst adam kalmamış..."

E var işte.. Ö. Amerika'da kendisi.. Yok işte bu adam iyi biri, hoş biri, ölesiye sıkıcı buluyor kadınlar.. Üf içim daraldı. Ne istediğimizi bilmiyoruz, adamın piçinden medet umuyorsun, sonra evlenemeyince, ya da evlenip çocuğuna babalık edemeyince sinirleniyor üzülüyorsun. Ne bekliyorsun ki, adamın mayası bu.

Hem iyi kalpli kibar olacak, hem de azıcık piç olacak.. Var mı öyle bişi?

Piçi iyi adama dönüştürmeye çalışmaktansa, iyi adamı al piçe çevir, o da olabilir (oluyor da zaten birçok evlilikte).

Ya da iyi adamı al. Nokta.

3 Mart 2015 Salı

Marta dair

Yeni bir ay, yeni bir mevsim. Son yıllarda Mart bitmeden bahar gelmez oldu, sanki mevsimler 15-20 gün kaydı ama en azından adı bahar ya, gerisi kolay..

Ben ise sonbahara girdim, güney yarımkürede. Bugün Afrika'da geçen zamanın son günü. Bu gece dönüyoruz Münih'e, sonbahardan ilkbahara, karlı ve soğuk bir mış gibi bahara. Olsun, geç gelse de upuzun sürüyor en azından Münih'in baharı. Ama tuhaf bir his işte, buraya yavaş yavaş sonbahar gelecek, bize yavaş yavaş ilkbahar ve tropik iklimde hep yaz, hep yağmura özlem ve arktik iklimde hep kış, hep güneşe özlem. Dört mevsimi layıkıyla yaşayabilmek, aslında dünya üzerinde çok az insana nasip olan bir lüks..

İklim aslında insan davranışlarını da büyük ölçüde belirliyor. Mesela sıcak iklim insanları daha dışa dönük oluyor, daha açıklar, paylaşımcılar. Evler mesela, açık alanların yüzölçümü fazla ve bu da isteristemez, insanlar arası sosyal ilişkiyi geliştiren bir yaşam biçimi. Afrika'da mesela, batının etkisiyle "medenileşmiş" insanlar dışında kalan kesimde nizim anladığımız anlamda bir ev anlayışı yok. Teneke barakalar, iki çit örülmüş gecekondular. İnsanlar evin içinde değil dışında yaşıyor. Tek başına kalmak bir özlem değil. Ben değil biz var. Beyaz adam gibi evin çevresine dikenli tel, yetmedi elektrikli tel, yetmedi çift demir kapı ve duvar, yetmedi iç kilitli kapı, yetmedi köpek, yetmedi silahlar değil.. Medeniyet buysa, farkında olmadan hapishanede yaşıyor beyaz adam..

Yağmura seviniyor, rüzgara dans ediyor, güneşe tapıyorlar Afrika'da. Hayvanla iç içe, hayvandan çok insandan gelecek tehlikelerden korkarak.

Sonbahar demek, biraz daha sık yağmuru görebilmek, biraz daha yeşil demek. Sonbaharla birlikte bir "sonlanma" hissi gelmiyor bu nedenle, bir yenilenme başlıyor.

Yine de dört mevsimin yaşandığı iklimde olmak, gelişim adına bir "şans". Çünkü kışın varlığı ve sertliği, insanı zorladığı gibi, yerleşik hayata da geçirmiş, daha korunaklı yaşam alanları, dolayısıyla kentleşmeyi de getirmiş. Kentleşme teknolojiyi, endüstri devrimini, sosyal devrimleri getirdiği gibi aynı zamanda sosyal sorunları, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri de getirmiş. Ve beklenen sonuç, nefret, öfke, terör. Bugün tüm dört mevsimi yaşayan ülkelerdeki sorun bu, aşırı kentleşme.

Afrika'da geçen zamanda, özellikle 1,5 yaşındaki kızımı doğada ve hayvanlarla, kısıtlamasız ve korumasız haldeyken gözlemlerken, şehirde ne kadar tutsak olduğumuzu, ne kadar esir olduğumuzu da farkettim. Biz belki teller ve korumalar arkasında yaşamıyoruz Afrika'daki terör Avrupa'da yok ve bu anlamda özgürüz. Ama yine de bir devletin kuralları altında yaşıyoruz ve aldığımız kararların tamamına yakını, devlet ve kurumları tarafından önceden belirleniyor. Karşı çıkamayacağımız sorumluluk ve yükümlülüklerimiz vat, bunun karşılığında devletin bizi koruduğuna inanıyoruz. Afrikalı değil Avrupalıyız ya, medeni sanıyoruz kendimizi. Oysa sadece tutsaklığın bir başka basamağındayız. Haberimiz yok.

Mevsimler değişiyor. Bugün baharın ikinci günü. Bugün Afrika'daki son günüm. Yarın yeni yaşımın ilk günü. Yarın bahara, yeni bir kıtaya, yeni bir yaşa gidiyorum. Yeni bir başlangıç, yeni bir umut