29 Aralık 2015 Salı

Yeni yıl çözülümleri olmadan yeni yıla girmek

Bu sene yeni yıl dönemi öncesinde o kadar çok danışanla yeni yıl çözülümleri üzerinde konuştum ve olumlamalarla uğraştım ki; kendime ait hiç bir yeni yıl çözülümüm kalmadı! Hepsi çözüldü gitti; tek bir dileğim var: 2016 güzelliklerle gelsin ve bana, aileme, sevdiklerime ve kalbinde iyilik olan tüm insanlara sağlık, iç huzuru, mutluluk, neşe, iyi şans, umut ve doğru yolları seçebilme, iyi insanlarla karşılaşabilme ve yaşanılan şanssızlık ve olumsuzluklardan da ders çıkarabilme ve şükredebilme şansı getirsin. Bu sene güzel gelsin, güzel geçsin, önceki seneleri aratmasın! Bu kadar.

Senenin son yazısı olacak bu. Kreşi 15 gün tatil olan kızımla altlı üstlü, iç içe, simbiyotik bir bağ içindeyiz. Elim kolum kafam kalbim dopdolu. 2 yaş çocuğuyla mesai sabah 7'de başlıyor, bir kahve arası, bir öğle yemeği arası bile olmadan akşam 9'da koltukta sızıyorum. Kreş büyük nimetmiş, en çok bunu düşünüyorum. Büyükanne ve büyükbabanın yakınlarda yaşaması, teyze-hala-kuzen vs. sahibi olmak ise çok çok büyük bir şansmış, bu hiç aklımdan çıkmıyor..

Bir de bu sabah daha önce hep önünden geçip hiç içine girmediğim bir kafeye girme cesareti gösterdim ve çok büyük bir sürpriz, büyük bir kazanım oldu bu bana (eminim sizin de vardır böyle köşebaşı noktalarınız, lütfen es geçmeyin, siz de yapın!). Güne dev boyutta bir kahve ile başlıyorum, normalde gündüz içtiğim kahvenin kafeininden etkilenir geceyarılarına dek baykuş gibi dolanırdım ama bana mısın demiyor, öğlen lak lak lak diye bir de diyet kola ya da enerji içeceği ekliyorum ve buna rağmen akşam 9'da koltukta sızıyorum (beni uyandırmaya yeltenen eşime fena dalıyorum, adamcağız beni öylesine bırakıp ayak parmakları ucunda yatağa gidiyor, bu sefer de beni niye uyandırmadın, boynum tutulmuş, belim buz kesmiş, kendin geçmiş horul horul uyuyorsun odada diye sinirleniyorum zavallıya). Dolayısıyla yeni yıldan tek dileğim, yavrunun bari gece boyu uyanmadan ve bizi de uyandırmadan mışıl mışıl uyuyabilmesi.. Uykusuzluk ne zor, umarım siz hiç bilmiyorsunuzdur! 2016'da da bilmeyin dilerim..

2016'da bir de şöyle bir dileğim var; ayak bakımı yaptıracak zaman bulayım. 2 sene öncesine dek benim mis gibi yumuşacık pespembe ayak tabanlarım vardı. Yazın devamlı "parmakarası" giymekten midir, son yıllarda beslenme zamanlarını geçiştirip biraz fazla düştüğüm şekerden midir, tabanımın tam nasıl anlatayım bilemedim ama alt, ön ve dış kenarında, küçük parmağın bitiminden 1-2cm aşağıda bir nasır gibi bişey oluştu, böyle sanki içe doğru diken gibi 1mm çapında bir sertlik, inanılmaz canımı yakıyor (Orhan Veli'nin "hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırından çektiği kadar" dizesini anımsadınız eminim). Ne yapılır ne edilir bilmiyorum ama 2016'da eski pembe ve yumuşak ayaklarıma kavuşma özlemi de var..

Bu sene de dünya barışı diliyorum be J.! Ülkemizin doğusunda bir savaş var, insanlar sokaklara çıkamıyor, bebekler öldürülüyor. Biraz aşağıda kazan kaynıyor, insanlar ülkelerinden açık denize atlamayı göze alarak kaçıyor. Ortadoğu berbat, Afrika viran yeri, Batı dünyası terörizmle sarsılıyor.. Papa'nın değimiyle 3. dünya savaşı çıktı bile, sadece o kadar dağınık ki, gözümüz tek bir savaşmış gibi algılayamıyor.. Dünya barışı.. Peh.. Dünyanın içine ettik, eninde sonunda bize de dayanacak, sadece zaman meselesi.. Yine de diliyorum be J.... Umut ölmesin bari..

2016'ya umarım mutlu umutlu girelim hepimiz.. 2016, güzel ve iyi insanlara, adaletle gelsin, güzellikler getirsin.. Bu sene iyi, hoşgörülü, adil, güzel insanlarla karşılaşalım.. Haydi ozaman; cümleten iyi yıllar!

23 Aralık 2015 Çarşamba

Floating denen o tatlı seda.. (ve diğerleri)

Floating diye bir şey çıktı bu diyarlarda ("isolation tank" de deniyor) Türkiye'de var mı bilmiyorum. Yoksa hemen siz açın, köşeyi dönün derim. Küçüklü büyüklü Ege kentlerinde değil ama İstanbul'un göbeğinde çok iş yapar.

Sizi bu yandaki gibi içi 36.5 derece tuzlu su ile dolu bir küvetimsinin içine koyuyorlar, yaklaşık 1 saat ööööyle kalıyorsunuz. Aman Allahım, o nasıl bir duygu anlatamam size.. Sanki uzayda gibisiniz, vücudunuzun nerde bittiği, suyun nerede başladığı, uçup uçmadığınız, hangi yöne doğru aktığınız, nerde ve kim olduğunuz yani gerçeklikle ilişkiniz kesiliyor.. İlk 1950'lerde zaten bu amaçlı kullanılıyormuş ve 5 duyunun yok olması hissinin kişiye daha derin bir meditasyon ortamı yarattığı, bu sayede de günlük stres ve dertlerden uzaklaşıldığı umuluyormuş. Doğru. Uzaklaştım ben de..

Ayrıca tamamlayıcı tıpta da bazı ağrılı hastalıkların tedavisinde kullanılıyor ama o amacına girmeyelim, boşverin.

Benim floating therapy deneyimim açıkcası son zamanlarda gittiğim aile psikoloğu sayesinde oldu. Bu kadıncağız beni temelden yumuşatma kararı alalıberi hayatım bir zevkli aktiviteler alanına döndü. Bir sabah bir bakıyorum, zorunlu bir şekilde tek başıma kahvaltı yapmam "gerekiyor", alıyorum başımı gidiyorum bir cafeye, bir kahve bir sandviç söylüyorum ve yaptığım tek şey pencereden bakıp gelip geçen insanları izlemek.. Ya da bir akşam floating tank içinde kendimi uzayda öyle başıboş dolanırken buluyorum. Rahatlıyor muyum? Evet.. Fakat bende rahatlama bir süre sonra beş duyumun daha da fazla çılıp çalışmasına neden oluyor (ki aslında meditasyon ile ruh sağlığı ilişkisine bakıldığında, çok da naif bir "iyi ilişki" görülmüyor, aksine bazen depresyon ve anksiyetenin arttığını da görüyoruz bakınız).

Velhasıl; uzun zamandır ne yazık ki patronumun tembelliği nedeniyle süpervizyon alamadan terapistlik yapıyorum ve özellikle yeni yıl öncesi dönemde artan "genel yaşam düzenlemeleri" sorunlarını çözmeye gelen insan güruhları yüzünden meditasyon ve duyusal farkındalık alıştırmaları yapmazsam, çok yakında terapist koltuğundan danışan koltuğuna geçmem gerekecek.. Peki neler yapıyorum?

- Uzuuuun yürüyüşlere çıkıyorum. Ayaklarıyla düşünen bir insan olduğum için beynimde düşünceler uçuşuyor ama sanki başlangıç noktamdan uzaklaştıkça, düşüncelerim berraklaşıyor, tünelin ucundaki ışık daha belirginleşiyor.
- Sevdiğim biriyle buluşuyorum ya da konuşuyorum. Bazen çok iyi bildiğiniz bir çözümün size başkası tarafından sunulması gerekiyor, yoksa kendi aklınıza ve kalbinize güvenemiyorsunuz.
- Suyla ilgili birşeyler yapıyorum. Floating olmasa küveti doldurmak oluyor, hatta bulaşık makinasındakileri çıkarıp tek tek yıkamak oluyor (çevreci bir çözüm değil..) Bu sulak alanlarla haşır neşir olma durumu özellikle sinirlendiğimde, sadece bir yüzümü yıkasam bile, beni rahatlatan bir şey.
- Kendime boş zaman yaratıyorum ve o zaman diliminde etrafa bakmak, sesleri dinlemek, kokuları tanımlamaya çalışmak, sevdiğim bir tadı ya da dokunmaktan hoşlandığım bir şeyi deneyimliyorum ve yapmam gereken hiçbirşeyi özellikle yapmamaya çalışıyorum.
- Endişeliysem; şu ana odaklanıyorum, ne geçmişi düşünüp hataları irdeliyorum, ne de geleceği düşünüp kendime yoktan korkular yaratıyorum. Şu an ne haldeysem, onu yaşamaya çalışıyorum. Dertli bir dönemdeysem ve bunu yapmakta zorlanıyorsam da sadece "sabret, hayatında hep inişlerin oldu ama arkasından hep çıkışlar geldi, unutma" diyorum..
- Hayal kuruyorum. Mesela masmavi bir denize ilk atladığım anın hayalini ya da bir gün şu yandaki gibi bir eve sahip olabilmeyi..

Bilmem ki.. İşe yarıyor bunlar bende.. Belki sizde de vardır birşeyler..

18 Aralık 2015 Cuma

"Öteki"yle birlikte yaşayamamak

Herkes birbirini sevmek zorunda değil, sevgi kelebeği şeklinde yaşamak mümkün değil. Sağlıklı ve normal de değil. Sizden farklı düşünenlere "saygı" göstermek zorunda da değilsiniz. Fakat "tolerans" göstermek, bir arada yaşayabilmek ve birbir alanına girmemeye, kişilerin nasıl düşüneceğine ve davranacağına müdahale etmemeye çalışmak önemli.

Bir insanı nasıl ilk görüşte kanınız ısınıyorsa, bazen ortada bir neden yokken huylanır, o kişiden uzak durmak istersiniz. İçinizden gelen sesi dinleyin ve uzak durun. Ben ne zaman bu tip ilişkileri zorlasam ve "anlayayım, ondan da birşey öğreneyim" diye bakmaya çalışsam, sonunda "aman illallah, bu neymiş ya.." der ve hayatımdan çıkarttığım anda da hoş bir huzura geri kavuşurum. Ama yediği tırmıktan akıllanamayan bir köpek misali, yine gider kendi kafama zıt insanları anlamaya çalışır, birşeyler öğrenmeye çalışırım. Biliyorsunuz artık, benim için hayat kocaman bir dershane gibi.. İnsan sadece kendi kafasına uyan insan ve düşüncelerle kuşatılırsa ne kendini geliştirebilir, ne de yeni bir adım yol ilerleyebilir.

Fakat bu sabah şunu düşündüm; bazı insanlarla siz ne kadar açık görüşlü, anlamaya çalışan şekilde yaklaşırsanız yaklaşın, temelde bir şeyler öyle farklı ki, kaynaşmanız mümkün değil. Bu düşünce inanın benim için çok yeni, daha ilk defa bir aydınlanma şeklinde geldi. Bırak Allahaşkına dedim, neden uğraşıyorsun. İmam Gazali bile demiş "cahillerle tartışmaya girmeyin, ben hiç kazanamadım.." diye.. Bile bile girdim işte.

Ya şimdi.. Bazı hanım kızlarımız var, örtülü ama düşünebiliyor, araştırıyor, okuyor, irdeliyor (bir de bu cümlede sadece "örtülü ama" kısmına takılan tipler de var, yok mu?) Şimdi ne yalan söyleyeyim, yukarıda Allah var :) Ben bu insanlardan düşünce ve değerlerim açısından çok farklıyım, benim için "öteki" bunlar. Ama aynı zamanda "öteki" fikrine de çok karşıyım, otomatik düşüncelerim ortaya çıktığında hemen kendimi çimdikliyor, "hayır, özgür bir gözle bakacaksın bu karşındaki insana" diyorum. Ve hakikaten başarıyorum. Beni tanıyan çok insan "çok yargısızsın, samimisin" diyor. Eyvallah.

Fakat gel gör ki, karşında duran okumuş yazmış örtülü kızımıza sen kollarını açmış böyle enayi bir şekilde koşarken, kızımız o da nesi, seni geçip arkandaki adamın boynuna atılıyor. Bildiniz mi o sahneyi? Türkiye'nin resmi bu.. Örtülü ve okumuş kızımıza sorsanız, o da aynı şekilde "ben kollarımı açtım koşuyorum, bir de baktım kafası açık ama okumuş kız beni geçti arkamdaki adama sarıldı" der.

Peki neden? Neden hedefi bi türlü tutturamıyoruz?

Bu bloğa ve diğer bloğa gelip böyle nefretlik şeyler yazıp çıkan bazı hanım kızlarımız oluyor, mesela birine demişim ki "keşke sizinle otursak, ben homoseksüel arkadaşlarımdan, israilde geçen güzel günlerimden, hiç de öyle sandığınız gibi "öteki" olmadıklarından, olsa olsa gökkuşağının farklı renkleri olduklarından, aslında sizin de onlar kadar "öteki" olmadığınızdan falan bahsetsek" demişim, bu kızımız "ay ne kibir!" demiş cevaben.. Şimdi.. Tam ağzımı açıyorum, Mevlana sırtımı sıvazlıyor ve kulağıma fısıldayarak diyor ki "Bazen diyorum ki, ne olacak söyle gitsin; sonra diyorum, söyleyince ne olacak, sus bitsin..". Susunca da kendilerini "kazanmış" seni "kaybetmiş" görüyorlar bu "cahiller".. Amaaan, ne olacak, görüversinler. Mevlana'nın demek istediği, sen sus ama içine atma, bırak, boşver, rüzgara at gitsin.. Ak kaşığa kırk kişi kara dese, o kaşık kararır mı? Ananem çok söylerdi bu sözü..

30'lu yaşlarımın ikinci yarısında insanların hakkımda ne düşündüğünü gerçekten takmamaya başladım! İlk yarıda sadece sözel olarak, "aman takmıyorum" derdim ama için için düşünürdüm.. Artık onu da yapmıyorum ve gerçekten özgürleştim. Sanırım 35+nın en güzel getirisi bu oldu bana, kendimi tanıdım, sevdim ve başkasına "kanıtlama" ihtiyacım geçiverdi.. Çok hafif, güzel bir his.

Gel gör ki hala öğrenmem gereken, bazı insanlarla yakın olamayacağım gerçeği.. Mesela bir ırka, bir cinsiyete saldıran ve bu saldırıyı dile getiren bir düşünceye sahip olan ve bu düşünceyi yaymaya çalışan bir insan beni sinirlendiriyor. Onu "kabullenemiyorum", birlikte yaşamak istemiyorum böyleleriyle. Bir insan homoseksüel diye "sapkın" ilan edilmesin istiyorum (neymiş Kur'an dermiş ki Lut kavmi homoseksüel olduğu için cezalandırıldı. Hayır efendim, okuduğunuzu mu anlayamıyorsunuz anlayamadım ki, "Lut Kavmi homoseksüel olduğu için değil, gelene gidene sarkıntılık yapıp fuhuşa zorladıkları için cezalandırıldı" der Kur'an..!) Ama gel şimdi bunu başörtülü hanım kızımıza anlat, çünkü kendisi başını örttüğü için elbet ben başı açık kızdan daha bilgili, daha okumuş kitabı dini.. İşte bu noktada ya susacaksın, ya susacaksın.

Sonra benim homoseksüel arkadaşım, sevdiğim şair sokakta dayak yiyecek. Sustuğunla yaşamak zorunda kalacaksın...

Yine mi ağır konular? Üf. Yıl bitti benim derdim bitmedi..

17 Aralık 2015 Perşembe

Kanatlandık. Tam uçtuk uçacağız.. Çakıldık.

Son zamanlarda kendimi biraz dinlemeye, hızımı yavaşlatmaya, kişisel gelişim üzerine odaklanmaya çalışıyorum. Biraz mesnevi terapiye, farkındalık geliştirmeye, beş duyuyla hissetmeye gireyim derken; dün eşim "biliyor musun, kişisel gelişim akımından etkilenip sosyal medyada özlü söz ve gelişim yazısı paylaşan kişilerin zakalarının normalden daha düşük olduğu bulunmuş" demesin!?!

Bak şimdi...! Gel de kişisel kişisel geliş bu laftan sonra..

İşin tuhafı, özünde hepimizin bildiği şeyler evet ama uygulamada çoğumuz sınıfta kalıyoruz. Kanser olmak istemiyorsan rahatla diyorlar, rahatlayamıyoruz. İşi, ailevi dertleri, parayı pulu düşünme, şu çiçeği kokla, şu kadına günaydın de, şu çocuğa gülümse diyorlar, yapamıyoruz. Üstelik bunu yapabilene "tuhaf" etiketini yapıştırıyor, sosyal medyada yaymak isteyip paylaşana düpedüz aptal diyor çıkıyoruz.. Zeka farklı farklı kademeleri olan bir şey. Çok şey bilip de bir çiçeğin adını bilemeyen insanlar var, gözleri bilimle ilimle sanatla dolu olup da, gökyüzündeki ayı fark edememiş insanlar var. Kim ne derece tuhaf bilmiyorum, hayat tuhaf..

Fakat katılıyorum araştırma sonucuna. Kişisel gelişim notlarını internetten paylaşan güruha bakınca, hafif bir alayla "bunu yeni mi duymuş da paylaşmış" geçmiyor değil aklımdan. Ama kendim kırk senedir bildiğim halde uygulayabiliyor muyum, o aklıma gelmiyor..

Tibetli rahibe sormuşlar, "yaşamın, mutluluğun, dinginliğin sırrı ne?" diye, "nefes almak, yemek ve içmek" demiş.

Bunu diyen bilge, paylaşan aptal, yapmaya çalışan da öğrenci mi oluyor?

Eşimle, kızımızın bir problemi karşısında nasıl davranacağımızı bilemediğimiz için ve bu ilişkimizi etkilediği, kişisel zorluklarımızı daha çekilmez, zor bir hale getirip umudumuzu ve gücümüzü kırmaya başladığı için, aile psikoloğuna gitmeye başlamıştık. 2 aya yakın 2 haftada bir gidiyoruz ve inanılmaz faydasını görüyoruz. Tuhaf olan, bizim ilişkimizde doğası gereği, olaylara olumsuz bakan taraf hep ben olmuşumdur. Eşimse hep bana olumluyu gösterir, elimden tutar kaldırır. 12 senedir birlikteyiz, hiç sektirmeden hep ben yardım alan, o yardım veren taraf. Ben kendim de terapist olduğum için, evde bu şekilde olsam da, işte tamamen farklıyım ama evdeki "terapist" eşim. Üstelik hiç eğitimini almamış olsa da, benim işte kullandığım teknikleri benimle olan ilişkisinde içgüdüsel olarak kullanıyor. Annesinin psikolog olması, bana baka baka kararması falan bir derece, sanırım içinden gelen bir terapistlik yeteneği var. Bazı insanlarda doğuştan vardır bu bilirsiniz.. Yanında huzur bulursunuz, motive olursunuz, daha önce düşünmediğiniz ya da görmediğiniz açıları görürsünüz.. Doğal terapistlerdir bunlar..

Neyse benim doğal terapist eşim, tüm bu kişisel gelişim hikayelerinden çok huylanır, çok dalga geçer fakat aynı zamanda da tepedeki ayı fark etmeden, boş boş oturup uzaklara dalmanın ne olduğunu dahi bilmeden, kafasında bir hedef bir plan olmadan yaşamanın ne olduğunu hiç hissetmemişken, sanki benden daha mutlu mesut yaşar gider. Tatil zamanı rahatlar, eğlenir. İş zamanı çalışır. Tipik Alman'dır. Disiplinli, ciddi, tutarlı, güven verici. Hayatımla ne yapacağım, acaba başkaları ne derler, ya başaramazsam ve insanları mahcup edersem gibi dertleri yoktur. Kendine güvenir, olacak der. Olmazsa da "olmadı, çünkü yeterince iyi değildim, bir dahaki sefere" der, geçer.. 5 duyumla hissedeyim, anı yakalayım, aman yavaşlayayım gibi bir derdi yoktur..

Sanırım bir önceki yazıdaki noktaya geri döndüm. Ben düşünürken başkaları uyguluyor demiştim ya, sanırım eşim düşünüyor, karar veriyor ve artık gel git yapmadan, üzerinde daha fazla düşünmeden uyguluyor. Belki de haklı; kişisel gelişim teknikleriyle, 5 duyuyla, yavaşlamayla olacak şey değil belki bu "iç huzur"...

Yeni yıla 10 gün kala iyice karmançorman oldum. Nasıl çözüleceğiz bilinmez.. Hayırlısı..

8 Aralık 2015 Salı

Biz gidince, yapay zeka

Geçen Paris saldırılarından sonra, varoluşsal düşünceler sardı yine beni. Düşünsene konsere gitmiş hoş bir müzik dinliyorsun, birden etraf kararıyor, bildik tünel, ışıklı yol, Cem Yılmaz'ın değimiyle totoya pamuk, hop bitti işte.. Hayat pamuk ipliğine bağlı, yarın ne olacağını bilemiyoruz ve yine de bunu umursamıyor, basit, bomboş, niteliksiz ve verimsiz hayatlar yaşıyoruz..

Mesela dünyanın gidişatı ve özellikle çevre konularında insanlık olarak "koy dötüne gitsin, benden sonraki nesilden bana ne.." anlayışı içindeyiz. Bir de işi gücü bıraktık yapay zeka ile uğraşıyoruz. Bence de uğraşalım ki yapay zeka gelişsin gelişsin, "ama bu insan denen canlı bir nevi virüs, bir nevi pislik, bundan kurtulmalıyız" kararını verecek seviyeye gelsin de evrimin son halkası tamamlansın, dünya da kurtulsun biz de kurtulalım aslında.. Ama işte insan bu dünyaya bir çocuk getirince, bu tip konularda iki kez üç beş kez daha düşünüyor, "kendimi geçtim de, benden sonra bu yavrular ne olacak?" diye merak ediyor. Çöpünü fırlatıp sokağa atanın da, geri dönüştürenin de, musluğu iyice kapatanın da, odaları ışıl ışıl yananın da yavrusu aynı derecede yaşam hakkına sahip ya da beraber yok olmaya mahkum, ne yazık ki.. Hiç adil değil tabii. Ama illa adil olsun dersen, bu şartlarda bizzat kendin ırkçı, statükocu falan oluyorsun..

Aslında dediğim gibi, yapay zeka bu işin çözümü gibi duruyor. Evrimin son halkası. Bu konu ile uğraşan bir araştırmacı / eğitmen ile tanıştım geçen haftalarda. Yapay zeka'nın gelişimi şu an daha bebeklik döneminde, yapılan deneyler, araştırmalar, gelişmeler herkesi heyecanlandırıyor. Ara sıra "yapay zeka satrançta bilmemkimi yendi" ya da "yapay zeka tarafından kullanılan arabalar trafik kazası riskini %500 azalttı" ya da "yapay zeka aşçı oldu, öyle çeşitli tarifler üretti ki, insanlık ağız tadına doyamadı" gibi haberler geliyor sağdan soldan. Yapay zekayı "üreten" olarak övünüyor, heyecanlanıyoruz. Aslında felsefi boyuttan bakınca için için insanlıktan nefret ediyor, insana o derece dayanamıyoruz ki, insanın dışında bir varlığın insanı alt etmesine heyecanlanıyor, seviniyoruz. Oysa, kendimiz de insanız, yapay zeka değil. Ve şunu düşünemiyoruz "ya bir gün yapay zeka bizden daha zeki olursa?".. Amaçlanan bu değil mi yapay zeka çalışmalarında? Yoksa yapay zeka gelişecek gelişecek ama hep bizim kontrolümüzde olacak, durmasını istediğimiz noktada duracak diye mi düşünüyoruz? Bu ne naiflik?! Nasıl olur da yapay zekanın öğrenme hızını insan zekasının gelişimiyle karşılaştırabiliriz ki, bu makina devamlı ilerleyecek oysa insan zekasının sınırları var. Şu an %1'ken yarın %5, ertesi gün %20, ertesi gün %5000 olmayacağını kimse garanti edemiyor. Yapay zeka, öğreniyor.. İnsanı çalışıyor, şimdilik insan için çalışıyor (ve bu sayede insanlar robotlara karşı işsiz kalıyor) gibi görünse de, aslında bir gün "insanı çalıştığı"nı göreceğiz (google gibi bir arama motoru bile reklam verirken nasıl sizin önceki aramalarınıza, girdiğiniz kelimelere göre reklam veriyor..)

Velhasıl yapay zeka'ya karşı olanlardanım, evet. Daha doğrusu karşı olmak değil, artık o noktayı çoktan geçtik çünkü. Yapay zeka'dan düpedüz korkanlardanım, evet. Sosyal bilimciler, felsefeciler bu alanın çok dışında kaldılar, çok sessiz kaldılar diye düşünüyorum. Hubert Dreyfus'un görüşleri, Stephan Hawking, Bill Gates ve Elon Musk'un açıklamaları, hatta imzaladıkları ortak mektup, Noam Chomsky'nin demeci, ya da şurada okuyabileceğiniz uzun araştırma belki bir iki haykırış oldu ama YZ'dan korkanlar olarak yine de çok etkili oldukları söylenemez.. Sanırım bunda "biz gittikten sonra ne olursa olsun" diye düşünen insanların çoğunlukta olması da etkili.. Aslında burdan bakınca, düşünen, koruyan, yeniden değerlendiren insanların tuhaf bir şekilde YZ'ya karşı duran muhafazakarlar konumuna düştükleri; aksine tüketen, aldırmayan, harcayan insanlarınsa modern görüşe sahip oldukları gibi tuhaf bir çelişki de çıkıyor, ki bu bile aslında düşünen insanın beyin egzersizlerine eklenecek bir durum.. Ama zaten sorun da bu; düşünen insan "düşünürken", düşünmeyen insan "yapıyor"...

O kadar çok "öbür dünya" ile ilgilenen bir türün, bu kadar az "içinde yaşadığımız bu dünya" ile ilgilenmesi de ayrıca çok tuhaf..

29 Kasım 2015 Pazar

Alçak gönüllülük

Bir süredir ara verdiğim kişisel terapime geri döndüm. Her terapistin kendinden daha deneyimli ve uzman bir terapistten süpervizyon alması, öncelikle kendi içini görmesi, anlamlandırması ve çözmesi gerekiyor. Ayrıca ben şu ana dek hayatla tek başına mücadele verip de kazanabilen bir insan görmedim, herkesin bir yol gösterene ihtiyacı var.. Bu bazen bir kitap, bir akım, bir uğraş, bir din ya da bir başka insan oluyor ama illa ki oluyor..

Terapistimle çalıştığım konular arasında sık sık karşıma bu "alçak gönüllülük" meselesi çıkıyor. Şu sorunun cevabını arıyorum: Alçak gönüllülük bir düşük özgüven sorunu mu, kendini olduğundan değersiz göstermek bir patoloji mi?

Biliyorsunuz psikologlar "insan ne kadar bencilse o kadar mutludur" derler, yani ne kadar başkasının sorunlarına değil kendi içine odaklanır, hayattaki zorluklara, haksızlıklara, savaşlara değil de kişisel mutluluğuna, kişisel huzuruna odaklanırsan o kadar mutluluğu yakalarsın. Bu demek değildir ki vur patlasın çal oynasın bir hayat sür, düşene bir tekmeyi de sen vur. Aksine, dertleri geçici bir süreç olarak gör ve fazla anlam yükleme, bakış açını değiştir ve olumsuzluklara değil olumluya yakın dur, güzeli görmeye çalış demek. "Bencillik" yani ben odaklı olma, kişisel huzuru ve mutluluğu yaşamın odağına koyma, kendini düşünerek ve iyiye odaklayarak bu sayede toplumu da uğraş vermeden iyiye odaklamak demek. Bu anlamıyla düşününce, evet bencillik çok önemli ve gerekli.

Bir önceki yazımda da değindiğim gibi bir süredir kişisel gelişimle ilgileniyor ve daha yavaş, sakin, kendi mutluluğum ve huzurum odaklı bir yaşam uygulamaya çalışıyorum. Fakat bir konuyu aşamıyorum: kendimi olduğumdan daha az değerli göstermek ve daha beteri görmek.. Yani mesela kişisel yeteneklerimi, eğitimimi, sahip olduğum özellikleri "yeterince pazarlayamamak".

Mesela ben anksiyete alanında uzmanlaşırken dünyanın en tanınan, en saygı duyulan anksiyete profesörünün yanında staj yaptım. CV'me, notlarıma, projelerime vs. bakılarak bir çok aday arasından kabul edildim bu staja ve Amerika'ya Hollanda bursu ile gittim. Fakat sorulmadığı sürece asla bunu söylemem. Neden? Çünkü "övünmek" gibi gelir ve övünmek bir kişilik problemidir. Özellikle bizimki gibi doğu kültürlerinde.. Bizi ailelerimiz "ağır ol, sen kendini övme, seni başkaları övsün" diye büyüttü. Sanki başarılarına rağmen kendi kendini öven "dolandırıcı" gibi düşünülür bizde. Fakat gel gör ki, batı kültürlerinde bizim alçak gönüllülük dediğimiz şey aslında kendini satamamak, bir özgüven eksikliği gibi görülür ve kişilik patolojisi kabul edilir. Doğu kafasıyla batı kültüründe yaşadığında da tabii ki bu durumdan olumsuz etkileniyorsun. İngilizcesi "undervalue yourself" yani kendini olduğundan daha değersiz gösteriyorsun / görüyorsun.

Aslında bir de işin başka tarafı var. Benimki gibi kendini kanıtlamış insanların oluşturduğu bir aileden geldiğinizde basit bir ev kadını olma lüksünüz yok. Tabii ki eğitimli ve düşünen beyinler size asla "boynuz kulağı geçmeli" demiyor, asla sizin yolunuz çizmiyor, asla size "malisin malısın" cümleleri kurmuyor, hatta "ne olursan ol, mutlu ol" diyecek yüceliğe sahipler fakat gel gör ki alt metinde her zaman bir "olabileceğinin en iyisi olmalısın" bulunuyor. Bu da yetiyor zaten.. Her zaman bir performans kaygısı, beni seven insanları mutlu etmeliyim, başarılarımla gururlandırmalıyım endişesi oluyor.

Oysa mesela annen ev hanımı, baban öğretmen, sen okumuş doktor olmuşsun, seninle övüneceklerini biliyorsun. Ya da annen baban üniversite mezunu ama sen yüksek lisans yapmış bir yabancı şirkette çalışıyorsun, yeterli.. Ama anne baban doktorsa, sen tutup bir doktor ya da yüksek işletmeci olamazsın.. Aynı meslekte, aynı konumda iki farklı başarı anlayışı işte bu, bunu demek istiyorum.. Zamanında bir arkadaşın annesi bana bir övündüydü "kızım master yapıyor Almanya'da" diye, hiç unutmuyorum o gözlerindeki gururu, oysa benim için "ne var bunda ki?" denecek bir konuydu. Benim ailem de tabii ki benimle gurur duyuyor, dediğim hem eğitimli hem yüce görüşlü insanlar çünkü. Ama yine de, benim "taban"ım, başlama eşiğim o kadar yüksek ki, bazısının "tavan"ı olacak bir noktada sanki.. Bu da tabii ki sürekli bir performans kaygısı demek. Üstüne bir de eldekilerle övünmemek öğretilmiş, aman ha başarılarınla kibir gösterisinde bulunmayasın denmiş.. Hem başarılı hem alçakgönüllü olacaksın yani. Allahım ne zor.. Impostor syndrome bu durumun bilimsel karşılığı. Bu durumu yenmek istiyorsanız şunu şunu yapın diyor şu yazıda.

Bir de bunun tam tersi var, yani aslında hiçbirşey'ken kendini herşey gibi göstermek. Bu da Dunning Kruger Effect, yani büyüklük yanılgısı, hani bazı günümüz politikacılarında falan çok sık görülüyor. Hangisi daha büyük dert bilmiyorum çünkü bu ikinci grup nedense ilk gruptan daha "başarılı" sayılıyor..

25 Kasım 2015 Çarşamba

Güzel bakan, güzel görür..

Şahane bir dönemden geçmiyorum hayır. Ama soranlara çok beter olduğumu haykırmak istediğim günler de az biraz geride kaldı. Dertler köşe başında sobelemeyi bekliyor insanı ama bazen de o köşelerden sürpriz güzellikler çıkıyor. 

Bir süredir bir "yaş otuzbeş, kişisel gelişim zamanı" furyası aldı beni. İki sene önce bu konulara güler geçerken, şimdi kendimi hayatımı yavaşlatmak, sadeleştirmek, güzele bakmaya çalışmak gibi konularla içiçe buluyorum. Orta yaş.. Herkes üstü açık kırmızı araba alacak, eşini bir yeni modelle değiştirecek değil ya, bazısına da sufizm, minimalizm, olmadı diyalektik materyalizm vuruyor. 

Bu kişisel gelişim furyası biraz sıkıntılı aslında, çok ince bir buz üstünde yürüyor insan. Bir adım yanlış atsan kendini evrene olumlu mesaj gönderen, şifalı taşlar biriktiren, kuru ağaçlara çaput bağlayan, yıldız fallarından medet uman ve kedilerin kulağına fısıldayan rengarenk giyimli ve dağınık kızıl saçlı bir kadın olarak bulabiliyorsun. O konuma düşmek istemiyorum ama evden işe işten eve, çocuk büyüten, saç ağartan, mutsuz bir sıradan kadın da olmak istemiyorum. Katı, kuralcı, aşırı sorumluluk duygusu altında ezilen bir insan olmak hiç istemiyorum ama bunların tam tersine hedeflenip bencil bir insan olmak da istemiyorum. Yaş 35; ne biçim bir ara, dere, ne tuhaf bir orta noktaymışsın sen.. Ki aslında ortayı çoktaaan geçmişim ama bundan haberim yok da olabilir.. 

Dünyanın gidişatı beni de korkutuyor ama teee Sümer yazıtlarında bile "dünya çok bozuldu, gençler hiç saygılı değil" falan gibi tanımlar var, yani dünya aslında bozulmuyor da çocukluğun o tatlı umursamazlığı kalkıyor gözümüzden bir perde gibi.. Belki de. 

Böyle düşününce, biraz da köşesinden kenarından sufizm okuyup durunca, son zamanlarda bana bir "geç bunları, takılma bunlara, bunlar gerçek değil, görünenin altındaki anlamı bul" hissi geldi (biz psikologlar buna kabullenememe de diyoruz ama kabullenemesen ne olacak ki, atı alan üsküdarı geçti bile!) Dolayısıyla takılmıyorum artık politikaya, sosyal adaletsizliklere. Cahil ve mutlu bir insan olmak istiyorum yaşamımın ikinci yarısında (yersen..)

Biraz güzel bakmaya başladım. Son bir aydır eskilerden kokular, hisler, renkler falan çarpıyor duyularıma. Hoşuma gidiyor. O meşhur ve güzel noel dönemi başladı bu diyarlarda. Coca Cola'nın buluşu olduğu için kırmızı beyaz giyen Santa'ya yaranma, haldır huldur hediyeleşme derdinde değilsen, çok keyifli. Sıcak mis kokulu bir şeyler pişiyor mutfaklarda, tarçınlı portakallı şaraplar hazırlanıyor akşam üstleri için, sabah radyodaki adam "kar taneleri havada dans ediyor" diyerek gülümsetti beni ve o erken gelen mandalina ve kestane kokulu akşam üstlerinin keyfi var evde. Saçlarımın da rengini açtım azıcık, koyu saç gitmiyor bana. Herkes orjinali neyse o olmalı, ittirmekle olmuyor, samimi olunmalı. 

Samimi olmayacaksan hiç olma daha iyi.. 

13 Kasım 2015 Cuma

Yeni bir nefes

Seçim sonuçlarından sonra yazamadım, içimden gelmedi. Zaten bir önceki seçimde yazdığımı yazmıştım burada, hepsi hala geçerli. Özetle; "Bir adam varoştan çıkıp Türkiye'ye "başkan" oluyorsa, ya bu adam gerçekten hırslı, ne istediğini bilen, başarılı bir adamdır ya da bu kadar bariz bir akılsızı bu derece başa getiren ve bundan hiç gocunmayan sistem ve halk çökmüştür. Sırf koltuğundan olmamak için barajı geçen partiye kendi derin devletinden çıkardığı çamuru atıp, onu karalayan ve erken seçime gidip istediği koltuğu yine kendi alacak olan bu adamı "anamı kim alırsa babam odur" diye bağrımıza basmaya devam.." diyor ve sevgili Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar'ından (teee 1975 imzalı oluşuna da dikkatinizi çekerek) şu paragrafı ekliyorum: "Ey zavallı milletim dinle! Su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz."

Özetle; biz aydın geçinenler, milleti hakikaten anlamamış olmalıyız ki bugün bu durumda buluyoruz kendimizi. Dolayısıyla artık silkelenmek ve gerçeklerle yüzleşmek, değiştiremeyeceğimizi kabullenmek zamanı. Bu yazı benim memleket meseleleri hakkında yazdığım son yazı olacak çünkü ben artık memleketi kurtarmak yerine kendimi kurtarmaya niyetliyim. Kendimi kurtarmak derken de; kendimi geliştirmek, kendimi eğitime, güzeli araştırmaya, yaratmaya, yaymaya adamak, kendi yaşamımı doğru, dürüst yaşamak ve çocuğuma da etik anlayışı, merhamet ve özgürlük, eşitlik, iç ve dış denge gibi konuları öğretmek ile ilgili olacağım. Türkiye nereye gidecek bilmiyorum; belki yıkılacak ve küllerinden daha iyi bir tohum çıkaracak, belki de bu şekilde birey olamadan, çocuk toplumda yine bir "tek adam" arama, kurtarıcı arama, yani "baba arama" anlayışıyla devam edecek.. Yaşayarak göreceğiz..

30 Ekim 2015 Cuma

Nefesimizi tuttuk, bekliyoruz

Memlekette hayat durdu, herşey seçim sonrasına ertelendi. Resmen evde ne pişireceğimizi bile düşünemez, bu kararı dahi seçim sonrasına erteler haldeyiz. Ben de son 1 aydır içimden gelip bloğa iki satır yazamadım, ne yazacağımı bilemedim, ne yazsam hafif, değersiz, anlamsız geldi. Umarım nefeslerimizi tutup, bunca şiştiğimize değer. Farklı fikirlere, kendimize ters gelse dahi saygılı kalabildiğimiz, biz ve onlar yerine rengarenk bir bütün olduğumuzu kabul ettiğimiz, daha sakin, daha duyarlı, daha az ben merkezci insanlara dönüştüğümüz, daha fazla hayal kurmamıza ve kendimiz gibi davranmamıza olanak sağlayan ve bunu yasalarla da koruyan bir yönetim şekline geçeriz ve şu sıkıntılı günleri de "ne tuhaf bulanık yıllardı onlar" diyerek hatırlarız ilerde..

Suriye'nin çok değil bir elin parmağı kadar yıl önce nerde olduğunu hatırlayalım, o yıllarda bir çoğumuz turlarla gezdik Suriye'yi, mırra içtik, güler yüzlü insanlarla sohbet ettik. Sonra o insanlar o güzel ülkeden çocuklarını ufacık teknelere bindirip, suların içinde ölümü dahi göze alarak kaçtılar. Milyonlar kaçıyor o bir zamanların güzel ülkesinden. Umarım bir sonraki bizim güzel ülkemiz olmaz..

Bunlaı düşünerek oy verelim ve sandık gönüllüleri sandıklarımıza bizim için göz kulak olsunlar. Bu haftasonu memleketimiz için çok önemli, umarım seçim sandıklarından eşitlik, hoşgörü, saygı ve hak ettiğimiz bir sistem çıkar da tuttuğumuz o nefesleri bırakır, deriiiiin bir oh çeker, mis gibi tertemiz bir havayla ciğerlerimizi doldururuz. Haydi hayırlısı..

24 Eylül 2015 Perşembe

Türkiye, beni yoruyorsun..

Valla politik yazmayacağım, bu sefer tamamen kişisel. Türkiye'ye son birkaç gelişimin dönüşünde ağır bir yük kalıyor üzerimde. Yok, bavula attığım leblebilerle alakası yok, resmen omuzlarımın üzerinde, midemde ve boğazımda bir yumru gibi bir yük.. Leblebiler ayrı hikaye..

Şu an Türkiye'deyim. Yüzyüze görüştüğümüz birkaçınızı dahi arayamadım, çok ayıp ettim ama içimden gelmedi. Beyaz yalan bile olsa yalan söylemek istemem.. Gerçekten içimden gelmedi, oysa sizi seviyor ve hayatımdaki yeriniz için şükrediyorum. Ama bu gelişimde 10 gün Bursa'da kaldım ve bir kez saçımı kısacık kestirmek, bir iki kez de bakkala kadar gidip simit almak dışında hiç dışarıya çıkmadım desem? Evet saçım tam 12 seneden beri ilk defa kısa, o da ayrı hikaye..

Ev hapsi gibi birşey yaşıyorum. Kızım zaten hasta geldi, iyice hastalandı, sonra iyileşir gibi oldu, bu sefer kırk yıllık sigara tiryakileri gibi öksürmekten uyuyamadığı için mi yoksa artık nedensizleşen ve bir karakter özelliğine döndüğü için mi bilinmez, ünlü huysuzluğu başladı ve koala gibi devamlı sarılma halinde. Şikayetçi değilim, insan herşeye, çocukla yaşama bile alışıyor, yokluğunu düşünemez oluyor. Stockholm Sendromu bu, ayrı hikaye..

Asıl hikaye ben ve Türkiye.

Türkiye'ye gelişlerim artık tatil özelliğini yitirdi, dinlenmek falan mümkün değil. Buna dair bir beklentim de yok. Aileyi ziyaret, özlem giderme olsa yetecek o da olmuyor çünkü ailemle her konuda apayrı düşündüğümüz için devamlı birbirimize giriyoruz. Ben çabuk sinirleniyorum, çenem durmuyor. Ailem de beni hala çocuk görüyor her konuda fikir beyan ediyor. Ben birden saldırıya geçmemeyi ve sakinleşmeyi, onlarsa yardım ve fikir istemeyen insana bu ikisinin zorla sunulmaması gerektiğini öğrenemediğimiz için, ortam çok gergin. Bir de üstüne küçük çocukla yaşamın verdiği zorluklar eklenince, hakikaten onlar da yoruldu, ben de yıprandım. Aslında tatili 1 hafta daha uzatabilecek konumdayken, ne onlar yanaştı buna, ne de ben.. 4 gün sonra eve dönüyorum.

Ne zaman bu kadar farklılaştık? Eteğime koala gibi yapışan kızım da bir gün benden böyle apayrı olacak, o da yaşamın bir basamağı, olması gereken bu tabii. Yine de tuhaf seni yaratan iki insandan böyle ayrı düşmek..

Bence asıl konu biraz da benim son yıllarda geçirdiğim değişim. Türkiye'den çok farklı bir ülke Almanya, hem politik ve sosyal yapısı farklı, hem de insanlara dikte ettiği ideolojik sistem farklı. 3 kez evden dışarı çıktım ya,bunların tamamında eve perişn döndüm. Birinde trafikte 2 saat geçirmekten, diğerinde resmen sokak ortasında yumruk yumruğa dövüşen adamlar gördüğümden, en çok da bağıra bağıra konuşan, devamlı ses müzik gürültü karışımı içinde yaşıyor olmaktan, herkesin sanki çok önemli işler peşinde gibi devamlı koşturmasından, birbir önüne atılmasından, kalabalıklardan, saygısızlıklardan, haldır huldur yaşamdan perişan oldum.

Ben sakinliğe, sessizliğe, sade yaşama alışmışım iyice. Kendi yaşamımı bile gereğinden hızlı bulurken, buradaki koşturma, gürültü, karmaşa beni çok yordu. Dikkatimi toplayamaz, sakinleşemez hale geldim. Bu da en yakınımdakilere saldırmama, en ufak pürüzü büyütmeme, tahammül edemememe neden oldu. Oysa buradaki insanlar alışıklar bu devinime, benim yavaşlığımı sessizliğimi duyamadılar, daha da üstüme geldiler, devamlı fikir ve önerilerle bunalttılar. İstediğim sadece oturup şu karşı zeytinliklere bakarak çay içmekti oysa..

Yoruldum. Gel seni dinlendireceğiz diyenler yordu beni. Niyetleri bu değildi, sadece ayrı devinim frekansındayız ve ben bu hıza adapte olamıyorum, devrelerim atıyor. Koşturmayalım istiyorum, sakin konuşalım, fazla bağırmadan, sessizlik içinde olalım istiyorum. Olmuyor. Her an dolu dolu olmalı, sade yaşam eksik yaşam sanılıyor..

Türkiye hep böyle miydi? Ben gideli mi hızlandı yaşam? Ben farkında değil miydim? İnsanlar onları yoranın, gerenin, birbirlerine tahammülsüzlük yaşamalarının, tatminsizlik ve anlamsızlık hissinin ve hatta mutsuzluklarının nedeninin bu hızlı ve gürültülü yaşam olduğunun farkında değiller mi?

İlk defa, akşam 6'da sokakların bomboş olduğu, 7'den sonra açık bakkal bile bulamadığın, özellikle kışın Pazar günleri bir insan yüzü bile görmediğin, soğuk ve mesafeli, sessiz ve kendiyle ilgili insanlar ülkesi Almanya'yı özledim sanki.. Ben mi değiştim yoksa ülke mi?

17 Eylül 2015 Perşembe

Ertelemek üzerine

Artık kendi kendimi tekrar ettiğimi fark ettiğim için biraz ara vermek ve kendi içime çekilip buraları özlemek, yazılacak konular bularak geri dönmek istediğimi yazmzıştım. Bu sade ve yavaş yaşam dönemi, gerçekten bana düşünsel açıdan olumlu meyveler verdi.

Kendi çevremde ve yakınlarımda da gözlemlediğim bir huydan bahsetmek istiyorum çünkü bu beni, insanlarla ilişkilerimde gererek rahatsız ediyor. Bizden önceki kuşaklarda ya da belki orta yaşa ulaşan insanlarda sıklıkla bir "başkaları için yaşama ve saçını süpürge etme hali"nden bahsediyoruz ya hep, ben onu aslında çok samimi bulmuyorum. Yani daha doğrusu, görünürde bu şekilde davranan ama içten içe yaşanmamışlıklara hiddetlenen, karşılığını beklediği inceliklerin ona geri dönmediğini gördüğünde umutsuzluğa düşen, kendi yaşamını kendi yönetemeyen insanlardan bahsediyorum. Mutlaka siz de bir kaç tane tanıyorsunuz, hatta belki kendinizi o konumda buluyorsunuz.

Bir örnek üzerinden anlatmak istiyorum. Burada yakın bir arkadaşımın ailesi ile arası görünürde sorunsuz, 2 haftada bir ziyaret eder, onlarla zaman geçirir. Fakat geçen gün aile ilişkileri üzerinde konuşurken bunun aslında sadece göstermelik bir durum olduğunu, aslında ailesiyle hiç bir duygusal bağının olmadığını, sadece maddi nedenlerle onlara "iyi evlat" rolü oynadığını anlattı. Çok şaşırdım çünkü dışarıdan gerçekten yakın gözüküyorlardı.. Arkadaşım sanatçı, dolayısıyla maddi olanakları çok geniş değil, hayat standardını düz ve istenen bir çizgide tutabilmek için, kendi kazancının yanında hala ailesinin yardımına ihtiyacı var. Ailesi maddi açıdan rahat konumda ve kendisi tek kız çocuk. Erkek kardeşinin maddi durumu düzgün ve uzak bir şehirde kendi özel hayatını yaşıyor, ailesiyle ve kız kardeşiyle çok fazla ilişkisi yok. Arkadaşım "yaşlı insanlar" dediği ailesine bakmak gibi bir sorumluluğa sahip olduğunu düşünmüyor zira kendileri sağlıklı yaşlanma planı içindeler, burada yaygın olduğu üzre kendilerine bakamayacak duruma geldiklerinde sosyal yaşlılık programından yararlanarak bir bakımevine gidecekler. Fakat arkadaşım yine de kendilerinden maddi destek beklediği için, hatta sırf bu nedenle, ilişkilerini sürdürdüğünü söylüyor..

Şimdi bu noktada duralım. Yazık anasına babasına saygısı yok, ne kadar maddiyatçı dediniz değil mi.. Ama bir de şu açıdan bakın. Gençken, ihtiyacı olduğu zaman kendisine sunulmayan bir maddi birikim var ve bu sadece ölüm gibi bir koşulda kendisine miras olarak geçecek. Dolayısıyla anne baba ileriye yatırım yapmış, ölene dek "sevgi" alışverişini garantilemiş oluyor. Yani aslında burada kurban olan, şu an ihtiyacı olan maddi birikime, sadece sevgi vermeye devam ettiği koşulda ulaşabilecek olan ve bunu da daha uzun yıllar sürdürmek zorunda olan evlat da diyebilirsiniz. Sadece duruma bakış açısını değiştirerek, insan ilişkilerinde kimin daha fazla emek verdiği kıstasını da değiştirebiliyoruz. O aile bu kızlarına şu an neden yardım etmiyor, sevginin gerçekliğine güvenmedikleri için. Çünkü "evlat" onlar için ileriye dönük bir "yatırım". Bu açıdan bakıldığında, arkadaşıma hak veriyorum ve yaptığını "rol yapmak" olarak görmüyorum.

Ananemin çok doğru bir sözü vardır; "insanın gençken parası olmuyor, istediği şeyleri yapamıyor; yaşlıyken bu sefer parası çok oluyor ama istediği şeyleri yapacak gücü olmuyor". Doğru bir söz tabii ama bir yandan da umutsuz bir söz, çünkü gençken eline geçen parayı harcadığında da, yaşlılıkta zor günler seni bekliyor. Gençken insan çok paralar kaybetse de, işler değiştirse, işsiz kalsa, avare olsa da; yaşlılıktaki işsizlik ve güçsüzlük kadar zor duruma düşmez çünkü. Gençken düşünce kalkmak daha kolaydır. Fakat sırf bunu düşünerek tüm hayallerimizi ertelemek, harıl harıl para ve mal mülk biriktirmek ve bir gün gideceğimiz tatillerin hayaliyle,  evimizden çıkmadan koca bir ömrü geçirmek daha mı iyi?

Bir çoğumuz çarkların arasındayız, sabah 8 akşam 5 çarkı. Kimimiz şanslı çünkü işinden zevk alarak çalışıyor, ara sıra patrona kızıyor ya da kendine bağlı çalışanlardan dert yanıyor ama bir şekilde işinden memnun. Kimimiz her sabah başka bir iş, başka bir şehir, başka bir yaşam hayaliyle yıllarını geçiriyor. Kimimiz herşeyi yıkıyor, sil baştan yeni bir yaşam kuruyor, bazen onu da yıkıyor, yeniden kuruyor. Herkesin yolu ayrı, yaşam amacı farklı. Kimimiz korktuğumuz yaşlılığa yatırım yapıyoruz, kimimiz şu an yaşadığımız gençliğimize. İlk grup hayallerini çok fazla erteliyor belki, ama iklinci grup da sanırım hayatın gerçeklerini düşünmeyi biraz erteliyor. Yani gönül ister ki; ikisini de azar azar, dengede yaşayalım. Ne yaşlılığımızda perişan olalım başkasının eline kalalım; ne de gençliğimizi boşa geçirelim, hayallerimizi erteleyelim.. Siz bulabildiniz mi bu ikileme bir çözüm?

11 Eylül 2015 Cuma

Narcos ve Türkiye benzerliği

Gelmiş geçmiş en bela uyuşturucu trafiğinin kilit ismi Pablo Escobar’ın güçlenmesini, Kolombiya’yı sürüklediği iç savaşı ve yakalanmasını anlatan, tarihi ve sosyal anlamda gerçekçiliği ile çok başarılı bir yapım olan “Narcos” dizisini izliyorum ve ülkemizde yaşananlarla benzerliği beni şaşırtıyor (ve korkutuyor).

Pablo Escobar da, aynen bizim ülkemizdeki ismini anmak istemediğim bir kişi gibi varoşlardan geliyor ve varoşlar içinde beslenerek, çete delikanlısı konumundan dünyanın en bela uyuşturucu kartelinin başına ve hatta neredeyse Kolombiya’nın devlet başkanı olma konumuna dek yükseliyor. Toplumun çok alt katmanından bu derece yükselebilmek için, bence ciddi bir zeka ve ihtiras sahibi olmak gerekir çünkü kağıt üstünde olmasa da aslında her toplumun kendi sosyolojik yapısının
Devamını sağlamak üzere oluşturduğu gizli bir kast sistemi vardır ve bir kişinin bu sistemin en altından en üstüne yükselmesi var olan sosyal kural ve engellemeler nedeniyle genellikle mümkün değildir. Eğitim ya da sosyal zeka bir yol olabilir fakat yine de elini çamura bulamadığın, kurallara uygun davranıp oyunu “adil” oynadığın sürece aslında kazandığın “para” olsa da “mevki” olmaz (görmemiş zenginler) ve ne yazık ki kast sisteminde ömrü boyunca anca bir arpa boyu yol gidebilir bu insanlar. Fakat oyunu kirli oynamayı seçersen, işte o zaman iş değişir.

Pablo Escobar da bunlardan biri. En başlarda kazandığı kirli parayı varoşlara yatırıyor, kendi gibi olan insanların saygısını ve bağlılığını kazanıyor. Aynen bizdeki gibi, zenginden alıp yoksula veren bir Robin Hood resmi çiziyor. Ona öykünen varoş insanı tabii ki ona özeniyor, “bizim aramızdan çıkan başarı hikayesi” diye anıyor, zamanla kahramanlaştırıyor, idolleştiriyor, tapınmaya başlıyor. Aynen bizdeki gibi. Bu arada aslında varoştan gelmeyen ama bir şekilde haksızı koruma hassasiyeti olan, eğitimli orta sınıf da bu “güçlü zavallı”ya sempati duymaya, “işte halkın içinden gelen ve halkı gerçekten anlayan biri” gözüyle bakmaya ve önce gizli daha sonra kişi güçlendikçe açık hayranlık duymaya ve destek vermeye başlıyor. Bu aşamada aslında “niyet” önemli, o niyete ne anlamda ulaşıldığı fark etmiyor ve kişinin “gerçek emeli” göz ardı ediliyor. Pablo Escobar’ın aslında uyuşturucunun kirli parasını temizleme emeli ya da bizdeki sosyo politik alt düşüncenin gizlice tabandan tavana yayılmasındaki benzerlik gibi..

Bu noktada toplumun üst kesimi tepkisiz hatta duyarsız çünkü kendilerinden alınan bir para ya da mevki olmadan fakirlerin yardım görmesi, çok da umurlarında değil.

Fakat iş bu noktada kalmıyor. Güçlenen ve ilgi gören kişi, kendini aslında olmadığı ama ezilmişliğin yarattığı tepkiyle içten içe hep olmak istediği “varlıklı ve mevki sahibi kesim”den biri olarak görmeye başlıyor. Varoşlardan ve orta düzeyden gelen hayranlık ve destek ile, zaten psikolojik anlamdaki yoksunluğun yarattığı “ben neymişim” yanılgısı ve narsistik kişilik yapısı, aslında hazır olmadığı, tanımadığı yabancı sularda yüzmeye başlamasına yol açıyor. İlerliyor, ilerliyor, artık kıyı gözden kaybolduğunda ise ne yapacağını bilemiyor. Aynen Pablo Escobar’ın “devlet başkanlığına adaylığı” ve sadece muhalefete yönelik ölümcül baskısı, askeri, politik ve yargı sistemlerindeki kilit kişilerin gündüz gözüne “faili meçhul” katledilmesi ya da göz göre göre toplumun kilit isimlerine yönelik yıpratıcı saldırılar, kaçırmalar, rehin almalar, kendi çıkarı için toplumu iç savaşa sürüklemeler, çocuk bebek demeden insanların katledilmesi ve tüm kirli sisteme boynuna kadar gömülen ve hala kendini AK gören bir Escobar. Ne yazık ki bu da aynen bizdeki durum gibi, yine..
Ve politik güvensizlik, toplumda “geleceğe ynelik kaygı” ve mutsuzluğun artması, insanların umudunun tükenmesi, her bir umut çiçeğinin kirli politik oyunlarla ya da kartelleşmiş derin devlet müdahaleleriyle sökülüp atılması. Sanırım Türkiye’nin de geldiği durum bu şu anda.

Ve o noktada aslında korkan, bulunduğu yerin ne kadar derin olduğunu ve aslında yüzmeyi o kadar da iyi bilmediğini, en yakınındaki adama bile güvenemediğini fark eden bir Escobar. Ya da yine bizdeki benzeri. Ve delirmiş gibi sağa sola, bu kadar da olmaz artık dedirtecek decerede saldırmalar. Son çırpınışlar ve bu arada iç savaşla, kartellerin birbiri ve askeri çevrelerle girdikleri çarpışmayla yangın verine dönen bir ülke, Kolombiya. Ya da Türkiye. Yine çok farklı değil. Ve dış dünya izliyor. Ve zenginler hala izliyor. Facebook olsa 89’da, herkes kumsaldaki ayak bacak fotoğrafını koyuyor, ara sıra da profilini karartıyor, bayrak resmi asıyor ve kendini AKlıyor diyeceğim.

Dizide şu an geldiğimiz noktada Escobar devletle “barış” anlaşması imzalıyor ve kendine polisin 3 km’den fazla yaklaşamayacağı ve istediği şekilde jakuzisine, tv odalarına, havuzuna girip çıkacağı bir “kişisel hapishane” inşa ediyor. Görünürde “1 defaya mahsus yaptığı uyuşturucu trafiğinin cezasını çekmekte” ama aslında saraya benzer hapishanesinde kendi adamlarıyla, kanunlarıyla ve dışardan tamamen korunarak varlığını sürdürmek ve bir sonraki adıma “hazırlanmak”. Bakın bu noktada AKlanıyor ve bence Türkiye’de de aynen bu adımın arifesindeyiz. Kendini kendi pisliğiyle aklayan bir lider, kendi kurallarına göre sadece dıştan görüntüyle “ceza çekecek” elbet ama içten aslında sadece kendine yarayan bir sistemde varlığını sürdürmeyi garantilemiş olacak. Türkiye’nin veya Narcos’un ikinci sezonunda ne olacak göreceğiz (bu kadar paralelliğe şaşırıp, bu işin sonu nasıl olacak diye merak ederseniz gerçek hikayeyi buradan okuyabilirsiniz).

Tarih tekerrürden ibarettir boşuna denmemiş.. 

9 Eylül 2015 Çarşamba

Soluk al, soluk ver

Bir süre ara verdim çünkü biraz soluklanmaya, kendime ve olan bitene dışardan bakmaya ihtiyacım vardı. Biraz yavaşlamak, soluk alıp verişimi dinlemek, ne bileyim tam şu anda yaptığım gibi, artık alttan sararmaya başlamış mısır tarlalarının her bir yaprağının rüzgarla birlikte farklı yönlere dalgalanışını izlemek istedim.

Şu an bir çiftlikteyim ve rüzgarın hafif uğultusu ve atların hırıltılı nefesleri dışında hiç bir ses yok kulaklarıma gelen. O kadar güzel ki, çok uzun süredir zorla bile gelmeyen çok güçlü bir yazma isteği duydum. Göz alabildiğine mısır tarlası; alttan sarı, ortalar yeşil ve en tepesi buğday kahvesi ya da sarısı püsküller, onun üstünde ise gri, yer yer açık mavi, bulutlu bir gökyüzü. Gözümün görebildiği hiç bir bina, insan ya da hayvan yok. Atlar dışında.. Onları da göremiyorum ama çok yakında olduklarını hırıltılarından duyumsuyorum. Bundan daha sakin, huzurlu, adeta zamanda yolculuk yapmış ve 1900'lerin başına, savaşlardan öncesine dönmüş gibi hissettiren bir yer ve an daha olamaz.
Vardı aslında böyle yerler Ege'de, üç beş sene öncesine dek. Sonra insanlar geldi; belki huzuru arayan, kendini arayan insanlar. Ve onlardan duyan, huzursuz, ruhsuz, kopyacı diğer insanlar. Ve sıkışık, gri, beton binalar; ki aralarından bir rüzgar dahi geçemez, denizin köşesi dahi görünemez, bir begonvilin cart pembesi ya da fıstık çamının koyu yeşili beliremez. Ruhsuz insanları barındıran ruhsuz beton binalar..

Ayrılamam sandığım, ayrılmak istemediğim Ege'den ayrılıp binlerce kilometre uzağında bulduğum aynı rüzgarın uğultusu, deniz kokusu olmasa da mısırların ve rüzgarla gelen taa uzaktaki ağaçların kokusu. Dünyanın bir başka ucunda evi bulmak; insana aslında hepimizin evinin dünyanın kendisi, sınırları olmadan, bir koku ya da esintiyle hissettiğimiz o bilindik yuva algısı olduğunu düşündürüyor.

Fakat yazmak, ara vermeye gelmiyor. Yazıya ara verdiğinde, araya hayat karışıyor ve öyle bir hızı var ki, öyle bir yıkıcılığı, önüne kattığını yokedişi var ki, yazmadıkça unutuyorsun yazmak nasıl birşeydi.. Sonra birden bu rüzgar ve bu mısır tarlası çıkıyor önüne; birden yazmadan duramaz oluyorsun, nefes alamaz oluyorsun. Yazmak çok nankör bir iş. Kedi de nankör bir hayvan. Çünkü ikisi de sana istediklerinde geliyor, senin onları istediğinde değil. Ve sen bir süre ortada gözükmediğinde, onlara özen göstermediğinde, ikisi de başka kapı buluyor, seni terk ediyorlar. Bu anlamda ikisi de nankör, sadece anı yaşama lüksüne sahip oldukları için. Geçmişte ne olursan ol, gelecekte de ne olacağın onları ilgilendirmiyor. Şu an neysen osun.

Yazmadıkça birikmiyor, azalıyor. Bloglara baktıkça bunu görüyorum; bir blogger ortadan kaybolmaya başladıysa, araya zaman sokuyor, geri geldiğinde de eften püften bahaneler ileri sürüyorsa, o blog yakında ömrünü tamamlayacak demektir. Bir kısmının yazmak işlemi yakasını bırakmıyor, bazı başka bloglar, başka yazılı sevdalar açılmaya başlıyor ama çoğu yazmadıkça unutuyor yazma tutkusunu.

Benim yakamı bırakmaz bu tutku, belki hayattaki tek gerçek tutkum.. Sadece kendim için, kimse için değil. Yazdıkça rahatlıyorum, düşüncelerimin hızı yazdıkça yavaşlıyor, sadeleşiyor, yaşamımın pürüzleri törpüleniyor. Yazmazsa çıldıracak olanlardanım.

Bugün bu mısır tarlası çıkmasaydı karşıma, belki kapanacaktı bu blog. Biliyorum ki, artık ne zaman bir mısır yesem, hep bu (da) gelecek aklıma..

9 Ağustos 2015 Pazar

Ağustos, bereketiyle gelsin ve geçsin..

Temmuz ayını bana özel ve dostlarımın başına gelen bir takım nedenlerle sevmiyorum, neyse ki bitti. Ağustos ise Temmuz'dan miras aldığı dertleri (kuluçka döneminden çıkan hastalıklar ve bu aya sarkan kişisel bazı sıkıntılar) çözmekle geçiyor şimdilik ama umuyorum ikinci yarısından itibaren daha sakin ve huzurlu bir döneme gireriz, hepimiz..

Ağustos ayını, sadece en sevdiğim mevsim olan yaza ait olduğu için değil, sevmediğim Temmuz'a da en uzak ay olduğu için seviyorum. Bir de bereketli yaz meyveleri çıkar bu ayda, genellikle her şehrin her kasabanın kendine özgü yerel festivalleri olur. Kimi "üzüm festivali" yapar, kimi Açıkhava Festivali.. İkinci yarısından itibaren hafif bir de rüzgar çıkar ki, demeyin keyfine.

Bu yaz yaptığım tatil planları son dakikada çıkan bazı özel durumlar nedeniyle patladı, ne yurtdışına ne de Türkiye'ye gidebiliyorum. Eşim 10 gün sonra Kuzey Kore'ye gidecek, ona da eşlik edemiyorum. Münih'in güzel yazının keyfini çıkarmaya ve işimle ilgili bazı gelişmeleri takibe devam edeceğim, bir de hastalıkla boğuşan ufaklık var tabii.. 7/24 kaliteli zaman geçirmek gibi bir alışkanlık edindik bu sıralar, benim için oldukça yorucu oluyor. Olsun.. Sağlıklı ve mutlu olsun da..

Son dönemlerde bu bloğa pek yazamıyorum. Zamansızlıktan değil, yazacak konu bulamamaktan. Kendimi tekrar etmeye başladığımı fark ettim ve bu canımı sıktı. Fakat inanın şu an hayatım son derece rutin, bana göre sıkıcı değil ama bloğa yazacak kadar "özel" de değil. Üstelik son zamanlarda yaşananlardan pek fazla medyayı takip de etmemeye başladım, bu da kendimi "uzak" hissettiriyor gündeme ama bu sıra bencil bir seçimle kendim uzak duruyorum.

Biraz sadelik, biraz yavaş yaşam.. Bolca da Ağustos bezginliği. Tatilde olmadığım halde, biraz kendi içime çekilmek, buraları ve sizleri özlemek, yazma nedenleri ve şevki bulabilmek için kısa bir ara vermek istiyorum.. Tekrar buluşuncaya dek hoşça kalın!

30 Temmuz 2015 Perşembe

Ülke; ağır roman

Yine gündem ağır; IŞİD’in yediği haltı “Kürtler”e yıkan bir meslis ve medya var, akıl almaz işler bunlar.. Aklım almadığı için değil, aldığı için mutsuzum, herbirimiz gibi. Olanları artık hazmetmeyi bırakın, yutamıyoruz bile ama “hayat devam ediyor”. Nasıl ediyor bilemiyorum ama ediyor. Hem de onca insan ağlarken, güle oynaya devam ediyor. Toplumsal hafızamız balığınkinden bile kısa süreli artık.

Kürtler’i başından beri düşman gören tanışlarımdan biri sosyal medyada Avustralya’daki kedi katliyamını, Çin’deki köpek katliyamını kafaya takmış durumda. “Benim sevmediğim bazısı ölsün, benim sevdiğim bazısı yaşasın”cıları anlamak mümkün değil.. Belki de insan yakınındaki faciaya üzülmektense, kendinden daha uzakta yaşananlara takılmayı “nasılsa elimden bir yardım gelmeyecekti, bari yaygarayı koparayım” diye düşünerek acaba vicdanını mı hafifletiyor? Bunlar fakirliği hak ediyor, bunlar etmiyor.. Bunlar benim gibi düşünmedikleri için cehenneme gitsin, bunlar bizden.. Çocuk toplumuz; empati yeteneğimiz gelişmemiş, mantıklı düşünemiyoruz.

İzmir’in ufak bir deniz kenarı kasabasında ananemin yazlığı var, hep anlatıyorum, şu falezlere kurulu denizin üstündeki şahane ev.. O şahane evde oturmuş kahvaltı ederken, denize karşı; gözüm donanmanın küçük sayılabilecek bir gemisine takıldı. Midilli’deki kan davalı düşmanlarımıza yakınlıktan dolayı arada donanmanın gemileri gelir bu koya, tepemizden jetler geçer; şaşırmayız. Fakat bu sefer küçük botlarla gemiden sahile insanlar taşıyorlardı. Sahilde de bir hareketlilik, polis arabaları vardı. Dürbünü alıp bakınca, bunların o filmlerde gördüğümüz “mülteciler” olduğunu fark ettim. Kanlı canlı siyahi insanlar, ufacık filikalarla sahile taşınıyor, polis araçlarına bindiriliyordu. Ne bir haber kamerası, ne halktan bir heyecan. Meğerse alışkın oldukları bir durummuş, ayda en az 2-3 mülteci grubu bu şekilde denizden toplanıp karakola götürülüyor, sonra da büyük ihtimalle salınıveriyormuş. Ben ilk defa canlısını gördüğüm için, etkilendim. Alışkın olanlar çaylarını içerek izlemeye devam ettiler.

Herkesin derdi kendine. Avrupalı eşim “aslında şurdan paketler alıp versek mi ellerine, ya da biraz para mı versek” derken, ben “polis karakolda verir birşeyler zaten yanlarına da yaklaştırmaz kimseyi” dedim. Pek ikna olmadı, ben de söylerken pek ikna edici değildim zaten. Gelecekleri muğlak bir grup insan. Yıkılmış evlerinden, can pazarından kaçmış, Avrupa yoluna düşmüş, Türkiye’de “kalıcı misafir”. TV’den izlemek daha farklı oluyor tabii.. Taş olsan duygulanıyorsun, çoluk çocuk denizin ortasında, perişan insanlar..

Öte yandan sınırlarımızı bu perişanlığa kayıtsız şartsız açınca, bizi perişan edecek IŞİD ve türevleri de geldi tabii. Kim terörist kim gerçekten savaştan kaçıyor, nasıl emin olabilirsin ki? Ne büyük hesapsızlık, plansızlık. Sonra gidiyor canlar, yine biz ülke içindeki “öteki”lere çatıyoruz. Ya da “hesap ve plan” bu mu, işte o nokta beni düşündürüyor.. Bu durum kimin ekmeğine yağ sürüyor, yine halkı “kürt düşmanı” ederek seçim sonuçlarını lehine değiştirecek olan kim, kim sadece bu şekilde yeni bir seçimde oy kazanacağını düşünür, kim koltuktan vazgeçmemek adına ülkeyi savaşa atmaktan çekinmez? Cevap belli.

Ülke; ağır roman. 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Çocuklardan ve umuttan..

En çok da şu yandaki fotoğraf içimi acıttı. Umudun, gerçekleşecek hayallerin, naifliğin ve kırılganlığın fotoğrafı çünkü..

2000 senesinin yılbaşı gecesi, benim hayatımın en güzel yılbaşı gecesiydi. Üniversite yıllarımda gönüllü olarak çalıştığım bir uluslararası çevre sivil toplum kuruluşunda, bir kampanya düzenlemiş ve 1999'daki büyük depremden çok yara almış olan Değirmendere'li çocuklar için kendimiz ve destekçilerimizden hediye gelen oyuncakları iki ay boyunca temizlemiş, onarmış, sınıflamış, paketlemiş ve çocuklar için hazır hale getirmiştik. 31 Aralık öğleden sonrası 15 kişi ve koca koca çuvallara dolan hediyelerimiz bir minibüse doluşmuş, sırtımıza sadece birer el çantası ve uyku tulumu almış, şarkılar türkülerle güle eğlene akşam saatlerinde Değirmendere'ye varmıştık. Bir arkadaşın yerlere uyku tulumlarımızı atıp uyuyabilmemiz için ayarladığı köy evinde, hemen ilk iş ısınabilmek için ocak yakılmış ve sonra herkes köy evinin karlarla kaplı ıssız ve sakin ön bahçesinde yakılan ikinci mangalın çevresinde toplanmış, gruplara ayrılmıştı. İlk grup kendimize ufak tefek yemelik bir şeyler hazırlayacak (mangalda pişirilen vejeteryan ürünler, ekmek ve peynirdi o yılbaşı menüsü), ikinci grup hediyeleri dağıtacak, sonra her iki grup birleşip yenilecek içilecek, plastik poşetlerle kar kaplı tepeciklerden aşağı kayılacak, herkes birlikte bulaşıkları yıkayacak ve o sıcacık eve bir dakika olsun girilmeden sabah edilecekti.

Yemekle pek alakam olmadığı için hediye dağıtan ekipteydim. Kilometrelerce yol yürüdük o gece, elimizde fenerlerle, sırtımızda çuvallarla. 3-4 kişilik gruplar halinde civar köyleri dolaştık, kapıları çaldık, "bu evde çocuk var mıııı? çık dışarıyaaa" diye bağırdık. Biz onlara hediyeler dağıttık, onlar bize ev leblebisi, sıcak shlep ya da çay verdiler, evde yeni pişmiş odun ekmeği verdiler, yoğurt verdiler. Kiminin evinde yarım saat oturduk, kiminin evinde 5dk oturduk ama hepsiyle sohbet ettik, çocuklara oyuncakları verdik.

Yüzlerindeki gülümsemeyi unutamıyorum. Bir de kendi yüzümdekini.

Gece yarısına kadar gezdik, saat 00.00'da en sevdiğim arkadaşıma sarıldım, sonra diğer arkadaşlarıma sarıldım, biri yanında harika bir kırmızı şarap getirmişti, bardak falan olmadan direkt şişeden paylaştık, sonra kaybolduk, karların arasında yuvarlandık, bir ara kartopu oynadık, bir ara diğer gruplardan birini bulduk, yukarıda inanamayacağınız kadar güzel, açık, yıldızlı bir gökyüzü vardı. Dolunay da vardı diye hatırlıyorum ama eminim bu hafızamın sevimli bir oyunu bana.. O kadar da olmaz heralde (ama çok net pırıl pırıl parlayan karlar içinde, ay ışığında şarkılar söyleye söyleye yürüdüğümüzü hatırlıyorum).

Köy evine gittiğimizde ortada yemek falan kalmamıştı. Tabii, bulaşık da :) Ama kimse sorun etmedi çünkü zaten köy ekmeğiyle, yoğurtla, leblebi ve bozayla tepeleme doymuştuk. Açıkcası hiç ikram olmasaydı da ruhumuz doyardı o gece eminim..

Sonra o efsanevi plastik poşeti kızak edip saatlerce kaymak dönemi başladı. Sabah 5 gibi gülmekten, defalarca kaymaktan derisi soyulmuş ve eminim mosmor olmuş totomdan yorgun, bizim köy evinde beni bekleyen uyku tulumumun içinde uyumuş kalmıştım. Ertesi sabah kahvaltı bile yapmadan çıktık, ben Ankara'da toplanan aileme, kimi memleketine, kimi boş öğrenci evine döndü ama o yılı ne zaman hatırlasak gülümseriz; saflığımıza, güzelliğimize, çocukluğumuza.....

İşte Kobane'de bunlar olacaktı. Kar yerine kum, boza yerine mırra. Başka da fark olmayacaktı eminim. Yani "ne işleri varmış orda, otursalarmış oturdukları yerde" dedikleri çocukların işleri güçleri kavgaları buydu işte, bu kadarcıktı..

O çocuklardan ne istediler bilmiyorum, anlamıyorum ama o çocuklarda aslında bizi vurdular, bu anlattıklarımı vurdular, umudu vurdular (yine, kahrolsunlar ki yine yeniden..)

Allah ailelerine, sevdiklerine sabır versin. Bizlerin de unutursak kalbimiz taş olsun..

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Sade bir yaşam

Son 10 senedir yaşamımı sadeleştirmeye çalışıyorum. İlk olarak maddiyattan başladım, fazla eşyalarımı, kıyafetlerimi ayırıp, yeni ve güzel olanları yıkayıp güzelce paketleyip ihtiyacı olanlara, eskileri ise çöpe yolladım. Kıyafet verme konusu hassas bir konu, tekstil artık çok ucuz ve çeşitli olduğu için gerçekten değerli, yeni ve temiz kıyafetleri vermek ve ihtiyaç sahiplerini eskilerle rencide etmemek gerekiyor. Eşyalar daha kolay; hatırası olanları ayırdıktan sonra büyük eşyaların bir kısmı önce annemlerin alt katına, ordan yazlığa gitti. Büyük çöp poşetleri içinde geri dönüşüme gidenler de azımsanmayacak kadar fazlaydı. Ne çok "biriktirmişim", ne gereksiz yüklerle yaşamışım.. Evim, dolaplarım ferahladı; ruhum ferahladı. Senede bir yine maddi yüklerimden kurtuluyorum ama her geçen yıl daha da azalıyor yüklerim ve çöp poşetlerim. Çünkü sadeleşmeyi öğrenirken, ihtiyacım olanı almayı ve verimli kullanmayı öğrendim.

Sonra sıra geldi manevi yüklere.

Bu kısım daha zor, daha incelikli, daha duygusal. Her tek çocuk gibi ben de büyürken, kendi kendimle mutlu zaman geçirmeyi öğrendiğim kadar, aynı zamanda da kolay sosyalleşmeyi, çabuk arkadaş edinmeyi de öğrendim. Yaşamımın hiç bir döneminde kendimi yalnız hissettiğim, arkadaşsız kaldığım olmadı. Tuhaf ama insanlar bana çabuk ısınıyor, hatta sık sık yüzüme "sende çok tuhaf bir enerji var, odaya girince insanın gözünü alıyorsun" diyorlar. Ne mutlu bana. Ama bunu gerçekten tek çocuk olmaya ve ailemin beni eve tıkmak yerine "git bak orda senin yaşında bir çocuk var, tanış" diye destekleyip dışarı itelemelerine ve bir çok yaz okulu, kamp, sanat, spor aktivitesine yazdırmalarına da borçluyum. Bu sayede "ilk tanışma" konusunda çok erken uzmanlaştım, sonra yaşadığım bir çok ülkede de sıfırdan bir çok tanış, arkadaş hatta dost edinme deneyimim oldu. Çevremi kalabalıklaştırmak konusunda sıkıntım hiç olmadı. Fakat benim sıkıntım, özellikle de son 10 senenin "sadeleşme" hedefinde, çevremdeki bu insanların bir kısmından "ayrılmak" oldu. Yani sosyal anlamda sadeleşmek. Neden buna ihtiyaç duydum, çünkü insan yaş aldıkça aslında önemli olanın çok geniş bir çevre değil, samimi ve öz bir çevre olduğunu öğreniyor. İnsanın 15 tane "en yakın arkadaş"ı olmaz, olsa olsa 5 belki 7, o da yıllara yayılan, tortu gibi suyun dibinde kalan.. Bunu fark ettiğimde, aslında bir çok insanın beni yükseltmediğini, bana ağırlık verdiğini ve dibe çektiğini de fark ettim. Öyle insanlar var ki, ne yazık ki özünde ve sözünde çok farklılar, kendi komplekslerini sizin üstünüze atmaktan, sizi bir psikolojik yastık olarak kullanmaktan çekinmiyorlar. Dertsiz insan olur mu, olmaz, varsa da asıl derdi içinde saklıdır. Ama benim dediğim hep dert, hep olumsuzluk dinlediğiniz insanlar. İltifat bile almayı beceremeyenler, "yok kilo vermedim, yorgunum da süzgün gözüküyorumdur"cular.. Ya da daha kötüsü, sadece kendine değil, size etki etmeye çalışanlar, "bak sen böyle yapıyorsun ama doğrusu budur, böyle davran sen"ciler. Sizi olduğunuz gibi kabul edemeyenler, sizden değişim bekleyenler (ya da sizin onların değişmesini ummanız..)

Bunları hayatımdan bir bir çıkarttım. Bahane uydurup görüşmemek değil, o zaman insan sadece fiziksel ortamından çıkarıyor, aklından çıkaramıyor. Bizzat "kusura bakma, ben seni çok olumsuz buluyorum, şu an benim olumsuzluğa değil, umuda ihtiyacım var, bu şekilde bir dostluğu daha ileriye götüremeyeceğim" dedim kiminin yüzlerine. Acıttı mı, evet. Onu da beni de ama yapılması gerekiyordu. Bencilce görmüyorum. O insana daha önce bir çok şans vermiş, sırtınızda uzun yollar taşımış, olumsuzluğuna umut olmaya çalışmışsanız ve başaramamışsanız; bencillik değil. Olumsuzdan uzaklaştıkça, karmaşık insanları (entellektüel anlamda değil, hep aynı hataları yapıp ders almayan, hayatını karmakarışıklaştıran insanlar anlamında) hayatınızdan attıkça, çevreniz sadeleştikçe birden aslında hayatın ne kadar basit, duru ve öz olduğunu fark ediyorsunuz. Hayatımdan çıkardığım insanlar adına hiç bir pişmanlığım yok.

Şu an yine çevrem kalabalık ama bu kalabalık benden sürekli birşeyler bekleyen, talep eden, beni eleştiren, yargılayan ve değiştirmeye uğraşan insanlardan oluşmuyor. Bu çevre sade, kendi gibi yaşayan, kimsenin yaşamına karışmayan, olumlu düşünen, "hafif" insanlardan oluşuyor. Bir kısmı doğal sade, doğal sarışın gibi, içten gelen bir ışığı var. Bir kısmı benim gibi tırnaklarıyla kazıyarak, kendiyle ve çevresiyle çok sınavlar vererek, çok fedakarlıklarda bulunarak bu yere gelmiş. Daha da tam gelememiş aslında, daha çok yol var..

Evim çok sadedir, eşyalarım az ve özdür, mobilyalarım beyaz ve açık tonlarda, perdesiz ve geniş pencerelerim, yeşil ve havadar bir evim vardır. Yaşamım da sadedir; eşimle, kızımla, işimle, eğitimimle, sevdiğim dostlarımla sevdiğim yerlere tekrar tekrar gitmelerimle, yılda 2 yeni ülke görmeye çalışmalarımla dopdoluyum. Çok para kazanma, evler arabalar eşyalar sahibi olma hırsım hiç yoktur. Bilgi ve kitap biriktiririm, ilkini aklımda, ikincisini gurur duyduğum kütüphanemizde. Ve en önemlisi, gün içinde bazen bir çiçek gördüğümde, bazen bir hoşluk hissettiğimde, hemen şükrederim "Allahım teşekkür ederim bunu bana gösterdin, yaşattın, bilincinde olmamı ve keyif almamı sağladın. Seni ve yarattıklarını saygıyla seviyorum, yolundan ayırma ve hayatıma verdiğin bu güzellikleri katlayarak arttır, sana daha çok şükretmemi sağla" derim. Sağlığıma şükretmek için hasta olmayı beklemem yani..

Bu anlamda sadeleşme yolu beni mutlu etti diyebilirim. Kendimi doğru bir yolda yürüyor hissediyorum. Hırsı olmayan, kimseyle kendimi karşılaştırmadığım, sahip olduklarıma şükredip yetindiğim, yaşamı kabullendiğim bir yol oldu sadeleşme yolu. Bu nedenle, tavsiye ederim.

17 Temmuz 2015 Cuma

Ramazan ayının düşündürdükleri - 4

Bir Ramazan ayını daha (çok şükür, oruç tutan sevdiklerim hastalanmadan) geride bıraktık. Ramazan ayında, özellikle son yıllarda yaza geldiği için ve açlığa değil ama susuzluğa dayanamadığım ve sağlıklı da bulmadığım için oruç tutmuyorum. Onun yerine bu ruhani açıdan önemli ayda, nefsime başka şekillerde, düşünsel anlamda hakim olmaya çalışıyorum. Okuyorum, düşünüyorum. Ramazan ayı benim iç yolculuğum için önemli bir ay. Ay başında şu yazıda bahsettiğim düşünsel egzersizlerimin sonuncusuna geldik; "inanç kişinin özeli midir yoksa kişiler arası sosyo-psikolojik bir belirleyici, bir ayrıştırıcı mıdır?"

%95'inin müslüman olduğu iddia edilen Türkiye'de "bilinmeyenden çekinmek, korkmak ve bir savunma davranışı olarak da korkulan şeye saldırmak" oldukça yaygın ne yazık ki. Çok temel düzeyde psikoloji bilgisi olan herkes korkan insanın "ya kaç, ya savaş" (ya da donup kal da eklendi aslında buna son 20 senede) davranış örüntülerinden birini seçtiğini bilir, o nedenle altta yatan etmenler konusunu geçiyorum. Bizim ülkemizde ne yazık ki inanç kişinin özeli değil, devletin de bir dini var (sadece müslümanlığa ait dini bayramların resmi tatil olduğu bir ülkede bunun aksini kimse iddia edemez) ve temelinde hoşgörü dini olan bu din 1400 yıllık tarihinde reforma uğramadığı için bağnaz gelenekler, hurafeler, nüfuzlu ama hasta beyinler tarafından hoşgörünün tam aksi olan "tahammülsüzlük ve zorbalık" dinine döndürülmüş halde. Bu nedenle İslami terör diye bir bela var ve bu adamlara göre zaten onlar dışında hiç kimse "gerçek" müslüman olmadığı için, yaptıkları dinen meşru hatta mübah. İslam dininin acil reform ihtiyacı var ve ne yazık ki bu reformu yapacak aklı başında kimsesi yok, ne acı.. Bunun sonucunda, evet İslam dini ayrıştırıcı, "ötekileştirici", "bizden olmayan ölsün"cü bir sapma içinde. Oysa okuyan aslında tüm dinlerin özünün aynı olduğunu, Tanrı'nın gerçekten tek olduğunu ve herkesin tanrısı olduğunu biliyor. Adına Allah demişsin, Rab demişsin, başka bir sürü sıfat eklemişsin, fark etmez. Ne yazık ki insan antropolojisi ve sosyal psikolojisi, "grup psikolojisi"nin "bireysel psikoloji"den her daim çok daha güçlü olduğunu ve olacağını, toplumsal sınıf ve grup farklarının kalkmasının mümkün olmayacağını söylüyor.

Bireysel anlamda ben etrafımdaki insanların dinini merak etmiyorum, benimkinden farklı olması beni rahatsız etmiyor, belki hatta karşılıklı konuşma tartışma ve bilgilenme fırsatı çıkar diye sevindiriyor bile. Yine aynı şekilde ben de kendi inancımın sorgulanmasını ve eleştirilmesini istemem tabii.

Fakat yıllardır Ramazan ayı süresince dikkatimi çeken, oruç tutan kesimin sırf oruç tuttuğu için bir saygı beklemesi oluyor. Oysa nasıl oruç tutmayana karşı sana fazladan bir sevap yazılamazsa, sen oruç tutuyorsun diye oruç tutmayana da ekstra bir günah yazılması mümkün değil. Oruç tutanın karşısına geçip buz gibi su içmek ayıp hatta günah diyeceksiniz, doğru, fakat oruç tutmayanın da tüm bir ay boyunca kendi inancını kabul ettirmeye çalışarak beynini ütülemek, bir köşede yemek yiyor ya da su içiyor diye sinirlenmek ve eleştirmek, kendini sırf 16 saat aç ve susuz kalıyorsun diye "üstün" görmek de ayıp ve günah bence. Oruçlu olduğunu herkese haykırarak fark ettirmenin, fakir bir kimseye yardım verirken tüm gazeteleri çağırıp şov yapmaktan ne farkı var? İnanç nasıl insanın içindeyse, inanca dair yaptıkları da içinde kalmalı bence. Oluyor mu, hayır.

Bayram geldi, herkese iyi bayramlar. Bayram coşkusuna kapılıp aşırı yemekten, israftan, gösterişten kaçınabilirsek, ne güzel olur.. "Sadeleşmek" işte, hem içten, hem dıştan. Bu da artık bayram sonrasına kalsın. Tekrar iyi bayramlar..

7 Temmuz 2015 Salı

10 senenin ardından

Sevdiğimiz birini kaybedince duyduğumuz acı zamanla azalıyor derler ya.. Bugün Semo'm gideli 10 sene oldu ve bir süredir onu ölümüyle değil de bana bıraktığı hatıralarıyla anmayı da başardığım halde, acının azalıp azalmadığından hala emin değilim. Azalsaydı, hatta unutulsaydı, hiç yaşanmamış gibi olsaydı, hayat onsuz da aynı devam etseydi; şu an binlerce km öteden gelip, onun mezarı başında oturup, onun genetiğini taşıyor umuduyla üstüne diktiğim sardunyaları severek göz yaşı döküyor olmazdım. Acı azalmıyor, unutulmuyor ama şekil değiştiriyor. Hayat devam ediyor ama aynı devam etmiyor. Ondan kalan hatıraları gülümseyerek anıyorsun belki ama birden o acı geliyor boğazına takılıyor, gözünden yaş olup akıyor, midene saplanıyor. Giden her biri, yanında hayatı götürüyor..

Ramazan ayında düşünerek, bilişsel egzersizler yaparak oruç tutuyorum demiştim. Bugünün benim için anlamı büyük olduğu için, gerçekten karşılıksız sevdiğim ve sevildiğime emin olduğum için, Semo'ya dair duyduğum en güçlü duygu olan sevgiden bahsetmek istiyorum. Gidenin ardından sadece hissettirdiği sevgisi kalıyor çünkü..

Sevginin çok çeşidi var diyorlar ve Türkçe'de tutku, aşk gibi kelimeler de sevgi sınıfına girse de ve hatta diğer dillerde sevgiyi ifade etme yolları daha geniş olsa da (belki de biz Türkler sevgimizi sırf kelime hazinemizin fakirliğinden dile getiremiyoruz?) yine de bence sevgi farklı farklı duygular değil, kendine özgü, öz, apayrı bir duygu. Aşk, takıntılı ihtiras, tutku bence farklı kavramlar. Bence bir çok ilişkinin tıkanma noktasında da aşk ile sevgi arasındaki uçurum yatıyor. Sevgi ise daha derin, hatta sanki daha az sonradan öğrenilen, daha çok insan doğasına ait bir temel duygu gibi. Annenin çocuğuna, kadının köpeğine, adamın kedisine duyduğu, fizyolojik bir ihtiyaçtan kaynaklanmayan, beklentisi sadece geri sevilmek olan bir duygu. Tam tanımlayamamamızın altında da aslında, hayatımızda - o da gerçekten şanslıysak - belki bir, belki beş canlıya karşı hissettiğimiz, karşımıza nadir çıkan bir duygu olması yatıyor belki de. Hiç kimseyi, kendini bile sevememiş insanlar var, öyle çoklar ki..

Hissettiğim duygunun aşk ya da tutku değil de sevgi olduğunu şu şekilde anlıyorum, kokusunu içime çekerek öpüyorsam, bu sevgi.. Neden böyle bilmiyorum ama; sevdiğim adamı, çocuğumu, Semo'mu ve ailemle birkaç dostumu koklayarak öperim, onların kokusunu severim, üzerinden 10 sene geçse de hatırlarım. Koku hafızam çok iyidir ve hep sevdiğim kokuları hatırlarım, istediğim anda hatıralarla birlikte kokuları da geri getirir, duyumsarım. Bu yeteneğimden ötürü çok şanslıyım, bu sayede özlem duyduklarım uzun süre geçse bile yanıma gelir, doya doya koklar, özlemimi gideremesem de, sanki bir an olsun onlarla geri karşılaşmış gibi hissederim.

Geriye sadece sevgi kalıyor demiştim ya. O da gidenin bize son hediyesi işte, birini gerçekten sevdiyseniz acı tatlı anılar arasından sadece sevgiyle dolu olanları hatırlıyorsunuz, insan beyninin en olumlu, en güzel "eksikliği" bu olsa gerek.. Bizi seven, bize sevmenin ne demek olduğunu öğreten tüm sevdiklerimiz için Allah'tan rahmet ve huzur diliyorum..





27 Haziran 2015 Cumartesi

Ramazan ayının düşündürdükleri - 3

Üçüncü yazımda, az biraz düşünce ve davranış özgürlüğüne değinmek istiyorum. Ramazan ayında kendi nefsim için belirlediğim hedefler arasında;
- Kendim gibi düşünmeyen insanların görüşlerini dinlerken sakin kalabilmeyi, onları gönül gözü ile dinlemeyi nasıl başarabilirim?
- Bana düşünceleri ile etki etmek, beni yönlendirmek isteyen insanlara kendi yolumda yürümek istediğimi doğru şekilde nasıl anlatabilir, onları yaşam yolumda sadece bir manzara, bir renk olarak görebilmeyi nasıl başarabilirim? ve
- kendi görüşlerimi insanlara aktarırken, öğretici olmadan fakat etki bırakıcı, düşündürücü olmayı nasıl başarabilirim? var. Bu soruları, kendi hayatımdan örnekler vererek tartışmak istiyorum.

Belki yaşımdan, belki karakterimden dolayı, çocukluğumdan beri kolay etki altında kalabilen, duygusal bir insanım. 18 yaşımda evden ayrıldım, 20'li yaşlarımda sırt çantamla dünyanın %25'ini gezdim ama yine de 30'lu yaşlarıma dek özellikle yaşamımla ilgili kararlar alırken yakın çevreme danışır, onların fikirlerini duymak ister, kendi fikirlerimin onaylanmasını arzu ederdim. Kendime güvenmek, kendi doğrularımı uygulamak, sorumluluk almak ve sonuçlara katlanmak gibi kavramlar ancak son 5-6 senede girdi hayatıma. Öncesinde hep ebeveynlerime, arkadaşlarıma, şansa, tesadüflere falan güvendim..

Ne yazık ki, ailemin koruyucu kollayıcı ebeveynlik anlayışının, benim içe dönük ve kendine güvensiz kişiliğimle birleştiğinde ortaya çıkan yaşam tarzı bu oldu. 30'undan sonra kendi yolunu bulmaya, kendi ayaklarının üzerinde durmaya kalkınca bocalıyor insan. Bu işler çocukluktan itibaren yavaş yavaş kazanılmalı. 2 yaşındaki çocuğun yüksek kaydırak basamaklarını tek başına tırmanmasına izin vererek, 6 yaşındaki çocuğa hangi yabancıların güvenilir olduğunu öğreterek, 14 yaşındaki çocuğa "boş zaman"ın ne olduğunu, nasıl geçirilmesi gerektiğini gösterip seçenekler sunarak, 18 yaşındaki gence "tamam kendi evine çıkıyorsun ve destek veriyorum ama sen de kendi kendini geçindirmeye başlamak için yavaş yavaş hayatının sorumluluğunu alacaksın" diyerek.. Sorumluluk, ödev ve görevler vermek çocukları ve gençleri yaşama hazırlıyor, benim düşme olasılığıma karşı elinde kuş tüyü yastıklarla bekleyen ebeveynlerim, beni koruduklarını sanarken aslında farkında olmadan kendi korku ve güvensizliklerini aslında bana aşıladılar. Halihazırda zaten dediğim gibi, duygusal ve içedönük bir çocuktum, güvensiz bir genç, tatminsiz ve anlamsız bir hayatın yolcusu oldum. Ta ki o bahsettiğim seyahatlere çıkana, ilk defa kendi günlük kararlarımı kendim almaya başlayana, ilk kez para hesabı yapmaya, günü kotarmaya çalışmaya başlayana kadar.. Büyük şans. O seyahatlerde öğrendiklerim aslında şu an yaşadığım hayatı kurmama vesile oldu.

Gel gör ki, ne zaman ailemi ziyarete gitsem, aynı gençlik psikolojisine dönüyorum. Sanırım hepimiz için aynı bu. Evden 18 yaşında ayrılıyorsunuz, köprünün altından çok sular geçiyor, apayrı bir insan olarak geri dönüyorsunuz, aileniz sizi hala çocuk görüyor. Kollamaya, korumaya çalışıyor. Bir de bizde torun var şimdi, hangi birimize yeteceklerini şaşırdılar yazık, bir bana bir toruna derken perişan oluyorlar. Ben istiyorum ki bana karışmasınlar, bıraksınlar doğru bildiğim şekilde davranayım, özellikle çocuğumla ilgili kararlarımda özgür olayım, onlar benim gibi davransınlar. Olur mu? Olmuyor. Onların ebeveynlik tarzı ile benimki apayrı çünkü. Benimki biraz Alman Analığı, saldım çayıra mevlam kayıra analık. Onlarınki "ay ay ay düştü, üşüdü, aç kaldı" analığı. İki zıt kutup karşılaşınca, bir bardak suda ne fırtınalar kopuyor, ne tansiyonlar yükseliyor. Oysa istiyorum ki, onları gönül gözü ile dinleyeyim, kırmadan, heyecan yapmadan, sakince istediklerimi anlatayım, onlar da beni dinlesinler, beni haklı bulsunlar ve benim dediklerimi yapsınlar. İlk yarısı doğru, ikinci yarısı yanlış bir beklentiler dizisi.. Hem benim, hem ebeveynlerimin, sakin kalabilmeyi, birbirimizi dinlemeyi öğrenmemiz lazım. Kimse birbirinin düşüncesini değiştirme amacıyla yola çıkmamalı. Yanlış düşünce nedir zaten, doğru ve yanlışı tanımlayabilir misiniz? Bugünkü bilgiyle doğru sandığımız, belki yarın bambaşka bir bilgiyle yanlış olacak? O halde en doğrusu kendi düşüncemizi başkasına dayatmak, onu karşımıza alıp bir "öğretmen" gibi doğrularımızı dikte ettirmek yerine, tartışmak, bir mutabakata varmaya çalışmak, bazen doğrularımızı biraz esnetmek, genişletmek, yanlış gördüklerimize müsamaha göstermeye çalışmak..

Sanırım olması gereken, "bin düşün bir söyle". Çünkü ne yaparsan yap, karşındakinin sabit fikirlerini değiştiremeyebilirsin, yanlışlarını düzeltemeyebilirsin, herkesin inancı, doğrusu farklı olabilir. Yapabileceğin en büyük iyilik sadece düşündürmek, bir soru işareti bırakabilmek, etkili olabilmek bu işte. Gerisini her insan kendi içinde bir yolculuğa çıkarak çözüyor. Zorla güzellik olmuyor.

Bir nokta da, hayatımızda mutlaka bu tip "öğreten teyze ve amca"lar oluyor. Karakterleri böyle bazı insanların, dominant karakterler. Bu insanlara devamlı maruz kalmak gerçekten çok sıkıcı, insanı bezdirici bir hal alabiliyor. O zaman ne yapacağız? O zaman nasıl bazı insanı gönül gözümüzü açıp dinleyebiliyorsak, bu insanları da gönül gözümüzü kapayıp, dinliyor gibi görünüp dinlemeyeceğiz.

23 Haziran 2015 Salı

Ramazan ayının düşündürdükleri - 2

Jorge Luis Borges, "Yedi Gece"sinde; "Tanrı'yı yargılamak da savunmak da gereksizdir" der ve böylelikle Nietzche'nin ünlü "Tanrı iyiliğin ve kötülüğün ötesindedir. O başka bir sınıflamadır" sözüne de gönderme yapar. Her iki söze de katılıyorum.

İlk düşünce egzersizim; ""Allah'tan korkmadan, ona ve eserlerine saygı duyarak, sevgiye yakın durabilmek mümkün mü?" idi ve alt soruları "Neden İslam dini korku ve ceza odaklı gibi lanse ediliyor, gösterilmeye çalışılıyor" (çünkü korku kitleleri yönetir yönetmesine ama ilk fırsatta geri teper, korkuyla hiç bir güzellik, devamlılık mümkün değildir), 1400 sene önce "korkutularak adam edilen" toplumların insanların hiç gelişmediğini varsaymak ne kadar doğrudur?, "Oku" diye başlayan bir dinde, daha bu derece cahillik mümkün müdür? idi.

Ne yazık ki, Kuran da dahil, tüm dini kitapları okuyanlar "Tanrı'ya karşı Şeytan" karşılaştırması içindeler. Yani Tanrı sonsuz bir iyiliği simgelerken, şeytan kötülüğü simgeler. Oysa bunun böyle olmadığı Kuran'da da, diğer tek tanrılı dinlerin kitabında da çok açık dile getirilmiştir, Tanrı melekleri yarattı ve şeytan O'na karşı gelen bir melek oldu denir. Şeytan'ın özelliği bu'dur, kötülüklerin efendisi, iyi Tanrı'nın ters ve kötü sureti değil; melekler arasında Tanrı'ya karşı gelen bir melek olması. Ve nasıl ki diğer melekler sizin kulağınıza iyilik fısıldarsa, şeytan da kötülüğü fısıldar; siz ise kendi yolunuzu seçersiniz. İyiliğin yolu ile kötülüğün yolu, her ikisi de Tanrı'da birdir. Bu nedenle Tanrı'nın "iyi ya da kötü" olarak ifade edilmesi yanlıştır, o bunların ve daha nice "insani" düşüncelerin ötesinde, aklımızın kavrayamayacağı bir boyuttadır.

İmanın 6 şartına bakalım: Allah'a inanmak. Meleklerine inanmak. Kitaplarına inanmak. Peygamberlerine inanmak. Ahirete inanmak. Kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanmak.

Burada LER eki ile de güçlendirilerek denen bana göre, Tanrı ve iman bir, bunu gerçekleştirme yolu çoktur, bu yolların hepsi Tanrı'dan gelir ve özünde birdir, hepsine saygı duymak, inanmak gerekir. Zaten Kuran dışındaki kitapları okuyanlarınız da ne demek istediğimi biliyor, kitaplardaki üslup farkı dışında çoğu karakter, öykü ve verilen temel mesaj aynıdır. O zaman neyi paylaşamıyoruz?

İkinci bölüm ise, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak kısmı. Demek istediğim Tanrı'nın sadece "iyi" olmadığı, iyinin ve kötünün ötesinde, dışında olduğu bu kadar net belirtilmişken, neden hala Allah'tan korkmak? Allah insani vasıfların; yani öfkenin, cezalandırmanın üzerinde bana kalırsa. Ama bu Allah yok demek değil, aksine, Allah her yerde, insanın içinde demek.

Kendi genlerini yaymak için diğer bir aslandan olan yavruları boğan bir erkek aslan nasıl "kötü" olamazsa, yaşadığı zamanın, çevrenin, etik anlayışın çerçevesinde hareket eden insan da kötü olamaz mı o zaman? İyilik, kötülük bu denli değişen kavramlarken? Kime göre, neye göre, ya da evrensel bir etik var mı? Dini kitaplar olduğunu iddia ediyor, mesela öldürme diyor, kendine yapılmasını istemediğin davranışı yapma diyor. Ama "domuz eti yedin diye cezalandırılmak" kısmı muğlak, acaba o dönemde buzdolabı yokken, bakteriler sıcakta cirit atarken, domuz eti çabuk bozulduğu için, "yeme çünkü hasta olursun" mu demek istiyor? Düşünmek lazım.. Sadece domuz eti yediği için cehenneme gideceğine inanan insancıklar, Tanrı bu kadar basit mi sizce? Fazla "insan"laştırmıyor muyuz O'nu sizce?

Protestan Hıristiyanlar cehennemin varlığına inanmaz. Derler ki, hesaplaşma insanın kendi içindedir, etik ya da imanlı davranmıyorsan, Tanrı'nın sana kitaplarla gösterdiği yoldan gitmiyorsan, zaten senin için dünyada cehennem azabı var, ait olamama, yalnızlık, sürekli olumsuz düşünceler, koşturma, yorgunluk, hiç bir şeye yetememe hissi.. Bunlar dünyadaki cehennem değil midir?


Cehennem benim için de bu anlama geliyor. Ahirette hesap verilecek işler var, geçip geçemediğimiz sınavlar var, hayat bir sınav zaten. Seçimler var, bile bile yapılan hatalar var, bir de öğrenilen tekrarlanmayanlar var. Bunlar Kuran'da çok açık, "içten tövbe edeni Allah affeder" diyor, zaten tövbe bile edemeyecek denli battıysan çamura, dünyada cehennemi yaşıyorsun..

Ve diğer soru; peki ahiretteki cehenneme inanmadan, Tanrı'nın cezalandırıcı değil, kucaklayıcı, affedici olduğuna inanarak, yine de "doğru yolda kalmak" mümkün mü? bana göre, bu zaten ancak buna inanarak mümkün. Cehennem korkusuyla 5 vakit kılınan namazın, Allah sevgisiyle, içten edilen 1 adet duadan daha sevap olmadığını söyleyenler de bunu demek ister.. Sevgiyle bak, sevgiyi gör. Korkarak bak, korkuyu gör. Kendini neye koşullarsan, ahirette gideceğin yer orasıdır..

Bugünlük benden bu kadar. Sizlerin düşüncelerinizi de merak ediyorum.