31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'ü de devirdik

Dün 2008'den bir şarap açarken eşim "ooo eski ve kaliteli bir şarap" diyince kendime geldim. Ay 2008 ne zaman tarihten bir sayfa oldu, daha dün gibi! Zaman ne kadar hızlı geçiyor! Neden böyle oluyor? Fiziksel bir açıklaması var mı (çocukken zaman yavaş geçer çünkü mesela 1 saniye 10 senelik hayatta baya geniş bir oran tutar ama 35 senelik hayatta bu orançok daha daralmıştır diyen de var), yoksa hayat bir an mı, yoksa o an da şu an mı? 2000'den beri ben zamanı kovalayamıyorum artık, sanki ışık hızıyla benden kaçıyor! Ne tuhaf.

2014 zorlu ve/ama yine de güzel bir yıl oldu, ama umarım 2015 daha fazla güzellikle gelir ve geçer.. Bu sene de kendim, ailem ve sevdiklerim için sağlık, iç huzuru, mutluluk ve iyi, doğru yolları görebilme ve seçebilme temel dileğim. Gerisinin teferruat olduğunu geçen yıllar öğretti sağolsunlar.

Haydi bakalım 2015; topyekün kırmızı donları giydik, seni heyecanla bekliyoruz.

Biraz da şüphe içindeyiz tabii; ya hepimiz 2015'i beklerken 2014-S geliverirse :P OY! Olmadı değil bu da tarihte, biliyorsunuz ;) (Evet reklam aldım (ayıptır söylemesi romantik beleşçi eşim son modeline geçince eski telefonunu bana verdi de yeni yıl hediyesi niyetine, bu yaşımdan sonra ilk defa bir akıllı telefon kullanıcısı oldum (evet, TVde izlemiyorum ben, biraz tuhaf biriyim biliyorum (evet 2015 bana akıl fikir ihsan eylesin (evet beşli parantez açtım, şimdi de kapayacağım kapanabiliyorsa))))).

Kıssadan hamiş; haydi hepimize Mutlu Yıllar.
Başka da bir vukuat yok. Dağılın şimdi.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Noel öncesi intiharları

Bugün Noel; hıristiyan alemi için çok özel bir dönem. Tüm hıristiyan arkadaşlarımın noelini kutluyorum. Fakat sadece dini inancı olan kesim için değil, seküler olsa da herkes için; aile içine dönme, sevilenlerle bir araya gelme, kendini bir yere ait hissetme, güven hissi gibi çağrışımlar yapıyor noel. Tam da bu nedenle, aynı zamanda da yılın en fazla intihar vakasının görüldüğü dönemi.

Blogda yazmıştım daha önce, burada trenlerin önüne atlıyor insanlar. Özellikle son yıllarda noel döneminde o kadar sık yaşanır oldu ki bu, tren istasyonlarında özel güvenlik görev almaya başladı. Daha önce de bahsetmiştim, bazı insanlar için birinin ölmesi değil, tren seferlerinin aksaması baya sıkıntı yaratıyor diye.. Acı tabii. Hemen işte soğuk ve ruhsuz Avrupa demeyelim, bizde olsa bizde de herkes "aa nasıl olmuş, kan var mı kan" diye diye, acımaktansa meraktan olay yerine koşar.. (Yalan mı, köprüden atlayacak olana "sıkıyorsa atla" diye tempo tutan bir millet değil miyiz?) Her toplumun psikozu farklı.

Dün yine biri atladı trenin önüne. Atladı diyorum çünkü ben de trendeydim, pek hoş olmadı bizler için de. Evet geç de kaldık ve homurdananlar çoktu ama benim için daha çok "zavallı insan" faktörü geçerliydi. Noel ruhu denen o süslü ışıltılı, sevgi dolu ve kutlamalı, bol hediyeli, yemeli içmeli, sohbetli muhabbetli sofralar ve aile ocakları herkes için geçerli değil işte. Kimi herşeyini kaybedebiliyor bir hastalık ve şanssızlık nedeniyle ve sonra bir de üstüne ailesini de kaybediyor. Eş çocukları alıp gidiyor, bırakıyor adamı yapayalnız. En acısı da o zaten. Olmaz demeyelim. Olabiliyor. Bize de olabilir.. Öyle umutsuz kalabiliriz ki hayatta, belki de bir trenin önüne atlamak tek çıkışmış gibi gözükebilir. Yargılamamak lazım.

Bir de bu vesileyle, sokakta bazen yalpalayan birini görüp "pis sarhoş" derken, aslında onun belki de beyin kanaması geçiren normal bir insan, birinin babası, birinin evladı olabileceğini de düşünmek lazım.

22 Aralık 2014 Pazartesi

İyi müzik

İşe arabayla da gitsem, trenle de gitsem yol 1 saat sürüyor. İstanbul'dan biraz da bu nedenle taşınmamış mıydım ben diye düşünürken yakalıyorum kendimi.. Halbuki İstanbul'daki son işime yürüyerek gidip gelebilme lüksüm bile vardı. Yolda çok sıkılıyorum. Arabayla gittiğimde otobanda normalde basıp gitme şansım olsa da (burda otobanda hız sınırı yok ve ben de 160'ı gördüm birkaç defa, tabii yalnızken) sabah otobanda trafik oluyor ve dakikalarca durmak, kalkmak ya da 50 ile tıntın gitmek gerekiyor ve çok sıkılıyorum. Trafikte geçen zamana değil de durmaya sinirleniyorum. Bir yere gidememek, öyle amaçsızca durmak.. Trenle gitmek de ayrı bir sıkıntı. Dönüş kolay çünkü rapor yazıyor oluyorum ve zaman hızla geçiyor ama gidiş hem aşırı kalabalık ve oturacak yer yok, hem de yapacak iş yok, öyle bön bön etrafındaki insanların suratına bak, onlar da sana baksın (neyse ki burda "ne bakıyon lan?" kavgası olmuyor, yaşasın evropa medeniyeti, yaşasın bön bön surata bakabilme özgürlüğü). E geriye ne kalıyor: Müzik. Aka: Ruhun gıdası.

Müziksiz yaşayamayanlardanım. Aklımda bir iki şarkı birbirini kovalar olur genellikle. Ciddi konsantrasyon gereken bir iş içinde değilsem, illa ki bir müzik tınısı ararım çalışırken, iş yaparken, hobilerle, sporla uğraşırken. Müzik olmalı. Olmalı da.. Ne olmalı işte o sorun bu sıra.

Ezelden beridir dinleyip de sıkılmadığım iki üç grup var. Bunlardan biri ColdPlay, biri Muse, bir diğeri hmmm aklıma gelemedi. Ben böyleyimdir zaten, en sevdiğin yazar, en sevdiğin sanat eseri, en sevdiğin film de, kal gelir bana.. O kadar çok ki, birini söylesem diğerinin hatırı kalır. Öyle söyleyemem birden. Düşünceler, düşünceler.. O nedenle en sevdiğim müziği de söyleyemem ama anladınız tarzı. Biraz daha senfonik, biraz daha düşünsel, biraz daha karışık seviyorum. Hoş klasik müzik de severek dinlerim, konserlere giderim, zaman ayırırım. Radyo da severim, yeni birşeyler çıkmış mı merak ederim. Caz severim, elektronik severim. Ama son zamanlarda bir türlü sevemiyorum hiç bir grubu, şarkıyı.. Ya bariz bazılarını kafam kaldırmıyor, bazılarını da çok basit buluyorum. Sanki biraz kassam ben bile besteler güftelerim yahu. Çocuk büyütürken insana zaten bir beste güfte gücü geliyor soldan soldan.. Her ebeveyn bir masalcı, bir şarkıcı, bir doktor, bir öğretmen, bir şaklaban, bir beslenme uzmanı, bir psikolog, bir terzi, bir mekanik ucundan azıcık, yalan mı?

Bana birşeyler önerin, çok yozlaştım müzik konusunda. "Belli yaştan sonra" klasiklerine eklenmesin bu da ;)

19 Aralık 2014 Cuma

Seni seviyorum diyebilmek

BaĞzı adamcağızların asla söyleyemediği bir cümledir bu; seni seviyorum! Sanki erkekliklerinden birşeyler eksilecek. Ne ayıp. İnsan sevdiğine sevdiğini söylemeli, sevgi söylendiğinde artar, katlanarak çoğalır birşey.

Kocamla birbirimize günde 5-10 kez deriz, bazen gece uykumda konuşurken bile diyormuşum. Bu yazıyı da ondan yazıyorum, dün uykumda yürümüş, salonun ortasına gelmiş, kocama "seni seviyorum bey" demiş geri dönüp gitmiş yatmışım. Hatırlamıyorum tabii ki. Ama bir sarhoş, bir de uykuda yürüyen doğruyu söyler derler..

Bizim kıza da çok diyorum, o ağladıkça, tepindikçe, içimden saydır saydır, dışımdan sakince "seni seviyoruuum". Belki duya duya imana gelir, halime acır falan diye.. "Benim hala umudum var.." be Mazhar.. Ama dün baktım ben seni seviyorum dedikçe o da diyor! Aman ne tatlıymış çocuktan duymak bunu. Bey kızmasın ama daha tatlıymış.

Ben arkadaşlarıma da derim, seni seviyorum.. Ayol seviyorum yahu, ille bedensel temas hali, aşk böcük hissiyatı gerekmiyor, seni seviyorum arkadaşım diyorum. Niye demeyeyim ki? Zaten üç beş kişiyiz şunun şurasında, sevdiğime söylerim, ne olacak. Zamanında bu nedenle biraz ağzım yandı, bazı erkek kısmısı bu kız-erkek arkadaşlığı işini pek algılayamayabiliyor, o açıdan dikkat etmek lazımdır. Yalnız kız arkadaşlara da diyorum seni seviyorum beh! diye.. Hayır biseksüel değilim, rahat olunuz.

Ben mesela şekerlemeleri de sever, yemeden önce bir öpücük kondururum. Valla. Bazen ulen ne güzel elmasın be, seni seviyorum kerata dediğim olur, kimse yoksa bir de öpücük konduruveriyorum yanağına. Eşya da olsa bir canı var (yok mu? dersiniz, dünyanın bir kısmı buna inanıyor halbuki?)

Lakin seni seviyorum diyemediklerim de vardır elbette. Bunların bir kısmı hakikaten sevmediklerim tabii ama birkaç kişi de var ki (onlar kendilerini bilirler) bir utanırım, bir söyleyemem. Lakin severim beh, çok severim!

18 Aralık 2014 Perşembe

Çocukluğumun ıspanaklı pideleri

Bu sıra Bal'ın yücegönüllülükle paylaştığı diyetini uygulamaya çalıştım. Söylenene göre hakikaten acaip bir diyetmiş, tutanın elinde kalıyormuş. Fakat diyet öyle acaip ki; ismi 5 günlük detoks diyeti ama bence adını zengin diyeti koysalarmış! Yaban mersininden quinoa'ya (yine Prof.Google'a sormam gerekti yazımını bak) zencefilden keten tohumuna, yok yok! Bal'a sordum, Türkiye'de bu malzemeler kolayca bulunuyor mu, fiyatları cep yakmıyor mu diye, valla arayan buluyor dedi haklı olarak.. Neyse ki yaşadığım ülkede keten tohumudur, quinoadır, yaban mersinidir fazla cep yakmıyor ama bizde kolayca bulunan bazı kurubakliyat ve özellikle de kara turp gibi yerel tadlar burda çok yabani. Neyse diyetin malzemelerini temin edicem diye koştururken, komik bir şekilde vermem gereken kiloyu verdim valla! Belki de amaç buydu bilemiyorum ama tam yaban mersinini temin ediyorum, mor lahana ararken mersinler bozuluyor, tam mor lahanayı buluyorum ıspanak küflenmiş falan amaaaan valla bu iş benlik değilmiş. Ama tüm malzemeleri temin ettim, başladım. Valla o yeşil içeceği bile yaptım, içiyorum. Bal 5 günde "incicik" oldum dedi. Ama harfi harfine uymuş. Peki ben ne yaptım.. 2 gün uyguladım. O kadar acıktım ki, gözüm döndü. 1kg ıspanaktan yapılacak o yeşil içeceğin yerine, ıspanaklı börek yaptım. Afiyetle yedik! İçine ayıptır söylemesi bol kaşar ve havuç da ekledim. Bir de kekik, hem de Datça'dan dağ kekiği.. Çağatay Abi'nin ruhu şad olsun. Nasıl güzel oldu, gelin size de yapayım. Velhasıl ıspanak işi böyle hazin bir şekilde bitti. Lakin bu vesileyle aklıma şu anım geldi:

Ben çocukken, çekirdek ailemizde ara sıra pazar günleri yaptığımız bir adetimiz vardı. Annem sabah erkenden kalkar ıspanaklı pide için "iç" hazırlar, sonra biz babamla taş fırına gider bu içi fırıncıya verir, haftalık alışverişi falan yapıp 1 saat sonra fırına geri döner ve üzerinde buharı tüten pideleri alır, arabaya atar, kokusunu içimize çeke çeke eve döner, pazar kahvaltısı niyetine çay ya da ayran eşliğinde yerdik. O pidelerin tadını artık hiç bir yerde bulamıyorum. Tabii ki bir nedeni taş fırınların azalması, kullanılan malzemenin yozlaşması, kimyasal katkılar ama bir diğer nedeni de büyümek.

Bildiğim kadarıyla annemin hazırladığı içte ıspanak, tereyağı, tuz kara ve tatlı kırmızı biber, belki biraz kaşar ve yumurta oluyordu (ve belki yemeyen çocuğa yönelik bazı "gizli ve büyüsem de açıklanamayacak sırlar" da katılıyor olabilir). Yani malzemesi öyle özel bir şey değil ama tabii mutlaka buna anne elinin tadı da katılıyordu ve pek tabii kimsenin hazırladığı iç anneminki gibi olmuyor. Fakat yıllar sonra ailecek nostalji yapıp pazar günü bir fırına ıspanaklı pide yaptırmış ve aynı tadı da alamamış olmamızın da acı hatırası hepimizin aklında. Yani o günlere özgü başka birşeyler vardı, belki havada, belki suda..

Çocukluğumun ıspanaklı pidelerini çok özlüyorum. Çocukluğumun her anı güzel geçmedi tabii ki (hangimizinki geçti ki) ama genel anlamda mutluydum, huzurluydum. Bazı okul dönemleriyle ilgili, biraz da hastalıklarla falan alakalı zorlu ve mutsuz dönemlerim oldu, o nedenle çocukluğuma geri dönmek istemem ama yine de güzel günlerdi.. Özellikle ıspanaklı pideli pazar günleri.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Öfkeli kesim


Her blogger gibi ben de iki üç ayda bir nefret içerikli tuhaf mesajlar alıyorum. Bu beni üzmediği ve sinirlendirmediği gibi, çok da eğlendiriyor çünkü demek ki yazılarım birilerinin yayıp durduğu totosunu rahatsız ediyor, kendilerini hayatlarının ve inançlarının gerçekliği konusunda şüpheye düşürüyor ve en primer savunma mekanizması saldırı olduğu için, karşı atağa geçiyor ve "benim fikrim en doğrusudur, senin gibi düşünmeye başlarsam belki tüm evren ellerimin arasından kayıp gidecek, korkuyorum" diye bağırıyorlar. Az gelişmiş insan psikolojisi; bin dinle, bir konuş yerine fikirlerini medeni bir şekilde ifade etmek ve karşı tarafın argümanlarını düşünmek yerine, direkt alayım elime sopayı, bağırayım, çağırayım.. Sadece gazete haberleri altına yapılan ünlü yorumlarda değil, belgesellerde de çok izliyoruz, primat memeliler arasında görülen benzer davranışları.

Üstelik bu saldırgan okurların TAMAMI isimsiz, gizli kimlik ya da bağlantısı olmayan rumuzlara sahipler. Daha kendi kimliğinden emin olamayan, kimlik bunalımı yaşayan, göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyen insanı, biz neden ciddiye alalım? Çoğu yazar gibi ben de gizli kimlikle bırakılan yorumları yayınlamıyorum, cevap vermiyorum, daha önce de belirtmiştim. Eğer, iletişirken insan yerine konulmak istiyorsanız, robot olmadığınızı kanıtlayın, yanlış mı?

Yazımın konusu bu kimliksiz ve saldırgan yorumcular değil ama bana şimdi bahsedeceğim konuyu ele almayı hatırlattığı için, önce ona bir dokundurmak istedim. Düşünmeye davet..

Ele almak istediğim; hani toplumumuzda bazı "kesim"ler var, bölüne bölüne bir hal olduğumuz, birbirimize düşman kesildiğimiz, "biz ve ötekiler" anlayışından bir türlü global kimliğe kavuşamadığımız için böyle "kesim kesim kesildik" ya.. Ha işte, bana göre aslında kimin ne olduğu önemli değil, isteyen totosunu açar, isteyen başını bağlar, isteyen hem totosunu açar hem başını bağlar, bence bunlar rüştünü kanıtlayan insan için kişisel kararlardır. Ama bir "kesim" var ki, işte ben onu kabul edemiyorum, sevmiyorum: Öfkeli Kesim.

Ne yazık ki, okuyan insan (okullu ya da alaylı, bence fark etmez) sadece "öğrenmez", aynı zamanda ufkunu genişletir, farklı "düşünmeyi" ve kendi inanç, düşünce ya da örf ve hatta etik doğrularından farklı uygulama ve düşünceler olduğunu görür, bunlarla bir arada barış içinde yaşamayı içselleştirir. Bu demektir ki, ben böyle düşünüyorum ya da uyguluyorum çünkü şunu şunu şunu okudum, yaşadım, deneyimledim, öğrendim. Sen de farklı bir yolda yürüyorsun, farklı inançlara ve uygulamalara sahipsin. Ama yollarımız kesiştiğinde, senin ayağına çelme takmak değil, kibarsa sana yol vermek ya da kibarca selam verip önünden geçip gitmek, benim görevimdir. Çünkü, sen de benim kadar yaşama hakkına sahipsin, seçtiğin bir yolda hürce yürüme hakkına sahipsin.

Fakat bu öfkeli kesim ne yapıyor? Sen benim inancıma katılmıyor musun, sapkınsın. Sen farklı mı düşünüyorsun, benim atama küfrettin. Sen neden benim gibi görünmüyorsun, sen neden benim kadar cefa çekmiyorsun, sen neden benden önde duruyorsun, sen neden, neden neden..? ÇÜNKÜ; hayatta kimse eşit şartlara sahip değil ve bazı insanlar diğerlerinden daha kolay elde ediyor bazı şeyleri ve bazı diğer insanlar daha zorlanıyor ama onların da başka başka yönlerde avantajları olabiliyor. AMA insanoğlu Habil ile Kabil'den bu yana "eşitlik" konusunda bir arpa boyu yol katedemedi ve Kabil hala ve aynı derecede öfkeli.

Öfkelenmek suç mu? Hayır. Öfke, bir duygudur. Beyin kimyasalları, hormonal düzey, koşullar.. Ama öfkenin dışavurumu benim derdim. Öfkelendiğini anlayamamak, kontrol edememek. Öfkesinin efendisi olmak yerine (ki bu yerinde kullanılırsa harikalar yaratan inanılmaz yaratıcı da bir duygudur), öfkenin kölesi olmak. Sağa sola saldırmak. ananemin değimiyle "estirmek". Çünkü, doğrudur; öfkeyle "kalkıldığında", zararla oturulur. Önemli olan, öfkeyle "oturmayı" başarabilmek. Öfke yönetimi konusunda bir sürü kitap var, alın okuyun. Ha pardon, önce "başkasının fikirleri"ni anlama sanatı konusunda okumak gerekecek. Ondan da önce sanırım insan ilişkilerinde saygı, genel adab-ı muhaşeret kanunları, 3 yaş üstü çocuklar için "toplumda nasıl davranılır" gibi kaynaklara da bir el atılması şart. Daha ileri okumalar olarak da "kimlik bunalımı, sosyal fobi ve kişilik sorunlarının aşılması"nı da öneririm.

Sosyolojik kapıdan bakarsak; ne yazık ki öfkeli kesimin marjinallikten saparak, giderek öfkeli çoğunluğa dönüştüğünü izlemekteyim. Özellikle bazı muhafazakar dayatma ve akımların yarattığı bastırılmış kimlikler eninde sonunda öfkeli kesime dönüşüyor, dönüşecektir. Yıllarca ezilmenin öfkesi, ancak kendi patolojik düşünceleriyle paralel güçlerin öne çıkması ile, ses ve beden kazandı. Fakat bu "ses ve öfke"nin, karşı yönden gelen artçı öfke dalgalarıyla birlikte ortalığı yıkıp yakması, ne yazık ki, beklenen bir kontra tepki olacaktır.

Öngörüyoruz ama bu dev dalgaların önünde sadece gözlerimiz dalgaya kitlenmiş, bekliyoruz. Toplumsal örgütlerin umursamazlığı ve hatta kışkırtıcılığına inat, her insan kendi içinde başlamalıdır öfke yönetimine. Bir çocuğa davranır gibi; yanlış davranışa tepki vermeden (çünkü cezanın artık bir işe yaramadığı aşikardır), doğru davranışı ödüllendirerek. Öfkeye karşı öfke yerine, sana bir adımla gelene, sen iki adımla giderek..

Öğretmeye değil, anlamaya çalışarak.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Birlikte kartlaşmak

Sağolsun Jardzy, başlattığı bloggerlar arası yılbaşı kartı değiş tokuşu ile bu yaşımdan sonra beni heni heLecanlara sevketti. 35'inden sonra hala azılabiliyor değil mi, teneşir hadisesi 41'den itibaren geçerli? Ona güvenerek yola çıktım. İlk gün 210 okurdan sadece 3 kişi kart istedi diye hezimete uğrasam da, sonraki gün hedefim olan 10 kart sahibini bulmuş da aşmıştı bile. Gittim bir 10 kart daha aldım, 8'i daha sahibini buldu. E yeter de artar bile, bu yaştan sonra bu derece sosyallik bünyeye zarar verebilir.

"Kartlaşmak" güzelmiş be dostlar. Kiminiz adresimi istemişsiniz cevaben (bazınız email ya da bloguna link vermeyi ya da email adresini yazmayı da akıl edebilmiş, vermeyenler heralde benim gibi heLecan yaptı diye düşündüm) sağolun var olun. Kiminizi yıllardır tanıyorum, kiminizi sadece rumuz'en tanıyorum (bu vesileyle isimlerinizi de öğrendim, hohoyt, gizem gizem nereye kadar..) Birbirimize bir yamuğumuz olursa artık kozlarımızı reel dünyada da paylaşırız, gelir birbir evimizde 3 ay falan misafir olur sonra da içtiği kahve fincanını dahi yıkamadan gideriz falan diye umuyorum. Velhasıl gizemli ya da gizemsiz, iyi ki varsınız. Kart istemeyenlere de selam ederim, bu seneye dek ben de pek sıcak bakmıyordum ama kanıma girdiler, iyi de ettiler. Seneye sizi de bekliyoruz birlikte kartlaşma festivaline.

Güzelmiş. Daha kart gelmedi ama gidip birsürü kart seçmek, şu şuna olur, bu buna gider, bu kedi sevmez köpek olsun, buna yeşil gitmez falan derken bir heyecan yaptım. adresini yazan tüm dostlara ve hatta daha önce hiç yorum bırakmadan takip ettiğini söyleyip romantik bir şekilde kız arkadaşına kart rica edene bile yolladım. Alın hayrını görün. Ben çok mutlu oldum, siz de olun.

Kısaca, bahisler kapanmıştır! Elimde iki kart daha var aslında, son dakika illa ki bana da yolla diyen çıkarsa (köprüden önceki son çıkış illa ki olsun şu hayatta) yollarım. Umarım hiç biri kaybolmaz, hepsi ellerinize ulaşır.. Bu da böyle bir neşe oldu hepimize.. Yıl bitiyor ayol!?

9 Aralık 2014 Salı

Eşime Millennium Falcon'u neden almadım

Eşim hıristiyan, ben müslüman olduğumuz için her iki dinin bayramlarını da kutluyoruz. Noel onun için çok özel bir dönem, burada daha önce bahsetmiştim neler yaptığımızdan. Henüz ağacımızı almadık ama ben her sene canlı ağaç kesme konusunda mızırdandığım için, şimdiden kesilecek ağaç yerine dikilecek iki fidemizi aldık. Takvimler de hazır tabii ki, bu sene 3 kişilik. Her sabah heyecan içinde açıyoruz minik paketleri, seviniyoruz. Mumluğu da bu sene satın almak yerine kızımla ikimiz kendi ellerimizle hazırladık, berbat oldu ama bizim oldu işte.. Sıra geldi en berbat işe; hediyeleri seçmek, almak.. Berbat diyorum çünkü ben hediyeleşmek konusunda inanılmaz yeteneksizim. Ne hediye almayı severim, ne de bana hediye verilmesini. Burda anlatmıştım nedenlerini, tekrar etmeyeyim. Lakin en güzel (ve aynı zamanda en berbat, çünkü ruhsuz) hediye bence para yahu, ama istenmiyor da, verilemiyor da (ayıp). 

Onun yerine biz bir süredir böyle özel günlerde birkaç opsiyonlu listeler hazırlıyor ve birbirimize sunuyoruz. İyi fikir evet, alan memnun veren memnun, hatta listeyi elektronik ortamda hazırlayıp nerden alınacağına dair link falan da koyuyoruz. Bir de paketi açarken şaşırmış gibi yapıp sevinince de tam oluyor. Evet.

Bu sene eşim benden 3 opsiyon istedi, bunlardan biri de Lego'nun Star Wars özel serisinden Millennium Falcon uzay gemisi. Eşim 34 yaşında evet. Kendisi Lego konusunda dehadır ve evimizde sanırım 200kg civarında Lego parçası var. Hatta 1,5 yaşındaki kızıma doğum günü değil seyran değil, öyle gidip alakasız zamanlarda aldığımız Lego'lar kendi kilosunu ve boyutlarını çoktan aştı. Elalemin içinde gümüşleri olan vitrini olur, bizim salonda uzay gemileri, tanklar, uçaklar durur. Eşim Legolrıyla oynarken, yere dağılmış 10.000 parça arasında ufacık bir parçanın nerde olduğunu 2 dakikada falan bulabilme yeteneğine sahip. Aslında gerçekten tuhaf bu ama görsel tasarım uzmanı olduğu için, biraz da mesleki deformasyon diyelim.. Velhasıl; Lego eşim için önemli. 

Bu sene aslında listedeki diğer seçenekleri almak bence daha mantıklıydı, gerçekten ihtiyacı(mız) olan bazı şeyler vardı ama "evli ve rutin" olmamak adına ve de Noel'de herkesin biraz çocuk olmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek, evet bir delilik edip M.F'ı almaya karar verdim. Biraz da "bak, sana bu hediyeyi veriyorum çünkü evli ve çocuklu olsak da hala büyümedik biz, beraber büyüyoruz, hala içimiz çocuk ve hala eğlenceli insanlarız" demek için, kendime kendimi kanıtlamak adına falan da alıyordum. Bir de eşime devamlı Legolarını temizlemesi ve bir yere kaldırması için baskı uyguluyorum yıllardır (ve bi işe de yaramıyor) bu da kendimi tam "anne" gibi hissettiriyor, tüm bunlara tezatlık olsun diye almaya karar verdim. 

Verdim de ne oldu derseniz.. Stokta yokmuş, en yakın 70km uzakta bir kasabada var. Tamam, gözümü kararttım gideceğim. Benzini koca ödüyor nasılsa, atlarım arabaya dedim. Planı yaptım ettim derken.. Bu gece adam beni delirtti. 

Uyuyamıyorum. Neden bilmiyorum uykum kaçtı. Saat 4 şu an. 2'den beri de kocaya sinirliyim. Kendisi tınıyor mu, hayır, horul horul uyuyor. 2'de geldi beni "bu gece uyumamaya karar verdin galiba" diyerek sinirlendirdi. Benim uyumamam, onu da uyutmuyormuş! Neymiş ben yatakta olmazsam uyuyamıyormuş. Yarın çalışacakmış, uyuması lazımmış. Sanki ben sabahtan akşama kadar evde yatıp yuvarlanıyorum (ki bir süredir part-time çalışmaya da başladım full time çocuk büyütmenin yanısıra). Aylardır kulaklıkla yatıyor, kızım gece 100 defa uyandığı için, kendisi uyanmamak adına. Nasılsa anne var, koşuyor ilk gak guk'ta, baba eve ekmek getirir ya, aman o uyusun. Ay sinir bastı yine.

Tüm romantizmi aldı götürdü bu bencilliği. İçimdeki rutin hayata bağlamış anne kılıklı yetişkin de dedi ki "Alma işte Millennium Falcon'u". Alma üstüne de yaz koca bir mektup, noel gecesi açsın okusun neden almadım M.F'u. 

Ayh.

İşin tuhafı ne biliyor musun be blog.. Sabah 0 uykuyla, mor gözlerle kalkıp, bin kaplan gücünde uyanan kızımla tam 12 saat hopla zıpla yuvarlan yapacak olmam değil. bu adamı çok sevdiğim için, gidip 70km öteden o M.F. zımbırtısını alacak olmam. Sırf Noel ağacının altındaki paketi açarken ışıldayan gözlerini görebilmek için.. 

Aşk ne tuhaf bişey be.