23 Ekim 2014 Perşembe

Yetişkin toplumda çocuk olmak

Bu sabah erken kalktım. Erken kalkan yol alıyor evet. Eşimi arabayla tren istasyonuna bırakıp, şeytana uyup direksiyonu alışveriş merkezi yoluna kırdım. Normalde ben alışveriş merkezlerini sevmem ama hava bir gudubet, sabahtan insanın ruhu sıkılıyor. Yolda 30km hızla(!) direksiyon sallar ve asgari derecede dikkat toparlayabilmiş halde ve azami derecede sıkılma halindeyken aklıma şu geldi: Yaw ben resmen içimdeki çocuk kafasıyla 'yetişkin toplum'da yaşıyorum. 

Şöyle ki; bu yolda 30km hız sınırı var, bence şaka gibi. Eşek şakası. Çünkü yol dümdüz ve 5 adet de trafik lambası var 5km içinde. Neden 30km hız sınırı var, çünkü yolun iki yanında bahçeli evler var ve bu bahçeli evlerin halkı 30km'den hızlı geçen araçların sesinden rahatsız oluyor ve de yerleşim bölgesiyiz biz diye baş kaldırıp 30km sınır hakkını elde ediyorlar. Türkiye'de olsa en başta polis güler kıçıyla. Ama burada hepbirlikte 30km (ben +%10 ile 33 km!) tıngır mıngır esneye esneye gidiyoruz. Ruhum sıkılıyor. 30km araç kullandınız mı bilmiyorum ama insanın dikkati çok dağılıyor, bence zararlı bir hız sınırlandırması bu ama neyse.. İlginç olan, her şöfeeeer kendine hakim, kimse 34km ile gitmiyor ayol. Bizde olsa basar gideriz di mi? Neden? Çünkü radar var, arada sırada, hep değil. Olunca da kocaman yazıyorlar radar var diye.. Yine de herkes kurala uyuyor. Neden? Çünkü ceza var ceza.. 34'le git, öde 100 euro ceza, arttırdıkça o da katlansın. Evropalı böyle eğitiyor işte.. Velhasıl ceza da olsa bizdeki mentalite "çocuk" mentalitesi, bi çaresi bulunur yırtarım mentalitesi. Burda yok. Onun için bunlar yetişkin toplum, biz çocuk toplum..

Yetişkin toplum enteresan birşey. Kurallar var, insanlar kurallara uyuyor. Herşeyin bir kaidesi bir amacı var. Kimse oyun oynamıyor, herkes ciddi. Çocuk toplumda ise herşey şaka gibi, cezalar var ama çocuk bakış açısından, nasılsa bir şekilde bir yufka yüreğe denk gelir yırtarım kafası.. Olmuyor mu? Oluyor. Adam öldürüp 5 senede çıkıyorsun.. 5 sene. Ne ki? 2000 daha dün gibi, 14 sene geçmiş şıp diye.. Nerdeyse 3 kişiyi öldürme süresi (illa ki öldürülesi 3 kişi vardır zaten hepimizin hayatında.. Dürtmeyeyim hadi)

Bir yandan da güzel şey tabii çocuk toplumda yaşamak. Sürprizler var, şanstan çıkan çikolatalar, hediyeler, anlaşılamayan bir dayak, beklenmedik bir terlik totoya.. Her gün bir bilinmezlik. Eğlenceli yani bir anlamda. Ama kafaya takmayacaksınız öyle başlasının yenilen hakkını, haksızlıkları, adaletsizlikleri falan. Çocuk gibi işte, düşünme, geç..

Ne bileyim. 30'la sıkıla bunala giderken, bir elim alnımda bir elim direksiyonda bunları düşündüm sabah sabah..

21 Ekim 2014 Salı

Kulak deliği genişletmek

J.ciğim beden uzuvları serisi başlatmış, çok sevdim, ben de katılıyorum. Kulaktan başlayalım hadi.. Böyle bir moda var gençler arasında. Aslında 20 senedir modaymış ama benim tevellüt eski olduğundan ve kafamın içi de örümcek ağlarıyla bezenmiş bulunduğundan haberim yokmuş. Son 1-2 senedir çok görüyorum kulak deliğini Afrikalının alt dudağı gibi genişleten insanları. Önce ufak bir küpeyle başlanıyormuş, numara numara büyüyormuş ve kocaman bir delik olana dek devam ediliyormuş. 5-6cm çapındaki bir delik için 15-20 sene geçebiliyormuş. Bu yandaki hanım kızımız biraz hızlı genişletmiş ya da ufakken annesi babası buna pek kural sınır koymamış, bilemedim.

Okuduğum bir haberde sosyo ekonomik seviye düştükçe, çocukların kulak deldirme yaşının da düştüğünden bahsediliyordu. Hakikaten, eğitimli orta üst sınıf aileler çocukların kulaklarını sanırım daha geç deldiriyor, 8-9 yaş en azından bekleniyor. Benim kulak deldirme hikayem biraz trajikomik, bademcik ameliyatı sırasında KBB uzmanı "operatör doktor" tarafından delinmiş (havam batsın) lakin bence biraz daha kulak memesi tarafına doğru deleymiş bazı küpeler hiç hoş durmuyor bu milim hatası yüzünden. Ki zaten bana ameliyat olacağımı ameliyat sabahı söyleyen ve benim aklımı oynatacak kadar korkmama vesile olan bir ailem var, ikisi de doktor olan.. O zamanların psikoloji anlayışı biraz terelelliymiş evet.. Bir de ameliyattan çıkışımı hiç unutamıyorum, boğazdan çok kulak ağrısıyla.. Annemin ağır altın küpeleri sallanıyor kulağımda, şoka bakar mısınız. Ama çok ŞİİİİİK evet. Lakin çok uğraştılar kokoş ol(a)madım yine de.. İki minik inci duruyor şu an kulağımda, Filipinlerden 1 euro'ya almıştım, Allah bilir çakmadır ya da Blood Pearl falandır üf. Düşünmek istemedim.

Sonra gittim, Burcukumla el ele tutuşup isyankar ergen kız psikolojisi içinde aleme zırlık olsun diye sol kula iki ekstra delik attırdım. Modası geçti diye artık kullanmıyorum ama ara sıra bakıyorum hala açıklar (belki modası gelir, 80'ler moda oldu, 90'lar yakındır bence..). Onun dışında da kaştır dildir göbektir piercing dövme falan yok bende, çünkü çok terelelli bir moda zevkim var, 2 sene sonra bıkarım, şişmanlarım, gün batımında denizde atlayan yunus olur sana Van Gogh'un ayçiçeği tablosu (beden yaşlanınca tüm dövmelerin sonu bu ayçiçeği zaten) ne uğraşıcam.. Lakin bu kulak esnetme (stretching) işi bana çirkin geldi, contemporary art'tan da hiç anlamıyorum azizim.

Bir kız çocuk sahibiyim, o "teen" olunca bakalım daha ne acaip modalar çıkacak, bu kulak esnetmeyi bildiğin yanağa uygulayan falan var diyor google amca amanın.. Nasıl yemek yenir, su içilir, dişler terminatör gibi ortada. Aklım almadı. Yaşlanmışız.

19 Ekim 2014 Pazar

Beyaz Türk'ün yalnızlığı

Bir önceki yazımda asıl değinmek istediğim ama konunun son derece önemli olan bir başka yönüne takılıp fazla uzattığım için değinemediğim asıl nokta; görünürde herşeye sahipken, yine de mutsuz hissedebilen insanlar aslında.

Mehmet Pişkin'i tanımazdım ama bir iki fotoğrafını görünce tanıyor gibi hissettim. Daha doğrusu onun gibi yaşayan ama onun gibi intihar etmeyen bir çok kişi tanıyoruz hepimiz, çağın insanları bunlar ve doğal olarak ben de bir tane tanıyorum. Sakın ola ki Mek-hmet Pişkin'i yargıladığım sanılmasın, bir klinik psikolog olarak, içinde bulunduğu durumun grip gibi, verem gibi bir hastalık olduğunu biliyor, ona sempati ya da acıma gibi duygular beslemeden bakabiliyor ve "keşke doğru kişiden yardım alabilse ve yaşamına farklı bir yön verip devam edebilseydi" diyorum sadece. Çünkü depresyon ve psikolojik bozukluklar artık tedavisi olan hastalıklar. Onu yargılamadan, bir insanın anısına saygısızlık etmeden yazmayı başarabileceğimi umuyorum, lütfen siz de bu niyetle okuyun.

Benim kişisel olarak tanıdığım "Mehmet" diyelim, bu Mehmet'e çok benzeyen bir insandı (dı çünkü artık hayatımda yeri yok). Başarılı denebilecek beyaz yakalı bir işte 9-5 çalışır, vücudunu korumak adına sporunu yapar, boş zamanında partilere gider, bol sayıda kız arkadaşları olur, bolca içer, haftasonları küçük kaçamaklar için Ege'ye gider, ekonomik ya da toplumsal bir kaygısı, bir sıkıntısı falan olmadan, kendi halinde yaşar gider bir insandı. Hayatı rahattı, çoğu insanın aksine geçindirecek bir ailesi yoktu, çocuk istediği için ayrıldığı uzun süreli ilişkisinden sonra bir çok kadınla günlük ilişkiler yaşar, bitirirdi. Bağlanma problemi vardı ama o kadar çok kadın vardı ki, bu hayatında problem yaratmazdı. Biri gider biri gelirdi nasılsa. Mehmet yakışıklı bir adamdı ve güzel insanların çoğu gibi kendini beğenir, güzelliğin rahatça açtığı kapıların tek bir sivilceyle kapanma riskini aklına dahi getirmeden yaşardı. Hayatımda gördüğüm en şanslı insanlardan biriydi, şeytan tüyü derler ya, işi rast giderdi, mutlaka her alanda avantajlı konumda olurdu. Pek uğraştığını, didindiğini, emek vererek birşeye sahip olduğunu da görmedim "takıldığımız" süre içinde. Tuzu her alanda kuruydu..

Fakat buzdağının dibinde, benim de o sırada göremediğim, onu hayatımdan bir kalemde silip atmamı sağlayan o olay başıma gelmeseydi de asla göremeyeceğim bir başka Mehmet vardı. Asla mutlu olmayan, şükretmeyen, doymayan bir Mehmet. Ve yapayalnızdı. Farkında değildi ama çevresindeki insan sürüleri içinde yapayalnızdı. Ne kimseyi bağlanacak derecede yaklaştırıyordu, ne de ona yaklaşanların samimiyetine güveniyordu. 30 küsür yaşında sevgisiz, yalnız, tükenmişti. Farkında değildi. Değildik. Mehmet intihar etmedi. Ben onu hayatımdan silip attım, ben hayatıma samimi, içten insanlar kattım, oynamayan insanlar. Mehmet gibi olmayanlar. O'nu hayatımdan çıkardıktan sonra ne olduğunu bilmiyorum, ilgilenmiyorum ama değiştiğini sanmıyorum. Yine her gece başka biri, alkolün etkisi olmadan yaşanamayacak yakınlıklar, sözde duygular peşinde günlerini harcayıp bitiriyordur. Çok da umrumda değil doğrusu.. Yaşadığı hayatın ne kadar doyumsuz ve mutsuz olduğunu ancak bunun tam tersini yaşadığım zaman anladım.. Şükrediyorum.

Mehmet ve niceleri, bir çok şeye sahip olan, fazla sorumluluk duymadan rahatça geçirilen bir yaşamın yarattığı "hissedemeyen", "sevgisiz", "doyumsuz" insanlar. Yaftalamıyorum, acımıyorum, hayatlarını bu şekilde yaşamayı aslında seçen onlar. Yalnız bir sürü insan var, kendiyle dopdolu, yaratıcı, emek veren, sevgi veren, samimi bir sürü insan.. Yalnızlık başka birşey, doyumsuzluk ve mutsuzluk bambaşka birşey. Bu iki kavramı birbirine geçirten, karıştırtan ve "yalnızlık"ı sorumlu tutansa beyindeki kimyasal dengesinin altüst olması. Dediğim gibi, tedavisi var onun, yeter ki isteyin ya da biri size bir yol göstersin.

Herşeye sahip olan yine de mutsuz olan insanı yargılamıyorum çünkü görüyorsunuz ben de o noktadaydım bir zamanlar ve yine dediğim gibi, altında neler yatıyor bilemezsiniz. Mutsuzluğunuz ve yalnızlığınızın kaynağı aslında fizyolojik, psikolojik bir sorun olabilir. Fakat görünürde fazla düşünüyormuş gibi görünüp de "düşünemeyen" insanı, "neden?" diye soramayan insanı yargılıyorum. Mutsuzsanız, neden diye sorun kendinize. Bu nedenleri belirleyin, değiştirebilecekleriniz için uğraş verin. Değiştiremeyecekleriniz için yardım alın, kabullenin. Zaman durmuyor, geçiyor. Herşey değişebilir, değiştirilebilir, en kötü, en zor, en katlanılamaz durumlardan bile çıkış vardır. Yeter ki "düşünün"..

18 Ekim 2014 Cumartesi

Medya ve intihar

Gündemde iki intihar var bu sıra. Mehmet Pişkin'in intiharı, Cem Garipoğlu'nun intiharı ve aslında biz edebiyat severler için Nilgün'ünkinin yıldönümünü de sayarsak üç intihar. Birine sempati, diğerine nefret, bir diğerine acıma, ötekine öfke, birine oh olsun, ötekine vahvah yaptığımız, kimini yıllarca aklımızın bir köşesinde taşıyacağımız, kimini haftaya unutacağımız üç insan. Ve bize aynı eylem içinde tüm bu farklı duyguları yaşatan bir medya. Sosyaliyle, asosyaliyle, depresyonuyla, kişilik bozukluğuyla VAR olan, sosyo-politik yaşamın gündeminden insan sürülerini uzaklaştırmak için birebir ilaç: MEDYA.

Üçü de birbirinden farklı görünen ama temelde kendi canını alma fiiline giden üç intihar eylemi, üstelik haklarında yazılıp çizilen ya da kendi haklarında yazıp çizdikleri dışında tanımadığımız üç insan hakkında hepimizin bir duygusu, bir görüşü, bir "illa ki söylemem lazım"ı var. Neden? Çünkü medya bize bunu yaptırıyor; üzerinde düşüneceğimiz gündemler yaratıyor, bozuyor, bizi ellerimizden tutup "düşünmeye" ve "hissetmeye" götürüyor. Yaşasın medya. Öyle mi gerçekten?

İntihar haber yapıldığında, bunun sonuçları yıkıcı olur. İntihar haberleri ayrıntılı ve görüntülü olarak medyada yer aldığında, ölen kişi içselleştirilir. Bazen kahramanlaştırılır, bazen yerin dibine sokulur. Ölen kişinin tüm bunlara yanıt verme olasılığı olmadığından ailesi, sevdikleri okların ucuna getirilir. Suçlu aranır, suçlu bulunur, yasama, yürütme, yargı bir arada halledilir. Bir de ona hayranlık duyan "kopya kediler" türer peşinden. Ona özenip, ben de böyle hissediyorum yahu diye düşünen, o yaptı kahraman oldu, ben de deneyeyim diyen insanlar.. İntiharlar haber yapıldıkça, toplumda takip eden intihar sayısı artar. Bu nedenle Türk Psikoloji Derneği şurada iyi bir bildiri yayınlamış, medyada intiharın "kullanılmaması" konusunda, uzman klinik psikolog olarak ben de aynen katılıyorum. Bu sansür değildir, Türkiye dışındaki bir çok ülkede intihar medya haberi olarak kullanıl(a)maz.

Tanımadığımız insanların depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları, psiko-patolojik hastalıklar, yoğun stres ya da psiko-sosyal sorunlarına vakıf olmadan, onları "katil" ya da "korkak" ya da "sempatik zavallı" ve "cesaretli ve buhranlı entel" olarak görmek ve yaftalamak, medyanın bizi getirdiği nokta bu. Oysa intihar "romantik" bir buhran değildir, bir hastalık sonucunda gerçekleştirilen hastalıklı bir eylemdir. Tıp ve psikoloji biliminin bunca geliştiği bir dönemde, artık depresyon, anksiyete, kişilik sorunları ve fizyollojik sorunların tedavisi vardır, tedavi sürecinde ve sonrasında bu hastalıklarla mücadelede intihar oranları düşmektedir. Nasıl grip olan bir kişiye vitamin al, bağışıklığını güçlendir, şunu bunu yap gibi öneriler veriyor ve onu "iyileştirmeye" çalışıyorsak, psikolojik hastalığı olan kişiye de aynı bakışla, yaftalamadan bakabilmeli ve ihtiyacı olan hizmeti almasını önermeli / sağlamalıyız. Medya'daki intiharlara acımakla, empati kurmakla, şakşaklamakla değil, sosyo-psikolojik, fizyo-patolojik temellere dayalı psikolojik sorunları ve intiharı da hastalık olarak görmeyi başarabilmeli, yargılamadan yaftalamadan ama ciddiye alarak ve mücadele ederek önüne geçmeye çalışmalıyız.

İntihar sempati yaratılacak ya da yargısız infazlarda bulunulacak bir medya olayı değildir. 

16 Ekim 2014 Perşembe

Yapraklar dökülürken doğmak

Ananemin doğduğu yıllarda gün ay belirtilmezmiş doğum cüzdanında. Hatta çocuklar doğar, ölür, yeni doğana ölenin kimliği verilirmiş. Normalmiş. Ananem bu nedenle 2 yaş büyük yazılmış nüfusa, ona kendinden öncedoğan kızçocuğun nüfus cüzdanını vermişler. Geçen 30 Ağustos'ta 88 yaşında vefat ettiğinde, ölüm belgesinde 90'ında vefat ettiği yazıyordu ama aslında 87 yaşındaydı. Çünkü 88'ine de daha 1 ay vardı. Nereden biliyorum,çünkü ananem "yapraklar dökülürken" doğmuştu. Büyük ihtimalle Ekim-Kasım arasında..

Ben ilkbahar doğumluyum, hatta Batı Avrupa için hala kış bile denebilir Mart başına. Bana bahar ayları doğmak için hep güzel gelmiştir. Yepyeni bir doğaya uyanmak gibi. Oysa son yıllarda bakıyorum da, sonbahar doğumlu olmanın başka avantajları var hayatta. Mesela yapraklar dökülür ve etraf hüzne bürünürken, hala kutlayacak bir şey bulabilmek gibi. Baharda zırta pırta kutlama yapmak kolaydır ama sonbaharda insana bir hüzün çöker, bir duygunluk gelir. Eşim mesela Ocak sonu doğumlu, sırf o nedenle Ocak ayı bizim için "çekilir" hale geliyor, sonunda hazırlanılması gereken bir heyecan beklediği için.. Aralık Noel hazırlığı, Ocak yeni yıl ve eşimin doğum günü, Şubat son yıllarda imza attığımız efsanevi tatillerin ayı, Mart benim doğum günüm, zaten sonrası bahar, kurtardık.. Bazen sırf bu nedenle kış depresyonuna girmediğimi, aklımı oynatmadığımı düşünüyorum. O derece ürkütücü benim için kış..

Şu an aynı anda hem donmakta hem de cayır cayır yanmaktayım, ateşim var. Münih'in resmen yarısı hasta, herkes öksürüyor, aksırıyor, bir şekilde birinden kapmışım işte. Uzun zamandır böyle sürünmedim, heryerim kırılıyor. Küçük Joe'nun taze zencefilli, tarçınlı, karanfilli, hibisküslü ve okaliptüs yapraklı güzel bir karışım önerisi var ama yahu okaliptüsü hibisküsü nerden bulayım şimdi, anca zencefili buldum, kaynattım bir taşım.. Sonra yattım, uyumuşum. Eşim ateşime bakmak için uyandırdığında elinde bir dilim tartla geldi. Yeni aldığı ve benim gereksiz diye dalga geçtiğim, şy yandaki elmanın kabuğunu soyan, çekirdeğini çıkaran ve dilimleyen aletle şu üstteki elmalı tartı yapmış. Neden bilmem, kokular, bu nazik insan, hasta olmak falan duygulandırdı beni ve sanki ananemin doğum günü bugünmüş gibi geldi birden. Hem yapraklar dökülüyor, hem de ev yapımı elmalı tart var.. Öyle olsun. İyi ki doğmuşsun ananem..

12 Ekim 2014 Pazar

Çağın insanı

Eşim i-phone'un pilini her gün doldurmak zorunluluğundan ve apple'ın bu soruna bir türlü çözüm getiremediğinden yakınıyorken, "e, bütün gün elinde telefon, vücudunun bir uzantısı gibi kullanıyorsun, pilin bu kadar uzun gitmesi şaşırtıcı" diye düşündüm ben. Pencereyi açıp, başını dışarı uzatıp havaya bakacağı yerde, internetten hava raporuna bakıyor ve ona göre giyiniyor. Tren tarifesine gecikmelere bakıp, ona göre işe gidiyor. Saat başı haberleri okur, dünya politikasına o derece önem verir ama bizim mahallede kurulan mevsimlik sosyal pazarın gününü bırak, var olduğunu dahi bilmez. Emailleri, sosyal medyayı, teknolojiyi ondan sorun ama portakalla mandalinanın arasındaki farkı bilmez, kızının kafasına tokayı takamaz, ben yokken çamaşırları yıkayabilmek için internette gezinmiş, hangi göze ne deterjan konur bilmez. Bu kadar gerçek hayattan uzak yaşıyoruz.

Bense biraz çağdışıyım. Akıllı telefon kullanmıyorum. Günde sadece 1 saat internette dolaşıyorum, sabah ve akşam birer kez emaillerime, facebooka bakıyorum, haberlerin genellikle başlıklarını okurum, merak ettiğim konuları wikipedia'dan okurum. Onun dışında son derece manuel bir hayatım var. Kredi kartı bile kullanmıyorum babam adıma çıkarttığı ekkartını zorlamasa.. Aklım almıyor da demeyeyim, sevmiyorum. Ne gerek var, elimde para varsa alırım, yoksa almam, düz mantık. Yağmur yağıyorsa şemsiyemi alırım, almadıysam ıslanırım, düz mantık. Çağdışıyım.

Ama ben de çağdaşım herkes gibi bencilim. Orada onca insan ölümün eşiğindeyken, artık sırf içim kaldımıyor ve ne desem boş, nasılsa kimse benim gibi düşünmüyor diye haberleri bile izlemiyorum. Benim gibi düşündüğünü bilmediğim ve önemsemediğim onca insan varken, bu sayede hepimiz gücü akılsızlara, kötü niyetlilere verdik, biz de apolitik apolitik ve umursamaz şekilde oturuyoruz. Hayat geçiyor ve kötüler kadar biz umursamazların da elinde ölenlerin kanı var. Ülkede, ülke sınırlarında, dünya genelinde ne saçma sapan bir çağ yaşanıyor. Politika, temel insan haklarının çok önüne geçti artık ama sosyal iletişim çağında bu derece asosyallik, kendine dönüklük, bencillik hepimizde. Hepimiz kendimize odaklı hayatlar sürüyoruz. Bizden ayrı insan topluluklarını zaten artık umursamaz olduk ama yaşadığımız toplum içinde bile ötekileri umursamaz olduk. O kadar kendimize, kendi hayatlarımıza odaklıyız ki..

Belki de doğrusu bu. Hiçbirşeye karışmamak, kendi hayatımıza, basit mutluluklara odaklanmak. Tek bir insanı bile değiştiremeyeceksek sonuçta.. Bari kendi yaşamımızı keyfince yaşamak.. Yukarıdaki yaprakları topladım bu akşam yürüyüş yaparken, yaşamın döngüsü diye düşündüm.

7 Ekim 2014 Salı

Yine geldin SOM bahar!

Kıştan önce son nefes gibisin, SOM bahar!

Anlaşılan bu kış erken gelecek ve zorlu geçecek. Sadece ayva bolluğundan değil, daha şimdiden paltoları ve bereleri giymiş olmamızdan, zaten yaz boyu pek yüzünü göstermeyen güneşi en son ne zaman gördüğümü hatırlayamadığımdan, pastırma yazı denen şu yandaki güzellik de olmasa daha şimdiden tümden delirecek olduğumuzdan anlaşılıyor.

SOM bahar yine geldi, azıcık kalıp yerini bitmek bilmeyen kışa bırakacak. Tüm renkleri ama en çok da maviyle yeşili alıp götürecek, yerine griyi bırakacak. Balkonları temizledik, çiçekler çoktan öldü bile. Son 3 yazdır inatla bu coğrafyada sardunya yetiştirmeye çalışıyorum ya, artık pes ettim. Bir saksı sardunyayı sadece bana eskiden Akdeniz diye bir yerde yaşadığımı hatırlatsın diye, salonun en özel ve güneş alma olasılığı (en azından olasılık, umut) olan yerine koydum. O da inadına çiçek açtı, yapraktan çok kıpkırmızı çiçeği var.. Olsa ne yazar.. Önümüz kış. Uyku. Ölüm.

Kuru yaprakların üzerinde zıplıyorum, hala bisikletle dolaşıyorum, ellerime daha ton ton krem boca etmeme gerek yok ama hafiften başladı soğuğun getirdiği cilt kuruluğu ve çatlamalar. Üzerindeki Norveç bayrağını andıran bayrağa ve reklamlarında karlar içinde gülerek oynayan ultra sarışın çakma Norveçlilere karşın, Neutrogena bir Amerikan markası, biliyor muydunuz?! Norveçle hiçbir ilgisi yok, bildiğin Kaliforniya'da üretiliyor üstelik.. Bir işe de yaramıyor zaten.. Direkt domuz yağı falan boca etmem lazım benim derime, domuz yağı özellikle yanık ve yaralara karşı mucizevidir, onu da biliyor musunuz? Çok gayri-müslim oldu bu post kanaatimce..

Bu sıra biz hep dışarlardayız ya, kendimi bitpazarlarını gezmeye adadım. Birşey aldığım yok da.. Ne acaip şeyler satıyor insanlar bir görseniz.. 60'lardan kalma eşyalar pek "retro" olduğu için moda ve baya pahalıya gidiyor ama bu sıra bir de 80'ler modası var ya, offfff. Bu modayı takip etmeyeceğim, nefret ederim 80'lerden; giyim, saç, müzik, of yani. 90'lar da moda olacak mı acaba yahu, daha dün gibi çocukluğum, ne zaman geçti 25 sene?! 90'lar deyince aklıma pek bir "akım" gelmiyor, sanki özellikle ruhsuz, kişiliksiz ve arada kalmış bir dönemdi o.. Velhasıl bitpazarları sonbaharda çok renkli, çok vatkalı. Tuhaf. Ama şöyle yandaki gibi bir sanat ineği bulsam, alırım.

Bir de Fargo'yu bitirdik, pek şükür. İlk birkaç bölümü pek sarmasa da, ilerleyen bölümlerde kendine hayran bıraktı, şiddetle tavsiye ederim. Coen biraderlerin aynı ismi taşıyan filmi ile bağlantılı (yapımcıları onlar zaten) ve gerçekten yaşanmış bir hikayeden ilham alınmış. Tom Hanks'in oğlu Colin Hanks da temel karakterlerden biri, şaşırdım. Pek boynuz kulağı geçecek gibi durmuyor ama..

Ha en güzeli de, heryer balkabaklarıyla doldu burda, çorbasından tatlısına, böreğinden tavuklu yemeğine, kişinden pizzasına ve bu sene bir ilk olarak bir de tabii ailemizin afacan bireyine yönelik denemelik atıştırmalıklar yapıyoruz. Kendisi pek sıcak bakmıyor "yiyecek" olayına bu dönem ama biz onun yerine de yiyor ve büyüyoruz (enine doğru). Yaşasın balkabağı! Mandalina da çıktı burda, bir de kestane çıktı mı oooooh, sonbahar güzel bile olabilir (ucunda kış olmasa).

5 Ekim 2014 Pazar

Yulaf sütü ve diğer besleyici şeyler

1 haftada 2 kg aldım ve bir çuval çimento ağırlığına yani 0.05 tona ulaştım. Kabus gibi. Ama nedeni aşırı yoğunluk ve yorgunlukla gelen "zaman bulduğun anda, sana en yakın alanda yiyecek ne bulursan ağzına tıkıştır" felsefesinin sonucu. Çevrem o kadar enteresan bir çevre ki, elimi attığımda bulduklarım da bir tuhaf. Misal; yulaf sütü. İyice vejeteryanlığa bağladın diyeceksiniz, alakası yok. Girdiğim bir markette pazarlamacı yeşil gözler'in kurbanı oldum, "hem organik hem de çok sağlıklı, üstelik kampanyada" diye denettirildiğim bir yudum yulaf sütünü, yeşil gözler'in hatrına aldım çıktım. Evde tabii yanında yeşil gözler olmayınca pek de içilesi birşey olmadığını fark ettim ama işte, iş işten geçmiş bulundu. Evde benim dışımda bu tip deneysel yaklaşımlara açık bir başka birey de yok. Dik kafaya, 1 litre yulaf sütünü.. Sıvı ekmek yer gibi birşey, kalori zengini, tabii içince o gün başka birşey yememek gerekiyor adeta.. Lakin olmuyor. Acıkıyorsunuz yine.

Acıkınca ben ben değilim. Şu yandaki "domateli pırasalı kiş"i en son teeee Mart'ta doğum günümde, dilim dilim, pasta niyetine yemiştim ama hala rüyalarıma giriyor. Yoğun ve yorgun kocam yapsa da yesek, bu sıra bu sünger beyinle ben yapsam kesin yanar, yapışır, tuzu yağı az geldiği için lezzeti olmaz. Fotosunu çektim ki, ara sıra dönüp bakayım, hayata dair inancım azaldığında bu kiş bana ilham versin. İlham yanında baya kilo da veriyor tabii, içinde bolca süt kreması, peynir, un ve diğer tüm "beyaz güzel"ler var. Ama pırasalı bak, sırf pırasalı olduğu için size sağlıklı diye satabilirim. Pırasayı çok severim, kerevizi de çok severim, bamyayı hiç sevmem (ordan kurtarayım bari) ve bunların klasik zeytinyağlı yemekleri dışındaki opsiyonlarını denemeyi en çok severim. bana çeşitli tariflerle gelin, ben de oturayım yiyeyim, 0.05 tonu da geçeyim.

İnek hayvan da kalamar değil mi, onun canı yok mu diyeceksiniz. Haklısınız. Fakat ben kalamarı da çok severim. Üstelik ızgarasını da denedim, hiçbir şeye benzemiyor. Böyle cozur cozur kızartacaksınız ki, sağlıklı kalamar "heyvanı" en sağlıksız ve en lezzetli şekline bürünsün. Yanına illa ki bol sarmısaklı yoğurtlu, az kerevizli kalamar mezesiyle, üstüne foşurt diye limonu da sıkarak. Kalamarı löp löp yemek olmaz tabii ki, illa ki domates salatalık biber söğüş, üstüne bolca sirkeye bandırılmış en beyaz ve pufidik Türk ekmeği.. İlla ki. Yoksa fazla sağlıklı olur, yeterince kilo aldırmaz, aman ha! İşte elalem taş devri diyetleriyle, Dukan diyetleriyle, çimen suyu sıkıp içerek, evinde heyvan niyetine kefir mayası besleyerek falan bilinçli şekilde kilo verirken, ben de bu şekilde, yoğunluk ve yorgunluk içinde, adeta kış uykusuna hazırlanan bir ayı heyvanı misali gün be gün semirmekteyim. Biri beni durdursun.

3 Ekim 2014 Cuma

Daha fazla et

Uzun süre vejeteryandım, şimdi de hayvanları mümkün olduğunca az tüketiyorum. Gerçekten de belki ayda bir, o da canım fena halde köfte istediği zaman. Onun da içinde etten çok maydonoz, kekik, havuç oluyor doğrusu. Balık ise çok yerim, hem de çok severim. Vejeteryan olduğum dönemde, annem bana tavuk göğsü tatlısını bolca yedirirdi, içinde et olacağı aklıma bile gelmediği için yerdim. Bu tatlıyı hala da severim ve yerim. Kısacası demek istediğim, vejeteryanken olduğumdan daha bilinçliyim hayvan tüketimi konusunda.. Özellikle o dönemde içinde bulunduğum sosyal ortamdaki herkes neredeyse vejeteryan olduğu ve bu herkesin büyük kısmını da hamburger yerken "yakalamış" bulunduğum düşünülürse, bazı aşırı koyu vejeteryanların samimiyetsizliğine tercih ederim "evet eti seviyorum ve yiyorum" diyen etoburları.. Mesela benim de ağzımın tadı şekerli, o kadar zararlı olduğunu bildiğim halde hamileyken bile bırakmadım şekerli tat sevdamı. Neden bırakayım? 100 sene yaşamışım şeker yemeden ama sağlıklı ya da 60 sene şeker yemiş sağlıksız ama mutlu yaşamışım, sizce geriye dönüp bakınca hangisi daha iyi?

Fakat et bayramına karşıyım. Bunun Kuran'da yazdığını biliyorum, yazmıyor işte demeyeceğim, kendim okudum çünkü. Fakat Kuran'da zaten benim düşünceme aykırı daha birçok şey de yazıyor. Diğer kitaplar da farklı değil. 1000-2000 sene öncesinin toplumlarıyla günümüz toplumu ne kadar uyuşabilir ki? İnanç öyle birşey; sorgulanmadan kabul edilen birşey, yoksa "mantık" veya "etik" derdik. Ama inanç diyoruz, inanmak.. Velhasıl inanç mevzuuna girmeyeceğim. Girdim burda, isterseniz hatırlayabilirsiniz. Sonuçta "kurban" adamak primitif tüm toplumlarda olan, toplum bilinci geliştikçe, insanlar kendi kendilerine düşünmeyi öğrendiğinde olmayan bir "gelenek". Kimse de bana "ama fakirleri sevindirmek için kesiyoruz" demesin, herkes kendi mahallesine, komşusuna "but" götürür, ondan "göğüs" alırken, daha dinlendirilmemiş eti kavurmaya çevirip, gözü döne döne pişirip, patlayana dek yiyip, akşama da ishalle tuvalete yollarken, kimse bana fakir sevindirme, sevap masalı anlatmasın. İçimizde fakir sevindirme hissi varsa, çocuk okutarak, eşya ve eğitim yardımı yaparak da bu hissimizi doyurabiliriz. Ki zaten bilinçli, eğitimli insanlar bunu yapıyor ve sevabın bu işlerin reklamında olmadığını bildiğinden bunu anlatıp durmuyor da.. Ne demiş peygamberimiz, sağ elinle verdiğin yardımı, sol elin bilmeyecek. Medya çağırıp yardım dağıtmak, göze soka soka, fakiri rencide ederek "sevindirmek" sevap değil haram. Neyse işin inanç yanını geçelim.

Et; sebze meyve kadar bol tüketilmesi gereken bir gıda değil. Et yenmediğinde ölünmüyor, kafalar daha az çalışmıyor. Dikkatli ve dengeli beslenen bir vejeteryan, etle beslenen bir kişiden sağlık ve biliş düzeyi açısından daha bile iyi durumda oluyor, bu bilimin kanıtladığı bir gerçek. Sanıyorum toplumdaki et tüketimi ve saldırganlık davranışı arasında da bir korelasyon var fakat şu an bu veriyi kanıtlayacak bir araştırma linki bulup da veremedim, zamansızlıktan. Velhasıl cihat yapmak, insan asıp kesmek, çevrenin doğanın katliyamına azmetmek isteyen pek vejeteryan görmediğim için, bu hipotezin arkasında da duruyorum. Vejeteryanlar genel olarak dünyayı iyiye doğru değiştirmek isteyen, hassas ve duygusal insanlar. Et yemeyince korkulacak bir tip de olunmuyor yani. O nedenle, fakir de olsa zengin de olsa, et tüketimini azaltmanın çok "vah vah"lık birşey olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, et de bolca bulunan ve bence ederinden çok daha ucuza satılan (bir hayvanın canı o kadar ucuza alınmamalı) birşey, yarım ekmek arası tavuk dönerin ederi, bir paket sigaranın ederinden çok farklı değil yani "eti bulamayan" kesimin sigarayı rahatça bulabilmesine nedense takılmıyoruz hiç.

Velhasıl; et yemezseniz ölmezsiniz. Eti azaltsanız, daha bile uzun yaşarsınız. O nedenle, şu kurban işini artık bırakalım.