30 Ağustos 2014 Cumartesi

Çok özlemek

Canım Ananeciğimin aramızdan ayrılışının ilk yıl dönümü bugün. Çok sevgili Orta Karar'ın dediği gibi, bazı acılar ömürlük.. Hiç azalmıyor ki.. Ölümlerle eksiliyoruz yavaş yavaş, ömrümüzün sonunda belki de elimizde hiçbir şey kalmayacak anılardan başka.

Ananemi düşünmeden geçirdiğim bir gün olmadı bu bir sene içinde. Annelik konusunda zorlandıkça, o ne yapardı, nasıl davranırdı diye düşündüm. Sanki bazen melek olup da beni ve kızımı koruduğunu ya da birden bir fikir getirerek aklıma, beni doğru yollara sevk ettiğini hissettim. Bazen ise, sokakta yürürken ya da mesela saçma sapan bir iş yaparken birden öyle aniden geliverdi aklıma. Bir bıçak gibi saplanıyor acı, fiziksel bir acı resmen. Nefesin kesiliyor, boğazına bir yumru oturuveriyor, bakıyorsun birden gözlerin yaşlarla dolmuş. Ah.. diyorsun, ah neden böyle oldu?

Olumluya odaklanmaya çalışıyorum ben, çok sevdiğim iki varlığın kaybında da.. Bu benim kişisel savunma mekanizmam, acıyla başa çıkabilme yolum. Hep aklıma iyi hatıraları getirmeye, onları gözümün önünde en mutlu, neşeli, sağlıklı halleriyle görmeye çalışıyorum. İki ölüm de zamansız ve kaza (cinayet?!) ile olduğu için, başa çıkabilmemin tek yolu bu.

O nedenle şimdi burada, ananemle ilgili bir ufak hatıra paylaşmak, onu bu şekilde anmak istiyorum.. Ananem de her kadın gibi çiçek severdi elbette ama saksı çiçeği yetiştirmeyi hiç beceremezdi. Çocukluğumdan beri ananemin evinde ve balkonunda topraklı hiç çiçek gördüğümü hatırlamıyorum. Bir gün bunun nedenini sorduğumda, bana "aman hiç açma o konuyu, ben çiçek bakmayı beceremiyorum" dedi. "Nasıl yani anane? Su vereceksin, o kadar" dedim ama hikayeyi anlatınca, bu işin sadece su vermekle ilgili olmadığını da öğrendim. Meğerse ananem gençliğinden bu yana birkaç çiçek bakmayı denemiş, bazı doğal yollardan kuruyanları bir köşeye atalım, hadi fazla sulanan ya da haftalarca sulanması unutulanları da doğal sayalım ama ananem konuyu bir üst boyuta taşımış: bir tanesini dedemin pantolonundaki lekeyi çıkaracağım diye gaz yağıyla silip, balkondaki çiçeğin tam üstüne asarak yani gaz yağıyla kurutmuş, ötekini kibritle oynayan haşarı komşu oğlunun sayesinde salonun perdeleriyle birlikte bildiğin alevle yakmış. Komşusunun "benim hatırıma ilgilenirsin" diye zorla hediye ettiği çiçeği, komşu tatilden dönerken gözüne güzel gözüksün diye duşa sokup yıkamış, balkona atmıi, gece boyu unutmuş, tabii Ankara'nın ayazında sabah çiçek donmuş.. Yani, ananem çiçek bakamıyormuş.. Ya da, çocuklarına, torunlarına bakmış ama çiçek bakamamış..

Ona hep kesilmiş çiçek götürürdük; nergis, sümbül, gül ve papatya.. Ve şimdi üzerinde rengarenk sardunyalar büyütüyor.. Yolun çiçek dolu olsun canım ananem.. Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Zaman

"Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.." Gülten Akın'ın çok sevdiğim, sık sık dilime gelen bir dizesidir. Yavaş yaşamak gerçekten teoride muhteşem, pratikte çok zor bir yetenek. Yavaş yaşamak derken; sindire sindire, anın tadını çıkartarak, hayatta acele etmeden yaşamak'tan bahsediyorum. Nedense hepimizin koşturması, yetişmesi gereken ve daima geç kaldığı yer ve durumlar var. Hayatı soluk soluğa yaşamak bir erdemmiş gibi.. Tadını çıkarmak ise sadece çocuklara, yaşlılara ve delilere kısmet oluyor..

Son on gündür arabamızla Münih'ten çıkıp Fransa'ya gitmekle meşguldük. 10 günde 7 ülke katettik. Fakat bunlar; Almanya - Avusturya - Lichtenstein - İsviçre - İtalya - Monako ve Fransa olunca, özellikle de Lichtenstein ve Monako bence 1/2 ülke sayılmayı anca hakederken AB tarafından ülke sayıldığı için, çok koşturmalı bir seyahat olmadı çünkü durmadan direksiyon sallarsanız, aslında Münih'ten Cote D'Azur'e varmak İstanbul'dan Antalya'ya varmak gibi birşey.. Avrupa küçük bir kıta evet, coğrafi farklılıklar kadar kültürel farklılıklar da inanılmaz boyutta bu kadar dar alanda.

Seyahat etmek her zamanki gibi güzeldi, seyahat bloğumda ayrıntılarıyla anlattım İtalya'yı burada ve Fransa'yı da burada, tekrar etmeyeyim. Fakat bu bahsettiğim sakinlik, sessizlik, huzur içinde geçen 10 gün, sadece bataryaları şarj etmekle kalmadı, aynı zamanda beni "yavaş yaşam" konusunda düşünmeye de sevk etti.

Bir çok insana nazaran yavaş yaşam konusunda başarılı olduğumu düşünüyorum. Bunun tabii ki üç nedeni var, ilki ben çocukluğumdan beri kişilik özelliği, planlı ve programlı, zamanı iyi kullanabilen bir insan oldum. Yani genellikle diyelim, bazen bir panik hali geliyor, telaş ediyorum ve o zaman herşeyi elime yüzüme bulaştırıp tek karış yol alamadan akşamı ediyorum. Ama nadir bu anlar. Genellikle ajanda kullanır ve en ince ayrıntıya kadar ajandayı doldurmayı severim. Mesela 10 gün sonra çiçekleri sulama notu, 2 hafta sonra yatak çarşaflarını yıkama notu gibi sıradan şeyleri dahi yazarım ki gün geldiğinde paniklemeyeyim, işlerim imkanlarımı aşmasın. Özellikle çocuklu yaşamda da bu çok işime yarıyor, bu sayede çocuktan sonra hayat var mı? diye hiç sormadım kendime, hele de bizimki gibi biraz fazla "emek isteyen" bir çocukla da sporumu, sosyal hayatımı, kişisel bakımımı, ev düzenimi ve aşk ilişkimi aksamalar olmadan sürdürüyorum; çok şükür. Bu sınırlar içinde "koşturma"larım diğer insanlardan biraz daha sakin diyebilirim. İkinci neden; imkanlar tabii. Mesela annelik izninin TR'dekinden çok daha uzun tutulabilmesi, mesela maddi açıdan illa ki çalışma zorunluluğumun olmaması, mesela ihtiyaç anında sosyal ve psikolojik destek bulabilmek. Bunlar ne yazık ki bir çok insan için lüks, şükrediyorum. Üçüncüsü de kişilik yapım. Ben bencil bir insanım, bunu kabul ediyorum. Kendi fiziksel ve ruhsal sağlığımı diğerlerinin refahının önüne koyuyorum. Fakat bunun yanlış olmadığını da biliyorum çünkü bu tarz bir bencillik insan yaşamını uzatan ve kalitesini arttıran bir kişilik özelliği. Yani sizi daraltan, üzen olay ve kişilerden kaçının, hayatınızdan çıkartın felsefesi ile sevdiğiniz şeyleri yapın felsefesinin karışımı, sadece sizi mutlu etmekle kalmıyor, bu sayede olan bitene rağmen ruhsal bütünlüğünüzü de koruyabiliyor ve çevrenizdekilere olumlu enerji verebiliyorsunuz. Kısaca böyle, derin bir felsefe tabii bu.

Velhasıl; zaman kullanımı ve verimlilik önemli. Yaşamın her anında bunu uygulamalıyız çünkü aynı nehirde ikinciye yıkanamadığımız, geçen zamanları geri getiremeyeceğimiz gerçek..

19 Ağustos 2014 Salı

Tan ağarırken yolculuk

Yollar bize memleket. Seyahatin her türlüsünü severim; iş için bile olsa, en berbat araçta bile olsa. Gitmeyi severim. Bence gidilecek en güzel yollar ise, daha tan ağarmadan düşülen yollardır. Yazın en sıcak gününde bile, tan vakti bir serinlik vardır. Rüzgarlı bir gecenin sabahında dahi, havada bir durgunluk vardır. Bir asılı kalmışlık, bir soluklanma hissi vardır. Tüm insanlar daha uyanmadan, dünyanın curcunası başlamadan.. İşte o saat, en güzel saattir. Klasik yazarların, şairlerin, ressamların gün batımına dair güzellemeleri bir yana, bana göre gün doğumu günün en güzel zamanıdır.

Hele bu zamanda yollara düşmek.. Bu zamanda düşülen yollar, illa ki uzun yollardır. Uzun, meşakatli, belki gün boyu sürecek yollardır. Bu kadar zorlanmaya rağmen düşülen yolların sonu ise, illa ki en güzel varış limanlarıdır. Hani yolu virajlı olan yerlerin en güzel yerler olduğu gerçeği gibi. O virajlar gereksiz insanları uzak tutar, sadece o limanı gerçekten sevmiş insanları kabul eder içine. O yüzden o kentler, o kasabalar, o varış limanları, en güzelleridir.

Gün doğarken yola düşmek, insana tatlı bir his verir. Erken kalkmanın, daha kimsecikler yokken yollar almanın, doğadaki o dinginliği hissetmenin tadı çok başkadır. İnsana, "keşke dünya üzerinde fazla insan olmasa, demek ki herşey daha huzur dolu olacak" diye düşündürür. Kalabalık kentlerin boğuculuğu, insan fazlalığının yarattığı kirlilik, gereğinden fazla doluluğun verdiği psikolojik yük. Şehirlerimizde iç içe yaşamdan, sokaklarda insanlara dokuna dokuna yürüyebilmekten, dipdibe apartman dairelerinde yaşamaktan, araçlarda tıklım tıkış seyahat etmekten, trafik zulmünden, fazlalıktan, doluluktan kaçmak gibidir sabahın o ilk saatleri. En kalabalık şehirde bile, insana bir ferahlık veren saatleri..

Ve tan ağarmaya, bazen tatlı bir güneşin doğuşuna, bazen ince bir yağmurla mor ve gri ışıklarla uyanan gökyüzüne kavuşmaya bırakır yerini. En karanlık gecenin bile sonu geldiğinde, bir rahatlama duyar insan. İşte belki de sırf bu nedenle, her yeni sabahta, yaşamın tüm ağırlığına meydan okuyacak gücü bulabiliyoruz..

15 Ağustos 2014 Cuma

Bir yazarın yatılı misafiri olmak

Bir yazarın yatılı misafiri olmak böyle bir şey işte.
O yazarın çalışma odasında konaklamak.
Yüzlerce kitabın altında huzur içinde uyumak.
Hiç olmadığı kadar rahat uyumak.
Soluksuz uyumak.
Sabah uyandığında raftaki kitapların kokusuna uyanmak.
Bakakalmak masadaki kağıt tomarlarına.
O kağıtların savrukluğundaki hikayelerin hayalini kurmak.
Merak etmek.
Ucundan kaldırıp bakıverecek kadar yakın.
Dağınık çarşaflar kadar dağınık düşüncelere.
O düşüncelerin mahremiyetine sızmaya özenmek.
Bakmayacak kadar o kağıtlara saygı duymak.
Olmamış hayatların hikayelerine.
Hikaye ile oldurulan hayatlara.
İmrenmek.
Bir yazarın evinde uyumak.
Onun kitapları altında rüyalar görmek.
İşte böyle bir şey..

12 Ağustos 2014 Salı

Komşuluk

Uzun zamandır yazmaya ara veren, kendini fazlasıyla özlettiren bir blog yazarı arkadaşımın FB'taki durum güncellemesi aşağı yukarı şuydu bu sabah: "Yan daireye yeni biri taşınmış, kimdir diye sordum apartman görevlisine, 'ooohoo x hanım, onlar neredeyse iki senedir burda yaşıyor'dedi. Komşuluğun geldiği noktaya üzülüyorum.." demiş. Haklı. Ama modern yaşamın getirdiği bireyselleşme ve fazlasıyla hızlı akıp giden hayatta, az ve kıymetli boş zamanımızı gerçekten istediğimiz şekilde geçirme arzumuz, "evim kalemdir" dememize, komşularımızla en fazla gülümseşip selamlaşma ilişkisi geliştirmemize neden oluyor. Bu da normal bence. Ama özellikle çocuk olduktan sonra bir iki komşumla tanışmış ve acil durumlarda kapılarını çalabilecek samimiyeti kurabilmiş olmam beni rahatlatıyor. Özellikle bu haftasonu gördüğüm ve hafızama işlenen bir sokak tabelasında yazanları okuduktan sonra..

Berlin'de eşimin teyzesinde kaldık haftasonu. Kendisi oldukça ünlü bir yazar, beraber yaşlandığı hayat arkadaşı ise oldukça ünlü bir mimar. Berlin'in kalbur üstü ailelerinin yaşadığı, sokaklarında uzun ince Almanların sarışın çocuklarını en son moda bebek arabaları içinde gezdirdikleri, görkemli Art Nouveau binaların ve yeşil alanların olduğu bir semtte yaşıyorlar. Bizim İstanbul'un ya da Ankara'nın eski binalarındaki gibi yüksek tavanlı, yere kadar pencere inen şık ve geniş bir daireleri var. İçinde sayamayacağım kadar çok kitapları, son derece minimalist (derken abartmıyorum, bir Eames koltuğu ile şık bir sofanın, güzelim geniş afgan kilimi üzerindeki müthiş doluluğu diyorum) eşyaları ile gün boyu genellikle kendi odalarında çalışan, ara sıra da daima kahve kokan mutfakta buluşan ve iki çift laf eden, iki "güzel yaşlanan", entellektüel insan. Eski solcular, zamanın ciddi muhalifleriyle komün hayatı yaşanmış, şimdi o yıllara gençliğin tutkuları diye bakıyorlar. Bizdeki eski solcular gibi tümden liberal ekonomist olmamışlar ama varlıklı, rahat, elitistler.. Hangimiz değiliz ki (bu nedenle neden RTE seçiliyor anlamıyoruz, bu konuda yazdım, buyrun buradan okuyun isterseniz, artık daha da yazacak şeyim kalmadı). Onlarda kaldığımız süre boyunca, öyle çok konuştuk, tartıştık ki, kendimi entellektüel bataryaları dolmuş, mutlu bir insan evladı gibi hissediyorum (entellektüel insanın mutlu olamayacağı savına da resti çekiyorum). Çocuktan sonra, bu tip çocuk dışı konularda da hala konuşabildiğimi, üstelik ciddi anlamda zeki insanlarca da zevkle dinlenebildiğimi gördüm ve kendime güvenim geldi (ama bu ayrı hikaye tabii).

Bu dağılmış konuyu ilk paragrafa şöyle bağlayacağım, haftasonu Berlin'de kaldığımız elitist mahallede, sokak başlarında bir tabela asılıydı ve bazı evlerin girişinde bronz dörtgen taşlar üzerinde isimler yazılıydı. O tabelada "Bu mahallede 1935-1945 arasında 6000 Yahudi komşumuz, iz bırakmadan kaybolmuştur. Bunun tekrar yaşanmaması için komşularınızla tanışın ve birbirinize sahip çıkın" yazıyordu ve ev girişlerindeki o bronz taşlardaki isimler bu kaybolan komşulardan bazılarıydı. Bu beni çok etkiledi, bu öğreten amca türü uyarı itiraf edeyim çok hoşuma gitti. Çünkü kollektif insanlık hafızası ne yazık ki çok zayıf.

"Birden kaybolursanız" sizi arayacak, ya da sizi kaybetmek isteyeceklere karşı savunacak ve koruyacak insanların olması önemli..

10 Ağustos 2014 Pazar

İyi yaşlanmak kısmet olsun..

Haftasonu Berlin'deydik, neredeyse iki sene olmuş gitmeyeli. Geçen yazımdan bu yana, bir çok şey değişti ama bazı şeyler insanı hayrete düşürecek derecede aynı kalmayı başarabilmiş. Uzun süre gidilmeyen, görülmeyen evler ve kişilerin bir tek renk ve koku değiştirmeden aynı kalabilmeyi başarması, tabii ki benim için değişimden çok daha ilginç.

Bu gidişimiz ne yazık ki oldukça duygusal geçti, eşimin anneannesi Oma 96 yaşında ve artık yaşa bağlı hafıza sorunları yaşıyor. 6 ay öncesine dek kendi evinde, tek başına yaşıyordu ama unutkanlık ve dalgınlık sorunu artık riskli bir hale geldiği için, kendi isteği dışında bir bakımevine yatırıldı. Kendi isteği dışında derken, aile meclisinin toplanması ve onun adına karar vermesi gerekti demek istiyorum. Alman toplumunda yaşlıların çoğu yaşamlarının son yıllarını bir yaşlı bakımevinde geçiriyorlar. Bu bizim toplumumuzda pek normal olmayan bir durum, daha doğrusu yaşlıların "bakımevine yollanması" bizim toplumumuzda ayıp, yazık gibi kelimelerle ilişkilendirilen olumsuz bir durum. Üstelik yaşlı bakımı ne yazık ki hala ülkemizde profesyonel bir hizmet olarak sağlanamıyor. Buradaki gibi, %70 oranında sağlık sigortasının karşıladığı 5 yıldızlı otel ayarındaki sosyal yaşlanma merkezleri, bizim ülkemizde lüks hala. Ne yazık ki bakımevlerinin çoğunda ihmal hatta istismarlar yaşanıyor.

Bu durumda da, genellikle yaşlıların bakımını kendileri de orta yaşın üstünde olan çocukları üstleniyor ama artık hem insanların (kadınların) ev dışında kariyerleri olması, hem de yaşam beklentisinin uzaması, sağlıklı yaşlanma, emekliliğin ertelenmesi gibi nedenlerle bu durum aslında bir "sandviç kuşak" yaratıyor. Yani yaşlıların bakımını üstlenen kuşak, kendi kariyer hedefleri ya da kendi yaşlılık hedeflerini göz ardı ederek, aile büyüklerine bakmak zorunda kalıyor ve bu fiziksel, ruhsal ve sosyal anlamda bu kuşağı zorluyor. İşin kötüsü, onların yaşlılığında kendi çocuklarından bakım görme lüksü de %100 garanti değil artık çünkü çağ değişiyor, yeni nesiller daha aileden bağımsız, kendi ayakları üzerinde durma eğilimli yetişiyor. Geleneksel aile yapısı artık yerini bireyselliğe bıraktı ve bu da ego-merkezci yaşamları beraberinde getiriyor. Dolayısıyla, kendi ailesine bakmak zorunda olan ve kendi çocuklarının kendisine bakmayacağını bilen bir sandviç kuşak, yaşlıların bakımını üstlenmiş durumda. Bu da sonuçta insan eli değen her tür hizmet sektöründe olduğu gibi beraberinde çeşitli ruhsal sorunları, ihmal ve istismarı beraberinde getiriyor. En iyi bakım veren aile bile, doğal olarak yaşlısından bunalıyor, içine atıyor ya da dışa vuruyor ama sonuçta zorlanıyor. Çok zor bir durum..

Bağımsızlığına son derece düşkün bir kişi olan Oma'nın bakımevine yatırılması, evinin boşaltılması, eşyalarının satılması/verilmesi/atılması, bir sürü bürokratik işlem ve sıkıntı derken, son 2-3 aydır Oma bakımevinde. İlk başlarda zorlandı ve çocuk gibi ağladığı dahi oldu ama sonra kabullendi. Bu dışarıdan bakıldığında, özellikle bizim kültürümüzde "gaddarlık". Ama düşününce, Oma profesyonel hizmet alıyor, odası rahat, her saniye ziyarete açık şeffaf bir sistem var. 96 yaşında ve bazen kendi kızını dahi tanımayan bir yaşlı için, profesyonel bakım bence en iyisi.. Ne yazık ki Oma durumu kabullendiğinden beri, pek yemiyor, devamlı uyumak istiyor ve gün geçtikçe güçsüzleşiyor. Açıkcası tüm aile ve sanırım kendisi de ölümünü bekliyor.. Berlin'e gitmemizin nedeni de aslında buydu, Oma tornunun çocuğunu görsün diye.. Ölmeden eşim de son kez görmek istedi.. Hepimiz biliyoruz, fazla uzun sürmeyecek bu süreç.

Acı olan.. Oma henüz ölmeden onu ölmüş gibi kabullenmemiz. Normal şartlarda bunu derinden kınardım. Kendi canım ananemi düşününce, Oma ondan 180 derece farklı bir süreç geçiriyor.. Ananemi birden, trafik kazasıyla 88 yaşında kaybettik ve ölene dek "genç" kaldı o. Genç, neşeli, hayatla içiçe, kimseye yük olmadan, bunun için dua ede ede gitti ananem. Oysa Oma, yaşamı boyunca son derece ben merkezci bir insan olmuş. Tamamen kendi refahına odaklanmış, çocukları daha ilkokul çağında yatılı okullara yollamış, hayatında bir gün çalışmamış, aşırı zenginliğin verdiği lüksleri ve "boşluğu" sonuna dek kullanmış bir kadın. Yaşlılığında da aynı şekilde "pasta yiyerek", gezip tozarak, oğlu trafik kazası geçirdiğinde ilk cümlesi "ya ölseydi, bana kim bakardı!" olacak denli bencil bir kadın. Kendi çocukları bile kendisini tanımlarken ilk kelimeleri "bencil", "egomerkezci" oluyor.. Evet, kendisi St.Moritz'de, Davos'ta, Cannes'ta muhteşem bir hayat geçirmiş, 6 ay öncesine dek sabah kahvaltısında sekt şampanya, istakoz falan yiyen bir kadındı, dolu dolu yaşadı yani ama ne oldu.. Bakımevinde şu an, önüne gelen çorbaya burun kıvırarak, tornunu tanımayarak, ölümü bekliyor.. Ve hala ipek gecelikler, pembe fularlar içinde, odasında Ave Maria'yı dinleyerek yatıyor. Kendi adına çok rahat bir yaşamı oldu. Sevildi mi, sevdi mi.. Onu kimse bilemiyor, ne acı.

İyi yaşlanmak; sadece bedenen sağlıklı olmak değil. Tabii ki sağlık en baş belirleyici ama ruh sağlığı, insanın kendi ve çevresiyle barışık ve dingin olması çok önemli. Ne yazık ki bunlar karakter özellikleri ve yaşamın başlarından itibaren kazanılan eğilimlerle biçimleniyor. Yani yaşlıyken sevgiyle dolu, sevilerek yaşayan biri olabilmek için, gençken sevgi vermek, çevremize özen vermek gerekiyor. Hiçbirimize çocuklarımız bakmayacak, artık böyle bir lüks yok. Hepimizin sonu ya bir hastane, ya bir bakımevi, ya da ani ve acısız bir ölüm (ki ben bu sonuncusunu umuyorum kendi adıma..). Bunu kabullenmemiz, iyi yaşlanmaya çalışmamız gelişim ödevlerinden biri bana göre. Oma'yı bu son ziyaretimde iyice emin oldum ki, ya bencil bir şekilde kendine odaklanarak yaşayacak ve yaşlılığı düşünmeyeceksin ya da verici olacaksın, egonu törpüleyeceksin, sevecek sevilecek ve sosyal olacaksın ve yaşlılığa yatırım yapacaksın. Çocukların tarafından bakılmak için değil, yaşlılığında çevrende insan olabilmesi için. Çünkü anladığım kadarıyla, mal, mülk, sevgililer, çocuklar, herşey gidiyor ama gün içinde 2-3 dakika sohbet edecek bir insana ihtiyacı oluyor insanın yaşlanınca.. Borges'nin dediği gibi; yaşlılık en büyük yalnızlıktır. Ve canım ananemin dediği gibi, kimseye yük olmadan, ıssızlaşmadan yaşlanabilmeyi, iyi yaşlanabilmeyi kısmet et tanrım!

5 Ağustos 2014 Salı

Uzaklaşmak

Goethe'nin ünlü bir sözü vardır: "Alles Nahe werde fern", yani yakındaki herşey uzaklaşıyor, yani yaşamda olup biten herşey, bir zaman geliyor, geçmiş oluyor. Başımıza gelen herşey, ölüm dışında, olup biten, geçip giden şeylerdir. Yaşadığımız anda bunun farkına varamasak, bunu düşünemesek de..

Çocukluğum üzerinde düşündüğümde, bana sadece anlık fotoğraflar değil, kokular ve tam kelimelere dökemediğim bir "hissiyat" hali de gelir. O günlere ait bir ışık, bir sıcaklık, bir koku bulutuna girerim. Şimdi artık orta yaşa gelmişken, gençliğimi düşününce de benzer bir "uzaklık" hissi duyuyorum. O zamanlar olup bitmiş, geçip gitmiş. Sanki çok çok uzun yıllar önce (ki belki de öyle gerçekten) bir başkasının başına gelmiş (belki bu da doğru) gibi. Ne çocuk ben, ne genç ben, şimdiki ben'im. Kimbilir bundan yıllar sonra, şu halimden ne kadar farklı olacağım gibi. Kendimden uzak.

Yaşanan her şey insanın ruhunda belirli izler bırakıyor. İyi ya da kötü tüm yaşam deneyimlerinin bir anlamı var, tüm deneyimler bir "amaç" uğruna yaşanan "araç"lar belki de. Bir çamur gibiyiz, olan biten herşey üzerimizde ufak ya da büyük çeltikler açıyor ve bizi "biçimlendiriyor", aynen bir heykeltraşın, bir çamur üzerinde ince ince çalışması gibi. Ve zamanla değişiyor biçimimiz, başta düşünülenden belki çok farklı bir sonuç çıkıyor ortaya. 7'sinde neysek 70'inde o değiliz..

Ama özde birşeyler belki de aynı kalıyor. Gerçekten "ben" olan birşeyler var ve onlar tüm bu rüzgara, yağmura, güneşe rağmen değişmeden öyle kalabiliyor. Genetik ve çevresel etmenler ikilemine girmeden, ne kadarı "biz", ne kadarı "edinilen" diye düşünmeden..

Başımıza gelen herşeyi tekrar tekrar düşünmeden, "-seydi, -saydı" haline dönüştürmeden, öyle kabullenmek belki de bizi kurtaracak bu sonsuz anlamsızlıktan. Kadercilikten öte, kabullenmek.. Tüm bu darbeleri alıp, kabullenmek, bunu bizi biçimlendiren bir elin rastgele darbeleri olarak kabullenmek. Sadece şansı ve güzellikleri değil, şanssızlıkları ve haksızlıkları da bizi biçimlendiren araçlar olarak düşünebilmek - ve tüm bunları akıl sağlığımızı kaybetmeden yapabilmek..

Her gecenin bir sabahı da vardır.

(Fotoğraf: Bosna Hersek Blagaj'dan)

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Tek kişilik ruh

Orhan Pamuk "Sessiz Ev" romanında, karakterlerden birini betimlerken "Tek kişilik bir ruhu vardı. Kendi olmayı beceriyordu. Ben olamıyorum.." der. Bu cümle benim beynime kazılı roman cümlelerinden biridir. Yıllardır dilime gelir gider, beni yalnız bırakmaz, durur dinlenir, yine üzerinde düşünürüm. Tek kişilik bir ruh, sadece kendi olabilen bir insan. Kılıktan kılığa girmeyen, olduğu gibi görünen, samimi, içten, belki doğruculuğu yüzünden dokuz köyden kovulmuş, yalnız bir insan gelir aklıma. Bu insanı severim. Bu insan "benim insanım" çünkü.. Benden biri, bizden biri..

Ruhumuzu yalınlaştırmak; doğu felsefelerine, özellikle de ilgimi çeken Zen Budizmi'ne göre, yaşam ödevlerimizin en başında geliyor. Ruhun Tanrı'dan kopup geldiğine, ondan bir parça olduğuna, "bir an" için yaşayıp, yaşam boyu öğrenip, tekrar ona döndürüleceğimize inanıyorum. Doğu felsefelerinde buna ek olarak "tekrar (tekrar?) ona döndürüleceğimiz" sıklıkla inanılır, öğretilerde ve hatta kutsal kitaplarda yazar. Kur'an'da da bu cümle geçer, okuyanlar bilir. Bunu tek bir yaşam olarak alır müslümanlar, çok tanrılı dinlerde ise daha sarmal bir yapı olduğu için belki, bir çok yaşam olarak düşünülür ve ruhun en basit noktadan başlayıp her bir yaşamda öğrendikleriyle gittikçe yüceldiği ve en sonunda Nirvana'ya ulaşarak bir daha yaşama geri gelmeden tanrı'ya kavuştuğu düşünülür. Yani dünya yaşamı bir "an"dır ve bu an sadece öğrenmek ve ruhu yüceltmek için yaşanılır, olanlardan ders alınır, çeşitli sınavlardan geçilir ve tabiri caizse "uzmanlaşana dek" bu yaşam örtüsü yeniden yeniden kuşanılır. Yani öğrenmek ve uzmanlaşmak, daha yüce bir ruh olmaktır yaşamın amacı. Tek tanrıya inandığım halde, itiraf edeyim bu "yaşamda öğrenme" konusuna ve öğrenilecek şeyin de sevgi ve yalınlık olması gerektiğine inanıyorum. Bahsetmiştim, bence "hayatın anlamı" sevgiyi ve yalınlığı anlamak, sindirmek, yaymak. Velhasıl, "tek kişilik ruh" betimlemesi bu nedenle benim için çok anlamlı, güçlü bir betimleme.

İnsanın yaşamında kuşkusuz "diğerleri"nin etkisi azımsanamaz ve sosyal gelişimin ötesinde, psikolojik gelişiminde de "başka ruhlar"ın yeri büyük. Ama yine de insanın kendi kendine, sadece kendisiyle başbaşa yaşamındaki huzuru (ya da daha yalın olmak gerekirse, iç huzuru), sanırım en önemlisi. Kimseye bağlı olmaksızın "ben" olabilmek, kendini birinin karısı, birinin annesi, birinin işvereni ya da çalışanı olarak görmeden, salt bir birey olarak varolabilmek ve kendi kendini tanımaya çalışmak, iç huzurunu sağlamaya çalışmak; sanırım bunlar hayattaki diğer amaçlarımız, anlamlarımız. Bir başka ruha "çıtçıtlanmış", "düğmelenmiş", "yapıştırılmış" olmadan, tek kişilik bir ruh olabilmeyi öğrenmek..

Hamiş: Fotoğraf bizim ön bahçedeki ufacık havuzda bu haftasonu birdenbire açıveren nilüfer (ya da lotus çiçeği..)