29 Haziran 2014 Pazar

Ramazan

Tanrıya inanan ama dinlere inanmayan, ya da daha doğrusu dinlerin hepsine birden inanan biriyim. Dolayısıyla hiç bir dine de yaranamayacağımı ya da hiçbir dinin bana yaranamayacağını biliyor ve kabulleniyorum. Hangi dinin vecibeleri bana mantıklı geliyorsa, hangi gelenek ve görenekleri aklım ve vicdanım kabulleniyorsa, onları can-ı gönülden uyguluyorum. Böyle eklektik bir din anlayışım var. Buna göre de, yaz aylarında su içmeden oruç tutmak bana göre mantıklı ve uygulanabilir değil. Ama "inanç" denen şey; sahipleri için bir nevi körü körüne, düşünülmeden uygulanan davranışları da içeriyor. Ve şu yaşımda kimsenin sabit fikirlerini değiştiremeyeceğimi ve bu tip inanca dayalı fikirlerin değiştirilebilmesi için sadece insanın kendi içinde düşünmesi ve karar vermesi gerektiğini öğrendim çok şükür. O nedenle, kimseyi yargılamıyor ve bu sıcakta su içilmeden oruç tutmanın onları sonsuzluk denizinde kana kana içilecek çeşmelere ve yenilecek sulu hurmalara kavuşturacağına inananları kınamıyor, zorla kendi bildiğim yola sokmaya çalışmıyorum. Onlar bana zorla oruç tutturmaya kalkmadıkları sürece, ben de onlara zorla su içirmeye kalkmam, bu kadar basit. Herkesin aklı var, bildiği gibi kullanır.

Lakin; bir yandan da acıyorum. Yaz aylarına denk gelen bu son bir kaç ramazandır açıkcası tek dileğim sevdiklerimin sağlıklarını kaybetmeden şu ayın çabucak bitmesi oluyor. Ve ramazan bitince ben rahatlıyorum.. Çok şükür geçti bu sene de, diyorum. Arabistan biliyorsunuz enlem derecesi nedeniyle ekvatora yakın olduğu için, bizdeki gibi yaz günleri upuzun geçmiyor, orada insanlar yaklaşık 12 saat oruç tutuyorlar ve tüm bir ay boyunca neredeyse gündüzlerin tamamını uyuyarak ya da klima altında geçiriyor, geceleri ise devamlı yiyip içiyorlar. İnandıkları dinin mantığında bu ne kadar doğru, tartışılır ama zaten bu kültürün yaptığı onca işi düşününce din ile bağdaşmayacak derecede yozlaşmış olduklarını da kabul etmek zor değil. Yine de Arabistan'da bile bu şekilde tutulan orucu, bizim dini bütün vatandaşlarımızın yaklaşık 16 saat tutuyor olması yani günün 2/3'ünü susuz geçirmeleri ve klimalar altında yaşama lüksü olmayan kesimin daha fazla bu tip dini vecibelere bağlı yaşam tarzı sürdüklerini düşününce.. Demek ki "kraldan daha kralcı olmak" zor değil diyor insan..

Açlığa dayanılır. Çok zor değil 16 saat aç kalmak. Özellikle de "inanç" işin içine girdiği zaman. Sağlıklı olmadığını artık hepimiz kabul ediyoruz bu kadar süre aç kalmanın ama vücudunuzun şeker grafiğini kafaya takmıyorsanız, sindirim ve boşaltım sistemi rahatsızlıkları umrunuzda değilse, tansiyon, kalp, dolaşım sistemine fazla takılmazsanız, o kadar saat açlık önemli değil. Tanrının yarattığı vücuda saygınız yoksa, ona en iyi şekilde bakmanın göreviniz olduğunu düşünmüyorsanız, tabii ki 16 saat yemezseniz ölmezsiniz. Ama susuzluk başka türlü bir şey. Sadece görünürdeki sorunlar değil, halsizlik, baş ağrıları, sinirlilik.. Ama içten çürütüyorsunuz vücudunuzu, beyninizi. Orucun farz olduğu dönemde insanların yaş ortalaması bugünkü kadar yüksek değildi; 40 yaşında tutulan oruç ile 60 yaşında tutulan orucun farkı daha o zaman söylenmişti ama insanoğlu "yaş aldığının" ve bunun vücut üzerindeki etkisinin bilincinde değil.. Üstelik beyin gerçekten zor bir organ, dersiniz ki "ben kendimi kötü hissetsem tutmam" ama şekeriniz düşüverir ve bunu siz daha "hissetmeden" şak diye bayılıverirsiniz. Zaten insan bunu hissedebilse ve kontrol edebilse; yol ortasında kimse bayılmaz, cümlenin orta yerinde kalp krizi geçirip ölmezdi. Vücudunuzu bu denli kontrol edebildiğinizi düşünmeye devam ediyor musunuz hala?

Tanrının bana inancınızı kanıtlamak için "kendi kendinize zulm edin" diyebilen acımasız bir tanrı olduğunu düşünmüyorum ben.. Orucu tanrıya olan inanç, sevgi, bağlılık ya da her neyse her hangi bir şeyi "kanıtlamak" için tutuyor olabilirsiniz ama size bağlı insanları da düşünün, çocuklarınızı, iş yerinizde sizin hareketlerinize bağlı onca insanı, trafikteki diğer araç sürücülerini ve yayaları.. Oruç tutuyorsunuz diye, bilinçsel güç kaybına bağlı olarak zarar verebileceğiniz diğerlerini.. Yine de oruç tutacaksanız, sevabı kadar vebali de boynunuza..

Ramazan.. Bir an önce bitip gitsin! Oruç tutan sevdiklerim sağlıklarını, afiyetlerini, bilinçlerini kaybetmeden ve zarar görmeden bu ayı geçirsinler. Benim tek duam budur... AMİN.

26 Haziran 2014 Perşembe

Saç, tırnak, cefa ve sefa üzerine

Saç sefadan, tırnak cefadan uzar diye bir söz vardır bilir misiniz? Yani sefa içinde yaşarken saçınız uzar, cefa çekerken ise tırnaklarınız anlamına gelir ya, ha o yanlış işte..! Kesinlikle yanlış, çünkü defalarca denedim bu sefa cefa saç ve tırnak işlerini ve kesinlikle saç sefada tırnak cefada uzamıyor, tam tersine saç cefada tırnak ise sefada uzuyor arkadaşlar (çok da önemli değil aslında ama defa sefa cefa, bu sıra daral geldi bana).. Ve şöyle bir yere kaçıp uzaklaşma hayalleri kurar oldum.

Sabah kalkmışım mesela, erken daha.. Çok erken. Gökyüzünün doğu yakasında o tatlı pembelik var. Etraf sessiz, sakin, ne çocuk çığlıkları ne de onlara bağırarak birşeyler emreden ebeveyn çığlıkları, ne o yazlık yerlere özgü ağır kızartma kokusu var havada, ne de şap şap yüzen densizlerin sesi. Taaaa uzaklardan bir iki köpek sesi geliyor olabilir, sıkılgan bir ritmle ve boğuk. Bir kaç da horoz elbette ama tok sesli, geçkince. Ama çok geçkince de değil, yoksa tavuk çorbası oluverirler mazallah.

Denizin kokusu gelmeli illa ki, tuzlu ve serin. Kimse olmamalı daha denizde, hatta kentte kimse olmamalı, kent benimmiş sadece. Ada belki evet ada..

Kalkmışım yataktan, yüzümü yıkamadan denizle kucaklaşmak gelmiş içimden. Durduran mı var, gidivermişim. Hiç ses çıkartmadan usul usul uzun uzun yüzmüşüm. Ne düşüncem kalmış, ne sıkıntım, ne geceden kalma ter, ağırlık. Efil efil çıkmışım, serin serin ürpermiş tenim, yalnız yalnız oturmuşum kumsalda. Kumsal da kum değil ha, çakıl taşı illa ki. Deniz ondan böyle berrak, turkuaz.

Eve dönerken bir ekmek, iki de simit almışım. Daha bakkal bile açılmamış, ekmeği dışarda duran dolaba taze taze bırakmış fırıncının çırağı, ben de parayı bırakıvermişim dolabın yanına. Ekmeğin ucunu koparmışım, ağzıma atıvermişim.

Eve gidene dek saçlarımla mayom kurumuş zaten, duş almaya ne gerek var, nasılsa bir iki saat sonra yeniden gireceğim denize demişim. Kimsecikler yok sokaklarda, belki pat pat iki tekne balıktan dönüyor (bu saatte, geç kalmışlar nedense?!) köpekler ve horoz susmuş, ağustos böcekleri daha başlamamış. Güneş kavurmuyor daha yerleri, ayaklarım çıplak.

Kitabımı almışım, okumuşum, okumuşum, okumuşum.. Ta ki onlar kalkana dek, gülümser sabahları herkes, sakin sessiz olurlar, gazete gelir, ağırdan alınır herşey. Artık karnın zil çalar, bekleyemez olursun "yahu çay olmadı mı daha?" der biri sonunda, dayanamaz. Maydonozlar, biberler, domatesler hobi bahçesinden taze taze, kıtır kıtır. Domates domates gibi kokar. Beyaz peynir, domates, simit, açık bir çay. Bu yeter aslında ama, kahvaltı sadece mideyi değil gözü de doyurmalı. Böyle de bir sofra kurulmuş işte. Kahvaltıdan sonrası, kahve altı, gazete, şakalaşma, gülüşme. Ağırlık mı çöktü, öğlen ne çabuk oldu, biraz kıvrılıvereyim "kalk kızım yerine yat" demeden kimse.. O kahvaltı akşam 5 çayına dek yeter, acıkırsan dolap meyve dolu.

Uyanırsın, okursun, uyursun, uyanırsın, okursun, uyursun; deniz saati 16.00. Daha öncesi sıcak. Hadi bir dal gel.. Akşam imbat çıkar, sabah denizi gibi olmaz, çoluk çocuk doluşur. Keyfi çıkmaz ama serinlemek için gidersin yine de. Biraz da ağustos böceklerinin seranadından kaçmak için "ay kafam kalmadı.." Deniz kenarında sakin bir yerdeysen yine okursun okursun okursun.. Hiçbirşeyi düşünmezsin, zaman yoktur, sen yoksundur, sadece o hikaye vardır artık. Acıkınca yine eve.

Geceler başka güzeldir. İlk gençliğin çılgınlıkları ve sosyal patlamaları geride kalınca, kendinle de kalsan, bir iki sevdiğinle de kalsan, sakin, sessiz, denize bakarak, çok düşünerek, az konuşarak.. Denize bakarsın, aşağıdaki insanlara bakarsın, bahçeye bakarsın, yitirdiklerini düşünürsün, hayatı düşünürsün, amaçlarını düşünürsün, bazen hüzünlenirsin, bazen içini tarifsiz bir mutluluk ve dinginlik kaplar. Bir de sivrisinekler olmasa....

Mutluluk buymuş işte.

19 Haziran 2014 Perşembe

Louis CK ve kara mizah

Gülmeyi ve güldürmeyi seven bir insanım. Bazıları aman ciddi olayım, kendimi ağır abi tanıtayım, sert olayım da saygı duyulayım falan der, bende yok öyle birşey. Ben mizah anlayışı ile zekanın birebir paralel olduğunu düşünen insanlardanım. Kemal Sunal esprilerinden bahsetmiyorum, yıllar içinde piştim, az biraz ağzımdan çıkana önce bir durur, haaaa der güler, sonra düşünür bir daha gülersiniz. Boş değilim size karşı yani.. Ortam palyaçosu da olurum gerektiğinde, herkese değil ama. Ama çok isterdim böyle bir Woody Allen, bir Seinfeld, bir Louis CK ayarında zeki zeki ve kara kara da güldüreyim insanları.. Üzerinde ince düşünülmüş, hazırlanmış bir mizah kadar o anda akla geliveren, söylenirken daha söyleyeni de güldüren, dinleyeni de güldüren bir espri yapıvereyim.. Bazen bu komedyenler kendileri de gülüyorlar ya sahnede, çok hoşuma gidiyor. Adam şov yapıyor, ama başlıyor kendi gülmeye. Çok seviyorum ben onları o zaman, çok samimi buluyorum.

Ortaokulda meraklıydım ben kompozisyon derslerine, yazardım birşeyler eciş bücüş, ortaokulda ne yazılır. Ama gülerlerdi çok, benim kompozisyonumun sesli okunması isteği gelirdi her sefer. Gurur verici bir durum da, ben kendi kompozisyonlarımı güldüğüm için okuyamazdım, bir arkadaşı görevlendirir, herkesle birlikte ben de rahat rahat gülerdim, oh be. Aslında bu huyumu eğitmek, yontmak gerekirmiş de bilemedim. Daha doğrusu çok fazla ve farklı ilgi alanım var (len n'oluyo, sanki kendimi över gibi oldum pardon) ve bu iyi birşey gibi gözükse de aslında insanı yoruyor, bir çok şeye odaklanıp çok şey hakkında azıcık bilmek yani. Oysa iki üç şeye odaklanıp onları geliştirmek de bir başka yol ve daha "başarılı" olabilirsiniz. Velhasıl ben genel kültür insanıyım, memnunum. Yazmanın para kazandırabileceği aklıma hiç gelmedi, hala da düşünemem. İnsan para kazandığı şeyden bir süre sonra ister istemez bıkıyor, eskisi kadar zevk alamaz hale geliyor. Öyle gözlemledim.. En güzeli hobileri hobi olarak bırakmak sanki. İş olarak yapıldığında tadı kaçıyor.

Gelelim gülme konusuna. Gülmek zekayı gösterdiği kadar, insanı güzelleştiren de bir durum. Evet yüzümde gülmeye bağlı (yaşlılığa değil bak) ağız yanı kırışıklıkları var ama mutluyum. Kaş çatığı ya da alın germe kırışığından iyidir. Gülmekten gözlerimden yaş geldiği ya da karnımın kasıldığı da çok olur. Hatta bak belki de karın kaslarımı gülmeye borçlu bile olabilirim. Hayatım çok mu esenlik içinde de böyle gülebiliyorum derseniz, hayır. Benim de çok ağladığım, üzüldüğüm, sıkıldığım, hatta sıkılmaktan uçukladığım, hasta olduğum olur. Ama fırsatını bulunca da gülerim arkadaşım. Öyle kahkahalarımı tutmam, salarım gitsin. Politik de değilim, kim ne der demeden gülerim. Ama bak alaya, taklite gülmem, o ayrı. Bazı mizah anlayışları tamamen alaycılık ve taklit yapma becerisi odaklıdır. Osmanlı'nın yalaka meddah ve komiklerinden gelme bir alışkanlık olsa gerek. Çuvaldızı kendine bir türlü batıramayanlar..

Louis CK'e gülüyorum bazı geceler, güzel bir dizisi var Loui diye. Alışılmış durum komedisinden daha abartı haller yaşayan, şişko, kızıl, çilli, boşanmış, iki çocuklu baba ve stand up komedyen durum komedisi işte. Tüm bunlar bir arada ve adam başarılı evet.. Çünkü çok iyi bir gözlemci. Mizah için gereken en önemli malzeme de bu bence; gözlem yeteneği. Sonra onu kara ve sinik bir dille harmanla, evet. Yahudi mizahı da deniyor, çok zekice, ince düşünülmüş espriler. Ve her zaman kendinizden birşeyler buluyorsunuz. Bir Woody Allen, bir seinfeld ya da Louis CK'de her zaman kendinizi, içine nasıl düştüğünüzü anlamadığınız bir durumu buluyorsunuz. O nedenle izleniyor zaten. Samimi.

Bu sıra, büyüyen kızımla birlikte mizahın gelişimini izleme fırsatım oluyor ve oldukça şaşırıyorum. Bir kaç ay öncesine dek yüz ifadelerine ve abartılı el kol hareketlerine gülen kızım, şimdi taklitçiliğe başladı ve hem kendi taklitleri hem de bizim onu taklit etmemiz inanılmaz güldürüyor onu. Bundan sonraki aşama kısa (eşek) şakaları ve sanırım yavaş yavaş sözlü bilmece veen sonunda da kelime oyunları ve sözel espriler olacak. Demek ki mizahın primitiften daha karmaşığa doğal gelişim yolu da bu şekilde. İlginç.. Bu konuda okumak, araştırmak gerek evet..

17 Haziran 2014 Salı

Borgen dizisi, ideallik, hayaller falan

House of Cards'tan bahsetmiştim, benim hiç tiryakisi olacağımı düşünemediğim ama deli gibi zevkle izlediğim politik-gerilim dizisi hani. Onu 3 hafta önce bitirdik, tüm dünyayla birlikte artık biz de heyecanla yeni sezonu bekliyoruz (aslında ben bir karar aldım artık tamamen bitmiş dizi izleyeceğim arkadaş, ne bu böyle, en heyecanlı yerde şak diye kesiliyor, bekle 2 sene ki çeksinler tembeller). Yeni dizi(ler) arayışına girdik ve önce bir Fransız dizisine denk geldik, Les Levenants (The Returned) diye, eh fena değildi, onun da yeni sezonunu beklemedeyiz. Oradan bir Danimarka dizisine başladık; Borgen, bu da bir politik dizi ve aslında normal şartlarda iyi bir dizi de... Ama çok pozitif! Evet aşırı pozitif!

Danimarka'da gerçekten sırf iyi niyetli insanlar mı yaşıyor, bunların politik sisteminde hiç mi entrika dönmez (başbakan yanında para olmadığı için hükümete ait kredi kartını kullandı diye hükümet düştü!), herkes mi esenlik içinde ve politik doğruculukla harmanlanmış bir şekilde yaşayıp gider (adam karısından ayrılıp sevgilisiyle evleneceğini ilan ettiği gece kalpten ölür ve sevgilisi de hamile olduğunu öğrenip ben bu eski karıya ve çocuklara haksızlık etmeyeyim diye çocuğu aldırır?). Onu da geçtim, başbakanın hiç mi koruması olmaz, herkes gibi bir evde yaşar, herkes gibi çocuğunu kaldırır kahvaltı ettirir okula yollar, geceleri tek başına sokaklarda gezebilir falan? Şaşırıp şaşırıp duruyorum. Benim beklentime göre, bu dizi ani bir U dönüşü yapmalı, House of Cards'taki gibi başbakan pişip pişip gittikçe ahlaksızlaşmalı, eşler birbirini aldatmalı, hükümet kurtlarla çakallarla kaynamalı, gazetecilik yalancılık ve iftiracılıkla özdeşleşmeli falan. 4 bölüm oldu, böyle numaralar dönmüyor. Ben inançla bekliyorum, eşim bana gülüyor, seni House of Cards bozdu diyor. Hoş beni bozan o dizi değil, beni bozan bizdeki politik sistemin kokuşmuşluğu, medyanın satın alınmışlığı, insan ilişkilerindeki yalan dolan entrikanın normalleştirilmesi. Dolayısıyla House of Cards'taki karakterlerin Yuh Artık! dedirtecek derece çirkefleşmesi bizi germiyor, kötünün zaferine şaşırmıyor, normal şekilde izliyoruz. Ama bu nefis ülke Danimarka dizisi beni sinirlendirdi yahu, bu ne böyle şirinler köyü gibi!?

Yine de insanlar mutsuz, İskandinavya genelinde alkol ve intiharlar yaygın. Hani diyor ki insan herşey iyi gittiği zaman bir durup soluk alır insan ama yok, asıl herşey iyiyken insan en mutsuz galiba? Belki etraftaki herşey mükemmek olunca, insan kendi içine bakıyor ve daralıyor..

İdeallik, mikemmelliyetçilik insanı zorluyor. Ben bunu son birkaç senedir anladım. Habire koşturuyordum, iyi bir kariyer, iyi bir iş, eğitim illa ki en üst düzeyde olacak, evliysen evin temiz, eşin filinta, sen piliç, çocuk varsa eli yüzü hep temiz, akıllı, sağlıklı, yaramazlık yapmayan.. Allahım ne sıkıcı bir hayat! Çok şükür insan bazı olaylardan sonra anlıyor mükemmelliyetçiliğin yanlış olduğunu. Hayallerin peşinden koşmanın, yakalayamasanız bile koşmaya devam etmenin daha önemli olduğunu ve mutluluğun anahtarı olduğunu. Bir çok hayalim var ama artık bunların hiçbiri başarı, kariyer ya da "EN"bilmemne diye tanımlanabilecek hayaller değil. Mesela şu yandaki benim için mutluluğun fotoğrafı olabilir, denize karşı yazmak.. Bilgisayar yerine kağıt kalem olsa daha da iyi. Ya da saçma sapan birşeye karnım ağrıyana dek gülebilmek, doya doya. Bunun için zengin, iyi eğitimli, sağlıklı, şanslı falan olmaya da gerek yok. İnsan kendi yaratıyor bu tip temel mutlulukları ve her şartta geçerli kılıyor isterse. Öyle düşündüm işte akşam akşam.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Kelek değil, sarı karpuz!

Karpuz mevsimini açtık. Artık biz de dostları akşam oturmasına toplayıp, kalkmaya azmettiklerinde "aaa durun ama daha nereye, daha karpuz kesceğğğdik" diyebilir, gönül rahatlığı içinde denize attığımız karpuz kabuklarının yarattığı pisliğe bakarak "hah karpuz kapuu suya düşmüş, artık denize girebiliriz ehuhehu" diye iğrençleşebiliriz. Yapabiliriz bunları evet, yılın ilk karpuzunu törenlerle aldık.

Karpuzun alınması bizim evde bir törendir gerçekten de. Alınteri ve gözyaşıyla kazanılmış bir zaferdir. Çünkü benim koca efendim vakti zamanında uzakdoğuda yediği bir sürü eciş bücüş sonrası bir dilim de karpuz yemiş ve totoyu cortlatmış, birkaç gün yatak/tuvalet arası sürünmüş bulunduğu için, tüm bu vukuatın birincil derece sorumlusu olarak onca eçiş bücüşü değil de karpuzu görür ve karpuzdan yıllardır bir Darth Vader kadar nefret eder. E tabii güzel insan evladı, nefret ettiği şeylerin üniversal olduğunu sanmakta ve her erkek gibi istemediği bir şey kendisinden rica edildiğinde "ödül mekanizması" tetiklenmediği sürece devamlı unutmakta (her 6 ayda bir hatırlatılsa da)dır. E ben neden alamıyorum, elim armut mu topluyor? derseniz.. İki sene öncesine dek iki kolumda iki karpuzla akrobatik hareketler yapabilen ben, geçen senenin hamileliği (yok ya attım şimdi, geçen sene bu sıra yavrulamıştım ben) bu senenin bir kol altında bir çocuk taşırken diğer kol altında bir karpuz taşıyamama trajedisi yüzünden, bir türlü ağzıma layık eşşşşek kadar bir karpuz alamamış bulunuyorum. Aslında bu evropai ülkede karpuzlar dilimle de satılıyor ama racona ters, alındı mı yekün bir yuvarlak alınacak! O kadar.

Karpuzu sipariş verdikten sonra, arası gittikçe kısalan çeşitli hatırlatmalarla karpuzu bir hafta içinde edindim. Bir dahaki sefere amazondan sipariş vermeyi düşünüyorum zira daha çabuk teslim edilebilir şahsıma. Neyse karpuz geldi, keşke üzerinde bir de kırmızı kordaaaale olsaydı fiyonklu, ne de olsa yılın ilk karpuzu. Maya kendi kadar karpuzu görünce bir el attı hemen, iki ayağını açıp ortasına da karpuzu koymak suretiyle biraz dümbelek çaldı falan, eğlenceli oldu. Sonra baktı bi numarası yok bu dev yuvarlağın, itsen kımıldamıyor, çeksen gelmiyor, fırlatılmıyor, üstelik her yerinden aynı ses geliyor, sıkıldı. Ben kaptım hemen, bıçağı dayadım gırtlağına, daha bıçağı sokmamla yarıldı, oooh misss. Diyarbakırlılar gibi elle giriştim, yardım karpuzu ve ağzımdan "aaaaaaaaaaa" hecesi döküldü. O da nesi, ayol karpuz sapsarı çıktı! Kelek mi bu? Ayol kelek gibi de durmuyor, rengi dışında doku falan iyi.

Görmemişim n'apiim. Sarı karpuz diye bişey varmış. Bilmiyordum, şaşırdım. Heyecan yaptım gittim salondaki eşime gösterdim. O da önce "ığğğğğğ yaklaştırma onu bana" sonra "aaaaa" dedi. Maya da boynunu uzata uzata baktı ama onun için zaten herşey "ilk", pek şaşırmadı, ha evet yuvarlağın içi sarıymış dedi geçti. Kestim yedim ay mis gibi aynen bildiğiniz karpuz, çıtır çıtır buz gibi ohhh. Tadı aynı, rengi ilginç. Kıza da yedirdim, eşim bize hiç onaylamama, acıma ve tiksinme arası enteresan bir yüz ifadesiyle baktı. Enteresan bir deneyim oldu.

10 Haziran 2014 Salı

Temizlik takıntısı

İş nedeniyle yine Almanya'ya gelen sevgili J. ile yine buluşamadık. Sağlık olsun, dünya küçük, bir dahaki sefere inşallah. Ama geçen sefer "gelemiycem, evi temizleme bak" diyip beni güldürmüştü ya, aklıma o geldi. Bu sefer gelseydi evi tertemiz bulacaktı çünkü Pazar günü bizim evde temizlik günü. Toz alınır, süpürge yapılır, yerler silinir, beyaz zeminler ovulur, çiçekler sulanır, yazsa balkonlar temizlenir, son bir senedir bir de oyuncaklar yıkanır. Yerin ıslak silinmesi dışında hepsini ben yaparım, buna karşılık eşim de yemek yapar, hatta son bir senedir haftalık yemekleri yapar ve buzluğa atar. Tüm bunların yapılması 2 saat alır ve bizim eve gelenler genellikle "awww ne temiz ev, çocukla bile amma düzenlisiniz" falan derler yani demek ki haftada 2 saat temizlik, bir insanın "temiz ve düzenli insan" sınıfına konması için yeterli oluyor.

Lakin, benim ailemde çok titiz insanlar var. Annanemin annesi bunların başında gelirmiş ve 2 katlı ahşap osmanlı evini her sabah (evet her sabah) baştan aşağıya sabunlu sularla siler ve 12 yaşındaki kızını da yanında çekirdekten yetiştirirmiş. Ananem son yılında bile hala o evin tahta merdivenlerindeki beyaz sabun kokusunu anlatırdı. Herşeyi iğne oyalı, özenli ve tertemizmiş. Sonra ananem, 87 yaşında bile her sabah toz alan, yerlere bir elektrikli süpürge "tutuveren" bir kadıncağızdı. Eskeza sabah yataktan kalkmış, yatak örtünüzü kapamadan tuvalete gitmişseniz, 1 saniyede yatakları kaldırıverirdi. 87 yaşındaki kadının bu hızından siz utanır, yeter ki o yorulmasın diye siz aşırı temiz düzenli oluverirdiniz. Titizlik ondan küçük teyzeme geçmiş, teyzemde aşırı bir temizlik ve titizlik vardır. Evinde - hatta onun bulunduğu herhangi bir evde - yerleri hatta tuvaleti bile yalayabilirsiniz. Sadece temiz değil aşırı düzenlidir, mesela asimetriye tahammülü yoktur. Biz kuzenler hiç birimiz böyle titiz ve düzenli değiliz. Benim kızımda biraz var gibi, yemek bulaşan ellerine dayanamıyor, muzu mıncıklıyor sonra eli yapış yapış olunca çığlığı basıyor, ellerini silkeliyor, o da yetmezse ıslak mendili işaret edip ellerini uzatıyor. Daha 1 yaşında, korkuyorum.. Bol bol yere bırakıyorum, oyun parkında özellikle üzerinin kirlenmesine ve donuna kadar çamur olmasına özen gösteriyorum. Bence temizlik takıntısı iyi değil, insanı da çevresini de yoruyor. Ağacı yaşken eğmeye çalışıyorum.

Bu konuda eşimle konuşuyorduk hafta sonu. Eşim yabancı biliyorsunuz, bazen Türkiye ve Türklerle ilgili çok güzel tesbitleri oluyor. Temizlik konusunda da şöyle dedi bana: "Siz Türkler evinizde aşırı temizsiniz, hatta normalin üstünde bir titizlik ve temizlik var evlerde. Ama evin dışı, sokaklar çok pis. Yerlerde çöpler, tükürükler.." Düşündüm, adam haklı. Batı ülkelerinde durum tam tersi. Mesela Münih'te sokaklar hakikaten aşırı temiz, çıplak ayakla gezsen ayaklarının altı kara kara olmaz, o derece. Yerlerde bir çöp dahi olmaz (Türk mahallesini saymıyorum, ora aynen bildiğin Eminönü) hatta doğayı bile temizleyen, dalları budayan, bisiklet yollarındaki yaprağı dalı temizleyen insanlar var. Bahsetmiştim, su israfı olmasın diye insanlar öyle az su kullanıyor ki, hükümet su kullanımını arttırmak için kampanyalar düzenliyor. Evlerin içi ise, çok temiz değil. Bir çok arkadaşımın evi hippi evi gibi, kitaplar üstüste, kablolar etrafta, çantalar ve ayakkabılar bir köşeye yığılmış, yerler süpürülüyor ama çok sık silinmiyor. Perde zaten kullanılmıyor ve camlar da senede iki siliniyor (bu arada biz de camı senede iki siliyoruz, yağmur tozlu yağmayınca kirlenmiyor ki..)

Bir de plastik kullanımı çok az burada, o dikkatimi çekiyor. Herkes alışveriş için şu yandaki kumaş poşetleri kullanıyor, plastik torbayı isterseniz alışverişte satın alıyorsunuz, etrafta uçuşan plastikler olmuyor. Güzel bir uygulama bence. Biz Türkler plastiği çok seviyoruz, özellikle plastik torbaları üçer beşer alıyoruz, elimiz kolumuz plastik torbalarla dolu, oysa çirkin bir görüntü ve sağlıksız da..

Mesela bir de benim aşırı temiz banyo ve mutfak takıntım vardır, bu ikisi parlayacak temizlikten ve havadar, ferah ve düzenli olacak.. Yabancılarda pek böyle bir takıntı yok. Gözlemlediğim kadarıyla temizlik önem sırası: 1. Beden temizliği 2. Sokak temizliği 3. Ev temizliği şeklinde. Eğer akıl hastalığı, fakirlik ya da az eğitim söz konusu değilse, Batılılar her sabah duş alır, her akşam da giyilen tüm elbiseler makinaya atılır. Bir giyilen asla ikinci gün giyilmez. Bizden farklılar, evet.

Bazen düşünüyorum, belki bizdeki temizlik anlayışı da "göstermelik". Hani temizlenip kullanıma kapatılan, anca misafire açılan salonlar gibi "aman başkası görürse ne pis kadın demesin" diye temizliyoruz sanki evlerimizi. Ama iş sokağa gelince "nasılsa kamu malı bana ne" diyoruz. Beden temizliği ise apayrı bir konu, hele şu yaz günlerinde toplu taşımada seyahat eden dostlar adına, ona hiç girmiyorum..

Fazla temizliğin alerji riskini arttırdığı bir gerçek. Ayrıca biraz kir ve mikrop bağışıklık sistemini güçlendiriyor da. Kısacası bence temizlik hastası damgası yemektense azıcık pasaklı olmak, rahat olmak sanırım kendimiz için de çevremiz için de en iyisi.