28 Nisan 2014 Pazartesi

Pembe karda zombi koşusu

Pembe kar yağdı! Valla! İşte yanda kanıtı, inanmıyorsanız kendi gözlerinizle görün. Hava muhteşem, tam bahar havası. 15-17 derecelerde, gece yağmur yağmış, mis gibi kokuyor toprak. Yapraklar artık çiçeklerin arasından iyice belirgin. Çiçekler yavaş yavaş dökülüyor. Bazen pembe kar gibi, bazen sapsarı kar gibi, bazen de bembeyaz, mosmor.. Doğanın bahar coşkusuna katılmamak mümkün mü?

Pazar ve çarşamba sabahlarını kendime ayırıyorum, kendimle başbaşa. Belki tek çocuk olduğum ve çocukluktan yalnızlığın tadına vardığım için, belki eski çağlarda dedikleri gibi melankolik yapım nedeniyle, belki de sadece basit bir tercih. Benim için kendimle başbaşa kalmak, bir zevk. Hafta boyu kurduğum hayalleri gerçekleştirmek, yenilenmek için bir ihtiyaç.

Dün sabah erkenden doğaya çıktım. Niyetim biraz yürümek ve kahvaltı için ekmek alıp eve dönmekti. Babamın değimiyle "100mt yürümüş, yorulmuşuz" muzip muzip.. Ama dışarıya çıkıp da pembe karı görünce birden koşmak isteği geldi bana. Böyle amaçsızca koşma isteği bana ara sıra gelir, çocukken bizimkiler beni çimenliklere falan salarlardı. Özellikle Pazar günleri, şehir çocukları için doğaya çıkma (ve sonrasında evde keseli bir banyo ile doğadan arınma ve normale dönme) günü. Oradan heralde kaldı bu alışkanlık. Çimenlik gördüğümde, özellikle de Pazar günüyse koşarım arkadaş.

Velhasıl bu pek doğru değil, şimdi abartmayayım. Şehir çocuğu büyüdü, şehir insanı oldu (onca dünya seyahati ve bahçeli evler, doğa gönüllülüğü falan derken kalıplarımın dışına çok da çıkabildiğim söylenemez). Dolayısıyla her şehir insanı gibi doğada değil koşu bandında, kapalı alanda koşar oldu. Mevsime atmamak lazım suçu, yaz kış kalabalık oluyor spor salonları. Belki toplu halde ter atmanın motivasyonu. Ama spor salonunda koşu bandında 40 dakika koşabilen ben, doğada aynı performansı sergileyemiyorum. Doğada 5 dakikada yoruluyorum, dilim damağıma yapışıyor. Bunu maraton koşan bir arkadaşıma anlatınca, bana "hızlı koşuyorsundur da ondan" dedi. Ne kadar basit ama akıl edememişim bu zamana dek. Doğru, hızımı ayarlayamıyorum kendi başıma. Sanki peşimde zombi ordusu var.. Bu arada bu zombi koşusu hakikaten var, oldukça da eğlenceli gözüküyor. 11 Mayıs'ta da Münih'te de olacak, sadece 5km aslında hiç birşey değil ve çok katılmak isterdim. Ama doğada işte nafile! Oysa şuraya tıklayıp bakın ne çok eğleniyor insanlar.

Pembe karda koşmaya başladım. Kulaklıklarım da yanımda, salonda koşarken her zaman dinlediğim albümü açtım (Muse - Black holes and revelations) ve adımlarımı albümün ritmine uydurmaya çalıştım. Çünkü salonda aynen böyle yapıyorum. O da ne, yorulmadan koşuyorum! Olayın sırrı buymuş, ritm. Tabii bir de bir önceki gece protein almak, uykuyu iyi almış ve dinlenmiş olmak gerekiyor. Bu ritme adım uydurmanın bir de iyi tarafı var, dikkatiniz sadece adımlarınızda ve nefesinizde olduğu için hiçbirşey düşünmüyorsunuz, beyniniz tamamen bomboş! Muhteşem bir meditasyon şansı.. Öyle koştum koştum koştum. Birden yorulup da kendimi uzaklarda bulmam tabii pek iyi olmadı. Planlı koşmak lazım. Doğanın acemisiyim işte..

Bazen rüyalarımda koşuyorum. Hiç yorulmuyorum, terlemiyorum, sadece doğayı, çevreyi, insanları izliyor ve koşuyorum; sanki saatlerce koşuyorum.. Öyle güzel bir his ki..

25 Nisan 2014 Cuma

Ölümden korkmak / korkmamak

Dün gün boyu karşı arsamızda Grand Designs mahiyetinde sürüp giden ev yapımı çalışmalarının bam bam küt küt sesiyle mücadele ettim. Normalde ben İstanbul'da yaşamış biri olarak gürültü kirliliğine kafayı takmam, öyle tek pırtta uykusu kaçan, tek gümde komşuya dalan biri değilim yani. Ama Münih'e taşınalıberi, özellikle de şehrin çok merkezinde olmayan, kanun gereği max. üç katlı ve bahçeli şirinler köyü misali evler içinde yaşamaya başlayınca, Türkiye ziyaretlerimde de annemlerin benzer bir ortamda bahçeli evlerinde kala uyuya, gürültüye karşı tahammül seviyem azalmış. Oysa her Türk evladı gibi ben de gürültüyü "hayat enerjisi" ile karıştırıyorum genellikle (çoğunlukla da özlüyorum ha, özellikle etrafta zombi savaşı olmuş da bir ben canlı kalmışım hissi veren Pazar günleri ve tatil zamanlarında!) Velhasıl, gürültü kirliliği vardı dün, daha da olacak galiba. Evropalılar yazı falan asıyorlar, şu şu tarihler arası yoğun gürültü kirliliği (kolon indirmece bam bam küt küt) ve takiben şuşu günler arası hafif gürültü kirliliği (evde vida sökme çıkarma işleri vızzt cızzztlar) olacak, kusura bakmayın falan diye. NaĞĞzik insanlar ne de olsa Evropalı, inşaat işçisi bile Cold Play dinliyor.

Grand Designs dedim de abartmadım, hakikaten enteresan bir ev inşa ediyorlar karşıya. Aynı zamanda da bahçeyle uğraşıyorlar. Ev bitince bahçe de yemyeşil hazır olacak. Bizim zengin mahallesinde yeni trend "açık oturma odası" yani dışardan bakınca insanların yediği bezelye bile seçiliyor. Bizde ve evlerin hiçbirinde perde alışkanlığı yok. Aslında evler mimari açıdan akıllı tasarım, kimse kimseyi görmüyor ve insanlar da birbir evlerinin içine bakmıyor (ben arada yoldan geçerken Türk meraklılığı ile bi göz ucu atıveriyorum). Mahallemizin kokoşları böyle süslenip püslenip oturma odasında Biri Bizi Gözetliyor fantazisi yaşıyor ve yaşatıyorlar. Enteresan.

Velhasıl ordan aklıma geldi, nicedir kızı uyuttuktan sonra Grand Desings'ı izlemiyoruz, izleyelim bu gece dedim. İngiltere'de teeee 70'lerden beri süregelen bir diziymiş bu, şimdiki Kevin McCloud sunumuyla oldukça ilginç. Ben çocukluğumdan beri mimariye meraklıyımdır. Düz çizgi bile çizemediğim halde kendi kendime kağıtlara defterlere hep böyle kuşbakışı evler çizer, mobilyalar döşer, peysaj mimarisini eksik etmezdim. Tabii eciş bücüş çizimler ama bebekle oynamaktan çok daha eğlenceliydi benim için. O nedenle seviyorum bu diziyi. Özellikle Grand Designs Abroad'ı da çok sevdim.

Bu bölümde biri 2, biri 4 yaşında iki çocuk annesi öğretmen bir kadınla eşi hayallerindeki evi yaptırmak üzere yola çıktılar. Aynı anda adam kansere yakalandığını öğrendi ve 6 ayda (sadece 6 ayda, oldukça agresif bir kansermiş ve adam çok gençti..) adam öldü. Kadın tek başına dimdik evi yaptırdı ve içinde iki çocuğuyla oturdu. Tabii ben programa odaklanamadım çünkü aklım uçtu, gitti. İlk başta adamı görünce, böyle sen ben gibi sağlıklı turp gibi adam, evin planını anlatıyor Kevin'e. Sonra iki cümlede özetliyorlar; kanseri ne yazık ki tahmininden daha fazla yayılmış ve 6 ay sonunda öldü diye. Bu kadar. Sonra evin mimarisi.. İngiliz tarzı işte, programın odağı kadının iki çocukla mücadelesi değil tabii, evin yapımı. Ev de güzel oldu, bakın burda linki. Özellikle çatısı ilginç, değil mi? Kadın biraz maddi sorunlar yaşadığı için tabii biraz küçüldü ama 300.000 Pound'a (oldukça ucuza) maletti ve güzelce döşedi, sağa sola babanın fotolarını astı, eve yerleşti. Çocuklarını mutlu mutlu büyüttü.

Beni tabii bir dehşet saldı. İnsan "ay benim başıma gelse dayanamam" dememeli, çünkü yukardaki melekler midir nedir onlar bu tip sözlerinizi hemen kayda alıp, sizi bizzat bu durumun içine atıp, "bak işte yaşadın, dayandın" dedirtiyorlar. Karmanın böyle "olumsuza odakla, olumsuz da gelsin yakana yapışsın" durumu var. Aman dikkat yani. Yine de ben kadına hayranlık duydum, ne güçlü bir kadındı o. Bir kere hep olumluya odaklandı ve şansına mimar da işçiler de hep iyi insanlar çıktılar, kadını kazıklamadılar, kadın da onların önerilerine değer verdi. Kadın hem öğretmenlik mesleğini sürdürdü hem iki çocuğunu tek başına büyüttü, programın güzel yanı 1-2 sene geçiyor ev yapılırken malum. Kadın dedi ki "kimse GERÇEKTE sizin ne durumda olduğunuzla ilgilenmiyor, her şeyi siz tek başınıza yapıyorsunuz, yapmak zorundasınız". Bu çok can alıcı bir cümleydi bence.

Ben ölümden korkuyorum. Daha doğrusu, ben hayatımda çok şükür büyüyene dek hiç bir yakınımı kaybetmedim. Hepsi benim çevremde, benimle oldular, büyümemi gördüler. İlk dedemi kaybettim ve o zaman ölüm korkusu saplandı içime. Baya bocaladım o yıllarda, kafamı ölüme taktım, başka şey düşünemez oldum. Belki tüm yaşamın anlamını arama, dünya seyahati, çeşitli çeşitli uğraş ve hobiler edinip çabuk sıkılma, sevgililer bu ölüm korkusundan kaynaklanıyordu. Belki değil, tamamen öyle aslında (bir itiraf daha, J.'nin önderliğinde bu hafta itiraf haftası adeta!)

Hayatım ölümden çok korkmak, hiç korkmamak ve yine çok korkmakla geçiyor. Ölümden korkmamaya Semo'yu kaybedişim neden olmuştu. Birden hayatın anlamsızlığı ve ölümün birden geliverip herşeyi kapatışını idrak ettim ve birden korkmamaya "öbür taraf var, kesin var, yeşil çimenlerde Semo'yla koşacağım ben" fikri hayatımın merkezine oturmaya başladı. Uzun yıllar ölümden korkmadım. O yıllar en zor yıllardı aslında, ölümle içiçe, aklımdan çıkmadan, olumlu düşünebildiğim tek şey "bunu da yaşamalıyım, bunu da görmeliyim ki öbür tarafa gidince anlatacağım şeyler olsun oradakilere" oldu. Bu felsefeye devam ediyorum hala..

Sonra işte gebelik, Maya'nın doğumu. Hayat bir ölçüde değişiyor ister istemez, yeni bir renk ekleniyor diyelim. Olumlu ya da olumsuz getirilere odaklanmak yine insanın elinde. Ama tek bir şey var ki; insan yine ölümden korkmaya başlıyor. Bu sefer ben ölmemeliyim; onu büyütmeli, yetişkin hatta yaşlı bir insan olduğunu, kendi ayakları üzerinde durduğunu görmeliyim korkusu başlıyor. Dediğim gibi aslında karmaya fırsat vermemek lazım bu tip konularda, tabii ki annesiz büyüyen milyonlarca çocuk var, hayatta dimdik durabilen, sevgiyi anneden olmasa da başkalarından alabilen, güçlü insanlar olabilen. Yine de işte, insan çocuğu küçükken hasta olmamalı, ölmemeli dostlar. Bir blogger yazmıştı, kimdi hatırlayamıyorum (hatırlatırsanız hemen düzeltir adını eklerim, emeğe saygısızlık olmasın) "Ölüm anneye yakışmaz" diye. Katılıyorum.

23 Nisan 2014 Çarşamba

Paskalya sonrası ve bir itiraf

Paskalyada eşimin annesi ve arkadaşlardan bizim eve 5 kg. çikolata, 1 kg. şeker, 2 büyük kek geldi. Bizden de onlara yaklaşık bir bu kadar ıvır zıvır gitmiştir. Kendimi tüccar kafası şekerden zehir gibi çalışan bir bakkal amca gibi hissediyorum. Bu çikolatanın paketini açmayalım da şuna verelim falan hesapları içine bile girdiğimi itiraf edeyim - hadi hadi hangimiz yapmıyoruz ki bu hediye rotasyonunu! Hatta birine verdiği şekeri çok alakasız birinden aynı şekilde geri alan bir tanışım bile olmuştu. O gün bu gündür içinde not var mı falan diye bir bakarım en azından :P N'apayım dostlar, kınamayın beni.. 5 kg. çilolata diyorum.. İnsan midesi bu.

Lakin; beni tanıyanlar bilir. Ben 9 senedir çikolata yemiyorum. 9 sene önce Semo'ma verdiğim "tamam çikolatayı bırakıyorum ama sen de daha uzun yıllar benimle yaşıyorsun" sözünü tek taraflı da olsa tuttum bunca sene.. İlk başlarda boğazıma takılı o acı yumru ile, sonra pirensip meselesi yapıp, en sonra da canım çikolata istememeye başlayınca. Ama 9 sene hiç mi çikolata yemedim dersek, işte o noktada bir itirafta bulunmanın zamanı geldi.. Yedim. Ama boğazıma dizildi, şu gün dahi gözlerim dolar hatırlayınca. Çok pişmanım..

Canım ananemin evindeydim, geçen sene bu zamanlardan az önce. Şubat 24. 8 senedir ağzıma bir lokma çikolata koymamış olan ben, hamileliğimde aşırı çikolata yedim - belki de bu kız bundan böyle tatlı (ya da bundan böyle azıtıyor, yaramaz, bakış açınıza bağlayalım). İlk aylarda değil ama özellikle orta hamilelik döneminde inanılmaz çikolata istedi canım. İlk başlarda dayandım ama bir noktada eşim önümde koca bir paket vişneli beyaz çikolatayı yalana yalana ve nasılsa ben özenmiyorum diyerek yiyince, bende ipler koptu. Ama kendime de yediremiyorum, 8 sene çikolata yememişim sonuçta, söz vermişim, gurur meselesi olmuş. Utanıyorum bu "başarısızlık" hikayesini itiraf etmeye.. Kendime bir zula yaptım böyle yeme bozukluğu olan insanlar gibi. Yatağımın yan çekmecesinin diplerinde bir parça çikolata saklıyorum, git gel kırpıyorum falan. Resmen delilik manyaklık ne dersin; hamilelikmiş.. Doğurunca geçti; yine yemez, aramaz, özlemez oldum. Ama son yediğim çikolata, boğazıma takılı kaldı. O da bir gerçek..

Hikayesi.. Ananeme gittim diyordum, 24 Şubat artık son günlerden biri, döneceğim. Ananemin evinde mutlaka çikolata bulunurdu çünkü o da severdi rahmetli. 8 sene dokunmadım bu çikolatalara da, o 24 Şubat günü o koca kase Kahve Dünyası'nın içi fındıklı, yumuşak kremalı yuvarlak top çikolataları var ya.. Ah o kase gidiyorum geliyorum gözüm onda, aklım onda, delireceğim. Sonunda dedim aman bi tane alayım şundan, kim bilecek. Birle kaldım mı, hayır. Oturup 1 kase çikolatayı yedim. Yaklaşık bir 400 gr. falan! Malum bebek içerde sevinçten (ya da kafein kafasıyla) taklalar atıyor. Ohhh misss. Tabii 1 çikolatayı kim anlayacak derken 1 kase çikolatayı anlamamak pek mümkün olmadı. Ananem zaten 87 yaşında inanılmaz dikkatli ve zeki bir kadındı, daha yarım saat içinde o çikolata kasesinin yokluğunu fark etti! Ay kadıncağız evde dört dönüyor, "delireceğim, nereye koymuş olabilirim, yok, koca kase yok!" diye söyleniyor. Ben de boğazıma dizilmiş o kadar çikolatayı yediğimi itiraf edemiyorum, süt dökmüş kedi gibi peşindeyim.. "Ananecim dur bulunur, üst raflara konmuştur temizlikte falan köşeye sıkışmıştır dur bulunur" diyorum ama derdim bir an önce evden çıkıp bir Kahve Dünyası bulmak ve hemen aynısından almak. Netekim bir fırsat bulup kaçtım evden.

Göbekle ve içindeki 400 gr. çikolatadan ziyade vicdanımın verdiği sızı ve enerjiyle Tunalı, Kızılay dön dolan, ayol 1 tane bile Kahve Dünyası yok mudur koca Ankara'da! Delireceğim.. Sonunda sordum bir pastaneye, teeee uzak bir alışveriş merkezi adı verdiler. Yok artık. Baktım onlarda da bonbon çikolata var, gittim ondan aldım. Eve döndüm. Kaseyi doldurdum. Utanmaz arlanmaz bir insan olarak bir de teatral bir şekilde "aaaa anane bu muydu senin aradığın, bak koltuğun yanına kısmış" diye yalanı da ata ata çıkardım kaseyi. Ananem çikolatalara baktı, "hmmm tuhaf" dedi, bir tane attı ağzına.. Pek bozuntuya vermedi ama eminim o çikolatayla bu çikolatanın aynı olmadığını anladı.. Eminim yani. O çikolatalar hala benim boğazımda düğüm olarak durur, hamilelik mamilelik maşka da yemedim ondan sonra. Dersimi aldım yani.

Bu Paskalya o kadar çikolatayı bir arada görünce işte bu aklıma geldi. Gözlerim doldu. Ah ananem, sen kaybetmedin o çikolataları, ben yedim ben! Hayırsız utanmaz arlanmaz tornun yedi.. Bir de suç üstü yakalanınca yalan attı, dolandırıcılık yaptı. Bu çikolata denen şey bana yaramıyor.. Affet beni ananem, e mi?!

15 Nisan 2014 Salı

Kudüs'te 24 saat

İki durak arasında kalan, transit geçtiğimiz şehirler vardır ya.. Bazen bir uçağın rötarıyla, bazen uzun süren bir yolculukta zorunlu bir soluk alabilmek için durduğumuz. Aslında tam da o şehre gitmek aklımızın ucundan bile geçmemişken, birden kendimizi buluverdiğimiz bir yerde birden kendimizi bulmaktan bahsediyorum. Kendimizi bulmak. İki anlamıyla da. Rastgele bir yerde amaçsızca bulunduğumuz anda, birden o aydınlanma anı.. Daha önce adını bile duymadığımız ufacık bir kasabada; teker patlamışken, kar fırtınası yolları kapamışken, belki bir konukevinde, belki kapısı tanrı misafirlerine açık bir ailenin kurduğu yer yatağının soğuk ama konforlu yün yorganına sarmalanmışken. Olur ya, kendimizi buluvermek.

Ama bundan bahsetmiyorum. Belki sadece bundan bahsetmeliyim ama bugün değil.

Bugün, tüm haftasonu izlediğim ve bu hafta içi geceler boyunca izlemeye devam edeceğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum. 24 saat Kudüs (24 Hours Jerusalem) belgeselinden. Bu haftasonu en sevdiğim - tek sevdiğim hatta - Alman belgesel / tartışma kanalı ARTE'de yayınlanan "24 saat Kudüs" belgeseli, beni ve milyonlarca ben gibi insanı TV karşısına kitledi. Cumartesi sabah 06.00'da başlayan yayın Pazar sabah 05.59'da sona erene dek, 24 saat boyunca Kudüs'te yaşayan çeşitli insanların yaşamlarından kesitler sundu. İlginç olan, mesela siz Cumartesi sabah 10.04'te TV karşısındayken, Kudüs'te de saat 10.04 oluyor ve o saniyede bir Kudüs'lünün evinde kahvaltı hazırlığını izliyorsunuz, ya da bir Arap mesela namaz için camiye gidiyor oluyor ya da bir Musevi çocuğunu okula hazırlıyor ya da bir Hıristiyan evinin önünü süpürüyor ya da bir Ermeni çoktan atölyesini açmış, kilden çömlek yapıyor. Eş zamanlı olarak izliyorsunuz. Çok güzel bir konsept bence. İzlediğim kadarıyla yansız bir belgeseldi, yani hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin, hem Hıristiyan, hem Müslüman, hem de Musevilerin gözünden Kudüs'te yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor ve bunu da gayet güzel yapıyordu. Ama İsrail'in Filistin'e ait bölgelere haksız yollardan yerleştiğine dair yanlı olmasa da bu işlemi normalmiş gibi gösterdiğini söyleyen bir kesim de var tabii, şuradan okuyabilirsiniz. Sıradan insanların sıradan yaşamları, biraz Life in a Day'e benziyor, oldukça sıradan ve o kadar ilginç bir belgesel. 6 Eylül 2012'de bir çok film ekibi tarafından çekilmiş, Grimme ödülüne layık görülmüş olan bu belgesel tam 24 saat sürüyor. Böyle olunca, ben yayının tamamını izleyemedim, ara sıra birkaç saat bakıp çıktım ve eksik kalan saatleri bu hafta içi geceleri internetten izleyerek tamamlamayı umuyorum.

Kudüs, benim için özel bir kent. Yaşamımın dönüm noktası Kudüs'e gitme kararım oldu diyebilirim. Yüksek lisansı tamamlamış, doktora öncesi biraz soluk almak istemiş ve 1 senemi elimde biriken tüm parayı harcayarak seyahat etmeye ayırmıştım. Hayatımın karışık, ne yola gideceğimi bilmediğim, aşktan ağzımın yandığı, mutsuz ve amaçsız bir dönemiydi. O sene bir çok ülkeyi gezdim, bazısını tek başıma, bazısını şimdi eşim olan adamla, bazısını çalışarak, okuyarak.. O 1 sene oldu 2-3 sene, para sandığımın aksine, o kadar hızlı bitmedi.. Sonra İstanbul'a döndüm ama mutlu olamadım, tekrar çıktım yurtdışına, okudum, evlendim, çocuklandım falan filan. Ama hepsinin başlangıcı Kudüs'e gitme kararım oldu. Benim için özel bu şehir.

Eşimle İsrail'de tanıştık ve Kudüs'te eski kentin o efsanevi çatılarından birinde birbirimize aşık olduğumuzu itiraf ettik. 10 senelik ilişkimizde bir çok defa gidip geldik Kudüs'e, her defası çok özel oldu. Nedense bu kent mıknatıs gibi çekiyor beni / bizi ve her bir köşesi, tüm o kültürlerin beşiği oluşu, insanlarının her birinin anlatacak bir hikayesi oluşu, her bir karışı duygu ve tarih yüklü oluşu ve çözülemeyen tüm o karmaşık politik ve sosyal düğümleri ile, Kudüs benim / bizim için dünyanın merkezi. Hala aklımız Kudüs'te, ara sıra gitsek yerleşsek dediğimiz oluyor. Günün birinde Kudüs'te eski kentte bir ev alıp oranın yerlisi olmayı istiyoruz, kısmetse..

Bu nedenle belgesel beni esir aldı, fırsat bulduğum her boşlukta Kudüs'üme koşuyorum. Tüm bir hafta da böyle geçecek sanırım, 24 saatlik bir belgeseli bu yoğunlukta anca 1 haftada bitirebilirim gibime geliyor. Eğer ilginizi çekiyorsa bu tip şehir belgeselleri, Kudüs'ü buradan izlemenizi tavsiye ederim. Berlin'in de 24 saatlik bir belgeseli var bu arada..

Hamiş: Yazıdaki fotoğraflar bana aittir ve izinsiz kullanımı ve paylaşımı kanunen suçtur.

3 Nisan 2014 Perşembe

Memleketin hali

Şu son 1 senede olan biteni saymasak, 35 senelik hayatım boyunca politik bir insan olamadım hiç. Bunun bir nedeni belki Mari Antrikot'un dediği gibi 70-80'lerde çocuk yetiştiren nesilin bizleri "aman evladım sen karışma"larla yetiştirmiş olması, belki de kişiliğimde A tipi (yönetici, atılgan, hırslı) öğeler bulunmaması ya da tembelliğim, ilgisizliğim (hadi olumludan bakalım; başka başka şeylere olan ilgim ve geniş yelpazede giden merakım) olabilir. Her neyse politika ilgimi çekmiyor. Çoğu seçimde oy bile kullanmadım çünkü benim fikirlerimi tam olarak ifade eden ve destekleyen hiç bir parti bulamıyorum. Özgürlüğü tuttursalar halkın gerçeklerinden uzaklaşıyorlar, adaleti tuttursalar askeri rejime yaklaşıyorlar, liberal demokrasiyi öne çıkarsalar tepedeki kapitalist sisteme yarıyor, sosyal hak ve özgürlükleri destekleseler ekonomi bozuluyor, bir türlü olmuyor da olmuyor.. Adam gibi bir muhalefet olsa, tepedekiler de iş yapacak ama olmuyor. Senelerdir aynı insanlar, aynı fikirler, aynı yerinde saymalar, aynı geri gidişler. Kısacası politikadan hoşlanmıyorum, ne oy veriyor sistemi destekliyordum, ne de oy vermediğim için haksız yere eleştiriyordum. Amağğğn hepsi aynı diyip, apolitik apolitik yaşayıp gidiyordum.

Son 1 senede çok şey değişti. Politik gündemi ilk defa takip ettim, ilk defa politikacı adı öğrendim, kendi fikirlerime yakın insanların meydanları doldurduğunu, "böyle gelmiş böyle gider"e karşı yüzbinlerin ayaklandığını gördüm. İlk defa heyecanlandım, sandığa koşma azmi duydum. İlk defa seçim sonuçlarını milli maç izler gibi kalbim elimde izledim. 

Ne oldu?

Hezimet. 

Demokrasi böyle bir şey işte. Şikeler, aldatmalar içinde bu sonuçlar geçerli değil diye düşünüyoruz hala. Ben de öyle düşünüyorum. "Sandık demokrasisi" geçerli olmaz diyoruz. Ben de diyorum. Ama şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Biz meydanları da doldursak, sosyal ağda devrim de yapsak, bu ülkede bizim gibi düşünmeyen, farklı inanç ve değerlere sahip bir %45 var ve biz o kadar kendi çevremiz içinde kalmış haldeyiz ki, bu %45 ile yollarımız şu güne dek kesişmemiş, kim bu insanlar bilmiyoruz.. Neredeyse 2 kişiden birinin AKP'ye oy verdiği şu ülkede, ben bu seçimde daha AKP'ye oy verdiğini söyleyen kimseye rastlamadım mesela. Bu kadar kopuk, apayrı bir yaşam sürüyoruz işte.. Ve bu nedenle, işte sırf bu nedenle biz bu AKP'yi söküp atamıyoruz.

Peki kim bu insanlar?

Geçen seçimde AKP'ye oy verenler arasında sadece toplum içinde dindar kimliğini öne çıkartarak yaşayan ya da tabii kömür dağıtılan, para verilen, devlet kurumlarında ücretsiz hizmet alan o "öteki" kesimden insanlar yoktu. Benim AKP'ye oy veren "bizden" tanıdıklarım da vardı ve veriş nedenleri "adalet" ve "kalkınma" idi, yani ekonomi diğer hükümetlerin dönemine göre daha iyi düzeydeydi ve diğer hükümetlerdeki gibi akkuya çıkan ölçüde yolsuzluk yapılmamıştı. Ayrıca Kürt açılımını destekleyen, entellektüel arkadaşlar vardı. Demokratik anlamda "biz ve ötekiler"in biraz daha yakınlaşacağına, memlekete Avrupa standartları düzeyinde hizmet getirileceğine ve en önemlisi de halkımızın 70-80 döneminde çektiği askeri darbe ve cunta iktidarının kökünün kazınacağına, milliyetçi akımın önüne geçileceğine ve daha liberal olunacağına inanan arkadaşlar vardı.

Fakat yolsuzluklar, hırsızlıklar ve yalan dolan bu derece ayyuka çıkınca, AKP'ye "iyi niyet"le oy veren "bizden" kesim, bu seçimde oyunu çekti. Çünkü bu kesim bağımsız medyaya erişimi olan, okuyan, artık "iyi niyet"le AKP'nin iç hesabının bağdaşmadığını gören kesimdi. Fakat, bu kesim ne yazık ki sadece %1-2'de kaldı. AKP geçen seçimden bu seçime, bu kadar çalıp çırpsa da, sadece bu kesimi kaybetmiş gibi gözüküyor.. Peki geriye kalanlar kimler? Kim bu çalsa da, aldatsa da "kocamdır, sever de, döver de" diyen insanlar?

İşte bence asıl önemli olan bu sorunun cevabını bulabilmek. Bizim görmezden geldiğimiz, belki evimizi temizleyen, belki çöpümüzü alan, belki sabah kapımıza bir ekmek bırakan, belki yöneticisi olduğumuz iş yerinde bantta çalışan insanlarsa bunlar; bu insanlara sormak lazım "neden?" diye.. Sosyal medyadan bir arkadaşımın çok güzel ifade ettiği gibi belki de bu insanlar sadece insan yerine konulmak, seslerini çıkarmak, fark edilmek istiyorlar. Bunca yılın ezilmişliği zaten varken, artık ezilmek değil onları korkutan. Birinin onlara sahip çıkması, birinin onlar gibi olduğunu söyleyerek seslerini duyurması belki. "Kasımpaşalı, eli maşalı" imajıyla, seyrek bıyıklı asabi kişilik ünvanıyla da olsa, birinin onların yerine onların yapamadıkları şekilde, "öcünü alma"sı belki tüm bu yılların biriken hıncının. Bizim hırsız gördüğümüzü onlar Robin Hood görüyor bu nedenle belki de..

Bu sosyolojik sorunsalları çözmeden ne AKP gider, ne de biz gerçekten bütüncül ve eşitlikçi bir demokrasiye kavuşuruz.. Bana öyle geliyor..