25 Mart 2014 Salı

Elena Kalis ve sualtının büyüsü

Münih'te tam 36 saattir aralıksız yağmur yağarken ve ben biraz daha aralıksız yağarsa heralde Atlantis'e döneceğiz diye düşünmeye başlamışken, karşıma Elena Kalis'in sualtı fotoğrafları çıktı. Büyülendim. sanatçının emeğini izinsiz kullanmak bana çok ters ama, bir iki tane örnek koymak ve lütfen şu linkten web sitesini inceleyin demek istiyorum. Rüya gibi..

Beni etkileyen, sualtında tam olarak nasıl hissettiğimi tamamen yakalamış olması. Çocukluğumdan beri şnorkelle ve 15 yaşımdan beri de tüple dalıyorum. O derin maviliğe, balıklarla çevrelenmeye, buradaki meraklı mantaların arasında yüzmeye aşığım. Çocukken uyumadan önce kendimi sualtında yaşıyormuş gibi hayal ederdim. O kadar heyecanlanırdım ki, bazen uyku tutmazdı. Öyle detaylı hayallerim vardı ki, bugün bile bazılarını hatırlayabiliyorum. Yazları, denizin sesini dinleye dinleye uyuma lüksüm vardı ve yastıktan başımı kaldırdığım anda masmavi güzelliği görebiliyordum. Bazı geceler saatlerce baktığımı, gün ışırken oynaşan ışıklara hoşçakal derken uyuduğumu bilirim.

Denizin altındayken hiçbirşey düşünemem, beynim bomboş olur, tüm dertler tasalar akar gider ve o yerçekimsiz hafif ortamda sadece "var olmak" kalır bana. Ruhum da bedenim kadar hafiftir denizin içinde. Bazen nefes almadan gözlerimi kapayarak aynen bu fotoğraftaki gibi tersten dalarım, nefesim yettiğince - bu bazen bir buçuk hatta iki dakikaya kadar çıkabilir - denizin dibinde öylece yatmaktan hoşlanırım. Deniz sanki yanaklarımı okşarmış gibi gelir, saçlarım tel tel oynaşır gelgitleriyle.

Kimi şap şup yüzer ya, ben tek bir ses ve dalga çıkarmadan kucaklamak isterim denizi. Kucaklamak gibidir yüzmek zaten. O serinlik o sessizlik, o hafif ürperti, diplerin karanlığındaki huzur.. Öyle sessiz, daha herkes uyurken, daha kimse tatile gelmemişken.. Deniz sadece benim olsun isterim.

Elena Kalis bu fotoğraflarda benim tam da ne hissettiğimi çok güzel yakalamış. Web sitesinde daha da güzel fotoğrafları var. Mutlaka girin bakın derim.

23 Mart 2014 Pazar

Sağlıklı hamburgerler

Her gece uyku öncesi kızıma masal anlatıyorum. Ama öyle bildiğiniz masallardan değil; gece lambasının içinde yaşayan ellerinde minik fenerler olan kelebek perilerin hikayesinden tut da, yemek artıkları yerlere dökülünce evi basan karıncaların hazıra alışıp kış için erzak toplamamaları ve ev sakinleri taşınınca damdazlak ortada kalmalarına.. Bildiğiniz tuhaf uydurmasyon anne masalları işte. Dün gece Burger krallığında yaşayan asi ruhlu Ronald McDonald'ın "çevreci olup vejeteryan hamburgerler pişirerek" Burger krallığının kralı Burger King'e başkaldırışını anlatınca, nicedir hamburger yemediğim için kafayı sıyırma tehlikesiyle karşı karşıya olabileceğimi düşündüm ve bu akşam yemeğine hamburger yapmaya karar verdim.

Yıllardır McDonalds ya da Burger King'e gitmedim. Hem sağlıksız buluyorum, hem de kapitalistin Allahı. McD'ın yeşillenme akımı bile gözümü boyamadı, sevmiyorum ve gitmiyorum. Ama düşününce, aslında hamburger özen göstererek yapıldığında asla sağlıksız bir yemek değil. Tam tersine bence son derece besleyici, doyurucu, hem damağa hem de göze hitab edebilir şekilde hazırlanabilir.

Çocukluğumda Bursa'da içinde Paşabahçe mağazasının da bulunduğu Ali Osman Sönmez tesisleri vardı, o zaman baya şehir dışında kalıyordu. Bazı Pazar günleri, ödevlerimi yaptıktan sonra efsanevi pazar köpüklü banyosu öncesinde annemlerle AOS'ye giderdik. Yolda arabamızda Vivaldi'nin Dört Mevsimler'i çalardı, çok iyi hatırlıyorum. O yol boyunca ben hep balerin olduğumun ve bu müzikle dans ettiğimin hayallerini kurardım, o yıllarda bale yapıyordum.. AOS'den bazen bir cam bardak, birkaç tabak falan alırdık ama asıl benim dört gözle beklediğim AOS'nin içindeki kafede satılan "hamburger"di. Nasıl muhteşem birşeydi bu hamburger anlatamam. O yıllarda ülkemizde daha McD ve BK yoktu, biz çocuklar hamburger nedir bilmezdik. Köfte ekmek evet ama hamburger bambaşka birşey.. Tamamen el işiydi bu hamburger. Aslında köfte ekmekten tek farkı sanırım içindeki tatlı ketçap ve hardal karışımıyla, turşu dilimiydi. O yıllarda Bursa'da Heykel'deki Sönmez'de (Bambi çocuk mağazasının hemen yanında) muhteşem bir dönerci vardı ve aynı sosla turşu karışımını kullandığı için ben normalde et sevmediğim halde hep dönerli sandviç yerdim orda. Neyse; bu hamburger muhteşem birşeydi, sonra biz gitmez olduk ya da mağaza kapandı bilmiyorum ama oranın hamburgeri gibi hamburger asla yemedim..

Ergenliğimde hamburgere meraklı değildim, sonra zaten kapitalizme karşı hamburger yememe protestosuna katıldım, sonra yeşil ve vejeteryan oldum falan. Bir 15-17 sene hamburger yemedim. Ta ki Avustralya'da yaşamaya başlayana dek.. Orda Jus Burgers diye yerel bir zincir keşfetti benim etobur eş ve ben bunların veji-burger'inin ve mavi danimarka peyniriyle yapılan hamburgerinin müptelası oldum. AOS hamburgeri basit ve muhteşemdi, bunlar ise dev gibi ve muhteşemdi..

Sonra yine taşındık. Avrupa'da yine yıllardır hamburger yemiyorum. Aklıma da gelmiyor. Ta ki dün geceye dek.. Dün gece şeytan dürttü resmen beni. Dedim "neden olmasın?" Ekmeği daha önce de bahsettiğim mahalledeki fırından alabilseydim iyi olacaktı ama geç kalmışım, katkısız undan yapılan "rustika" denen sert bir tam buğday ekmeği olsa daha iyi olacaktı ama normal hamburger ekmeği alabildim. İçinin köftesi için organik kıyma, soğansız, tuz karabiber ve bir adet yumurta ile kıvam için çok az unla yoğruluyor ve yağsız tavada cızbız pişiriliyor. Piştikten sonra üstüne kaşar eklenip eritiliyor biraz. Sonra isterseniz dilim soğan, dilim domates, marul ve tuzsuz salatalık turşusu ekliyorsunuz. Eşiminkine domuz pastırması da ekledim. Püf noktası sos tabii; bildiğiniz ketçap ile hardalı karıştırıyorsunuz, ben içine azıcık balzamik sirke de kattım, enfes oldu. Taze taze yapılmış sıcacık hamburgeri yeme de yanında yat! Israrla tavsiye ediyorum.

20 Mart 2014 Perşembe

5 kişi 1 duş

Sabah sabah halime güldüm. Şampuanlar, saç kremleri, kozmetik ürünleri üzerinde böyle 32 inci gibi dişle gülümseyen elfgillerden kadın ve erkeklerin fotoğrafları vardır ya.. Bizim duşta da şu yanda eşgalini verdiğim dörtlü her sabah dik dik bana bakıyor. Tuhaf bir his olduğunu itiraf etmeliyim. Daracık duşta 5 kişiyiz sanki! İnsan bi hoş oluyor yahu. Böyle göz göze, diz dize..


17 Mart 2014 Pazartesi

Rahatlama yöntemleri

İçim şişti ülkenin gündeminden. Bir de yurtdışındayım, ülkede olsam kim bilir neler hissederdim.. Ben kısa vadede Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyorum; eşim yabancı, kızım küçük, burada hayatımı kurdum, kendimi evimde hissediyorum. Ama ülkede bıraktıklarım, geride kalanlar düşündürüyor beni. Ülkemi sevmediğim düşünülmesin. Seviyorum. İnsanlardaki o enerjiyi, kıyı kasabalarında sabahları "yürüyüşe" çıkan göbekli amcaların size "günaydın" deyişlerini, kedileri susuz bırakmamak için sokak köşelerine konulan çirkin plastik kapları, sokağa açılan balkonunda yemek yiyen hiç tanımadığınız birine "afiyet olsun" dediğinizde, "gel gel, börek sıcak" diye cevap vermelerini, güneşini, denizini, yağmurda mis gibi kokan toprağını, o boşvermişliğini, rahatlığını, aman bişey olmaz'cılığını, yerel ve samimi halini seviyorum. Ama kontrol edilemez enerjisini yıkıma çevirişini, göz göre göre anlayışsız, bölünmüş bir topluma dönüşmesini de görüyorum. Korkuyorum, bazen umutsuzluğa kapılıyorum. Gece uyku girmedi gözüme, sinirlerim bozuldu ülkemin geleceğini düşünürken..

Geçen gün çok güzel bir insanın çok güzel bir yazısına denk geldim ve daha o akşam yaşadığım bir durum aklıma düştü. Eve gelirken ekmek almıştım o akşam. Bizim burda belli saatte sıcacık ekmek çıkıyor fırından, bizim beyaz ekmek gibi değil, daha çok Fransız Bagetleri gibi ama işte memleket ekmeğine (tuzu azaltılmadan, kepeği arttırılmadan önceki ekmeğe ama) benziyor. Hoşuma gidiyor. Bazı akşamlar bu ekmeği fırından, yunan beyaz peyniri ve kıpkırmızı domates ile bir buket maydonozu da marketten alıp eve dönüyorum. Gece yapılan kahvaltıları hep sevmişimdir.. Dün çok güzel bir güneş vardı ve hava 20 dereceye yakındı. Akşam eve dönerken; bu havada insan hiçbir sıkıntıyı aklına getiremiyor; ruhum hafif, adımlarım kelebek gibiydi. Elim kolum kahvaltıyla dolu eve girdim. Rezene çayını koydum, kaynamasını beklerken internete bir bakayım dedim. Sosyal medya beş dakikada tüm neşemi kaçırdı. Ne güneşli sıcacık hava, ne açmaya başlayan çiçekler, ne bahçede oyun oynayan çocuk sesleri.. Hiçbirini duymaz olmuştum o beş dakikada okuduklarımdan sonra. Ekmek mis gibi kokamadı artık burnuma. Canım yemek yemek istemedi..

Yurtdışında olduğuma, burada daha medeni, rahat, insan gibi bir yaşama sahip olduğuma mı şükredeyim.. Yoksa orada, memleketimin insanlarımın dramına mı yanayım.. Benim memleketim değil, ne bileyim Afrika'da bir ülke olsa yine aynı şekilde içim burkulur, sorumluların cezasız kalmasına, bu sistemin yürütülmesine yine aklım ve kalbim dayanamaz. Ama insan büyüdüğü, ekmeğini yediği ülkede böyle şeyler olup biterken, rahatça kendi evinde ekmeğini peynirini yiyemiyor işte. Ben ta uzaktayken oturup ağladım okuduklarıma, kim bilir o ortamda yaşarken neler hissediyor insanımız..

Öyle kutuplaştık, birbirimize nefret duyar olduk ki, hepimiz "canım" diyene "canın çıksın" diye cevap vermenin eşiğindeyiz. İnsanlar olmayacak şeylerden kavga çıkarıp birbirine bıçak sokmaya falan başladı. Toplumca sanki psikoz yaşıyoruz, aklımızı kaybettik. Ya da başımızdakiler kaybetti, bakın doktor raporu bile var burada. Bizi 80 küsür milyon olarak hepimizi ülkeden çıkartıp Hindistan'da bir aşrama meditasyon kampına falan yollasalar sanırım anca rahatlayacağız..

Derken.. Belki de ihtiyacımız olan bu, dedim. Rahatlamayı bilemiyoruz biz. Rahatlamayı kendimize lüks sayıyoruz. Çok sevdiğim bir güzel insan, bir gün bana "Ceren, kendini bu kadar hoyrat kullanma, idareli kullan" demişti. Ne güzel bir öğüt. Kendimizi idareli kullanmayı bilmiyoruz, israf ediyoruz.. Rahatlamayı bilmek önemli; bataryalar yanmadan "dur arkadaş, bu ne olumsuz ruh hali, bu nasıl tükenmişlik, bu nasıl bir kısırdöngü" demek lazım. Herkesin rahatlama yöntemleri farklıdır elbet ama birkaç yöntem bulmak ve bunları dönüşümlü olarak kullanmak lazım. Mesela bir yazımda bahsetmiştim, kendimi denize girer gibi hayal etmek beni ne denli rahatlatıyor diye. Öyle birşeyler işte..

Nerden başlayacağınızı bilemiyorsanız; işte hemen birkaç yöntem benden size. Burdan yola çıkıp kendi rahatlama yöntemlerinizi bulabilirsiniz.

1. Beyaz çay için.
Çin'in Fujian bölgesinde baharın belli bir döneminde sadece 3-5 gün içinde daha tomurcukken toplanan çay yaprakları, fermantasyon, kurutma, soldurma, fırınlama gibi işlemlerden geçmediği için, daha fazla antioksidan içeriyor. Özellikle oluşma aşamasındaki kanser hücrelerine karşı savaşta ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde işe yarıyor bu antioksidanlar. Ama cilt güzelliği, karaciğerin yenilenmesi, kolesterolün düşürülmesi için de faydalı Ayrıca içinde yüksek seviyede floroid de bulunduğu için, dişleri, kemikleri güçlendiriyor. K ve C vitamini yönünden de zengin.

2. Daha önce gitmediğiniz bir yere gidin.
İlla ki dünyayı gezmenize gerek yok, eve giderken, daha önce kullanmadığınız bir yolu bile seçseniz, bunun sizi ne kadar rahatlattığını fark edip şaşıracaksınız. Bazen düşüncelerinde kaybolan insanlar için de düşüncelerden sıyrılmanın en ideal yolu bu; çünkü sadece yola, gördüklerinize odaklandığınızı ve hiçbirşey düşünmediğinizi fark edeceksiniz.

3. Hiç yemek yapmayı beceremeseniz bile, internetten güzel bir tarif bulun. Uzun uzun alışveriş yapın, eve gelin ve tüm bir gün dahi alsa bu yemeği pişirin. Tadı berbat bile olsa, emek verdiğiniz için inanılmaz güzel gelecek size.

4. Hemen şimdi bilgisayarı kapatıp dışarı çıkın. Amaçsızca yürüyün. Ben de hemen şimdi aynısını yapıyorum!

15 Mart 2014 Cumartesi

Aydınlanmış zorbalar

İngilizcesi Enlightened Despot. Bu tanımı ilk kez Amin Maalouf'un bir romanında okumuştum. Sonra wikipedia'dan tam anlamına baktım ve pek kitaptaki anlamıyla ilişkisi olmadığını görünce biraz daha araştırdım, özellikle kavramın tarihsel geçmişi ilgimi çekti. O zamandan beri de üzerinde çok sık düşündüğüm bir konu oldu, özellikle de şu son dönemlerde. Sadece politik evrende değil, sosyal yaşamda da sık sık bu aydınlanmış zorbalarla karşılaşıyoruz. Bazen yan komşumuz, bazen okulda öğretmenimiz, bazen eşimiz, babamız, annemiz, kardeşimiz. Biraz felsefe, tarih, sosyal bilimler ve sanat okumuş yazmış, üç beş sanat eseri, bir iki ülke görmüş, bununla da kendini "aydınlanmış" sanan ama gerçekte yaşam ve eğilimleriyle sadece kendi doğrusunu savunan ve bu doğruyu kendisi dışındaki herkese empoze etmeye çalışan insanlar.. Her alandalar.

"Doğru" nun tek olduğunu sanarlar. İyilik, güzellik ve doğru; evrensel ve tektir diyen modası geçmiş anlayışa inanırlar. Benim gibi düşünen yaşasın, benden farklı olanın vay haline derler. Benim düşüncelerim, benim inançlarım, benim tutum ve yargılarım.. Benim tanrım, benim dinim, benim mezhebim, bizim gibiler.. Benim ailem, benim çocuğum, benim mallarım, mülklerim.. Benim sağlığım, benim yaşam alanım, benim refahım.. Ben, ben, ben. Gerisi ne olursa olsun. Biz klinik psikologlar bunu narsistik kişilik bozukluğu, büyüklük sanrısı, psikoz başta olmak üzere çeşitli psikolojik hastalıklarla ilişkilendiriyoruz ama hadi siz kısaca bencillik, kendini beğenmişlik, saygısızlık da diyiverin. Tanımlamalar o kadar da önemli değil..

Bir insan cahilse, düşünmeden inanan türde bir insansa, görmemişse, okumamışsa, bazı sosyal veya ekonomik sıkıntılar nedeniyle kozasından çıkamamışsa; anlarım. Ama okuyan, kendi ayakları üzerinde duran, gören, gezen, araştırma özgürlüğü olan bir insanın bu kadar dar kalıplar içinde kalmasını anlayamıyorum. Nasıl olur da sadece benim doğrum, gerçek doğru diyebiliriz? Doğru, iyi, güzel; bu kavramlar içinde bulunduğumuz çağa, mekana, rollerimize ve daha bir çok fiziki, sosyal ve psikolojik değişkenden etkileniyorsa.. Evrensel, tek bir doğrudan, iyiden, güzelden söz etmek mümkün müdür?

Empati.. Karşındakini anlamaya çalışmak. Sana çok ters olsa bile bakış açısı, onun düşüncesine saygı duymak. Eylemine demiyorum, düşüncesine. Eylem farklı bir konu, bir tek cana zarar geldiğinde, eylemin iyisi olmaz, tümü yanlıştır diye düşünüyorum. Ama düşünce, özgürdür; ifade özgürdür; haber alma ve tartışma, özgürdür; protesto etmek de özgürlüktür. Bunun aracı yakıp yıkmak, zarar vermek olmadıkça.

Aydınlanmış despotlara geri dönersek.. Evet heryerdeler. Herşeye karışma özgürlüğünü kendilerinde görüyorlar. "Onu öyle yapma, bunu böyle yapma, şu şekilde olmaz, bu şekilde yapılmaz". Yeni anne olursunuz, herkes sizden iyi bilir emzirmeyi, bebeği giydirmeyi. Çocuksanız, herkes size: "koşma, terleme, yapma, etme" demeyi çocuk eğitimi sanar. Yeni işe girersiniz, çalışma arkadaşlarınız hemen "o öyle yapılmaz, böyle yap" der. Peki neden? Böyle gelmiş böyle gidecek; sizinki daha pratik, daha çağdaş, daha mantıklı bir yöntem olsa bile. Üzerinizde hakimiyet kuran, kendini sizden daha güçlü gören bir "zorba"; hele ki o konuda kendini bir de "aydınlanmış" görüyorsa; bu böyle olacak, doğrusu budur, bitti.

Doğru bile olsa, siz o yoldan gitmeme hakkına sahipsiniz. Siz kendi hatalarınızı yapma, bundan kendinizce birşeyler öğrenme hakkına sahipsiniz. Bir insan sizden daha deneyimli, daha aydın diye sizin "hata yapma" özgürlüğünüzü elinizden almamalı. Hata yapma, düşme, kalkma.. Öğrenme. Hayat bu.

Aydınlanmış zorbaların hakimiyeti altında mutsuzuz. Onların doğrusu, onların inancı, onların ilke, tutum ve alışkanlıkları altında kendimizi bulamıyoruz. Siliniyoruz. Eziliyoruz. Biz sisteme uydurulunca, bu sefer farklı düşünen, farklı yaşayan, farklı tutum ve davranışları olan insanların sindirilmesine göz yumuyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, aman evladım sen karışma.. Öyle böyle; insanlar en ufak şeyden birbirlerine girmeye, "öteki"ni anlamak ve tanımak istememeye, biz ve onlar olmaya başladılar. Bugün geldiğimiz noktanın artık bir açıklaması yok; kutuplaştırılmış toplum, nefret söylevleri, sabrı taşan, yıkımın bir adım önünde duran bir ülke. Mutsuz insanlar. Mutsuzuz. Sevgisiziz.

İyice dibe batmadan bazen suyun yüzeyine çıkmak mümkün değildir. Amerika'nın "Seal" denen donanma komandolarını düşünün. Bu askerler eğitimlerinin bir parçası olarak elleri kolları zincirlerle bağlı, vücutlarına ağırlık bağlanarak havuza atılırlar. Eğer suyun yüzeyinde çırpınırlarsa, bir süre sonra yorulur ve dibe batarlar. Ama eğer battıkları noktada ayaklarıyla dibi iterlerse, o zaman yüzeye çıkarlar. Dolayısıyla bu eğitimde batmayı öğrenmek ve her sefer dibi daha güçlü iterek, her sefer daha yükseğe çıkmak amaçlanır. Bu fiziksel ve psikolojik donanma eğitiminin bir parçasıdır. Zorluklarda hep aklıma bu Seal'ler gelir.

Aydınlanmış zorbalara karşı durabilmek için, ne kadar dibe batmış olsak da, dipten kendimizi yüzeye itecek gücü bulmalıyız.

14 Mart 2014 Cuma

Yazmalı, daha çok yazmalıyız!

Ülkemizin içinde bulunduğu durum o kadar olumsuz, üzücü ve umut kırıcı ki, bloglara bakıyorum, birçoğumuz "artık yazacak söz bulamıyorum, bir süre yazmayacağım" demiş, sessizliğe bürünmüş. Oysa bence bizim yapmamız gereken asıl bu zamanda yazmak, yazmak ve yazmak! Çünkü bazımız meydanlarda protesto eder, bazılarımızsa yazarak, çizerek, sanatla, mizahla, edebiyatla. Herkesin gücü ayrıdır; kimi yumruk kaldırır havaya, kimi kalem indirir kağıda. Bırakmamalıyız. Özellikle de bu dönemde.

İnsanlarımızda öyle bir potansiyel var ki, bu enerjiyi ben hiçbir millette görmedim. Ama aynı zamanda bu potansiyeli boşa harcadığımızı, açıp da içeriye girebileceğimiz binlerce kapı varken boş boş yatıp göbek kaşıdığımızı da gördüm. Bunu, tembellikmi, üşengeçlik mi, kendine güvenememek mi, bu neyse bunu anlayamıyorum ben.

Oysa çok çabuk provakasyonlara da gelen, birden öfkeyle kalkıp zararla oturan da bir milletiz. Yapmamız gereken sakince, düşünerek, değerlendirerek adımlar atmak. Ve kendimize, değiştirme gücümüze, daha güzel günler göreceğimize güvenmek. İyiler her zaman kazanır çünkü!

Olaylar çok ciddi boyutta ve işin mizahını yakalayabilmek çok zor, biliyorum. Fakat mizahın gücü, sanatın ve edebiyatın gücü hafife alınmamalı. Bir karikatür İslam alemini nasıl karıştırdı hatırlayın, Occupy Wall Street sırasında biber gazı sıkan polis'in çeşitli versiyonlardaki grafik karikatürlerinin etkisini hatırlayın. İnsan belleği balık belleği gibi, gündem değiştiği anda ölen, öldürülen unutuluveriyor. Ama sanatla, mizahla yakalanan "öz nokta" çok uzun yıllar belleklerde yer ediyor. Çünkü düşünmeye sevk ediyor, sadece baakıp geçmeye değil.

Yazmalı, daha çok yazmalı. Çizmeli, sanata, mizaha dökmeli. Ve olumluya odaklanmalı. İşte bunun tam zamanı!

11 Mart 2014 Salı

Çocuklar ölüyor

Berkin'in ölüm haberi geldi bu sabah.

"Bu emri ben verdim!" diyen kişi, yine dediği gibi "dindar" olsaydı, vicdanı sızlar "ben bu işi başaramıyorum galiba, istifa edeyim" derdi. Ya da normal bir ülkede bu hükümet, sorumluları arar, bulamazsa "biz beceremiyoruz" der çekilirdi. Normal bir ülkede protestolar kişisel özgürlük sayılır, yansız haber alma özgürlüğünün yanısıra halkın kullanımına sunulurdu. Normal bir ülkenin başındakiler diğer ülkelerdeki katliyamlara göz yaşı dökerken, ülkesinde öldürülen insanları "yanlış yerde yanlış zamanda bulunan kazazedeler" diye tanımlamazdı.

Daha da yazmayacağım. Midem bulanıyor.

"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın" demiş Albert Camus. Ötesi yok artık bu yazının.

8 Mart 2014 Cumartesi

Kadın.

Annem.

Bana kadın olmanın bir ayrıcalık olduğunu öğreten ilk kişi annemdir. Kendi emeğinle bir yere gelebilmenin ne demek olduğunu, kimsenin lafına sözüne bakmadan kendi hedeflerine ulaşmak için çaba vermenin ve bu hedefe ulaşınca kendinle gurur duymanın ne demek olduğunu öğretendir. Kendi ayaklarım üzerinde durmamın önemini bana anlatan, beni destekleyendir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde "başarılı bir kadın düşün" deseler aklıma ilk gelen kişi annemdir. Annem çalışkandır. Annem ne istediğini ve ona nasıl ulaşacağını bilir. Annem aynı anda birçok işi yapar ve hepsini layıkıyla yapar. Annem sadece anne değildir, doktor hanım'dır, evin gurme şef'idir, seyahat rehberi'dir, gereğinde pilot gereğinde co-pilot'tur, okul yıllarının saat alarmı'dır, çiçekleri yaşatan'dır, giysileri diken'dir.. Tek bir kimlikle değil, bir çok rolle yaşayan'dır. Örnek alınması gereken bir kadın'dır.

Erkek egemen bir ülkenin, erkek egemen bir çağında dünyaya gelen tüm kadınlar gibi, geldiği noktaya tırnaklarıyla kazımış da gelmiştir. Bizim çağımızın tüm feminist ataklarının bize sağladığı "ister kariyer yaparım, ister çocuk, olmadı hiçbirini yapmam sanatla uğraşırım, seyyah olurum" lüksünden uzakta, hem kariyer hem çocuk yapmış, ikisini de layıkıyla yapmış kadındır. Zordur bu işler, biz anlamayız.

3 çocuk yapacak kadar sevgi taşısa da içinde, 1 yapmış, "kadın gibi" bakmıştır. Sabahın 7'sinde kalkmış, çocuğu kaldırmış, hazırlamış, okula yollamış, işe gitmiş, 8 saat bazen günde 100 hasta bakmış, eve gelmiş, çocuğa ev yemeği vermiş, kocayla hoşbeş etmiş, haftasonu kaç çeşit börekle pastayla misafirler ağırlamış, gezmesinden tozmasından, kırmızı rujundan geri kalmamış insandır.

Örnek alınacaksa; filozof, politikacı, CEO, pilot, prof., aşçı, mimar, anne, tüm kadınları geçer; annemi alırım!

Kadın olmak; bir ayrıcalık. Kadın olmak bir emek. Kadın olmak güzel bir şey.
Kadınlar günün (günümüz) kutlu olsun.

7 Mart 2014 Cuma

Çatı ve Tavan

Çatı ile tavan kelimeleri arasındaki farkı düşündüm bu sabah. Çatı ne kadar "kuşatan, kollayan" anlamına geliyorsa, tavan da o kadar "kısıtlayan, engelleyen" anlamına geliyor benim için. Mesela ailem için "çatı" derim. Beni ufacık bir çocukken bile ciddiye aldıkları, sorularıma zaman ayırdıkları ve kendi düşüncelerine ne kadar farklı hatta ters düşse de anlamaya çalıştıkları ve saygı duyarak özgür bıraktıkları için. Ailem benim için çatı oldu hep. Oysa hayatımda tavan olmaya kalkan insanlar da oldu; okul hayatında bazı öğretmenler mesela ya da kısa sürel, aklım kalbimden başıma akana dek süren bazı ilişkiler.. Bazı dış kapının mandalları, öğreten teyze ve amcalar, sen bilmezsin bunu, ben senden daha iyi bilirim'ciler. Of ne çoklar..

Geçen sabah babamı düşünüyordum. Babam benim için çok değerlidir, herkesin babası değerlidir elbette ama ben arada babamı baba olarak değil de bir insan olarak düşünürüm ve babam olmasaydı da severdim, sayardım kendisini derim. Babamla ben bir çok konuda çok farklı fikirlere sahibizdir ve bu konularda ara sıra tartışırız. Babam benden daha inançlıdır mesela ama tuhaf bir şekilde (çünkü bu kavramlar genellikle aynı bünyede bulunamıyor nedense) babam dünya olayları ve insanlar hakkında, benim gibi bir liberalden çok daha geniş görüşlü ve yargısızdır. Yargılamaz babam insanları, oldukları gibi kabul eder. Bu özelliğini düşündük ve konuştuk eşimle geçen sabah. Bir şekilde babam daha yukarda durup insanlara bakar gibi düşündüm ama öyle tepeden küçümseyerek değil de böyle anlayışla bakar gibi. Babam çatıdır yani. İnsana güven verir, kollar.

Ben kendimi, kendimin tavanı gibi görüyorum bazen. Kendime karşı acımasızım çoğunlukla, bazen kısıtlayıcıyım. Çok hedef koyuyorum kendime, her yeni yaşımda yeni hedefler koyuyorum ve bunların çoğu ciddi zaman ve emek isteyen hedefler oluyor. Dolayısıyla ilk dalgada yelkenleri indiriyorum, kolay vazgeçiyorum, maymun iştahlıyım diyip çıkıyorum ama aslında tamamen kendi kendimin tavanı olduğum için vazgeçiyorum. Diğer insanlara bu kadar liberal ve özgürlükçü bakarken, kendimi bu kadar kısıtlayıcı olmam kendi içimde bir çelişki tabii. Diğerlerine çatı olurken, kendime neden tavanım..?

6 Mart 2014 Perşembe

Çabalamak, boşvermek ve elde etmek

"Bir şeyi elde etmek için çabalamak, uğraşmak, onu çok istemek gerekir" diyenlerden miyim, yoksa "birşeyi ne kadar az umursarsanız ve üzerine ne kadar az düşerseniz, o kadar kolay elde edersiniz" diyenlerden mi? Bu iki yaklaşım beni hep düşündürmüştür..

Kişisel gelişim üzerine yazılan kitapların çoğunda hedef belirlemek, uğraş vermek ve istemek; başarmanın yarısıdır derler. Sebat etmek, tüm yenilgilere ve zorluklara rağmen "ben bunu istiyorum, başaracağım" demek. Bir sınava hazırlanırken mesela, bir değişim isterken hayattan ya da motivasyon arttırıcı söylev ve uğraşlarda hep bu "iste, çok iste, bırakma peşini" yaklaşımı geçerli. Yani tüm o zorluklara, yıkıntılara, bazen akıntıya karşı kürek çekmelere rağmen vaz geçmemek.

Öte yandan, birşeyi çok istemek ve takıntı haline getirmek de o şeyi bizden uzaklaştırıyor çoğu zaman. Mesela gönül ilişkilerinde böyledir, kovalarsanız kaçar balık. Ya da öyle çok istersiniz ve umud edersiniz ki, ardı arkasına Murphy kurallarını çıkartır hayat karşınıza, bir türlü ulaşamazsınız hedefe. Moby Dick'i kovala dur.. Aslında böyle birine "bırak" demek kolay gelir de, o kadar çok istenilen birşeyden vaz geçmek de kolay mıdır ki?

Genel bir kural yok sanırım, belki herşey sadece raslantı bu hayatta. Bazıları kader de diyor. Ya da istediklerimizin nitelikleri önemli belki. Belki gerçekçi istekler ve hedefler koyabilmek, hayalcilikten uzak.. O zaman da tadı tuzu mu kalır hayatın ki?

4 Mart 2014 Salı

İyi ki doğmuşum ben!

Dün benim doğum günümdü sevgili dostlar! Kocaman kadın oldum artık neyin kutlaması diyerek belki 10 senedir kutlamıyorum doğum günlerimi. Aile, eş dost ve de sağolsun facebook'tan hatırlatılanlar kutluyor tabii, dinlemiyorlar benim bu "yapmayın etmeyin"lerimi, neyse ki hediye faslını kapattık bir süredir. Ama bu sene nedense doğum günümü kutlayasım tuttu, ne de iyi etmişim. Ayol iyi ki doğmuşum be ya!

Babam email ile çok güzel bir yazı yazmış; benim doğumhaneden çıkıp da kucağına verilişimle ilgili. Babamın ne demek istediğini, beni ilk gördüğünde ne hissettiğini ilk kez bu sene kendi kızımı kucağıma aldığım an anladım ben de. Duygulandırdı beni sağolsun, var olsun. Annem de her zamanki inceliği ve koşulsuz sevgisiyle sabah erkenden kutladı beni, yıllardır olduğu gibi. Sonra diğer aile üyelerim, dostlarım.. Şu internet iyi ki var; uzakları yakın, başka şekilde asla hayatınıza giremeyecek güzel insanları dost ediyor size. Kıssadan hisse, çok özel hissettim kendimi dün, annemin dediği gibi, çevremde bir sevgi çemberi olduğunu hissettim. Ne şanslıyım dedim, şükrettim her biriniz için.. Sağolun, varolun bana böyle hissettirdiğiniz için! Bana ne dilediyseniz sizlere de daha fazlası olsun inşallah!

Akşama kadar kendimi şımarttım dün, akşam da sevdiceğim şımarttı beni. Dans bile ettim gece, daha ne olsun?! İnsanın ruhu hep aynı yaşta kalır derler ya, benimki sanırım 23'te fikslenmiş, oh la la!

Bu sene bir tek ananeciğim aramadı beni ama biliyorum yukarıdan izliyordu. Hissediyorum onu hep çevremde, bazen onunla konuşurken, şakalaşırken yakalıyorum kendimi, bazen özlemle burnumun ucu sızlarken, bazen de saçma sapan sakarlıklarımla oramı buramı haşat edecekken son dakikada kurtulunca "aha işte ananem korudu beni" diyorum. Çok sık rüyalarıma giriyor; yıllardır gördüğüm, o hiç gitmediğim ama sanki her bir karesini çok iyi bildiğim o "olmayan ülke" var ya rüyalarımdaki, orada görüyorum. Hep neşe içinde gülerken, böyle 50li yaşlarının sonlarında.. Tanrıya onu 35 sene boyunca hayatımda doya doya yaşamamı sağladığı için de şükrediyorum.

Velhasıl; şu pembe güller ve kurabiyeler var ya.. Gerisi boş be dostlar.