12 Ağustos 2014 Salı

Komşuluk

Uzun zamandır yazmaya ara veren, kendini fazlasıyla özlettiren bir blog yazarı arkadaşımın FB'taki durum güncellemesi aşağı yukarı şuydu bu sabah: "Yan daireye yeni biri taşınmış, kimdir diye sordum apartman görevlisine, 'ooohoo x hanım, onlar neredeyse iki senedir burda yaşıyor'dedi. Komşuluğun geldiği noktaya üzülüyorum.." demiş. Haklı. Ama modern yaşamın getirdiği bireyselleşme ve fazlasıyla hızlı akıp giden hayatta, az ve kıymetli boş zamanımızı gerçekten istediğimiz şekilde geçirme arzumuz, "evim kalemdir" dememize, komşularımızla en fazla gülümseşip selamlaşma ilişkisi geliştirmemize neden oluyor. Bu da normal bence. Ama özellikle çocuk olduktan sonra bir iki komşumla tanışmış ve acil durumlarda kapılarını çalabilecek samimiyeti kurabilmiş olmam beni rahatlatıyor. Özellikle bu haftasonu gördüğüm ve hafızama işlenen bir sokak tabelasında yazanları okuduktan sonra..

Berlin'de eşimin teyzesinde kaldık haftasonu. Kendisi oldukça ünlü bir yazar, beraber yaşlandığı hayat arkadaşı ise oldukça ünlü bir mimar. Berlin'in kalbur üstü ailelerinin yaşadığı, sokaklarında uzun ince Almanların sarışın çocuklarını en son moda bebek arabaları içinde gezdirdikleri, görkemli Art Nouveau binaların ve yeşil alanların olduğu bir semtte yaşıyorlar. Bizim İstanbul'un ya da Ankara'nın eski binalarındaki gibi yüksek tavanlı, yere kadar pencere inen şık ve geniş bir daireleri var. İçinde sayamayacağım kadar çok kitapları, son derece minimalist (derken abartmıyorum, bir Eames koltuğu ile şık bir sofanın, güzelim geniş afgan kilimi üzerindeki müthiş doluluğu diyorum) eşyaları ile gün boyu genellikle kendi odalarında çalışan, ara sıra da daima kahve kokan mutfakta buluşan ve iki çift laf eden, iki "güzel yaşlanan", entellektüel insan. Eski solcular, zamanın ciddi muhalifleriyle komün hayatı yaşanmış, şimdi o yıllara gençliğin tutkuları diye bakıyorlar. Bizdeki eski solcular gibi tümden liberal ekonomist olmamışlar ama varlıklı, rahat, elitistler.. Hangimiz değiliz ki (bu nedenle neden RTE seçiliyor anlamıyoruz, bu konuda yazdım, buyrun buradan okuyun isterseniz, artık daha da yazacak şeyim kalmadı). Onlarda kaldığımız süre boyunca, öyle çok konuştuk, tartıştık ki, kendimi entellektüel bataryaları dolmuş, mutlu bir insan evladı gibi hissediyorum (entellektüel insanın mutlu olamayacağı savına da resti çekiyorum). Çocuktan sonra, bu tip çocuk dışı konularda da hala konuşabildiğimi, üstelik ciddi anlamda zeki insanlarca da zevkle dinlenebildiğimi gördüm ve kendime güvenim geldi (ama bu ayrı hikaye tabii).

Bu dağılmış konuyu ilk paragrafa şöyle bağlayacağım, haftasonu Berlin'de kaldığımız elitist mahallede, sokak başlarında bir tabela asılıydı ve bazı evlerin girişinde bronz dörtgen taşlar üzerinde isimler yazılıydı. O tabelada "Bu mahallede 1935-1945 arasında 6000 Yahudi komşumuz, iz bırakmadan kaybolmuştur. Bunun tekrar yaşanmaması için komşularınızla tanışın ve birbirinize sahip çıkın" yazıyordu ve ev girişlerindeki o bronz taşlardaki isimler bu kaybolan komşulardan bazılarıydı. Bu beni çok etkiledi, bu öğreten amca türü uyarı itiraf edeyim çok hoşuma gitti. Çünkü kollektif insanlık hafızası ne yazık ki çok zayıf.

"Birden kaybolursanız" sizi arayacak, ya da sizi kaybetmek isteyeceklere karşı savunacak ve koruyacak insanların olması önemli..

4 yorum:

  1. herkesin birbirini tanıdığı, bahçeli, iki katlı evlerin olduğu bir sitede yaşıyorum. herkes beni tanıyor. ben mi? hayır... itiraf edeyim ben bazılarını tanımıyorum. tanımak da istemiyorum, sadece yakın evlerdekileri tanımak yetiyor sanırım. aslında bu durumdan memnunum genel olarak. böyle bir yerde yaşamaktan yani... yılın çoğu ayında yalnız yaşayan biri olarak; hasta olduğumda arayabileceğim, geç saatte eve gelirken ekmek almayı unuttuğum ve markete gitmeye üşendiğimde kapısını çalabileceğim, hatta ben söylemeden, ağaçların suya ihtiyacı olduğunu görüp bahçemi sulayan birileri var. öte yandan, yalnız yaşayan bekar bir kadın mı? o... gözler her daim üzerimde... hem de benim iyiliğim için. yalnızım, göz kulak oluyorlar sağ olsunlar (!)
    maalesef, bizim ülkemizde samimiyet ile her işe burnunu sokmak bolca karıştırılıyor. sınırlarını bilmek güzel şey oysa... mesela, bir iş arkadaşım (erkek olduğunu söylememe gerek var mı?) birkaç gün üst üste beni eve bırakınca, karşı evdeki komşum -benim de arkadaşım olan- kızını arayıp durumdan haberdar ediyor, o da beni arıyor "ne iş? eve biri bırakıyormuş seni. bir şey var da haberimiz mi yok?" diye tatlı tatlı hesap sorabiliyor. ben de bu olay birkaç kez tekrarlayınca, aynı muhitte ama başka bir sitede oturan arkadaşımın gereksiz her haltımdan haberdar olmasına ve konunun merak edilip bana sorulmasına, alınacak cevabın da kuvvetle muhtemel o anneye iletilecek olmasına sinirlenip tatlı sert bir üslupla "annenleşme!" tepkisi verebiliyorum.
    yani, komşuluk iyi de... bir de şu her halta sokulan burunlar olmasa... :)

    yukarıdaki olaya gelince, onun da aslında bir hikayesi var. gerçek, detaylarda saklı. anlatıp boğmayayım. bu ara sana uzun yorumlar yazıyorum zaten :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Daha da uzun, upuzun yazsan..
      O teyzeleri bilirim, ama sendekinden farkli olarak benim dimagimda sadece merak eden, sana birsey olsa kapidan burnunu dahi cikarmayan versiyonu kalmis.. Buradaki hayatsa cok farkli, kimse seninle ilgilenmiyor, tamamen bireysel.. Alistim ben, memnunum. Ama insan 1-2 kisi olunca samimi, dedigin gibi cok daha rahat oluyor, aidiyet hissi sanirim..

      Sil
  2. Yaklaşık 3,5 yıldır aynı apartmanda oturuyorum. 1800 konutluk bir büyük site. Bu yaz tatile çıkarken evi geçtim, otoprktaki arabamı arada bir kontrol edebilirmisiniz diyebileceğim kimsenin olmaması beni acayip etkiledi. Evet zamanımız olmayabilir komşuculuk oynamaya fakat güvenimiz, samimiyetimiz, insanlığımız da kalmamış :(( Birbirimize hissettirecek!..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet.. Ben de İstanbul'da yaşarken çiçeklerimi bırakacak hiç komşum olmamasına takılmıştım.. Taaaa uzaktaki bir arkadaşıma taksiyle bırakmıştım onca çiçeği.. Ne acı :(

      Sil